KAREN ARMSTRONG’UN
YAZISI
Bugün dünyanın süper gücü nasıl ABD ise, bir
zamanlar da Osmanlı İmparatorluğu idi. Hem de
asırlarca üç kıtada devam eden bir üstünlük. Her
devlet bir iş yapacağı zaman, “Osmanlı ne der?”
diye düşünürdü.
Osmanlının himayesinde ve idaresinde olan her
millet Osmanlıdan kendisine bir zarar
gelmeyeceğinden emindi. Bunun için Osmanlıya
düşmanlık aklından bile geçmezdi.
Yakın zamana kadar, ABD’deki müslümanlar hangi
milletten olurlarsa olsunlar, gururla
“Amerikalıyız” diyorlardı. Şimdi diyemiyorlar.
11 Eylül’den sonraki, farklı, haksız muameleler
bu noktaya getirdi onları. Halbuki hukukta genel
kaidedir. Birinin yaptığı suçtan dolayı
diğerleri cezalandırılamaz.
Peki, sayıları çok az da olsa bazı Müslümanları
anarşiye, teröre iten sebep nedir? Terörün
hiçbir haklı sebebi olamaz; fakat durup dururken
bu hale gelmedi bunlar. Onları canlı bomba
çılgınlığına ne sevketti? İsterseniz bunun
cevabını kendilerinden dinleyelim.
Müslümanlar böyle değildi
İslâm araştırmacısı Karen Armstrong, İngiliz The
Guardion gazetesindeki bir yazısında bu
soruların cevabını şöyle veriyordu:
“Bundan yüz sene kadar önce, Müslümanlar böyle
değildi; hepsi barış severdi. Bugün İslâm
dünyasının her yerinde Batı’ya özellikle de
Amerika’ya karşı bir hınç var. 11 Eylül eylemini
samimiyetle kınasalar bile, içlerinden bir de oh
olsun demektedirler.
Usame bin Ladin ve diğerlerini Bush ve
müttefikleri şimdi imha etseler bile, yüzlerce
yeni lider ve lider ruhlu insanlar mantar gibi
bitecektir. Çünkü insanların Amerika’ya kini
vardır. Biz İngilizler bu kinin ne demek
olduğunu İrlanda meselesi yüzünden çok iyi
biliriz. Zira İrlanda’daki çatışmaların
sorumlusu İngiltere’dir.
Bu çalkantının, bu kinin ve bu öfkenin birinci
sebebi sömürü ve istismardır. Batı hemen hemen
İslâm âleminin bütün ülkelerini işgal etti.
İşgal ettiği her yeri sömürdü. Bütün ham
maddelerine el koydu. Birinci Dünya Savaşı
sonunda Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla da
Batı, işgal etmedik İslâm diyarı bırakmadı.
Halbuki Müslümanlar dünyanın en büyük
medeniyetlerinden birini ve dünyanın en güçlü
devletlerini kurmuş köklü bir geleneğe
sahiptiler. Hz. Muhammed’in vefatından 100 sene
sonra Atlantik Okyanusu’ndan Çin ortalarına
kadar uçsuz bucaksız bir sahayı ellerine
geçirmişlerdi. Daha sonra ise Osmanlı Devleti,
kendi döneminde dünyanın en güçlü ve biricik
devleti idi.
İşte böyle tarihi bir mirasa sahip Müslümanlar,
Batı’nın kendisini büyük görüp İslâm âlemini
küçümsemesini, horlamaya kalkışmasını hiç
hazmedemedi. Yapılan haksızlıklar Batı’ya karşı
büyük bir nefret doğurdu.
Mısır gibi bazı ülkeler, Batı’yı taklit yoluyla
moderneleşmeyi denediler. Bu ise halk arasında
ters tepki yaptı. Zira halk yeni yöneticilerin
kendi örf ve adetlerini, dini geleneklerini hor
gördüklerini müşahede etti.
Aydınları halkına düşman ettik
Diğer taraftan Batılılar sömürgeleştirdikleri
ülkelerde okullar, hastaneler açtılar. Fakat
bütün bunlar Batı’nın menfaatlerine yönelik
faaliyetlerdi. Ülkeyi Batı’ya daha fazla bağımlı
hale getirmek maksadıyla yapılan işlerdi.
Nitekim misyonerler bu okullarda halkın
çocuklarına kendi dini geleneklerini kötülüyor,
kültürlerini küçük gösteriyordu. Bu okullardan
mezun olanlar sonunda kendilerini ne Doğulu
hisseder oldular, ne de Batılı. Okumuşlar,
dinden ve halktan koptu; aydın halka, halk
aydına yabancılaştı. Batı yanlısı zümre ile
dindar halk birbirinden uzaklaştı.
İslâm ülkelerinin petrollerini sömürebilmek için
Batılılar bu ülkelere en zâlim diktatörleri
yerleştirdiler. Sonraları Batı’yı temsil eder
hale gelen Amerika, CIA yoluyla pek çok ülkede
iktidar değişikliği yapıp, Amerika’nın çıkarını
gözetecek kişileri başa getirdi.
Müslüman halklar, sevmedikleri kişileri başa
geçirip başta tuttuğu için Batı’ya diş bilemeye
başladı. İran’da, Irak’ta, Mısır’da ve daha pek
çok yerde Batının adamı diktatörler ve
yönetimler başa getirilmedi mi?
Kısa görüşlülükle hareket ederek ve sırf kendi
çıkarlarını düşünerek İslam ülkelerine yön veren
Batılılar, gitgide sevimsizleştiler ve nefret
edilir duruma düştüler.
Bir yandan insan haklarından ve demokratik
değerlerden dem vururken, diğer yandan despot
yönetimleri ayakta tuttuğu için ABD, sahtekâr
devlet olarak görülmeye başlandı. Çünkü bu
halkların, ne hakları vardı, hatta ne de
protesto etme yetkileri. Yüzbinlerce Filistinli,
İsrail işgali yüzünden mülteci durumda
bulunurken, hangi insan haklarından, hangi
demokratik değerlerden bahsedebilirdi?
Demokrasi adı altında yapılan zorbalıkları,
laiklik adına yapılan baskıları, insan hakları
maskeli işgalleri göre göre Batı’dan ve Batılı
değerlerden tiksinmeye başlayan Müslüman
kitleler, çareyi giderek İslâmı daha iyi
yaşamakta aramaya başladılar.
Nerede Batı tipi bir toplum olmuşsa, orada
mutlaka, fundamentalizm de ortaya çıkmıştır.
Nitekim ben bunları yakından inceledim. Hepsinde
de gördüğüm şudur: Bu insanlar Batının gerçek
maksadının hakiki imanı ve dini değerleri yok
ettiği kanaatini taşıyorlar. Bu
fundamentalistler hayatta kalma mücadelesi
verdiklerine inanıyorlar. Üzerlerine fazla
gidildiği ve duvara dayandıkları zaman da
mecburen saldırıya geçiyorlar.
İslâmda intihar da, masum insanları, savaşmayan
kadın, çocuk ve yaşlıları öldürmek de haramdır.
Fakat bazı gruplar, yapılan zulümlerden gına
getirmiş ve eylemden başka çarenin kalmadığı
kanaatine varmışlardır. Bu kimseler, hayatında
çok zulüm görmüş ve sonunda da Seyyid Kutup’tan
ilhamla zâlim yönetimleri silah yoluyla devirme
yolunu seçmişlerdir.
Kur’ân’da Allah ancak haklı savaşa izin verir ve
bu savaş herhangi bir saldırıya karşı savunma
savaşıdır. Fakat insanların; Filistin’deki
Müslüman evlerinin Amerikan füzeleriyle yerle
bir edildiğine, Irak’ta milyonlarca çocuğun
Amerikan ambargosu yüzünden öldüğüne bakarak,
Amerika’yı saldırgan olarak görmüş olmaları
mümkündür.
İtiraf edelim ki
Bununla beraber itiraf etmeliyim ki, 11 Eylül
saldırısı beni tam anlamıyla hayrete düşürdü.
Çünkü bu saldırı, benim incelemiş olduğum
Müslümanların hiçbirinin yapacağı bir işe
benzemiyordu. Görünen o ki Muhammed Atta uçağa
binmezden önce votka içmişti. Oysa alkol
Kur’ân’da kesinkes yasaklanmıştır ve bir şehit
adayının nefesi votka kokarken cennete
girebilmeyi düşünmesi asla ve kat’a mümkün
değildir. Pansilvanya’da düşen uçaktaki terörist
olduğu iddia edilen Lüblanlı Ziyad Cerrahi’nin
de gece kulüplerine devam eden biri olduğu iddia
ediliyor.
Halbuki Müslümanlar çok disiplinli bir hayat
sürerler. Kesinlikle içki içmezler. Gece
kulüpleri gibi eğlence yerlerine adımlarını dahi
atmazlar. Bütün bunları cahiliye davranışı
olarak görür ve nefret ederler.
Bir olup bitene, bir de bildiğim hakikatlere
bakıyorum, bu meselenin Müslümanlarla hiçbir
bağının olmadığını görüyor ve diyorum ki galiba
bu çok garip, çok tuhaf ve hiç görülmedik bir
eylem şekli. Böyle bir eylemi de Müslümanların
yapmayacağına inanıyorum.
İslam düşmanlığını bırakmak zorundayız
Peki bundan sonra Batılılar olarak bizler ne
yapmalıyız? Zira bu trajediyi hayra çevirmek de
pekâlâ mümkündür. Öncelikle bizler, biz Batılı
vatandaşlar terörle mücadeleyi,
politikacılarımıza veya ordularımıza
bırakmalıyız! Artık yapılan zulüm ve cinayetlere
kayıtsız kalamayız. Hem İslâm âlemini, hem de
diğer Üçüncü Dünya ülkelerinin gönüllerini
kazanacak hareketlerde bulunmalıyız.
Sadece Müslümanlar diş bilemiyorlar Amerika’ya
ve Avrupa’ya, Müslüman olmayan ülkeler de bize
en az Müslüman ülkelerin insanları kadar öfke ve
kin duyuyorlar. Çünkü Batı’nın ticaret ve sanayi
yolu ile başta olmak üzere her bakımdan
kendilerine zulmettiğine, sömürdüğüne
inanıyorlar.
Bizler İslam düşmanlığını bırakmak zorundayız.
Bu kötü imajımızı düzeltmemiz gerekiyor.
Çıkarlarımızı, onlara zulmetmeden demokratik
haklarımızı kullanarak korumak zorundayız. İslam
ülkelerindeki terörü, ancak bu hususlarda
dikkatli ve son derece titiz olursak
önleyebiliriz. Biz güçlüyüz istediğimizi yaparız
anlayışı ile bir yere varamayız!”
Karen Armstrong, yanlışlıkları ve yapılması
gerekeni açık yüreklilikle ortaya koymuş. Bize
söyleyecek söz bırakmamış. İnşaallah akılları
başına gelir de bunları hemen tatbike koyarlar.
İslam ülkeleri de böylece yüz sene önceki huzura
kavuşur! Herkes rahatlar!
|