8 KUR'AN-I KERİM ve BUGÜNKÜ İNCÎLLER
2.Bölüm (11-25. Maddeler)
11 - İncîlde, (Kim kadınını boşarsa, ona boş kâğıdını versin denilmiştir. Fakat ben size derim ki, her kim zinâdan başka bir sebeple boşarsa, onu zâniye eder. Ve her kim boşanmış kadınla evlenirse, zinâ eder) denilmektedir. [Matta bâb beş, âyet otuzbir ve otuziki.]
Hıristiyanların islâmiyetteki talâk, yâni kadın boşamaya yaptıkları itirazları ve bunların cevaplarını (TALÂK) bahsinde mufassal olarak anlatacağız. Fakat, bütün hıristiyanlara burada birkaç, suâl tevcîh edeceğiz:
a) Madem ki, daha önce zikrettiğimiz Matta İncîlinin beşinci bâbının yirmisekizinci âyetine göre, şehvet nazarı ile bakmak aynen zinâ etmek olduğu, Îsâ aleyhisselâm tarafından bildirilmiştir. Zinâ sebebi olunca kadını boşamak ise, yine Mattanın beşinci bâbının otuzikinci âyetine göre lâzım olmaktadır. Şimdi hıristiyanlar arasında yabancı kadın ve erkeğin birbiri ile görüşmemesi gibi bir şey olmadığından, her hıristiyan kadının, istediği genç erkekle ve her hıristiyan erkeğin de, istediği kadınla açıkça veya gizlice görüşmesi âdet olduğu hâlde, hıristiyanlar zinâ nazarından acaba nasıl kurtulabilmektedirler?
b) Avrupa tarihlerinde yazıldığına göre, Avrupada birçok hükümdârın hanımlarında zinâ fiili bulunmadığı hâlde, hükümdârlar hanımlarını boşamışlar [ve pek çok kadın ile evlenmişlerdir.]. Papalık makamının hudûdsuz yetkilerine sahip bulunan papazlar, hükümdârların o kadınları boşamasına nasıl müsâade etmişlerdir?
c) Bugün Avrupa kanûnlarında talâk [boşanma] bahsi yazılı ve mer'iyyette olup, zinâdan başka, aşırı, şiddetli geçimsizlik ve gadap, hattâ kadın ve erkeğin rızaları ile boşanmayı Îcap ettiren sebepler olduğu hâlde, birbirlerinden boşanamamaktadırlar. Eğer zevc, yeni sevdiği kadını evinde bulundursa, zevcin zevcesini boşayabilme salâhiyyeti ve zevc ve zevcenin rızaları ile olan ayrılıkta dahî, zevc ve zevce üç sene geçtikten sonra, bir başka kimse ile evlenebilirler. Zinâ töhmeti ile olan ayrılıkta ise, en az on ay geçtikten sonra bir başkası ile evlenebilmesi mümkindir. Bunlar Avrupa kanûnlarının bazı hükmleridir. Öyle ise, burada (İncîlin zinâ edeni hemen at, ayrıl) sözü nerede kalmıştır?
12 - İncîlde, (Sizden öncekilere, yalan yere yemin etmeyin ve andlarınızı [yeminlerinizi] Rabbe ödeyeceksiniz denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim ki, hiç yemin etmeyiniz. Ne gök üzerine, çünki o, Allahın tahtıdır. Ne yer üzerine, çünki o, Allahın ayaklarının basamağıdır. Ne Kudüs üzerine, çünki o, büyük meleğin şehridir. Ve (başın üzerine) diyerek yemin etmeyeceksin. Çünki sen, saçın bir kılını ak veya kara yapmaya kâdir değilsin. Ancak sözünüz evet evet, hayır hayır olsun. Zîrâ bunlardan çok olan şerdendir) denilmektedir. [Matta bâb beş, âyet otuzüç ve devamı.]
Matta İncîlinin bu âyetlerinden anlaşılan, aslâ yemin etmemek, kat'î bir emirdir. Hâlbuki, cemiyet içinde muâmelât sebeplerinin en büyüklerinden olan böyle bir emniyyet vesîlesinin, büsbütün yok edilmesi akla ve hikmete uygun bir şey olamıyacağından, bunun da, İncîlde yapılan tahrîflerden biri olduğu zan olunur. Mûsâ aleyhisselâmın dîninde olduğu gibi, islâmiyette de, yemin vardır. İslâmiyette yemin üç dürlüdür:
a) Yemin-i Gamûs: Geçmişteki birşey için, bilerek yalan yere yemin etmektir. Büyük günahlardandır. Böyle yeminlere kefaret lâzım olmaz. [Hemen pişman olup, tevbe ve istiğfâr etmelidir.]
b) Yemin-i Lağv: Boş yere bir işi yaptığı zannı ile, yanlış yemin etmektir. Daha sonra yapmadığı ortaya çıkınca, hiç hükmüne girer. [Yâni günah da olmaz, kefaret de Îcap etmez.]
c) Yemin-i Mün'akıde: İlerde yapacağım veya yapmıyacağım diye yalan yere yemin etmektir. Bir kimse yarın şu işi yapacağım diye vaatte bulunup (VALLAHÎ) diyerek yemin etse, daha sonra sebât etmeyip, o işi yapmasa (Hânis) yâni yalancı olup, kefaret vermesi lâzım olur. Bu kısm yemine kefaret verilmesi husûsunda Kur'an-ı kerimde açık beyanlar vardır. Mâide sûresinin seksendokuzuncu âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ sizi yemin-i lağv ile muâheze etmez [cezâlandırmaz]. Fakat akt ettiğiniz [mün'akid] yeminlerde muâheze eder. Onun kefareti, çoluk çocuğunuza yidirdiğinizin orta hâli ile on fakiri doyurmaktır veya çoluk çocuğunuza giydirdiğinizin orta hâliyle birer elbiseyi, on fakire giydirmektir veya bir köle âzâd etmektir. Bu üçünden birini yapmaya gücü yetmiyenin, üç gün müte'âkıben [peşpeşe] oruç tutmasıdır. İşte bunlar sizlerin yeminlerinize kefarettir. Lisanlarınızı [yalan yere yemin etmekten veya] yemininizi bozmaktan hıfz ediniz) buyurulmuştur. Allahü teâlânın isminden başka, yer, gök ve başın için ve evladın için diyerek, yemin etmek ise, çeşidli hadis-i şerifler ile men edildiğinden, şer'an câiz değildir.
13 - Matta İncîlinde yazıldığına göre, Îsâ aleyhisselâm Tevrâtta olan kısâs âyetini naklettikten sonra, beşinci bâbının otuzdokuz ve devamındaki âyetlerde, (Fakat ben size derim ki; kötülüğe karşı koymayın ve sağ yanağınıza kim vurursa, ona sol yanağınızı da çevirin. Eğer birisi gömleğini almak isterse, ona kaputunu, abanı da ver. Ve kim seni bir mil gitmeye zorlarsa, onunla iki mil git. Senden dileyene, isteyene ver. Düşmanlarınızı sevin ve size bedduâ edenlere hayr duâ edin. Herkese selâm verin) denilmekte ve başkalarına kötülük yapan, zulmeden kimselerin affedilmesi bildirilmektedir. Kısâs, yâni suçluyu cezâlandırmak tamamen inkâr olunmaktadır.
Kısâs mes'elesi, ilâhî kitaplarda meşru olduğu gibi, Kur'an-ı kerimde de, emredilmiştir. Mâide sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen: (Can, can için, göz göz için, burun burun için, kulak kulak için, diş diş için ve yaralamak için kısâs vardır) buyurulmuştur. Bekara sûresinin yüzyetmişdokuzuncu âyetinde meâlen: (Ey akıl sahipleri! Sizin için kısâsta hayat [ve sıhhat] vardır) buyurulmuştur. Fakat öldürülen kimsenin vârislerinin ve yaralanan veya bir azası kesilen kimsenin, kısâs yapılmasını istemeyip, affetmelerinin eftal ve pek hayrlı olması hakkında âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler vârid olmuştur. Ancak, İncîlin kısâsı tamamen affetmesi, tahrîf edildiğine, kuvvetli bir delîldir. Çünki, her dinde ve her kanûnda kısâs vardı. Hattâ, hıristiyan memleketlerinde dahî kısâs yapıldı. Eğer hıristiyanlar, bu İncîlin sıhhatini, doğruluğunu kabûl etmiş olsalardı, kısâs yapmazlardı.
(Bir yanağına vurana diğer yanağını da çevir. Gömleğini isteyene kaputunu da ver. Her gidelim diyen ile berâber git) emirleri de aynen kısâs mes'elesi gibi tahrîfâttan olmalıdırlar. Çünki, böyle bir şeriat ile dünyada hiç bir kavm, hiç bir cemiyet hayatiyyetini, varlığını devam ettiremez. Bunun en açık delîli de, Avrupalıların, hıristiyanlığın bu esaslarına hiç îtibar etmemeleridir.
[Avrupada maddî refâh, ilim ve teknik, hep hıristiyanlığı terk etmek sebebi ile zuhûr etmiştir. Bu terakkîlerin sebebi, Avrupadaki reformlar olmuştur. Bu reformları yapanlar, Endülüste yâni İspanyada islâm medreselerinde ilim tahsîl eden Avrupalılardır. Bunlar her dürlü terakkîye mani olan hıristiyanlığa karşı cebhe almışlar, hıristiyanlığın terakkîye mani olduğunu akıl ve ilim ile isbât etmişlerdir. Hıristiyanlığı red eden, terakkîye mani olduğunu isbât eden kitaplar yazmışlardır. İslâmiyeti bilmeyen bazı câhiller, Avrupalıların yazdığı bu kitapları okuyup, islâmiyeti de böyle sanmışlar. Her dürlü ilerlemeği, terakkîyi, ilmi emreden islâmiyette de, reform yapmak fikrine kapılmışlardır. Kendileri islâmiyetin ışıklı yolundan sapmış, başkalarını da saptırmışlardır. Böylece, câhilliklerini ve ahmaklıklarını ortaya koymuşlardır. Daha önce bildirdiğimiz gibi, müslümanlar islâmiyete yapışıp, bağlandığı müddetce, hıristiyanlar ise, hıristiyanlığı terk edip, uzaklaştığı müddetce, terakkî etmişlerdir.]
14 - Matta İncîlinde, (Her neye sahip isen satıp sadaka ver) diye emreder. [Matta bâb ondokuz, âyet yirmibir.]
Kur'an-ı kerim ise, sadaka ve ihsânda bulunmayı teşvîk eder. [Bütün malını sadaka ver diye, emretmez. Bütün malını sadaka verip, başkalarına muhtaç ve zelîl olmaktan men eder.] Nitekim, İsrâ sûresinin yirmialtıncı âyetinde meâlen: (Akrabâya hakkını ver [ki, o hak, hâllerine göre sıla-i rahm yapmak, muhtaç ve âciz olanlara nafaka vermek ve güzel geçinmektir]. Hâllerine göre fakirlere ve yolculara [zekât ve taâm] haklarını ver. İsrâf edip, malını lüzûmsuz yere dağıtma) ve yirmi dokuzuncu âyetinde meâlen: (Elini boynuna bağlama [yâni cimrilik etme] ve elini tamamen açma [yâni isrâf etme] ki, kötülenirsin ve başkalarına muhtaç olursun) buyurulmuştur.
[Kur'an-ı kerim, sadaka vermenin, birçok günaha kefaret olacağını, affedilmelerine sebep olacağını bildirmektedir.]
15 - Matta İncîlinin altıncı bâbının üçüncü ve dördüncü âyetlerinde, (Fakat sadaka verdiğin zaman, sol elin, sağ elinin ne yaptığını bilmesin! Gizli şeyleri gören Baban, sana ödeyecektir) demektedir.
Riyâdan sakınmak için, sadakanın gizli verilmesi uygun ise de, başkalarını teşvîk için, riyâ maksadı olmaksızın âşikâre, açıkça vermekte de bir beis yoktur. Bundan dolayı Kur'an-ı kerimde sadakanın âşikâre, açıkça verilmesi de nehy olunmamıştır. Fakat, gizli vermenin daha eftâl olduğu da âyet-i kerimede bildirilmektedir. Bekara sûresinin ikiyüz yetmişbirinci âyetinde meâlen: (Sadakaları âşikâre verirseniz ne güzeldir. Eğer gizlerseniz ve onları [sadakaları] fakirlere verirseniz bu sizin hakkınızda daha hayrlıdır ve günahlarınıza kefarettir. Allahü teâlâ sizin yaptıklarınızdan haberdârdır) buyurulmuştur. [Bu âyet-i kerimede açıkça verilmesi bildirilen sadaka, farz olan zekâttır. Farz olan zekâtı açıkça vermek riyâ olmaz, daha sevap olur. Tetavvu' [nâfile] olan sadakayı ise gizlice vermek eftaldir. Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat daha sevap olduğu hadis-i şerif ile bildirilmiştir.] Allahü teâlânın râzı olduğu yolda verilen maldan hâsıl olacak ecr ve mükâfât hakkında, Bekara sûresinin ikiyüzaltmışbirinci âyetinde meâlen: (Mallarını Allah yolunda infâk edenlerin, harcıyanların hâli, bir tohum dânesine benzer ki, ekildiğinde yedi başak bitirip, her bir başakta da yüz dâne tohum bulunur) buyurulmuştur.
Sadakanın, kişinin en sevdiği maldan olması lâzımdır. Bu husûsta, Âl-i İmrân sûresinin doksanikinci âyetinde meâlen, (Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikce hayra, iyiliğe [Cennete] nâil olamazsınız, kavuşamazsınız) buyurulmuştur.
Bekara sûresinin ikiyüz yetmişüç ve ikiyüz yetmişdördüncü âyetlerinde meâlen: (Sizin sadakalarınız, fî-sebîlillah cihâd eden, ilim tahsîl eden ve ibâdet gibi hayrlı bir işle meşgûl olan ve yeryüzünde ticâret ve sanat gibi bir işle meşgûl olmaya müsâid [elverişli] vakitleri olmayan fakirler içindir. Onlar, dilenmekten çekindikleri için, câhiller onları zengin zannederler. Ey Resûlüm, sen onları sîmâlarından tanırsın. Onlar iffetlerinden dolayı insanları rahatsız edip sadaka istemezler. Malınızdan, bunlara infâk ederseniz, muhakkak Allahü teâlâ verdiğinizi ve niçin verdiğinizi bilir. Şu kimseler ki, gece ve gündüz gizli ve âşikâr mallarını infâk ederler. Onların ecrleri, Rablerinin indinde [Na'îm Cennetleri]dir. Onlara korku ve hüzn yoktur) buyurulmuştur. [Ebû Bekr-i Sıddîk bin altın âşikâre, bin altın gizli, bin altın gece, bin altın gündüz sadaka verdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerimenin nâzil olduğu bildirilmiştir.]
Resûlullah buyurdu ki, (Yedi kısm kimse vardır ki, Allahü teâlânın ihsân ettiği gölgeden başka gölge bulunmadığı kıyâmet gününde, Allahü teâlâ onları Arşın gölgesinde gölgelendirir. Onlardan birisi, sadaka verdiği zaman sağ elinin verdiğini, sol eli dahî bilmeyen kimsedir.) Bu hadis-i şeriften sadakayı âşikâre, açıkça vermenin tamamen nehy edildiği anlaşılmamalıdır. Bazı yerler vardır ki, hâlis niyyet ile, kendini riyâdan koruyarak ve başkalarını teşvîk için hayrın, iyilik ve sadakanın, âşikâre olması daha eftâldir. Hadis-i şerifte, (Bir hayrın yapılmasına yol gösteren onu yapan gibidir) buyurulmuştur. Bu hadis-i şerife göre, sadakayı âşikâre vermek, iyiliği açıkça yapmak iki kat sevap olur. Birisi, vermiş olduğu sadaka sevabı, ikincisi ise, başkalarını teşvîk etmek sevabıdır. Böyle, hâlis niyyet ile, iyilik ve sadakayı izhâr, aklen ve şer'an gizlemekten elbette daha güzeldir. Bugün mevcut olan İncîllerde, sadakayı gizli vermek açıkça emrediliyor ise de, hıristiyanların çoğu, burada da, İncîle uymamakta, sadakayı âşikâre vermektedir. Hattâ nefslerini kırmak için hayr sever bazı kimseler ve bazı süslenmiş madamların, sadaka toplamak için arabaları ile sokaklarda dolaşmaları, Avrupanın eski modalarındandır.
16 - Matta İncîlinin altıncı bâbında duâ ederken riyâ yapmamak lâzım olduğu yazılıdır. [Âyet beş ve devamı.]
[Riyâ, birşeyi olduğunun tersine göstermektir. Kısaca, gösteriş demektir. Kalb hastalıklarındandır. Kötü bir huydur. Âhiret amellerini yaparak, âhiret yolunda olduğunu göstererek, dünya arzularına kavuşmak demektir. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde ve Resûlullah efendimiz hadis-i şeriflerinde, islâm âlimleri de kitaplarında, riyânın kötülüğünü bildirmişlerdir.]
Mâ'ûn sûresinin dört, beş ve altıncı âyetlerinde meâlen: (Gaflet ile, önem vermeden namaz kılan ve namazlarını halk yanında, nifâk ve riyâ ile kılıp, tenhâda terk edenler için şiddetli azâb vardır) buyurulmuştur. Kehf sûresinin yüzonuncu âyetinde meâlen: (Kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse, amel-i sâlih işlesin ve Rabbine yaptığı ibâdette, Ona hiç kimseyi ortak koşmasın) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimeye göre, riyâ ile, yâni gösteriş için ibâdet etmek, şirk hükmündedir. Çünki, riyâ, gösteriş yapan, ibâdetinde, mâbuta bir başkasını ortak koşmaktadır. Bu mânayı te'yîd ederek, Resûlullah Eshâb-ı kirâma, (Sizin için en çok korktuğum şey, şirk-i asgara [küçük şirke], yakalanmanızdır) buyurdu. Eshâb-ı kirâm: Yâ Resûlallah! Küçük şirk nedir? diye sordular. (Riyâdır) buyurdu.
[Diğer bir hadis-i şerifte, (Dünyada riyâ ile ibâdet edene, kıyâmet günü, ey kötü insân! Bugün sana sevap yoktur. Dünyada kimler için ibâdet ettin ise, karşılıklarını onlardan iste, denir) buyurdu. Riyânın zıddı, ihlâstır. İhlâs, dünya faydalarını düşünmeyip, ibâdetlerini yalnız Allah rızası için yapmaktır. Resûlullah buyuruyor ki, (Allahü teâlâ buyuruyor ki, benim şerîkim yoktur. Başkasını bana şerîk eden, sevaplarını [vaat ettiğim karşılıklarını] ondan istesin. İbâdetlerinizi ihlâs ile yapınız! Allahü teâlâ, ihlâs ile yapılan amelleri [işleri] kabûl eder.) Muâz bin Cebeli Yemene vâlî olarak gönderirken, (İbâdetlerini ihlâs ile yap! İhlâs ile yapılan az amel kıyâmet günü sana yetişir) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte, (İbâdetlerini ihlâs ile yapanlara müjdeler olsun. Bunlar hidâyet yıldızlarıdır. Fitnelerin karanlıklarını yok ederler) buyurdu.]
17 - Matta İncîlinde, (Duâ ederken, putperestlerin yaptığı gibi, lüzûmsuz yere tekrarlar yapmayın. Zîrâ onlar, çok söyledikleri için, kabûl edileceğini zannederler. Siz Ondan istemeden önce o, ihtiyaçlarınızı bilir. Siz şöyle duâ edin: Ey göklerde olan Babamız, ismin mukaddes olsun. Melekûtün gelsin. Gökte olduğu gibi, yerde de senin irâden olsun. Her günkü ekmeğimizi bize bugün de ver ve biz suçlu olanları bağışladığımız gibi, bizim suçlarımızı (borçlarımızı) bağışla. Bizi iğvâya götürme. Bizi şerîrden kurtar. Melekût ve kudret ve izzet, ebediyyen senindir. Âmîn) denilmektedir. [Matta bâb altı, âyet yedi ve devamı.]
[Burada, (gökte olduğu gibi yerde de senin irâden olsun) denilerek, Allahü teâlâya âcizlik isnâd ediliyor. (Biz suçluları bağışladığımız gibi, bizim suçlarımızı da sen bağışla) denilerek, hâşâ Allahü teâlâ minnet altında bırakılmıştır. Biz yaptığımız gibi sen de yapmaya, hâşâ mecbûrsun denilmektedir. Yine burada sâdece ekmek istenmektedir. Hâlbuki, Allahü teâlâdan bütün nîmetleri istenmeliydi.]
İncîlde bundan başka bir duâ yoktur. Bunun için hıristiyanlar, hergün bu duâyı okumakla memurdurlar. Müslümanların her günkü duâsı, Fâtiha-i şerifedir ki, beş vakit namazın, her rekâtında okunur. Böylece, hergün en az, kırk kere okunur. Fâtiha-i şerife sûresinin meâl-i şerifi şudur:
(Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve rahîm olan Allahü teâlânın ism-i şerifini okuyarak başlıyorum. Hamd ve senânın en üstünü, bütün âlemleri [yaratan, bir nizâm üzere birbirine bağlayan] Allahü teâlâya mahsûstur. Allahü teâlâ, dünyada ve âhırette kullarına çok merhamet edicidir. Kıyâmet gününün mâliki [ve hâkimi] yalnız Odur. Biz, ancak sana ibâdet ederiz [Senden başka ibâdete lâyık ve müstehak olan hiçbir şey yoktur.] Ve ancak senden yardım isteriz. Bizi [Îtikatımızda, fiillerimizde ve sözlerimizde ve ahlâkımızda ifrât ve tefrît arasında orta yol olan] doğru yolda bulundur. [Dîn-i islâm ve sünnet-i enâm olan sırât-ı müstakîmde bizi sâbit eyle.] Bizi kendilerine [fadl ve ihsânın ile] nîmet verdiğin kimselerin [Peygamberlerin, Velîlerin ve Sıddîklerin] yolunda bulundur. [Hakkı kabûl etmeyip] senin gadabına uğrayanların ve sapıkların yolunda bulundurma! [Yâ Rabbî. Âmîn: Kabûl buyur Allahım!]) Bundan başka, Kur'an-ı kerimde yüzlerce duâ vardır ki, her biri ve mânaları tefsîr kitaplarında uzun yazılıdır.
18 - Matta İncîlinde, (Duâ ettiğin zaman, iç odana gir ve kapıyı kapayarak gizli olan Babana duâ et! Gizlide gören Baban, sana âşikâre ödeyecektir. Semavâtta olan Babanız, kendisinden isteyenlere, pek çok ihsânlar verecektir) denilmektedir. [6-6]
Kur'an-ı kerimde [Allahü teâlâya duâ edenlere verilecek ecrleri [karşılıkları] ve duâ etmek lâzım olduğunu ve yapılan duâların kabûl edileceğini bildiren pek çok] âyet-i kerimeler vardır. Mü'mîn sûresinin altmışıncı âyetinde meâlen: (Bana duâ ediniz, size icâbet edeyim [kabûl ederim]) buyurulmuştur. Bekara sûresinin yüzseksenaltıncı âyetinde meâlen: ([Ey Resûlüm], Kullarım sana benden sorarlarsa, Ben [ilim ve icâbetle] yakınım. Bana duâ ettikleri zaman duâlarına icâbet ederim [kabûl ederim]. Benden icâbet istesinler ve bana îman etsinler) buyurulmuştur.
19 - Matta İncîlinde, (Eğer siz insanların suçlarını bağışlar iseniz, gökte Babanız da sizi bağışlar. Fakat siz insanların suçlarını bağışlamazsanız, Babanız da, sizin suçlarınızı bağışlamaz) denilmektedir. [Matta bâb altı, âyet ondört-onbeş.]
Kur'an-ı kerimde, Nûr sûresinin yirmi ikinci âyetinde meâlen: ([Kusurları] affetsinler, intikâmdan vazgeçsinler. Dikkat ediniz! Allahü teâlânın sizi magfiret etmesini sevmezmisiniz? Allahü teâlâ magfiret ve rahmet edicidir) buyurulmuştur. Âl-i imrân sûresinin yüzotuzdördüncü âyetinde meâlen: ([Takvâ sahipleri] o kimselerdir ki, bollukta ve darlıkta, çoklukta ve azlıkta [sadaka verirler ve] infâk ederler. Gadaplarını yok ederler, [yâni dargınlık yapmaya kâdir iken, sabr ve terk ederler ve insanlardan cezâya müstehak olanların] kusurlarını affederler, Allahü teâlâ ihsân edenleri sever) buyurulmuştur. [Müslümanlar hep bu âyet-i kerimeler ile amel etmişlerdir. Buna bir misâl yazalım. Resûlullahın mubârek torunu Hüseyn bin Ali misâfirleri ile sofrada oturmuşlardı. Kölesi bir kab sıcak yemek ile gelirken ayağı yere takılıp, elindeki yemeyi Hüseynin, mubârek başına döktü. Kölesini terbiye için yüzüne sert bakınca, kölesi, bu âyet-i kerimenin (Gadap etmezler) kısmını okudu. İmâm-ı Hüseyn, gadabımı terk ettim, buyurdu. Bunun üzerine köle, (İnsanlardan kusurlu olanları affederler) kısmını okudu. İmâm-ı Hüseyn affettim buyurdu. Bunun üzerine köle, (Allahü teâlâ ihsân edenleri sever) kısmını okudu. İmâm-ı Hüseyn, seni kölelikten azâd ettim, istediğin yere gidebilirsin, buyurdu.] Beled sûresinin onyedinci ve onsekizinci âyetlerinde meâlen: (Bundan sonra müminlerden olup, birbirlerine sabr ve merhamet tavsiye ederler. İşte bunlar, eshâb-ı yemindendirler, yâni Cennet ehlindendirler) buyurulmuştur. Resûlullah (Başkalarına merhamet etmiyene, merhamet olunmaz) buyurmuştur.
20 - Matta İncîlinde, (Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın. Zîrâ onlar oruç tuttuklarını insanlar görsünler diye suratlarını asarlar. Doğrusu size derim ki, onlar mükâfâtlarını almışlardır. Fakat sen oruç tuttuğun zaman başına yağ sürüp, yüzünü yıka. Tâ ki, insanlara değil, gizlide olan Babana oruç tuttuğunu gösteresin) denilmektedir. [Matta bâb altı, âyet onaltı, onyedi ve onsekiz.]
Îsâ aleyhisselâm sâdece Allah rızası için oruç tutulmasını emretmiş ve riyâdan nehy buyurmuştur. İslâmiyette riyânın kötülüğü ve riyâdan sakındırmak için vârid olan âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden bazılarını yukarıda bildirdiğimizden, burada tekrar etmemize lüzûm yoktur. Dikkat edilecek husûs şudur ki, İncîlin bu âyetlerinde, oruç tutmak, açıkça emredildiği hâlde, Îsâ aleyhisselâmdan çok sene sonra, onun yüzünü görmeyen ve onun eshâbına nice ihânetler yaptığını hıristiyanların dahî itiraf ettikleri Pavlos, sonradan İncîldeki diğer ahkâmı değiştirdiği gibi, bu orucu da değiştirmiştir.
21 - Matta İncîlinin altıncı bâbında, (Mal toplayıp, kalbinizi bağlamayın. Ne yiyeceğiz, ne giyeceğiz diye keder [kaygı] çekmeyin. Hakka tevekkül ve itimat ediniz) denilmektedir. Ve kuşların yaşayışları ve kır zambaklarının tabîî kisveleri gibi bazı misâller verilmektedir. [Matta bâb altı, âyet yirmibeş ve devamı.]
Kur'an-ı kerimde dünyaya rağbet etmemek husûsunda vârid olan, bazı âyet-i kerimeleri ve Peygamberimizin hadis-i şeriflerini yukarıda zikretmiştik. Tevekkül ile ilgili âyet-i kerimeler de pek çoktur. Burada bir kaçını zikretmekle iktifâ edelim.
Talâk sûresinin ikinci ve üçüncü âyetlerinde meâlen: (Kim ki, Allahü teâlâdan korkarsa, Allahü teâlâ ona [darlıktan genişliğe] bir çıkış yolu ihsân eder ve ona ummadığı yerden rızık verir. Her kim, Allahü teâlâya tevekkül ederse, Allahü teâlâ ona kâfîdir) buyurulmuştur.
[Tevekkül ile ilgili âyet-i kerimelerin tamamı bir araya getirilse, İncîlin tamamından çok olur. Mâide sûresinin yirmiüçüncü âyetinde meâlen: (Eğer îmanınız varsa, Allahü teâlâya tevekkül ediniz) buyurulmuştur. Âl-i imrân sûresinin yüzellidokuzuncu âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ, tevekkül edenleri sever) buyurulmuştur. İbrâhîm sûresinin onbirinci âyetinde meâlen: (Tevekkül ediciler yalnız Allahü teâlâya tevekkül etmelidir) buyurulmuştur.
Resûlullah buyuruyor ki, (Ümmetimden bir kısmını, bana gösterdiler. Dağları, sahrâları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaştım ve sevindim. Sevindin mi dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmişbin adedi hesapsız Cennete girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihir, büyü, dağlamak ve fal karıştırmayanlar ve Allahü teâlâdan başkasına, tevekkül ve itimat etmeyenlerdir buyuruldu.) Dinliyenler arasında Ukâşe, ayağa kalkıp, (Yâ Resûlallah! Duâ buyur da, onlardan olayım) deyince, (Yâ Rabbî! Bunu onlardan eyle!) buyurdu. Başka biri daha ayağa kalkıp, aynı duâyı isteyince, (Ukâşe senden çabuk davrandı) buyurdu.
Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâya tam tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, size de gönderirdi. Kuşlar, sabah mi'deleri boş, aç gider. Akşam mi'deleri dolmuş, doymuş olarak döner) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Bir kimse, Allahü teâlâya sığınırsa, Allahü teâlâ, onun her işine yetişir. Hiç ummadığı yerden, ona rızık verir. Her kim, dünyaya güvenirse, onu dünyada bırakır) buyurdu.
İslâmiyette tevekkül, çalışmayıp her şeyi Allahü teâlâdan beklemek değildir. Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, herşeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Sebepleri O yarattığı gibi, onların te'sîr ederek, işin meydana gelmesini de, O yaratmaktadır. İslâmiyet, herşeyin sebebini araştırmamızı ve bu sebebe yapışmamızı emretmektedir. Her şeyin mâlûm olan, meşhûr olan, sebebine yapışmamız ve bu sebebin te'sîrini halk etmesi için, Allahü teâlâya duâ etmemiz, yalvarmamız lâzımdır. Sebebe yapışmadan işin yapılmasını Allahdan beklemek, Allahü teâlâya karşı gelmek, Onun âdetini bozmaya kalkışmak olur. Tevekkülün mânası ve çeşidleri hakkında (Tam İlmihâl Saadet-İ EBEDİYYE) kitabında geniş mâlûmat vardır.]
22 - Matta İncîlinde, (Niçin kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de, kendi gözündeki merteği görmezsin) demektedir. [Matta bâb yedi, âyet üç.]
Kur'an-ı kerimde Hucurât sûresinin onikinci âyetinde meâlen: (Ey îman edenler, zannın çoğundan sakınınız. Çünki zannın bazısı günahtır. [Müslümanların ayblarını] araştırmayınız ve birbirinizi gıybet etmeyiniz [yâni, bir kimsenin arkasından, onu zem etmeyiniz]. Sizden biriniz ölü kardeşinizin etini yimeyi sever mi? [Bu teklîf olunsa] ikrâh edersiniz [tiksinirsiniz]. Allahü teâlâdan korkunuz. Muhakkak ki, Allahü teâlâ tevbe edenlerin, tevbesini kabûl eder ve çok merhametlidir) buyurulmuştur. Resûlullah (Kim insanların ayblarını, kusurlarını örterse, Allahü teâlâ da, onun ayblarını, kusurlarını örter) buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifte, (Kendi nefslerinizin ayblarını araştırınız, başkalarının ayblarını araştırmayınız) buyurmuştur.
[Diğer bir hadis-i şerifte, (Gîbet zinâdan daha büyük günahtır) buyurmuştur. İslâmiyette gîbet şiddet ile yasak edilmiştir. Ateşin odunu yakıp yok ettiği gibi, gîbet de hasenâtı [iyilikleri] yok eder. Hadis-i şerifte, (Kıyâmet günü, bir kimsenin sevap defteri açılır. Yâ Rabbî! Dünyada iken şu ibâdetleri yapmıştım. Sayfada bunlar yazılı değil, der. Onlar defterinden silindi, gîbet ettiklerinin defterlerine yazıldı denir) ve (Kıyâmet günü bir kimsenin hasenât defteri açılır. Yapmamış olduğu ibâdetleri orada görür. Bunlar, seni gîbet edenlerin sevaplarıdır, denir) buyuruldu. Gîbetten men eden ve gîbete mani olmayı bildiren pek çok hadis-i şerifler vardır. Resûlullah, (Din kardeşine, onun haberi olmadan yardım eden kimseye, Allahü teâlâ dünyada ve âhirette yardım eder) ve (Yanında, din kardeşi gîbet edilince, gücü yettiği hâlde, ona yardım etmiyen kimsenin günahı, dünyada ve âhirette kendisine yetişir) buyurdu.]
23 - Matta İncîlinde, (Dar kapıdan girin, zîrâ helâke götüren kapı geniş ve yol enlidir. Ve ondan girenler çoktur. Fakat hayata götüren kapı dar ve yol ensizdir. Onu bulanlar ise azdır) denilmektedir. [Matta bâb yedi, âyet onüç ve ondört.]
Kur'an-ı kerimde, Âl-i imrân sûresinin ondördüncü âyetinde meâlen: (Nefsin arzularına muhabbet, insanlara güzel gösterildi) buyurulmuştur. Güzel olan şeye rağbet etmek tabîî olması hasebiyle bu geniş bir yoldur. Resûlullah (Cennet nefsin istemediği şeylerle, Cehennem ise, nefsin arzuları, şehvetleri ile ihâta olundu) buyurmuştur. Hâsılı, Cennet yolu dar ve meşakkatli, Cehennem yolu, geniş ve zînetlidir.
24 - Matta İncîlinde Îsâ aleyhisselâmın (Bana: Yâ Rab, yâ Rab diyen her adam göklerin melekûtuna giremez. Ancak göklerde olan babamın murâdını yapan girer. O gün çok kimseler bana: Yâ Rab, yâ Rab, biz senin ismin ile peygamberlik etmedik mi? Ve senin ismin ile cinleri çıkarmadık mı? Ve senin ismin ile çok mucizeler yapmadık mı? diyecekler. Ve o zaman ben onlara: Ben sizi hiç tanımadım, benim yanımdan gidin. Ey zulmediciler! diyeceğim) dediği yazılıdır. [Matta bâb yedi, âyet yirmibir ve devamı.]
Burada zikredilen melekût protestan papazların anladığı gibi, kilise idaresi olmayıp, bil'aks kıyâmet günü görülecek (Mahkeme-i Kübrâ) ve o esnâda zuhûr edecek olan, Allahü teâlânın adalet ve intikâmıdır. İncîlin bu âyetleri gibi Kur'an-ı kerimde pek çok âyet-i kerimeler vardır. Bekara sûresinin ikiyüzellibeşinci âyetinde meâlen: (Göklerde ve yerde olanların hepsi, Allahü teâlânın mülküdür. Allahü teâlânın izni olmadıkca, mahşerde şefaat edip başkasını kim kurtarabilir?) buyurulmuştur. [Zümer sûresinin kırktördüncü âyeti, (Onlara söyle ki, Allahü teâlânın izni olmadan hiç kimse şefaat edemez) diye tefsîr olunmuştur. Müddessir sûresinin kırksekizinci âyet-i kerimesi, (Şefaat etmelerine izin verilenler kâfirlere şefaat ederlerse, şefaatleri onlara fayda vermez) demektir.] Resûlullah, mubârek kızı seyyidet-ün-nisâ Fâtımaya, (Kıyâmet günü, Allahü teâlânın izni olmadıkca benden dahî sana bir fayda olmaz) buyurdu. [Resûlullah kıyâmet günü şefaat-ı uzmânın sahibidir. İnsanlar mahşer yerinde sıra ile Âdem, Nuh, İbrâhîm, Mûsâ ve en son Îsâya şefaat etmeleri için gelecekler. Îsâ aleyhisselâm da, hıristiyanların kendisini Allahü teâlâya ortak koştuklarını, onun için Allahü teâlâdan utandığını bildirerek, hâtem-ül-enbiyâ [Peygamberlerin sonuncusu] olan Muhammed aleyhisselâma gönderecek ve Resûlullah, âlemlere rahmet olduğu için, bütün insanlara, mahşer azâbının kaldırılması için şefaat edecek ve bu şefaati de kabûl olunacak, mahşer azâbı hepsinden kaldırılacaktır.
Hadis-i şeriflerde: (Kıyâmet günü, en önce ben şefaat edeceğim) ve (Kıyâmet günü, mezardan önce çıkan ben olacağım ve en önce şefaat eden ben olacağım) ve (Eshâbıma dil uzatanlardan başka, her müslümana şefaat edebilirim) ve (Ümmetimden, günahları çok olanlara şefaat edeceğim) buyurdu.]
Şefaat husûsunda, müslümanların îtikadı budur. Fakat hıristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmın göğe kaldırılmasından sonra, Babanın sağ tarafına oturtulup, bütün ilâhî kuvvetleri eline aldığı ve kıyâmette hâkim-i mutlakın Hz. Îsâ olacağı inancındadırlar. [Matta bâb yirmisekiz, âyet ondokuz. Markos bâb onaltı, âyet ondokuz ve diğer İncîller.] Bu îtikatın [inancın] İncîl âyetlerine açıkça mugâyir olduğuna dikkat etmezler. Îsâ aleyhisselâm, İncîlde havârîlere hitâben (Allahü teâlânın emirlerine itaat etmiyenlere benden fayda olmaz. Bana yalvarıp çağıranlara ben imdâd edemem) [Matta bâb yedi, âyet yirmibir ve devamı.] derken, hıristiyanlar, (Hz. Îsâ kendini bizim için feda etti. Biz Cehennemden kurtulduk) şeklinde fâsid bir zanna sahiptirler.
25 - Yine Îsâ aleyhisselâm, (Kimseden vaaza mukabil para almayınız) diye tenbîh etmiş iken, protestan misyonerleri senelik binlerce lira ücret alarak hıristiyanlığı yaymaya çalıştıkları ve diğer hıristiyan fırkalarındaki papazların da belli bir tarife üzerinden, her günahı, belli bir ücret karşılığı af hattâ bazı hıristiyanların kendi mülkü olan arazilerini, boş arsalarını, günahlarının affedilmesine karşılık parça parça papazlara vermeleri ve bu ticâret sebebi ile binlerce papazın, asırlardan beri refâh ve zenginlik içinde yaşamaları, akıllara hayret verecek hâllerdendir. Burada şaşılacak husûs şudur ki, fen ve teknikte ve akıllılıkta dünya milletlerine üstünlük iddiâsında bulunan Avrupalıların üçte biri, hâlâ bu fâsid inanca sahiptirler.
Kur'an-ı kerimde, A'râf sûresinin yükseksenaltıncı âyetinde meâlen: (Allahü teâlânın hakîr edip, îman nasip etmediği kimseyi doğru yola hidâyet edecek, kavuşturacak kimse yoktur) buyurulmuştur.
| Anasayfaya dön | Kapak Sayfası |
| Sadakat.Net © İslami web hizmetleri | |