12 BİR PAPAZIN İFTİRÂLARINA CEVAP
3.Bölüm
Protestan papazların, islâm dînine yaptıkları itirazlardan birisi de, cürümleri affetmemek mes'elesidir. Neşrettikleri risâlelerin birisinde, (İncîl, şahsın husûsî muâmelelerinde, muhabbet, sıkıntıya katlanma ve affın lüzûmunu, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinden daha çok beyan ederek ortaya koymuştur. Hâlbuki islâmiyetin, cürmü affetmekte, hıristiyanlıktan daha çok bir fazîlet ortaya koyması lâzım idi. Suçluya cezâ vermekte, değil Mûsâ aleyhisselâmın şeriati, yahudilerin bu şeriati tevil ederek yaptıkları kanûnlardan da şiddetli davranmaktadır. Kısâsı câiz gösterdiği gibi, intikâm almaya da cevâz vermektedir. Sûre-i İsrânın üçüncü âyetinde meâlen: (Kim mazlum olarak öldürülürse, biz o öldürülen kimsenin velîsi olan vârisine tasallut, yâni kuvvet ve salâhiyyet veririz) ve sûre-i Bekaranın yüzyetmiş sekizinci âyetinde meâlen: (Ey îman edenler! [kasten öldürülenler için] sizin üzerinize kısâs farz kılındı. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısâs olunur) buyurulmuştur. Burası da dikkat edilecek bir yerdir. Çünki Kur'an-ı kerim, Tevrât gibi, böyle bir kanûnun sûiisti'mâl edilmesini önleyecek tedbîrler beyan etmemiştir. Bunun için, islâmiyeti kabûl eden kabîlelerden bazıları, yalnız kâtil olan kimseyi değil, belki kâtilin akrabâsından birini de, maktûlün yerine katletmek, Kur'an-ı kerime göre câizdir zannederek, günahsız bir kimseyi kâtil yerine öldürürler. Fakat Tevrât, kısâs hükmünü böyle sûiisti'mâllerden önlemek için Tesniyyenin (Kitap-ı istisnânın) yirmidördüncü bâbındaki, (Oğullar için babalar öldürülmiyecekler ve babalar için oğullar öldürülmiyeceklerdir. Herkes kendi günahı için öldürülecektir) şeklindeki onaltıncı âyetinde açıkça tenbîh eder. Kur'an-ı kerim, katl vukû'unda lâzım gelen kısâstan başka, küçük yaralamalar için bile, kısâsı emretmiştir. Hac sûresinin altmışıncı âyetinde meâlen: (Müminlerden kim, kendisine yapılan cezâya aynı ile mukabele eder de, sonra yine hakkına tecâvüz edilirse, muhakkak ki, Allahü teâlâ ona yardım eder) buyurulmuştur. Böyle emirlerin netîcesi, Kur'an-ı kerim, İncîlin teşvîk etmiş olduğu sıkıntıya tehammül, muhabbet ve affın hilâfına olarak, müslümanların birbirlerine kinlerini izhâr etmelerini bildirir. İşte bu gibi şeylerin zulüm ve başkalarının haklarına tecâvüz olduğunu, Osmanlı devleti de anlıyarak, (Erkek hırsızla kadın hırsızın yaptıklarına karşılık ve Allahü teâlâdan bir azâb olmak üzere [sağ] ellerini kesin) meâlindeki Mâide sûresinin otuzsekizinci âyet-i kerimesinin tatbîk edilmesini terk etmiştir) demektedirler.
Cevap: Papazlar bu cümleler ile, İncîllerde af ve muhabbete dâir olan âyetlerin bulunup, Kur'an-ı kerimde ise, bulunmadığına, belki öldürülen kimsenin vârisine bir kudret ve hak verilmiş olduğuna ve kısâs âyet-i kerimesinde, bu hak için bir tahdîd bulunmadığından, sûiisti'mâl edilebileceğine ve Hac sûresinin altmışıncı âyet-i kerimesinin, İncîlin teşvîk etmiş olduğu sıkıntılara tehammül, sıkıntı verenleri afetmek ve onları sevmeyi bildiren hükmünün zıddı olmasına itiraz etmektedirler.
Af ve muhabbete dâir âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden bir kısmını, daha önce yukarıda bildirmiştik. Burada tekrarına lüzûm görmüyoruz. Fakat, kısâs âyet-i kerimesi, sâdece papazın yazdığı kadar değildir. Daha devamı vardır. Papazlar, hîle ile hakîkati örteceklerini zannetmişlerdir. Bekara sûresinin yüzyetmiş sekizinci âyetinin tamamında meâlen: (Ey îman edenler! [Kasten öldürülenler için] sizin üzerinize kısâs yapmak farz kılındı. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın, kısâs olunur. Öldürülmüş olanın kardeşinden [vârislerinden ve velîsinden birisi], kâtilden bir şey [Diyet] alarak kısâstan vazgeçebilir. Alınan bu [Diyet], pek ziyâde olmamalı, miktârı örfe, âdete göre hesaplanmalıdır. Kâtil de maktûlün velîsine Îcap eden diyeti güzel bir şekilde ödemelidir. İşte, kısâsı affederek diyet almak, Rabbiniz tarafından size bir hafîflik ve merhamettir. Kim bu af ve diyet alıştan sonra, kâtil veya kâtilin akrabâsı ile düşmanlık ve mukâtele ederse, o kimse için âhirette elîm bir azâb vardır) buyurulmuştur.
İşte, kısâs emri ile berâber, diyet alarak, kâtile kısâs yapılmasını afetmek de, Kur'an-ı kerimin açık olan emirlerinden birisidir. Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinde kısâs Îcap eden bir kimseden diyet almak ve afetmek yoktu. Diyet almak karşılığında kısâstan vazgeçmek, müslümanlar için bir hafîflik ve bir nîmettir.
Papaz, kısâs husûsunda, Kur'an-ı kerimdeki kolaylığı gizlemektedir. Evvelâ, şunu bildirelim ki, kâtil veya kâtilin akrabâsı ile düşmanlık ve mukâtele etmek isteyen maktûlün yakınlarına, bu âyet-i kerimede, açık bir nehy ve tehdîd-i ilâhî vardır. Papaz hîle ile maktûlün vârisi ve yakınları hakkında olan âyet-i kerimeden, yalnız işine gelen kısmını yazıp, başını ve sonunu yazmamıştır. Hıristiyanların ekserîsi İncîllerden haberdâr olmadıkları gibi, müslümanları da, kendi dinlerini bilmiyorlar zannederek, bu hîleye baş vurmuşlardır. İsrâ sûresinin otuzüçüncü âyetinde meâlen: ([Îman sahiplerinden ve zimmîlerden] hiç kimseyi, haklı bir sebep olmadıkca öldürmeyin. Bunu, Allahü teâlâ size haram etti. Kim mazlum olarak öldürülürse, biz o öldürülen kimsenin velîsi olan vârisine [şeriatin ahkâmının yapılması için] bir kuvvet ve salâhiyyet veririz. [Dilerse, kâtil kısâsen, katlolunur veya velî diyetini alarak affeder. İkisi arasında tercîh hakkı vardır.] Fakat o velî veya vâris, Allahü teâlânın bu müsâadesi ile yardım olunduğundan kısâs yapma işinde ileri gitmesin) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede, maktûlün velîsinin veya vârisinin, kısâs işinde ileri gitmemeleri tenbîh edilerek, af cihetine gidilmesi tavsiye edilmiştir. Vârise veya velîye verilen kudret, kâtil aleyhinde davâ açmak veya diyet karşılığında kısâstan vazgeçtiğini hâkime bildirmek arasında, serbest olmasıdır. Fakat, Arnavutluk, Çerkezistan ve bazı arab kabîleleri gibi, Kur'an-ı kerimin ahkâmından habersiz kavmler içerisinde, dîn-i islâmın emirleri hilâfına vukû' bulan kan davâları ve bir çok kimseleri öldürmeleri, bu âyet-i kerimeye isnâd olunamaz. Bu şekilde, haksız yere kan dökmek, vahşî kabîlelerin eski âdetleridir.
Kur'an-ı kerimde emredilen kısâs ve onu affetmenin aslı budur. Dört İncîlde kısâs hükmü olmayıp, sâdece kötülük yapanı afetmek olduğundan, bunlara göre, her kâtili, her hırsızı, her cânîyi afetmek lâzımdır. Böyle bir kanûn ile, bir cemiyette medenîce yaşamak mümkin ise, buna hiçbir sözümüz yoktur. Fakat, bu emrin tatbîk edildiği bir hıristiyan memleketi görmediğimiz için, sâdece papazların boş ve faydasız sözlerine kulak veremeyiz.
Tevrâtta zikredilen âyete gelince, yalnız katl husûsunda değil, her cinâyette Tevrâtın hükmü islâm dîninin hükmüne, uygundur. En'âm sûresinin yüzaltmışdördüncü âyetinde meâlen: (Hiç bir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez) buyurulmuştur. A'râf sûresinin yüzyetmiş dokuzuncu âyetinde meâlen: (İşte bunlar, hayvanlar gibidirler, doğrusu hayvanlardan daha aşağıdırlar) buyurulmuştur. Papazlar, bu âyet-i kerimede bildirilen, cevap vermeye muktedir olmıyan bir zümreye karşı konuşmaktadırlar. Hâl böyle iken, papazlara isnâd edilecek işler, sâdece yalan ve iftirâdan ibâret değildir. Onlar, islâm dînine karşı kitap yazıp, bu kitaplarında da, açıkça vâki' olanın hilâfını iddiâya kalkışmışlardır.
Yapılan kötülüğe misli ile mukâbele etmeyi bildiren, Hac sûresinin altmışıncı âyet-i kerimesinin nâzil oluş sebebi bilinince, bu itirazcı papazın zikrettiği şekilde bir mânaya gelmiyeceği ve bu papazın tefsîr ilmini hiç bilmediği ortaya çıkar.
Mekke kâfirleri, harb edilmesi arablar arasında haram kabûl edilen dört ayda, müminlerin üzerine harb etmeye geldiler. Müslümanlar, haram aylarda harb etmekten çekinerek, müşrikleri harb yapmaktan vazgeçirmek istedilerse de, müşrikleri bundan vazgeçiremediler. Daha sonra, müşriklerle harbe başladıkları zaman, Allahü teâlâ müminlere nusret-i ilâhiyyesi ile yardım edip, müminler gâlib geldiler. Fakat müminlerin kalblerinde, haram bir ayda harb yapmaktan dolayı, bir sıkıntı ve üzüntü hâsıl olmuştu. Bu âyet-i kerime, bunun üzerine nâzil oldu. Böylece, müminlerin kalblerindeki bu sıkıntı ve üzüntü zâil oldu. Bundan anlaşılıyor ki, Hac sûresinin altmışıncı âyeti, bu papazın zannettiği gibi, küçük yaralamalar ve kötülükler için kısâsın lâzım olduğunu, kötülüğün karşılığının kötülük olduğunu beyan etmemiştir. Müminlere, düşmanları zarar vermek için, böyle harb edilmesi haram olan bir ayı seçerek, saldırırlarsa, kâfirlere mukâbele etmeye bir izindir. Ayrıca, Allahü teâlâ tarafından müminlere bir yardımdır. Çünki, Kur'an-ı kerimde, fazîlet ve üstünlüğün, sâdece af ve muhabbette olduğu bildirilip de, böyle izinler, müsâadeler bulunmasaydı, müslümanlar da, hıristiyanlar gibi, kitaplarının ahkâmını yâ terk etmeye veya bu papaz gibi yalan ve iftirâ yapmaya mecbûr olurlardı. Çünki, böyle sâdece af ve muhabbet ile medeniyet âleminde hiç bir kavmin yaşaması mümkin değildir. Bunun en tuhaf misâli, bu gibi emir ve talimatın netîcesinde, hıristiyanların, İncîllerin teşvîk ettiği, (sıkıntılara katlanma, muhabbet ve affın) tam tersine, bir diğeri aleyhine kin sahibi olmalarıdır. İncîllerin teşvîk etmiş oldukları (sıkıntılara katlanma, muhabbet ve affın) hıristiyanların ahlâkına ne kadar menfî te'sîri olduğunu, tarihler bize açıkça göstermiştir. İncîllerin emirlerinin tersine, hıristiyanların birbirlerine yaptıkları zulmlerden bazılarını sırası geldikce yukarıda zikretmiştik. Burada hayret edilecek bir diğer husûs da, bu papazın, yukarıdaki âyet-i kerimeye istinâden, islâm kabîlelerinden bazılarının, kâtilin akrabâsından birini öldürdüklerine üzülmesi ve merhamet etmesidir. Ancak, böyle bir kötülüğün insanlardan meydana gelmesine acımakla berâber, Âdem aleyhisselâmdan meydana gelen bir zellenin [hatânın] altı bin sene müddet ile dünyaya gelip giden milyonlarca evladına ve bilhâssa Peygamberlere sirâyet ederek, babalarının yaptığı bir işten dolayı, cezâ görmelerine ve katlden çok daha şiddetli olan, Cehennem ateşinde azâb olunmalarına inanmaktadır. Ayrıca, bütün kâinâtı yoktan var eden Allahü teâlânın, irtikâb olunan bu günahı affedemeyip, başka çâre bulamadığı için, biricik oğlunu Hz. Meryemden tevellüd ettirerek dünyaya göndermesine ve Mesîhin, istemiyerek çeşidli hakâretler ile çarmıha gerdirmesine, bu papaz inanmaktadır. Yâni, kâtilin yerine akrabâsının cezâlandırılması şeklindeki bir fiilin, beşerden meydana gelmesine râzı olmamakta, fakat yukarıda saydığımız diğer zulmlerin hâşâ Allahü teâlâdan zuhûr ettiğini, kabûl etmektedir.
Erkek ve kadın hırsız hakkında, el kesme emrinin tatbîk edilmemesi, sâdece Osmanlı devletinde sonradan meydana gelmiş bir hâdise değildir. Daha önceki islâm devletlerinde de, asırlardan beri tatbîk edilmemiştir. Şarap içmek, yalan yere şâhitlik yapmak, iffetli kadına iftirâ etmek ve zinâ hadleri de, birkaç hâdise dışında tatbîk edilmemiştir. Çünki, bu cezâları tatbîk etmek için, bazı şartların bulunması lâzımdır. Şartları bulunmadan cezâ verilemez. İslâm devletlerinde, bu cezâyı tatbîk edecek şartları bulunan vak'a zuhûr etmemiştir. Bunun da sebebi, Kur'an-ı kerimde, bu suçları işleyenler için bildirilmiş olan, ağır cezâlardır. İslâm devletlerinde had cezâlarını hâkimler dahî affedemez. Had cezâsını Îcap eden suç işleyenlere, cezâları herkesin gözü önünde tatbîk edilir. Bu ağır cezâlara çarptırılmak korkusundan, kimse bu suçları işlemez, işleyemez.
[Bekara sûresinin yüzyetmişdokuzuncu âyetinde meâlen: (Ey akıl sahipleri, sizin için kısâsta hayat vardır) buyurulmuştur. Bazı kimseler, (Adam öldürmekte hiç hayat olur mu?) diyebilir. İnsanlar, kendilerinin öldürülmesi korkusundan bir başkasını öldürmekten korkarlar. Can korkusundan dolayı adam öldürmeye teşebbüs etmezler. Öldürmek vak'ası olmayınca, cemiyet, millet hayat bulur ki, âyet-i kerime de bunu bildirmektedir.
Bugün, hukûk okuyan bir kimse iyice bilir ki, müeyyidesiz [cezâsız] hiç bir kanûn tatbîk edilemez. Bu müeyyide, yâ para cezâsı, yâ hapis, yâ da ölüm cezâsıdır. Bunu, günümüzde bütün dünya hukûkcuları haykırırken, Allahü teâlânın emri olan cezâlara karşı çıkmak doğru olur mu? Hiç bir fıtratın kabûl etmediği komünizm, son derece vahşiyâne müeyyideler ile yayılmış ve hâlâ bu müeyyideler ile ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Aynı şekilde papazlar, ilim ve fen adamları, akıl ve mantığın kabûl edemiyeceği, hıristiyanlık akîdelerini terk etmişlerdir. İçlerinde, islâmiyeti tanımak fırsatını bulanlar, hemen müslüman olmaktadırlar. İslâmiyeti tanımak şerefine kavuşamıyanlar, dinsiz ve marksist olmuşlardır. Hıristiyan gençleri arasında, (Hippilik), (eşkıyâlık), (anarşi) gibi birçok sapık cereyânlar ortaya çıkmıştır. Bu gençlerden Avrupa halkı da korkmaktadır.
Bugün, gazete ve mecmû'alarda, Avrupa memleketlerinde, birçok kilisenin satıldığını okumaktayız. Bunların çoğunu, müslümanlar satın almakta ve câmi yapmaktadırlar. Kiliselere, daha çok ihtiyârlar devam etmektedir. İmkân bulsalar, papazların, bugün de engizisyon mahkemeleri kuracaklarında, hiç şüphe yoktur. Misyonerler, Avrupada kıymetini tamamen gayb eden hıristiyanlığı, Afrikada ve geri kalmış diğer dünya devletlerinde yaymaya çalışmaktadırlar.
Şunu tekrar bildirelim ki, Kur'an-ı kerimde suçluya verilen cezâlar, vücûdda kangren olmuş bir yarayı kesip almaya benzer. Eğer o yara alınmazsa, bütün vücûd zarar görür. Suçluya da, cezâ tatbîk edilmezse, bütün cemiyet zarar görür. Bir şahsın zarârı, elbette cemiyetin zarârına tercîh edilir. (Def'i mefâsid, celb-i menâfi'den evladır.)
İslâmiyette el kesme cezâsı, her hırsızlık yapana tatbîk edilmez. Bunun çeşidli şartları vardır. Bu cezâ, başkalarının izinsiz olarak açmaları veya girmeleri câiz olmıyan yerden, dâr-ül-islâmda, bir defada on dirhem gümüş parayı veya on dirhem gümüş değerinde olan her dinde mütekavvim olan, yâni kıymetli olan ve durmakla bozulmıyan malı, müslim veya gayri müslimden çalan kimseye tatbîk edilir. On dirhem gümüş 33,5 gramdır. Bunun da kıymeti takrîben yedide biri olan 5 gram altındır. Et, sebze, meyve ve sütü çalanın eli kesilmez. Hırsızın ikrâr etmesi veya iki şâhit ile sirkat anlaşıldıktan sonra, mal sahibi, bu kimse benim malımı çalmadı veya ona hediye, emânet etmiştim veya şâhitler doğru söylemiyor derse kesilmez. Hâkimin, böyle söylemesini mal sahibine teklîf etmesi sünnettir. Bunların tafsîlâtı fıkh kitaplarında yazılıdır. Papazın islâmiyeti bilmediği, hele fıkh kitaplarından hiç haberi olmadığı, buradan da anlaşılmaktadır.]
Protestan papazlarının islâm dînine itirazlarından biri de, köle sahibi olmanın islâm dîninde câiz olmasıdır. Bu papazlar, (Mûsâ aleyhisselâmın şeriati köleliğin esaslarını gereği gibi hafîfletmekle berâber, esîrleri kanûnun himâyesi altına almıştır. Ancak, esîrlerin alınıp satılmasına cevâz vermiş, müsâade etmiştir. Fakat hıristiyanlığın ruhu buna tamamen muhâlif olup, hâkim olduğu her yerde esîrlik, kölelik müessesesini lağv etmektedir) demektedirler.
Cevap: Papazların bu itirazı, sâdece islâm dînine mahsûs olmayıp, Îsâ aleyhisselâmın tamam etmeye memur olduğu, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatine de şâmildir. Bunun için, kendilerinin hıristiyan olmalarından şüphe edilir. Çünki, köleliğin yasaklanmasına dâir, mevcut İncîllerde tek bir harf dahî yoktur. Bunun için, Îsâ aleyhisselâmın şeriatinde de, tabîî olarak musevîlikteki hükmün devam etmesi Îcap eder. Fakat bu papazlar, yeni fikirler ile yetişmiş Avrupalılardan oldukları için, köleliği insanlığa muhâl görüyor ve kaldırılmasını arzu ediyorlarsa, bu işe dinleri karıştırmayıp, sâdece aklen köleliğin, esîrliğin kötülüğünden bahs etmeleri Îcap ederdi. Bunun için, papazların bu itirazları dînî mes'elelerden olmadığı için, cevap vermek Îcap etmez. Ancak, islâmiyette mevcut olan kölelik ile, hıristiyanların bildikleri kölelik arasında olan farkı anlatmak faydalı olacaktır. Bu husûsu kısaca bildirelim:
Herkesin mâlûmu olduğu üzere, kölelik müessesesi insanlığın yeryüzünde zuhûrundan beri mevcuttur. Her millet esîrleri hakkında kötü muâmelelerde bulunmuş ve hiç bir millette, köle ile efendisi arasındaki hukûk, müsâvî tutulmamıştır. Eski yunanlıların buna dâir muhtelif kanûnları hâlâ kitaplarda yazılıdır. Romalılarda ise, köleler için tatbîk edilen şiddet, zulüm, tahkîr ve vahşîlikler, hiç bir millette görülmemiştir. Buna âid olan tafsîlâtlı kanûnlar, kitaplarında yazılmıştır. Yine Asya ve Afrikada çok eski zamanlardan beri, bu âdet mevcut idi. Köle ticâretinin en çok kârcısı, Avrupalılar olmuştur. Bu ticârete, ilk olarak, mîlâdî ondördüncü asırda , Portekizliler başlamıştır. Daha sonra Amerika keşf olununca, misyoner papazlar, bir yandan Amerikanın yerli ehâlîsi olan kızılderilileri yok ederek Amerika topraklarını boş bırakıyor, bir yandan da Portekizliler, İngilizler ve Fransızlar, Afrikadan zencîleri kaçırıp, gemilerine yükleyerek Amerika esîr pazarlarında köle diye sürü hâlinde satıyor ve milyonlarca para kazanıyorlardı. Hattâ, bu çâresiz insanları doldurdukları gemiler, husûsî sûrette yapılıp, ambarlarına birbiri üzerine bu zevallılar dolduruluyordu. Nefes alamıyarak, yolculuk esnâsında, yarısından fazlası ölüyordu. Fakat, kalanları ile arzu ettikleri ticâreti yapmaktaydılar. Zencîlerin bu zillete dayanamayıp, geminin ambarında isyân ettikleri de oluyordu. Bu hâlin vukûunda, esîrleri yukarıdan silâh ile öldürmek için, güverte tahtasında mazgal delikleri bırakılıyordu. Protestanların hâmîsi olan İngiliz kraliçesi Elizabeth, esîr ticâretini meşru' sayarak teşvîk etti. Fransa kralı Onuncu Lui, bunu iyice yaymıştı. Fakat, 1194 [m. 1780] senesinde Amerikada Pansilvanya ehâlîsi, bunun yasaklanmasına çalıştı. Bundan oniki sene sonra Danimarka, ondan sonra 1807, 1811 ve 1823 senelerindeki tenbihnâmeler ile İngiltere ve 1814 ve 1818 tarihlerinde Fransa ve 1841 de Prusya ve Rusya devletleri esîr ticâretini yasakladılar. Ancak, bunları satanlar hıristiyan tüccârlar olduğu gibi, alanlar da hıristiyan olduğundan, zevâllı zencîler bunların ellerine düştükleri zaman, evvelâ vaftîz edilerek hıristiyan yapılıyordu. Daha sonra gece-gündüz, yaz ve kış çeşid çeşid sefâletler içinde çalışıp, efendilerine para kazandırmak için tarlalara, çiftliklere ve madenlere gönderiliyorlardı. 1860 tarihinde şimâl ve cenûb Amerika devletleri arasında başlıyan harb ve çarpışmalar, bu esîrlik mes'elesi yüzünden meydana gelmiştir. Bununla berâber, Amerika kıtasında yüzbinlerce zencî alınıp satılmakta ve nice hıristiyanlar, onların yüzünden milyonlarca dolar kazanmaktadırlar. Şimdi kölelik denilince, bütün Avrupalılar, Amerikadaki zillet ve sefâlet içerisinde olan zencîleri düşünerek, nefret ederler. [Hâlbuki, bu zevallıların sefâletini hazırlıyan, onlara akıl almaz işkenceler yapanlar hep hıristiyanlardır.]
Avrupalılar islâm memleketlerinde yasaklanmasını istedikleri köleliği, kendi memleketlerinde ve Amerikadaki kölelik gibi zannederler. Hâlbuki, müslümanlar arasında olan esaretin hürriyyetten farkı, sâdece belli bir bedel ile, bir elden diğer bir ele naklolunmaktan ibârettir. Esîrler ücretli bir işçiden fazla, hiç bir hizmette bulunmazlar. Esîrlerin islâmiyette çektikleri zahmet, yalnız terbiye, ilim tahsîli ve edeblenme husûslarındadır. İslâm devletinde, harbde alınan esîrler, aslâ öldürülmez. Harb meydanında dahî, aç ve susuz bırakılmaz. Harbden sonra, gâzî müslümanlara, ganîmet malları taksîm edilirken, köle ve câriyeler de, bunlara dağıtılır. Harbden sonra, gâzîler köle ve câriyelerini, yâ kendileri hizmetci olarak kullanırlar, yâhut başkalarına satarlar. Görülüyor ki, islâmiyette köleler, hıristiyanların Afrikadan ve Asyadan gizlice veya zorla kaçırdıkları hür insanlar ve bunların çocukları değildir. Hür insanı kaçırmak, bunları köle olarak satmak, islâmiyette büyük günahtır. İslâm devletinde, köleler ilimde ve siyâsette, en yüksek makamlara kavuşmuşlar, hattâ sadrazam dahî olmuşlardır. Osmanlı memleketlerinin büyük sülâlelerinde, sultan hanımların çoğu esîrlerden idi. Kölesini kendine dâmâd yapmış ve câriyesini nikâh ile kendine zevce edip, mal ve mülküne vâris kılmış, binlerce müslüman vardır. Bir müslüman, köle ve câriye satın aldığı zaman, onun yiyeceği, giyeceği ve diğer ihtiyaçları ve muâmelâttaki hukûkunun bütün mes'ûliyyetleri hep bu kimseye âid olur. Köle ve câriyesini yidirmek, içirmek, giydirmek ve gönlünü hoş tutmak mecbûriyetindedir. Onları aslâ dövemez, yapamıyacakları iş veremez ve hakâret edemez. İslâmiyette, köle azâd etmek en büyük ibâdettir. Öyle büyük günahlar vardır ki, ancak köle azâd etmekle affolunur. Yedi sekiz sene hizmetten sonra, kölesini azâd edip, onu evlendirmek de, müslümanların seve seve yaptıkları, âdetlerdendi. Bunların hâli, Avrupadaki ve Amerikadaki esîrlerin ahvâline kıyâs ve tatbîk edilebilir mi?
[Bu bahsi bitirmeden önce papazlara diğer bir husûsu da hâtırlatmak isteriz. Müslümanların ellerinde bulunan esîrlerin akrabâ ve yakınları, kendi esîrlerini kurtarmak için, para ile, müslümanlara mürâceat edip, kendi esîrlerinin fidyesini ödeyerek kurtarmışlardır. Fakat bu esîrler müslümanlardan gördükleri şefkat, merhamet ve insanlık sebebi ile kendilerini kurtaran akrabâları ile kendi memleketlerine dönmek istememişlerdir. Müslümanların yanındaki esareti, kendi akrabâ, anne ve babalarının yanındaki hürriyyete, tercîh etmişlerdir. Bunun elbette bir sebebi vardı. Peygamberimizin kölesi Zeyd bin Hâriseyi kendi memleketine götürmeye gelen babası ve amcası, Peygamberimize ne kadar para isterse ödeyeceklerini, Zeydi kendilerine vermesini ricâ ettiler. Peygamberimiz her hangi bir ücret istemedi. Zeyd bin Hâriseye, serbest olduğunu, isterse babası ve amcası ile gidebileceğini bildirdi. Zeyd bin Hârise, babası ve amcasının bütün yalvarmalarına rağmen; Peygamberimizden ayrılamıyacağını bildirdi. Bunun misâlleri çoktur. Papazlar, acaba buna ne cevap verirler?]
Hıristiyanların, islâm dînine yaptıkları itirazlardan biri de, teaddüd-i zevcât, yâni dörde kadar evlenme ile, talâk, yâni boşama mes'eleleridir. Hıristiyanlar, (Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinde, teaddüd-i zevcâtın yasaklanmasına dâir bir kanûn bildirilmemiştir. Talâk için de, açıkça izin verilmiştir. Hâlbuki, Îsâ Mesîhin İncîli, doğrudan doğruya her ikisini de men etmiş, yasaklamıştır. Kur'an-ı kerim ise, birden fazla evlenmeye izin vermiştir. Nisâ sûresinin üçüncü âyetinde meâlen: (Size helâl olan kadınlardan ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâh ediniz) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerime ile dörde kadar, nikâh ile evlenilebilmektedir. Bundan başka, islâm dîni, erkeklerin canı istediği zaman câriyeler satın almasına da müsâade etmiştir. Bu ise, kadınlara, Allahü teâlânın tahsîs buyurduğu hâle ve insanların âdil arkadaşı ve yardımcıları olmak mertebesine uygun değildir. Bu hükm, kadınları bir hizmetci derecesine indirmiştir. Birkaç kadınla evlenmek, mes'ûd bir evliliğe muhâliftir. Çünki, zevc ile zevcenin tam olarak anlaşması ve tanışmalarına mani olup, sülâlenin emniyyet ve saadetini ortadan kaldırmaktadır) demektedirler.
Papazlar, âdetleri olan, hîlekâr fikirlerinden dolayı, burada da, âyet-i kerimeyi işine geldiği yere kadar yazmış, sonraki kısmını yazmamıştır. Nisâ sûresinin üçüncü âyetinin tamamında meâlen: (Eğer yetîm kızların haklarını [kendileri ile evlendiğiniz takdîrde] gözetemiyeceğinizden korkarsanız, onlardan başka kadınlardan helâl olanları, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder nikâh edin. [Yâni dört kadından fazlası ile evlenmeyin.] Eğer o kadınlar arasında adalet yapamıyacağınızdan korkarsanız, birini ihtiyâr edin [seçin]. Yâhut, sahip olduğunuz câriyeleri ihtiyâr edin. İşte bu bir zevce, yâhut câriyeler ile kanaat etmeniz, adaletten ayrılmamaya daha yakındır) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimenin meâlinden anlaşılır ki, daha önceki kavmler [bilhâssa arablar] arasında, evlenilecek kadın için belli bir aded olmadığından, bir kimse beş, on, yirmi kadınla evlenebiliyordu. İslâm dîni bunu dörde indirmiştir. Ayrıca, buna zevceler arasında adalet yapmağı da şart koşmuştur.
Hanımları arasında adaleti yerine getirmekte olan zorluklar göz önüne getirilirse, aklı olan ve adaletsizlikten korkan kimse için, bir kadından fazlası ile evlenmek mümkin olamaz. Yâni islâm dîni zâhirde dörde kadar evlenmeye ruhsat [izn] verdiği hâlde, ortaya koyduğu adalet şartı ile, zımnen birden fazla evlenmemeyi tenbîh etmiştir. Hattâ, Peygamberimize hanımlar arasında adaletin nasıl olacağı sorulduğu zaman, (Birinin elinden bir bardak su içersen, diğerlerinin ellerinden de bir bardak su içmektir) cevabını vermiştir. Bunu tatbîk etmek, bir kimse için çok zor olduğundan, islâm dîni bir kadınla evlenmeyi tavsiye etmektedir.
Papazların, İncîller birden fazla kadınla evlenmeyi doğrudan doğruya men etti [yasakladı] demeleri, İncîllerde bildirilenin tersidir. Çünki İncîllerde, (Birden fazla kadınla evlenmeyin) diye bir nehy mevcut değildir. Fakat, Matta İncîlinin ondokuzuncu bâbının üçüncü ve devamındaki âyetlerinde, (Ferîsîler Îsâyı deniyerek gelip dediler: Her sebep ile hanımını boşamak câiz midir? Îsâ cevap verip: Başlangıçta yaratan onları erkek ve dişi yarattığını ve “Bunun için insan babasını ve anasını bırakacak ve hanımına yapışacaktır ve ikisi bir beden olacaktır” dediğini okumadınız mı? Artık onlar iki değil, fakat bir vücûddurlar. İmdi Allahın birleştirdiğini insan ayırmasın) dedi. Bundan, birden fazla kadın ile evlenmenin yasaklandığı anlaşılamaz. Fakat, her zevce, zevci ile tek bir vücûd kabûl edildiğinden, boşamak işinde ileri gidilmemesini emrettiği anlaşılır. Hâl böyle olunca, papazlar, yalnız islâm dîninin değil, Îsâ aleyhisselâmın, tamam etmeye memur olduğu, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinin de bâtıllığını iddiâ ederek, Îsâ aleyhisselâmın dîninden çıkmış oluyorlar.
Talâk işinde de hâl böyledir. İncîllerde, zinâdan başka bir sebep ile talâk vermekten nehy vardır. Ancak, bu İncîllerin doğruluğu bizce şüpheli olduğundan, bu nehyin, Îsâ aleyhisselâma vahy olunan hakîkî İncîl âyetlerinden olduğunu kabûl edemeyiz. Buna bazı delîllerimiz vardır:
1 - Bu bahs, Matta İncîlinde görülen, garîb bir âyette yazılıdır. Mattanın ondokuzuncu bâbının üçüncü ve devamındaki âyetlerde diyor ki, (Ferîsîler, Îsânın yanına gelip onu deniyerek dediler: Her sebep ile karısını boşamak câiz midir? Îsâ cevap verip dedi: Başlangıçta yaratan onları erkek ve dişi yarattığını ve “Bunun için insan babasını ve anasını bırakacak ve zevcesine yapışacaktır ve ikisi bir beden olacaktır” dediğini okumadınız mı? Onlar artık iki değil, fakat bir bedendirler. İmdi Allahın birleştirdiğini insan ayırmasın. Onlar Îsâya dediler: Öyle ise, Mûsâ niçin bir boşanma kâğıdı vermeyi ve kadını boşamağı emretti? Îsâ onlara dedi: Kalblerinizin katılığından dolayı hanımlarınızı boşamanıza Mûsâ müsâade etti. Fakat başlangıçta böyle değil idi. Ben size derim: Kim zinâdan başka bir sebep ile zevcesini boşar ve başkası ile evlenirse, zinâ eder. Boşanmış olan kadınla evlenen de zinâ eder. Şâkirdler Îsâya dediler, eğer erkeğin hanımı husûsunda hâli böyle ise, evlenmek hayrlı değildir. Fakat Îsâ onlara dedi: Bütün adamlar bu sözü kabûl edemez. Ancak kendilerine kabûlü verilmiş olanlar kabûl eder. Çünki bazı anadan doğma hadımlar vardır ve bazısı insanlar tarafından yapılmış hadım vardır. Göklerin melekûtu uğrunda kendilerini hadım edenler de vardır. Kabûl edebilen bunu kabûl etsin) demektedir.
Bu ibâredeki birinci suâlin cevabında, Mûsâ aleyhisselâmın boş kâğıdı verme izninin sebebi bildirilmekte ve kalblerin katılığından dolayı, hanıma boşama kâğıdı vermeye Mûsâ aleyhisselâmın izin verdiği bildirilmektedir. Bu, hem Mûsâ aleyhisselâma, hem de Îsâ aleyhisselâma, ayb ve kusur isnâd etmek olur. Çünki, bu cevaptan, Allahü teâlânın emri olmaksızın Mûsâ aleyhisselâmın kendiliğinden emir ve nehy yapabildiği, hattâ başlangıçta böyle değil iken, Benî İsrâîlin kalblerinin katılığından dolayı, boşamaya izin vermiş olduğu mânası çıkar. Bir diğer husûs da: Kalb katılığı, talâka sebep olan hâllerden olmadığı için, böylesine saçma bir cevabı Îsâ aleyhisselâma nisbet etmek rezilliği ortaya çıkar. Diğer bir garîblik de şudur: Îsâ aleyhisselâm Ferîsîler ile konuşurken, şâkirdler konuşmaya karışarak sohbeti bozup, (Eğer zinâdan başka bir sebep ile zevceyi boşamak yoksa, evlenmek hayrlı değildir) sözünü söylemeleridir. Çünki, havârîlerin önceki Peygamberlerin kitaplarına bilgileri gayet az idi. Îsâ aleyhisselâm ise, tam vâkıf idi. Havârîlerin Îsâ aleyhisselâma karşı itiraz eder gibi böyle bir sözü söylemelerine hayret edilir. Çünki bu hükm, akla, hikmete ve âdete o kadar muhâlif görünmüş ki, Îsâ aleyhisselâmın düşmanlarından önce, kendi şâkirdleri, kendisine itiraz etmişler demek olur. Bir diğer garîblik ise, şâkirdlerin itirazına karşı evlenmemeği, hadım kimseler gibi kabûl edip, onları üç kısma ayırarak, kiminin yaratılıştan, kiminin insanlar tarafından yapılmış, kiminin göklerin melekûtuna kavuşmak arzusu ile hadımlığı ihtiyâr ettikleri tafsîlâtını, Îsâ aleyhisselâma isnâd etmektir. Hadım olan kimselerin evlenmemeleri tabîî olup, evliliği kabûl etmelerinin veya etmemelerinin onlarca bir kıymeti yoktur. Ayrıca, burada aslâ münâsebeti olmıyan hadımlığın çeşidlerinin anlatılması da tamamen hezeyândır. Îsâ aleyhisselâm gibi, şânı yüksek bir Peygambere böyle şeyler yakıştırılamaz. Onun derecesinin pek yüksek olduğundan şüphe olunamaz.
2 - Îsâ aleyhisselâm, (Ben şeriati yıkmaya değil, tamam etmeye geldim) deyip dururken, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinde olan böyle bir esası, böyle bir hükmü değiştirmiyeceği meydandadır.
3 - Matta İncîlinde yazılı olan bu bahs, Markos İncîlinin onuncu bâbında da anlatılmaktadır. Markosta, şâkirdlerin sordukları suâl ve sonradan (Evlenmemek daha hayrlıdır) dedikleri gibi birşey ve hadım olanların çeşidleri ile ilgili, her hangi bir şeyin bulunmamasıdır. Matta İncîlinde bildirilen bu haber mütevâtir olsa idi, Markos, Matta İncîlinden anlatılan bu bahsin baş tarafını yazdığı gibi, son tarafını, yâni havârîlerin suâlleri ve bunun cevabı ve hadım olanlar ile ilgili kısmlarını da yazardı.
4 - İki İncîlin ibâreleri arasında, mâna cihetinden olan farklılıktır. Çünki Markos İncîlinin onuncu bâbının ikinci âyeti ve devamında, (Ferîsîler geldiler ve onu deniyerek: Adama zevcesini boşamak câiz mi? diye kendisinden sordular. O da bunlara şöyle cevap verdi: Mûsâ size ne emretti? Onlar da dediler: Mûsâ bir boşanma kâğıdı yazmaya ve kadını boşamaya müsâade etmiştir. Fakat Îsâ onlara dedi ki, yüreklerinizin katılığından dolayı size bu emri yazdı. Fakat hilkatin başlangıcından Allah onları erkek ve dişi yarattı) demektedir.
Matta İncîlinin ondokuzuncu bâbının sekizinci âyetinde ise, (Yüreklerinizin katılığından dolayı, zevcelerinizi boşamanıza Mûsâ müsâade etti. Fakat başlangıçtan böyle değil idi) demektedir. Bu iki ibâre arasında iki şekilde ayrılık vardır: Birinci ayrılık, Matta İncîlinin ibâresinde, Mûsâ aleyhisselâmın talâka izin verdiği anlaşıldığı hâlde, Markosun ibâresinden, Mûsâ aleyhisselâmın talâkı emrettiği anlaşılmaktadır. İkinci ayrılık ise, Matta İncîlinin ibâresine göre, Mûsâ aleyhisselâmın şeriatinden önce talâk yokmuş, sonradan Benî İsrâîlin kalblerinin katılığından dolayı, Mûsâ aleyhisselâm onlara talâk için izin vermiştir. Markosun bildirdiğine göre ise, başlangıçtan kelimesi yerine hilkatten, yâni yaratılıştan kelimesi kullanılmıştır. Markosun ibâresindeki mâna, ilk yaratılıştan Allahü teâlâ onları erkek ve dişi yarattı demek olur ki, Matta İncîlinin ibâresine muhâliftir.
5 - [İncîllerin bildirdiğine göre], Îsâ aleyhisselâm, Dâvüd aleyhisselâmın sülâlesinden olmakla iftihâr etmiştir. Dâvüd aleyhisselâmın, müteaddid zevceler sahibi olduğunu bildiği hâlde, birden başka kadınla evlenmeyi nehy etmesini, akıl kabûl edemez.
Bu delîller ile, biz bu âyetlerin, Îsâ aleyhisselâma Allahü teâlâ tarafından inzâl edilen, hakîkî İncîl âyetlerinden olmayıp, sonradan İncîllere sokuşturulmuş olduğunu isbât ederiz. Eğer papazların, tersini isbât etmeye delîlleri var ise, beyan etmelidirler. Bizlere çok garîb görünen bir husûs da, islâm dînindeki talâka izin verilmesine itirazın, protestanlar tarafından yapılmasıdır. Çünki tarihlerde bildirildiği gibi, mîlâdın dörtyüz tarihine kadar hıristiyanlar arasında, talâka dâir aslâ bir münâkaşa ve ihtilâf vukû' bulmamış ve Tevrâtın hükmü ile amel olunmuştu. O asırda , Sent Augustin ismindeki piskopos talâkı kesinlikle nehy etti. Katolik kilisesi, bugün hâlâ onunla amel etmektedir. [St. Augustin, katoliklerin azîzlerinden olup, mîlâdın 430 senesinde, Tunusun Bone şehrinde öldü.] Avrupalı hıristiyan krallardan bazıları için, papazların talâka izin verdikleri de oldu. Fakat bunlar, siyâset îcâbı olduğu için, kilise buna îtibar etmeyip, görüşleri bugün yine talâkın câiz olamıyacağı, şeklindedir.
Protestanlar, katolik kilisesinin talâk verilmiyeceği görüşüne itiraz ettiler. Luther, diğer husûslarda olduğu gibi, talâk husûsunda da, katolik kilisesine muhâlefet etti ve talâka ruhsat verdi. O hâlde, protestanların talâka itirazları, kendi dinlerinin kurucusu olan, Luthere de itiraz olur.
Bu papaz, birden fazla evlenme ve talâkın bazı ahvâlde lüzûmlu ve güzel birşey olmayıp, bil'aks nice zararların meydana çıkmasına sebep olduğunu uzun uzun beyan ederek, islâm kadınlarının da zihinlerini karıştırmak ve sapıtmak için, hayli sıkıntılara girmiştir. Madem kendisi, nakli bırakıp, aklî deliller ile fesat çıkarmaya çalışmaktadır. Biz de onun iftirâlarının aklî olan mahzûrlarını beyan edelim:
Her iklimin kendine mahsûs tabîati ve te'sîrleri olduğu gibi, her iklîmde bulunan milletler ve kavmlerin de, kendilerine mahsûs bir takım millî örf ve âdetleri vardır. Asırlardan beri, o âdetlere alışmış olduklarından, onu terk etmeleri mümkin değildir. Çünki bu âdetlerin ekserîsi, o iklîmin havası ve suyu ile yoğrulmuş olan huylarının îcâbıdır. Onları, bu huylardan vazgeçirmek, bir şeyin mahiyetini değiştirmek gibidir. İşte, teaddüd-i zevcât ve talâk husûsu da, ekvatora yakın olan ve havası sıcak olan memleketlerin ehâlîsi arasında, uzun zamandan beri mevcut olan, bir örf ve âdet idi. İmkân sahibi olanların, çok kadını nikâh etmeleri; Peygamberimizin zamanına kadar devam etti. Bundan sonra, Kur'an-ı kerim nâzil olmuş ve Kur'an-ı kerim bu kadın sayısını dörde indirmiştir. Buna da, adalet şartını koyarak, zımnen bu sayıyı bire tahsîs etmiştir. Buna göre, arab kavmi gibi pek çok kadın ile evlenmeye alışmış bir kavmi, dörde kadar kadınla evlenmeye alıştırmak [ve eski âdetlerinden vazgeçirmek] Peygamberimizin mucizelerindendir. Bununla berâber, Asya ehâlîsinin meşreb ve yaratılışları, Avrupalılara benzemediğinden, onlar birden fazla kadınla evlendikleri zaman, papazların zannettikleri kadar uygunsuzluklar meydana gelmez. Çünki evlenmek üç sebep ile olur:
1 - İnsan neslinin devamı,
2 - Bir başkasının mülküne tecâvüzden ve zinâdan sakınarak, iffet ile yaşamak,
3 - Ev işlerinin güzel bir şekilde tanzîmi ve malların ve eşyanın muhâfazasıdır.
Bir kadın çocuk sahibi olamadığı zaman, evliliğin birinci sebebi yerine gelmeyip, insan neslinin inkıtâına sebep olur. Eğer zevce bir hastalığa mübtelâ veya yaratılışta bünyesi gayet zayıf olur, zevcinin bünyesi de kuvvetli ve sıhhatli olursa, evliliğin ikinci sebebi de zâil olur. Bunun zâil olması ise, zinâ gibi, pek büyük bir fesata sebep olur. Bir diğer husûs da, eğer kadın müsrif, sefîh, itaatsiz, hâin ve kötü huylu ve kötü dilli olursa, üçüncü sebep de yok olmuş olur. Böylece erkek ömrünün sonuna kadar, garîblik, eziyyet ve hüsrân içerisinde bulunur. Zengin ve haysiyyet sahibi nice hıristiyan vardır ki, hanımı çocuksuz veya yaşlı veya sefîh ve kötü huylu olduğu için, onu boşayarak bir diğerini alamaz. Böylece, hıristiyan olduğuna, günde bin kere pişman olur. Fakat müslümanlarda, zevcesini boşamak zevcin ihtiyârı altında olduğundan, zevcesi kendisine muvâfık olmazsa, boşayarak ondan ayrılır. Zevcesi kendisine muvâfık olduğu takdîrde, ömürlerinin sonuna kadar, mes'ûd olarak berâberce yaşarlar. Müslümanların ekserîsi böyledir. Bunun için, islâm milletlerinde, müslüman olduklarına üzülmelerine ve pişman olmalarına hiç bir sebep yoktur.
Bu husûstaki bir diğer incelik de, hıristiyanlar evlenmeden önce birbirleri ile görüşüp, konuşurlar. Bu sebep ile, iki taraf birbirlerinin ahlâkını, tavrlarını inceleyip öğrendikten sonra, tarafların muvâfakati olursa evlenirler. Fakat iki taraf da birbirlerine hoş görünmek için berâber bulundukları sırada, gayet ihtiyâtlı davranıp, kötü huylarını birbirlerine his ettirmemeye çalışır, birbirlerini aldatırlar. Ancak tecribesizlikle, gençlikten gelen duyguların ve şehvânî kuvvetlerin te'sîri ile, önceden tanışmalarının faydası olmaz. Bunun da delîli, hıristiyan âilelerin çoğunda, evlendikten sonra görülen hoş olmıyan hâllerdir. Her memlekette, bilhâssa Avrupada, sâdece zevcesi ile ömrünün sonuna kadar berâber yaşayıp, başka bir kadınla ilgisi olmamış güçlü, kuvvetli kimse pek azdır. Bu da tabî'î bir iştir. Çünki, onlarda kadınlar ile görüşmek memnû' olmadığından, herkes zevcesini alıp balolara, [tiyatrolara, sinemalara ve diğer eğlence ve içki yerlerine ve] misafirliğe giderler. Orada, kendi zevcesi ile berâber oturmak ayb olduğu için, herkes zevcesini başka bir erkeğe teslim eder. Kendisi de, bir başkasının zevcesini alarak dans ederler ve birbirlerini aldatırlar. İnsan nefsinin îcâbı, zaman ile her şeyden bıkkınlık ve usanç gelir. Bir kimsenin zevcesi, ne kadar güzel ve iyi ahlâk sahibi olsa, zaman ile başlangıçtaki muhabbet ve ateşi azalır. Böyle bir mahalde, gerek erkek, bir diğer kadına ve gerek zevce, bir diğer erkeğe çâresiz meyl eder. Hıristiyan memleketlerinde, kadınlar ve erkekler, birbirleri ile karıştıkları, görüştükleri ve konuştukları için, zinâ etmeden ömr geçirmiş bir erkek ve kadın pek nâdir bulunur. Kadın erkek, hiç bir çekinme ve kaçınma olmaksızın, berâber oturmaları, konuşmaları ve görüşmeleri ile, kadınlara hurmet ediyoruz ve haklarını yerine getiriyoruz dedikleri hâlde, onları bu tehlikelere kendileri düşürerek, hakîkatte kadınları tahkîr etmekte, aşağılamakta ve ticâret metâ'ı olarak kullanmaktadırlar. Fakat müslümanların zevceleri, ırz, nâmus ve hayâ sahibi olarak, zevcleri yanında [ve her yerde] muhterem olduğundan, zevcleri onları böyle tehlikelere ve hakâretlere lâyık görmezler. Herkes, en çok sevdiği ve kıymetli olan şeyleri kendi nefsi için sakladığı gibi, müslümanlar da, kendilerine her şeyden kıymetli, azîz ve muhterem bildikleri zevcelerini, hanımlarını uçan kuştan esirgerler. Bu ise, muhabbetin, sevginin çokluğundandır. Avrupalılar, bu husûsta ahlâk ve nâmus duygusundan uzaklaşmışlardır. Zevcin, zevcesini veya zevcenin zevcini kıskanması, çok gülünç ve alay konusu olan bir ahmaklık kabûl edilmektedir. Bir kimse hakkında, filan kıskanç imiş denilince, terbiyesiz ve ahmak sayılır.
Avrupanın, insanlık edeblerine tamamen zıd olan bu hâlinden, ziyâdesi ile istifâde edenler, papazlar oldular. Papazlar için bu hâlin devamını istemek tabî'îdir. Bizim tanıdığımız hıristiyanlardan birisi, Almanyada doğup büyümüş ve protestan olarak yetişmiş iken, balolara kız kardeşlerini götürüp, başkalarının eline terk etmeye nâmus duygusu ile râzı olmadığından, vatanı olan Almanyayı ve dîni olan hıristiyanlığı terk ederek, İstanbula gelmiş ve müslüman olmak ile şereflenmiştir. Bugün Osmanlı devletinin mühîm işlerinde hizmet etmektedir.
Avrupayı görmüş olanların bildiği gibi, birçok kibâr âilelerde zevc ve zevce arasındaki şeklî bir birleşme ve ittifâk vardır. Evlerine misafir geldiği ve kendileri de misafirliğe gittikleri zaman, dostlarına karşı, zevc ve zevce güyâ, birbirlerine çok bağlıymışlar gibi, güzel muâmele ederler. Fakat bir müddet sonra, âileler birbirlerine yakınlaşıp karıştıkları zaman, zevc ve zevcenin asl düşünceleri anlaşılır. Yâni her biri, diğerini görmek istemiyecek kadar, birbirlerinden bıkmış, usanmıştır. Hattâ bazıları, ne sen bana karış, ne de ben sana karışayım diye, mukâvele yapmışlardır. Böylece, zevcin birkaç sevgilisi olduğu gibi, zevcenin de nice sevgilileri olup, ikisi de, kendi zevk ve safâlarından ayrı ayrı vakit geçirmektedirler. Ayrıca, iki taraftan biri, hayatta olduğu müddetce, bir başkası ile evlenemediklerinden, birbirlerinin ölmesini beklerler. Bâzen, biri diğerinden kurtulmak için, öldürmeye dahî teşebbüs etmektedir. Talâkın bulunmamasının Avrupa milletleri için zararları pek çoktur. Bunun için, 1206 [m. 1792] senesinde, talâkın resmen yasak olduğu Fransada talâk, kanûnlarca tanındı. Yâni, talâka izin verildi. 1816 senesinde, papazların çalışmaları ile yine kanûnlardan talâk izni kaldırıldı. Talâka tekrar kanûnlarca izin verilmesi için, 1830 ve 1264 [m. 1848] senelerinde hükûmet adamları, hukûkcular ve ilim adamları tarafından pek çok gayret sarf edildi ise de, papazların entrikaları galebe çalarak talâkın serbest bırakılması için çalışanlar muvaffak olamadılar. Avrupalılar, köleliği insanlığa mugâyir, insanlığa zıd gördüklerinden, köleliğin kaldırılması için sarf ettikleri çalışma ve gayretleri ne kadar takdîre şâyan ise, kendilerinde bir ömür boyu süren ve mal, nesl ve iffet için olan çeşidli zararları, her gün daha açık bir şekilde görülmekte olan talâk verememek [kadınını boşıyamamak] esaretini hâlâ kaldırmamalarına çok teaccüb edilir. Yaşlıca bir adamın genç zevcesi, açık saçık dolaşıp, istediği delikanlılar ile görüşse ve bu adam zevcesini bundan men edemiyerek, başkaları ile yatıp kalkmasından şüphe etse, bu kadından dünyaya gelen çocuklar her gün, gözünün önünde koşup gezerken, aşağılık duygusu içerisinde âh ederek, elbette bu çocuklar benden değildir, fakat benim mirasımı paylaşacaklardır demez mi? Dünyadaki ömrünü gam ve keder içerisinde geçirmez mi? O kimse için, bundan büyük azâb olur mu? Yâhut, afîfe genç bir kadın, kendi rızası olmadan iktidarsız bir ihtiyârla veya hiç hoşlanmadığı bir adam ile evlendirilse, bu kadın, bütün gençliğini büyük bir azâb içerisinde geçirir. Ayrıca, ondan meydana gelecek neslden, medenî bir cemiyeti mahrum bırakmak, hikmete hiç uygun olmayan ve medeniyetin Îcap ettirdiği bir şey değildir. Bu kadın, artık canından bezerek, kocası hayatta iken, bu belâdan kurtulamıyacağını bilince, uygun bir vaktte kocasını suîkast ile ortadan kaldırma fikrine kapılırsa veya afîfe iken ızdırâb, üzüntü ve gençlik arzuları ile yoldan çıkarsa, papazlar mes'ûl olmaz mı?
Erkeklerle kadınların bir arada toplanmaları, oturup kalkmaları ve balolarda kadınların boyunları, gerdanları, kolları açık olarak dans etmeleri ve süs eşyalarını ve zînetlerini takarak gelip, kadın erkek karma karışık oturmaları câiz olunca, buralarda gözlerini birbirlerine bakmaktan muhâfaza edecek kaç erkek ve kaç kadın bulunabilir? Müslüman kadınların, evlerinden sık sık sokağa çıkmaları ve yabancı erkeklerle konuşmaları ve bir arada bulunmaları, gülüp şakalaşmaları olmadığından, onlar için böyle bir tehlike yoktur. Bir müslümanın zevcesi, çirkin ve kötü huylu olsa bile, kendisi ondan başka kadın görmediğinden ona kanaat eder. Müslüman bir hanımın, kocası ne kadar uygunsuz olsa da, kendisi başka bir erkekle konuşmadığı, oturup kalkmadığı için, ona tehammül eder ve geçinir gider. Felakete sebep olacak, zararlı hâllerde bulunmazlar. Kıskançlık sahibi ve ayb bilen bir kimse için, islâm dîninden başka bir dinde, aslâ kalb huzuru ile yaşamak mümkin değildir. Daha önce de söylediğimiz gibi, her milletin kendine mahsûs bazı âdetleri olup, bunlardan ayrılması mümkin olamıyacağından, biz itirazcı papaza iffet ve ismetin [nâmus ve hayânın] lezzetini ve letâfetini anlatacak değiliz. Çünki bu, vicdânî bir lezzettir. İnsanın çok sevdiği ve sâdece kendisinin su içtiği bir bardaktan, başkasının su içmesine bile râzı olmaması, normal bir iş olduğu hâlde, kendinin bir parçası ve neslinin emânet olunduğu bir gizli hazînesi olan hanımını, nefslerinin esîri olan şehvetperestlerin helâk etmesi için, önlerine atmasını, bir insanın nasıl kabûl edebileceğini anlamıyoruz.
[Hıristiyan memleketlerinde, kadınlar, kızlar, başları, gerdanları, kolları, bacakları açık geziyorlar. Erkekleri fuhşa, zinâya sürüklüyorlar. Evde zevcesi yemek pişirir, çamaşır yıkar ve evi temizlerken, erkeği iş yerinde veya sokakta hoşuna giden çıplak bir kadınla zevk safâ, hattâ zinâ yapıyor. Akşam evine düşünceli ve yıpranmış olarak geliyor. Kötü hayâllere dalarak, vaktîle beğenmiş, sevmiş, seçerek almış olduğu zevcesinin, yüzüne bile bakmaz oluyor. Evdeki yorgunluğunu gidermek için, alâka ve neşe bekleyen zevcesi, haklarına kavuşamayınca, asabî buhrânlar geçiriyor. Âile yuvası bozuluyor. Sokaktaki kadına bakan erkek, onu kirli çamaşır gibi bırakıyor. Bir başkası ile anlaşıyor. Böylece, her sene, binlerce kadın ve erkek ve çocukları perîşân oluyor. Ahlâksız ve anarşist oluyorlar. Cemiyet, millet, çökmeye sürükleniyor. Açık, kokulu, süslü dolaşan kadınların, gençlere, millete ve devlete zararları, alkollü içkilerden ve uyuşturucu zehirlerden, daha çok ve daha korkunç oluyor. Allahü teâlâ, kullarının dünyada felakete, âhirette de şiddetli azâblara yakalanmamaları için, kadınların kızların örtünmelerini emretti. Ne yazık ki, nefslerinin, şehvetlerinin esîri olan bazı kimseler, Allahü teâlânın emirlerine gericilik, kâfirlerin şaşkın, çılgın işlerine ilericilik diyor. Bu ilericilerden, aydınlardan bazısı, meslektaşları vâsıtası ile, bir diploma ele geçirmiş. Köşe başlarını paylaşmışlar. Baykuşlar gibi ötüyorlar. Her fırsatta islâmiyete saldırıyorlar. Bu kahramanlıkları(!) ile, tarihi düşmanımız olan hıristiyanlardan, yahudilerden ve komünistlerden, alkış ve maddî yardımlar toplayarak güçleniyor, binbir hiyle ile, gençleri aldatıyorlar. Allahü teâlâ, sözde ilericilere, aydın kimselere akıl versin! Hakkı bâtıldan ayırmalarını nasip eylesin! 258. sayfadaki (Tenbîh)e bakınız!]
Bazıları, buna cevap olarak, (Kadınların terbiyesine vakti ile ihtimâm olunmakta idi. Kadın, zevcelik vazîfelerini gereği gibi öğrendikten sonra, her dürlü mecliste bulunabilir. Böyle olunca, onun yoldan çıkmasından korkulmaz. Çünki, ilim nefse gâlib olur) demektedirler. Bunu söyliyen kimsenin otuz yaşında, bedenen kuvvetli ve terbiyeli bir erkek ve hanımının da çirkin, fakat çok terbiyeli olduğunu ve bu ikisinin bir ziyâfet sofrasında bulunduğunu kabûl edelim. Erkeğin, gayet güzel, cilveli ve insanı cezb eden genç bir kadının yanına tesâdüfen oturup, onunla ülfet ve yakınlık kurduğunu, zevcesinin de, genç bir delikanlının yanına oturup, onunla kadeh tokuşturup, yakınlık kurduğunu düşünelim. Gerek zevc, gerek zevce, hâtırlarına gün begün şeytanî fikirlerin gelmesine mani olabilirler mi? İlm ve terbiye, bir dereceye kadar insanın nefsinin tabî'î arzularının îcâbını önliyebilir. Fakat ilk fırsatta, insan nefsinin tabîatı îcâbı olan arzular, tamamen meydana çıkıp, terbiye bir tarafta kalır. Sa'dî-i Şîrâzînin [Sa'dî Şîrâzî, 691 [m. 1292] de şehit edildi.] şu sözü ne güzeldir: (Aç bir zındığın, hiç bir kimsenin bulunmadığı bir sofrada, ramazanda olduğunu düşüneceğine inanılır mı?)
Evet, eğer erkek hadım ise, ona güvenilebilir. Fakat bundan, mecâzen hadım olanların, yâni din için nefslerinin şehvânî arzularından kurtulduğunu iddiâ edenlerin, müstesnâ tutulmaları Îcap eder. Çünki, böyle kendini mecâzen hadım ettiklerini söyliyen nice papazlar görülmüştür ki, yaptıkları söylediklerine aslâ uymamıştır. [Kendilerini mecâzen hadım eden papazların, günah çıkarmak için gelen kadınlarla, bir hücrede yalnız kalınca, yaptıkları fuhşiyyâtı, bütün dünya bilmektedir. Gündüzleri ruhbân kıyâfetinde, geceleri ise, eğlence yerlerinde dans ederken, resmleri çekilip, gazetelerde teşhîr edilen papazlara, sık sık şâhit oluyoruz.] Evet, Allah rızası için nefsini tamamen terbiye edenler için, şüphe götüren bir taraf kalmaz. Böyle cismânî bir fedakârlık, dindâr ve itimada lâyık görünen papazlarda zuhûr etseydi, hıristiyanlığın ruhanî te'sîrine karşı söylenecek bir şey olmazdı.
| Anasayfaya dön | Kapak Sayfası |
| Sadakat.Net © İslami web hizmetleri | |