TAKRİZ ( SUNUŞ )
Allahü teâlânın, mahlûkâtına olan merhameti,
ihsanı, nimetleri o kadar çoktur ki, bunu ancak
sonsuz kelimesiyle ifade edebiliriz. Kullarına
çok acıdığı için, onların dünyada rahat, huzur
içinde, kardeşçe yaşamaları, ahirette de sonsuz
saadete, bitmez-tükenmez nimetlere kavuşmaları
için, yapılması lazım olan iyilikleri ve
sakınılması lazım olan kötülükleri,
Peygamberlerine, Cebrail aleyhisselam ismindeki
melek vasıtasıyla bildirmiş, bunları bildiren
birçok kitap (yüz suhuf ve dört kitap) da
göndermiştir. Bu kitaplardan yalnız Kur'an-ı
kerim bozulmamış, diğerlerinin hepsi, maalesef
kötü kimseler tarafından değiştirilmiştir.
Hiç şüphe yok ki, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan
nimetlerinin en büyüğü, “Peygamber”ler ve
“Kitap”lar göndererek onlara sırât-ı müstakîmi,
doğru yolu, Cennet yolunu göstermesidir. Yüce
Allah, Hazret-i Âdem’den (aleyhisselâm) beri,
insanları ebedî saâdete kavuşturmak için,
muhtelif zaman ve zeminlerde pek çok peygamber
göndermiştir. Bunların 6’sı “Ülü’l-azm”, 313’ü
“Resûl”, 124.000’den ziyadesi de “Nebî”dir.
Bütün Peygamberler, hep aynı iman ve i’tikad
esaslarını bildirmişler, hepsi de insanları
ebedi kurtuluşa dâvet etmişlerdir.
Bilindiği gibi, bazı Peygamberler belli bir
zaman dilimine, bazıları muayyen bir coğrafi
bölgeye, bazıları da belli bir kavme
gönderilmiş, bunların dünyadaki zamanları
dolunca, getirdikleri ahkâmın yürürlük
müddetleri de bitmiştir. Fakat âhır zaman Nebîsi
Muhammed aleyhisselam’ın getirdiği hükümler
kıyamet kopuncaya kadar devam edecektir. Onun
âhirete intikalinden sonra da, her memlekette ve
her devirde ona tam tâbi olan âlim ve velî
zâtlar bulunmuş ve bunlar da Peygamberimizin
vârisleri olarak insanların din ve dünyâ
saâdetine ulaşmaları için çalışmışlardır. İslam
ve Türk tarihi boyunca dünyaya hükmeden
sultanlar, pâdişâhlar bile doğruyu onların
vasıtasıyla bulmaya çalışmışlar, mânevî
sultanların onlar olduklarını görmüşler, onların
irşad ve nasîhatleri ile devlete, millete ve
bütün insanlığa çok faydalı hizmetler
yapmışlardır.
Sahabe-i kiram ve Tâbiîn devrinden başlayarak
geniş İslâm dünyâsı içinde birçok alim ve veli
gelip geçmiştir. Bu büyük alim ve velîler, kendi
asırlarında olduğu gibi, zamanlarından sonra da
dâimâ sevilen ve sayılan, nasihat ve
tavsiyelerinden istifade edilen, hayatları örnek
alınan kimseler olmuşlardır. Şüphesiz ki, iyi
insanların hayatları öğrenildikçe, iyilerin
adedi artacaktır. Mâzîsini, büyüklerini
tanıyamayan çocuklar, gençler ve yaşları
ilerlemiş insanlar, büyüklüklere tâlip
olamazlar. İnsanların çeşitli buhrânlara,
bunalımlara, rûhî sıkıntılara maruz kaldıkları
asrımızda, büyük insanların yaşayış tarzları,
tavsiye ve nasîhatleri, hâl ve hareketleri ile
kerâmetlerini öğrenmek, hem zevk ve ibret
almaya, hem de intibâha, uyanmaya sebep
olacaktır.
Asr-ı Saâdet’ten sonra, târih boyunca insanlığa
huzurlu devirler yaşatmış olan Emevîler,
Abbâsîler, Karahanlılar, Gazneliler,
Timuroğulları, Bâbürlüler, Selçuklular,
Osmanlılar ve daha birçok İslâm devletinin
sultanları, hep bu büyüklerin rehberliğinde
insanlık alemine hizmet etmişler, yeri gelince
atlarının arkalarından gitmişler, bâzen onlarla
berâber savaşlara katılmışlardır. Onlar, duâ
ordularının kumandanları ve dertlerin mânevî
tabipleridirler.
Dost-düşman herkesçe bilindiği gibi, başta
Sevgili Peygamberimiz, bilahare mübarek Halifesi
Hazret-i Ömer tarafından Ehl-i Kitaba verilen
ahid-nameler olmak üzere, Osmanlılar döneminde
ise Fatih Sultan Mehmed Han gibi zevatın
Hıristiyanlara verdikleri eman-nameler,
Müslümanların diğer din mensuplarına olan
müsamahasını, hoşgörüsünü ortaya koymaktadır.
Tarih boyunca gelmiş-geçmiş İslam devletleri
zamanında Hıristiyanların, hainlik yapmadıkları
müddetçe, Müslümanların içinde nasıl rahat
yaşadıkları çok açık bir şekilde ortadadır. Bu
kitapta bununla ilgili belgeler de gözler önüne
serilmektedir. Ayrıca Misyonerlik faaliyetleri
üzerinde durulmaktadır.
Bizim de zaman zaman makalelerimiz, derslerimiz,
konferanslarımız, radyo ve televizyon
konuşmalarımızda üzerinde durduğumuz vechile,
genel bir tarif yapmak gerekirse, henüz
Hıristiyanlığı kabul etmemiş olan ülkelerde,
çeşitli faaliyetler halinde yürütülen
Hıristiyanlık propagandasının her türüne
“misyonerlik”, bu işlerden herhangi birini yapan
kişiye de "misyoner" denir. Misyonerlerin çok
değişik metodları varsa da, ana hatlarıyla
söylemek gerekirse, bugün, başta Kitab-ı
Mukaddes ve İnciller olmak üzere çeşitli kitap,
dergi, gazete ve broşürlerin, audio ve video
kasetlerin, CD ve DVD’lerin dağıtılması, dil
kursları, radyo, televizyon ve internet
aracılığıyla muhtelif yayınların yapılması
şekliyle sürmektedir. Ayrıca bizim ülkemizde,
İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi büyük
şehirler başta olmak üzere, muhtelif
vilayetlerde kurdukları yayınevleri ve pek çok
ilde mevcut kiliselerinde görevli olan kişilerin
şifahi çalışmaları, "kilise-ev"lerinde ve diğer
normal ev sohbetlerindeki propagandalarıyla da
devam etmektedir. Hıristiyan batı kültüründe
“misyonerlik” adı verilen faaliyetin târihi,
Hıristiyanlık dîni kadar eskidir. Bu faaliyette
bulunan papaz, râhip ve çeşitli Hıristiyan din
adamlarına “misyoner” denilmiş ise de misyoner
aslında, Hıristiyanlık dînini yayma gayreti
içinde olan her kişinin genel adıdır.
Her müslümanın i'tikadı şöyledir ki, bugün
Nasranilik veya Hıristiyanlık diye adlandırılan
İsevilik, Allahü teâlâ tarafından Îsâ
aleyhisselâma gönderilen hak bir din (semavi bir
din) idi. Hazret-i Îsâ, otuz üç yaşında, diri
olarak göğe kaldırılınca, Havârîler etrafa
dağılıp, bu yeni dîni yaymağa çalıştılar. Îsâ
aleyhisselâmın hak olan dîni, az zaman sonra
Yahudîler tarafindan sinsice değiştirildi.
Pavlos adındaki bir Yahudî, Hazret-i Îsâ’ya
inandığını söyleyerek ve Îsevîliği yaymaya
çalışıyor görünerek, gökten inen İncil’i yok
etti. Dört kişi (Matta, Markos, Luka,Yuhanna)
ortaya çıkıp, on iki Havârîden işittiklerini
yazarak, İncil adında dört kitap meydana
getirdiler. Fakat Pavlus(Pavlos)’un yalanları,
bunlara da karıştı. Uydurma İnciller zamanla
çoğalarak, her yerde başka bir İncil okunur
oldu.
Bugün dağıtılan İncillerde, yukarıdaki
şahısların adlarını taşıyan ve birbirinden bir
hayli farklı dört İncil’den başka, Elçilerin
İşleri başlıklı 28 bölümlük bir kısım,
Romalılara mektup (16 bölüm), Pavlus’un
Korintlilere Birinci Mektubu (16 bölüm),
Korintlilere İkinci Mektup (13 bölüm), Pavlus’un
Galatyalılara Mektubu (6 bölüm), Pavlus’un
Efeslilere Mektubu (6 bölüm), Pavlus’un
Filipililere Mektubu (4 bölüm) gibi 21 mektuptan
oluşan uzun bir kısım da vardır.,
Burada, önemine binaen, açıkça belirtmemiz
gereken bir husus var: Şunu kesinlikle ifade
edebiliriz ki, tarih boyunca, hayatı, sadece
sene ve ay bazında değil, hafta, hatta gün
bazında olmak üzere, en ince teferruatıyla ele
alınan ve ortaya konulan zat, şüphesiz ki,
Peygamber Efendimizdir. Alemlere rahmet olarak
gönderilen, kainatın baştacı, ebedi rehberimiz,
varlığımızı ve kurtuluşumuzu kendisine borçlu
olduğumuz, müstesna şahsiyet, Sevgili
Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa
(aleyhis-selam) hakkında söz söylemek ve yazı
yazmak aslında bizim gibi acizlerin haddi
değildir. Ama burada, münasebet düşmüşken,
sadece bereketlenmek için, ondan bir nebze
bahsetmeye çalışacağız. Çünkü hadîs-i şerîfde,
“Allahü teâlâ bir kuluna yazı ve söz san'atı
ihsân ederse, Resûlullahı övsün, düşmanlarını
kötülesin” buyurulmuştur.
Bir şair diyor ki: "Her vasfı ki, imtiyazı haiz,
Tarih onu vasfederken aciz."
Peygamber efendimizin şairlerinden Hassan b.
Sabit (r.a.)'in sözü ne kadar manidar: "Ben,
Muhammed Mustafa (aleyhis-selam)'dan
bahsederken, onu medhediyor değilim; bilakis
ondan bahsetmek suretiyle, kendi sözlerimi
kıymetlendirmiş oluyorum."
Gönüller Sultanı Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin
(k.s.) kelamı da çok manalıdır: "Ben, alemler
genişliğinde bir ağız isterim, ta ki, meleklerin
bile gıpta ettiği o zattan söz edebileyim."
Burada Arapça bir şiiri de zikretmeden
geçemiyeceğiz. Manası şöyledir: "O, beşerden bir
beşerdir, fakat taşlar arasındaki yakut taşı
gibidir."
Bu şiirin diğer bir varyantı ise şu şekildedir:
"Muhammed aleyhis-selam bir beşerdir, fakat
gelişigüzel bir insan değildir. Aslında o bir
yakut, diğer insanlar ise taş gibidirler.”
Burada yine yeri gelmişken belirtmek gerekir ki,
İslâmın birinci şartı, bilindiği gibi, Allahü
teâlâya ve Peygamberine (aleyhis-selam) îmândır.
Ya'nî onları sevmek ve sözlerini beğenip, kabûl
etmektir. İki cihân saâdetine kavuşmak, ancak ve
yalnız, dünyâ ve âhıretin efendisi olan Muhammed
aleyhis-selâma tâbi' olmağa bağlıdır. Ona tâbi'
olmak için, îmân etmek ve onun getirdiği ahkâm-ı
İslâmiyyeyi öğrenmek ve yapmak lâzımdır. Yine
Muhammed aleyhis-selâm’a tâm ve kusûrsuz tâbi'
olabilmek için, onu tâm ve kusûrsuz sevmek
lâzımdır. Bunun alâmeti de, onun dostlarını
dost, düşmanlarını düşman bilmek, onu
beğenmeyenleri sevmemektir. Tabii ki sevgi ve
nefret kalpte olur. Dinimizin gereği, zahiren
onlara da iyi davranmak, tatlı dilli ve güler
yüzlü olmak lazımdır.
Her mü'minin, Resûlullah’ı çok sevmesi lâzımdır.
Onu çok seven, onu çok zikreder, anar, çok över.
Bir hadîs-i şerîfte de, “Birşeyi çok seven, onu
çok anar” buyuruldu. Resûlullah’ı çok sevmek
lâzım olduğu konusunda, pekçok islâm âlimi
birçok kitap yazmıştır. Çünkü, başta Sahih-i
Buhari olmak üzere, birçok hadis kitabında yer
alan bir hadîs-i şerîfte, “Bir kimse, beni
çocuğundan, babasından ve herkesten dahâ çok
sevmedikçe, îmân etmiş olmaz” buyuruldu. Ya'nî o
kişinin îmânı olgun olmaz. Hadîs-i şerîfin diğer
bir rivayeti de şöyledir: “Bir kimse, beni kendi
nefsinden, ehlinden ve bütün insanlardan dahâ
çok sevmedikçe, îmân etmiş olmaz.” Allahü
tealâ’yı sevenin, O’nun Resûlü’nü de sevmesi
vâciptir. Ayrıca onun yolunda olan sâlih kulları
da sevmesi lâzımdır.
Allahü teala, bir insanda bulunabilecek
görünür-görünmez bütün iyilikleri, bütün
üstünlükleri, bütün güzellikleri habibinde
toplamıştır. Onun güzel huyu, yumuşaklığı, afvı,
sabrı, ihsanı, ikramı o kadar çoktu ki, herkesi
hayran bırakırdı; görenler ve işitenler
seve-seve müslüman olurdu. Hiçbir hareketinde,
hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zaman,
hiçbir çirkinlik, hiçbir kusur görülmemiştir.
Okuyuculara doğruları öğreten, onları
şaşırtmayan ve yanıltmayan, genel kültürlerini
arttıran kitaplara, dergilere, gazetelere,
ansiklopedilere, CD ve DVD’lere, velhasıl doğru
ilmi eserlere, her ülkede, her zamanda ve hele
günümüzde büyük ihtiyaç olduğunda şek ve şüphe
yoktur. Şüphesiz ki, milli kültürümüzü
yüceltecek bilgileri ihtiva eden tarihî,
coğrafî, fennî, tıbbî, dinî ve benzeri
kaynakların yayınlanması, onlardan nakiller
yapılması, milletimizin ve memleketimizin
istikbali açısından çok önemlidir.
Babadan evlada, yazardan okuyuculara bırakılacak
en kıymetli mirasın ilim ve ilmi eserler
olduğunda şüphe yoktur. Biz, bu kitapta, kendi
insanımızın dinine, diline, vatanına,
coğrafyasına, tarihine, ilmine, irfanına,
edebiyatına, zevk ve güzel ahlakına ağırlık
verildiğini, bunları yeni nesillerimize,
çocuklarımıza ve torunlarımıza aktarmak
mecburiyetinde olduğumuzun ifade edildiğini
görüyoruz.
Medyada zaman zaman misyonerlerin faaliyetlerine
dair muhtelif yazılar, konuşmalar ve açıklamalar
yer almaktadır. Bunun yanında “DİYALOG”la ilgili
çalışmalar da göze çarpmaktadır. Biz, bu vesile
ile ifade edelim ki, asla ve kat’a “dinler veya
medeniyetler çatışması”ndan yana değiliz. Çünkü
tarihte Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında
cereyan eden “HAÇLI SEFERLERİ”nin nasıl
milyonların ölümüne, mamur ülkelerin harap
olmasına sebep olduğunu bilmeyen yok gibidir.
Tarihen sabittir ki, haçlı seferlerini maalesef
Hıristiyanlar başlatmıştır. Hatta tarihteki
hemen hemen bütün muharebelerde Müslümanlar
nefsi müdafaada bulunmuşlardır. Modern dünyada
harbe taraftar olan hiçbir aklı başında kimse
yoktur. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
dağılınca hür dünyada herkes çok sevinmişti. Ama
ne yazık ki beklenen barış ortamı doğmadı. Tek
kutuplu kalan dünyada hakim olan Hıristiyanlar,
bugün için zayıf olan Müslümanlara yüklenmeye,
zulmetmeye, ülkelerini işgal etmeye başladılar.
Ayrıca çeşitli hilelerle Müslümanları
dinlerinden döndürmek için çok kesif çalışmalara
başladılar. Halbuki yegane bozulmayan hak din
olan İslamiyetin mensupları ile muharref dinler
olan Yahudilik ve Hıristiyanlık müntesiplerinin
elele vererek çalışabilecekleri birçok saha
vardır. Mesela uyuşturucu, alkolizm, fuhuş,
rüşvet, dolandırıcılık, terör, zulüm, her çeşit
ahlaksızlık, ateizm, işsizlik, fakirlik gibi
-daha pek çok şeyi sayabiliriz- birçok konuda iş
ve güç birliği yapabilirler, bunlara karşı
beraber mücadele verebilirler. Ama maalesef
durum böyle değil.
Değerli gazeteci-yazar Mehmet Oruç beyin bu
çalışmasında, “Dinlerarası Diyalog”la nereye
varılmak istendiği, bu işleri kimlerin
üstlendiği delilleriyle ortaya konulmaktadır.
Daha kitabın başındaki I. Bölümde, Papa II. Jean
Paul, Papa VI. Paul, Pietro Rossano, Francis
Arinze, Watt, R.Arnaldez, Louis Massignon, Papaz
Thomas Michael, Buttiglione gibi Hıristiyan
şahsiyetlerin diyalog ve hoşgörü ile neyi
kasdettikleri, onların sözlerinden nakiller
yapılarak belirtilmiş, İslamiyetteki hubb-i
fillah ve buğd-ı fillah, emr-i ma’ruf ve nehy-i
münker prensipleri üzerinde durulmuştur. Kitap
içerisinde, okunduğu zaman görüleceği gibi çok
faydalı konular vardır. Ayrıca bütün
milletimizin, bilhassa gençlerimizin istikbalini
alakadar eden güzel mevzular da bulunmaktadır.
Yazarın objektif davrandığı, belgeler ışığında
hareket ettiği gözlenmektedir. Tabii ki din
gayreti de açıkça görülmektedir. Bu durum gayet
normaldir; çünkü her din mensubu, kendi dininin
doğru olduğuna inanır, bunu ortaya koyar ve
müdafaa eder, hatta etrafa yaymaya çalışır.
Bu eserin bütün okuyuculara, bilhassa
istikbalimizin ümidi olan gençlere faydalı
olması, milli ve mânevî hayâtımızı
kuvvetlendirmesi başlıca temennimizdir. Gayret
bizlerden, muvaffak kılmak ise yüce
Allah’tandır.
|