Sadakat İslamî Forum
 
*
Selamün Aleyküm; Ziyaretçi kardeşim. Ailemiz ferdiysen giriş yap. Değilsen Sadakat Ailesine 10 sn de katılabilirsin. Mart 21, 2010, 01:04:28 am


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 2 [3]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Erkek sahâbiler...(R.A)  (Okunma Sayısı 15395 defa)
osmanli
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3315



WWW
« Yanıtla #80 : Eylül 28, 2007, 02:34:41 am »


Abdullah b Zübeyr bir hutbesinde sunlari söyledi
"Hz.Peygamber"Bu dünyada ipekli giyen kimseler ahirette giyemiyeceklerdir"buyurdu;
Moderatöre Bildir   Logged

Ey Rabbimiz! Bazı yüzlerin ağarıp, bazı yüzlerin kararacağı günde; bizi yüzleri ak, gönülleri pak olan, sevgili resülünün bayrağı altında toplanan mesut insanlar zümresine kat.
O'nun(sav) yanında cennete girmeyi, mübarek Cemalini görmeyi, Senin dostlarınla komşu olmayı ve en büyük makam olan rızana ulaşmayı nasib eyle
kenz
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1152



« Yanıtla #81 : Ekim 08, 2007, 07:28:57 am »


Yine gecelerden bir geceydi. Üseyd RadıyAllahu Anh, evinin arkasında yer alan avluda oturuyordu. Gece ilerlemişti. Gökyüzünde yıldızlar ışıl ışıldı. Oğlu Yahya yanı başında uzanmış yatıyordu. Yorgun geçen bir günden sonra derin bir uykuya dalmıştı. Yakınında Allah yolunda cihad için hazır tuttuğu atı bağlıydı. Güzel ve asil bir attı.
Gece, sessiz ve sakindi. Yıldızlarla dolu berrak semâ, yeryüzünü tatlı bir tül ve ışıltılarla dolu esrarlı bir kubbe gibi örtüyordu.
Bu duygu ve güzellikle yüklü tabloyu, hafiften esen bir rüzgârın serinliği tamamlıyordu. Bu serinlik sayesinde de oğlu rahat uyuyordu.
Gecenin sessizliği, güzelliği, yalnızlık, yüksek duygular… Bütün bunlar onda Allah'ın kelâmını okuma arzusu meydana getirdi... Üseyd RadıyAllahu Anh, duyguyla yüklü bir okuyuşla Kur'an okumaya başladı.
Güzel sesi, gecenin sessizliğinde dalga dalga ilerliyordu. Hafiften esen rüzgâr sanki bu sesi incitmeden, bozmadan biraz daha ileriye taşımaya çalışıyordu. Samimiyet dolu, şefkat ve sevgi dolu bir sesle okuyordu:
"Elif, Lâm, Mîm.
O kitap ki, onda en küçük bir şüphe yoktur. O, takva sahipleri için bir hidâyet rehberidir.
Onlar, gayba inanırlar, namazlarını hakkıyla edâ ederler, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda infâk ederler.
Onlar, sana indirilene de, senden önce indirilen kitaplara da iman ederler. Âhiret gününe de kesinlikle inanırlar. (Bakara, 1–4)
***
Tilâvet, bu noktaya geldiğinde birden at ürker. Daireler çizmeye, ipini koparırcasına asılmaya, şahlanmaya başlar. Onun bu hâlini gören Üseyd RadıyAllahu Anh okumayı keser; at da sakinleşir.
Hayvan iyice sakinleştikten sonra Üseyd RadıyAllahu Anh, bıraktığı yerden tilâvetine devam eder:
"İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler. Kurtuluşa, felâha erenler de ancak onlardır." (Bakara, 5)
***
At yeniden daireler çizmeye, yularına daha güçlü asılmaya başlar. Üseyd yine okumayı keser; at tekrar sakinleşir.
Bu durum, birkaç kez tekrar eder. Üseyd okudukça hayvan şaha kalkar, daireler çizer, yerinde duramaz: O okumayı bırakınca at da sakinleşir.
Üseyd, yularının yettiği kadarıyla geniş daireler çizen ve yularını zorlayan hayvanın, yakınında uyuyan oğlu Yahya'yı çiğnemesinden korkar. Yavrusunu uyandırmak ve tehlikeli bölgeden uzaklaştırmak ister. Ona doğru ilerlerken gözü semâya takılır.
Gözlerin görmediği güzellikte, gölgeliği andırır bir bulut… Pırıl pırıl ışıltılarla dolu… Ufukları hoş bir ışık seline boğmuş, yükseliyordu. Nihayet gözden kayboldu.
Üseyd, sabah olunca Allah Resûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e koştu. Gece yaşadıklarını, gördüklerini anlattı. Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz:
"Onlar meleklerdi ya Üseyd! Seni dinliyorlardı. Okumaya devam etseydin, belki insanlar da onları göreceklerdi, gözlerden saklanmayacaklardı." buyurdu.
Ancak Üseyd devam edememişti. Atın, oğlu Yahya'yı çiğnemesinden korkmuştu. Neler olduğunu o anda anlayamamıştı.
Moderatöre Bildir   Logged

İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
kenz
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1152



« Yanıtla #82 : Ekim 15, 2007, 11:49:48 pm »


ŞEDDAD  İBNİ  EVS


O, yumuşak huylu, açık sözlüydü. Rğzından lüzum­suz bir söz çıkmazdı. Bir defasında ağzından bir söz kaçmıştı. Zaman kaymetmeden şu açıklamayı yaptı: "islâm'a girdiğim günden beri sözlerimi dikkat ederek söylemeğe çalıştım. Fakat bu söz nasıl oldu ağzımdan kaçtı. Onu aklınızda tutma­yın. " dedi.

Şeddad İbni Evs radıyAllahu anh âbid, zâhid bir zât... Allah korkusundan kalbi ürperen, devamlı vücudu titreyen ve derin tefekküre dalan bir yiğit... Gece yattığı zaman ilâhî rahmetin  enginliğini düşünen ve ilâhi azabın şiddetini de unutmayan bir zâhid...

O, Medine'li müslümanlardandır. Hazrec kabilesinin Neccar koluna mensuptur. Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem efendimizin şâiri Hassan'ın yakın akrabası. Babası Evs İbni Sabit, Akabe'de İslâm'la şereflendi. Bedir harbine iştirak etti. Uhud'da şehid oldu. Annesi Harime de müslümandı. Şeddat böyle güzel bir muhitte, müslüman bir aile ocağında yetişti. Geniş bir ilme sahipti.

Ubâde İbni Sâmit radıyAllahu anh onun, ilmî konularda herkesin kendisine başvurduğu zahir ve bâtın ilimlerine vâkıf bir ilim eri olduğunu söyler. Şeddat radıyAllahu anh'ın ilmi ve hilmini "Mecmeu'l-bahreyn" olarak tavsif eder.

O, yumuşak huylu, açık sözlüydü. Ağzından lüzumsuz bir söz çıkmazdı. Bir defasında ağzından bir söz kaçmıştı. Zaman kaybetmeden şu açıklamayı yaptı: "İslâm'a girdiğim günden beri sözlerimi dikkat ederek söylemeğe çalıştım. Fakat bu söz nasıl oldu ağzımdan kaçtı. Onu aklınızda tutmayın. " dedi. Riyadan, gösterişten de çok sakınırdı. Namazlarından sonra dua ve istiğfarı çok yapardı. Sık sık tefekküre dalardı. Allah korkusuyla kalbi ürperir ve: "Ya Rabbi! Cehennem ateşini düşündükçe uykum kaçıyor." derdi. Saman üzerindeki dâne gibi sabahlardı.

O, son derece halim selimdi. Kalbi rakik; yufka yürekli ve gözü yaşlıydı. Birgün ağlarken görüldü. Kendisine: "Niçin ağlıyorsun?" diye soruldu.   O da:

"Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in bir hadisini hatırladım da onun için ağlıyorum. " dedi. Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu hadisinde: "Ümmetim için, şirk ve gizli şehvetten korkuyorum. " buyurdu. O zaman ben: "Ya RasûlAllah! Ümmetin senden sonra şirke düşecek mi?" diye sordum. Resül-i Ekrem sallAllahu aleyhi ve sellem: "Evet, dediler. Gerçi onlar güneşe, aya ve puta tapmayacaklar, fakat işlerinde riyakârlık yapacaklar. (Allah için değil de ondan başkalarının rızası için hareket edecekler) Gizli şehvet ise şudur: Onlardan, biri, oruç tutar, oruçlu olur. Sonra şehvete sebeb bir şeyi görür ve orucunu bozar. " buyurdu.

Şeddat İbni Evs radıyAllahu anh İslâm'ın emir ve nehiylerine uymakta çok titizdi. Hayatında tatbik eder, taviz vermezdi. Çevresine de Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarını güleryüzle, tatlı dille anlatırdı. Her fırsatta tebliğ vazifesini unutmazdı. 50 kadar hadis-i şerif rivayet etti. Râvileri arasında Şam'ın en güzide ricali vardı. Oğulları, Ya'lâ ve Muhammed ile Mahmud bin Lebid, Mahmud bin Rebi', Abdurrahman bin Ganem, Beşir bin Kâ'b bunlardan bazılarıdır.

Onun rivayet ettiği hadislerden bir kaç tanesi şöyledir:

Ebu Eş'as es-Sağani rivayet ediyor:

"Şam Cami-i şerifine gitmiştim. Orada Şeddat ibni Evs ile karşılaştım. Bir yere gidecekti. Nereye gideceğini sordum. O da; Hasta bir arkadaşını ziyaret edeceğini söyledi. Ben de kendileriyle gelebileceğimi söyledim. Beraber gittik. Oraya varınca hastaya durumunun nasıl olduğunu sordu. Hasta: "Nimet içerisinde olduğunu" söyledi. Bunun üzerine Şeddad: "Günahlarının affedildiğini sana müjdelerim. Çünkü Resûl-i Ekrem sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim. " dedi ve Efendimizden duyduğu hadis-i kudsîyi nakletti: buyurdu.

Şeddat İbni Evs radıyAllahu anh İki Cihan Güneşi efendimizden ayrılmazdı. Yaşı küçük olduğu için savaşlarda bulunamadı ise de onun muhabbetiyle hep beraberdi. Birgün bir arada iken, Fahr-i Kâinat sallAllahu aleyhi ve sellem efendimiz: "Yanımızda yabancı birisi var mı?" diye sordu. Biz de:

"Yok Ya RasûlAllah dedik. Kapının kapatılmasını işaret ettikten sonra: "Ellerinizi kaldırınız, La ilahe illAllah deyiniz. " buyurdu. Bir müddet bu şekilde "Kelime-i Tevhid"e devam etti. Sonra mübarek ellerini indirdi ve; "Sana hamd olsun yâ Rabbi! Beni bu kelime ile gönderdin. Bana onu emrettin. Bana, onunla cenneti va'dettin. Sen va'dinde hulf etmezsin. Va'dinde duran yalnız sensin. " buyurdu. Bu sözlerden sonra bize: "Sizi müjdelerim Allah teâlâ sizi mağfiret buyurdu. Hepinizi bağışladı. " dedi.

Birgün o yine Fahr-i Kâinat sallAllahu aleyhi ve sellem efendimizden hadis naklediyordu. Onun şöyle buyurduğunu işittim. "Kim riya ile namaz kılar, oruç tutar, sadaka verirse, o Allah Teâlâ ya ortak koşmuş olur " buyurdu demişti. Avf İbni Mâlik ona: "Böyle bir adamın amelinden halis olanı ayrılarak kabul olunmaz mı?" diye sordu. Şeddad radıyAllahu anh da şu hadis-i kudsiyi nakletti: "Müşrik olan insanın çoğundan da, azından da zâtı-ı kibriya müstağnidir."

Yine rivayet ettiği hadislerden bir tanesinde: "Ey insanlar Dünya, hazır bir meta'dır Ondan iyiler de kötüler de yer. Ahiret haktır Orada Allah Teâlâ hükmeder. Ey insanlar! Sizler âhiret adamı olunuz. Ahireti düşünüp ona hazırlanınız. Dünya adamlarından olmayınız. Ahireti unutup dünyaya dalanlardan olmayınız. Siz, Allah'dan korkarak amel yapınız. Biliniz ki, amellerinize göre arz olunursunuz. Allah Teâlâ ya mutlaka kavuşacaksınız. Kim zerre miktar hayır yaparsa, onun karşılığını görür. Kim de zerre kadar kötülük işlerse onun karşılığını görür. Cezasını çeker "

Şeddad İbni Evs radıyAllahu anh ömrünün sonlarına doğru Şam, Filistin, Beytül Makdis ve Humus'ta bulundu. Bu havalide ilimle uğraşanlar hep ona müracaat ederdi. 58. hicri yılında yetmiş beş yaşlarında iken Kudüs'te vefat etti. Cenab-ı Hak şefaatlerine nail etsin. Amin.

Moderatöre Bildir   Logged

İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
hocaoğlu
aktif okur
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 118



« Yanıtla #83 : Ekim 23, 2007, 01:32:39 pm »


TALHA BİN UBEYDULLAH

ŞEMAİLİ: Kısaya yakın orta boylu, enli omuzlu, geniş göğüslü, pembe tenli çok yakışıklı bir zat idi.

Sik saçlı olup. saçı ne düz, ne de kıvırcıktı.

O müthiş günde. Uhud çenginde Alemlerin Efendisini müdafaa ve muhafaza ederken bir eli sakatlanmıştı.

Yürürken hızlı yürür, bir tarafa döneceği zaman, bütün vücuduyla dönerdi.

Tanla b. Ubeydullah (RadıyAllahu Anh)'ın nesebi, ata soyu altıncı babada Hz. Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh) ve yedinci babada Allah Rasulu (Sallalahu Aleyhi Vesellem) ile birleşir. Aşerei Mübeşşere'dendir.

LAKAPLARI: Talhatü'l Hayr, Talhatü'l Feyyaz ve Talhatü'l Cud'dür.

Bizzat Kainatın Efendisi tarafından takılan bu lakaplar, bazı gazalardaki yararlılıkları ve gösterdiği üstün kahramanlıkları üzerine Talhatü'l Hayr demiştir.

"Talhatü'l Cud" lakabını alışındaki sebep elinin açıklığı idi. Cömert Talha demektir bunun manası.

Hem cömert, hem konukseverdi. Peygamber Şehri Medine'ye gelenler hep onun evinde misafir kalırlardı ve her türlü izzet ve ikramı görürlerdi.

"Talhatü'l Feyyaz"  lakabını alışı ise; Tebük gazası esnasında İslam ordusunun teçhizi için o kadar mal sebil etti ki Allah Rasulü (SallAllahu Aleyhi Vesellem) ona bu Talha (RadıyAllahu Anh) da ilk müslümanlardandır. Aşerei Mübeşere'dendir (Cennetle müjdelenen on sahabi) ve Şura üyelerinden biridir. Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) hicretten önce Zübeyr  (RadıyAllahu Anh ile Talha (RadıyAllahu Anh)'ı kardeşlemiş. hicretten sonra da Ebu Eyyub elEnsari (RadıyAllahu Anh) ile  kardeşlemiştir.

Hz. Talha {RadıyAllahu Anh)'ın, Hz. Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh)'ın kızı Ümmü Gülsüm başta olmak üzere birkaç zevcesi oldu. On tanesi erkek, dört tanesi kız on dört evlat sahibi idi.

Tüm gazalarda bulundu. Ancak  vazifeli olduğu için, Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) Efendimiz tarafından haber toplamak üzere Suriye cihetine gönderildiği için Bedir Savaşı'na katılamamıştı. Fakat talebi üzerine ganimetten pay almış, uhrevi sevabı da istemiş, Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) onun da verildiğini müjdelemiştir.

Hazreti Talha (RadıyAllahu Anh) ticaret kasdıyla seyahatler yapıyordu. Bir keresinde Basra'ya gitmisti. Basra panayırında bulunduğu bir gün, manastırın birinden bir rahip, pazar halkına nida etti:

Bu  pazar  halkı  içinde Mekkeli bir kimse var mı?

Talha (RadıyAllahu Anh) atıldı:

 Evet, ben Mekkeliyim! Rahibin  gözlerinde  ışıl  ışıl yanan bir parıltı ile sordu.

  Ahmed (SallAllahu Aleyhi Vesellem) zuhur etti mi?

 Hangi Ahmed?

  Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'ın oğlu Ahmed! O orada zuhur edecektir. Peygamberlerin (SallAllahu Aleyhi  Vesellem)  sonuncusudur. Haremi Şeriften çıkarılacak, hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicret edecektir. O'na koşmanı sana tavsiye ederim."

Rahibin bu sözleri üzerine Talha (RadıyAllahu Anh)'ın kalbine tesir etti. Oradan ayrılarak Mekke'ye gelince hemen soruşturdu.

 Ben yok iken buralarda birşeyler oldu mu?

 Evet, dediler. Ve devam ettiler.

  Abdullah'ın oğlu MuhammedülEmin peygamberlik iddiasıyla meydana çıktı. Hatta Ebu Kuhafe'nin Oğlu (Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh) da O'na tabi oldu!

Talha (RadıyAllahu Anh) bu habere çok sevindi, hiç vakit kaybetmeden doğru Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh)'ın huzuruna vararak:

 Ya Eba Bekir! Duyduklarım doğru mu? Sen şu Zat'a tabi mi oldun?

 Evet ey Talha! Duydukların doğrudur. O, Allah'ın Rasulüdür (SallAllahu Aleyhi Vesellem), bizi hak dine davet edicidir. Ben tabi oldum. Sen de hemen O'nun huzuruna git. Kendisine tabi ol!

Talha (RadıyAllahu Anh), bambaşka bir atmosfer içerisinde heyecanla banları dinledikten sonra, rahibin söylediklerini Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh) a haber verdi. Hemen kendisini Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'in huzuruna götürmesini istedi.

Uçarcasına gittiler  huzura vardılar. Cihan Peygamberi (SallAllahu Aleyhi Vesellem), Talha'ya (RadıyAllahu Anh) İslamiyet'i arz ve teklif etti. Kur'anı Kerîm okudu. İslam Hukuku'nu anlattı. Yüce Allah'ın ettiği izzet ve şerefleri haber verince, zaten o manevî havada eriyen Talha (RadıyAllahu Anh), infilak edercesine. coşkuyla iman etti saadet kervanına katıldı.

Peygamberimiz  (SallAllahu Aleyhi Vesellem) Medine'ye hicret ettiği sırada   Talha   (RadıyAllahu Anh) bir ticaret kervanı ile Şam'a hareket etmiş bulunuyordu. Şam'dan döndüğü zaman, Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)in Medine'ye hicret ettiğini görünce, o ticaret kervanındaki bütün malını ve servetini bırakarak Kainatın Efendisi'ne koştu ve Medine'ye yerleşti. Hz. Es'ad bin Zürare'yi (RadıyAllahu Anh) Mekke'ye gönderip evladü iyalini Medine'ye getirtti.

Varlık sebebimiz Hz. Muhammed Mustafa (SallAllahu Aleyhi Vesellem) Efendimiz'in cennetle müjdelediği on sahabeden biri olan Hz. Talha bin Ubeydullah (RadıyAllahu Anh) mukaddes dava uğrunda canını, malını, kanını ve bütün varlığını sebil etti. Gaza meydanlarında akıllara durgunluk verecek kahramanlıklar gösterdi. Kafirlerle vuruşurken öyle celadetle kılıç salladı düşmanlarının ciğerini deldi ki. kaçacak delik aradılar.

Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem): "Yeryüzünde yürüyen bir şehide bakmak isteyen, Talha bin Ubeydullah'a baksın!" buyurmuşlardır.

Hele hele Uhud harbinde; İslam mukadderatının geçirdiği müthiş anlar esnasında, Peygamberimizi (SallAllahu Aleyhi Vesellem) öldürürlerse İslamiyet'i kökünden kazıyacağını zanneden o müşrikler, ok, kılıç, gürz ve taşlarla Rasulullah  (SallAllahu Aleyhi Vesellem) saldırdıklarında, kendisini Allah Rasulüne siper eden Talha (RadıyAllahu Anh), akıllara durgunluk verecek kahramanlıklar gösterdi.

Rasulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) buyurdu ki:

"Uhud günü; yeryüzünde sağımda Cebrail (Aleybisselam), solumda da Talha (RadıyAllahu Anh)dan başka, Bana yakın bir kimse bulunmadığını gördüm."

Ne müthiş bir gündü o. Ne amansız bir saldırıydı. Ne kadar kafir varsa Allah Rasulüne (SallAllahu Aleyhi Vesellem) saldırıyorlardı. Oklar her taraftan yağmur gibi yağıyordu. Taşlar, tüfekten çıkmış saçma gibi heryana saçılıyordu. Rasulüllah'ın (SallAllahu Aleyhi vesellem) etrafında etten ve kemikten bir kale kurulmuştu adeta, amma buna rağmen atılan taşlar Kainatın Efendisi'nin, mukaddes yüzünü yaralamış, tebessüm ettiğinde pırıltılar saçan dişlerinden biri kırılmıştı.

Buhari'nin rivayetinde; "Kendi sözlerine göre Talha ile Sa'd'dan başka herkesin dağıldığı hengamede bu ikisi Rasulullah'dan (SallAllahu Aleyhi  Vesellem) ayrılmamışlardır."

Rivayetlere göre Uhud'da Rasulüllah'a (SallAllahu Aleyhi Vesellem) gelen saldırılara karşı elini germiş, bu sebeple darbeler onun eline gelmiş ve çolak bırakmıştır. Kendisine bir ok isabet etmiş, orta parmağı kesilmiş, sol el yüzük parmağının dip mafsalından kopmuş, sakatlanan bu eliyle Rasulullah'a (Sallallalıu Aleyhi Vesellem) kalkan yapmış ve yetmiş küsur darbe almıştır. Bu haliyle, iki zırh giyinmiş olan Rasulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'i daha emniyetli olan bir tepeye çıkarmış saldırılardan emin kılmıştır.

Bu savaşta, yine bir müşrik birliği kudurmuşcasına Rasulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'e karşı a

mansız bir hücuma geçti. Etrafta Talha (RadıyAllahu Anh)'dan başka kimseler yok. Nebiler Serveri adeta bir köşeye sıkıştırılmış. O İslam mücahidi bir arslan gibi nara atarak ileri fırladı, kılıcım yıldırımdan bir kamçı gibi kafirlerin suratına indirdi. Kafirlerin feryadı gökleri tutuyordu. Rasulü Kibriya'nın huzuruna gelince bu tehlikeli anda Rasulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) buyurdu:

 Bana  kendim  feda  eder, siper olur musun?

Hz. Talha (RadıyAllahu Anh), iman kahramanı, kılıcını havaya kaldırarak haykırdı:

 Anam babam Sana feda olsun Ya RasulAllah! Yeter ki Sen emret!..

Talha (RadıyAllahu Anh), Uhud Savaşında gösterdiği cansiperane fedakarlık, eşsiz şecaat, bu müthiş muharebede akıllara hayretler veren kahramanlıklar karşısında, bütün sahabeler hayran kaldılar, bazıları gözyaşlarını tutamadı:

Hz. Ömer  (RadıyAllahu Anh) onun için:

 Uhud gününün en büyük adamı Talha'dır (RadıyAllahu Anh), demiştir.

Talha (RadıyAllahu Anh) ahlak itibari ile de çok yüksek bir zat idi. Son derece sevimli ve hoşdu. Herkes onu sever, onun lütuf ve muhabbetinden zevk alırdı. Altın gibi bir kalbi vardı, dilinden hep inciler saçdırdı. Onun güzel halini anlatmaya kafi gelecek olan şu vak'a çok dikkate şayandır:

Hz. Ömer (RadıyAllahu Anh) gibi bir insan Ümmü Eban'ı zevce olarak almak istemişti. Ümmü Eban onun şiddetinden bahsetmişti. Daha sonra Zübeyr (RadıyAllahu Anh) aynı kadını istemiş, onu da reddetmişti. Fakat Hz. Talha (RadıyAllahu Anh)  onu istediği zaman Ümmü Eban onun nikahına girmeyi hemen kabul etmişti. Kendisine sebebini sordular. Dediki:  O'nun ahlakını tanırını. Talha evine girdi mi yüzü gülerek girer, evinden çıkarken mütebessim çıkar, birşey istenildi mi verir, kendisine birşey yapıldımı teşekkür eder, bir kusur yapılsa af eder.

Talha (RadıyAllahu Anh) ziraat ve ticaretle meşgul olurdu, büyük servet sahibi idi. Eli çok açık olup, yedirir içirir bol bol infakta bulunurdu. Bin dinar sadaka ettiği günler olmuştur. On bir yaşından altmış yaşına kadar, yeryüzünde yürür şehit gibi gezen büyük sahabi Talha (RadıyAllahu Anh) Hicret'in 36. yılında Cemel vak'asında şehit olmuştur. Hz. Ali (RadıyAllahu Anh) ağlayarak yanına varmış, elleri ile yüzündeki toprakları silmiş ve cenaze namazını kendisi kıldırmıştır. Şehadetinde yıllar sonra rüyada bir zata:

" Benim yerimi değiştirin" demiştir. Meğer su akıntıları kabrini açıyormuş. Kabrinden çıkarılınca sanki yatağında ve uyur gibi sapasağlam hiç çürümemiş bir halde bulmuşlar.

Allah (Celle Celalühü) ondan razı olsun.

Moderatöre Bildir   Logged

Mal cimrilerde, Silah korkaklarda, Yönetim akılsızlarda olursa iş bozulur...Hz Ebu Bekir (r.a.)
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4732



WWW
« Yanıtla #84 : Kasım 14, 2007, 12:33:16 am »


Süheyb bin Sinan ya da Süheyb-i Rûmî

Hz. Süheyb, Allah ve Resulü için tüm zenginliklerinden vazgeçen insanların sembolüdür. Hakkında ayet nazil olmuştur. Cömertliği ve nişancılığı ile meşhurdur.
Süheyb bin Sinan ya da Süheyb-i Rûmî olarak meşhur olmuştur. Hz Süheyb’in babası, Nemr soyundan Sinan, anası Kuayd kızı Selma’dır. Dedesi, Musul civârındaki bir kasabanın hâkimi idi. Günün birinde, Bizanslılar hücum ettiler. Çok kimseyle birlikte, Küçük Süheyb de esir düştü. Uzun müddet, Romalıların elinde esir kaldı. İşte bu yüzden, Süheyb-i Rûmî olarak anılmıştır. Onu, Mekkeli Abdullah bin Ced’an satın aldı. Bir müddet sonra da, iyi hareketlerinden dolayı azât etti.

Hz. Süheyb, orta boylu, kırmızı yüzlü, çok cömert ve lâtifeyi seven bir kişiydi. Resûlullah’ın hadîslerine büyük önem verir, ‘hata ederim’ endişesiyle hadîsleri nakletmezdi. ‘Niçin nakletmiyorsun’ diyenlere şöyle cevap veriyordu: “VAllahi ben Resûlullah’ın hadîslerini bile bile nakletmiyorum. İsterseniz gelin size Peygamber Efendimiz’in savaşlarını ve yanlarında bulunduğum sırada gördüğüm şeylerin hepsini anlatayım. Fakat, “Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu.” demeye gelince, ben onu yapamam!”

Efendimiz, Süheyb’i çok severdi. “Bir kimse Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa, bir ananın evlâdını sevmesi gibi Süheyb’i sevsin.” buyurmuştur. Ka’be-i Muazzama’nın güneyinde, yüksekçe bir yerde, Hz. Erkam’ın evi bulunuyordu. Hz. Erkam, Mekke’nin ileri gelenlerinden, itibarı çok olan bir zât idi ki, herkes kendisine hürmet ve ikrâm ederdi. Bu gibi sebeplerden dolayı, Efendimiz ve diğer Müslümanlar burada toplanırlar, emniyetli bir yer olduğu için ibâdetlerini rahat yaparlardı. Yeni Müslüman olmak isteyenler de bu eve gelir, Müslüman olmakla şereflenirdi. Bunun için, bu eve Dar’ül-İslâm ve Dârü’l-Erkam gibi isimler verilmişti. Süheyb bin Sinan da bu evde Müslüman olmuştur. Müslüman olduğunu açıklamaktan çekinmeyen yedi mücâhid sahâbîden biri oydu.

Hakkında ayet indi

Hz. Süheyb, Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra Mekkeli müşriklerin, şiddetli hücum ve işkencelerine mâruz kaldı. Hz. Süheyb, Mekke’de akrabası, dayanağı olmayan bir zât olduğu için, müşrikler kendisine çok zulmederler, konuşamayacak hâle getirinceye kadar döverlerdi. Demir gömlek giydirirler, en sıcak günde, güneş altında tutulur, üstüne de yük bindirirlerdi.

Bir gün, Hz. Habbâb ve Hz. Ammâr’la birlikte giderlerken, müşriklerden bazıları ile karşılaştılar. Müşrikler, “İşte Muhammed’e tâbi olan kimseler!” diye alay ettiler ve bazı yakışıksız sözler söylediler. Hz. Süheyb onlara cevâben dedi ki: “Evet! Allah’ın Peygamberine tâbi olan, O’nunla beraber bulunmaktan zevk alan kimseler biziz. Hz. Muhammed’e (sas) biz inandık, siz inanmadınız. Biz O’nun (sas) söylediklerinin, bildirdiklerinin hepsinin doğru olduğunu kabûl ettik. Siz yalanladınız. Bütün üstünlük ve fazîletler İslâmiyet’te, bütün zillet ve felâketler de müşrikliktedir. Müslümanlıkta aşağılık, müşriklikte üstünlük yoktur.” Hz. Süheyb böyle söyleyince saldırdılar ve onu konuşamayacak hâle gelinceye kadar dövdüler.

Hz. Süheyb, Mekke’de kendi gayretleriyle büyük bir servet elde edip hayli zengin oldu. Medîne-i Münevvere’ye hicret edeceği müşrikler tarafından haber alınınca yine yolu kesildi. “Senin bu kadar mal ve para ile gitmene izin vermeyiz!” dediler.

Hz. Süheyb de, “Ey müşrikler. Beni iyi tanırsınız ki, çok iyi ok atarım. Üzerime gelirseniz, sadağımdaki okların hepsini size atarım ve sonra kılıcımı çekerim. Bunlardan biri elimde bulundukça bana bir şey yapamazsınız, kendiniz bilirsiniz! Yanımda ve Mekke’de bulunan mallarımı size verirsem önümden çekilir misiniz, yolumu açar mısınız?” dedi. Hemen kabûl ettiler. Müşriklerin elinden kurtuldu ve hiç parasız olarak yoluna devam etti. Çölde binbir güçlüklere rağmen Peygamber’imize (sas) kavuşmanın heyecanı ile bütün sıkıntılardan zevk alarak yoluna devam etti. Efendimiz (sas), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le (r.anhüm) birlikte Hz. Külsüm bin Hedm’in hânesine misâfirdiler. Orada buluştular. Süheyb olanları anlattıktan sonra Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Süheyb kazandı, Süheyb kazandı, Ebû Yahyâ kazandı! Satış kârlı çıktı. Satış kârlı çıktı!”

Sonra Hz. Süheyb (ra) hakkında nâzil olan: “İnsanlardan bir kısmı, Allahü Teâlâ’nın rızâsını isteyerek O’na ibâdet yolunda kendini ve malını fedâ ederler.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi (Bakara, 2/207) okudular. Hz. Ömer, Hz. Süheyb’i çok severdi. Hz. Ömer, hançerle yaralanınca yerine geçecek halîfeyi seçmek için şûra ehlini tayin edip, yeni halîfe seçilinceye kadar Hz. Süheyb’in kendisinin yerine vekil olması ve cenâze namazını kıldırması için vasiyet etti.

Hz. Süheyb, üç gün müddetle cemaate namazları kıldırdı. Hz. Ömer’in cenâze namazını da kıldırdı. 70 yaşında, 658’de Medîne-i Münevvere’de vefât etti. Bâki Kabristanı’na defnolundu.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
kenz
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1152



« Yanıtla #85 : Kasım 16, 2007, 05:17:36 pm »


Abbas bin Abdülmuttalib(R.A.)


Hz. Abbâs'ın, Peygamber Efendimize yakınlığı ve faziletinin çokluğundan dolayı ashab–ı kirâm arasında ayrı bir yeri vardı. Sözü dinlenir, herkes tarafından sevilir, sayılır ve hürmet edilir bir zat idi. Dört büyük halife gibi ileri gelen zatlar dahi o gelince, ona hürmetlerinden ve tevâzularından ayağa kalkarlardı.

Peygamber Efendimiz, Vedâ Hutbesi'nde "Fâizin her türlüsünün ayağı altında olduğunu ve ilk kaldırdığı fâizin de amcası Abbâs'a ait olan fâiz borçları olduğunu" söylemiştir. Hz. Abbâs çok zengindi ve fâizle borç para veriyordu. Ancak fâizin kaldırılmasından sonra bir daha kesinlikle fâiz alış verişiyle uğraşmamıştır.

Hz. Abbâs ziyâdesiyle cömert olup, ikrâm ve ihsânları çok idi. Köleleri satın alıp azat ederdi. Yetmiş köle azat ettiği meşhurdur. Yakın akrabayı ziyaret etmeye, onların haklarını yerine getirmeye çok dikkat eder, muhtaç olanlara yardım ederdi. Medine'ye yerleştikten sonra yapılan bütün muhârebelerde ve özellikle Bizans seferlerinde, müslüman orduların silah ve teçhizatının mâlî kaynağını Hz. Abbâs karşılamıştı. Hz. Ömer halifeliği döneminde Mescid–i Nebevî'nin genişletilmesini istemişti. Mescidin hemen yanında Hz. Abbâs'ın evi vardı. Hz. Ömer evi satın alıp onu da mescide katmak isteyince, Hz Abbâs evini hediye olarak verdi.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, onu "Kureyşin en cömerdi ve akrabalık bağlarına en çok riayet edeni" diye övmüş; ayrıca "Kim amcama eziyet verirse, mutlaka bana eziyet vermiştir. Şurası muhakkak ki, kişinin amcası babası yerindedir." (1) buyurmuştur.

Efendimizin pâk hanımlarından olan Meymûne annemiz Hz. Abbâs'ın baldızı idi. Hudeybiye barışı sırasında Hz. Abbâs, dul kalmış olan Hz. Meymûne'yi yeğenine gelerek övmüş ve onunla evlenmesini Efendimize teklif etmişti. Efendimiz hem amcasının hatırına, hem de Hz. Meymûne'nin şeref ve asâletine hürmet ederek, bu teklifi kabul etti. Böylece Hz. Abbâs, velisi olarak Hz. Meymûne'yi dört yüz dirhem mehir ile Peygamberimize nikâhlamıştı.

Bir gün Peygamber Efendimiz, ashabı ile oturuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer vardı. O esnada Hz. Abbâs içeri girdi. Onun geldiğini gören Hz. Ebû Bekir hemen ona yer verdi. Hz. Abbâs da gelip Resûlullah ile Hz. Ebû Bekir'in arasına oturdu. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bu hareketinden dolayı Hz. Ebû Bekir'e: "Büyüklerin kıymetini büyükler bilir." buyurdu.

İbn Abbâs RadıyAllahu Anhümâ şöyle anlatıyor: "Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizin huzurunda daima belli bir yerde otururdu. Babam Hz. Abbâs'tan başkasına da yerini vermezdi. Resûlullah da onun Hz. Abbâs'a gösterdiği bu iltifattan memnun kalırdı.

Bir gün Allah Resûlü, ashabıyla oturuyordu. Hz. Ebû Bekir de yanı başındaydı. O sırada babam Hz. Abbâs'ın gelmekte olduğu görüldü. Hemen Hz. Ebû Bekir yerinden kalktı. Bunun üzerine Efendimiz:

"Yâ Ebû Bekir! Neyin var?" buyurdu. Hz. Ebû Bekir:

"Yâ Resûlullah! Amcanız geliyor!" diyerek, yer vermek için kalktığını belirtti. Bu durum Efendimizi çok memnun etti. Amcasına baktıktan sonra tebessüm buyurarak Hz. Ebû Bekir'e döndü ve:

"Bu gelen Abbâs'tır. Sırtında beyaz bir elbise var. Kendisinden sonra çocukları siyah giyecekler. Onlardan on iki tane melik çıkacak." buyurdu. Hz. Abbâs gelince: "Yâ Resûlullah! Ebû Bekir'e ne söylediniz?" diye sordu. Efendimiz: "Hayırlı şeyler söyledim." buyurdu. Hz. Abbâs: "Doğru söylüyorsun yâ Resûlullah! Anam babam sana feda olsun. Sen zaten hayırdan başka bir şey söylemezsin." dedi. Efendimiz Hz. Ebû Bekir'e söylediğini ona da söyledi.

Yine İbn Abbâs anlatıyor:

"Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm Hz. Abbâs'a dedi ki:

 "Ey amcam! Pazartesi sabahı sen ve oğlun bana gelin de size dua edeyim. Allah Teâlâ bu dua bereketine sana da oğluna da hayırlar halketsin."

İbn Abbâs devamla der ki:

"Biz beraberce gittik, Resûlullah hepimize bir örtü örttü, sonra şöyle dua buyurdu: "Allah'ım! Abbâs'ı ve oğlunu mağfiret eyle ve bağışla! Öyle ki, zâhirî ve bâtınî hiçbir günahları kalmasın! Yâ Rabbî, onu ve oğlunu meydana gelecek âfet ve belâlardan koru!" (2)

Hz. Abbâs uzun boylu, beyaz tenli, çok cesûr, çok yiğit ve gür sesli bir zat idi. Mekke'nin fethinden sonra Efendimizin yanından hiç ayrılmamıştı. Huneyn gazasında İslâm ordusu dağılıp Efendimizin etrafında çok az kişi kalmışken, Resûlullah ile birlikte kalıp, bir adım bile gerilemedi. Hz. Abbâs, savaşın ilk anlarında bozguna uğrayan müslümanlara Akabe ve Rıdvan biatlerinde Peygamberimize bağlılık sözü verdiklerini gür sesiyle hatırlatmıştı. Câbir'den yapılan bir rivâyete göre Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem dağılan müslümanlara: "Nereye gidiyorsunuz ey insanlar! Ben Resûlullah'ım, Ben Muhammed bin Abdullah'ım!" diye sesleniyordu. Fakat o savaş hengâmesinde develer birbirine giriyor, insanlar alabildiğine kaçışıyordu. Bunun üzerine Efendimiz yanındaki Hz. Abbâs'tan müslümanları çağırmasını istedi. Hz. Abbâs yüksek sesle: "Ey Akabe'de biat eden ensâr! Gelin! Ey Rıdvan ağacı altında biat edip söz veren muhacirler! Dönün! Muhammed burada, nereye gidiyorsunuz?!" diye yüksek sesle bağırınca, Hz. Abbâs'ın bu çağrısını duyan ashab "Lebbeyk!" diyerek koşup Resûlullah'ın çevresinde toplanmaya başladılar. Böylelikle onun, cesareti ve gür sesiyle yaptığı bu çağrı, müslümanları çözülmekten kurtarmış, ordunun tekrar toplanmasını sağlayarak, savaşın kazanılmasına imkân vermiştir.

Peygamber Efendimiz son hastalığında iken onun vefat etmek üzere olduğunu anlayan Hz. Abbâs, devlet meselesinin geleceği konusunda endişeye kapıldı. İdarenin ve hilafetin Hâşimoğulları'nda kalmasını arzu etmekle beraber Peygamber Efendimizin bu husustaki talimatlarını öğrenmek için Hz. Ali'yi uyardı. "Haydi, Allah Resûlü'nün yanına gidelim de halifeliği kime bırakacağını soralım. Bize bırakırsa bunu bilelim. Şayet bizden başkasına bırakıyorsa, kendisiyle konuşalım; bize gerekli tavsiyelerde bulunsun." dedi. Fakat Hz. Ali bu teklifi yerinde bulmadığı için bu hususta Resûlullah'ı rahatsız etmediler.

Peygamber Efendimizin vefatından sonra mübârek cenazelerini yıkamak üzere Hz. Ali, Hz. Abbâs ve oğulları Fazl ve Kusem, Üsâme bin Zeyd ve Sâlih odaya girip kapıyı kapadılar. Peygamber Efendimizi gömleği üzerinde olduğu hâlde yıkamaya başladılar. Yıkadıkça evin içine, eşine rastlanmamış çok güzel bir koku yayıldı. Sonra vefat ettiği yere kabr–i şerîfi kazılıp, Peygamber Efendimizi kabr–i şerîfine koydular.

Hz. Abbâs üç halife zamanında da yaşadı. İbn Şihâb'dan bildirildiğine göre; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, hilafetleri sırasında kendileri bir binek üzerinde iken Hz. Abbâs'a rastlarlarsa, bineklerinden inerler, onunla beraber gideceği yere kadar yürürler, sonra dönerlerdi. Devlet işlerinde halifeler onun fikrini alırlardı. Hz. Ömer, fetihlerden elde edilen ganimetlerden, Hz. Abbâs'a da hisse ayırırdı. Hz. Ömer Medine'de kuraklık olunca, Efendimize yakınlığı sebebiyle vesile edinmek için Hz. Abbâs'ı yağmur duasına alır götürürdü. Bu hususta Enes RadıyAllahu Anh'dan şöyle rivayet edilmiştir:

"Halk yağmursuz kalıp kıtlığa uğradığı zaman Ömer bin Hattab, Peygamber Efendimizin amcası Abbâs bin Abdülmuttalib'i vesile edinerek yağmur duası yapar ve duada: "Ey Allah'ım! Bizler, Peygamberimizi vesile edinerek sana niyaz ettiğimizde bize yağmur ihsan ederdin. (Şimdi de) Peygamberimizin amcasını vesile edinerek senden istiyoruz, bize (yine) yağmur ihsan eyle." derdi.

Bunu rivayet eden Enes RadıyAllahu Anh: "Bu duanın akabinde kendilerine yağmur ihsan olunurdu." demiştir. (3) Zübeyr bin Bekkâr "Ensâb" isimli eserinde bu meseleyi daha geniş bir şekilde izah ederek, şunu ilave etmiştir: "Bunun üzerine gökten dağlar gibi rahmetler boşandı. O kadar ki, yeryüzü yeşerdi ve insanlar rahat yaşadılar. O zaman bütün insanlar ellerini Hz. Abbâs'ın üzerine sürerek: "Ey Haremeyn'in Sâkîsi! (Mekke ve Medine'nin sulayıcısı) ne kadar da mübâreksin!" dediler. Hz. Ömer de buyurdu ki: "Abbâs, Allah Teâlâ ile bizim aramızda vesiledir."

Hz. Abbâs, üç hanımından on tanesi erkek olmak üzere toplam on üç çocuk sahibi oldu. Oğullarının isimleri: Fazl, Abdullah, Ubeydullah, Kusam, Abdurrahman, Ma'bed, Hâris, Kesir, Avn ve Temâm idi. Bunların içinde Abdullah bin Abbâs Hazretleri ilimde çok yükseldi. Kızları içinde Ümmü Gülsüm ise, bazı hadis–i şerîfler rivayet etmiştir. Onun adıyla anılan Abbâsî Devleti'nin halifeleri ise, oğlu Abdullah'ın soyundan gelmiştir. Hz. Abbâs ömrünün sonlarına doğru gözlerini kaybetti ve göremez oldu. Hz. Osman'ın şehit edilmesinden iki sene evvel, 88 yaşında Medine–i Münevvere'de vefat etti. Cenaze namazını Hz. Osman kıldırdı ve Bakî kabristanına defnedildi.

Dürüst, geniş düşünceli, cömert, yardımsever bir sahâbî olan Hz. Abbâs birçok hadis–i şerif rivayet etmiştir. Buhârî ve Müslim'de ondan otuz beş hadis rivayet edilmiştir.

Allah ondan razı olsun.

Dipnotlar:

1–Tirmizî, Menâkıb 3764

2–Tirmizî, Menâkıb 3766

3–Buhârî, İstiskâ 3, Hadis no: 964, 1/342, Fezâilü's–sahâbe 11, Hadis no: 3507, 3/1360

Moderatöre Bildir   Logged

İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
kenz
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1152



« Yanıtla #86 : Aralık 10, 2007, 09:30:26 pm »


ZÜBEYR BİN AVVAM

(RadıyAllahu Anh)

Cennetle müjdelenen on sahabiden biri olan Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh) ilk müslümanlardandır. Hem Habeş, hem de Medine muhacirlerindendir. Hazreti Ömer (RadıyAllahu Anh) tarafından halife seçimine mahsus olarak kurulan Şûra üyelerindendir.
Resulûllah (SallAllahu Aleyhi Ve sellem) Efendimiz O'nun hakkında şöyle buyurmuştur:
"Her Peygamberin bir Havarisi vardır, benim havarimde Zübeyr'dir."
Hazreti Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh) iman edince, bu iman iksirinden herkese yudumlatmak istiyordu. İşte Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh)'de O'nun eliyle İslâm sarayına girmişti. Hazreti Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh)'in teşviki ile davet ve tebliği üzerine kalkıp beraberce Peygamberimiz (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'in yanına geldiler.
Peygamberimiz (SallAllahu Aleyhi Vesellem) O'na İslamiyeti arz ve teklif etti. Kur'anı Kerim okudu. İslam şeriatını anlattı. Allah (Celle Celalûhu)’ın müminlere va'd ettiği izzet ve şerefleri haber verdi. Zübeyr Bin Avvam (RadıyAllahu Anh) hemen müslüman oldu. İslam ile hayat buldu.
Zübeyr Bin Avvam (RadıyAllahu Anh) İslam'ın büyük kahramanlarındandır.
Eşca'unas
Yani; insanların en şeceâtlisi, en cesuru diye ün yapmıştır. Allah (Celle Celalûhu) yolunda ilk kılıç sıyıran ve Peygamberimiz (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'in hayır duasını alan kişidir.
Birgün Mekke'de Nebiyyi Muhteremin müşrikler tarafından yakalandığı şeklinde bir haber işitir. Bunun üzerine o kadar celâllendi, öfkelendi ki, işin doğrusunu öğrenmeden şanlı kılıcını çektiği gibi Mekke'nin yukarı taraflarına doğru ok gibi giderken yolda Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'ı gördü. Alleyhissalatû Vesselam O’ nu böyle görünce:
"Ey Zübeyr! Ne oldu, neyin var?"
"Anam babam sana feda olsun, ey Allah'ın Resulü... Sizin müşrikler tarafından yakalanıp, şehit edildiğinizi duydum."
Kâinatın Efendisi tebessüm buyurarak, O'na ve kılıcına duada bulundu.
İslamda, mukaddes dava uğrunda ilk sıyrılan kılıç, O’ nun kılıcı oldu...
Bütün savaşlarda Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) ile birlikte bulunmuştur. Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Huneyn v.b...
Bedir savaşında Zübeyr (RadıyAllahu Anh) sarı renkli bir sarık taşıyordu. Aleyhissalatû Vesselâm Efendimiz, meleklerin o gün Zübeyr'in simasında savaşa iştirak ettiklerini söylemiştir.
Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh)'in kendi ifadesiyle, "mahrem yerine varıncaya kadar" yara almadığı uzvu kalmamıştır. Uhud bozgununda, savaş meydanından ayrılmamış, Peygamberimiz (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'in önünde ölmek üzere biât yapmış olan İslâm mücahidlerindendir.
Kureyza gününde Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) O’ndan memnuniyetini;
"Anam babam sana feda olsun..." diyerek ifade etmiştir. Bu ifadeleri Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz pek nadir kullanmıştır.
Ve Hayber gazasında, Hazreti Ali (RadıyAllahu Anh) burçlara doğru heybetle ilerledi. Karşısında zırhlara bürünmüş insan azmanı bir adam. Bu kişi şöhreti her yanı sarmış olan "Merhab" adlı yahudi savaşçısı...
Avaz avaz bağırıyor;
"Er diliyorum, karşıma çıkacak kim var?"
Hazreti Ali (RadıyAllahu Anh), Uhud savaşında Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'ın elinden aldığı meşhur "Zülfikar" adlı kılıcı elinde, adım adım zırhlara bürünmüş adeta küfür kalesi gibi duran yahudiye yaklaştı ve ulvi teklifini yaptı.
"İslâma gelin, kurtuluşa erin!"
Yahudi savaşçısı böğürürcesine haykırdı:
"Asla! Asıl sen er meydanına gel!"
Hazreti Ali (RadıyAllahu Anh) yıldırımdan bir gülle gibi elindeki "Zülfikar" isimli kılıcı nasipsiz kâfirin beynine indirdi. Göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda her şey olup bitti. Adamı sanki yıldırım çarpmıştı. Demirden zırh, teneke gibi yırtılmıştı.
Merhab'ın intikamını almak için fırlayan bir kaç kişi de yere serildi.
Bu defa geberen Merhab'ın oğlu Yasir, babasının intikamını almak için cenk sahnesine geldi. Adeta kudurmuştu, avaz avaz bağırdı:
"Karşıma çıkacak kim var?"
Bu sefer Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh), bu müthiş kahraman meydana atıldı ve atını Yasir'in üzerine sürdü.
"İşte ben Geliyorum!"
Ortada müthiş bir cenk başladı. Kılıçlar havada parıltılı kavsler çizerek tokuştular. Etrafa kıvılcımlar saçıyordu.
Bu arada Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh)'in annesi Hazreti Safiyye'de bu cengi seyrediyordu. Kainâtın Efendisi’ne yaklaşarak sordu:
"Ya Resulullah! Oğlum burada şehit olacak mı?" Resulullah:
"Hayır."
Resulullah (SallAllahu Aleyhi Ve sellem) bu beyanından az sonra Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh) yahudi savaşçısının kellesini bir vuruşta ayağının dibine düşürdü.
İslâm saflarından tekbir sesleri yükselirken, yahudiler tarafında adeta kıyamet koptu.
Müthiş bir çarpışma başladı Hayber'de... Hazreti Ali (RadıyAllahu Anh) ve Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh) en önde biçer döver gibi ilerliyorlardı. Kafiri tarumar ederek destanlar yazdılar.
Hayber Kalesi'nin devrilen kapısı ile küfrün kalle kapısı yıkılmıştı. Hayber'in fethinden sonra Allah Resulü Mekke'nin fethine hazırlanmaya başladı.
Harıl harıl hazırlık yapılırken Hatib, Mekkelilere bir mektup yazıp bir kadınla göndermişti.
Resulullah (SallAllahu Aleyhi Ve sellem) bunu Nebi'lik nuruyla gördü, hemen Hazreti Ali ve Mikdad ile Hazreti Zübeyr'i gönderdi. Onlar derhâl atlarına atlayıp, süratle yol aldılar. Yarı yolda kadına yetişip gizlediği mektubu alarak getirip Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'a takdim ettiler.
Mekke'nin fethinde de Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh), Resuller Serveri’nin sancağını taşıdı. Ve alemde kimseye nasip olmayan bu şerefle Peygamber Efendimiz'in sancağını getirip Mekke burçlarına dikti.
Hazreti Zübeyr son derece temiz kâlpli, yüce ahlaklı, müttaki, zahid, alicenap, merhametli bir insandı.
O kadar rikkât sahibi idi ki, bazı ayetleri işitince hemen gözlerinden yaşlar boşanırdı. Haşyetullahı bütün kalbi ile hissederdi.
Peygamberimiz’den ne gördü ise tüm hayatını, O'nun prensiplerine ve sünnetine sadık kalarak sürdürdü.
Otuzsekiz hadis rivayet etmiştir.
Ömrünü Resulullah ile geçirmesine seferde ve hazerde beraber olmasına rağmen, fazla hadis rivayet etmemesinin sebebini oğlu Abdullah sordu:
"Ey Babacığım! Senin Rasuli Ekrem'den filan ve filan gibi Hadis rivayet ettiğini görmüyorum, niçin?"
"Evet Allah Resulü’nden ayrılmadım. Fakat O'nun şu sözü söylediğini duydum. "Kim ki benden yalan bir söz naklederse kendine Cehennemde yer ayırsın."
İşte bu hadisi şeriften sebep, yanlış bir şey söyler, ilave ederim korkusu ile fazla hadis rivayet etmemiştir.
Zübeyr (RadıyAllahu Anh) aynı zamanda emanete riayeti ile maruftu. Hiçbir kimse yoktu ki, O'na an aziz, en kıymetli ve değerli şeyini emanet etmesin. Emaneti itibarı ile şöhreti o dereceye varmıştı ki, adalet güneşi Hazreti Ömer (RadıyAllahu Anh) şöyle demiştir:
"Bir ahitnâme bırakmış, yahut bir terike terketmiş olsaydım, onu en çok Zübeyr'e emanet etmeyi isterdim. Çünkü Zübeyr, dinin erkanından bir rükundür."
Hattâ Hazreti Osman, Hazreti Mikdad, Hazreti Abdullah İbni Mesud, Hazreti Abdurrahman İbni Avf gibi bir çok yüce sahabi, mallarına ve çocuklarına Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh)'i vasi bırakmışlar, ellerinde neleri varsa o iman kahramanına tevdi etmişlerdi.
Rasuller Serveri tarafından Cennetle müjdelenen Zübeyr (RadıyAllahu Anh) ticaretle meşgûl olarak maişetini kazanmasının dışında, hissesine düşen ganimet malllarıda O'nu zengin edecek derecedeydi. Menkûl ve gayrimenkûlleri itibari ile Medine'nin zenginlerinden sayılırdı.
Böyle olmasına rağmen, son derece sade yaşar, basit giyinir, dünya zinetine gönül vermezdi. Yemekleride sade idi, yemek seçmezdi. İman ve takva elbisesine bürünen Zübeyr (RadıyAllahu Anh)'in yolunu Allah Resulü çizmişti. Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) nasıl yaşamışsa, O'da öyle yaşamaya gayret ediyordu.
Hicretin otuzaltıncı yılında Cemel vak'asında namaz kılarken İbni Cürmüz tarafından şehit edilmiştir.
Allah O'ndan razı olsun!

Moderatöre Bildir   Logged

İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
Mahi
Moderatör
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1002


Men câle nâle


« Yanıtla #87 : Şubat 11, 2008, 07:50:42 pm »


BİLÂL-İ HABEŞÎ



Hz. Peygamber'e ilk iman edenlerden biri ve sonradan ona müezzin olan sahabî. İslâm tarihinde unutulmaz yeri olan Bilâl-î Habeşî, aslen Habeşlidir. Anasının adı Hamâme, babasının adı Rebah, künyesi Abdullah'tır.

Bilâl, İslâm'ın ilk tebliğ yıllarında Ümeyye b. Halef'in kölesiydi. İslâm'ın ortaya çıktığı yıllarda bir çok kimse, soy ve soplarının yüksekliğine, şirk toplumu içindeki nüfuzlarına bakarak kavim ve kabîle taassubuna düşmüş, İslâm'a cephe almış ve sapıklıkta kalmışlardı. Bilâl b. Rebah gibi kimseler de zayıf ve acizliklerine rağmen hak davete uyup şirkten kurtulmuşlardı. İşte Bilâl b. Rebah (r.a.) İslâm davetine ilk icabet edenlerden biriydi.

Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl'in müslüman olduğunu anladıktan sonra, onu İslâm'dan çevirmek için yapmadığı eziyet ve işkence kalmamıştı. Ümeyye, öğlen vakti güneşinin bir yanardağ kesildiği anda, Bilâl'i alır, kızgın kumların üzerine yatırır, sırtına kocaman bir taş koyar ve şöyle derdi: "Muhammed'e küfret; Lat ve Uzza'ya iman et. Yoksa onlara iman edinceye kadar böylece kalacaksın."

Bilâl'in kızgın kumlar üzerinde sırtı yanar, göğsü yanar, nefesi tıkanır, bu müthiş işkence altında saatlerce kıvranırdı. Fakat dudaklarında daima şu sözler dökülürdü: "Allahu Ahad, Allahu Ahad", Onun bu durumu, müşrikleri bile hayrete düşürürdü (İbn Sa'd, Tabakat, III, 232).

O, geçim için, makam ve mevki için başka ilâhlara sığınmazdı. O biliyordu ki hüküm Allah'a aittir, rızık Allah'a aittir. Öldürmek ve yaşatmak Allah'ın elindedir. Geçici dünyanın çıkarları için put ve tağutları tasdik etmek ve bu arada imandan bir cüz de Allah'a ayırmak iman için yeterli değildir. Tam ve kâmil anlamda hükmün, öldürmek ve diriltmenin Allah'a ait olduğunu rızık verenin yalnız Allah olduğunu, Allah'ı bütün sıfatlarıyla tanıyıp ona göre iman etmedikçe ve bu uğurda gelecek sıkıntı ve ezalara katlanmadıkça imanda kemâle ulaşmanın mümkün olmadığını biliyordu. Bilâl, rızık ve ölüm korkusu taşımıyordu. Yalnız Allah'tan korkuyor ve yalnız ondan ümid ediyordu.

İşkence altında kıvranan Bilâl (r.a.)'a rastgelen Varaka b. Nevfel,

"VAllahi ey Bilâl, Allah birdir, Allah birdir. " der, sonra da müşriklere dönerek: "Siz onu bu yüzden öldürürseniz, biz onu, kendimize örnek alırız." derdi (İbnü'l-Esir, el-Kâmil Fi't-Târih, II, 66).

Bilâl'in efendileri olan Mekkeli müşrikler onu, çoluk çocuğun oyuncağı yapmışlardı, ona işkence edenlerden biri de Ebu Cehil'di. Ama Bilâl'e yapılan işkenceler sırasında gösterdiği sabır ve tahammül hepsini şaşkına çevirirdi. Nasıl oluyor da bu derece ağır işkencelere katlanabiliyordu.

Ümeyye b. Halef'in Bilâl'e yaptığı işkencelere çok üzülen Hz. Ebû Bekir (r.a.) ona bu işkenceden vazgeçmesini söylemiş o da; "Onun ahlâkını bozan sensin, onu bizden uzaklaştıran senden başkası değildir" demişti. Bunun üzerine Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) ona şu cevabı vermişti: "Benim yanımda senin şu kölenden daha güçlü ve kuvvetlisi var. Hem de senin dinindendir. İstersen onu al ve bunu bana ver." Ümeyye bu teklifi kabul edip öteki köleyi aldı ve Hz. Bilâl'i Hz. Ebû Bekir'e verdi. Başka bir rivayette Hz. Ebu Bekr'in onu yedi ukiyeye satın alıp azat ettiği kaydedilir. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 232).

Bilâl'i Resulullah'ın yanına götürüp azat etmiş ve Bilâl işkenceden kurtulmuştu. Elbette bu Allah'ın bir takdiridir. Bilâl Hz. Ebû Bekir'e bu sebeple borçlu değildir. İki mümin de görevlerini yapmışlar. Allah da onlara ecrini vermiştir. Hz. Ömer şöyle der:

"Efendimiz Ebu Bekir, yine efendimiz Bilâl'i azad etti. "(İbnü'l-Esîr, Üsdü'l- Gabe, I, 209).

Bilâl daha sonra diğer ashab ile birlikte Medine'ye hicret etti. Orada Sa'd b. Hayseme'ye misafir oldu. Ensar ile Muhacirler arasında kardeşlik oluşturulunca Bilâl'e de Abdullah b. Abdurrahman el-Has'amî kardeş ilân edildiler. Bu kardeşlik köklü bir şekilde sürüp gitti. Öyle ki Bilâl, Hz. Ömer devrinde Şam'da bulunduğu sırada maaş olarak divandan ona ayrılan hissesinden kardeşine de bir hisse veriyordu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 234).

Bilâl, Resulullah (s.a.s.)'ın müezzini olarak tanınmaktadır. Ve sık sıkezanı Bilâl'e okuttururdu. Hatta sabah ezanındaki " " (Namaz uykudan hayırlıdır) ibaresini Bilâl ezana eklemiş Resulullah "Bilâl, bu ne güzel söz!" diye onu tasvip etmişti. (Avnu'l-Ma'bud, Şerh Ebû Dâvud, III,185; İbn Mâce, Ezan, 1, 3,). Hz. Bilâl, Resulullah'ın bütün gazalarına katıldı. Bedir gazasında Hz. Bilâl, Mekke'de kendisine her türlü eza ve işkenceyi reva gören Ümeyye'yi görmüş ve şöyle bağırmıştı: "İşte küfrün başı!.." Bunun üzerine dikkatleri ona çevrilmiş ve müslümanlar derhal onun ve oğlunun etrafını sararak ikisini de öldürmüşlerdi. Resul-u Ekrem Mekke'nin fethi ardından Kâbe'ye girerken has müezzini Hz. Bilâl'i yanlarında bulundurmuşlardı. İbn Ömer, bu vakayı şöyle nakleder ve der ki:

"Resul-u Ekrem, Mekke'nin fethi gününde, Mekke'nin yüksek tarafından bir deve üzerinde geldi. Üsame b. Zeyd, Bilâl ve Osman b. Talha da yanlarındaydılar. Resul-u Ekrem Kâbe içinde uzun bir müddet kaldılar, sonra çıktılar. Arkasında müminler içeri girmek için birbiriyle yarış etti. İlk giren bendim. Bilâl, kapının arkasındaydı. Bilâl'e Resulullah'ın nerede namaz kıldıklarını sordum, yerini gösterdi. Ne var ki Bilâl'e, Allah Resulunun kaç rekat namaz kıldıklarını sormayı unuttum." (Buhârî, Meğâzî, 49).

Resulullah, Kâbe'yi putlardan temizledikten sonra müezzini Bilâl, burada ezan okuyarak, ortalığı tevhîd nameleriyle coşturmuştu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 234). Resul-u Ekrem'in vefatı üzerine, ona karşı büyük bir sevgi duyan Hz. Bilâl, Medine'de kalmaya dayanamayıp, ayrılmak zorunda kaldı. Hz. Ebu Bekir, Bilâl'e yanında kalması için ısrar ettiği halde, Hz. Bilâl ona şöyle demişti: "Eğer sen beni Allah için azat ettinse bırak istediğim yere gideyim; yok kendi nefsin için azat ettinse beni yanında alıkoy!" Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir şöyle demişti: "İstediğin yere git!..." Resulullah'ın vefatından sonra cihadı, ezana tercih eden Hz. Bilâl, Şam'a gitti ve Hz. Ebû Bekir devrinde Suriye'de meydana gelen gazalara katıldı (İbn Sa'd, Tabakat III,238).

Hz. Ebû Bekir'in vefatından sonra, Hz. Ömer devrinde cihat devam etti. Hz. Bilâl bu cihatlara da katıldı. Hz. Ömer, hicrî onaltıncı yılda Suriye ve Filistin'e gittiği zaman, Bilâl onu karşılamaya çıkarak Câbiye'ye gelmişti. Sonra halifenin maiyetinde Kudüs'e giderek, bu kutsal şehrin teslimi sırasında bulunmuş ve Hz. Ömer ile birlikte Kudüs'e girmişti. Hz. Ömer, burada, Resulullah'ın vefatından beri ezan okumayan Bilâl'den ezan okumasını rica etmiş, Hz. Bilâl de halifenin ısrarına dayanamayarak ezan okumuştu. Bilâl Tevhîd'in bu üstün yanı olan ezanı okumaya başlar başlamaz, Hz. Ömer ve diğer ashab Resulullah (s.a.s.) dönemini hatırlayarak, gözlerinin önüne, geçmiş günleri getirip hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Bilâl'in ezanını dinleyenlerin hepsi, kendilerinden geçmişlerdi. Kudüs'ü teslim alma sırasında Hz. Ömer'den başka Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh, Muaz b. Cebel, Amr b. el-Âs gibi ashabın ileri gelenlerinden bir çok kimse bulunuyordu.

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in irtihâlinden sonra Suriye'ye giden Bilâl,

"Havlan" kasabasına yerleşti. O burada huzur içinde yaşıyordu. Hz. Bilâl, Suriye'de bir müddet kaldıktan sonra bir gece rüyasında Hz. Peygamber (s.a.s.)'i gördü. Resulullah ona, şöyle demişti: "Beni ziyaret etmeyecek misin?" Hz. Bilâl, uyanır uyanmaz, hazırlığını tamamlayıp Medine yolunu tuttu. Medine'ye gece ulaştı. Oraya varınca Ravza-i Mutahhara'ya yüzünü sürerek, burada Resul-u Ekrem'le birlikte geçirdiği günlerin hatırasını düşünerek ağladı. Bu sırada Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin Bilâl'i görmüş, fecir vaktinde ondan ezan okumasını rica etmişlerdi. Bilâl, (r.a.) onların arzusunu yerine getirerek, Peygamber Mescid'inde ezan okumuştu. Bilâl'in sesini duyan Medineliler, İsrafil suruyla uyandırılmış gibi yerlerinden fırlamış ve ezanı dinlemeye başlamışlardı. Birinci şehadetten sonra Resulullah'ın risâletini ikrar eden şehadet tekrar okunurken, Hz. Peygamber'in kabrinden kalktığını tasavvur ederek evlerinden dışarı fırlamışlardı. Bu sabah, bütün Medine'ye, risalet devrini bütün canlılığı ile yaşatan, herkesin hislerini coşturan, bütün müslümanların Resul-u Ekrem'e karşı duydukları sevgiyi canlandıran Bilâl'in sesi idi.

Hz. Bilâl, hicretin yirminci yılında altmış yaşlarında iken vefat etti. Dımaşk'ın Bâbü's-Sağîr tarafına defnolundu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 238; İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gabe, I, 209).

Hz. Bilâl (r.a.), vefatı yaklaşınca, ölümün ızdırabını, sevgililerine kavuşmasındaki zevk ile mezcetmiş; ömrünün son anlarında onun hastalığını gören zevcesi, teessüründen "ah ne acı" dedikçe, Bilâl: "Oh! ne tatlı!." diyor ve ekliyordu: "Yarın sevgililerle, Muhammed ve arkadaşlarıyla buluşacağım." diyordu.

Bilâl-i Habeşî, İslâm'ın ahlâkıyla ahlâklanmış, fazîlet ve kemâl sahibi bir sahabî idi. Hz. Bilâl'in, ilk müslümanlardan olduğunu ve İslâm akîdesi uğrunda en büyük çileyi çekenlerden olduğunu, herkes bilir ve ona son derece sevgi ve hürmet beslerdi. Hz. Bilâl, bütün vaktini, Resul-u Ekrem'e hizmetle geçirdi. O, Resulullah'ın meclislerinde daima hazır bulunurdu. Her namazda, her durum ve işte Resulullah'dan ayrılmazdı. Hz. Peygamber'in hazinedarlığını, Bilâl yapardı. Çarşı ve pazardan alınacak her şeyi o tedarik eder, icabında ödünç para alır, Resulullah'ın evinin ihtiyaçlarını sağlar, sonra da müsait zamanlarda o borçları öderdi.

Hz. Bilâl'in doğruluk ve ahlâkı, İslâm'a bağlılığı bütün çağdaşları tarafından aynı derecede takdir edilmekte ve övülmekteydi. Artık o, siyahî bir köle değil, ashab'ın ileri gelenlerinden ve İslâm devletinin yönetiminde söz sahibi olan müminlerden biriydi.

Hz. Bilâl, uzun boylu, zayıf, ince ve koyu esmerdi. Ömrünün sonlarına doğru saçlarının çoğu beyazlaşmıştı. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 238-239).

Ahmed AĞIRAKÇA
Moderatöre Bildir   Logged

Sen bu kapılar dışında başka bir kapının insanı,
                                                                             Bu altın halkalar dışında başka bir halkanın esiri olamazsın!
!
kem68
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 17

Avatar Yok


« Yanıtla #88 : Şubat 18, 2008, 12:29:05 am »


Allah razı olsun
Moderatöre Bildir   Logged
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4732



WWW
« Yanıtla #89 : Şubat 24, 2008, 01:06:58 am »


HZ. HACCAC İBNİ İLÂT (r.anh)

Haccac İbni Ilât radıyAllahu anh, servet sahibi, zekî ve siyasî bir tüccar... İslâm’la şereflendikten sonra alacaklarını tahsil etme konusunda siyâsî dehâsını kullanan ve Resulûllah sallAllahu aleyhi ve sellem efendimizden özel izin alarak Mekke’li müşrikleri kendine hizmet ettiren bir yiğit...

O, Beni Süleym kabilesine mensuptur. Bu kabilenin topraklarında altın madenleri çıkardı. Bu madenlerin zekâtını vermek ilk defa ona nasip oldu. Onun İslâmiyeti kabûlü şöyle gerçekleşti:
Haccac İbni Ilât, Süleymoğulları kabilesinden bir grub ile Mekke’ye gidiyordu. Gece olunca ıssız bir vadide konakladılar. Arkadaşları Haccac’ın nöbet tutmasını istediler. O da onların emniyeti için kabul etti. Kalktı, etrafı dolaşmağa başladı. Kendi kendine: “Ben ve arkadaşlarım sağ sâlim dönünceye kadar Allah’a sığınırız.” diyordu. Bir ara birinin şöyle dediğini işitti: “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden (köşe ve bucağından) çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa haydi geçip gidiniz. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.” (Rahman: 33)

Bu sözlerin âyet olduğunu bilmeyen Haccac onları ezberledi. Mekke’ye vardığında Kureyşlilerin ileri gelenlerinin katıldığı bir mecliste bulundu. Orada geceleyin başlarından geçen olayı anlattı. Ezberlediği âyeti onlara okudu. Bunun üzerine Kureyşliler ona: “Ey Ilât! Sen de sapıtmışsın. Muhammed de bu sözlerin kendine Allah tarafından vahyedildiğini söylüyor.” dediler. Ona pek değer vermediler. Haccac da: “VAllahi bu sözleri, hem ben hem de yanımdaki arkadaşlar birlikte duyduk.” diyerek hadisenin ciddiyetini onlara duyurmaya çalıştı.

Haccac İbni Ilât’ın gönlünde bir ışık belirmişti. Bu olay ona çok tesir etmişti. Resûlullah (s.a.) Efendimizin nerede olduğunu sorup öğrendi. Onu görebilmek için vakit kaybetmeden yola çıktı. Medine-i Münevvere’ye geldiğinde İki Cihan Güneşi efendimizin Hayber’e gittiğini haber aldı. Yine orada eğlenmeden hemen Hayber’e doğru hareket etti. Hayber Gazvesi günlerinde Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimize ulaştı. Kendisiyle görüştü ve müslüman oldu. Hayber fethine de katıldı.

Haccac İbni Ilât (r.a.) servet sahibi zengin bir tüccardı. Kabilesinin topraklarında altın madenleri çıkardı. Mekke’de bir hayli alacakları vardı. Ailesi de orada kalmıştı. Malı-mülkü ve eşyası onun yanındaydı. Hem alacaklarını tahsil etmek hem de ailesinin yanındaki mallarını alıp Medine’ye getirmek istedi. Bunun için İki Cihan Güneşi Efenmdimizin huzuruna çıktı ve: “Yâ Resûlâllah Mekke’de bir takım kimselerde alacaklarım var. İzin verirseniz onları alıp diğer mallarımla birlikte Medine’ye getirmek istiyorum.” dedi. Efendimiz ona izin verdi. Haccac’ın gönlünü tırmalayan, zihnini meşgul eden bir konu daha vardı. Onu da Efendimize sormalıydı. Şöyle dedi: “Ya Rasûlâllah! Eğer müşrikler benim müslüman olduğumu anlarlarsa bana hiçbir şey vermezler. Mallarımı kurtarabilmek için belki senin hakkında münasip olmayan sözler söyleme zorunda kalabilirim. Bu hususta ne buyurursunuz?” dedi. Fahr-i Kâinât (s.a.) efendimiz bu konuda da ona izin verdi.

Haccac (r.a.) zekî idi. Siyâsî kabiliyete sahipti. Bu sebebten fırsatları değerlendirmesini iyi biliyordu. Karşısına çıkacak meseleleri, problemleri iyi hesap ediyordu. Buna göre sorular soruyordu. Aldığı cevaplardan memnundu. Gönlü huzur içinde Mekke’ye vardı. Kureyş müşriklerinin zaaf noktalarını tesbit etti. Onları oradan yakaladı. Alacaklarını tahsil hususunda onları kendine hizmet ettirdi. Müşriklerle aralarında geçen hadiseyi kendisi şöyle anlatıyor:
Kureyşliler o günlerde Rasûlullah (s.a.) efendimizin Hayber üzerine yürüdüğünü duymuşlardı. Fakat gelişmelerden haber alamamışlardı. Mekke’ye vardığımda çevremi sardılar. Bana sorular sormağa başladılar. Benim henüz müslüman olduğumu da bilmiyorlardı. Ben de Efendimizden aldığım izin üzerine onları sevindirecek haberler vermeğe başladım. Şunları anlattım; “Muhammed ve ashabı, şimdiye kadar çarpışmayı, savaşmayı Hayberli’lerden daha iyi bilen bir kavimle karşılaşmadı. Hayberliler onbin kişilik ordu topladı. Müslümanları kılıçtan geçirdi. Müslümanlar büyük bir yenilgiye uğradı. Muhammed esir alındı.” dedim. Bu haberler onları çok sevindirdi. Daha ileriye giderek şunları ilâve ettim: “Hayberliler Muhammed’i Mekkelilere teslim etmeyi öldürülen adamlarınıza karşılık onu sizin öldürmenizi istiyorlar” dedim.

Mekke’li müşriklere aslı olmayan bu parlak müjdeleri verdikten sonra onlara: “Siz de bana yardım ediniz. Alacaklarımı süratle toplayayım ki, müslümanların ganimet mallarını başka tüccarlar gelmeden satın alayım.” dedim. Bu istek ve teklifime memnûniyetle diyerek karşılık verdiler. Büyük bir sevinç içerisinde benim alacaklarımı toplayıverdiler.

Karısına da aynı şeyleri söyleyip ondan da mallarını alan Haccac (r.a.) işini bu şekilde bitirdi. Mekke’deki servetini topladı. Fakat verdiği haberler Mekke’deki müslümanları çok üzdü. Hz. Abbas bu acı haberi işitince fenâlaştı ve evine döndü. Kölesini Haccac’a gönderdi ve görüşmek istediğini bildirdi. Haccac onunla gizlice görüştü ve Abbas (r.a.)’a meselenin iç yüzünü anlattı. Birkaç gün gizli tutmasını ricâ etti. Sonra Mekke’den ayrılıp Medine’ye gitti. Hz. Abbas üç-beş gün geçince Kâbe’ye çıktı. Müşrikleri sarsan, şok eden haberler vermeğe başladı. Gerçek söylenenlerin tam tersi idi. Hayberliler hezimete uğramıştı. Zafer müslümanlarındı. Haccac alacaklarını kurtarmak için böyle söylemişti. Hz. Abbas Kureyşlilere durumu tek tek anlattı. Müşrikler bütünüyle sarsıldı.

Haccac İbni Ilât (r.a.) getirdiği malların zekâtını verdi. Medine’de kendisine bir ev, bir de mescid yaparak şehre yerleşti. Resûl-i Ekrem (s.a.)’in vefâtından sonra Humus’a giderek orada yaşadı. Hz. Ömer (r.a.)’ın hilâfetinin ilk yıllarında vefat etti. Cenâb-ı Hakk’tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4732



WWW
« Yanıtla #90 : Şubat 24, 2008, 01:09:10 am »


HZ. SEDDAT İBNİ EVS (r.anh)

Seddad İbni Evs radıyAllahu anh âbid, zâhid bir zât... Allah korkusundan kalbi ürperen, devamlı vücudu titreyen ve derin tefekküre dalan bir yiğit... Gece yattığı zaman ilâhi rahmetin enginliğini düşünen ve ilâhi azâbın şiddetini de unutmayan bir zâhid...
O, Medineli müslümanlardandır. Hazrec kabilesinin Neccar koluna mensuptur. Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem efendimizin şâiri Hassan'ın yakın akrabası. Babası Evs İbni Sâbit, Akabe'de islâm'la şereflendi. Bedir harbine iştirak etti. Uhud'da şehid oldu. Annesi Harime de müslümandı. Seddat böyle güzel bir muhitte, müslüman bir aile ocağında yetişti. Geniş bir ilme sahipti.
Ubâde İbni Sâmit (r.a) onun, ilmî konularda herkesin kendisine başvurduğu zâhir ve bâtın ilimlerine vâkıf bir ilim eri olduğunu söyler. Seddat (r.a)'ın ilmi ve hilmini "Mecmeu'l-bahreyn" olarak tavsif eder.
O, yumuşak huylu, açık sözlüydü. Ağzından lüzumsuz bir söz çıkmazdı. Bir defasında ağzından bir söz kaçmıştı. Zaman kaymetmeden şu açıklamayı yaptı: "islâm'a girdiğim günden beri sözlerimi dikkat ederek söylemeğe çalıştım. Fakat bu söz nasıl oldu ağzımdan kaçtı. Onu aklınızda tutmayın." dedi. Riyadan, gösterişten de çok sakınırdı. Namazlarından sonra duâ ve istiğfarı çok yapardı. Sık sık tefekküre dalardı. Allah korkusuyla kalbi ürperir ve: "Ya Rabbi! Cehennem ateşini düşündükçe uykum kaçıyor." derdi. Saman üzerindeki dâne gibi sabahlardı.
O, son derece halim selimdi. Kalbi rakik; yufka yürekli ve gözü yaşlıydı. Birgün ağlarken görüldü. Kendisine: "Niçin ağlıyorsun?" diye soruldu. O da: "Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in bir hadisini hatırladım da onun için ağlıyorum." dedi. Rasûlullah (s.a) bu hadisinde: "Ümmetim için şirk ve gizli şehvetten korkuyorum." buyurdu. O zaman ben: "Ya RasûlAllah! Ümmetin senden sonra şirke düşecek mi?" diye sordum. Resûl-i Ekrem (s.a): "Evet, dediler. Gerçi onlar güneşe, aya ve puta tapmayacaklar, fakat işlerinde riyakârlık yapacaklar. (Allah için değil de ondan başkalarının rızası için hareket edecekler) Gizli şehvet ise şudur: Onlardan biri, oruç tutar, oruçlu olur. Sonra şehvete sebeb bir şeyi görür ve orucunu bozar." buyurdu.
Seddat İbni Evs (r.a) islâm'ın emir ve nehiylerine uymakta çok titizdi. Hayatında tatbik eder, taviz vermezdi. Çevresine de Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarını güleryüzle, tatlı dille anlatırdı. Her fırsatta tebliğ vazifesini unutmazdı. 50 kadar hadis-i şerif rivayet etti. Râvileri arasında Şâm'ın en güzîde ricâli vardı. Oğulları, Ya'lâ ve Muhammed ile Mahmud bin Lebid, Mahmud bin Rebi', Abdurrahman bin Ganem, Beşir bin Ka'b bunlardan bazılarıdır.
Onun rivayet ettiği hadislerden bir kaç tanesi şöyledir:
Ebû Es'as es-Sağani rivayet ediyor: "Şam Cami-i şerifine gitmiştim. Orada Seddat İbni Evs ile karşılaştım. Bir yere gidecekti. Nereye gideceğini sordum. O da; Hasta bir arkadaşını ziyaret edeceğini söyledi. Ben de kendileriyle gelebileceğimi söyledim. Beraber gittik. Oraya varınca hastaya durumunun nasıl olduğunu sordu. Hasta: "Nimet içerisinde olduğunu" söyledi. Bunun üzerine Seddad: "Günahlarının affedildiğini sana müjdelerim. Çünkü Resûl-i Ekrem sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim." dedi ve Efendimizden duyduğu hadis-i kudsîyi nakletti: "Allah Teâlâ buyurur ki: Mü'min olan kullarımdan birini imtihan ettiğim zaman, o bu imtihanı hamd ile karşılarsa, anasından doğduğu günki gibi günahlarından temizlenmiş olur." buyurdu.
Seddat İbni Evs (r.a) iki Cihan Güneşi efendimizden ayrılmazdı. Yaşı küçük olduğu için savaşlarda bulunamadı ise de onun muhabbetiyle hep beraberdi. Birgün bir arada iken, Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz: "Yanımızda yabancı birisi var mı?" diye sordu. Biz de: "Yok Ya RasûlAllah dedik. Kapının kapatılmasını işaret ettikten sonra: "Ellerinizi kaldırınız, Lâ ilâhe illAllah deyiniz." buyurdu. Bir müddet bu şekilde kelime-i tevhide devam etti. Sonra mübarek ellerini indirdi ve; "Sana hamd olsun yâ Rabbi! Beni bu kelime ile gönderdin. Bana onu emrettin. Bana, onunla cenneti va'dettin. Sen va'dinde hulf etmezsin. Va'dinde duran yalnız sensin." buyurdu. Bu sözlerden sonra bize: "Sizi müjdelerim Allah teâlâ sizi mağfiret buyurdu. Hepinizi bağışladı." dedi.
Birgün o yine Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizden hadis naklediyordu. Onun şöyle buyurduğunu işittim. "Kim riyâ ile namaz kılar, oruç tutar, sadaka verirse, o Allah Teâlâ'ya ortak koşmuş olur." buyurdu demişti. Avf İbni Mâlik ona: "Böyle bir adamın amelinden halis olanı ayrılarak kabul olunmaz mı?" diye sordu. Seddad (r.a) da şu hadis-i kudsiyi nakletti: "Müşrik olan insanın çoğundan da, azından da zâti-i kibriya müstağnidir."
Yine rivayet ettiği hadislerden bir tanesinde: "Ey insanlar Dünya, hazır bir meta'dır. Ondan iyiler de kötüler de yer. Âhiret haktır. Orada Allah Teâlâ hükmeder. Ey insanlar! Sizler âhiret adamı olunuz. Âhireti düşünüp ona hazırlanınız. Dünya adamlarından olmayınız. Âhireti unutup dünyaya dalanlardan olmayınız. Siz, Allah'dan korkarak amel yapınız. Biliniz ki, amellerinize göre arz olunursunuz. Allah Teâlâ'ya mutlaka kavuşacaksınız. Kim zerre miktar hayır yaparsa, onun karşılığını görür. Kim de zerre kadar kötülük işlerse onun karşılığını görür. Cezasını çeker."
Seddad İbni Evs (r.a) ömrünün sonlarına doğru Şam, Filistin, Beytül Makdis ve Humus'ta bulundu. Bu havâlide ilimle uğraşanlar hep ona müracaat ederdi. 58. hicri yılında yetmiş beş yaşlarında iken Kudüs'te vefat etti. Cenab-ı Hak şefaatlerine nâil etsin. Amin.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4732



WWW
« Yanıtla #91 : Şubat 24, 2008, 01:12:14 am »


HZ. NUAYM İBNİ MES'ÛD (r.anh)


Nuaym İbni Mes'ûd radıyAllahu anh uyanık, zeki bir genç... Olaylar karşısında güçlük çekmeyen, harbin hile olduğunu bilen bir kahraman... Hâdiseleri kavrayışta ve çözümlemede becerikli bir yiğit...

O , Hendek harbi esnasında islâm'la şereflendi. İsmi Nuaym olup Gatafan kabilesindendir. Müslüman olmadan önce para ve eğlenceye düşkün bir kimseydi. Arzu ve isteklerini tatmin için Necid çöllerinden kalkar Yesrib'e gelirdi. Benî Kureyza yahudileriyle sıkı ilişki içindeydi. Mekke vâdileri islâm nuruyla aydınlandığı sıralarda o, gününü gün ediyordu. Zevk ve eğlencelerine engel olmasından korktuğu için yeni din islâm'dan şiddetle uzak durmağa çalışıyordu. Fakat Allah Tealâ onun gönlünü Ahzab günü islâm'ın nuruna hazırladı.

O , Hendek gazvesinde kendine yeni bir sayfa açtı. "Harb hiledir" düstûrunun şaheser bir hikâye kahramanı oldu. İslâm'a girişi şöyle gerçekleşti:

Hicretin beşinci senesiydi. Medine'li müslümanları, dışardan Kureyş ve Gatafan kabileleri, içerden Benî Nâdir ve Benî Kureyza yahudileri kuşatıp yeni dinin kökünü kazımak istediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de o günlerde Medine'de Benî Kureyzâ yahudileriyle bir barış antlaşması imzalamıştı. Benî Nadir'in ileri gelenleri Benî Kureyza'yı kışkırtmaya başladılar. Bu defa felâketin Müslümanların başına geleceğini söylediler. Yaptıkları anlaşmayı bozmalarını israr ettiler. Onlar da Mekke ve Necidden iki ordunun geldiğini görünce antlaşmayı bozdular.

Bu haber Müslümanların arasına yıldırım gibi düştü. Kureyş ile Gatafan kabileleri Medine'yi kuşatmış halka gelen erzak yolunu kesmişlerdi. Benî Kureyza da içerden Müslümanların arkasında hazırlık yapıyordu. Fitne ortalığı kaplamıştı. Münâfıklar boş durmuyordu. İçlerinde gizlediklerini açığa vurup şöyle diyorlardi: "Muhammed bize, Kisrâ ve Kayser'in hazinelerine sahip olacağımızı vadediyor. İşte bugünkü durumumuz. Bizler ihtiyaç için tuvalete gitmekten bile korkar hale geldik... "

Kalplerinde hastalık olanlar ortalığı bu şekilde fitneye verdiler. Beni Kureyzâ'nın yapacağı baskında kadınlarına, çocuklarına ve evlerine zarar geleceğini düşünerek guruplar halinde ayrılmaya başladılar. Bu kuşatma yirmi gün kadar sürdü. Her iki tarafta da açlık, sefalet başgösterdi. Atları, develeri ölmeye başladı. Soğuktan askerler dahi kırılmaya yüz tuttu.

Rasûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz devamlı Rabbine sığınarak:"Allah'ım! Senden bana vadettiğin yardımı istiyorum!... Allah'ım! Senden bana vadettiğin yardımı istiyorum..."diye duâ ediyordu.

Bu duâyı gece gündüz tekrar edip duruyorken bir gece yarısı Gatafan kabilesinden Nuaym'ın gönlüne bir kıvılcım düştü. Sabaha kadar onu uyku tutmadı. İçinden bir ses ona : " Yazıklar olsun sana Nuaym !.. Seni Necid gibi uzak yerden getiren sebep nedir? Senin gibi akıllı birisine sebepsiz yere harb etmek yakışır mı? Sen onunla ne gasbedilmiş bir hakkı geri almak için ne de tecavüze uğramış bir ırzı korumak için savaşıyorsun. Sen bilinmeyen bir sebeble onunla harb etmeye geldin!..." diyerek sesleniyordu. Kendi kendine bir iç muhasebesi yapan Nuaym gece karanlığında kalkıp Rasûlullah (s.a.) efendimizin yanına gitti. Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz ona: " Nuaym İbni Mes'ud sen misin?" dedi. O da: "Evet benim." dedi. "Bu saatte gelmene sebeb nedir ? " dedi. Bunun üzerine Nuaym, Kelime-i Şehadet getirdi ve şunları söyledi: "Ya RasûlAllah ! Ben Müslüman oldum. Yalnız kavmimin bundan haberi yok. Şimdi bana dilediğini emret !..." dedi. İki Cihan Güneşi Efendimiz de ona: "Kavmine git ve düşmanımızın gayret ve gücünü zayıflat. Çünkü harp hiledir." buyurdu.

Nuaym İbni Mesûd (r.a.) Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizi memnun edebilmek için kabileler arası diplomasi trafiğine başladı. Her kabilenin kabul edeceği tarzda fikirler üretti. Önce Benî Kureyza'ya gitti ve onlara : " Burası sizin memleketiniz. Mallarınız, çoluk çocuğunuz ve kadınlarınız var. Başka bir yere gidecek haliniz yok. Ama Kureyş ve Gatafan öyle değil. Harbi kazanırsa ganimet bilirler. Kazanamazlarsa güven içinde memleketlerine dönerler..." diyerek onları vazgeçirmege çalıştı. Hatta onların eşrafından bazı adamları yanlarına alarak rehin tutmalarını teklif etti. Oradan çıktı Kureyş ve Gatafan'a geldi. Onlara da: " Beni Kureyza'nın Muhammed'le anlaştığını ve Kureyş ile Gatafan eşrafından bir çok adamlar alıp ona teslim,edeceğini" söyledi.

Benî Kureyza'yı denemek için Ebû Cehil'in oğlu İkrime gönderildi. İkrime onlara vardığında: " Burda eğlenip durmamız uzadı. Artık bizde usandık. Yarın çarpışmağa karar verdik." dedi. Onlar: " Yarın Cumartesidir. Biz o gün hiçbir iş tutmayız. Sonra yanımızda rehin kalmaları için sizden ve Gatafan eşrafından yetmiş kişiyi bize vermedikçe sizinle birlikte harb etmeyiz. " cevabını verdiler. İkrime kavmine döndü ve duyduklarını anlattı. Onlar da hep bir ağızdan: "Vay aşağılık maymunlar!.. VAllahi bizden rehine olarak bir koyun bile isteseler yine vermeyiz." dediler.

Nuaym (r.a.) bu şekilde düşmanları birbirine düşürdü. Aralarındaki anlaşmaları bozmada başarılı oldu. Gece yarısı bir de şiddetli rüzgâr çıktı. Fırtına çadırlarını başlarına yıktı. Kazanlarını devirdi. Ateşlerini söndürdü. Perişan bir vaziyette karanlıkta çekip gitmek zorunda kaldılar.

Sabah olunca, müslümanlar, düşmanların kaçıp gittiğini gördü ve: " Kuluna yardım eden Allah'a... Askerini aziz kılan... Kabileleri tek başına yenen Allah'a hamd olsun..." dediler.

O günden sonra Nuaym İbni Mesûd (r.a.) Resûl-i Ekrem (s.a.)'in güven kaynağı oldu. O'nun verdiği hiçbir vazifeyi aksatmadı. Onunla birlikte harblere katıldı. Onun önünde sancak taşıdı.

Mekke fethi günü Ebû Süfyan İbni Harb, müslüman askerleri'ni seyretmek üzere durduğunda, Gatafan'ın sancağını taşıyan bir adamı gördü ve yanındakilere: " Bu kim? " diye sordu. Onlar da: "Nuaym İbni Mesûd..." dediler. Bunun üzerine Ebû Süfyan şunları söyledi: " Hendek savaşında bize yaptığı neydi!... O, Muhammed'in en büyük düşmanıyken şimdi onun önünde kavminin sancağını taşıyor..."

Allah her zaman mü'minlerin yardımcısıdır... Yeter ki gönlümüzü O'na tam verelim. Dinde muhlisler olarak yaşayalım. Göz yaşlarıyla samimi duâlara devam edelim. Allahu Teala bu dualar hürmetine nice Nuaym'ler çıkarır... Cemel vakasında vefat ettiği rivayet edilen Nuaym İbn Mesûd (r.a.)'un şefaatlerini niyaz ederiz.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
keyhan
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 26



« Yanıtla #92 : Şubat 25, 2008, 04:32:01 pm »


Allah c.c. razı olsun, Mevla şefaatlerine nail kılsın. Rahmetullahi aleyh...
Moderatöre Bildir   Logged

Hiç bi edeb vasılı hûda olamaz
İsra
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5970



« Yanıtla #93 : Şubat 25, 2008, 04:33:42 pm »


Allah c.c. razı olsun, Mevla şefaatlerine nail kılsın. Rahmetullahi aleyh...
Amin..
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Forum Kurallarını Okumak İçin Lütfen Tıklayınız
Mahi
Moderatör
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1002


Men câle nâle


« Yanıtla #94 : Şubat 28, 2008, 06:40:28 pm »


Mihmandâr-ı Nebevi :EBU EYYUB EL-ENSARİ(R.A)
Medineli müslümanlardan ve hicret sırasında Hz. Peygamber'i evinde misafir eden sahâbî.

Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd el-Ensarî en-Neccârî (r.a.); Ensâr'ın Hazrec kabilesinin Neccâroğulları koluna mensup olup, annesi Zehra binti Sa'd'dır. Abdülmuttalib'in vâlidesi tarafından Rasûlullah'la akraba olan Ebû Eyyûb, ikinci Akabe bey'atında hazır bulunmuş, Rasûlullah'a iman etmiştir (İbn İshâk, İbn Hişâm, es-Sîre, II, 100; İbn Sa'd, et-Tabakat, III, 484; İbn Abdülberr, el-İstiâb, IV, 1606; İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gâbe, VI, 25; ez-Zehebî, Siyer A'lâmü'n-Nübelâ, II, 288).

Medine, müslümanlar için emin bir yer olduktan sonra Mekke'de Rasûlullah (s.a.s.) ile birkaç müslüman kalmıştı. Rasûlullah da hicret yolculuğuna çıkınca bunu haber alan Ebû Eyyûb her gün Medine'ye yakın Hire ad verilen yerde onun yolunu gözlerdi. Nihâyet Rasûlullah görününce bütün Neccar'lıları toplayarak Rasûlullah'ı karşıladı. Bütün müslümanlar Rasûlullah'ı kendi evlerinde misafir etmek istiyordu. Bunun üzerine Rasûlullah devesini serbest bıraktı. Kusva adlı bu deve Ebû Eyyûb'un evinin önünde çöktü. Ebû Eyyûb bu olayı şöyle nakletmiştir: "Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) evimizin alt katına yerleşmişti. Ben de üst kattaki odada idim. Bir gün yukarıdan yere bir miktar su dökülmüştü. Suyun tavandan sızarak Rasûlullah'ın üzerine gelmemesi için suyu bir bez parçası ile kurutmaya çalıştık. Bunun üzerine Rasûlullah'ın yanına inip dedim ki: 'Ya RasûlAllah, senin bulunduğun bir yerin üstünde bulunmak bize yakışmaz, yukarıdaki odaya teşrif etmez misiniz?' Rasûlullah o günden sonra üst kata çıktı" (Müslim, Sahih II, 192). Ebû Eyyûb ile zevcesi Ümmi Eyyûb Rasûlullah'ın yemeğini hazırlardı. Bir gün soğanlı bir yemeği Rasûlullah yemeyip, "Onu yiyemedim, çünkü bu yemekte soğan olduğunu gördüm, ben ise soğandan hoşlanmam; fakat siz isterseniz yiyin onu yemekte bir sakınca yoktur'' demiş, Ebû Eyyûb da, "Ya RasûlAllah, sizin hoşlanmadığınız şeyden biz de hoşlanmayız" demiştir (Müslim, Sahih, II, 198).

Rasûlullah, Ensâr ile Muhacirler arasında gerçekleştirdiği "kardeşlik" olayında Ebû Eyyûb'e kardeş olarak Hz. Mus'ab b. Umeyr'i seçmiştir. Ebû Eyyûb'un evinde yedi ay kalan Rasûlullah'a Medine'de mihmandarlık yapan Ebû Eyyûb, Bedir, Uhud, Hendek ve diğer bütün gazvelerde Rasûlullah'ın yanında İslâm cihad hareketlerine katılmıştır (İbn Sa'd, et-Tabakat, 485; Hâkim, el-Müstedrek, III, 458; ez-Zehebî, A'lâmü'n-Nübelâ, 290).

Rasûlullah'ın vefâtından sonra da bütün gazâlarda yer almıştır. Hz. Ali'nin hilâfeti döneminde onunla birlikte Hâricilere karşı savaşmıştır. Hz. Ali'nin Medine'deki kaymakamı olan Ebû Eyyûb'un Halid ve Muhammed adlı iki oğlu, Umre adında bir kızı vardı. Hz. Ali (r.a.) devrinden sonra Muaviye zamanında Mısır'a gitti. Mısır valisi bir akşam namazına geç kalmıştı. O zaman namaz konusunda çok titiz davranan her sahâbî gibi Ebû Eyyûb şöyle demiştir: "Rasulullah'ın, 'Ümmetim akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar tehir etmedikçe hayır üzeredir, fıtrat üzeredir' dediğini duymadın mı? " "Duydum" diyen Ukbe'ye, "O halde neden akşam namazını geciktirdin?" diye sormuş; çok meşgul olduğunu söyleyen Ukbe'ye şöyle demiştir: "Senin bu yaptığını görerek, halkın Rasûlullah da böyle yapardı zehâbına düşmesinden endişe ederim" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 147).

Rasûlullah (s.a.s.) İstanbul'un fethini ashâbına anlatıp, "İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335) diye müjdelemiştir. Hicrî 52. yılda Muaviye oğlu Yezid kumandasındaki müslümanlar İstanbul'u kuşattılar. İslâm akîdesinin dünyanın dört bir yanına yayılması husûsunda çok canlı ve diri bir gayrete sahip olan müslümanlar İstanbul'un fethi ve İslâm devletinin sınırlarına dahil olmasını şiddetle arzuluyorlardı. Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârı bu seferin hazırlanması için çok çalışmış ve sefere karşı çıkanlara öğütlerde bulunmuştu. Uzun bir yolculuk yapan Ebû Eyyûb yaşının çok ilerlemesinden dolayı İstanbul'a yaklaştıkları bir sırada hastalanmış, Yezid'e, öldüğü takdirde cenazesinin hemen gömülmeyerek ordunun varacağı en ileri noktaya kadar götürülmesini ve o yerde gömülmesini vasiyyet etmişti. Burada defnedilen Ebû Eyyûb müslümanların İstanbul'da bir sembolüdür. İstanbul, ashab devrinden başlamak üzere defalarca muhâsara edilmiş, nihâyet bu şehri fethetmek 1453 yılında Fatih'e nasip olmuştur. Ebû Eyyûb'un ölüm döşeğinde şu hadisi rivâyet ettiği zikredilir; "Bir insan Cenâb-ı Hakk'a bir ortak koşmaksızın ruhunu teslim ederse, Allah onu cennete koyar."

Kişiliği, Ahlâkı, Fazileti

Ebû Eyyûb'un fazîlet ve kemâl itibariyle yüksek bir makamı vardı. Rasûlullah'ın eğitiminden geçmiş bir sahâbî olarak onun sünnetine çok önem verir, bir yanlışlık gördüğünde doğrusunu anlatır, hemen sünnetin uygulamasına çalışırdı. İslâm ordusu İstanbul'u kuşattığında hastalanan Ebû Eyyûb, o hâliyle bile Allah Rasûlünden şu hadisi nakletmiştir: "Kostantiniyye surunun dibine sâlih bir kişi gömülecektir." Umarım ki o kişi ben olayım (İbn Abd Rabbîh, el-Ikdü'l Ferîd, II, 213). Ordu komutanı Yezid Ebû Eyyûb'un tabutunu askerlerin ortasına almış, askerler de çarpışmalarda bu tabutu koruyarak ilerlemişlerdir. İstanbul surlarını korumakta olan Bizans kumandanı bu garib durumu görünce, "Bu nedir?" diye sormuş, Yezid de, "Bu bizim peygamberimizin sahâbisidir. Bize senin ülkende içerilere doğru götürülüp gömülmesini vasiyyet etti. Biz de onun bu isteğini yerine getireceğiz. " Bizans kumandanı: "Sen ne akılsız adamsın. Sen dönüp gidince biz onu köpeklere yem ederiz." Yezid: "Eğer onun kabrini açtığınızı veya cesedine birşey yaptığınızı duyacak olursam ben de bütün Suriye'de öldürmedik hıristiyan, yıkmadık kilise bırakırsam bu ölüye ikramıma sebep olan zat-ı Peygamber'i (s.a.s.) inkâr etmiş olayım." Bunun üzerine kumandan şöyle demiştir: " Ben onun kabrini elimden geldiğince koruyacağımâ Mesih hakkı için söz veriyorum." Surların dışında defnedilen Ebû Eyyûb'un kabrinin üzerinde sonradan bir kubbe yapılmış ve bu mübarek adamın kabri müslümanların ve hıristiyanların saygı gösterdikleri bir yer olarak korunmuştur. Ebû Eyyûb el-Ensari hazretleri, Hayber savaşından dönülürken Rasûlullah'ın çadırının çevresinde kendiliğinden bütün gece nöbet tutmuş, Rasûlullah onun için, "Allah'ım, beni koruyarak gecelediği gibi, sen de Ebû Eyyûb'u koru" diye dua etmiştir (İbn İshâk, İbn Hişâm, es-Sire, III 354-355).

Habib b. Ebî Sâbit'in naklettiğine göre, Ebû Eyyûb el-Ensârı Muaviye'ye gidip borçlu olduğundan yakınarak yardım istedi. Muaviye ona yardım etmedi. Ebû Eyyûb, Muaviye'ye, "Rasûlullah'ın 'Benden sonra iş başındakilerden bencillik göreceksiniz' diye buyurduğunu işittim" dedi. Muaviye, "Peygamber efendimiz bunu söylerken size de bir tavsiyede bulunmadı mı?" dedi. Ebû Eyyûb, "Sabretmeyi tavsiye etti" dedi. Muaviye, "O halde siz de sabrediniz" deyince Ebû Eyyûb ona, "VAllahi bundan sonra senden hiçbir istekte bulunmayacağım" diyerek Hz. Ali'nin Basra valisi İbn Abbâs'a gitmiş ve İbn Abbâs evini ona tahsis ettiği gibi yirmi bin dirhem para vermişti (Kenzü'l-Ummâl, VII, 95). İmam Ahmed'den yapılan bir nakle göre Ebû Eyyûb şöyle demiştir: ''Kim Allah'a ortak koşmadan ölürse, cennete gider" (el-Bidâye, VIII, 59).

Ebû Eyyûb, savaş meydanında İslâm askerlerini aşıp Rumlara tek başına saldırır, Rumların içine kadar ilerler ve geri dönerdi. Herkes onun kendini tehlikeye attığını söylediğinde de, "kendimizi tehlikeye atmak düşmana hücum etmek değil, asıl tehlike mallarımızın bakımı ile uğraşıp cihadı terketmektir" demiştir (Beyhâki, IX, 99; İbn Kesir, I, 228).

Sâlim b. Abdullah'ın rivâyetine göre, Abdullah b. Ömer, onun düğününe Ebû Eyyûb'u da çağırmış; Ebû Eyyûb, Sâlim'in evinin duvarlarının yeşil perdelerle süslenmiş olduğunu görünce, "Siz de mi duvarlarınıza perde asıyorsunuz" demiş, Abdullah b. Ömer de, "Ya Eba Eyyûb, kadınlarla başa çıkamadık" diye cevap vermiş; bunun üzerine Ebû Eyyûb "Pek çok kimse kadınlarla basa çıkamasa da senin başa çıkamayacağını ummazdım. Ben ne sizin evinize girer, ne de yemeğinizi yerim" demiştir (Kenzü'l-Ummâl, VIII, 63).

Peygamber efendimizden şunu rivâyet etmiştir:

''Müslüman kişinin kardeşi üzerinde yerine getirmesi gereken altı hakkı vardır. Bunlardan birini yapmadığı zaman, altı hakkından birini yerine getirmemiş olur: 1- Ona rastladığında selâm vermesi, 2- Onu yemeğe çağırdığı zaman dâvetine icâbet etmesi, 3- Aksırdığı zaman ona dua etmesi, 4- Hastalandığı zaman ona uğraması, 5- Öldüğü zaman cenazesinde bulunması, 6- Kendisinden nasihat ve yol göstermesini istediği zaman ona yol göstermesi" (Buhâri, el-Edeb, 134).

İstanbul muhasarası sırasında şehid olan Ebû Eyyûb el-Ensârı bugün İstanbul'un Eyüp ilçesindeki Eyüb Sultan Camii avlusunda bulunan türbesinde yatmaktadır. Kabri ile ilgili olarak, (bk. Taberî, Târih, III 2324 ibnü'l-Esir, Üsdü'l-Ğabe, V, 143; Hâfız Huseyn b. Haccı, Hadîkatü'l Cevâmî, I, 243) adlı kitaplarda sözedilmektedir. Türbesi yıllarca müslümanların ziyaret yeri olmuştur; bugün de halk Ebû Eyyûb'un türbesini büyük kalabalıklar halinde ziyaret eder. II. Mahmud, Topkapı Sarayı hazinesindeki Hz. Peygamber'e âit kutsal eşyadan "Kadem-i Şerif"i bu camiye koydurtmuştur .

4 MAYIS 672’DE VEFAT ETMİŞTİR.

BEYİT:
Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimet-i Bari
Habib-i Ekrem’in yarı, Eba Eyyub el-Ensari (La Edri)
Moderatöre Bildir   Logged

Sen bu kapılar dışında başka bir kapının insanı,
                                                                             Bu altın halkalar dışında başka bir halkanın esiri olamazsın!
!
Mahi
Moderatör
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1002


Men câle nâle


« Yanıtla #95 : Mart 04, 2008, 01:40:28 am »


HAZRETİ MUS’AB’ın

İRŞAD ve TEBLİĞİNDEN İNSANLIĞA DERSLER


Mus'ab radıyAllahu anh; inancını, inandığı gibi yaşayabilmek için hicret etti.
Mus'ab radıyAllahu anh; davetçi ve eğitimci sıfatıyla başka beldeye gönderilen ilk sahabedir.
Mus'ab radıyAllahu anh'ı Medine'de misafir eden Es'ad Ibn Zürâre radıyAllahu anh ona hem ev sahipliği yaptı, hem de davet merhalelerinin her anında bu aziz misafirinin yanında yer aldı.
Mus'ab radıyAllahu anh'a Ümmi Mektûm radıyAllahu anh destek oldu, onunla omuz omuza davet ve hizmette bulundu.
Mus'ab radıyAllahu anh; Medine halkına tebliğ ettiği İslâm kardeşliği, cahiliye kavgalarını ortadan kaldırdı. İslam kardeşliği müminlerin önünde birlik, beraberlik, izzet ve şerefe doğru uzanan yeni ufuklar açtı.
Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in Mus'âb'a olan sevgisi, güveni, gayretlerini takdiri; hem Bedir, hem de Uhud'da İslâm Sancağını ona teslim edişi ile görülmektedir.

Mus'ab radıyAllahu anh'ın; doğru olduğuna inandığı dâvâsı için dünya nimetlerini, anne–baba ve akrabayı terk etmesi…
Mus'ab radıyAllahu anh açısından Akabe Biatları'nın önemi ve sonraki hayatlara tesiri.
Mus'ab radıyAllahu anh; güzel ahlâkı, güzel Kur'an okuyuşu, insanlara içten ve uyumlu yaklaşımı, bitmez tükenmez gayretiyle elde ettiği büyük başarılar.
Yahudilerin, birçok beldede olduğu gibi kendi varlık ve müreffeh yaşantılarını başkalarının acı, ızdırab, ayrılık ve düşmanlıkları üzerine bina ettikleri.
Bu aziz insanın güzel ölümü ve defnindeki ibretleri…
Defin esnasında meydana gelen hadisenin, onu eski ve yeni tanıyanların üzerinde bıraktığı tesirler…

 

İMÂNI DALÂLETE HAKKA HİZMETİ

DÜNYA VARLIĞINA TERCİH...


Mus'ab İbn Umeyr radıyAllahu anh, asırlar boyu daha çok iki özelliğiyle anıla gelmiş, hem kendisiyle birlikte yaşayan sahabelere, hem de sonraki asırlara ibret olmuş, ışık tutmuştur. Bu iki haslet, onu hatırlayan her insanı duygulandırmış, hayatına yön vermesine sebep olmuştur.
Bunlardan birincisi;
İslâm'dan önceki hayatı, yaşantısı ile İslâmla şeref bulduktan sonraki hayatı ve yaşantısı.
İkincisi; öğretmen, davetçi olarak elde ettiği başarıdır.
Bu iki hayat arasındaki farkın, bu derece dikkat çekici olması, bu aziz sahabenin güzel ahlâkı, fedakârlıkları, örnek davranışları, alçak gönüllülüğündedir. Sonuçta mümin gönüllerde taht kurmuştur. Mus'ab radıyAllahu anh'ın hayatının her safhası gıpta edilecek güzelliklerle doludur.

* * *
Mus'ab radıyAllahu anh, birçok dünya nimetini imanı uğruna terk edip, geride bıraktı. Dâvâsı için çıktığı yolda, karşısına çıkan yokluklara razı oldu. Fedakârlıklarla dolu hayatı şahadetle sona erinceye kadar, dünya nimetlerinden kendi hayatına düşen pay çok azdı. Şehit olduğu ve defnedileceği sıradaki elbisesinin vücudunu örtmeye yetersizliği, kaba dokumalı ve yer yer yamalı oluşu, gençliğindeki giyinişini yakından bilenlerin elbette ki yüreklerini dağladı, onun kabre yerleştirilmesine şahit olup ta gözünden yaş akmayan yoktu.

* * *
O, iki hicretin ikisine de katıldı. Dünyalığa önem vermedi, dâvasını anlatmak, yaymak ve yaşatmak için her yokluğa katlandı, kimseden dünyaya yönelik bir beklentisi olmadı. O, İslâm'ın ilk gurbetçi davetçisi oldu. Savaşlarda ki; ilk sancaktarı oldu. İslâm şehidi olarak izhir otlarıyla kefenlenerek dünyayı terk etti. Başkalarında bulunmayan hâller onu kıyamete kadar unutulamayan bir örnek olmasını sağladı.
O, gerçekten de unutulmadı, unutulmayacak da...

* * *
Abdurrahman İbn Avf, hayatta Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. O, düşüncelere sığmayacak kadar cömert, vefakâr, varlıklı ve dünya varlığına hükmetmesini bilen biridir.
Çokça oruç tutardı. Yıllar sonradır. Medine'nin ve müminlerin bolluk günlerinden bir gündür. Abdurrahman İbn Avf radıyAllahu anh oruçludur. İftar için önüne yemekler konmuştu. Önüne konan yemek çeşitleri dikkatini çekti. Bir anda müminlerin yokluk ve cefa günlerini hatırladı. İftar anının da verdiği duygular içinde şunları söyledi:
"Mus'ab İbn Umeyr, benden daha hayırlı bir kişidir. Şehit edildiğinde onun kefeni bile olmadı. Elbisesiyle başı örtüldüğünde ayakları, ayakları örtüldüğünde baş tarafı açık kalıyordu... Sonra dünya ve dünya nimetleri önümüze serildi... İçime korku geliyor; acaba bizim yaptıklarımızın karşılığı bize dünyada iken peşin mi veriliyor!?"
Sonra göz yaslarını tutamadı.(1)
Mus'ab radıyAllahu anh'ın hayatı, bütünüyle göz önüne getirilerek müminler hayatlarını çok ciddî bir muhasebeye tabi tutmak zorundadır.

DÜŞMAN OLARAK GELEN
DOST OLARAK AYRILIYORDU

Bunu unutmadan, asla gözden ve gönülden ırak etmeden, üzerinde titizlikle durmamız, örnek almamız gereken Mus'ab'ın diğer bir yönü de dâvetçilik vasfıdır. Dâvâsını insanlara anlatmak, gönülleri kazanmak için gayreti, takip ettiği üslup ve elde ettiği başarı dikkat çekicidir.
Okuyor, okutuyor, anlatıyor, dinliyor; konuştuğu her kelime kulaklara hoş geliyor, gönüllere ayrı bir tat veriyordu. Ev ev dolaşıyor, herkesle tanışıyor, imanın hayata aksedişinin en güzel meyvelerini veriyor, onun samimiyeti, candan üslûbu gönüllerde derin izler bırakıyordu. Dudaklarından dökülen cümleler, insanların yüreklerine işliyordu.
Tilâvet ettiği Kur'ân–ı Kerîm, sesindeki letafet ve samimiyet; edebî inceliklere düşkün, mâna derinliklerinden ayrı bir haz duyan dinleyicilerin gönlüne işliyor, kalpler yumuşuyor, tutulamayan yaşlar göz pınarlarından süzülüyor ve iman kervanına yeni katılanlar her geçen gün çoğalıyordu. Yanına düşman gelenler bile, ayrılırken çok daha değişik duygularla ayrılıyordu.
 

İSLÂM'A GİRMEK İÇİN NE YAPILIR?

Evs kabilesinin ileri gelenlerinden biridir. Sa'd İbn Mu'âz ile birlikte oturuyorlardı. Mus'ab'ın yakınlarındaki bir bahçede bir grup insana dini tebliğ etmeye geldiğini duymuşlardı. Onu bu bahçeye getiren Es'ad İbn Zürâre idi. Es'ad, Sa'd İbn Mu'âz'ın teyzesinin oğluydu. Bu yüzden onu susturmaya Sa'd değil, Üseyd İbn Hudayr gidiyordu. Harbesini almış, bahçenin yolunu tutmuştu. Sinirli ve hırslıydı. Mus'ab ve Es'ad'ın bu kadar cüret göstermesi bardağı taşırmıştı.
Onlara, öyle bir ders vermeliydi ki bir daha yakınlarına yaklaşmaya cesaret edemesinler. Es'ad onun geldiğini görmüş; "Yandık! Bu gelen, kavminin efendisi, en zekisi, şahsiyeti en kuvvetlisi ve en çok sözü dinleneni... Bu gelen, Üseyd İbn Hudayr!" diyor ve ekliyordu; "o Müslüman olsa, niceleri onu takip eder..."
Üseyd geldi, sağa sola bakmadan direk Mus'ab'a yöneldi. Harbesini sımsıkı tutarak; "Sizi bizim diyarımıza getiren, zayıflarımızın aklını çelmenize sebep ne? Eğer canınızı seviyorsanız, bizim beldemizden uzak durun!" dedi.
Kızgınlığı her halinden belli oluyordu. Kullandığı kelimelerde öfkenin derin izleri vardı. Üslubu emredici ve kararlıydı. Ortalık gerginleşti. Mus'ab radıyAllahu anh, gülümseyen gözleriyle ona baktı. Her davranışından iyi niyet ve samimiyet akıyordu, içten ve sakin bir sesle ona hitabetti:
"Ey kavminin efendisi! Bundan daha hayırlı bir şey yapmak ister misin?"
"Nedir o?"
"Yanımıza oturursun. Söylediklerimizi dinlersin. Söylediklerimiz doğruysa, hoşuna giderse kabul eder; hoşuna gitmezse hoşlanmadığını söylersin. Biz de buradan gider, bir daha da sizi rahatsız etmeyiz."
Şaşırmıştı…
Söylenilen, doğru olandı. O da; "doğru!" dedi. Mızrağını yere saplayarak oturdu...
Mus'ab radıyAllahu anh, konuşmaya başlamıştı...
Dikkatle bakan gözler, dinleyen kulaklar, yumuşayan kalbler... Ardından okunan Kur'ân–ı Kerîm, değişen sîma, gönülde rahatlık ve dudaklardan dökülen kelimeler:
"Ne kadar güzel sözler! Tilâvet ettiğin ne kadar tatlı, ne kadar güzel! İslama girmek için ne yapılır?"(2)
Üseyd İbn Hudayr radıyAllahu anh, gerçekten İslam'a büyük hizmetleri olan bir sahabidir.
Üsdü'l–Ğabe'de Mu'sab radıyAllahu anh için; "Üseyd İbn Hudayr ile Sa'd İbn Mu'âz'ın İslâm nuruna kavuşmasına o vesile olmuştur ki, bu İslâm yolunda gerçek bir iftihar vesilesi ve en güzel eserlerdendir," (3) der.
O, Medine'ye geldiği günlerde anıldığı gibi; "Mekkeli Genç, Mekkeli Dâvetci, Mukri' (Kur'ân Muallimi) idi.
O, davet aşkı taşıyan her mü'minin örnek alması gereken bir insandı. O, hicret yurdunun hazırlanmasında büyük emekleri olan biriydi. O, ilk sancaktarımız, unutulmaz şehidimizdi...

Dipnotlar:
1–(Sahîh–i Buharı. Meğazi (Umdetu'i–Kârî 14/140–141) Suverun min Hayâti's–Sahabe (4/ 55)
2–( Sîretü İbn Hişam, (1/435–436) Delâilü'n–Nübüvve (2/437–440), Suverun miri Hayâti's Sahabe (3/ 25–28)
3–Siretü ibn Hişam, (1/435–436) Delâilü'n–Nübüvve (2/437– 440) Suverun min Hayâti's Sahâbe (3/25–26) Useyd İbn Hudayr radıyAllahu anh, gerçekten islama büyük hizmetleri olan bir sahabedir.
Moderatöre Bildir   Logged

Sen bu kapılar dışında başka bir kapının insanı,
                                                                             Bu altın halkalar dışında başka bir halkanın esiri olamazsın!
!
ipeknur
aktif okur
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 134


Edeb Ya Hu!!


« Yanıtla #96 : Nisan 09, 2008, 01:33:57 pm »


HZ.ZEYD BIN SABIT (R.A)
       PEYGAMBER EFENDIMIZIN vahiy katiplerinden olan Zeyd bin Sabit, cok kucuk yaslarda islamiyetle sereflenmisti. Henuz 10 yaslarindayken 17 sureyi ezbere okumaktaydi.
       Zekasiyla ve kabiliyetiyleMedinelilerin takdirini kazanmisti.O, onbir yaslarindaykenPeygamber Efendimiz Medine'ye tesrif etmisti. Medineli mu'minler, babasi vefat etmis olan Hz. Zeyd'i Peygamber Efendimize goturmus ve ''Ya ResulAllah! Bu cocuk Neccar ogullarindandir.Sana inen 17 sureyi ezbere okur.'' demislerdi. Bunun uzerine Hz. Zeyd bulbul gibi sakimis ve pespese onyedi sureyi okuyuvermisti. Onun bu hali Peygamber Efendimizin cok hosuna gitmisti.
       Peygamber Efendimize gelen vahyi hemen ezberleyen Zeyd bin Sabit ayni zamanda bu ayet-i kerimeleri yazmaktaydi. Yazisida gayet duzgun ve guzeldi. Bu bakimdan Peygamber Efendimiz onu vahiy yazicisi yapmisti.Vahiyleri yazma hususunda ustad olmustu.Hukumdarlara ve sahislara yazilacak mektuplari da cogunlukla o yaziyordu.
       Zeyd bin Sabit Peygamber efendimizin dizinin dibinden ayrilmiyordu. Devamli onun mubarek sozlerini ezberliyordu. Ilim ogrenmeyi cok seviyordu. PeygamberEfendimiz birgun kendisine, ''Ey Zeyd! Sen, Yahudilerin yazisini benim icin ogren. Ben vAllahi bana ait yazilar hakkinda Yahudilere hic guvenemem!'' dedi. Bunun uzerine Hz. Zeyd Ibranice ogrenmeye basladi. Onyedi gecede bu dili okuyup yazmasini ogrendi. Peygamber Efendimiz Yahudilere birsey yazacagi zaman ona yazdirmaya basladi.
       Peygamber Efendimize cesitli dillerden yazilar gelmekteydi. Bu yazilar arasinda Suryanice olanlar da vardi. Peygamber Efendimiz Hz. Zeyd'in Suryanice de ogrenmesini istedi. Bunun uzerine Hz. Zeyd calismaya koyuldu ve onyedi gunde Suryaniceyi ogrendi.
       Peygamber Efendimizin yazismalarinin cogunu kaleme almis olan Hz. Zeyd'in bir diger ozelligi de Kur'an'i Kerim'i ilk ezberliyenler arasinda bulunusuydu.
       Diger bir ozelligi de hadis ezberlemesiydi.Peygamber Efendimizin hikmetli sozlerini, davranislarini, cesitli olaylar karsisinda verdigi hukumleri bir bir zihnine kaydediyordu.
       Musriklerin savas icin hazirlik yaptiklari haberi Medine'ye ulastiginda Hz. Zeyd de diger sahabilerle birlikte hazirliga koyuldu. Gorusmeler sonunda Medine'nin etrafina hendek kazilmasina karar verilmisti. Herkes geceli gunduzlu calisiyordu.Peygamber Efendimiz de toprak kaziyor, tas kiriyordu. Etegine doldurdugu topraklari hendekten asagi dokuyordu. Onu goren sahabilerin gayreti artiyordu.Hepsi de Peygamber Efendimize istirahat etmesi icin ricada bulunuyorlardi. Fakat O, geceli gunduzlu sahabilerle birlikte calismayi tercihediyordu.
       Hendek kazilirken cok az yiyecek tedarik edebiliyorlardi.Bu yuzden, cogu gunler ac yatiyorlardi. Peygamber Efendimiz acligi hissetmemek icin karnina tas baglamisti.
       Hz. Zeyd de Peygamber Efendimizi kendisine ornek aliyordu. Onunla birlikte toprak tasiyordu. Hendekte calisanlara su ve yiyecek getiriyordu. Herkes onu cok seviyor, ona dualar ediyordu. basta Peygamber Efendimiz olmak uzere, sahabilerin yaptigi dualar kabul olmustu. Zeyd bin Sabit, Kur'an'i kerim'i usulune gore okumasini ogrendi. Ismi asirlardan beri hep hatirlandi. Her musluman onu hayirla andi.
       
Moderatöre Bildir   Logged

BU SEHIR GIRDAP GULUM
GIRDAPTA MEHTAP GULUM
FELEGIN BIR SUYU VAR
SU DEGIL KEZZAP GULUM....
Mahi
Moderatör
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1002


Men câle nâle


« Yanıtla #97 : Ekim 08, 2008, 01:04:36 pm »


Kavminin şerîfi, şâir Tufeyl bin Amr Devsî (r.a.) İslâm'ın ilk yıllarında Mekke-i Mükerreme'ye gelmişti. Kureyşliler ona: "Ey Tufeyl, (Resûlullâhı (s.a.v.) kasdederek) bu adamın da acâyib hâli var. Söylediği söz Kur'ân-ı Kerîm'i kastediyorlar sihir gibidir, insanı babasından, kardeşi kardeşinden, kocayı karısından ayırıyor. Seninle kavminin arasına bizde olduğu gibi bir tefrika düşmesinden korkarız. Sana nasîhatimiz, onunla sakın konuşma. Sözlerini kulağına uğratma," demişlerdi.
Tufeyl (r.a.) der ki: "VAllahi, bu sözü bana o kadar çok söylediler ki, konuşmamağa, sözünü (işitmemeye azmetti. O derecede ki, Mescid-i Harâm'a girdiğim vakit ne olur, ne olmaz belki sözlerini duyarım korkusuyla kulaklarima pamuk bile tıkamıştım. Mescid-i Harâm'da Relullâh'ı (s.a.v.) gördüm. Kâ'be'nin yanında durmuş, namaz kılıyordu. Ona yakın bir yerde durdum. Sözlerinden bâzılarını İşitmemek mümkün olmadı. Hoşuma gitti.
Kendi kendime: "Ben, İyiyi kötüyü fark etmeyecek adam değilim. Söylediklerini dinlememe ve güzel bulursam kabule, bulmazsam reddetmeme ne mâni var?" dedim. Namazını kılıp evine doğru giderken: "Yâ Muhammed, senin kavmin bana şöyle böyle dediler. Bana ne diyeceksen de." dedim. Bana İslâm'ı teklif etti, biraz Kur'ân-ı Kerîm okudu. VAllahi, bundan güzel hiçbir söz işitmemiştim. Dedim ki: "Yâ Ressûlallâh, ben kavmimin reîsıyim. Memleketime dönüp onları da'vet niyyetindeyim. Kolaylık olsun diye bana duâ et." Bunun üzerine: "İlâhî, onun için bir âyet, bir alâmet yarat." diye duâ buyurdu.
Karanlık bir gecede kavmimin ikâmet ettiği su başına nazır tepeye vardığımda iki gözümün arasında kandil gibi parlayan bir nûr peyda oldu. İçimden: "Aman, yüzümde olmasın, belki hastalık zannederler." dedim. O nûr sopamın başına intikâl etti. Tufeyl bin Amr (r.a.), kavminin îmânına sebep olmuş ve Hayber gazası esnasında yetmiş, seksen kimse ile birlikte Resûlüllâha gelmişti. Bunların arasında Ebû Hüreyre de (r.a.) vardı.

(Fazilet Takvimi 8 Ekim 2008)
Moderatöre Bildir   Logged

Sen bu kapılar dışında başka bir kapının insanı,
                                                                             Bu altın halkalar dışında başka bir halkanın esiri olamazsın!
!
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4732



WWW
« Yanıtla #98 : Şubat 12, 2009, 12:05:11 pm »


Hz. Ömer’ül Faruk (ra)  
 
 

Hz. Ömer’in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti 

Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer’in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)’ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal’acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el–Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer’in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).
Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)’den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer’in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123).
Ayrıca o, Kur’an–ı Kerim’in te’vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: “Ebu Bekir ve Ömer’den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum” karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).
Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm’ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.
Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; “Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah’a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım”.
Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.
Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.
Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; “ve namazı ailene emret” (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke’ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:
“Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum” (Şıblî, a.g.e., II, 373).
 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
resulün ümmeti
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 8

Avatar Yok


« Yanıtla #99 : Temmuz 12, 2009, 09:39:31 am »


Allah hepinizden razı olsun çok güzel paylaşımlar
Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: 1 2 [3]   Yukarı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

İlgili Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Mihmandar-ı Nebevi:Ebu Eyyub El-Ensari(R.A) ASHAB-I KİRAM Fatihan 5 1056 Son Mesaj Mayıs 06, 2007, 07:02:27 pm
Gönderen: Eşraf
Halef b.Eyyub GÖNÜL SULTANLARIMIZ osmanli 2 566 Son Mesaj Temmuz 01, 2007, 08:05:03 pm
Gönderen: Fatihan
Eba Eyyüb-el Ensari Hz.leri KISSADAN HİSSELER ücharfbeşnokta 0 378 Son Mesaj Kasım 01, 2008, 12:13:01 pm
Gönderen: ücharfbeşnokta
Abdullah-ı Ensârî EVLİYAULLAH müteallim 0 254 Son Mesaj Ocak 19, 2009, 04:08:37 pm
Gönderen: müteallim
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks


XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM