point
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 105
|
 |
« : Mart 31, 2004, 12:55:22 am » |
|
(590 ? - 32/652)Rasûlullah'ın hayatta iken Cennetle müjdelediği on sahâbîden ve ilk müslümanlardan biri. Kureyş kabîlesinin Zühreoğullarından Hâris'in oğlu olup Câhiliyye devrinde asıl adı Abdulkâ'be veya başka bir görüşe göre Abdu Amr idi.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Erkam'ın evindeki faaliyetlerine başladığı günlerde İslâm'a giren Abdurrahman'a bu ismi Rasûlullah vermiştir. Ebû Muhammed künyesi ile tanınan Abdurrahman'ın annesi Şifâ binti Avf b. Adi'l-Hâris b. Zühre b. Kilâb idi.
Rivâyete göre Abdurrahman Fil Olayı'ndan yaklaşık yirmi yıl sonra dünyaya gelmişti.Abdurrahman b. Avf (r.a.) ilk müslümanlardan olmasından dolayı Kureyş'in zâlim tutumuna dayanamayan ashâb ile birlikte Habeşistan'a yapılan iki hicrete de katılmıştı. Nihayet Rasûlullah, ashâbı Medine'ye hicret etmeye teşvik edince, o da diğer ashâb ile birlikte hicret etmişti.
Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine'de Ensâr ile Muhâcirler arasında kardeşlikler ilân edince Abdurrahman b. Avf ile Ensâr'dan Sa'd b. Rabî'i kardeş ilân etmişti Ensâr'ın ileri gelenlerinden Sa'd b. Rabî' 'Din kardeşi' Abdurrahman'a şunları söylemişti:"Benim bir hayli malım vardır. Bunun yarısını sana veriyorum. Ayrıca iki eşim vardır. Bunlardan birini boşayacağım, iddeti bitince onu nikâhlarsın." Bu büyük âlicenaplık karşısında Abdurrahman b. Avf kardeşine şunları söylüyordu:"Cenâb-ı Allah malını ve aileni sana mübarek eylesin. Senin bu davranışına karşı Allah ecrini versin. Sen yalnız bana çarşının yolunu göster, benim için yeterlidir."
Abdurrahman b. Avf (r.a.) ticaret hayatını çok iyi bilen Kureyş içinde büyüdüğü için bu işin tam bir uzmanı olarak Medine çarşısında alışverişe başlamış ve Allah ona büyük servet vermişti. Abdurrahman bu ticârî hayatını şöyle anlatır:"Cenâb-ı Allah bana öyle bir nimet verdi ki, bir taşı bile bir yerden kaldırıp başka yere koyduğumda sanki altın oluveriyordu."
Abdurrahman b. Avf (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bütün gazvelerine katılmış ve ilk İslâm cihad hareketinden en güzel şekilde nasibini almıştı.Ashâbtan Muğîre b. Şu'be (r.a.)' den rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) çıktığı gazvelerin birinde yolda konaklamışken Ashâb'ın bulunduğu yerden biraz uzak bir noktaya çekilip hâcetini defederek abdest alıp döndü. Rasûlullah ashâbının yanına vardığında ashâb Abdurrahman b. Avf'ın arkasında namaza durmuştu. Muğîre hemen gidip Abdurrahman'a Rasûlullah'ın geldiğini haber vermek istediyse de Rasûlullah buna engel olmuş ve Abdurrahman'ın arkasında namazını kılmıştı. Böylece Hz. Peygamber'in ilk defa arkasında namaz kıldığı kişi Abdurrahman b. Avf olmuştur.
Daha sonra da bilindiği gibi Rasûlullah hastalığı sırasında Hz. Ebu Bekr'in arkasında namaz kılmıştı.İbn Sa'd Tabakâtu'l-Kübrâ adlı eserinde bu seferin Tebük seferi olduğunu kaydetmektedir (İbn Sa'd Tabakât, 111, 129).
Rasûlullah (s.a.s.) Abdurrahman b. Avf'ı ashâbtan yediyüz kişilik bir askerî kuvvetle H. 6 (M. 628) yılı Şaban ayında Dûmetu'l-Cendel'e göndermişti. Abdurrahman, Hristiyanların hüküm sürdüğü bu bölgeye gelip onları İslâm'a davet etmiş, büyük bir kısmı buna yanaşmadığı halde bölgenin ileri gelen kabile reislerinden el-Asbağ b. Amr el-Kelbî Hristiyanken İslâm'a girmişti. Abdurrahman da el-Asbağ'ın kızı Tumâzar ile evlenmiş ve ondan oğlu Ebû Seleme dünyaya gelmişti.
Yine İbn Sa'd'ın ifâdesine göre Hz. Peygamber ashâb içinde ipek giymeyi yalnız Abdurrahman'a müsaade etmişti. Zira Abdurrahman b. Avf'ın vücudunda bir kaşıntı (cüzzam olma ihtimali) vardı.Hz. Peygamber'in vefatından sonra bir gün Medine'de bir heyecan ve kalabalık meydana gelmişti. Bunun sebebini soran Hz. Âişe (r.an)'ya Abdurrahman b. Avf'ın kervanının şehre yaklaştığı söylenince Hz. Âişe şöyle demişti:"Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: "Abdurrahman sırattan geçerken düşer gibi oldu ama düşmedi." Hz. Âişe'nin bu sözlerini haber alan Abdurrahman beşyüz deve olduğu söylenen bu kervanını sırtındaki yüklerle birlikte tamamen Allah rızası için bağışlamıştı. Develerin sırtındaki malların develerden çok daha değerli olduğu kaydedilmektedir.
Ashâbın en cömertlerinden biri olduğu bilinen Abdurrahman b. Avf'ın birçok gazvede ve özellikle Tebük gazvesinde Allah yolunda büyük infâklarda bulunduğu bilinmektedir.Ayrıca Hz. Peygamber'in vefatından sonra Nâdiroğulları mahallesinde sahip olduğu arazisini kırkbin dinâra satarak Rasûlullah'ın zevcelerine dağıtmıştı. Hz. Âişe'ye payı getirildiğinde bunu kimin gönderdiğini sormuş, Abdurrahman b. Avf'ın gönderdiği söylenince şöyle demişti: "Hz. Peygamber (s.a.s.), "Benden sonra Allah'ın sabırlı kulları size karşı şefkatli davranacaktır. Allah, Abdurrahman b. Avf'a Cennet pınarlarından kana kana içmeyi nasip etsin" buyurmuştu.
"Hz. Ebû Bekir vefatından önce hilâfete Ömer b. el-Hattab'ın geçmesi hususunda Abdurrahman'ın görüşünü sormuş o da şöyle demişti: "Ömer senin düşündüğünden daha iyidir. Fakat otoriterliği fazladır." Hz. Ebû Bekir de şöyle karşılık vermişti: "Ömer'in sertliği benim yumuşaklığımdan kaynaklanıyor. İşleri üzerine alırsa bu sertliği kaybolur. Bir gün ben adamın birine çok kızmıştım. Ömer ise çok yumuşak davranmıştı. Ben yumuşak davransam o çok sertleşiyor."
Hz. Ömer'in hilâfeti sırasında büyüyen devlet ve genişleyen sınırlar karşısında işlerin daha rahat çözülmesi için oluşturulan devlet şûrâsında Abdurrahman b. Avf'ın önemli bir yer aldığını görüyoruz.
Yeni fethedilen Irak arazisinin gaziler arasında paylaşılması veya devlete bırakılması hususunda ortaya çıkan iki görüş vardı. Hz. Ömer ashâbın diğer ileri gelenleriyle birlikte bu toprakların paylaşılmamasından yana iken Abdurrahman b. Avf, Bilâl-i Habeşi ile birlikte buna muhalif olup fethedilen yerlerin paylaşılmasından yana idiler.
Hz. Ömer şehid edildiğinde yarım kalan namazın tamamlanması için Abdurrahman görevlendirilmişti. Nihayet Hz. Ömer'in tedâvî edilmesinin zor olduğu ve ecelinin yaklaştığı anlaşılınca yeni seçilecek halîfenin belirlenmesi için kurulan şûrâ'da Abdurrahman b. Avf da yer almıştı. Şûrâda bulunanlardan Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Sa'd b. Ebi Vakkas haklarından ferâgât edince Şûrâda halîfe adayı olarak üç kişi kalmıştı. Hz. Ali, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf. Abdurrahman da bu husustaki hakkından ferâgât edince adaylar ikiye düşmüştü. Abdurrahman bu hususta ashâbın ileri gelenleriyle uzun görüşmeler yapmış ve Hz. Ali ve Hz. Osman'dan karara uyacaklarına dair kesin söz aldıktan sonra bu konudaki kanaat ve kararı Hz. Osman'a bey'atin yararlı olacağı hususunda toplanınca, hilâfete Hz. Osman getirilmişti.
Abdurrahman b. Avf (r.a.) artık bir hayli yaşlanınca Hz. Osman devrinde çok sâkin bir hayat yaşamış ve nihayet hicretin 32. yılında Medine'de vefat etmişti.Cenaze namazını Hz. Osman kıldırmış, onu kabrine götürürken Hz. Ali şöyle demişti:
"Ey Avf'ın oğlu! Güle güle ebedî hayata git. Sen bu fânî hayatın en güzel günlerini gördün. Bu revnaklı hayat bulanmadan Âhirete göçüyorsun" Sa'd b. Ebi Vakkâs da onun cenazesini taşırken: "Ey koca dağ" diyerek Abdurrahman'ın seciyesindeki sağlamlık ve metâneti ifâde etmişti.
Abdurrahman, el-Bakî'de medfundur.Medine'de vefat ettiği kesin olarak bilindiği halde Siirt ili Pervari ilçesi yakınında bir mezarın ona izafet edilmesi halkın yakıştırmasından başka bir şey değildir.Abdurrahman b Avf Hz. Peygamber (s.a.s.)'den çok hadis duymuş fakat titizliğinden dolayı bunların hepsini nakletmekten çekinmiştir. Hadis mecmualarında ondan altmışbeş kadar hadis nakledilmektedir.
Hz. Peygamber'in vefatından sonra söz konusu olan mirasının mirasçılara taksim edilemeyeceğine dair Hz. Ebû Bekir'in rivâyet ettiği hadisi kendisi de aynen rivâyet etmişti. Aynı şekilde Suriye ve civarında çıkan vebâ hastalığı ile ilgili alınan 'tedbir'e dair hadisi Abdurrahman (r.a.) rivâyet etmişti:"Bir yerde vebâ olduğunu haber alırsanız oraya gitmeyin. Vebâ sizin bulunduğunuz yerde olursa ondan kaçmak için de oradan başka yere gitmeyiniz. " (Buharî, Tıp 3, Müslim, Selâm, 92, 93, 98, 100).
|
b]Dünyanın câzibedar güzellikleri, mal ve evlât birer fitne, birer imtihandır.Bu imtihanın en başarılı talebeleri de, sabah akşam gönül verdikleri hakîkate, bağlılık ahd u peymanında bulunan, azimli, iradeli, kararlı talihlilerdir.[/b]
|
|
|
|
mice
|
 |
« Yanıtla #1 : Mayıs 15, 2004, 10:28:36 am » |
|
İsmi: Neccaroğulları kabilesinden Halid b. Zeyd b. Kelib’dir. Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Resulüllah (s.a.v)’ı konaklama şerefine nail olmuştur. Herkesin, Resulüllah (s.a.v)’ın devesini evinin önüne konaklamasını arzuladığı bir anda Resulüllah (s.a.v): Onu serbest bırakın. Ona emir verilmiştir, buyurdu. Daha sonra deve, Ebu Eyyub el-Ensari (r.a)’nin evinin önüne kadar devam etti ve oraya çöktü. Eyyub el-Ensari (r.a) büyük bir sevince boğuldu ve Resulüllah (s.a.v)’ı saygı dolu ifadeler ile karşılayarak dünyanın tüm hazinelerini taşıyormuş gibi Resulüllah (s.a.v)’ın eşyalarını eve taşıdı. Eyyub el-Ensari (r.a)’nin evi iki katlı idi ve Resulüllah (s.a.v) ashabına daha fazla yakın olması için ilk katta kalmayı tercih etti. Fakat Eyyub el-Ensari (r.a), Resulüllah (s.a.v)’ın üst katında uyumaya razı olmadığından gece sabaha kadar hiç uyuyamadı. Sabahleyin Resulüllah (s.a.v)’ın yanına gelerek ikinci katta kalmasını talep etti. Resulüllah (s.a.v), Ensari’nin bu davranışından memnun oldu ve: Ey Ebu Eyyub sen müsterih ol! İnsanlar bize çok geldiğinden dolayı burası bizim için daha uygundur, buyurdu. Ebu Eyyub: Peygamber (s.a.v)’in emrini uygulamaya devam ettim. Fakat soğuk bir gecede su testisi kırıldı ve yere döküldü. Peygamber (s.a.v)’e ulaşmasından endişe ederek ben ve Ümmü Eyyub -başka bir şeyimiz olmadığından- yorgan olarak kullandığımız kadife ile yerden suyu kurulamaya çalıştık. Bu olayın sabahı Peygamber (s.a.v)’e gittim ve: Ey Allah’ın Resulü! Annem babam sana feda olsun. Ben, sizin üst katınızda oturmamı, sizin de alt katta oturmanızı uygun görmüyorum, dedim ve testinin kırılması hadisesini anlattım. Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v) kabul ederek üst kata çıktı. Ben de Ümmü Eyyub ile alt kata indim. Resulüllah (s.a.v) yedi ay Ebu Eyyub’un yanında kaldı. Daha sonra Mescid ve yanındaki odası inşa edilince oraya taşındı. Ebu Eyyub, yumuşak kalpli, Resulüllah (s.a.v)’ı çok seven ve ikram etmekten hoşlanan cömert bir şahsiyet idi. Kendine ait hurma bahçesinde çalışır ve onunla ailesinin geçimini sağlardı. Ebu Eyyub bir savaş kahramanı idi. Resulüllah (s.a.v) döneminde katılmadığı hiçbir savaş yoktur. Aynı şekilde İslâmi fetihler dönemindeki tüm savaşlara da katıldı. Resulüllah (s.a.v) döneminden başlayıp Muaviye (r.a) dönemine kadar olan tüm savaşlara katıldı. Muaviye, Kostantiniye’nin fethi için oğlu Yezid komutanlığında bir ordu hazırladı. Ebu Eyyub bu dönemde seksen yaşlarında ihtiyar bir zat olmasına rağmen orduya katılarak gemiye bindi. Ebu Eyyub gemide hastalandı. Ordu komutanı gelip bir ihtiyacı olup olmadığını sorduğunda Ebu Eyyub: Eğer ölürsem askerler beni düşman sınırları içine kadar taşıyıp Kostantiniye surlarının yanına defnetsinler, dedi ve yolda vefat etti. Ordu düşmana saldırılar düzenleyerek Kostantiniye surlarına kadar ulaştı ve kazdıkları mezara Ebu Eyyub (r.a)’u defnettiler.
|
Yazıkki yine akşam oldu biz yine yalnız kaldık. Bir kıyısı görünmez denize daldık. Bir gemiye binmişiz bulanık bir gecede Allah’ın denizinde Allah’tan uzak kaldık.
|
|
|
Musab Bin Hasan
Yeni üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1
|
 |
« Yanıtla #2 : Mayıs 16, 2004, 10:29:07 am » |
|
Resul-i Ekrem bakışıyla, edasıyla O'na şu sözü söylemişti.Sen amcam Hamza'yı şehid ettin, didik didik parçaladın seni gördükçe amcamı hatırlarım; elimde olmayarak hakim olamadığım kalbim belki sana kırılır. Kabilse bana biraz seyrek görün. demişti. İman içine girdikten sonra Resul-i Ekrem'den uzak kalmanın imkanı var mıydı? Yoktu ama, fermana da boyun eğmek icab ediyordu. Vahşi bir-iki sene yaşadı. Yaşadı ama Efendimiz minberin bu tarafındaysa, O minberin öbür tarafından yüzüne bakıyor; tebessümünü yakalamaya çalışıyordu. Selam verirse dudaklarında gezen kelimeleri yakalamaya çalışıyordu. Yaşadığı iki sene zarfında; yarı saadet, yarı elem dolu iki senelik hayatı içinde, her ağlamasını bir gülmenin, her gülmesini bir ağlamanın takib ettiği iki senelik devrinde, Efendimizin artık bana görünebilirsin beşaretini, sözünü, teklifini duymamıştı. Bir gün kâinatın Fahrı vefat edip gidince, güneş batınca, Vahşi'nin içinde doğan güneş hepten grub etmişti. Artık bütün dünyası zulmani bir keyfiyet almıştı. Acaba bana mana aleminde Artık gel diyebilir mi Resul-i Ekrem diyordu... Muharebe meydanlarını kovalıyordu. Vefat etsinde artık bu ağır yükü sırtında taşımasın, Allah'ın huzuruna gitsin; bunu düşünüyordu. Vahşi mü'min di. Ve Hasan Basri gibi bir tabiinin dilinde şu tebcil, şu takdirle anlatılıyordu : "Ömer bin Abdulaziz gibi Hulefa-i Raşidin'in beşincisi sayılan o büyük insan, Vahşinin atının burnunda ancak bir toz olabilir" tebrikiyle, tebciliyle anlatılıyordu. Buna rağmen O'nda derin bir mesuliyet duygusu vardı. Hamza'yı şehid etmiş, Uhud'un kaderinde tesiri olmuş ve sonra da müslüman olduktan sonra "Bana görünme" hitabıyla hitablanmıştı... Nihayet Yemame önüne çıkmıştı. Yemame çok çetin ve zorlu bir muharebe meydanıydı. Burada inşaAllah ölürüm diyordu. Salim'in şehid olduğu yerde, Huzeyfe'nin doğrandığı yerde, Ebu Akil'in parçalandığı yerde, Allah bana da nasib eder diye Yemame'ye kadar gitmişti. Müseyleme'yi Allah karşısına çıkarmıştı; (yalancı peygamberi). Bu demirler içinde tunç gibi insan Vahşi'nin karşısına çıkınca, bir sahabi "Allah düşmanı" diye Müseyleme'yi işaret etmişti. Hatıra olarak elinde taşıdığı pasli bir mızrak vardı. Bu mızrakı yedi-sekiz sene evvel göklerde "Allah'ın arslanı" diye yazılan Hz. Hamza'nın sinesine saplamıştı. Hatıra olarak yanında bulunduruyordu. O paslı mızrağın başka yapacağı bir iş daha vardı. Müseyleme'nin sinesine saplanacaktı. İşte orada Müseyleme'nin sinesine saplanıyordu... Mızrağına vazifesini gördükten sonra, başını yere koymuş, Resul-i Ekrem'in ruhaniyetinden istimdad ediyor, "Artık, Ya Rasul Allah! Sana görünebilirim mi?" diyordu. Zira kafirken müslümanların en hayırlısını şehid ettim, müslüman olduktan sonra kafirlerin en şerlisini öldürmüş oluyorum. "Artık huzur-u Risalet penahiye çıkabilir miyim" diyordu. Bilmem ki Vahşi'nin bu son vazifesini yapması O'nun içinden mesuliyet duygusunu, vazife şuurunu, işlediği cürmün ağırlığının çıkmasına vesile olabilmiş midir. Bu mevzuda kimse bize kat'i birşey söylemiş değildir. Biz de bilmiyoruz. Belki Vahşi huzur-u kubriyaya giderken yine ağlıyordu, niye ağlıyordu ? Bir kul olduğu halde, bir kulun yapması gereken şeyleri yapamadığından ötürü ağlıyordu. Allah'ı bildiği tanıdığı halde, Allah'ı bildiren binlerce şair, binlerce alamet tarrakalarla O'nun mevcudiyetini ilan ettiği halde; O bunu bilememiş uzun seneler cürüm ve günah işlemiş, kirlenmiş lekelenmiş.. Allah'ın huzuruna giderken işte bunun ağırlığı altında gidiyordu. Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yapwww.gokkusagi.org adlı siteden alınmıştır
|
|
|
|
|
SerkaNReaL
Yeni üye
Offline
Mesaj Sayısı: 29
|
 |
« Yanıtla #3 : Mayıs 16, 2004, 02:25:38 pm » |
|
Allah razi olsun... Hocaefendi'nin anlatisina hayranim....
Sahabe asigi olmamak mümkün degil...
|
|
|
|
|
MalcolmY
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 64
|
 |
« Yanıtla #4 : Mayıs 16, 2004, 10:45:31 pm » |
|
NU KONU HAKKINDA KENDİM MAKALE YAZMAK ÇOK İSTERDİM FAKAT BU İŞİN USTALARI VAR.BEN BU KONUYU O MÜBAREK AĞIZLARA VE O AĞIZLARDAN ÇIKAN MÜBAREK SÖZLERE BIRAKIYORUM: O ince insandır. İncelik O'nun karşısında iki büklüm olur, utanır hicab eder. Rakik bir insandır. Aişe validemiz naklediyor : "Vefat esnasında Rasuli Ekrem Efendimiz, "Ebu Bekir'e söyleyin, yerime namaz kıldırsın". Aişe validemiz der ki: "Rakik-ül Kalb'tir; senin yerine duyunca Kur'an okuyamaz sadece ağlar O! İşte taa ilk günlerden başlar, namaza durur ve ağlar... Allah Rasulu'nun bir gün birisine dediği gibi "Bu Kur'an! ağlaması nerede bunun!?". Benim dememe de müsaade ediyor musunuz. O ağlama da ister. Ve etrafında hayretle O'nu seyrederler. O'nu dışarıya kovarken ne derler biliyor musunuz? "Bunun böyle namaz kılması ve Kur'an okuması bizim çoluk-çocuğumuzu baştan çıkarıyor; sakalının şekli; kurban olayım sakalının tek teline, bütün sakallarının da tek teline! sarığının ihtişamı, cübbesinin göz kamaştırıcılığı değil !... Yüreği! kıvrım kıvrım kıvranması! sancısı! Kur'an okuyuşu! ve O güzel sakala ayrı bir güzellik derinliği katan gözyaşları! Teb'idine, nefy edilmesine, techirine bir vesile olarak gösterilen buydu. Sen Mekke'de yaşıyamazsın! Niçin : Kur'an'ın gönülleri fethediyor, ağlamakla gönüllere giriyorsun!Küfür yobazlığı...Ağlar... Bir Ramazan-ı Şerifte, Efendimiz'den sonradır. Kendisine bir bardak soğuk su sunarlar, dudağına kadar götürür, soğukluğunu anlamıştır.. İçemez, elleri titrer, bardağı kor ve ağlamaya durur. Neden sonra "Ey Allah'ın peygamberinin halifesi, niye?" derler. "Rasuli Ekrem'i bir gün gördüm, dünya temessül edip O'na şöyle dediğini nakletmişti : "Ben kendimi sana kabul ettiremedim. Ama senden sonrakilerine kabul ettireceğim". Korkarım O ben olacağım diye". İŞte bundan dolayı ağlar... Ve Efendimiz SallAllahu Aleyhi Vesellem'in yerine duramayacak kadar ağlar. O ahirete irtihal buyurduktan sonra da, iki buçuk sene kadar bir zaman O'nun ağır yükünü omuzlar; götürür ama dayanamaz. Bir hadisi şerifte bir zaafa işaret buyrulmaktadır. Zannediyorum O'nun o bam telinin, kalbin bam telinin bu mevzuudaki tahammülsüzlüğüne işaret buyrulmuş olacak. Yani Efendimizden sonra çok fazla dayanamıyacaktı. O'nun o noktada, Efendimizin ayrılığına dayanamama zaafı vardı. O hicranı, o hasreti çekemeyecekti; dayanamayacaktı ve dayanamadı gitti... Biz dayanıyoruz; nasıl bir sinemiz varsa.. Huzuru risalet penahiye yaklaştığım günü bu gün gibi hatırlarım. Zannediyordum ki, başımı demir parmaklıklara verince, cesedim orada kalır. Ne talihsiz bir insanmışım ki, yüreğim orada hoplayıp duracak kadar bir saffete sahip değilmiş. Döndüm, geldim ve çok üzüldüm... Ebu Bekir dayanamamıştı... Ebu Bekir'i Ömer'den ayırmak mümkün mü. Ömer, her vadide bir hasret insanı, bir vicdan insanıdır. Cahiliye de ne yapıyordu bu gönül insanı bilemeyeceğim.. O yine kılı kırk yaran bir insandı. İleride adalet şeklinde zuhur edecek; mahiyetinde bir sertlik vardı, bi çeliklik vardı. Ama madeni maddesi çelikten demek istemiyorum, altın üstü bir madde bilseydim onu diyecektim ama; bağışlasın, ben altın diyeceğim. Fakat çelik gibi sertti. Zamanla bu adaleti doğuracaktı; kılı kırk yarma düşüncesini doğuracaktı; istikameti doğuracaktı. Fakat bir kalbi kırığın yanında oturur, hıçkıra hıçkıra ağlardı... Rakik:Yufka yürekli, ince ve merhamet sahibi. Teb'id:Bir yerden sürülmek, kovulmak. Nefy: sürgün edilmek. Techir: yurdundan çıkarılmak, hicret ettirmek. SESLİ OLARAK DİNLEMEK İÇİN: Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
|
MalcolmY
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 64
|
 |
« Yanıtla #5 : Mayıs 18, 2004, 08:47:46 pm » |
|
Bedire pek çoğu gitmişti ama nasıl gitmişlerdi. Bir cephe teşekkül edince herkes o cepheye koşuyordu. “cephe ne zaman teşekkül ederse, herkes o cepheye koşacak.”. Vatanımilleti kurtarma, mukaddesatını kurtarma, milli bütünlüğünü kurtarma, bu vatanın birliğini kurtarma cephesi ne zaman teşekkül ederse millet yardıma koşacak; hususu ile Kur’anın elmas bûrhanları ve düsturlarıyla; yani medeni saydığı insanları ikna etmekle, yani kalplerini ve kafalarını doyurmakla, yani imansızlıktan meydana gelen açlığı ve susuzluğu gidermekle, neslinin imdadına koşacak.
Bedir bir cepheydi ve herkes bu cepheye koşuyordu. İbni Ömer’i almadılar o gün. Ama emsalinde oraya giden kimseler vardı. Bunlardan bir taneside Sa’ad İbni Ebi Vakkas’ın küçük kardeşi Umeyr İbni Ebi Vakkas’tı. Medinede müslüman olmuş bir çocuktu. Rasul-i Ekrem (SAV)in Bedir’e çıkacağı duyulunca o da abisinin yanına koştu. Müslüman olmuş anasının yanına koştu, “hele sen şu kılıcı belime kuşasana, Resul-i Ekrem Bedir’e gidiyor ben de gideceğim!” dedi. Halbuki Aleyhissalatu Vesselam rüştü şart koşmuştu. Rüştüne ermiş olanları Bedir’e alacak, olmayanları almayacaktı. Bir parmak çocuklar, ordunun içinde Bedir’e iştirak etmek istiyorlardı. Bizde gidelim, bizde vazife yapalım diyorlardı. Annesi kılıcını kuşayınca beline, belinden kılıcın ucu yeri alıyordu; eliyle tutmak suretiyle ancak yürüyebiliyordu. Ve bu minnacık çocuk Rasul-i Ekrem’in yanına geldi; arkalarda duruyordu, dik dik yerlere tırmanıyor, parmaklarının üzerine dikiliyordu. Zira Rasul-i Ekrem parmağıyla işaret ediyordu, kimin boyu tutmuyorsa “Sen çık” diyordu, olmazsın. Ve Umeyr İbni Ebi Vakkas limiti tutturmuş gitmişti. İbni Ömer, o da 10-12 yaşlarında bir çocuktu. Şöyle diyor kendisi “çok yalvardım yakardım, ne olur? dedim, babama yalvardım, amcama yalvardım bende bulunayım dedim. Allah’a yemin ederim, hayatımda Bedire iştirak edemediğim günün gecesi çektiğim ızdırabı bidaha çekmedim. Ne günahım vardı ki beni almadılar!?. Umeyr İbni Ebi Vakkas gitti, arkadaşımdı. Ve gitti bir daha dönmedi !”.
Bedirde üç tane şehide rastlarsınız, birinin minnacık bir kabri vardır. Kılıcını sürüye sürüye oraya kadar giden ve orada Rasul-i Ekrem’in yanında düşmana karşı saldıran birinin...
Cephe o hale gelmişti. Kur’an’ı neşrettikleri devrede cephe başka türlüydü ve hasımları karşısına çıkanca cephe başka türlü olmuştu. Kadınıyla, çocuğuyla, erkeğiyle, rüşte ermemişiyle, ermişiyle cepheye koşuyorlardı ve vazife yapıyorlardı. Sa’ad İbni Ebi Vakkas birkaç kılıç darbesiyle yaralanıp yere yıkılınca, kimbilir küçük kardeşinin kendinden evvel Allah’a kavuşması karşısında ne kadar ızdırap çekmişti?.. belki de “Ah benim Umeyr’im, sen Rabbine vasıl oldunda ben hala omuzlarımda şu cesedi bir ağırlık olarak taşıyorum, Rabbime vasıl olamadım...” demişti. Cephe bu olunca öyle oluyor. Bedire böyle koşuldu. Bedir adeta o günün neslini melekler seviyesine yükseltti.
O gün o cepheye iştirak edemeyenlerde vardı. Bir kısım mazeretlerle Rasul-i Ekremle bulunamamışlar vardı. “ Nasıl olur Rasul-i Ekrem bir dava için cemaatini toplar giderde biz şurada burada pinekleyip dururuz. Nasıl olurda Rasul-i Ekrem bir yerde kavga verir de biz burada bulunuruz. Nasıl olur Allah Rasulu felaketleri göğüsler, kandan irinden deryaların içine girer de biz burada bulunuruz.” diyenler vardı.
Muzaffer ordu Medine’ye ganimetle dönünce, Allah kendi ordusuna nusret (yardım, Allah’ın yardımı, Allahın izniyle zafer kazanmak) vermişti, Allah kendi ordusuna Bedir'den Çanakkale'ye kadar nusret verdi. Bedir’de melekleri indirdiği gibi, ingiliz tarihçisi Hamilton’ın ifadesiyle Çanakkale savaşında dahi melekleri indirdi ve Hamilton şöyle diyor : “İngiliz toplarına karşı o gün yeşil sarıklı ve fesli insanlar savaşıyordu. Yoksa barutu dahi biten bir milletin, korkunç ve musallat ingiliz donanmasına karşı savaşması mümkün değildi. Barutu dahi bitmişti sadece süngüyle mukabele ediyordu.” Yarım milyon şuhedâ orada dökülürken, mukaddes Anadolu topraklarını kurtarıyordu. Bedir’de inenler yeniden yere inmişlerdi, Rasul-i Ekrem Anadolu karakolunu teslim etmiyordu. Burası kalsın! diyordu Ya Rabbî, gelecekte burada Kur’anı omuzlayacak bir nesil yetişecek diyordu. Ve bu vatan, bu karakol kurtulmuş oldu. Meleğin teyidiyle, semanın teyidiyle, feleğe ve semaya, arza hükmü geçen Allah’ın teyidiyle. Siz Allah’ın teyidi altında, düşen fırsatları değerlendirecek ve yeni fırsatların yeni kapı ve imkanların açılmasını bin can ile intizar (gözlemek, ümitle beklemek) edeceksiniz.
Minel mu’minune ricâlun sadaku mâ ahadullahi aleyh. Fe min hummen gada nehbeh. Ve min hum men yentezir. Ve mâ beddelû tendîl (Ahzab Sûresi 23. Ayet) Mü’minlerden öyleleri vardır ki Allah’a verdikleri sözde sadık çıkmışlardır. Bir kısmıda kendilerine ne zaman nasib olacak onu bekliyorlardı (Ahzab Sûresi 23. Ayet) Küçük Enes(r.a.) der ki : “Ben öyle zannediyorum ki bu ayet Amcam gibiler hakkında nazil oldu.” Yiğit mi yiğit, gözü pek mi pek; Enes bin Nadr! Bedir’e iştirak edememişti ama içi yanmıştı. “Rasul-i Ekrem’in ilk harbinde bulunamadım, bu nasıl kalleşçe söz verme, böylede Kur’ana sahip çıkma olurmu? Ben Kur’ana sahip çıkayım da peygamberim bir yere gitsin ben burda durayım, Kur’an biryerde kalsın ben burda durayım, bir yerde yıkım olsun çöküntü olsun da ben burda durayım, böyle kalleşlik olamaz!” diyordu adeta içinden, kükrüyor, kendine kızıyor öfkeleniyor ve kabına sığmıyordu. Ve dudaklarından şu sözler dökülüyor “Allah bir daha onlarla beni karşılaştırırsa, Alim Allah benden görecekleri vardır onların!” şiddetle arzu ediyordu.
Medine’yi ihata ettiklerinde, uhudun çevresine kadar geldiklerinde, tarihe Uhud Savaşı diye kaydedilecek savaş tahakkuk ediyordu. “Oh buldum diyordu ben bunu”,”Şimdi ben onlara gösteririm” diyordu.”Rasul-i Ekrem’e karşı çıkmak ne demektir.” Bir aralık müslüman saflarında çatlamalar olunca, kimisi Uhud’a, kimisi bir kısım vadilere tahassul etme (bir araya birikip, sabit olma) o şekilde Rasul-i Ekremi koruma sevdasına tutuluyorlardı. Hatta Hz. Ömer (r.a.) bile bir vadiye doğru çekilip, biraz korunma lüzumunu duyunca, diyor ki Hz. Ömer : “Yanımdan Enes Bin Nadr yıldırım gibi geçiyordu. Bana dedi ki Ya Ömer! Nereye gidiyorsun? dedim biraz evvel bir ses duyuldu Rasul-i Ekrem’i şehid etmişler, başımızın çaresine bakalım. Öylesine öfkelendi ve kükredi ki, Onun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz!! dedi. Niçin öldüğü dava uğruna ölmüyosunuz!! dedi. Ve düşmanların arasına daldı. O düşmana dalınca bende arkadan ve arkadan daha başka koşanlarda oldu. Öylesine kıyasıya savaşıyordu ki..., koştuğu kovaladığı, yakalamak istediği şahadet vardı, onu içmek istiyor, doymak istiyordu. Kâfire Medine’yi çiğnetmemek istiyordu.” Ve biraz sonra savaş yine dönüyor kısmen müslümanların lehine tecelli ediyordu.
Uhud meydanında geziyorlardı, teker teker şuhedayı arıyorlardı. Buldukları herkese bakıyorlardı, tanıyabilirlerse bu şudur, bu şudur diyorlardı. Bir yerde Enes’i buldular. Bütün elbisesi doğranmış, kütüğe girmiş çıkmış gibi bin tane satır yemiş hüviyette. Kimse onu tanıyamadı. Demekki o hale gelinceye kadar ayakta durmuş, demekki o hale gelinceye kadar Rasul-i Ekrem’in önünde bir fırtına gibi kükremiş. Bir tufan gibi sağa sola esmiş, esmiş durmuş ve Rasul-i Ekrem’i ve Kur’an’ı korumuş. Kız kardeşini getirdiklerinde tırnaklarının ucundan tanıdı, dedi “Ya RasulAllah, Enes’in tırnağında şu vardır. Bu Enes’in tırnağına benziyor”...
Minel mu’minune ricâlun sadaku mâ ahadullahi aleyh. Fe min hummen gada nehbeh. Ve min hum men yentezir. Ve mâ beddelû tendîl (Ahzab Sûresi 23. Ayet) Mü’minlerden öyleleri vardır ki Allah’a verdikleri sözde sadık çıkmışlardır. Bir kısmıda kendilerine ne zaman nasib olacak onu bekliyorlardı (Ahzab Sûresi 23. Ayet). Mü’minlerden öyleleri vardır ki Allah’a verdikleri sözde sadık çıkmışlardır. Lâ ilahe illAllah, muhammedun RasulAllah demişlerdir. Ne demek bu? Allah’tan başka mabudu mutlak maksudu bil istihkak yok, Allah’tan başka gönül verecek bağlanacak dilbeste olacak yok, Allah’tan başka maksud yok, Allah’tan başka mâşuk yok, Allah’tan başka sözü yerine getirilecek yok, varsa Allah var! Ve bunun için Uhud’a katılıyorlardı, sözlerine sonuna kadar sadakat içindeydiler. Minel mu’minune ricâlun sadaku mâ ahadullahi aleyh. Allah’a verdikleri sözü harfiyyen yerine getirdiler. Fe min hummen gada nehbeh. Bir kısmı bunlardan sözlerini yerine getirdi arzuladıkları şeylere vasıl ve nail oldular. Allah’ın rızasını kazanmak, Rasulullah’ın uğrunda şehid olmak ve aziz olarak Allah’ın huzuruna gitmek. Onlar ona nail oldular. Bir kısmıda kendilerine ne zaman nasib olacak onu bekliyorlardı. Giden gidiyordu geriye kalanlarda ızdırab içinde onu bekliyorlardı. Salim onu bekliyordu, Ebu Akil onu bekliyordu, Ömer onu bekliyordu, Zeyd ibni Hattab onu bekliyordu, Mus’ab’ın mezarının başına dikilip, İbni Cahş’ın mezarının başına dikilip, yakın arkadaşları biraz evvel destanını size intikal ettirdiğim Enes bin Nadr’ın başına dikilip, Ne mutlu size Allah’a vasıl oldunuz! Bakalım bu büyük şeref bize ne zaman nasib olacak? inkisarı içinde onlar da vazifelerini yapacakları anı intizar ediyorlardı.
İş başa düşünce, vapur karaya oturunca, alev saçağı sarınca, nesil canavarlaşıp sokağı alınca, teker teker her ferd Enes bin Nadr olacak, Mus’ab bin Umeyr olacak, Abdullah bin Cahş olacak. Tarihin o dönemini onlar şereflendirdikleri gibi, tarihin bu kısmında yeni destanlar yazmak, yeni tablolara mevzu olmak şerefi ve payesi de sizin başınızda dolaşmaktadır. Başınızda devlet kuşu dolaşmaktadır. Şerefle hizmet ederseniz bu devlet kuşu sizin başınıza konacaktır. Yer yüzünde insanlığa ve milletlere muvazeneyi siz getireceksiniz. Gerçek huzuru siz temin edecek, tesis edeceksiniz. Ve Rabbin huzuruna gittiğiniz zaman, umarım Rabbimden Rasul-i Ekrem (SAV), “ilk defa ben ümmetimin başını ve sonrada sonunu almak istiyorum Ya Rabbi! müsade buyurur musun” diyecek, Ebu Bekir’lerin, Ömer’ lerin, Osman’ ların, Ali’ lerin, (Allah’ın binlerce rıza ve rıdvanı üzerlerine olsun) elinden tutarken 20. asırda vazife yapma şuuru içinde gemle zaptedilemeyen atlar gibi küheylanlar gibi bana ne vazife terettüb ediyor söyleyinde yapayım diyen delikanlının, Türkün yağız delikanlısının elinden tutacak, “müsade edersen bir elimle de bunlardan tutmak istiyorum diyecektir” zira bir yüz ki Allah için yere sürülürse, bir yüz ki başını yere korsa, bir yüz ki bir haysiyet ki Kur’an için ve bu millet için ayaklar altında payimar olursa mahkeme-i kûbrada, badereyi ulya da Allah o yüzü yerde bırakmayacaktır. Ona dayanarak arz ediyorum. Lâ ecma'u beyn'el-emneyn ve Lâ ecma'u beyn'el-havfeyn. Bu onun sözüdür ve ne tatlıdır bu söz, “iki emniyeti bir arada vermem, iki rahatsızlık ve tedirginliğide bir arada vermem” diyor Rabbimiz. Ey dünyada ızdırap çekenler! Din için sancı çekenler! Evler açanlar, yurtlar açanlar, bu iş için koşup duranlar. Çocuğunun elinden tutanlar mektebe götürenler ve elini bırakmayanlar. Sabah sancı çekenler, akşam sancı çekenler.
Ah yurdum, vatanım! Seni bize teslim edenler şerefle teslim ettiler, senin yüzünde kendi evladının kanı kiri yoktu. Halbuki şimdi başkaları o vatanı başkaları hesabına kirlettiler, Ah benim güzel vatanım, senin sancını çekiyorum, ah benim şakaklarım zonkluyor her gün. Neden zonkluyor? Mektebe gidip gelirken, dıştan atılan ağlarla avlanan evladım karşısında zonkluyor, dış mihrakların oynatmasıyla burada filim oynayan evladımın ızdırabından dolayı zonkluyor. Burada ızdırabı çekersen Allah orada sana ızdırap çektirmeyecektir. Şu korkunç yangın karşısında, bu felaket karşısında, memleketlerin peşi peşine korkunç canavarlar tarafından yutulması karşısında sen hala sağda solda, şahsi evrad ve ezkarınla (dua ve zikirlerin), şahsi cüz-i ve küçük işlerinle kendini kurtaracağını zannediyorsan aldanıyorsun, vazifeni bilmiyorsun, tehlike karşısında nasıl davranılacağını bilmiyorsun.
|
|
|
|
|
SerkaNReaL
Yeni üye
Offline
Mesaj Sayısı: 29
|
 |
« Yanıtla #6 : Mayıs 19, 2004, 12:41:41 pm » |
|
Allah Hocaefendi'den razi olsun,
|
|
|
|
|
|
mice
|
 |
« Yanıtla #7 : Mayıs 20, 2004, 10:31:53 am » |
|
Doğumu ve Yetişmesi: İsmi: Abdurrahman b. Sahr ed-Dûsi. Yetim olarak büyüdü ve Besra bt. Gazvan’ın yanında gündelikçi olarak çalışıyordu. Yemen’de doğdu, fakir bir ailenin çocuğu idi ve annesinden başka kimsesi yoktu. Cahiliye dönemindeki ismi “Güneşin kulu” anlamına gelen Abdu’ş-Şems idi.
Müslüman Oluşu: Ebu Hureyre (r.a), Tufeyl b. Amr ed-Dûsi’nin vesilesi ile Müslüman oldu. Hicretten altı sene sonraya kadar Medine’ye Resulüllah (s.a.v)’ın yanına hicret etmeyip kavmi Dûs arasında kaldı. Resulüllah (s.a.v), Abdurrahman olarak isimlendirdi ve çoğunlukla ey Eba Hir diye nida ederdi. Ebu Hureyre olarak isimlendirilmesi ise, çocukluğunda küçük kedisi ile çok oynamasından dolayı yaşıtlarının Ebu Hureyre diye çağırmalarındandır.
Resulüllah (s.a.v)’a Hizmet ile Şereflenmesi: Ebu Hureyre, Müslüman olduktan sonra kendini Resulüllah (s.a.v)’ın sohbetlerine ve hizmetine adadı. Annesinin Müslüman olması için dua etti ve annesi Resulüllah (s.a.v)’ın duası sonucu Müslüman oldu. Annesine iyilikte hiç kusur etmiyordu. Ebu Hureyre, Suffe’de (Mesci-i Nebevi’de fakir sahabelerin kaldığı bölüm) ikamet ediyordu. Böylece Resulüllah (s.a.v)’ın tüm hareketlerini takip ediyor ve O’ndan hiç ayrılmıyordu. Özellikle Resulüllah (s.a.v)’ın ilmi unutmaması için dua etmesinden sonra birçok hadis ezberlemiştir. Ebu Hureyre, Resulüllah (s.a.v)’tan 1600’den fazla hadis ezberlemiştir. Ebu Hureyre: Muhacir kardeşlerim ticaretle, Ensar kardeşlerim ziraat ile uğraşıyorlar ben ise hadis ezberliyorum, diyordu.
İlim Sevgisi: Ebu Hureyre (r.a) ilmi çok seven bir şahsiyet idi. Medine’de pazara gidip; siz burada oturuyorsunuz ve Mescit’te Resulüllah (s.a.v)’ın mirası dağıtılıyor. Sizi bundan alıkoyan nedir? diyordu. İnsanlar Mescit’e gittiklerinde namaz kılan veya Kur’an okuyan ya da ilim halkalarından başka bir şey bulamadıklarını söylemeleri üzerine Ebu Hureyre: İşte bunlar Resulüllah (s.a.v)’ın mirasıdır, diyordu. Fetihlerden alınan ganimetler ve bolluk arttığında Ebu Hureyre’nin de evi, eşi ve çocukları oldu. Fakat bunlar onun ilme olan sevgisinden, tevazusundan, ibadetinden, cihadından ve itaatinden hiçbir şey eksilttirmedi.
Takvası: Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde Medine valisi oldu. Bu durum takvasından hiçbir şey kaybettirmemiş olup gündüz oruç tutar gece namaz kılardı. Ebu Hureyre (r.a) şu sözü hiç dilinden düşürmezdi: Yetim yetiştim, fakir hicret ettim, Besra bt. Gazvan’ın yanında karın tokluğuna gündelikçi olarak çalıştım, hayvanlara binerken ve inerken insanlara yardım ettim. Allah Teala beni (Besra bt. Gazvan ile) evlendirdi. Dinini yücelten ve Ebu Hureyre’yi imam kılan Allah Teala’ya hamd olsun.
|
Yazıkki yine akşam oldu biz yine yalnız kaldık. Bir kıyısı görünmez denize daldık. Bir gemiye binmişiz bulanık bir gecede Allah’ın denizinde Allah’tan uzak kaldık.
|
|
|
mahmud_sami
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 68
|
 |
« Yanıtla #8 : Mayıs 22, 2004, 12:57:35 am » |
|
Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri
Peygamberimizin mihmandan, Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Ensârdandır.Türkiye’ye “Eyyûb Sultân” olarak tanınır. Resûlullah, hicrette Kubâ’dan, Cuma namazını kılıp, Medine’ye geldiklerinde yolun iki tarafını dolduranlar “Resûlullah geldi! Resûlullah geldi!” deyip, sevinç göz yaşları döküyorlardı. Herkes kendi evlerine gelmesini istiyordu. Resûlullah da “Deveyi kendi haline bırakınız. Çünkü, o me’murdur. Emir olunduğu yere gider; ona yol verniz!” diye onlara teşekkür ediyordu.
Deve, sonunda Neccâroğulları yurduna gelip çöktü. Peygamberimiz, “Akrabamız evlerinden hangisinin evi daha yakındır?” diye sorunca Neccâroğulları’ndan Ebû Eyyûb-i Ensârî: “Yâ NebiyyAllah! Benim evim yakındır. İşte şu evim, bu da kapısı”, diye göstererek Resûlullahı evine davet etti. Peygamberimiz Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evinde Mescid-i Nebevi, hücreler ve odalar bitinceye kadar kaldı.
Resûlullah,Medine-i Münevverede bir kuşluk vakti, müslümanların iki gözbebeği Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk ve Hz. Ömer-ül Faruk ile karşılaştı. Üçü beraber Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evine gittiler. Evde olmadığını öğrenince, nerede olduğunu sordular. Bahçede çalışmakta olan Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri, Resûlullah’ın sesini işitip koşarak eve geldi. “Merhaba Yâ ResûlAllah! Hoş geldiniz. Arkadaşlarınızla beraber safa geldiniz” diyerek karşıladı. Bahçede çalıştığını beyan edip, hurma ağacından bir salkım kopararak geldi. Salkımda üç çeşit hurma vardı. Hz. Resûlullah “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu salkımdaki kuru hurmaları ayır” byurunca; “Yâ ResûlAllah! Emir sizindir. Ancak, size hayvan kesip, et ikrâm edeceğim.” Resûlullah da; “Eğer hayvan keseceksen, sütlü hayvan kesme” buyurdu.
Eyyûb-i Ensârî oğlak kesip, Ümmü Eyyûb da yarısını söğüş, diğer yarısını da kızarttı. Etleri ekmeğin üzerine koyup, sofraya getirdi. “Yâ ResûlAllah, buyurunuz” deyince, Resûlullah, “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu ekmek ile etten bir parça da kızım Fâtıma’ya götür, çünkü ben biliyorum ki; epey zamandan beri Fâtıma bu yemeği yememiştir.” Emir yerine getirilip, sofra kalktıktan sonra Peygamberimiz “Bütün bu nimetler, ekmek, et, hurma, taze hurma ne güzel. Bu nimetler şükür ister.” buyurup ağladılar. “Nefsim, yed’i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu nimetler yüzünden, yarın kıyâmet gününde siz suâl olunacaksınız” buyurduktan sonra ilâve ettiler; “ancak, sağlığınızda elinize geçen ni’metleri yemeğe başlaren “Bismillah”, doyduğunuz zaman da “Elhamdülilla-hil lezi eşbaanâ ve en âme aleynâ feefdâle” diyerek Cenâb-ı Hakk’a şükür ve duâ ediniz. Zira, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği rızık, bu sebeple, size kifâyet eder.”
Dünyayı sevmez dünyalıktan hoşlanmazdı.
Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri çok cömert idi. Evi herkese açıkdı. Eline geçeni Allah yolunda verirdi. Köleleri ve câriyeleri azâd eder, onlara ihsânda bulunurdu. Sünnet-i seniyyeye çok bağlı idi. Dünyayı sevmez, dünyalıktan hoşlanmazdı. Resûlullah’ın vefâtından sonra sık sık Ravda-i mutahhara’ya gidip, ağlardı.
Bir defa imâm olup, yanındakilere namaz kıldırdıktan sonra, arkadaşlarına: “Şeytân kalbime vesvese etti ve bana, bu insanların arasında imâmlığa müstehak senden başka bir ferd yoktur. Sen şimdi insanların hepsinden efdalsin, bu açık bir hâldir dedi ve bundan sonra mecbûr olmadıkça imâmlık yapmayacağıma kalbimi ucub ve riyâdan koruyacağıma söz verdim” buyurdu.
Ebû Eyyûb-i Ensârî aynı zamanda ilim ve takvada da çok ileri idi. Vahiy kâtipliğinde bulunmuştur. Hemen birçok Sahâbi kendisinden ilim ve hikmet dersleri almış, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin doğru anlaşılmasında kendisine müracaatta bulunulmuştur. Kurraî Kirâm’dan yani, Kur’an-ı kerîmi ezbere bilenlerin meşhurlarından olup, Tâbiînin kıraat âlimi idi. O her gittiği yerde “Mihmandar-ı Nebevi” olarak büyük alâka ve hürmet görmüştür.
Bir ara Mısır’ı da ziyaret eden Ebû Eyyûb-i Ensârî burada da büyük hürmet ve alâka ile karşılanmıştır. Burada akşam namazı geç kılınınca Resulullahın şu hadis-i şerifini nakletti: “Ümmetim akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar tehir etmedikçe hayır üzeredir, yahut fıtrat üzeredir.”
Onun mısır seyâhatinin asıl sebebi bir hadîs-i şerîfi, validen tahkik etmekti. Resul-i Ekrem’den rivâyet edilen hadîsi bizzat Peygamberden duyan Hz. Ukbe’den başkası hayatta kalmamıştı. Ebû Eyyûb-i Ensârî, durumu Ukbeye bildirip, kendisini dinlemek istediğini söyledi. Ukbe mezkûr hadîs-i şerîfi şu şekilde anlattı: Resûl-i Ekrem buyurdu ki: “Her kim bu dünyada bir mü’minin kusurunu örterse, Cenâb-ı Hak da kıyamet gününde onun kusurunu örter.” Hz. Ebû Eyyûb böylece bir hadisi tahkik etmenin gönül huzuru ile Medine’ye dönmüştür.
Hz. Ebû Eyyûb, dört halife devrini de idrak ederek nihayet Hz. Muaviye’nin İstanbul fethi için teşkil ettiği orduya da yetişmiştir. Resûlullahın İstanbul fethi için verdiği müjdeyi kalbinin derinliğinde bir sır gibi saklıyordu. Yaşı ilerlemesine rağmen bu müjdeye kavuşma şerefi ve heyecanıyla dolu idi. Hicretin ellinci (m. 670) senesinde Mısır’a gelerek bizzat katıldığı bu ordu ile istanbul önlerine kadar geldi.
Eyyub Sultan hazretlerinin son sözü
İstanbul’un fethi için gelen Hz. Ebû Eyyûb-i Ensârî, çarpışmalar sırasında hastalandı ve yatağa düştü. Hasta yatağından harbin seyrini takip ediyor ve bir an önce iyileşip, savaşmayı arzuluyordu. Ordu kumandanı Yezîd bin Muaviye kendisini bizzat gelip ziyaret etti. İyi olması temennisinde bulundu. Yezîd’in ziyaretinden memnun olan Ebû Eyyûb-i Ensârî ecelinin yaklaştığını hissederek, Peygamber efendimizin “Kostantiniyye’de kalenin yanında salih bir kimse defin olunacakıtr” hadîs-i şerîfini naklederek son sözü şu vasiyeti oldu: “Şayet burada vefât edersem, cenazemi hemen defnetmeyin. Ordunun gidebileceği yerin en ileri noktasına kadar götürün ve beni oraya defnedin.”
Mihmandâr-ı Nebevî, demek ki, manevî olarak defnedileceği yeri görmüş ve müslümanların hayâli olan İstanbul fethine bir adım daha yakınlaşmak istemişti. Gerçekten bir müddet sonra Hz. Ebû Eyyûb-i Ensârî ruhunu Rahman’a teslim eyledi. Vasiyeti üzerine askerler nâşını elleri üzerinde ordunun vardığı en uç noktaya taşıdılar. Tekbir ve duâlarla defnettiler.
Hz. Ebû Eyyûb-i Ensârî sağlığında göremediği o fethi vefâtından sonra kabrinden temaşa etmek istemişti. Bu bakımdan İstanbul’un manevi fatihi olarak kabul edilen Ebû Eyyûb-i Ensârî, bu toprakları asırlardır şereflendirmiş ve nurlandırmıştır. Onun defnedilmesinden sonra ordu kumandanı Yezîd, mezarına bir zarar gelmemesi için, Bizans Kayserine bir elçi gönderdi. Orada yatanın Peygamber Mihmandârı olduğunu ve Ona gelecek en küçük bir zararın, İslâm dünyasında bulunan bütün kiliselerin yıkılıp yerle bir olmasına sebep olacağını ihtar etti.
Gerek bu tehdit, gerekse Hz. Peygamberin büyük Sahâbisi olması sebebiyle, Hıristiyanlar onun mezarına zarar verememiş, hattâ müslümanlar gibi onun mezarını ziyaret ederek manevi yardımını dilemişlerdir. Zamanla o mezarda yatan zatın hüviyeti Bizanslılarca unutulmuş, fakat manevi havası sonraki asırlarda da devam etmiştir.
Bundan sonra İstanbul üzerine daha pek çok sefer tertip edilmiştir. Ancak her defasında muhkem kalelerle korunan şehir fethedilememiş, bu şeref Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed Han ve askerlerine nasip olmuştur. Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mhemed Hân (1451-1481) İstanbul’un fethini gerçekleştirdikten sonar devrin byük âlim ve gönül sultanlarından Akşemseddin hazretlerine: “Ey benim muhterem Hocam! Tarih kitaplarının yazdığına göre, Peygamberimiz Muhammed Mustafa efendimiz hazretlerinin mihmandarı Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin mübârek kabri, burada (İstanbul) kalenin yakın bir yerindeymiş. Himmetinizle kabri şerifin yerini bulmak ve bilmek arzusundayım” dedi.
“Beni küfrün zulmetinden kurtardın!”
Fatih Sultan Mehmet, Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin kabrinin bulunmasını isteyince Evliyanın büyüklerinden Akşemseddin hazretleri, Sultana hitaben; “Sultanım ben geceleri şu semtte bir yere nur inmekte olduğunu görüyorum. Zan ederim ki, o nurun indiği yerde, o mübâreğin kabri şerîfi olsa gerektir” buyurdu.
Beraber bugünkü türbenin bulunduğu yere geldiler. Akşemseddin hazretleri bir müddet teveccühte bulunduktan sonra: “Evet, Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin ruhu şerifi ile şimdi mülâkat ettim. İstanbul’un fethini tebrik edip, “Beni küfrün zulmetinden kurtardın.” buyurarak ferah ve sürurunu belirtti buyurunca, Fatih Sultan Mehmed Hân ve Akşemseddin ile maiyeti hep beraber, işaret edilen yere geldiler.
Sultan Fatih, Akşemseddin hazretlerine; “Efendim! Kabri şerifin yerini tayin buyurunuz ki, üzerine türbe yapalım” dedi. Akşemseddin hazretleri şimdiki türbenin bulunduğu yerde bir müddet teveccüh ve murâkabede bulunduktan sonra, mezarın baş tarafından bir yeri göstererek: “Burasını kazınız. İnşâAllahü teâlâ, iki arşın sonra yazılı bir mermer çıkacaktır. İşte orası Hz. Mihmandar-ı Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabri şerifidir” buyurdu.
İşaret edilen yer kazıldı. Buyurduğu gibi yazılı mermer bulundu. Sultan Fatih, Akşemseddin hazretlerinin kerâmetine hayran kalıp, ziyâdesiyle memnun oldu. Fatih Sultan Mehmed Hân, Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin kabri üzerine bir türbe ve yanına da camii şerif bina ettirdi. Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî, Peygamber efendimizden bizzat işiterek 150 hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bunlardan bazıları şunlardır:
“Kim Allaha ortak koşmadan ibâdet eder, namazı kılar, zekâtı verir. Ramazan ayında oruç tutar ve büyük günahlardan sakınırsa, muhakkak onun için Cennet vardır.”
“Kılınan her namaz hatalara bir set çeker.” “Sadakanın efdali, akrabaya verilendir.”
“Sizden birisi helâya gittiğinde kıbleye yönelmesin ve kıbleye dönmesin.”
“Bir müslümana, din kardeşini, üç günden daha fazla terk etmek, karşılaştıklarında birbirinden yüz çevirmek helal olmaz. Bunların en hayırlısı ilk önce selâm verendir.”
Bir adam Resûlullaha gelerek, “Yâ ResulAllah, bana veciz şekilde nasihat eder misin?” dedi. Bunun üzerine Resûlullah nasihat isteyen o adama şöyle dedi:
“Namazını kıldığın zaman, sanki dünyaya veda ediyormuşsun gibi ol, yarın özür dileyeceğin bir sözü söyleme, insanların elindekinden ümidini kes.”
|
ŞARET OLSA YOL SAPTIRMAZ,BİLGİ OLSA SÖZ SAPTIRMAZ.
|
|
|
MalcolmY
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 64
|
 |
« Yanıtla #9 : Mayıs 23, 2004, 12:02:29 pm » |
|
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Uhud harbinde Hz. Abdullah bin Cahş'la arasında geçen konuşmayı şöyle anlattı:
"Uhud’da, savaşın çok şiddetli devam ettiği bir andı. Abdullah bin Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekti. Bana şunları söyledi:
- Şimdi burada sen duâ et, ben "âmin" diyeyim. Sonra ben duâ edeyim, sen de "âmin" de!
Kıyasıya vuruşayım
Ben de, "Peki!.." dedim ve şöyle duâ ettim:
- Allahım, bana çok kuvvetli ve çetin kâfirleri gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsini öldüreyim. Gâzi olarak, geri döneyim.
Abdullah bin Cahş benim yaptığım bu duâya, bütün kalbiyle "âmin" dedi. Sonra kendisi şöyle duâ etmeye başladı:
- Allahım, bana zorlu kâfirler gönder, kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihâdın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim.
En sonunda bir tanesi de beni şehîd etsin.
Gönlüm böyle bir duâya "âmin" demek arzu etmiyordu. Fakat, o istediği ve önceden söz verdiğim için mecbûren "âmin" dedim.
Kılıcı kırıldı
Daha sonra, kılıçlarımızı çektik, savaşa devam ettik. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk.
O, son derece bahadırâne harbediyor, düşman saflarını tarumar ediyordu. Düşmana hamle üstüne hamle ediyor, şehîd olmak için derin bir iştiyakla hücûmlarını tazeliyordu.
"Allah Allah!.." diye çarpışırken kılıcı kırıldı. O anda sevgili Peygamberimiz, ona bir hurma dalı uzatarak, savaşa devam etmesini buyurdu.
Bu dal bir mu’cize olarak kılıç oldu ve önüne geleni kesmeye başladı. Birçok düşmanı öldürdü."
[Daha sonra bu kılıç, vârisleri elinde uzun seneler kaldı. En son bir Türk kumandanı, iki yüz altına bunu satın almıştır.]
Savaşın sonuna doğru Abdullah bin Cahş, Ebûl Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği şehâdete kavuştu.
Şehîd olunca, kâfirler, bu mübârek şehîdin cesedine hücûm ederek burnunu, dudaklarını ve kulaklarını kestiler. Her tarafı kana boyandı.
Muharebe bittikten sonra, Abdullah bin Cahş’ı şehîd edilmiş bulan Hz. Sa’d, durumu ve onun yaptığı duâyı Peygamber efendimize anlattı.
Resûlullah efendimiz de, onun duâsının kabûl edildiğini ve bu dünyada istediğine kavuştuğunu, âhırette de istediğine kavuşacağının anlaşıldığını bildirdi.
Hz. Abdullah bin Cahş’ı ve dayısı "Seyyidüşşühedâ" ya’nî, "Şehîdlerin efendisi" Hz. Hamza’yı aynı kabre defnettiler.
Abdullah bin Cahş hazretleri, Resûlullahın halası Ümeyme ile Cahş’ın oğludur. Zevcât-ı tâhirâttan Zeyneb binti Cahş’ın kardeşidir. Habeşistan'a iki kere hicret etti. Birkaç kere ordu kumandanı yapıldı.Hz. Ebû Bekir’in vasıtasıyla, kelime-i şehâdet getirerek, ilk Müslümanlardan olmak şerefine kavuştu.
En çok katlananınızdır
Abdullah bin Cahş hazretleri, İslâmiyeti heyecanla yaşayan zâtlardandı. İlk Müslüman olduğu yıllarda, kâfirler kendisine her türlü ezâ ve cefâyı yapmışlardı. Hepsine de îmânının verdiği güç ile mukabele etmiş, ezâ ve cefâlara katlanmıştır. Peygamber efendimiz, kendisi için buyurmuştur ki:
- Açlığa ve susuzluğa en çok dayanan ve katlananınızdır.
Resûlullah efendimizin şehîdler için verdiği müjdeleri duyarak, hep şehîd olmaya can atar, harplerde hep en önde kahramanca çarpışırdı.
Peygamber efendimiz hicretin ikinci senesinde, Nahle’de, Kureyş müşriklerini gözetlemek üzere, ilk önce Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı göndermek istemişti. Hz. Ebû Ubeyde, Peygamber efendimizden ayrılmaya dayanamıyarak ağlamaya başladı. Bunun üzerine Peygamberimiz, onu göndermekten vazgeçti. Hz. Abdullah bin Cahş der ki:
"O gün Resûlullah aleyhisselâm, yatsı namazını kılınca bana buyurdu ki:
- Sabahleyin yanıma gel! Silahın da yanında bulunsun! Seni bir tarafa göndereceğim.
Sabah olunca mescide gittim. Kılıcım, yayım, ok ve çantam üzerimde, kalkanım da yanımda idi. Resûlullah efendimiz, sabah namazını kıldırdıktan sonra, muhâcirlerden benimle birlikte gidecek birkaç kişi buldu. Bir mektup vererek buyurdu ki:
- Seni bu kişilerin üzerine kumandan tayin ettim. Git! İki gece yol aldıktan sonra, mektubu aç! Orada yazılanlara göre hareket et!
- Yâ ResûlAllah! Hangi tarafa gideyim?
- Necdiye yolunu tut! Rekiye’ye, kuyuya yönel!"
Abdullah bin Cahş hazretleri, Nahle seferine görevlendirildiği zaman, ilk defa "Emîr-ül-mü’minîn" sıfatı verildi. Böylece, İslâmda ilk tayin olunan "emîr" oldu. Mücâhidlerin, iki kişisi için bir develeri vardı.
Kimseyi zorlama!
Sekiz veya oniki kişilik bir birlik ile iki gün sonra Melel mevkiine vardıklarında, mektubu açtı. Mektupta şunlar yazılıydı:
Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu mektubu gözden geçirdiğin zaman, Mekke ile Tâif arasındaki Nahle vâdisine ininceye kadar, Allahü teâlânın ismi ve bereketiyle yürüyüp gidersin.
Arkadaşlarından hiçbirini, seninle birlikte gitmeye zorlamayasın! Nahle vâdisindeki Kureyşlileri, Kureyşlilerin kervanını gözetleyip denetleyesin! Onların haberlerini bize bildiresin!
Emîr-ül-mü’minîn Hz. Abdullah bin Cahş, Peygamberimizin mektubunu okuduktan sonra, "Bizler Allahü teâlânın kullarıyız ve hep O’na döneceğiz. İşittim ve itâat ettim. Allahü teâlânın ve sevgili Resûlünün emrini yerine getireceğim" diyerek mektubu öpüp, başına koydu. Sonra arkadaşlarına dönerek dedi ki:
- Hanginiz şehîd olmayı istiyor ve özlüyorsa, benimle gelsin! Gelmek istemeyen dönüp gidebilir, hiçbirinizi zorlayıcı değilim. Gelmezseniz, ben tek başıma gidip, Resûl aleyhisselâmın emrini yerine getireceğim.
Biz de işittik
Arkadaşları hep birden cevap verdiler:
- Biz de, işittik. Allahü teâlâya, Peygamber efendimize ve sana itâat edicileriz. Nereye istersen, Allahü teâlânın bereketi ile yürü.
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerinin de bulunduğu küçük ordu ile Hicâz’a doğru yol aldılar ve Nahle’ye geldiler. Bir yere gizlendiler. Oradan gelip geçen Kureyşîleri gözetlemeye başladılar.
Bu sırada bir Kureyş kâfilesi geçti. Develer yüklü idi. Mücâhidler, Kureyş kâfilesine yaklaşarak, onları İslâma da’vet ettiler. Kabûl etmeyince, çarpışma başladı. Çarpışma sonunda, birisini öldürdüler, ikisini esir aldılar. Birisi de atlı olduğu için ona yetişemediler. Kâfirlerin bütün malı mücâhidlere kaldı.
Hz. Abdullah bin Cahş, bu ganimet mallarının beşte birini Resûlullah efendimize ayırdı. Bu ganimet, Müslümanların aldıkları ilk ganimetti. Bu beşte bir hisse de, ilk ayrılan beşte bir idi. İlk öldürülen müşrik ve alınan esirler de, bu Nahle seferindeydi. Daha henüz ganimetle ilgili âyet-i kerîmeler gelmemişti.
Bundan sonra Bedir gazâsı oldu. Alınan esirler için, Resûlullah efendimiz, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Abdullah bin Cahş’a danıştı. Hicretin üçüncü senesinde yapılan Uhud harbinde büyük kahramanlıklar gösterdi. Hz. Abdullah bin Cahş yiğitliğin sembolüydü.
En çok özlediği
Abdullah bin Cahş, Peygamberimize çok bağlı idi. Resûlullah efendimiz, onu emîr tayin ettiği vakit, kendisine sormuştu:
- Ey Abdullah! Dünyada en çok arzu ettiğin, özlediğin nedir?
Bunun üzerine, "Allah ve Resûlüne muhabbettir" diye arzetmişti.
Hz. Abdullah orta boylu, çok yakışıklı bir zât idi. Peygamber efendimizi pek ziyâde severdi. Bu muhabbet uğrunda canını fedâdan çekinmemiş, Uhud harbinde en büyük kahramanlığı göstererek, Allahü teâlânın rızâsı uğrunda şehâdet şerbetini içmiştir.
Eshâb-i kirâm arasında lâkabı, "El Mücâhidü fillah", ya’nî "Allah yolunun fedâisi" idi. Şehîd olduğunda 40 yaşlarında idi. Allah yolunda Habeşistan’a yapılan ikinci hicretten sonra, âilece Medîne’ye hicret etmişti. Medîne’ye hicret edince, Asım bin Sâbit ile kardeş oldu.
|
|
|
|
|
MalcolmY
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 64
|
 |
« Yanıtla #10 : Mayıs 23, 2004, 12:05:26 pm » |
|
Hz. Abbâs, gençlik zamanında, ticâretle uğraştı ve çok zengin oldu. Kardeşlerinin içinde en zengini oydu. Abisi Ebû Tâlib’in ise mâli durumu çok kötü idi. Resûlullah efendimizin teklîfi ile Ebû Tâlib’in oğlu Ukayl’in yetişmesine yardımcı oldu ve abisinin yükünü hafifletti.
Resûlullah efendimiz, İslâmiyeti anlatmaya başlayınca, Hz. Abbâs muhâlefet etmeyip, akrabâlık şefkatinden dolayı, Peygamber efendimize yardımda bulundu ve destek oldu.
Biz Onu koruduk
Müslüman olmadığı hâlde, Akabe bî’atında Peygamber efendimizin yanında bulunup, orada te’sîrli konuşmalar yaptı. Bî’at etmek için gelen Medîneli Müslümanlara şöyle hitâb etti:
- Ey Medîneliler! Bu, kardeşimin oğludur. İnsanların içinde en çok sevdiğim Odur. Eğer, Onu tasdîk edip, Allahtan getirdiklerine inanıyor ve beraberinizde alıp götürmek istiyorsanız, beni tatmîn edecek sağlam bir söz vermeniz lâzımdır.
Bildiğiniz gibi, Muhammed aleyhisselâm bizdendir. Biz, Onu, Ona inanmıyan kimselerden koruduk. O, bizim aramızda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşamaktadır. Bütün bunlara rağmen, herkesten yüz çevirmiş ve sizinle beraber gitmeye karar vermiş bulunmaktadır.
Eğer siz, bütün Arap kabîlelerinin birleşip, üzerinize hücûm ettiğinde, onlara karşı koyacak kadar savaş gücüne sahipseniz, bu işe karar veriniz! Bu husûsu aranızda iyice görüşüp konuşunuz. Sonradan ayrılığa düşmeyiniz! Verdiğiniz sözde durup, Onu düşmanlarından koruyabilecek misiniz?
Bunu lâyıkıyla yapabilirseniz ne âlâ. Yok, Mekke’den çıktıktan sonra Onu yalnız bırakacaksanız, şimdiden bu işten vazgeçiniz ki, yurdunda şerefiyle korunmuş hâlde yaşasın!
Buna karşılık Medîneli Müslümanlar, “Biz, Resûlullahı malımız ve canımız pahasına koruyacağız. Biz, bu sözümüzde sâdıkız” dediler ve Resûlullah efendimize bî’at ettiler. Sonra Hz. Abbâs şöyle duâ etti:
- Allahım! Sen onların, yeğenim hakkında verdikleri sözü, Onu korumak için ettikleri yemîni işiten ve görensin. Kardeşimin oğlunu sana emânet ediyorum yâ Rabbî!
Peygamber efendimizin amcası olan Hz. Abbâs çok zengin olup, çok cömert idi. İkrâm ve ihsânları çok meşhûr idi. Fakîr, fukarâyı sevindirmeyi çok severdi. Özellikle köle satın alıp, azâd etmekten çok memnun olurdu. Yetmiş kadar köle azâd etmiştir.
Yakın akrabâyı ziyâret etmeye, onların haklarına riâyete çok dikkat ederdi. Peygamber efendimiz, kendisini çok severdi. Bir defasında buyurdu ki:
- Allahım, Abbâs’ı ve oğullarını magfiret eyle ve bağışla! Öyle ki, hiç günâhları kalmasın! Yâ Rabbî, onu ve oğullarını meydana gelecek âfet ve belâlardan koru!
Akrabâlık hakkı
Peygamber efendimiz birgün, Hz. Abbâs’a sordu:
- Sana bir ihsânda bulunayım mı? Sana, akrabâlık hakkını ödeyip faydalı olayım mı?
- Evet yâ ResûlAllah!
- Sana bir şey öğreteyim ki, onu yaptığın zaman, eski- yeni, önceki-sonraki, gizli-açık, hatâen veya kasten işlediğin bütün günâhları Allahü teâlâ affeder.
- Yâ ResûlAllah öğreteceğin bu şey nedir?
- Dört rek’atli namaz kıl! Her rek’atte, sübhânekeden sonra on defa, (SübhânAllahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllahü vAllahü ekber) dersin. Fâtiha’dan sonra bir zammı sûre okuyup ayakta iken onbeş defa tekrar, (SübhânAllahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllahü vAllahü ekber) dersin!
Rükü’a eğilince bunu on defa söylersin! Rükü’dan kalktığında ayakta olduğun hâlde, bunu on defa söylersin! Sonra secdeye varır, orada on defa söylersin! Secdeden kalkıp oturduğunda on defa söylersin! Tekrar secdeye vardığında on defa söylersin!
Sonra ikinci rek’ata kalkarsın! Birinci rek’attaki gibi dört rek’atı da kılarsın! Bu her rek’atta yetmişbeş, dört rek’atta üçyüz eder. Artık senin günâhların Alic’in (yürümekle dört gecede katedilen kumluk bir yer) kumlarının sayısı kadar da olsa, Allahü teâlâ seni bağışlar. Bunu hergün bir defa kılmaya gücün yeterse kıl!
- Yâ ResûlAllah, bunu hergün yapmaya kimin gücü yeter?
- Hergün kılmaya gücün yetmezse, her Cum’a bir defa kıl! Her Cum’a kılamazsan, ayda bir defa kıl! Ayda bir defa kılamazsan senede bir defa kıl! Senede bir defa kılamazsan ömründe bir defa olsun kıl!
Kazâ borcu olanlar
Kazâ borcu olan, nâfile namaz yerine kazâ namazlarını kılarak, önce borcunu ödemelidir! Çünkü kazâ borcu olanların nâfilelerine sevâb verilmez.
Hz. Abbâs, Kureyş’in ileri gelenlerinden ve reislerinden idi. Mescid-i Harâmın tâmirâtı ve gelen hacılara su dağıtmak (sikâye) hizmetini yürütürdü. Müslüman olduktan sonra da bu vazîfeyi devam ettirdi. Hz. Abbâs ve kardeşleri, hac mevsiminde zemzem kuyusu önünde dururlar, isteyenlere, kuyudan su çekip verirlerdi.
Hz. Abbâs, Peygamber efendimizin en çok sevdiği amcalarındandır. Abdülmuttalib’in en küçük oğludur. Peygamber efendimizden üç yaş büyüktür.
Kurtuluş akçesi
Bedir savaşında daha Müslüman olmamıştı. Müşriklerin zoruyla savaşa sokuldu. Savaş sonunda, esîr edilip Medîne’ye götürüldü. Peygamber efendimiz kendisine buyurdu ki:
- Ey Abbâs, kendin, kardeşinin oğlu Ukayl bin Ebû Tâlib ve Nevfel bin Hâris için kurtuluş akçesi öde! Çünkü sen zenginsin.
- Yâ ResûlAllah, ben Müslümanım. Kureyşliler beni zorla Bedir’e getirdiler.
- Senin Müslümanlığını Allahü teâlâ bilir. Doğru söylüyorsan Allah sana elbette onun ecrini verir. Fakat senin hâlin, görünüş i’tibâriyle, aleyhimizedir. Bunun için sen kurtuluş akçesi ödemelisin!
- Yâ ResûlAllah, yanımda 800 dirhemden başka param yoktur.
- Yâ Abbâs, o altınları niçin söylemiyorsun?
- Hangi altınları?
- Hani sen Mekke’den çıkacağın gün, hanımın Hâris’in kızı Ümmül Fadl’a verdiğin altınlar. Onları verirken, yanınızda sizden başka kimse yoktu. Sen, Ümmül Fadl’a, “Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Eğer bir felâkete duçar olup da dönemezsem, şu kadarı senindir. Şu kadarı Fadl içindir. Şu kadarı Abdullah içindir. Şu kadarı Ubeydullah içindir. Şu kadarı da Kusem içindir” dediğin altınlar?
Peygamber efendimiz altınlar hakkında bu kadar teferruatlı bir şekilde bilgi verince, Hz. Abbâs çok şaşırdı:
- Allaha yemîn ederim ki, ben bu altınları hanımıma verirken yanımızda kimse yoktu. Bunları sen nereden biliyorsun?
- Allahü teâlâ haber verdi.
- Senin, Allahü teâlânın Resûlü olduğuna şimdi gerçekten inandım. Doğru söylediğine şehâdet ederim.
Hemen Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.
Hz. Abbâs Müslüman olunca, Resûlullah onu Mekke’de görevlendirdi. Müslüman olduğunu kimseye söylemedi. Mekke’de olup bitenleri, gizlice Peygamber efendimize bildirirdi. Bir zaman sonra Peygamber efendimizin hasretine dayanamayıp, Medîne’ye gelmek istediğini mektupla bildirdiğinde, Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Senin bulunduğun yerdeki cihâdın daha güzel ve faydalıdır.
Muhâcirlerin sonuncusu
Hz. Abbâs, Mekke’nin fethine dâir yapılan hazırlıkların son safhada olduğunu haber alınca, artık Mekke’de kalmayı lüzûmlu bulmayıp, fetihten az bir zaman önce Medîne’ye hicret için yola çıktı. Zü’l-huleyfe’de Resûlullaha kavuştu.
Âilesini Medîne’ye gönderip, kendisi Mekke’nin fethinde, Peygamber efendimizin yanında bulundu. Peygamber efendimiz ona buyurdular ki:
- Ey Abbâs! Ben, Peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi, sen de muhâcirlerin sonuncususun.
Hz. Ebû Süfyân, Mekke’nin fethi sırasında Müslüman oldu. Kendisiyle Hz. Abbâs ilgilendi. Ebû Süfyân, Müslümanların bir sabah vakti namaz için coşkun hazırlıklarını görünce dedi ki:
- Ey Abbâs! Müslümanlara yeni bir şey mi emredildi?
- Hayır, onlar namaza hazırlanıyorlar.
Daha sonra Ebû Süfyân’a abdest aldırıp, Resûlullaha götürdü. Resûl aleyhisselâm namaz için cemâ’atin önüne geçip tekbîr aldı. Cemâ’at da büyük bir vecd içinde Ona uydu. Onların rükü ve secdedeki hâllerini gören Ebû Süfyân dedi ki:
- Ey Abbâs! Böyle itâati ne İran saraylarında, ne Rum diyârlarında gördüm. Doğrusu, yeğenin büyük bir hükümdâr olmuş.
Bunun üzerine Hz. Abbâs dedi ki:
- Ey Ebû Süfyân! Bu iş saltanat değil, nübüvvettir.
Hz. Abbâs, Resûlullahın yakını olması sebebiyle, Eshâb-ı kirâm arasında ayrı bir yeri vardı. Sözü dinlenirdi.
Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.
Hele Hz. Ömer, tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp, “Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır” diyordu. Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki:
- Kim, “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!
Duyan var mı?
Hz. Ebû Bekir ile Hz. Abbâs’ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskîn edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hz. Abbâs buyurdu ki:
- Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı?
- Hayır böyle bir söz duymadık.
Sonra Hz. Ömer’e dönüp sordu:
- Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu?
- Hayır duymadım.
Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:
- Hiç kimse Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyleyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah efendimiz, İslâmiyetin bütün hükümlerini tamamladıktan sonra aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.
Sonra, Hz. Ebû Bekir de buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi.
Hayber gazâsından sonra, Haccâc bin İlât hazretleri, Peygamber efendimizin huzûruna gelip dedi ki:
- Yâ ResûlAllah, benim Mekke’de çoluk çocuğum, mallarım var. Bunları buraya getirmek istiyorum. Fakat, benim Müslüman olduğumu öğrenirlerse, bunları vermezler. Mekke’ye gittiğimde, sizin hakkınızda uygun olmayan sözler söylesem uygun olur mu?
Bunun üzerine Peygamber efendimiz izin verdi.
Zafere ulaştı
Bu izin üzerine Mekke’ye gelip, Peygamber efendimizin esîr alındığını, öldürülmesi için Mekke’ye getirileceğini söyledi.
Bu habere müşrikler çok sevindi. Hz. Abbâs ise, haberi alır almaz, üzüntüsünden bayıldı. Kendinden geçmiş bir hâlde evine götürdüler. Bir müddet sonra kendine geldiğinde, işin aslını öğrenmek için, kimsenin bulunmadığı bir zamanda, Haccâc’ı evine çağırdı. Hz. Abbâs’ın perişan hâlini gören Haccâc dedi ki:
- Yâ Abbâs sana müjde! Resûlullah, Hayber’de zafere ulaştı. Ben mallarımı kurtarmak için Resûlullahtan izin alarak böyle söyledim. Buradan ayrıldıktan üç gün sonra, yaptığım hîleyi onlara söyleyebilirsin.
Hz. Abbâs, Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn gazâsında da, Peygamber efendimizin yanından ayrılmadı. İslâm ordusu, sabah gün ışımadan çukur ve geniş bir vâdiden aşağı iniyordu. Düşman ordusu, önceden oraya geldiği için, vâdinin her iki yanında gizlenip pusu kurmuştu.
Resûlullahın yanından ayrılmadı
Müslümanlar tam oraya geldiklerinde, düşman etraftan saldırmaya başladı. Müslümanlar ne olduklarını anlayamadılar. Bir an karışıklık oldu. Hz. Abbâs, Hz. Ebû Bekir ve birkaç kahraman, ölümü göze alıp, Resûlullahla birlikte bir adım gerilemediler.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Yâ Abbâs! Sen onlara; “Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında bî’at eden sahâbîler!” diye seslen!
Hz. Abbâs, iri yapılı ve heybetli idi. Bağırdığı zaman sesi çok uzaklardan duyulduğu için, bütün gücüyle bağırdı:
- Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında Peygamberimize söz veren Eshâb! Buraya toplanınız! Dağılmayınız!
Bunu işiten Eshâb-ı kirâm geri dönmek istediler. Fakat binek hayvanları öyle ürkmüşlerdi ki, ba’zıları hayvanlarını geri döndüremediler. Binek hayvanlarından kendilerini atmak mecbûriyetinde kaldılar. Müslümanlar toparlandılar ve şiddetli bir muhârebeden sonra düşman yenik düştü. Askerlerinin çoğu öldürüldü. Bir kısmı da esîr alındı.
Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, çok yiğit idi. Hz. Câbir anlatır:
“Resûlullah efendimiz Tâif’e gittiğinde, oradaki halka, elçi olarak Hanzala bin Rebî’i göndermişti. Hanzala Tâiflilerle görüşürken, kendisini yakalayıp kaleye hapsetmek istediler. Bunu gören Resûl aleyhisselâm buyurdu ki:
- Kim bunların elinden Hanzala’yı kurtarır? Bu işi başarana bütün gâzilerin sevâbı verilecektir.
Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib yerinden fırlayıp, yıldırım gibi koştu. Hanzala’yı kaleye sokmak üzere olan Tâiflilere yetişerek, ellerinden aldı. Kaleden Hz. Abbâs’a taş atıyorlardı. Bu sırada Resûlullah efendimiz de, Hz. Abbâs’a duâ ediyordu. Hz. Abbâs yaralanmadan Hanzala’yı Resûlullaha getirdi.”
Fâizini kaldırdı
632 senesinde Resûlullah efendimiz Eshâbıyla vedâ haccına gittiler. Peygamber efendimiz, vedâ hutbelerinde, sevgili amcasından da bahsettiler... Fâizin yasak olduğunu, ilk kaldırdığı fâizin, amcası Hz. Abbâs’ın fâizi olduğunu bildirdiler.
Peygamber efendimizin vefâtından sonra mübârek cenâzelerini yıkamak üzere; Hz. Ali, Hz. Abbâs ve oğulları Fadl ve Kusem, Üsâme bin Zeyd ve Sâlih odaya girip kapıyı kapadılar. Peygamber efendimizi, gömleği üzerinde olduğu hâlde yıkamaya başladılar.
Hz. Abbâs ve oğulları su döküp, Peygamber efendimizi sağa, sola döndürdüler. Hz. Ali de yıkadı. Yıkadıkça, evin içine eşine rastlanmamış çok güzel bir koku yayıldı. Üç parça kefen ile kefenledikten sonra, vefât ettiği yere kabr-i şerîfi kazılıp, lahd şekline getirildi ve Resûlullah efendimizi, kabr-i şerîfine koydular.
Hz. Ömer, fetihlerden elde edilen ganîmetlerden, Hz. Abbâs’a hisse ayırırdı. Hz. Ömer, Mescid-i Nebevînin genişletilmesini istedi. Mescidin hemen yanında Hz. Abbâs’ın evi vardı. Halîfe bu evi satın almak istedi. Hz Abbâs ise evini hediye olarak verdi.
Ayağa kalkarlardı
Hz. Ömer, Medîne’de kuraklık olunca, Hz. Abbâs’ın duâ etmesini istedi. Hz. Abbâs duâ edip, duâsı bereketiyle yağmur yağdı ve toprak yeşerdi. Bundan sonra Hz. Ömer buyurdu ki:
- Abbâs, Allahü teâlâ ile bizim aramızda vesîledir.
Hz. Abbâs, Peygamber efendimize yakınlığı ve fazîletlerinin çokluğundan dolayı herkes tarafından sevilir, sayılır, hürmet edilir bir zât idi. Herkes kendisine imrenirdi. Dört büyük halîfe gibi büyük zâtlar, o gelince, hürmetlerinden ve tevâzularından ayağa kalkarlardı.
Çok zengin idi. Medîne’ye yerleştikten sonra yapılan bütün muhârebelerde ve özellikle, Bizans’a karşı gerçekleştirilen seferde, İslâm ordusunun techîzi için çok yardım etti.
Ziyâdesiyle cömert olup, ikrâm ve ihsânları çok idi. Köleleri satın alıp azâd eder ve böyle yapmayı çok severdi. Yetmiş köle azâd ettiği meşhûrdur. Yakın akrabâyı ziyâret etmeye, onların haklarını yerine getirmeye çok dikkat eder, muhtaç olanlara yardım ederdi.
Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, ömrünün sonunda göremez oldu. Hz. Osman’ın şehîd edilmesinden iki sene evvel, 652 senesinde 88 yaşında Medîne-i münevverede vefât etti. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırdı. Bakî’ kabristanına defnedildi.
Kızlarından başka on erkek evlâdı vardı. Bunların içinde, Abdullah bin Abbâs hazretleri ilimde çok yüksekti. Kızları içinde Ümmü Gülsüm ba’zı hadîs-i şerîfler rivâyet etti.
Hz. Âişe şöyle anlatır:
“Resûlullah efendimiz Eshâb-ı kirâmı ile oturuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer vardı. O esnâda Hz. Abbâs içeri girdi. Hz. Ebû Bekir ona yer verdi. Hz. Abbâs, Resûlullahla Ebû Bekir arasına oturdu. Resûl aleyhisselâm bu hareketinden dolayı Hz. Ebû Bekir’e buyurdu ki:
- Büyüklerin kıymetini büyükler bilir.”
Ben Abbâs'danım
Peygamber efendimiz Hz. Abbâs hakkında yine buyurdular ki:
(Bu Abdülmuttalib oğlu Abbâs’dır. Kureyşte en cömert ve akrabâlık bağlarına en saygılı olandır.)
(Abbâs, bendendir. Ben Abbâs’danım.)
(Abbâs, amcamdır. Beni korumuştur. Ona ezâ eden, bana ezâ etmiş olur.)
(Abbâsoğullarından melikler olacak, ümmetimin başına geçecekler. Allahü teâlâ dîni onlarla azîz ve hâkim kılacak.)
Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, ekseriyâ şöyle derdi:
- Kendisine iyilik yaptığım hiç kimsenin kötülüğünü görmedim. Kendisine kötülük yaptığım hiç kimsenin de iyiliğini görmedim. Onun için, herkese iyilik ve ihsânda bulunun! Çünkü bunlar, sizi kötülüğün zararlarından korur.
İbni Şihâb’dan bildirildiğine göre; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in hilâfetleri sırasında, kendileri bir binek üzerinde iken Hz. Abbâs’a rastlarlarsa, bineklerinden inerler, onunla beraber gideceği yere kadar yürürler, sonra dönerlerdi.
okumanız dileğimle
|
|
|
|
|
MalcolmY
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 64
|
 |
« Yanıtla #11 : Mayıs 23, 2004, 12:06:37 pm » |
|
Abbas bin Ubâde, Peygamber efendimizin davetini duyunca, Müslüman olmak için koşarak gelen Medineli ilk 12 kişiden biridir. Birinci Akabe biatında Müslüman olan altı Medineli, ikinci sene yanlarına altı arkadaş daha alıp, oniki kişi olarak Mekkeye geldiler. Şimdiden yapınız!
Peygamberimizle gece Akabede görüşmek üzere söz aldılar. Gece olunca buluştular ve aralarında anlaştılar. Hz. Abbas bin Ubâde, Peygamber efendimizle yapılan anlaşmayı pekiştirmek için arkadaşlarına dedi ki:
- Ey Hazrecliler! Peygamber efendimizi niçin kabul ettiğinizi biliyor musunuz?
Onlarda: "Evet" cevabını verdiler. Bunun üzerine sözlerine söyle devam etti:
- Siz Onu, hem sulh, hem de savaş zamanları için kabul edip, Ona tâbi oluyorsunuz. Eğer, mallarınıza bir zarar gelince, akraba ve yakınlarınız helak olunca, Peygamberimizi yalnız ve yardımsız bırakacaksanız, bunu şimdiden yapınız!
VAllahi, eğer böyle birşey yaparsanız dünyada ve ahirette helak olursunuz. Eğer davet ettiği şeyde, mallarınızın gitmesine ve yakın akrabalarınızın öldürülmesine rağmen, Peygamberimize bağlı kalacaksanız, Onu tutunuz. VAllahi bu, dünyanız ve ahiretiniz için hayırdır.
Bu sözler üzerine arkadaşları da dediler ki:
- Biz Peygamberimizi, mallarımız ziyan olsa da, yakınlarımız öldürülse de yine tutarız. Ondan hiçbir zaman ayrılmayız. Ölmek var, dönmek yok.
Sonra Peygamber efendimize dönerek sual ettiler:
- Ya ResulAllah, biz bu ahdimizi, sözümüzü yerine getirirsek, bize ne vardır, diye sual ettiler.
Peygamberimiz ise; "Cennet" buyurdular.
Bundan sonra sıra ile Peygamberimize biat ettiler ve söz verdiler.
Peygamberimiz Medineli Müslümanlardan su hususlarda söz aldı:
Allahü teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık etmemek, zina etmemek, çocukları öldürmemek, yalan söylememek, iftira etmemek, hayırlı işlere muhalefet etmemek.
Medinelilerin Peygamber efendimize biat ettiği sırada Akabe tepesinden şöyle bir ses duyuldu:
- Ey Minada konaklayanlar! Peygamber ile Müslüman olan Medineliler, sizlerle savaşmak üzere anlaştılar!
Peygamberimiz, bu ses için buyurdu ki:
- Bu Akabenin şeytanıdır.
Sonra seslenene de buyurdular ki:
- Ey Allahü teâlânın düşmanı! İsimi bitirince, senin hakkından gelirim!
Bu şekilde emrolunmadık
Biat eden Medinelilere de buyurdu:
- Siz hemen konak yerlerinize dönün!
Hz. Abbas bin Ubâde dedi ki:
- Ya ResulAllah, yemin ederim ki, istediğin takdirde, yarın sabah, Minada bulunan kâfirlerin üzerine kılıçlarımızla eğilir, onların hepsini kılıçtan geçiririz.
Peygamber efendimiz memnun oldular, fakat, "Bize, henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Şimdilik siz yerlerinize dönünüz" buyurdu.
Hz. Abbas bin Ubade, Akabe'de biat ettikten sonra, Peygamberimizden ayrılmamış, Mekke'de kalmıştır. Peygamberimize hicret izni gelince, o da Medine'ye hicret etmiştir. Bu sebeple kendisine, “Ensarın muhaciri” denilmiştir.
Bize buyurun!
Peygamber efendimiz, Mekke'den Medine'ye hicret ettiğinde, herkes Resulullahı misafir etmek istiyordu. Medine halkı, Peygamberimize, görülmemiş bir tezahüratta bulunuyor, herkes, "Bize buyurun ya ResulAllah” diyerek evlerine davet ediyorlardı.
Resulullahın Kusva adındaki develeri, sağa sola baka baka ilerlerken, Abbas bin Ubade hazretleri ve Salim bin Avf oğulları, Kusva'nın önüne gerilerek dediler ki:
- Ya ResulAllah! Bizim yanımızda kal! Sayıca çokluk, mal ve silah bakımından, düşmanlarına karşı seni koruyup savunacak kuvvet ve kudret bizde var.
Peygamberimiz, gülümseyerek onlara buyurdular ki:
- Allahü teâlâ, onlari size hayırlı ve mübarek kılsın! Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği ona bildirilmiştir.
Peygamber efendimiz, Mekke'den gelen muhacirlerle, Medineli Müslümanları birbirlerine kardeş yaptılar. Hz. Abbas bin Ubade'yi de Hz. Osman bin Maz'un ile din kardeşi yaptılar.
Abbas bin Ubade hazretleri, Uhud gazasında, bir ara eshab-ı kiramın dağılmakta olduğunu görünce, dağılan eshab-ı kirama şöyle seslendi:
- Ey kardeşlerim! Bu uğradığımız musibet, Peygamberimize karşı isyanımızın neticesidir. O, sabır ve sebat ederseniz, yardıma kavuşacağınızı size vaad etmişti. Dağılmayınız! Peygamberimizin etrafına geliniz! Eğer bizler, koruyucuların yanında yer almaz da, Resulullaha bir zarar gelmesıne sebep olursak, artık Rabbimizin katında bizim için ileri sürülecek bir mazeret bulunmaz!
Şahitlik edeceğim
Bu sözleri söyledikten sonra, iki arkadaşıyla ileri atıldılar. Büyük bir gayretle "Allah Allah" nidalarıyla, önlerine gelenle dövüşmeye başladılar. Peygamber efendimizin uğrunda, Onu korumak için sehit oluncaya kadar kahramanca çarpıştılar. Müşriklerden Süfyan bin Ümeyye, Hz. Abbas'i iki yerinden yaraladı. Akşam üzeri Hz. Abbas'ı, kanlar içinde eli, yüzü kesilmiş bir hâlde şehit olmuş buldular.
Peygamberimiz Uhud'da şehit olan eshab-ı kiram için buyurdular ki:
- VAllahi, eshabımla birlikte ben de şehit olup, Uhud dağının bağrında gecelemeyi ne kadar isterdim. Ben, bunların, Allahü teâlânın yolunda hakiki şehit olduklarına kıyamet gününde şahitlik edeceğim.
Hz. Abbas bin Ubade, Medineli Hazrec kabilesine mensuptu. Babası; Ubade bin Nadle'dir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Allah ONLARDAN RAZI OLSUN
|
|
|
|
|
MalcolmY
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 64
|
 |
« Yanıtla #12 : Mayıs 23, 2004, 10:28:19 pm » |
|
Resûlullah efendimiz Mekke’de iken, Abdullah ibni Abbâs’ın annesine buyurmuştu ki:
- Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir!
Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve ikâmet okuyup, ismini Abdullah koydular. “Allahım! Onu dinde fakîh kıl ve kitabını ona öğret” diyerek duâ ettiler. Sonra annesinin kucağına verip buyurdular ki:
- Halîfelerin babasını al, götür!
Abbâs bunu işitip, bu durumu Peygamber efendimize gelip sorunca, “Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halîfelerin babasıdır” buyurdu.
Hepsi onun soyundan oldu
Abbâsî devletinin başına çok halîfeler geldi. Bunların hepsi, Abdullah bin Abbâs’ın soyundan oldu.
Abdullah bin Abbâs, Resûlullahın duâsı bereketiyle, ilimde çok yüksek derecelere ulaştı. Daha küçük yaşta iken, Resûl-i ekrem efendimizin yanına giderdi. Teyzesi Meymûne binti Hâris Resûlullahın zevcesi idi. Bu sebeple pek çok defa Peygamberimizin evine gidip gelmiş, ba’zı geceler orada kalmıştır.
Abdullah bin Abbâs, Resûlullahın abdest suyunu hazırlar, birlikte namaz kılarlardı. Abdest almayı, namaz kılmayı, Resûlullahtan görerek öğrendi. Devamlı hizmeti sebebiyle, Resûlullahın çok duâ ve iltifâtına kavuştu.
Bir defasında Peygamber efendimiz, mübârek elini Abdullah bin Abbâs’ın başına koyarak şöyle duâ etti:
- Yâ Rabbî! Bütün ilim ve hikmeti, bu başa ver! Onları te’vîl ve tefsîr edebilsin.
Bir başka gün de mübârek elini göğsü üzerine koyup:
- Allahım! İnsanoğluna ihsân ettiğin her ilim ve hikmet, bu güzel göğüste toplansın, buyurmuştur.
Peygamberimiz, Medîne’ye hicret ettikten sonra, Abdullah bin Abbâs, âilesi ile birlikte hicretin sekizinci senesine kadar Mekke’de kaldı. Mekke’nin fethinden önce Medîne’ye hicret etti. Bu sıralarda henüz 11-12 yaşlarında bulunuyordu. Aklı, zekâsı, çabuk kavrayışı ile dikkati çekiyor ve seviliyordu.
En derin âlim
Peygamberimiz vefât ettiği sırada, İbni Abbâs onüç veya ondört yaşında bulunuyordu. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinin meclisinde bulundu. Hz. Ömer’in sohbetlerine ve ilim meclisine devam edip, onun, Peygamberimizden aldığı ilme, feyze ve ma’rifetlere kavuştu.
Abdullah bin Abbâs, dört halîfe devrinde fetvâlar verdi. Hz. Osman devrinde yapılan Kuzey Afrika seferine katıldı. Bu seferde, İslâm ordusu adına kendisine elçilik vazîfesi verildi. Burada hükümdârlık eden Cercis ile görüştü. Cercis ve adamları onun aklını, zekâsını, fikrî kuvvetini ve ilmini görerek şaşırmışlardı. Hattâ onların, “Bu, Arabların en derin âlimidir” dedikleri bildirilmiştir.Dönüşlerinde Hz. Osman’ın emriyle, onun yerine hac emirliği yaptı. Bu vazîfeden döndüğü zaman, Hz. Osman şehîd edilmişti. Hz. Ali’nin halîfeliği sırasında, Basra vâliliğinde bulundu.
Abdullah bin Abbâs, Eshâb-ı kirâm arasında, ilminin üstünlüğü ile tanınmıştır. Übey bin Ka’b onun hakkında buyurdu ki:
- O, bu ümmetin âlimidir. Ona akıl ve anlayış verilmiştir. Resûlullah efendimiz, onun dinde fakîh olması için duâ etmiştir.
Bahr-ül ilim
Abdullah bin Abbâs hazretleri, Muhâcir ve Ensâr-ı kirâmdan birçoklarıyla görüşür, onlara Resûlullahın gazâları ve inzâl olan sûreler hakkında suâller sorardı. İlminin çokluğu sebebiyle kendisine lakab olarak Bahr-ül ilim, ya’nî ilim deryâsı denildi.
Çalışmaları, son derece muntazam ve belli bir plân dâhilinde idi. Hangi gün ne iş yapacağını önceden tesbit eder ve onlara aynen riâyet ederdi.
Dört büyük halîfe ve diğer Eshâb-ı kirâmdan çok iltifât gördü. Bu iltifâtlar karşısında aslâ hâlini değiştirmedi. Tevâzudan hiç ayrılmadı. Çok methedildiği zaman; “Bana bu ni’meti ihsân eden Allahü teâlâdır. Çünkü, Resûlullah efendimiz benim için duâ etti” derdi.
Abdullah bin Abbâs hazretleri, bilhassa Kur’ân-ı kerîmin tefsîri ve âyet-i kerîmelerin îzâhında yüksek bir ilme sahipti. Bu vasfından dolayı Tercümân-ül Kur’ân denilmiştir. Hz. Ömer, onu, ilim meclisinde bulundurur ve dâimâ ilme teşvîk ederdi. Yaşının küçüklüğüne rağmen İbni Abbâs’a hürmet eder, onunla istişârede bulunur, ilim ve irfânını takdîr ve tebrik ederdi.
Abdullah bin Abbâs hazretleri, Hz. Ömer’in kendisini üstün tutup, meclisinde bulundurması hakkında şöyle demektedir:
“Hz. Ömer, beni, Eshâb-ı Bedir’in meclisinde bulundururdu. Onlardan ba’zıları Hz. Ömer’e, “Niçin bu genci yanında bulunduruyorsun” diye suâl ettiklerinde buyururdu ki:
- Bu, sizin bildiklerinizden değil.”
Âlimler meclisine gelirdi
Talebesi Atâ bin Ebî Rebâh der ki:
- İbni Abbâs’ın ilim meclisinden daha üstün ve daha faydalı bir meclis görmedim. Âlimler, sâlihler, şâirler onun meclisine devam ederler, her biri ilme doymuş olarak huzûrundan ayrılırlardı.
Abdullah bin Amr bin Âs da, İbni Abbâs’ı methederek der ki:
- Sünneti ve Kur’ân-ı kerîmdeki âyet-i kerîmelerin ihtivâ ettiği hükümlerin inceliklerini, en iyi bilenlerimizdendir.
Abdullah bin Abbâs hazretleri, devrinin ilim, irfân ve fazîlet bakımından önde gelenlerindendi.
İlimde canlı bir kütüphâne olup, bütün ilimleri kendisinde toplamış; tefsîr, hadîs, fıkıh, edebiyât ve sahâbenin ihtilâf ettiği konularda ve diğer ilim dallarında mütehassıs olmuştu.
Kur’ân-ı kerîmle ilgili ilmini, isteyen ve soranlara öğretirdi. Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin toplanmasında ve neşrinde büyük hizmeti olmuştur.
Meşhûr velîlerden Şakîk, bir hac mevsiminde İbni Abbâs’ın bir hutbesini dinlemişti. İbni Abbâs, Nûr sûresinin tefsîrini yapmıştı. Şakîk buna hayrân olup dedi ki:
- Bu tefsîrin kadri, kıymeti yüksektir. Eğer Mecûsîler, Rumlar bunu duysalardı, hepsi Müslüman olurdu.
Tefsîr yazmadı
Abdullah bin Abbâs hazretlerinin, müstakil bir tefsîr kitabı yoktur. Fakat tefsîre dâir muhtelif rivâyetleri vardır. İslâm âlimleri, tefsîr kitaplarını onun rivâyetleriyle süslediler.
Abdullah bin Abbâs hazretlerinin nakledilegelen rivâyetlerinden bir kısmını, Fîrûzâbâdî, Tenvîr-ül-Mikbâs min Tefsîr-i İbni Abbâs adlı bir kitapta toplamıştır. Onun tefsîre dâir rivâyetleri çeşitli yollarla nakledilmiştir.
İbni Abbâs hazretlerinin verdiği fetvâlar, fıkıh ilminin en kuvvetli temellerindendir. Halîfe Me’mûn zamanında toplatılan fetvâları, yirmi cildi bulmakta idi. Kendisine havâle edilen mes’elelere gâyet açık ve isâbetli cevaplar vermesiyle meşhûr oldu. Bu sebeple müşkillerini sormak üzere kendisine çok sayıda gelen oluyordu. Suâl sormak için gelenlerin çok kalabalık olması sebebiyle, gelenleri ellişer kişilik gruplar hâlinde yanına alıp, suâllerine cevap verirdi.
|
|
|
|
|
MalcolmY
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 64
|
 |
« Yanıtla #13 : Mayıs 23, 2004, 10:29:19 pm » |
|
Talebelerinden Ebû Sâlih anlatır:
“İnsanlar mes’elelerini sormak için Abdullah bin Abbâs’ın evi önünde toplanmışlardı. Yol, insanla dolup taşmıştı. Kimsenin gelip geçmesi mümkün değildi. Huzûruna girip, kapı önündeki durumu haber verdim. Bana, su getirmemi söyledi. Getirdiğim su ile, abdest aldı ve buyurdu ki:
- Şimdi çık ve dışardakilere söyle! Onlardan, Kur’ân-ı kerîm ve kırâat ilmine dâir soru sormak isteyenler gelsinler!
Dışarı çıkıp söyledim. O husûsta mes’elesi olanlar içeri girdiler. Ev doldu. Müşkillerini sordular ve cevaplarını fazlasıyla alıp dışarı çıktılar. Sonra tekrar buyurdu ki:
- Şimdi Kur’ân-ı kerîmin tefsîr ve te’vîli husûsunda bilgi edinmek isteyenler gelsin!
Söyledim. İçeri girdiler. Onlar da evin odalarını doldurdular. Onların da suâllerini cevaplandırdı. Doymuş olarak çıktılar. Arkasından tekrar buyurdu:
- Harâm, helâl ve fıkıhtan mes’elesi olanlar gelsinler!
Cevaplarını aldılar
Haber verdim, onlar da içeri girdiler. Evde yine boş yer kalmadı.
Gelenler de harâm, helâl ve fıkhî mevzûlarda çeşitli suâller sordular. Onlara da çok güzel cevaplar verdi.
Gelenler dışarı çıktılar. Sonra tekrar buyurdu ki:
- Ferâiz ya’nî mîrâs mes’elesine dâir suâlleri olanlar girsinler!
Onlar gelip evi doldurdular. Cevaplarını alıp çıktılar.
Onlar çıktıktan sonra yine buyurdu:
- Lügat ilminden ve edebiyattan sormak isteyenler girsinler.
Onlar da gelip suâllerini sorup cevaplarını aldılar. Böylece, suâli olanların hepsi, cevaplarını teferruatlı bir şekilde aldılar.
Bu duruma yakînen şâhit olduktan sonra anladım ki, Kureyş, Abdullah bin Abbâs hazretleri ile ne kadar iftihâr etse azdır. Hayatımda, kapısında böyle kalabalık insanların toplandığı bir başka kimse görmedim.”
İbni Abbâs hazretleri, hadîs ilminde bir deryâ idi. 2660 civârında hadîs-i şerîf rivâyet etti. Hadîs-i şerîfleri tedkîk ve araştırma ile öğrenirdi. Rivâyetleri Kütüb-i sitte denilen meşhûr altı hadîs kitabında yer almaktadır.
Abdullah bin Abbâs hazretleri, ömrünün son günlerinde 7-8 gün hasta yattıktan sonra, 687 senesinde Tâif’te vefât etti. Cenâze namazını, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed bin el-Hanefiyye kıldırdı ve buyurdu ki:
- Bugün, bu ümmetin en âlimi vefât etti. Onun vefâtı Müslümanları çok üzdü.
Gözleri görmez olmuştu
Abdullah bin Abbâs hazretleri, uzun boylu, güzel beyaz yüzlü, iri vücutlu bir zât idi. Sakalını kına ile boyardı. Çok ağlaması sebebiyle, yanaklarında, gözyaşlarının bıraktığı izler görünürdü. Ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. Bunun için şu beyti söylemişti:
Allah, gözlerimden görme nûrunu aldıysa, Dilimde ve kalbimde o nûr devam ediyor.
Abdullah bin Abbâs hazretleri buyurdu ki:
“Dağlar dahî birbirine karşı azsa, azgın cezâsını bulacaktır.”
“İçinde harâm olanın, ya’nî harâm yiyenin, namazını Allahü teâlâ kabûl etmez.”
“Benim için gecenin az bir vaktini ilme ayırmak, bütün geceyi ibâdetle geçirmekten daha sevimlidir.”
“İnsanlara hayrı öğretenler için, denizdeki balıklara varıncaya kadar her şey, Allahü teâlâdan magfiret diler.”
“Resûlullah efendimiz misvâk kullanmak husûsunda bize öyle emirler verirdi ki, bu husûsta bir âyet geleceğini zannederdik.”
“Her binânın bir temeli vardır. İslâm binâsının temeli de güzel ahlâktır.”
“Zengine ikrâm edip, fakîre ihânet eden mel’ûndur.”
“Kıyâmet günü Cennete ilk da’vet edilecek olanlar, her durumda Allahü teâlâya hamd edenlerdir.”
“Ey çok günâh işleyen! Yaptığın işin şerli sonucu seni bekliyor, onun için kendinden emîn olma! Gülmektesin, ama başına neler geleceğini anlamıyorsun. Bu hâlin, günâhların en büyüğüdür. Bir hatâlı işte başarı kazanır, sevinirsin. Bu sevinmen, yaptığın hatâdan daha büyüktür.”
Sabır üç çeşittir
“İşleyeceğin yanlış bir işin fırsatını kaçırınca, üzülürsün. Hâlbuki bu, o hatâdan daha tehlikelidir. Sen hatâdasın. Allahü teâlâ, seni dâimâ görmektedir. Bu görüş, kalbini titretmez. Bu hâlin, yaptığın hatâdan daha fenâdır.”
“Sabır üç çeşittir. Birincisi, farzların yapılmasında güçlüklere sabretmek. Bunun sevâbı üçyüz derecedir. İkincisi harâmlardan ve yasak edilen şeylerden sakınma husûsunda sabır. Bunun altıyüz derece sevâbı vardır. Üçüncüsü, musîbetin ilk geldiği anda gösterilen sabırdır. Bunun da fazîleti dokuzyüz derecedir.”
Talebesi Mücâhid bin Cebr, Abdullah bin Abbâs’ın şöyle buyurduğunu nakleder:
“Üzerine gerekmeyen ve sana faydası dokunmayan şeyler hakkında konuşma! Çünkü bu fuzûlî bir iştir, zararından da emîn değilsin.
Yerini bulmadıkça lüzûmlu olan sözü de konuşma! Çok kere faydalı söz yerini bulmaz da kaybolur gider.
Sen de öyle yap!
Sefîh ve ahmak kimselerle mücâdele etme! Çünkü sefîh, kalbinden sana buğzeder. Ahmak, âdî kimseler, dili ile sana eziyet ederler.
Tanıdığın kimse yanından ayrıldığı zaman, onun ayrı bir yerde seni nasıl anmasını istersen, sen de onu öyle an!
Sen, affedilmeni istediğin husûslarda, onu da affet! Kardeşinin sana ne şekilde muâmele yapmasını istersen, sen de ona o şekilde muâmele et!
Suçlu olarak yakalanıp da, ihsân ile mükâfât görenin ameli gibi amel et!”
Abdullah bin Abbâs bir dersinde şöyle buyurdu:
- Besmeleyi okuyan, Allahü teâlâyı zikretmiş olur. Elhamdülillah diyen, şükretmiş olur. Allahü ekber diyen, Allahü teâlâyı ta’zîm etmiş, büyük bilmiş olur. Lâ ilâhe illAllah diyen, Allahü teâlâyı tevhîd etmiş olur. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh diyen, Allahü teâlâya teslîm olmuş olur. Onun için Cennette yüksek bir derece ve hazîneler vardır.
Abdullah bin Abbâs hazretleri, farzlara çok önem verirdi. Nasîhat istiyenlere buyururdu ki:
- İlk önce farzları yapmalıdır. Allahü teâlânın emirlerini yerine getir ve O’ndan yardım iste! Allahü teâlâ bir kulunda, düzgün niyet ve katındaki sevâba kavuşma arzûsu görünce, onun istemediği şeyleri ondan men eder.
Allahü teâlâ, mü’min, fâcir, günâhkâr herkesin rızkını helâlden takdîr etmiştir. Helâl rızkı için sabrederse, Allahü teâlâ onu mutlaka gönderir. Sabırsızlık gösterip harâmdan bir şey yerse, helâl rızkından eksiltir.
O da seni gözetir
Abdullah bin Abbâs anlatır:
“Resûlullah efendimiz bana şöyle buyurdu:
- Ey oğlum! Sana faydalı olacak ve Allahü teâlânın râzı olduğu birkaç şey öğreteyim mi?
Sen Allahü teâlânın hakkını gözetirsen, O da seni gözetir. Genişlik vaktinde O’nu unutmazsan, sıkıntılı zamanında imdâdına yetişir.
İnsanlar sana bir şey vermek için bir araya gelseler, o şeyi Allahü teâlâ takdîr etmedi ise vermeye güçleri yetmez. Bir şeyden seni men ettiklerinde, eğer Allahü teâlâ o şeyi takdîr etti ise, mâni olamazlar.”
Yaptığını Allah için yap! Nefsinin hoşuna gitmeyen şeylere sabretmekte, senin için çok hayır ve iyilikler vardır. Allahü teâlânın yardımı, sabırla birlikte gelir. Sıkıntıdan sonra rahatlık vardır.
Abdullah bin Abbâs, kâinâtın yaratılışıyla ilgili olarak bir dersinde buyurdu ki:
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
İblîs, Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indirilince, Allahü teâlâya sordu:
- Kullarına saâdet yolunu göstermek için, birçok kitap ve Peygamberler verdin. Kullarını azdırmak için, bana ne vereceksin?
- Senin kitâbın, nefsi azdıran şiirler ve mûsikîdir. Peygamberlerin, kâhinler, falcılar, büyücülerdir. Aklı gideren, kalbleri karartan gıdaların da, Besmelesiz yenilen, içilen şeyler ve sarhoş eden içkilerdir. Nasîhatların, yalan; evin, oyun sahaları ve hamamlar; tuzakların, çıplak gezen kızlar; mescidlerin, fısk meclisleridir.
Ümmetine emret!
Abdullah bin Abbâs buyurdu ki:
“Allahü teâlâ Îsâ aleyhisselâma buyurdu:
- Yâ Îsâ! Muhammed aleyhisselâma îmân et! Senin ümmetinden, Onun zamanına yetişecek olanların, Ona îmân etmeleri için de ümmetine emret! Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Âdem Peygamberi yaratmazdım.
Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Cenneti, Cehennemi yaratmazdım. Arşı su üzerinde yarattım. Hareket etti. Üzerine, Lâ ilâhe illAllah Muhammedün Resûlullah yazınca durdu.”
Bir gün Abdullah bin Abbâs hazretlerine sordular:
- Beş vakit namazı emreden âyet-i kerîme, Kur’ân-ı kerîmin neresindedir?
Cevâbında buyurdu ki:
- Rûm sûresinin onyedinci ve onsekizinci âyetlerini oku! Bu iki âyet-i kerîmede meâlen buyuruldu ki:
(Akşam ve sabah vakitlerinde, Allahı tesbîh edin! Göklerde ve yeryüzünde olanların yaptıkları ve ikindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, Allahü teâlâ içindir.)
Akşam yapılan tesbîh, akşam ve yatsı namazlarıdır. Sabah yapılan tesbîh, sabah namazıdır. İkindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, ikindi ve öğle namazlarıdır.
Bu âyet-i kerîmeler, beş vakit namazı emretmektedir.
Kabir azâbından kurtarır
Abdullah bin Abbâs anlatır:
“Birkaç Sahâbî yolculukta bir çadır kurduk. Burada kabir olduğunu bilmiyorduk. Birisinin Mülk sûresini başından sonuna kadar okuduğunu işittik. Medîne’ye gelince, bunu Resûlullaha arz ettik. Buyurdular ki:
- Bu sûre, ölüyü kabirdeki azâbdan kurtarır.”
Abdullah bin Abbâs buyurdu ki:
- Allahü teâlâ bütün emirleri için bir sınır koymuş, bu sınırı aşınca, özür saymıştır. Özür olanı affetmiştir. Yalnız, zikrediniz emri, böyle değildir.
Bunun için bir sınır ve özür tanımamıştır. Hiçbir özür ile zikir terkedilmez. Çünkü O, “Dururken, otururken ve yatarken de zikrediniz! Her yerde, her hâlde, dil ile ve kalb ile zikredin! Beni hiç unutmayın” buyurdu.
Bakara sûresinin yüzelliikinci âyetinde meâlen, “Beni zikredin! Ben de sizi zikrederim!” buyuruldu.
|
|
|
|
|
|
mice
|
 |
« Yanıtla #14 : Mayıs 26, 2004, 04:23:09 pm » |
|
Doğumu ve Yetişmesi: Muaz b. Cebel (r.a) Medine’de doğdu. Muaz, üstün zekalı, belagatı güçlü, büyük emelleri olan bir şahsiyetti. Allah Teala, ona etkileyici bir hitabet ile yüz ve mantık güzelliği vermiştir. Muaz (r.a), Resulüllah (s.a.v)’ın muallim olarak Medine’ye gönderdiği Musab b. Umeyr vesilesi ile küçük yaşta Müslüman olmuştur.
Resulüllah (s.a.v)’a Biati: Muaz (r.a), Resulüllah (s.a.v)’a biat eden 72 kişi ile birlikte idi. Muaz (r.a) biat ettikten sonra Medine halkını İslam’a davet etmeye başladı ve onun vesilesi ile Amr b. Cümûh gibi önde gelen sahabeler Müslüman oldu.
Menkıbeleri: Resulüllah (s.a.v) Medine’ye hicret ettikten sonra Muaz b. Cebel devamlı Nebi (s.a.v) ile birlikte oldu ve Kur’an-ı Kerim’i ile İslam hukukunu kapsamlı olarak öğrendi. Sahabeler içinde Kur’an-ı en iyi bilen, en doğru okuyan ve İslam hukukunu en iyi bilen sahabe oldu. Resulüllah (s.a.v): Ümmetimden helal ve haramı en iyi bilen Muaz’dır, buyurarak Muaz’ı methetti (Tirmizi, İbn Mace). Muaz (r.a), Resulüllah (s.a.v) döneminde Kur’an-ı toplayan altı kişiden biridir. Resulüllah (s.a.v) Mekke’nin fethinden sonra insanlara Kur’an öğretmek ve İslam’ı anlatmak için Muaz’ı Mekke’de bıraktı. Yemen kralları Resulüllah (s.a.v)’a gelip Müslüman olduklarını bildirdiklerinde ve İslam’ı öğrenmek için muallim istediklerinde Resulüllah (s.a.v) bu görev için Muaz (r.a)’ı seçti. Resulüllah (s.a.v), Muaz’ın başkanlığında bir grup sahabeyi bizzat kendisi uğurlayarak Muaz’a şöyle buyurdu: Ey Muaz! Bu seneden sonra belki benimle görüşemezsin. Fakat Mescidime ve kabrime uğrarsın. Muaz (r.a), Resulüllah (s.a.v)’tan ayrılışına üzülerek ağladı. Resulüllah (s.a.v) bu görüşmeden sonra vefat etti ve Muaz (r.a), Resulüllah (s.a.v)’ı bir daha göremedi. Muaz (r.a), Resulüllah (s.a.v)’ın vefatından hemen sonra Medine’ye döndü. Fakat Resulüllah (s.a.v)’tan ayrılmaya dayanamayarak ağladı. Ömer (r.a) hilafeti devraldığında Muaz (r.a)’ı ganimeti taksim etmesi için Kilab Oğulları kabilesine gönderdi.
Kur’an-ı Kerim Öğretmek İçin Şam’a Gidişi: Şam valisi Yezid b. Ebu Süfyan’ın Ömer (r.a)’den Şam halkına İslam’ı öğretecek bir muallim göndermesi talebinde bulundu. Ömer (r.a), Muaz b. Cebel, İbâde b. Sâmit, Ebu Eyyub Ensari, Ubey b. Ka’b ve Ebu Derda’yı toplayarak onlara: Şamlı kardeşleriniz Kur’an’ı Kerim ve İslam’ın hükümlerini öğrenmek için muallim istiyorlar. İçinizden üç kişiyi bu görev için belirleyin. Eğer hepiniz gitmek isterse üç kişi gönderileceğinden dolayı aranızda kura çekin, dedi. Onlar: Ebu Eyyub ihtiyar ve Ubey hasta birisi. Böylece biz üç kişi kaldık ve kura çekmemize gerek yok, dediler. Ömer (r.a): Humus kentinden başlayın. Eğer halkın durumunu beğenirseniz biriniz orada kalsın, biriniz de Şam’a diğeriniz ise Filistin’e gitsin, dedi. Bu üç şahıs birlikte Humus kentine gittiler ve orada İbâde b. Sâmit kaldı. Ebu Derda Şam’a Muaz b. Cebel de Filistin’e gitti.
Vefatı: Muaz (r.a), Filistin’de kaldığı dönemde veba hastalığına yakalandı. Vefatı geldiğini anlayınca şöyle dedi: Ey ölüm merhaba! Hasretle beklenen ziyaretçi bir müddet ayrılıktan sonra geldi. Sonra bakışlarını semaya uzatarak: Allahım! Dünyayı sevmediğimi, onun nimetlerinden faydalanmak için orada uzun müddet kalmak istemediğimi, orada oruç tutmak, Sana itaat etmek ve zikir halkalarında âlimler ile birlikte olmak istediğimi Sen bilirsin. İmanlı kişileri kabul ettiğin gibi beni de iyilik ile kabul et, dedikten sonra vefat etti.
|
Yazıkki yine akşam oldu biz yine yalnız kaldık. Bir kıyısı görünmez denize daldık. Bir gemiye binmişiz bulanık bir gecede Allah’ın denizinde Allah’tan uzak kaldık.
|
|
|
SerkaNReaL
Yeni üye
Offline
Mesaj Sayısı: 29
|
 |
« Yanıtla #15 : Haziran 17, 2004, 10:08:36 pm » |
|
Insanligin Iftihar tablosunu (s.a.v) alti ay evinde misafir eden kutlu sahabeye selam olsun.
|
|
|
|
|
MeHLikA
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 67
|
 |
« Yanıtla #16 : Haziran 19, 2004, 02:35:31 am » |
|
Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a)
Doğumu ve Yetişmesi:
Ebu Ubeyde b. Cerrah, Mekke’de Kureyş’in şerefli evlerinden birinde doğdu.
İsmi: Amir b. Abdullah b. Cerrah, künyesi ise Ebu Ubeyde’dir.
Ebu Ubeyde ince uzun boylu, görünüşü güzel, yüzü parlak, çok mütevazi, hayâ duygusu yüksek ve zorluk anında insanların en cesaretlisi idi. Onu gören her kişi seviyor ve tanıyan her kişi de hoşnut oluyordu.
İslam’a Girişi:
Ebu Ubeyde (r.a), İslam’a ilk girenlerdendir. Ebu Bekr (r.a)’in Müslüman oluşundan bir gün sonra Müslüman olmuştur. Ebu Ubeyde, Abdurrahman b. Avf, Osman b. Mazûn ve Erkam b. Ebu Erkam Ebu Bekr Sıddık (r.a)’ın vesilesi ile Müslüman olmuşlardır. Ebu Bekr (r.a) bu zatları Resulüllah (s.a.v)’ın yanına getirip O’nun karşısında şahadet getirmişlerdir.
Ebu Ubeyde (r.a), Resulüllah (s.a.v)’ın katıldığı tüm savaşlara iştirak etmiştir. Bedir savaşında müşrik ordusu içinde olan babasını öldürmüş ve hakkında şu ayet nazil olmuştur: Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafında olanlardır (Mücadele 22).
Güvenirliği:
Resulüllah (s.a.v), Ebu Ubeyde’yi “Güvenilir Kişi” olarak isimlendirmiştir. Hıristiyanlardan bir heyet gelip Resulüllah (s.a.v)’a: Ey Ebu Kasım! Anlaşmazlığa düştüğümüz mallarda hakimlik yapması için ashabından güvendiğin bir kişiyi bize gönder, siz Müslümanlar bizlerce güvenilir kimselersiniz, dediler. Resulüllah (s.a.v): Akşamleyin geliniz, sizin için güvenilir birini arayayım, dedi.
Ömer b. Hattab (r.a): “Güvenilir Kişi” unvanına sahip olmak için emirliğe o günkü kadar hiç istekli olmamıştım ve erkenden öğle namazına gittim. Resulüllah (s.a.v) bize öğle namazını kıldırdıktan sonra sağına soluna bakmaya başladı ve ben, parmaklarımın ucuna basarak O’na görünmeye çalıştım. Ebu Ubeyde’yi görünceye kadar bize bakışlarını hiç çevirmedi ve onu çağırıp: Onlarla git ve anlaşmazlığa düştükleri şeyde adalet ile hükmet, buyurdu. Ben de: Ebu Ubeyde’ye onunla gitti, dedim.
Sakif Günündeki Konumu:
Resulüllah (s.a.v)’ın vefatından sonra Ebu Bekr Sakif günü Ebu Ubeyde’ye: Elini ver sana biat edeyim. Çünkü ben Resulüllah (s.a.v)’tan şöyle işittim: Her kavmin bir güvenilir kişisi vardır, bu ümmetin güvenilir kişisi de Ebu Ubeyde’dir. Ebu Ubeyde: Resulüllah (s.a.v)’ın bize namaz kıldırmayı emrettiği birinin önüne geçemem ve o, vefatına kadar bizim imamımızdır, dedi.
Cihadı:
Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a) büyük rolü olduğu İslâmi fetihlere katıldı. İslam ordusunun başında Şam ülkelerine doğru harekete geçti ve Allah’ın yardımı ile tüm Şam ülkelerini fethetti.
Bu ülkelerde taun hastalığı zuhur edince Ömer (r.a) bir mektup göndererek geri gelmesini istedi. Ebu Ubeyde gönderdiği mektupta özür dileyerek şöyle dedi: Ey müminlerin emiri! Benden ne istediğinizi öğrendim. Fakat ben Müslüman askerlerden mesulüm, onlara bulaşan hastalıktan dolayı onları bırakamam, bana ve onlara Allah’ın takdiri gerçekleşinceye kadar da onlardan ayrılmak istemiyorum. Mektubum sana ulaşınca bana izin ver ve ben burada kalayım. Ömer (r.a) mektubu okuyunca ağladı ve yanındakiler: Ebu Ubeyde öldü mü? dediler. Ömer: Hayır, fakat ölüm ona yakın, dedi.
Menkıbeleri:
Muaz b. Cebel (r.a), Ebu Ubeyde (r.a)’nin vefatından sonra halka yaptığı konuşmada şöyle dedi: Ey insanlar! Önemli birini kaybettiniz. Allah’a yemin olsun kalbi temiz, kötülükten uzak, ahireti çok seven ve halka nasihat eden ondan daha üstün birini görmedim. Ona rahmet ediniz ki Allah da size rahmet etsin.
Vefatı:
Ebu Ubeyde (r.a) vefatı yaklaşınca askerlerine şöyle vasiyet etti: Size bir vasiyetim var. Eğer kabul ederseniz doğruluktan ayrılmazsınız: Namazı kılın, zekatı verin, ramazan orucunu tutun, sadaka verin, hac ve umre ibadetini eda edin, yöneticilerinize nasihatta bulunun, onları aldatmayın, dünyanın cazibesine kendinizi kaptırmayın, kişi bin sene yaşasa bile bu gördüğünüz benim durumumdan kaçması mümkün değildir. Allah Teala Âdemoğluna ölümü farz kıldığından Âdemoğlu muhakkak ölecek, itaat elbisesi giydirildiğinden muhakkak Rabbına dönecek ve amellerini kıyamet günü görecek… Ve es-selamu aleyküm ve rahmetullahi.
Sonra Muaz b. Cebel (r.a)’a baktı ve: Ey Muaz! İnsanlara namazı kıldır dedikten sonra vefat etti. ( alıntı) al-islam.com/trk/ )
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap " HER İNSAN ÖLECEK YAŞTADIR! " Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
MalcolmY
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 64
|
 |
« Yanıtla #17 : Temmuz 10, 2004, 12:26:04 am » |
|
EBU UBEYDE BİN CERRAH: UHUDDA PEYGAMBERİMİZİN YÜZÜNE SAPLANAN MİĞFER HALKALARINI KENDİ DİŞLERİNİ PAHASINADA OLSA DA AZMEDİP ÇIKARTAN ŞANLI SAHABİ. Allah ONA MERHAMET ETSİN.Allah ONDAN RAZI OLSUN.
|
|
|
|
|
MalcolmY
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 64
|
 |
« Yanıtla #18 : Temmuz 10, 2004, 06:29:17 pm » |
|
bir hadis için deryaları aşmış ve ülkemize gelmiş daha sonra da bu topraklarda vefat eden sahabi.Allah SENDEN RAZI OLSUN TOPRAKLARIMIZI ŞEREFLENDİRDİN. Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri : peygamberimizi evinde 6. ay barındıran sahabi biliyormusunuz bu sahabi peygamberimiz(s.a.v.) rahatsız olmasın diye eve bile bazen girmezmiş.
|
|
|
|
|
MeHLikA
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 67
|
 |
« Yanıtla #19 : Eylül 21, 2004, 07:32:12 pm » |
|
MUS'AB İBN UMEYR (r.a)
Ashab-ı kirâm'ın ileri gelenlerinden Künyesi Ebâ Muhammed'tir. Mekke'nin zengin ailelerinden olup, yakışıklı ve güzel giyinen bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke'nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında şöyle buyurmuştu: "Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim" (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).
Mus'ab, Mekke'de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Hz. Peygamber(s.a.s)'in insanları İslâm'a davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber'e giderek iman edip müslüman oldu. O sırada Mekkeliler, müslümanlara yoğun bir baskı uyguladığından, Hz. Mus'ab müslüman olduğunu ailesinden gizlemek zorunda kalmıştı. Ama o, Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki Osman b. Talha, Mus'ab'ın namaz kıldığını görüp durumu annesi ile akrabalarına bildirmişti. Bunun üzerine akrabaları yakalayıp hapsettiler. Mekke'nin bu nazlı ve zengin genci için artık çile dolu zor günler başlamıştı.
Habeşistan'a hicret eden ilk kafileye katılıncaya kadar hapiste tutulan Hz. Mus'ab, hicret imkanı çıkınca, dinini daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için Habeşistan'a hicret etti. Habeşistan dönüşünde Hz. Mus'ab'ın durumu tamamen değişmiş ve bu nazlı delikanlının yerini, kalbi İslam ve imanla dopdolu iradesi güçlü kuvvetli, metin bir genç almıştı. Annesi ondaki bu kararlılık ve metaneti görünce, üzerindeki baskısını biraz hafifletmek zorunda kaldı.
Bu sırada Birinci Akabe Beyatı olmuş ve Medinelilerden bir grup İslâm'ı kabullenmişti. Kendilerine İslâm'ı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Rasulullah'tan bir öğretici istediler. Hz. Peygamber de bu önemli görev için Hz. Mus'ab b. Umeyr'i görevlendirdi. Hz. Mus'ab onlara hem namaz kıldıracak, hem Kur'an öğretecek, hem de diğer insanlara İslâm'ı anlatacaktı ve yeni kimseleri İslâm'a davet edecekti.
Böylece Medine'ye ilk hicret eden sahabi Mus'ab b. Umeyr oluyordu. Medine'de ilk cuma namazını da Mus'ab b. Umeyr kıldırdığı kaynaklarda ifade edilir (İbn Sa'd, a.g.e., III, 118).
Bir yıl sonra Mekke'ye, hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Mus'ab b. Umeyr, Hz. Peygamber (s.a.s)'e İslâm'ın Medine'deki hızlı yayılışının müjdesini verirken şöyle demişti: "İslâm'ın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı." Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanlar bu habere çok sevindiler. Oğlunun Mekke'ye döndüğünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi. Ancak Mus'ab bütün bunlara karşı olgun bir müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini İslâm'a daveti bir sonuç vermediği gibi annesi de Mus'ab'ı yolundan döndürememişti.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında iki ay kadar kalan Mus'ab b. Umeyr, Hicretten on iki gün önce Medine'ye vardı. Hz. Peygamber (s.a.s) onu Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a) ve Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ile kardeş ilan etmişti (İbn Sa'd a.g.e., III, 120).
Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. "Rasûlullah'ın bayraktarı" olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında müslümanların gerilediğini gören Mus'ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle şu ayeti okuyordu: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir" (Alu İmrân, 3/144). Bu ayetin Uhud gününe kadar nazil olmadığı ve o gün giderildiği rivayeti, Hz. Mus'ab'ın Allah katındaki değerini ifade eder (İbn Sa'd, a.g.e., III,120,121). Uhud Gazvesinde İslâm ordusunun sancağını taşıyan Mus'ab b. Umeyr'in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol eli de kesildi. Bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı ve yukarıdaki ayeti okumaya devam etti. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Sancağı hemen Suveybit b. Sa'd ve Ebû'r-Rûm b. Umeyr adlı sahabiler aldılar.
Hz. Mus'ab şehid olarak yerde yatarken, günün sonlarına doğru, Hz. Peygamber (s.a.s) Mus'ab'ı elinde sancakla gördü ve "İleriye git ey Mus'ab!" diye emretti. Fakat o kişi geri dönerek "Ben Mus'ab değilim" deyince Hz. Peygamber onun Mus'ab kılığında savaşan Allah'ın meleklerinden biri olduğunu anladı (İbn Sa'd, a.g.e., II, 121).
Uhud savaşında Ashab-ı kiram'ın ileri gelenlerinden birçok kimse şehid oldu. Hz. Mus'ab b. Umeyr de şehidler arasındaydı. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ne kadar üzüntülü olduğu yüzünden okunuyordu. Mus'ab'ın mübarek na'şının başucunda oturarak, Uhud şehidleri hakkında nazil olduğu bildirilen şu ayeti okudu: "Mü'minlerden öyle er kişiler vardır ki, Allah'a verdikleri sözde sadakat ettiler. Kimi adağını ödedi şehid oldu. Kimi de (şehid olmayı) bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler" (el-Ahzab 33/23). Sonra Hz. Peygamber diğer sahabilere, şehidlere yaklaşıp selam vermelerini söyledi ve verilen selamların şehidler tarafından alınacağını ifade etti (İbn Sa'd, a.g.e., III, 121).
Hz. Mus'ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insanı kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus'ab b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir halde şunları söyledi: "Seni Mekke'de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor." Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabiyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.
Allah yolunda canını feda eden bu aziz şehid sahabi için Ashab-ı Kiram'dan Habbab (r.a) şunları anlatıyor: "Biz Hz. Peygamberle birlikte Medine'ye yalnız Allah rızası için hicret ettik. Artık mükâfatını Allah'tan bekleriz. Arkadaşlarımız arasında bu nimetlerden tatmadan âhirete gidenler vardır ki Mus'ab b. Umeyr bunlardan biridir. O Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız şehidin bir kaftanını bulmuş ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhîr denilen kokulu ottan koymamızı emretti" (Buharî, Cenâiz 27; İbn Sa'd, a.g.e., III, 121).
Mehmet Emin AY
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap " HER İNSAN ÖLECEK YAŞTADIR! " Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
trhn
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 131
|
 |
« Yanıtla #20 : Eylül 21, 2004, 09:53:32 pm » |
|
RABBIM BAŞTA SEVGİLİ RESULÜMÜZ S.A.V ONUN SAHABİLERİNİN HUSUSİYLE MUS'AB BİN UMEYR R.A NIN ŞEFAATLERİNE BİZLERİ NAİL EYLESİN.
|
MUHABBETTEN MUHAMMED OLDU HASIL MUHAMMEDSİZ MUHABBETTEN NE HASIL
|
|
|
verda
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 62
|
 |
« Yanıtla #21 : Eylül 21, 2004, 11:33:45 pm » |
|
Amin Amin Allah razi olsun..
|
|
|
|
|
AngeL_
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 148
|
 |
« Yanıtla #22 : Eylül 27, 2004, 05:07:00 pm » |
|
Allah razı olsun....
|
color=olive]Yıkanlar hatır-ı naşadımı Ya Rab Şâd olsun Benimçin Nâmurad olsun diyenler Bermurâd olsun[/color]
|
|
|
SLEME
Yeni üye
Offline
Mesaj Sayısı: 9
|
 |
« Yanıtla #23 : Ekim 18, 2004, 09:13:08 am » |
|
Mehmed Zahid Kotku (RhA)
Kuveyt'ten gelmiş. Dünyanın meşhur zenginlerinden bir efendi. Yedi sene evvel yirmi milyon lira zekât verdiğini duymuştum ben, bu efendinin. Bütün dünya alemindeki müslümanlarla rabıtası vardır. Her tarafın imdadına yetişir elhamdü lillâh.. Buraya da gelmiş. Burdan da Milano'daki İslâm Cemiyeti'nin toplantısına gidiyormuş. İşi gücü böyle, müslümanların yardımına koşmak...
Konuşma esnasında bize güzel bir nasihat da yaptı; müslümanlar hakkında, müslümanların nasıl olması gerektiği hakkında...
Her zaman okuruz, Ves-semâi zâtil-bürûc sûresini. Bu sûrede anlatılıyor ki, o zamanın hükümdarları hendekler kazdırmışlar; Allah diyenleri hendeğe attırmışlar. O günün müslümanlarını ateşe atmışlar. Hendeklere büyük büyük ateşler yakıyorlar, "Ya benim dinimden olacaksın, ya da gir ateşe!" diyorlar. Müslüman olanlar, hiç istiflerini bozmamışlar, o ateşte yanmağa razı olmuşlar ve atlamışlar ateşe...
Bir kadın gelmiş, kucağında da çocuk var kadının; tereddüt ediyor... Belki, çocuğu için tereddüt ediyor. Çocuğa Allah lisan veriyor:
"--Ana, ne düşünüyorsun?.. Ebediyet aleminde uzun boylu yanmaktansa, burda beş-on dakika yanmayı tercih edelim. At kendini!" diyor.
O da atıyor. Sûre-i Bürûc'da tafsilatıyla, uzunca anlatılıyor.
Müslümanlık çok güzel bir dindir. Öyle ne derler, her gürültüye pabuç bırakmamak bakımından, güzel bir derstir hepimize... Allah-u Teàlâ'nın verdiği ecel, hiçbir zaman değişir değildir. Ecelden evvel kimse ölmez, ecelden sonraya da kimse kalmaz. Muayyen dakika ne zamansa, o zaman alırlar canı... Şunun bunun müdahalesi ile bugün ölenler var mesela; hep bunlar ecelleriyle ölmüşlerdir. Ecelsiz ölen yoktur. Onlara ecel o şekilde takdir olunmuş ve o şekilde gitmişlerdir. Binâen aleyh, bundan kurtulmanın çaresi de yoktur. Şöyle yaparsan kurtulursun, böyle yaparsan kurtulursun demek boştur. Korkaklığın da ölüme faydası yoktur.
Onun için, Allah hepimizi affetsin... Bize lütfettiği bu İslâm dininin kadr ü kıymetini anlamak, şuurlu bir müslüman olabilmek devletini cümlemize nasîb eylesin... Dünyanın gözü de hep bizlerde... Allah hepimize sağlam akîde ihsan buyursun... Metanet versin, sabr ü selâmet versin...
Bize de sabır tavsiye etti. Estaizü billâh:
(Vallàhu meas-sàbirîn) diye Kur'an'ın bir çok yerlerinde gelir; Allah sabırlılarla beraberdir. Sabreden derviş, muradına ermiş derler. Onun için, her zorluğa göğüs germek ve yılmadan İslâm'ın müdâfii ve muhafızı olmak hepimizin vazifesidir.
İslâm'ın iki yolu var: Birisi emr-i ma'ruf, diğeri nehy-i anil-münker... Bununla her müslüman me'murdur. Bu, devletin polisine, jandarmasına ait bir şey değildir. Her müslüman hem emr-i ma'ruf yapacak, hem de nehy-i anil-münker yapacak. Fenalıklara engel olmağa çalışacak; iyilikleri de teşvik edecek, yaptırmaya çalışacak...
Cuma günü söyleyeceğim bir Mus'ab vardı. Şimdi de söyleyivereyim de, cumaya yine söylerim:
Mus'ab isminde birisi, Umeyr'in oğlu... İlk müslümanlardan. İslâmiyeti çok acı... Şimdi, Peygamberimiz saklı, iman âşikâre değil yâni. Bir evde etrafına gelen beş-on kişiye müslümanlığı anlatıyor. Mus'ab da duymuş ki, müslümanlık diye bir şey var ortada. Acaba nedir diyerekten, Peygamberimiz'in gizli olduğu yeri buluyor. Giriyor içeriye, dinliyor. Peygamber SAS nasihat ediyor, dini anlatıyor. Hristiyanlıkla mukayese ediyor, bir şeyler yapıyor.
Mus'ab, gayet zengin bir adamın evlâdı... Çok güzel, çok da zengin... Çok da şık giyinen bir genç... Müslüman oluyor. Müslüman olanlara çok eza, cefa yapıyorlar. Yaşama imkanı yok gibi o devirlerde, müslüman olanların... Diyor ki:
"--Ben kimseden korkmam ama, anamdan korkarım. Anam benim müslüman olduğumu duyarsa, kimbilir bana neler yapar? Annedir çünkü... Haber vermeyin ona!" diyor.
Fakat bir müşrik annesine, "Senin oğlun da müslüman oldu." diyor. Annesi de bunu hapsediyor, odanın birine kilitliyor.
O zamanlar müslümanlar, Mekke'yi terkedip Habeşistan'a kaçmaya mecbur oldular. O sıralarda Mus'ab da bir yolunu buldu, Habeşistan'a kaçanlarla beraber o da kaçtı. Şimdi biz, bu mahalleden öbür mahalleye, bu komşudan, öteki komşuya gitmeye zorlanıyoruz. Zorluk var diyoruz, şu bu diyoruz, binbir bahane buluyoruz. O günkü devirde, Mekke'den çıkıp da ta Habeşistan gibi diyara gitmek, lafta kolaydır. Vasıta yok, hep yayan yapıldak...
Gidiyorlar, fakat orda barınamıyorlar. Bir müddet sonra, yine geri dönüyorlar. Geri döndükleri vakitte, annesi bunu yine hapsediyor. O zaman SAS Hazretleri, onu Medine-i Münevvere'ye kaçırıyor. Peygamber o zaman Mekke'de, İslâm da daha gelişmiş değil...
Orda, Peygamber SAS gelinceye kadar, tam yetmişiki kişinin müslüman olmasına sebep oluyor. Orda durmuyor, etrafındaki köylere gidiyor, kasabalara gidiyor, cemaatlerin arasına gidiyor. Putların fenalığından bahsediyor, İslâm'ın ulviyetinden, Allah'ın birliğinden bahsediyor. İnsanların içlerinde nasibleri olanlar müslüman oluyorlar.
Neticede bir köye gidiyor. Orda müslümanlığı anlatmaya çalışırken, oranın ağası olan herif kızıyor, "Bu ne demek?" diyor. Hemen kılıncını çekiyor, geliyor, onun başına dikiliyor:
"--Eğer yaşamak istiyorsanız, gidin burdan!.. Yoksa, kafanızı keseceğim!" diyor.
Mus'ab zavallı, güzel de idareci bir efendiymiş. Allah rahmet eylesin...
"--Efendi, biz buraya döğüşmeye gelmedik. Ben konuşuyordum. Müsaade et, otur, sen de dinle!.. Hoş görürsen ne a'lâ; görmezsen biz de bırakır gideriz. Zorla işimiz yok." filân diyerekten adamı iknâ ediyor.
Oturtuyor oraya, ona güzel bir Kur'an okuyor. Peygamber'den aldığı ilhamların bazılarından, putların boş şey olduğundan bahsederekten, adamın gönlünü yumuşatıyor. "Eşhedü en lâ ilâhe illAllah, ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû" dedirtiyor. Evvelâ konuşmayın diyor; arkasından da kelime-i şehadet getiriyor, müslüman oluyor.
Onun için, telkinin çok faydası var. Usûlü dairesince, kavgaya gürültüye lüzum yok... Put dediğin senin taştan yapılmış, cansız bir mahlûk... O mahluktan medet ummak ne kadar cahilâne bir şey! Bugünün münevveri bile buna aldanmakta... Bugünün münevverleri bile --Allah korusun-- yine bu taşlara tapınmaktalar, şefaatçi diyerekten. Hiç taştan şefaatçi olur mu?..
Şimdi, Peygamber SAS Medine'ye hicret etti, geldi. Geldikten sonra Bedir Harbi oldu. İkinci harb Uhud Harbi oldu. Uhud Harbi'nde Cenâb-ı Peygamber bayrağı Mus'ab'a veriyor. Mus'ab böyle iki tarafa koşturuyor, askeri şecaate getiriyor. Düşman da kalabalık tabii. Orada ecel gelmiş. Bir düşman süvarisinin hücumuna uğrayaraktan kolları kesiliyor, kendisi de orda bayrak elinde, şehid düşüyor.
Cenâb-ı Peygamber, harb sonunda şehidleri toplarlarken, Mus'ab'a çok ağlamış. Çünkü Mus'ab çok zengin bir babanın evlâdı, çok ferah fahur büyümüş; fakat, İslâmiyet uğrunda o fedâkârlığa katlanmış. Aç, yarı aç yarı tok, bir gün aç bir gün tok, hep İslâmiyet lehinde çalışmalar yapıyor; en nihayet de şehadet şerbetini içiyor.
Bir gün Rasûlüllah SAS onu görmüş. Kış günü, üşümüş, üstünde bir şey yok. Kendini muhafaza için bir posta bürünmüş giderken, Rasûlüllah demiş ki:
"--Şuna bakın! Bir babanın ne kıymetli bir evlâdı idi. Bugün, İslâm yolunda her şeyini bıraktı. Anasını da bıraktı, babasını da bıraktı, malını mülkünü de bıraktı. İslâm fedaisi!.." diyerek, daha hayatında iken onu öyle görünce ağlamış.
Onun için, Allah Celle ve A'lâ cümlemize din ve iman aşkı, iman gayreti versin de, dinimizi yalnız kendimize hasretmeyelim. Etrafımızdaki insanlara, komşulara dinin fadàilinden bahsetmekte ne beis var?.. İyilikle güzellikle anlatmaya çalışalım! Bu fena, at onu dışarıya... Bu da kötü, onu da at dışarıya... Biz bize kalalım mı?.. O, kâfirleri yola getirmiş, bizimkiler de herhalde yola gelir. Gelecek olanı tabii...
Allah affetsin kusurlarımızı... İmanımızda kemâl nasîb etsin... Sevdiği, razı olduğu kulları arasına cümlemizi kabul etsin...
Bu dünya fânî diyoruz ama, dilimiz diyor. Ashab bunu güzel anlamış, dünyaya hiç metelik vermemiş... Nasıldı o Selmân-ı Fârisî?.. Evinde bir şey yok, "Ben nasıl gideceğim huzur-u Rasûlüllah'a?" diye ağlıyor. Biz ne yaparız bilmem. Dünyaya o kadar bel bağlamışız ki, bu bel bağlayış bizi her fedakârlıktan uzak ediyor. "Ne yapalım çoluk var, çocuk var, ev var, bark var..." diyoruz.
Selman'ın babası çok zengin, emtiası çok, her şeyi çokmuş. Mus'ab'ınki de öyle ama, iman için hepsini feda etmişler. Hiçbir şeyi gözleri görmüyor.
O günkü ilimle bugünkü ilim arasında dünya kadar fark var ama, bugünkü bilgiler dilde, içeriye inmiyor. O gün böyle bilgilerin hiçbiri yoktu ama, iman bilgisi hepsinin üstündeydi elhamdü lillâh!... Allah onlara nasîb olan imandan, bir nebze de bize ihsân etsin inşâAllah...
El-fâtihah!..
5 Ekim 1978 Perşembe _________________ ELBET PUT OLURLAR ÖPÜLEN ELLER ETEKLER ELBET ÖPEN OLDUKCA OLUR ÖPTÜRECEKLER
|
ÜN GELDİ AĞLADIĞIM GÜNLERE AĞLADIM.
|
|
|
BAHADIRHAN
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 111
|
 |
« Yanıtla #24 : Ekim 18, 2004, 08:19:04 pm » |
|
Amin, Yüce Allah onlardan razı olsun.
|
|
|
|
|
trhn
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 131
|
 |
« Yanıtla #25 : Aralık 18, 2004, 10:39:50 pm » |
|
ÖMER B. HATTAB (r.a)
İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145). Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146). Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır" diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'ın iki yakasını tutarak; "Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!" dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.). Rivayetlere göre Ömer (r.a)'ın müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)'ın yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt" şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125). Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer). Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman oluşu bir fetihti" (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı. Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir. O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: "Ömer'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin" dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud; "Onun hicreti bir zaferdi" (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-Ğâbe, IV, 153) demektedir. Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: "Allah, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151). Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir. Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı. Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur. Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir" demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım" karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94). Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler Resulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi. Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı. Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı. Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü. Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı. Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır'dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286). İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı. Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu. Hz. Ömer'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu. Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur. Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur. Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye, Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer, tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177). Hz. Ömer (r.a)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur. O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur. Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın, müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317). İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16). İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15). Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı. Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi. Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberleşme açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır'daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur. Hz. Ömer'in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O "istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur" demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır. Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarım" sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir. Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e; "Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; "Işıklı aileye selâm olsun" dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; "Allah bunu Ömer'den elbette soracaktır" diye ekledi. Hz. Ömer, ona; "Ömer bu durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda kadın; "Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu" karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım" diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem; "O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer oradan ayrılırken kadın; "Siz bu işe Ömer'den daha layıksınız" dedi. Hz. Ömer; "Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun" dedi. Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir. İlmi Hz. Ömer'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)'ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal'acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir). Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer'in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123). Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: "Ebu Bekir ve Ömer'den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum" karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319). Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm'ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir. Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah'a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım". Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu. Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır. Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "ve namazı ailene emret" (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu: "Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum" (Şıblî, a.g.e., II, 373). Hz. Ömer (r.a)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescid'in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (r.a), Ahnef'i gördüğünde ona; "Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmiş?" diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)'ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)'a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)'in Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti: "Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur" (Buharî, Şurût, 19). İslâmda ilk vakıf olayı budur. Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashab'a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashab'a verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke. Hz. Ömer (r.a)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (s.a.s)'in yanına gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; "Allah yaşını güldürsün ya Resulullah" dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular" dediğinde Hz. Ömer; "Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın" dedi. Sonra da kadınlara dönerek; "Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; "Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)'den sert ve haşinsin" dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22). Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu: "Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer'e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın" (Suyûtî, a.g.e., 133). Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (r.a)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: "Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); Allah doğruyu Ömer'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer'i göstererek şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır" (Suyûtî, aynı yer). Ömer (r.a)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz. Ömer şöyle demiştir: "Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde" (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (s.a.s)'e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (r.a)'ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).
|
MUHABBETTEN MUHAMMED OLDU HASIL MUHAMMEDSİZ MUHABBETTEN NE HASIL
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #26 : Mart 18, 2005, 11:32:16 pm » |
|
EBU ZERR -I GIFARI r.a.
Ebû Zerr Gifari (ra)... İlk Müslümanlardan... Sahâbî Ebû Zerr, Benû Gıfâr kabilesine mensub olup doğum tarihi bilinmemektedir. H. 31 (M. 651/652) yılında Mekke ile Medine arasında bir yer olan er–Rebeze’de vefât etmiştir. Ebû Zerr (r.a)’in annesinin künyesi Ümmü Cündüb’dür. Hz. Cündüb b. Cenâde’nin künyesi Ebu Zerr’dir. İslâm tarihinde isminden ziyade bu künyesi ile meşhur olup bununla anılmaktadır.
Ebû Zerr el–Gifârî’nin kabilesi ve ailesi genellikle câhiliye devrinde yol kesmek, kervanları soymak ve eşkıyalık yapmakla tanınırdı. Ebû Zerr, cesareti ve atılganlığı ile o kadar büyük bir şöhret yapmıştı ki, ismini duyan, olduğu yerde korkudan titrerdi.
Genç yaştaki Ebû Zerr hazretleri bir gün, birdenbire değişerek mesleğini bırakıp haniflerden oldu. İslâm’ın henüz zuhur etmediği bir zamanda Allah yolunu tuttu. Öyle ki, etrafındakilere, “Allah’tan başkasına ibadet edilmez. Putlara tapmayınız, onlardan hiçbir şey istemeyiniz!” demeye başladı. Böylece hak yolunu bulmuş ve lebbeyk demişti. Bu husustaki ifadesine göre, müslüman olmadan üç yıl evveline kadar kendine mahsus bir şekilde Allah’a ibadet ettiğini ifade etmiştir.
Ebû Zerr (r.a.), İslâm daha duyulmadan hakkın dâvetine cevap veren ve ruhen iman eden büyük sahâbîlerden biridir. Ebû Zerr hazretlerinin İslâm ile müşerref olması başlı başına bir olaydır. Şöyle ki: Bir gün, Gıfâroğulları kabilesine mensub bir kişi, Mekke’den kendi kabilesine döndüğünde doğru Ebû Zerr’e gitti ve Mekke’de bir zatın zuhur edip kendisinin peygamber olduğunu iddia ederek insanları yeni bir dine dâvet ettiğini ve Cenâb–ı Hakkın vahdâniyeti hakkında halka talimatta bulunduğunu haber verdi. Ve bu işi tahkik etmesini ilâve etti. Kabiledaşının vermiş olduğu bilgileri dikkatle dinleyen Hz. Ebû Zerr, karşısındakinin sözleri bittikten sonra:
“Cenâb–ı Hakk’a yemin ederim ki, bu zat, iyilikleri öğrenmeleri ve kötülüklerden sakınmaları için halka nasihatler yapmaktadır” dedi.
Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Ebû Zerr Mekke’ye gitti. Bu sırada Hz. Muhammed’in Mekke’deki durumu çok kritik olduğundan, ashabı onu büyük bir titizlikle koruyor ve bulunduğu yeri hiç kimseye açıklamıyorlardı. Ebû Zerr, Hz. Peygamber’i kime sorduysa bir cevap alamadı. Çaresiz Kâbe’ye gitti. Zemzem suyundan içerek biraz rahatladı. Tekrar Hz. Peygamber’i aramaya çıktı. Yine kimseden bir cevap alamadı. Bu arada tesadüfen karşısına çıkan Hz. Ali’ye sordu ise de yine bir cevap alamadı. Birkaç gün böyle geçti.
Nihâyet kendisinin Rasûlullah’ın nübüvvetini ve onu aradığı hususu Rasûlullah’a bildirilince önce şekli şemâili ve durumu tetkik edildi. Sonra zararsız bir kimse olduğu anlaşılınca Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygamber’e götürüldü. Rasûlullah ile yaptığı kısa bir konuşma ve görüşmeden sonra kelime–i şehâdet getirerek İslâm’a girdi. Artık bu günden itibaren bütün kuvvet ve kudretiyle bütün aşk ve şevkiyle, bütün cesaret ve şecâatiyle İslâm’ı yaymaya ve öğretmeye başladı. Ebû Zerr (r.a.) kardeşi Uneys (veya Enis’in) de İslâm’a girmesini sağladı. Kabilesinde de İslâm’a dâvet faâliyetlerine girişti ve birçoğu onun eliyle Müslüman oldu. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra meydana gelen Bedir, Uhud, Hendek ve diğer gazvelere katıldı. Tebük gazvesinde İslâm ordusu hazırlandığı zaman Ebû Zerr gecikmiş; devesinin bitkinliğine rağmen Rasûlullah’ın ardından yürüyerek Tebük seferine katılmıştı. Mekke fethi sırasında kendi kabilesinin sancaktarlığını yapmıştır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
Mustafax67
|
 |
« Yanıtla #27 : Mart 22, 2005, 01:29:14 am » |
|
kardesim sizin buna yazdinigz icin Allah razi olsun.bun ben bilmiyordum.simdik onu ben de biliyorum
|
BA$KASININ AYIBINI SÖYLEMEYi DÜSÜNDÜGÜN ZAMAN NEFSININ AYIBINI hATIRLA!!!
|
|
|
|
Evfacan
|
 |
« Yanıtla #28 : Mart 22, 2005, 02:13:11 am » |
|
Allah Allah. Bu Ebû Zerr Gifari (ra) gerek camilerde gerekse baska yerlerde hic duymamistim. Ilginc ............... Ilk müslümanlardan biri olmak ne güzel bir nimet olasi gerek. Saygilar
|
Yiğit yaralı olur - Yine dağ gibi durur
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #29 : Ağustos 23, 2005, 01:00:33 am » |
|
Ebû Zer Gıfârî hazretleri
Ebû Zer Gıfârî hazretleri, Eshab-ı kiramın meşhurlarından olup, zahidliği, yalnızlığı ve sözünde durmadaki sadakatiyle meşhurdur. Resûlullah efendimize bi’at ederken “Hak teâlânın yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldanmıyacağına, ne kadar acı olursa olsun daima doğru sözlü olacağına” söz vermişti. Ömrünün sonuna kadar hep böyle kaldı. Bu hususta Resûlullah efendimiz, “Dünyaya Ebû Zer’den daha sadık kimse gelmedi” buyurmuşlardır.
Ebû Zer, dünyaya hiç değer vermezdi. Son derece kanaatkâr, fakir ve yalnız yaşardı. Peygamber efendimiz bu sebeble ona “Mesîh-ül-islâm” lâkabını vermişti. Peygamberimize tam bağlanıp, O’nun sevip, beğendiğini seven, Onun sevmediğini ve beğenmediğini sevmeyen Ebû Zer, Resûlullahın vefâtında da yanında bulunmuştur. Peygamberimizin vefâtından sonra Şam’a çekilip, son derece mahzun ve yalnız yaşadı.
Tebük muharebesinde Ebû Zer Gıfârî hazretlerinin devesi pek zayıf ve dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Yolun ortasıda devesi çöküp kalınca, devesinden indi. Eşyasını sırtına yükleyerek orduya yetişti. Alnız başına tenha bir yere oturdu. Peygamberimiz , Hz. Ebû Zer’i böyle tenhada görünce “Allahü teâlâ, yalnız başına yürüyen, yalnız başına vefât edecek olan ve yalnız başına haşrolunacak olan Ebû Zer’e rahmet eylesin” buyurmuşlardır.
Şüphelilerden ve haramlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakirlere dağıtırdı. Herkesin böyle yapmasını isterdi. Fakat oranın zenginleri Ebû Zer’in bu durumunu beğenmediler. Oradan gitmesi için Hz. Osman’a mektup ile bildirdiler. Böylece Medine-i Münevvre’ye davet edildi.
Hz. Osman, Şam halkının kendisinden şikayet sebebini sordu. Ebû Zer de hâdiseyi olduğu gibi anlattı. Bunun üzerine Hz. Osman “Yâ Ebâ Zer, halkı zühd yoluna zorla sokmak imkânsızdır. Benim vazifem, onlar arasında Hak teâlâ hazretlerinin emriyle hükmetmek ve onları çalışma, iktisat tarafına teşvik eylemektir.” buyurdu. Sonra Ebû Zer, Resûlullah bana “Binalar Seldağı’na ulaştığı zaman, sen Medine’den ayrıl” diye emretmişlerdi. İzin verirseniz, ben Medine’den gideyim dedi.
Hz. Osman müsaade buyurdular ve bir deve sürüsü ile, iki köle verdiler. Yetecek miktarda yiyecek ve hediyeler ile Medine-i Münevvereye yakınlarındaki (ebeze) adındaki köye gitmesini söylediler. Ailesi de Şam’dan buraya gönderildi. Ebû Zer Gıfâr hazretleri buraya bir mescit yaptırdı. Vefât edinceye kadar, gelenlere İslâm dînin öğretti. Adîs-i şerîfler rivâyet eyledi. Kalan ömrünü burada geçirdi ve orada da vefât etti.
“Bana elbise değil kefen lâzım”
Ebû Zer Gıfârî hazretlerinin yalnız, garip bir hayatı oldu. Hayatı gibi vefâtı pek garip oldu. Vefatına yakın hanımı, kendisinin doğru dürüst giyecek bir elbisesi ılmadığı için ona bir elbise aradığında, “Bana elbise değil kefen lâzım” deyip, Resûlullahın kendisine nasıl vefât edeceğini söylediğini bildirdi. “İyi bir haber var, yakında Resûlullaha kavuşacağım” ve “Ey ölüm çabuk gel ruhum Rabbime kavuşmak sevgisiyle çırpınıyor” dedi.
Sonra, kızı veya hanımına dönüp, “Dışarıdan gelen olup olmadığını” sordu. Dışarı çıkıp baktıklarında bir şey görünmediğini bildirdiler. Bunun üzerine “Vefât zamanım henüz gelmedi. Şimdi siz bir koyun kesip hazırlayın. Cenazemde sâlih bir topluluk bulunacak. Onlara ikrâm edersiniz. Yemeden gitmemelerini benim tenbih ettiğimi söylersiniz” buyurdu.
Arzusu yerine getirildi. Tekrar kızına veya hanımına dışarı çıkıp gelenlerin olup, olmadığına bakmasını isteyince, dışarı çıktılar. Uzaktan bir topluluğun gelmekte olduğunu görünce içeri grip haberi verdiler.
Bunun üzerine kendisinin kıbleye karşı çevrilmesin istedi. Kıbleye döndükten sonra Hz. Ebû Zer, “Bismillahi ve billahi ve alâ milleti Resûlullah” diyerek ruhunu Hak teâlâya teslim etti. Gelen misafirler karşılanıp Ebû Zer Gıfârî’nin vefât ettiği bildirildi.
Bunlar, “Böyle mübarek bir zâtın cenazesinde bulunmak, Allahü teâlanın bize hususi bir kerem ve lütfudur”, diyerek, Ebû Zer’i gasl, techiz ve tekfin edip namazını kıldılar ve defnettiler. Tam gitmek üzereyken, Ebû Zer Gıfârî size selâm etti, yemek yemeden gitmemenizi tenbih eyeldi diye bildirilince, hepsi oturup yemek yediler. Sonra durumu gidip halifeye bildirdiler. Ebû Zer vefât ettiğinde bir evi, üç koyunu ve birkaç keçisinden başka malı yoktu.
Ebû Zer Gıfârî hazretleri, Peygamberimizden bizzat işiterek ikiyüzseksenbir hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir kısmı şunlardır:
“Akıllı olan kimse zamanını üçe bölmeli, bir kısmını ibâdetle, bir kısmını nefis muhasebesi ile diğerini de öbür işlerini yapmakla geçirmelidir.”
“Nerede olursan ol takva üzerine bulun, Allahtan kork.”
“Eğer iyilik yapmaya gücün yetmiyorsa, hiç olmazsa kötülük etme bu da nefsin için verilmiş bir sadakadır.”
“Amellerinizin faydası kendinizedir”
Ebû Zer Gıfârî hazretlerinin rivâyet ettiği bir hadis-i kudsî şöyledir
Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ey kullarım! Şüphesiz zulüm kendime haram kıldım. Yani zulümden münezzehim. Bunu size de haram kıldım. Sakın kimseye zulüm etmeyin. Ey kullarım! Hepiniz, dalâlet, sapıklık üzere yaratıldınız. Yani din bilgilerini bilmiyordunuz. Ancak sizden hak yoluna hidayet ve imân etmeğe muvaffak eylediğim kimseler hidayete kavuştu, dalâletten kurtuldu. Benden hidayet isteyiniz, sizi hidayete kavuşturayım.”
“Ey benim kullarım hepiniz açtınız. Fadl ve keremimle sizleri yedirip içirip doyurdum. Benden yiyecek içecek talep ediniz ki size bunun sebeplerini ve yolunu kolaylaştırayım.”
“Ey benim kullarım hepiniz çıplaktınız, hepinizi ben giydirdim. Benden giyecek talep ediniz ki sizi giydireyim.
“Ey benim kullarım! Siz gece-gündüz kast ile hata edersiniz. Ben ise şirkden başka bütün günahları affediciyim. Bana istiğfar ediniz ki sizi mağfiret edeyim.”
“Ey benim kullarım! Şüphesiz siz bana hiçbir zarar veremezsiniz ve bana hiçbir fâide sağlayamazsınız. Ben bunlardan münezzeh ve müberrâyım. En ganiyy-i mutlakım siz de fakir-i mutlaksınız.”
“Ey benim kullarım! Eğer sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, insanlarınız, cinleriniz, takvânın en yüksek derecesinde olsa, benim mülkümde zerrece artış olmaz. Zühd ve takvânızın fâidesi yine sizedir.”
“Ey benim kullarım! Sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz insan ve cinleriniz, yani hepiniz en âsî bir kimse gibi hep, isyânkâr ve günâhkâr olsanız, benim mülkümden zerre eksilmez. Bunların zararı, ziyânı size ulaşır."
“Ey kullarım! Öncekileriniz ve sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz, yeryüzünde biryerde el kaldırıp benden isterseniz, (Ben de dilersem), her istediğinizi veririm. Böylece benim mülkümden bir şey eksilmiş olmaz. İğne denize daldırıldığı zaman iğne denizden bir şey eksilir mi? Ucunda kıymetsiz bir yaşlık kalır.”
“Ey kullarım! Sizin amel ve ibadetlerinizi, her işinizi, ümi ezelîm ve hafaza meleklerim ile zapt ve hıfz ederim. Sonra işlerinizin karşılığını âhirette noksansız veririm. İşte bu şekilde her kim bir hayır işlerse, bana hamd-ü senâ eylesin. Bu da benim ihsânımdır. Bundan başka iş işleyenler de beni değil, kendi nefislerini kötülesinler. Zira kötülük işleyenler, irâde-i cüz’iyyeleri ile kendi nefslerine uyarak günah işliyorlar.”
En olgun mümin kimdir?
Ebû Zer Gıfârî hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bir gün mescide girdim. Resûlullah yalnız oturuyordu. Ben de yanına oturup sordum: Yâ ResûlAllah imân bakımından en kâmil mü’min hangisidir? “Ahlâkı en güzel olanıdır” buyurdu.
Dedim ki, Yâ ResûlAllah mü’minlerin en emini kimdir? “İnsanlara elinden ve dilinden zarar gelmeyen kimsedir” buyurdu. Dedim ki, Yâ ResûlAllah en efdâl hicret hangisidir? “Günahlardan uzaklaşmaktır.” Buyurdu.
Sadakanın en efadli hangisidir? Yâ ResûlAllah dedim. “Az da olsa fakirin gönlünü almak için verilendir.” Buyurdu. Dedim ki, Yâ ResûlAllah, Allahü teâlânın indirdiği âyetler içinde en fazîletlisi hangisidir? “Âyet-el kürsîdir.” buyurdu.
Yâ ResûlAllah bana nasihât et dedim. Buyurdu ki:
“Sana Allah’tan korkmayı tavsiye ederim. İşin başı budur.Sana Kur’ân-ı kerîmi okumayı tavsiye ederim. O senin için yeryüzünde nur, gökte meleklerin övgüsüdür. Çok gülmeyi terket, çok gülmek kalbi öldürür, yüzün nurunu giderir. Susmayı tercih et sadece hayır söyle, bu şeytanı senden uzaklaştırır dîne uymakta sana yardımcı olur. Miskinleri (fakirleri) sev onlarla bulun. Kendinden aşağı olanlara bak, senden üstün olanlara bakma, çünkü içinde bulunduğun hal senin için nimettir. Akrabanı ziyaret et, onlar seni ziyaret etmeselerde. Allahü teâlâya itâat et, kınayanların kınamasına aldırma. Acı da olsa Hakkı söyle!.”
Biraz daha istedim.” Sonra da elini göğsüme koydu ve şöyle buyurdu:
“Tedbir almak gibi akıllılık yoktur. Haramlardan el çekmek gibi vera yoktur. Güzel ahlâk gibi de soyluluk yoktur.” buyurdu.
Ebû Zer hazretleri buyurdu ki:
“Malının iki ortağı vardır. Biri semâvî âfetler, diğeri de vârisler. Şu hâlde eğer malından nüsibi enaz olan kimse olmak istemiyorsan ve buna gücün yetiyorsa, Allahü teâlâ’nın yolunda sarfet.”
“Fakir yani, ihtiyaç hali benim için zenginlikten ve hastalık da sıhhatli olmaktan daha sevgilidir.” Bu söz yüksek derecelerini göstermektedir. “İnsan ne kadar dünya malı toplarsa o kadar dünyaya düşkün olur.” “Yalnızlık kötü arkadaşla bulunmaktan iyidir. İyi arkadaşla beraber olmak da yalnızlıktan iyidir.” “En garip ve en çok muhtaç olduğun gün, kabre konduğun gündür.”
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
osmanli
|
 |
« Yanıtla #30 : Ağustos 24, 2005, 01:34:12 am » |
|
Bana elbise değil kefen lâzım 
|
Ey Rabbimiz! Bazı yüzlerin ağarıp, bazı yüzlerin kararacağı günde; bizi yüzleri ak, gönülleri pak olan, sevgili resülünün bayrağı altında toplanan mesut insanlar zümresine kat. O'nun(sav) yanında cennete girmeyi, mübarek Cemalini görmeyi, Senin dostlarınla komşu olmayı ve en büyük makam olan rızana ulaşmayı nasib eyle
|
|
|
zulkifir
Yeni üye
Offline
Mesaj Sayısı: 3
|
 |
« Yanıtla #31 : Eylül 25, 2005, 01:16:24 pm » |
|
Allah razi olsun bilgilerimizi yine tazelemis olduk ama hz ömer gelip gecmis en büyük sahabelerden insAllah Allah razi olur ondan
|
rdogan
|
|
|
ebrarrana
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 76
|
 |
« Yanıtla #32 : Ekim 28, 2005, 01:54:30 am » |
|
Ailece müslüman olan sahabilerden: SEDDAD BİN EVS
Seddad bin Evs, Medineli ensardan idi. Müslüman bir aile ocağında yetişti. Yaşı küçük olduğu için, Resulullah efendimizin gazalarına katılamadı. Ancak Resulullah efendimizin huzurunda devamlı bulunarak yüksek derecelere ve ilimlere kavuştu. Peygamber efendimizin vefatından sonra Şam'da, Filistin'de, Beyt-ül-Mukaddes'te ve Humus'ta bulundu.
Uykum kaçıyor
Seddad bin Evs, eshabın faziletlilerindendir. Geniş bir bilgiye sahipti. Devrinde, her ilimde kendisine müracaat edilirdi. Yumuşak huylu, açık sözlü, hiddet zamanında gadabına hakim idi. İbadette ve Allahü teâlânın beğendiği işlerde çok gayretliydi. Kalbi, Allahü teâlânın korkusu ile doluydu.
Yattığı zaman tefekküre dalardı. Allahü teâlânın rahmeti ile birlikte, azabını da hatırlar, “Ya Rabbi! Cehennem ateşini düşündükçe uykum kaçıyor” derdi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymakta çok titiz olup, bunları güler yüz, tatlı dille insanlara anlatırdı.
Seddad hazretlerinin hususiyetlerinden biri de, ağzından, lüzumsuz ve olur olmaz sözlerin çıkmamasıdır. O, riya ve gösterişten çok sakınırdı. Ebu Esas Sagani şöyle anlatır:
“Sam Cami-i şerifine gitmiştim. Orada Seddad bin Evs hazretleri ile karşılaştım. Bir yere gidecekti. Nereye gideceğini sordum. Hasta bir arkadaşını ziyaret edeceğini söyledi. Ben de kendileriyle gelebileceğimi söyledim ve beraberce gittik.
Oraya varınca, hastaya, durumunun nasıl olduğunu sordular. Hasta, nimet içerisinde olduğunu söyledi. Bunun üzerine, Seddad hazretleri şöyle buyurdu:
- Günahlarının affedildiğini sana müjdelerim. Çünkü, Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâ buyurur ki: “Mümin olan kullarımdan birini imtihan ettiğim zaman, o bu imtihanı hamd ile karşılarsa, yatağından anasından doğduğu günkü gibi, günahlarından temizlenmiş olarak kalkar) buyurdu."
Şirke düşecek mi?
Ubade bin Nesi naklediyor: Seddad bin Evs ağlarken görüldüğünde, ona niçin ağladığı soruldu. Buyurdu ki:
- Resulullahtan duyduğum bir hadis-i şerifi hatırladım da, onun için ağlıyorum. Resulullah efendimiz bu hadis-i şerifinde, “Ümmetim için, şirk ve gizli şehvetten korkuyorum” buyurdu. O zaman ben, “ Ya ResulAllah! Ümmetin senden sonra şirke düşecek mi” diye sordum. Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(Evet, gerçi onlar, güneşe, ay'a ve puta tapmayacaklar, fakat işlerinde riyakârlık yapacaklar, Allah için değil de, Ondan başkalarının rızası için yapacaklar. Gizli şehvet ise şudur: Onlardan biri, oruç tutar, oruçlu olur, sonra şehvete sebep olan bir şeyi görür ve orucunu terkedip bozar.)
Seddad bin Evs şöyle anlatır:
"Peygamberimiz ile beraber idik. Buyurdular ki:
- Yanımızda yabancı, Ehl-i kitap birisi var mı?
Biz de olmadığını bildirdik. Bunun üzerine kapının kapatılmasını emrettiler ve buyurdular ki:
- Ellerinizi kaldırın, Lâ ilâhe illAllah deyiniz!
Sizi müjdelerim!
Ellerimizi kaldırdık. Bu hâl bir müddet devam etti. Sonra mübarek ellerini indirip, şöyle buyurdular:
- Sana hamd olsun ya Rabbi! Beni bu kelime ile gönderdin. Bana, onu emrettin. Bana, onunla cenneti vâdettin. Vâdinde duran yalnız Sensin.
Peygamber efendimiz, bundan sonra buyurdular ki:
- Sizi müjdelerim! Allahü teâlâ sizi mağfiret buyurdu."
Bir gün Peygamber efendimiz Seddad'i sıkıntılı bir vaziyette görünce, buyurdular ki:
- Ne oluyor ya Seddad?
- Ya ResulAllah! Dünya bana dar geliyor.
Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki:
- Üzülme, Şam feth olunacak, Kudüs feth olunacak. Sen ve senden sonraki çocuklarından bir cemaat inşaAllah orada bulunacak.
Seddad bin Evs riyadan, gösterişten çok sakınırdı. Derdi ki:
- Resulullahtan duydum. Buyurdu ki: “Kim riya ile namaz kılar, oruç tutar, sadaka verirse, o, Allahü teâlâya ortak koşmuş olur.” Dünyaya ve nefse aldanmaktan çok sakınır ve şu hadis-i şerifi okurdu:
(Akıllı kimse, kendini hesaba çekip, ölümden sonrası için çalışan kimsedir. Aciz olan da, nefsine, arzu ve isteklerine tabi olur ve Allahü teâlâdan olmayacak şeyler bekler.)
Gittiği yerlerde insanlara nasihat eder ve hadis-i şerifler okurdu. Bir defasında şöyle demişti:
Ahiret adamları
Resulullahtan işittim buyurdu ki:
- Ey insanlar! Dünya, hazır bir metadır. Ondan, iyiler de kötüler de yer. Ahiret, hak bir vaattir. Ahirette, her şeye kâdir olan Allahü teâlâ hükmeder. Orada hak ne ise o olur. Batıl, hükümsüz kalır.
Ey İnsanlar! Sizler ahiret adamlarından, ahireti düşünüp, ona hazırlananlardan olunuz! Dünya adamlarından, ahireti unutup dünyaya dalmışlardan olmayınız!
Allahü teâlâdan korkarak, amel yapınız! Biliniz ki, amellerinize göre arz olunursunuz. Allahü teâlâya mutlaka kavuşacaksınız. Kim, zerre miktarı hayır, iyilik işlerse, onun karşılığını görür. Kim de zerre kadar şer, kötülük yaparsa, onun karşılığını görür.
Seddad bin Evs, Peygamber efendimiz ve eshabın büyüklerinden hadis-i şerif rivayet etmiştir. Oğulları Yala ve Muhammed ile başkaları da ondan hadis-i şerif bildirmişlerdir. Fıkıh ilminde de çok ileri idi. Eshab-ı kiramın kadılarından Ebüdderda buyurdu ki:
- Her ümmetin bir fakihi vardır. Bu ümmetin fakihi de Seddad bin Evs'dir.
Seddad 677 de, Kudüs'te vefat etti.
|
KULA BELA GELMEZ HAK YAZMADIKÇA....
HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA.....
|
|
|
|
osmanli
|
 |
« Yanıtla #33 : Ekim 28, 2005, 01:57:03 am » |
|
yazilariniz icin Allah razi olsun 
|
Ey Rabbimiz! Bazı yüzlerin ağarıp, bazı yüzlerin kararacağı günde; bizi yüzleri ak, gönülleri pak olan, sevgili resülünün bayrağı altında toplanan mesut insanlar zümresine kat. O'nun(sav) yanında cennete girmeyi, mübarek Cemalini görmeyi, Senin dostlarınla komşu olmayı ve en büyük makam olan rızana ulaşmayı nasib eyle
|
|
|
ebrarrana
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 76
|
 |
« Yanıtla #34 : Ekim 28, 2005, 02:07:15 am » |
|
CÜMLEMİZDEN KARDEŞİM............
|
KULA BELA GELMEZ HAK YAZMADIKÇA....
HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA.....
|
|
|
|
Mustafax67
|
 |
« Yanıtla #35 : Ekim 29, 2005, 12:44:42 am » |
|
eline saglik
|
BA$KASININ AYIBINI SÖYLEMEYi DÜSÜNDÜGÜN ZAMAN NEFSININ AYIBINI hATIRLA!!!
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #36 : Mart 22, 2006, 12:22:18 am » |
|
ABDULLAH BİN SÜHEYL Abdullah bin Süheyl ilk Müslüman olanlardandır. İkinci Habeşistan hicretine kadar Müslümanlığını gizledi. Sonra Habeşistan’a hicret eden kâfileye o da iştirak etti. Habeşistan’dan dönüşünde, babası tarafından hapsedilip, işkence yapılmış, Müslümanlıktan vazgeçmeye zorlanmıştı. Bu yüzden çok şiddetli eziyet ve sıkıntılara mâruz kaldı. Çâresiz kalarak babasının sözüne uymuş gibi göründü. Aslında, istemiyerek îmânını gizlemişti. Peygamberimizin ve Müslümanların çoğunluğu Medîne’de bir araya gelmişler, gün geçtikçe güçlenmekte ve durumları iyiye doğru gitmekteydi. İşine yaramıştı Mekke müşrikleri bunu bir türlü hazmedemiyorlar ve en kısa zamanda, Müslümanları ve İslâmiyeti yok etmek istiyorlardı. Bu yüzden Bedir Muharebesine büyük bir intikam hırsıyla hazırlanmışlardı. Bu Abdullah bin Süheyl’in işine yaramıştı. Bedeni müşrikler arasında ama, rûhu Resûlullah ve Müslümanlarla beraberdi. Şirk ve küfür ordusu arasında bulunmak istemiyordu ama, Resûlullaha kavuşmak için bir müddet sebredecekti.
Bu arada, babası kendisini zaman zaman kontrol ediyor, fakat Abdullah bin Süheyl, iç dünyasında olup bitenleri, rûhunda yaşadığı ve tattığı lezzeti, babasına ve etrafındakilere aslâ hissettirmiyordu. Günler böyle geçti. Babası, onda anormal bir durum, İslâmiyete dâir bir belirti görmediğinden, artık onun hakkında şüphesi kalmamıştı.
Hâlbuki o, onların kirli ve insanlıktan uzak dünyasından, Resûlullahın Cennet misâli huzûrlarına, onun mübârek sohbetlerine, Müslümanların o saâdet ve mutluluk dünyasına nasıl kavuşacağının plânlarını yapmaktaydı. Abdullah bin Süheyl, sanki başka âlemde yaşamakta, müşriklerden çok çok uzaklarda bulunmaktaydı. Onun durumundan, kimsenin haberi yoktu. Müşriklerin, Müslümanlardan birkaç misli fazla olan küfür ve şirk ordusu, Bedir’e varmış, bütün techizatı yerleştirmiş, muharebeye hazır duruma gelmişti. Karşılıklı tek tek vuruşmalar bitmiş, iki ordu birbirine girmişti. Harp iyice kızışmıştı.
Hakkımda hayırlı kıldı Abdullah bin Süheyl için tam zamanı idi. İslâm ordusu saflarına geçebilirdi. Fırsatı kaçırmadı ve Müslümanların saflarına katıldı. Böylece, günlerden beri hayâli ile yaşadığı dünyanın içine girmişti. Şimdi başka bir hava teneffüs etmeye başlamıştı. Bu, rûhlara hem gıda ve hem de şifâ olan bir hava idi. O, Allahü teâlânın sevgilisinin yanında, onunla yan yana cihâd ediyordu. Ne büyük saâdetti. Kıyâmete kadar hayırla, duâ ile anılacakların arasına girmişti.
Babası Süheyl, onun bu hareketine çok kızmış ve ağır laflar söylemişti. Abdullah ise babasına, “Allahü teâlâ bunu benim hakkımda çok hayırlı kıldı” diye cevap verdi. Abdullah bu esnâda 27 yaşında idi.
Abdullah bin Süheyl artık yerinde duramıyordu. Aslanlar gibi, şirk ordusunun üzerine atıldı. Sanki önceki Süheyl değildi. Diğer Sahâbe-i kirâm gibi o da kahramanca savaştı. Sonunda müşriklerin şirk ordusu perişan oldu. Abdullah’ın babası da esîr düşmüş, daha sonra fidye ile kurtulmuştu. Abdullah bin Süheyl, Bedir’den sonra Uhud ve Hendek gazâlarına katılmış, Hudeybiye antlaşmasında da hazır bulunmuştur. Fakat bu antlaşma sırasında gördüğü manzara, onun kalbine bir hançer gibi saplanmış ve çok üzülmüştü. Çünkü bu antlaşmada, Mekkeli müşrikleri, babası Süheyl temsil etmiş ve antlaşmaya “Allahın Resûlü” ifâdesinin yazılmasına itiraz ederek demişti ki:
- Biz senin Resûlullah olduğunu kabûl etseydik seninle savaşmazdık.
Müslümanları üzmüştü Onun bu kaba hareketleri Abdullah’ı çok üzmüştü. Resûlullah efendimiz, onun bütün şartlarını kabûl etmişti. Antlaşma imzalanmadan önce olan bir olay da, bütün Müslümanları üzmüş, Resûlullah efendimiz de mahzûn olmuştu. Çünkü, Abdullah bin Süheyl’in küçük kardeşi Ebû Cendel Müslüman olmuştu. Bu yüzden Mekke’de zincire vurulup, hapsedilmişti. Ancak bir yolunu bulup kaçmış, Hudeybiye antlaşması imzalanırken, kendini Resûlullahın mübârek ayaklarının dibine atarak demişti ki:
- Beni kurtar yâ ResûlAllah! Fakat müşriklerin temsilcisi olan babası Süheyl oğlunu orada görünce, Ebû Cendel’i boynundan tutup dedi ki:
- Yâ Muhammed! Antlaşmamız üzerine bana geri çevireceğin insanların ilki budur! Resûlullah efendimiz, onu teslim etmek istememişti. Bunun üzerine Süheyl diretti:
- O zaman antlaşmayı imzalamam! Ancak Resûlullah bu antlaşmanın yapılmasını, birçok sebepten dolayı istiyorlardı. Bütün taleplere rağmen, müşrikler tekliflerinden vazgeçmedi.
Ebû Cendel’in, babasına teslim edilirken söylediği sözler, bütün Müslümanların gözlerini yaşartmıştı. Başlangıcı Müslümanların aleyhine gibi görünen Hudeybiye antlaşması, daha sonra, Müslümanların lehine netîce vermiş, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde bu antlaşmayı, Feth-i Mübîn diye vasıflandırmıştır. Ebû Cendel hazretleri de, bilâhare kurtulmuş, sağ sâlim Medîne’ye dönmüştür. Hudeybiye antlaşmasından iki sene sonra, Abdullah bin Süheyl Mekke’nin fethinde de bulundu. Mekke fethedilmiş, öldürülecek olanların listesi yapılmıştı. Bunların arasında, Abdullah bin Süheyl’in babası da vardı. Babasına dayanamamıştı.
Ben de şehîd olsaydım Babasının öldürülmemesi için teşebbüste bulundu. Durum Resûlullaha arz edildi. Resûlullah efendimiz Hz. Abdullah’ın bu istirhâmını kabûl etti. Babasına bir emannâme verildi. Daha sonra babası Süheyl bin Amr Müslüman oldu. Sahâbelik şerefine nâil oldu. O kadar ihlâslı bir Müslüman oldu ki, Resûlullahın âhırete teşrifleri sırasında konuşmaları ile, birçok kimsenin, dinden dönmesine mâni oldu.
Abdullah bin Süheyl, Yemâme’de Cevaş muharebesinde şehîd olmuştu. Hz. Ebû Bekir, Kureyş ve Mekke’nin ileri gelenleriyle birlikte, oğlunun şehâdetinden dolayı, babası Süheyl’e tâziyede bulunmuşlardı. Oğullarına her türlü işkenceyi daha önce yapmış olan Süheyl dedi ki:
- Keşke ben de şehîd olsaydım. Resûlullah efendimiz bana, şehîdin, âilesinden 70 kişiye şefâ’at edeceğini bildirdi. Ben oğlumun benden önce kimseye şefâ’at etmiyeceğini umuyorum.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #37 : Mart 22, 2006, 12:27:46 am » |
|
EBU ZERR -I GIFARI r.a.
Ebû Zerr Gifari (ra)... İlk Müslümanlardan... Sahâbî Ebû Zerr, Benû Gıfâr kabilesine mensub olup doğum tarihi bilinmemektedir. H. 31 (M. 651/652) yılında Mekke ile Medine arasında bir yer olan er–Rebeze’de vefât etmiştir. Ebû Zerr (r.a)’in annesinin künyesi Ümmü Cündüb’dür. Hz. Cündüb b. Cenâde’nin künyesi Ebu Zerr’dir. İslâm tarihinde isminden ziyade bu künyesi ile meşhur olup bununla anılmaktadır.
Ebû Zerr el–Gifârî’nin kabilesi ve ailesi genellikle câhiliye devrinde yol kesmek, kervanları soymak ve eşkıyalık yapmakla tanınırdı. Ebû Zerr, cesareti ve atılganlığı ile o kadar büyük bir şöhret yapmıştı ki, ismini duyan, olduğu yerde korkudan titrerdi.
Genç yaştaki Ebû Zerr hazretleri bir gün, birdenbire değişerek mesleğini bırakıp haniflerden oldu. İslâm’ın henüz zuhur etmediği bir zamanda Allah yolunu tuttu. Öyle ki, etrafındakilere, “Allah’tan başkasına ibadet edilmez. Putlara tapmayınız, onlardan hiçbir şey istemeyiniz!” demeye başladı. Böylece hak yolunu bulmuş ve lebbeyk demişti. Bu husustaki ifadesine göre, müslüman olmadan üç yıl evveline kadar kendine mahsus bir şekilde Allah’a ibadet ettiğini ifade etmiştir.
Ebû Zerr (r.a.), İslâm daha duyulmadan hakkın dâvetine cevap veren ve ruhen iman eden büyük sahâbîlerden biridir. Ebû Zerr hazretlerinin İslâm ile müşerref olması başlı başına bir olaydır. Şöyle ki: Bir gün, Gıfâroğulları kabilesine mensub bir kişi, Mekke’den kendi kabilesine döndüğünde doğru Ebû Zerr’e gitti ve Mekke’de bir zatın zuhur edip kendisinin peygamber olduğunu iddia ederek insanları yeni bir dine dâvet ettiğini ve Cenâb–ı Hakkın vahdâniyeti hakkında halka talimatta bulunduğunu haber verdi. Ve bu işi tahkik etmesini ilâve etti. Kabiledaşının vermiş olduğu bilgileri dikkatle dinleyen Hz. Ebû Zerr, karşısındakinin sözleri bittikten sonra:
“Cenâb–ı Hakk’a yemin ederim ki, bu zat, iyilikleri öğrenmeleri ve kötülüklerden sakınmaları için halka nasihatler yapmaktadır” dedi.
Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Ebû Zerr Mekke’ye gitti. Bu sırada Hz. Muhammed’in Mekke’deki durumu çok kritik olduğundan, ashabı onu büyük bir titizlikle koruyor ve bulunduğu yeri hiç kimseye açıklamıyorlardı. Ebû Zerr, Hz. Peygamber’i kime sorduysa bir cevap alamadı. Çaresiz Kâbe’ye gitti. Zemzem suyundan içerek biraz rahatladı. Tekrar Hz. Peygamber’i aramaya çıktı. Yine kimseden bir cevap alamadı. Bu arada tesadüfen karşısına çıkan Hz. Ali’ye sordu ise de yine bir cevap alamadı. Birkaç gün böyle geçti.
Nihâyet kendisinin Rasûlullah’ın nübüvvetini ve onu aradığı hususu Rasûlullah’a bildirilince önce şekli şemâili ve durumu tetkik edildi. Sonra zararsız bir kimse olduğu anlaşılınca Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygamber’e götürüldü. Rasûlullah ile yaptığı kısa bir konuşma ve görüşmeden sonra kelime–i şehâdet getirerek İslâm’a girdi. Artık bu günden itibaren bütün kuvvet ve kudretiyle bütün aşk ve şevkiyle, bütün cesaret ve şecâatiyle İslâm’ı yaymaya ve öğretmeye başladı. Ebû Zerr (r.a.) kardeşi Uneys (veya Enis’in) de İslâm’a girmesini sağladı. Kabilesinde de İslâm’a dâvet faâliyetlerine girişti ve birçoğu onun eliyle Müslüman oldu. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra meydana gelen Bedir, Uhud, Hendek ve diğer gazvelere katıldı. Tebük gazvesinde İslâm ordusu hazırlandığı zaman Ebû Zerr gecikmiş; devesinin bitkinliğine rağmen Rasûlullah’ın ardından yürüyerek Tebük seferine katılmıştı. Mekke fethi sırasında kendi kabilesinin sancaktarlığını yapmıştır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #38 : Mart 22, 2006, 12:36:00 am » |
|
KÂ’B BİN ZÜHEYR
Kâ’b bin Züheyr, Müzeyne kabîlesinden olup, onbir şâir yetiştiren bir âileye mensuptu. Babası Züheyr bin Ebî Sülemî ve kardeşi Büceyr de şâir idi. Kâ’b bin Züheyr’in babası Hırıstiyan ve Yahûdi âlimlerinin yanlarına gider, onları dinlerdi. Onlardan âhir zamanda bir Peygamber gönderileceğini işitmişti. İşâreti anlamıştı Züheyr, bir gece rüyâsında, gökten bir ip uzatıldığını, o ipten tutmak için elini uzattığı hâlde yetişemediğini görmüştü. Bu rüyâsının, âhir zamanda gelecek olan Peygambere yetişemeyeceğine ve ömrünün o gönderilmeden biteceğine işâret olduğunu anlamıştı.
Fakat oğulları Kâ’b ve Büceyr’e, âhir zaman Peygamberi gönderilince, Ona îman etmelerini vasiyet etmişti. Kâ’b bin Züheyr ve kardeşi Büceyr, İslâmiyet gelince, Peygamberimizle görüşmek üzere Medîne-i Münevvereye doğru yola çıkmışlardı. Ebrak-ul Azzâf denilen yere geldiklerinde, kardeşi Büceyr dedi ki:
- Sen burada bekle, ben Medîne’ye gidip, O Peygamberi bir göreyim. Söylediklerini dinleyeyim. Büceyr Medîne’ye gidince, Peygamberimiz ona, İslâmiyeti anlattı ve Müslüman olmasını söyledi. O da hemen kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Kâ’b bin Züheyr, kardeşi Büceyr’in Müslüman olduğunu öğrenince, ona çok kızdı. Bunu dile getiren bir şiir yazdı. Şiirinde, Peygamberimize ve İslâmiyete karşı hoş olmayan sözler söylemişti. Kardeşi Büceyr, buna tahammül edemeyip, durumu Peygamberimize arz etti. Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki: - Kâ’b’a kim rastlarsa, onu öldürsün! Kardeşi Büceyr, Kâ’b’a bir mektup yazıp gönderdi. Mektupta, “Başının çâresine bak!” diye yazarak durumu bildirdi. Kâ’b’in yazdığı kötüleyici şiire karşılık bir de şiir yazdı. Bu şiirinde özetle şöyle dedi:
- Ey Kâ’b! Kabûl etmeyip, yerdiğin bu İslâm dîninden daha gerçek ve daha sağlam bir din olamaz, var sende? Kurtulmak istiyorsan putları bırak, bir olan Allaha îman et, Müslüman ol ki, kurtulabilesin! Kıyâmet gününde kaçılamayacak olan Cehennem ateşinden, Müslüman olup, îman edenlerden başkası kurtulamayacaktır. Resûlullahın yanına gel! Büceyr, kardeşi Kâ’b’a yazdığı mektubun bir kısmında da şöyle yazmıştı:
- Resûlullahı şiir yazarak hicvedip üzen Mekkelilerden bâzıları öldürüldü. Kureyş şâirlerinden sağ kalan İbni Zibâra ve Hubeyre bin Ebî Vehb ise başlarını alıp kaçtılar. Eğer sağ kalmak istiyorsan, acele Resûlullahın yanına gel! O, yaptığına pişman olup, tevbe ederek yanına gelen kimseyi öldürmez. Böyle tevbe ederek, gelip Müslüman olanların hepsini kabûl etti. Bu mektubumu alır almaz Müslüman ol ve hemen buraya gel! Eğer bu dediğimi yapmayacak olursan, yeryüzünde başını al, nereye gideceksen git! Kâ'b bin Züheyr, kardeşi Büceyr'in mektubunu alınca, sanki yeryüzü ona dar gelmişti. Zaten kabîlesi arasında bulunan düşmanları, onun için, "O, artık öldürülmüş demektir!" diyerek dedikodu yayıyorlardı.
Kâ'b bin Züheyr, bu durum karşısında derin derin düşünmeye başladı. Yavaş yavaş gönlü aydınlanıyordu. Nihayet Müslüman olmaya karar verdi. Medîne yollarına düştü. Peygamber efendimizi metheden ve kendisinin de tevbe edip, Müslüman olduğunu bildiren uzun bir şiir yazdı.
Sohbetini dinliyorlardı Medîne'ye varınca, gizlice Cüheyni kabîlesinden olan bir arkadaşının evine gidip, misâfir oldu. Ertesi gün sabah, evine misâfir olduğu kişi, onu, Peygamberimizin yanına götürdü. Peygamberimiz o sırada, Eshâb-ı kirâm arasında idi. Eshâb-i kirâm etrafini sarmış, sohbetini dinliyorlardı.
Kâ'b bin Züheyr, devesini mescidin önüne çöktürüp, içeri girdi. Peygamberimizin yanına yaklaşıp, kendini tanıtmadan dedi ki:
- Yâ ResûlAllah! Kâ'b bin Züheyr yaptıklarına pişman ve Müslüman olarak aman dilemeye gelmiş bulunuyor. Ben onu sana getirsem, aman verip, Müslüman olmasını kabûl eder misiniz?
Peygamberimiz buyurdu ki: - Evet. - Yâ Resûlullah, ben şehâdet ederim ki, Allahtan başka ilâh yoktur. Sen de O'nun Resûlüsün! - Sen kimsin? - Ben Kâ'b bin Züheyr'im. Eshâb-ı kirâm onun Kâ'b bin Züheyr olduğunu anlayınca, Ensârdan biri ayağa kalkıp dedi ki: - Yâ ResûlAllah! Müsaade et, boynunu vurayım! Peygamber efendimiz buyurdu ki: - Vazgeç ondan! O, içinde bulunduğu hâlden pişman ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir. Bu sırada Kâ'b bin Züheyr, Müslüman olduğunu bildiren bir kaside okumaya başladı. Bu kasîdesinde uzun bir girişten sonra, asıl mevzuya geçip, Müslüman olduğunu, tevbe ettiğini ve af dilediğini dile getirdi. Son kısmında da Peygamberimizi ve Eshâb-ı kirâmi metheden beyitleri okudu. Hırkasını hediye etti Peygamberimiz, Kâ'b bin Züheyr'in, "Banet süâdü= Sevgili uzaklaştı" sözleriyle başlayan bu kasîdesini beğenip, çok memnun oldu. Onu affetti. Bürdesini (hırkasını) çıkarıp, onun omuzlarına koydu. Bu sebeple Kâ'b bin Züheyr'in kasîdesi, "Kasîde-i Bürde" ismi ile meşhur olmuştur. Hz. Kâ'b 645 senesinde Şam'da vefât etti. Resûlullahın hediye ettiği bu hırka, Hz. Muaviye tarafından Kâ'b bin Züheyr'in vârislerinden satın alınıp, muhafaza edilmiştir. Sırasıyla Emevîlere, onlardan Abbasîlere, daha sonra da Mısır'ın fethinde Mekke Serifi tarafindan diğer kutsal emânetler ile birlikte Yavuz Sultan Selim Han'a teslim edilmiştir. Günümüze kadar korunan bu hırka, "Hırka-ı Saadet" ismi ile meşhur olmuştur. Bugün hâlâ İstanbul'da Topkapı Müzesinde "Hırka-ı Saadet" odasında muhafaza edilmektedir.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
sıddık-birgüvi
|
 |
« Yanıtla #39 : Mart 22, 2006, 03:35:59 am » |
|
Hem zenci hem de yaşlı bir kadındı.
Bunlara fakirlik de eklenince tamamen içine kapanmış ve kimselerle görüşmez olmuştu. Fakat bu haliyle de mescidi temizlemekten de geri kalmazdı.
Cemaat dağılınca hemen resulullah (SallAllahü Aleyhi vesellem)'ın mescidine gelir, kıyıda köşede kalan çöpleri toplar ve ortalığı temizledikten sonra, elindeki değneği yardımıyla zorlukla yürüyerek Medine dışındaki evine dönerdi.
Adeta kendini mescidin hizmetine adamış bir melek gibiydi. Yaşlı kadın günün birinde vefat etti. Komşuları, onu basit bir cenaze merasimiyle defnettiler. Yaşayışından kimsenin haberi olmayan zenci kadının vefatından da fazla kişinin haberi olmamıştı.
Durumu Peygamber Efendimiz işitince sordu: "Neden vefat haberini bana duyurmadınız?"
resulullah (SallAllahü Aleyhi vesellem)'ın etrafındaki nur halkasını oluşturan sahabeler, birbirine güvenip o yaşlı kadının vefatını duyurmamış olmalıydı. resulullah (SallAllahü Aleyhi vesellem), oldukça üzgün bir vaziyette zenci kadının kabri başına gitti ve tekbir getirerek cenaze namazını bizzat kıldı. kainatın efendisi (s.a.v), ashabının göz yaşları arasında o yaşlı zenci kadın için dua etti. :gul:
|
|
|
|
|
|