Sadakat İslamî Forum
 
*
Selamün Aleyküm; Ziyaretçi kardeşim. Ailemiz ferdiysen giriş yap. Değilsen Sadakat Ailesine 10 sn de katılabilirsin. Ocak 09, 2009, 05:11:30 ÖÖ


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: ilim talim ve teblig  (Okunma Sayısı 952 defa)
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4561



WWW
« : Ağustos 29, 2007, 01:05:03 ÖÖ »

Muhterem Mü’minler!
   Hutbemiz “Ulûm-u Dîniyyeyi Tahsil Ve Neşretmenin Ehemmiyet Ve Fazîleti” hakkındadır.
   Yüce Rabbımızın zâtından, sıfatından, esma ve ef’âlinden, insanların dünya ve ahiret saadetinin esaslarından bahseden dînî ve ilahî ilimler, bütün ilimlerin en başı ve en şereflisidir. Bu ilimleri tahsil ve neşretmek ise çok mühim ve şerefli bir vazifedir. Çünkü dîn-i mübînin kıyâmı ve müslimînin necâtı, insanlığın felâketten selâmete ermesi bu vazifenin hakkıyla îfasına bağlıdır. En zor şartlarda bile, ihmali doğru değildir. Nitekim Tevbe süresinde Mevlamız şöyle buyurur: “Müminlerin kâffesi birden seferber olacak değillerdir. Fakat her fırkadan bir tâife toplansa da dinde tefekkuh etseler ve döndükleri zaman kavimlerini inzar eyleseler, tâ ki sakınırlar.”    
   Bu ayetle her fırkadan bir kısmının sefere çıkması ve bir kısmının da tefakkuh ve inzar için kalması emrolunmuştur.
Demek ki bu vazîfe, müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği dönemlerde bile ihmal edilemeyecek kadar mühim bir vazifedir. Zîrâ, dünya ve dünyanın mahiyetini anlamak da, ahiretin ehemmiyetini anlamak da büyük ölçüde ilim sayesinde olur.
   Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V), Mekke-i Mükerreme’de Dar-ı Erkâm’da başlattığı “Mekteb-i Muhammedi”yi ve tedrisat-ı diniyyeyi, Medine-i Münevvere’de Eshâb-ı Suffe ile devam ettirmiş, en zor şartlarda bile tatil etmemiştir. Sulh ve sükun zamanlarında ise bütün gayretini ulûm-u diniyyenin neşrine hasretmiştir. Yetiştirdiği sahâbîleri civar kabilelere ve şehirlere hoca olarak gönderip, insanlara yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’i ve dîn-i celîl-i İslâmı öğretmeye çalışmıştır.
   “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.”  Kime Kur’an (okuma ve okutma nimeti) verilir de O,  (bu nimet verilmeyen) başka birine verileni, kendisine verilenden daha hayırlı zanneder (ve ona imrenir)se, ’ın ta’zım ettiğini tahkir etmiş olur” , buyurarak dini ilimlerin menşe-i olan Kur’an-ı Kerim’in ta’lim ve taallümünün, diğer pekçok hadis-i şerifle de dini ilimlerin tahsilinin ehemmiyetine işaret buyurmuştur. İman ve hidayet nuru ile kalpleri ve zihinleri aydınlanan müslümanlar, hem dînî, hem de dünyevî ilemlerde büyük bir inkişaf gösterip, ümmî bir cemiyet iken, kısa zamanda insanlığın ilim ve medeniyet muallimi haline geldiler.
   Peygamberimizin varisi olan mürşid-i kâmiller de, her devirde birinci vazife olarak dinin ihyasına, dînî ilimlerin neşr ve tervicine gayret etmişlerdir. İmam Rabbanî(ks) hazretleri bir mektubunda şöyle buyurur:
   “....Öyleyse hayırların en büyüğü, bilhassa şeâir-i İslâm’ın yıkıldığı şu zamanda dîni tervîc ve onun hükümlerinden birini ihya için gayret göstermektir. Öyle ki yolunda binler(ce şey)i infak, dînî meselelerden bir meseleyi tervîce denk olmaz. Çünkü dîni tervîc etmek, peygamberlerin yolunu takip etmektir. O peygamberler ki, mahlukatın en şereflisi onlardır. İyiliklerin en mükemmeli onlara verilmiştir.”  
   Çok sevdiği bir zât olan Molla Ahmed Berkî hazretlerine yazdığı bir mektupta da, onun maneviyatta yüce makamlara ulaştığını müjdeledikten sonra şöyle buyurur:
   “Senin bu devleti elde etmenin sebebi, cehaletin temekkün edip, bid’atların rüsuh bulduğu yerlerde, ulum-ı dîniyyeyi ta’lim ve ahkam-ı fıkhiyyeyi neşretmen, evliyâullah’a muhabbet ve ihlas göstermendir. (cc) bunları sana mahza fazlı ile vermiştir.
   İşte, size gücünüz yettiği kadar ulum-u dîniyyeyi talim ve ahkam-ı fıkhiyyeyi neşretmenizi tavsiye ederim. Çünkü bu, işin özü, yükselmenin sebebi ve kurtuluşun medârıdır.”
   Görülüyor ki dostları, ahiret işlerine faydası olmayan ilimleri, dünya ilmi kabul etmişler ve ona göre değer vermişlerdir. Şüphesiz dünya ilimlerinin de kendine göre bir kıymeti vardır.
   Yine son devirde, dinin garib kaldığı bir zamanda, ümmet-i muhammedin imdâdına koşup, varisi oldukları Yüce Peygamberimiz’in getirdiği kitabı ve dîni, binbir emek ve meşakkatle insanlara anlatmaya ve bu hususta hiçbir şeylerini esirgemeden, her şeylerini feda ederek, adeta kendilerini helak edercesine insanlığın hidâyet ve necatı için çırpınan Büyük Dostları, gönüllerinden fışkıran muhabbetleriyle besleyip yetiştirdikleri talebelerine; vazifeye giderlerken, yapacakları vazîfenin ehemmiyetini şu şekilde beyan buyurmuşlardır:
   “Evlatlarım! Buraya kadar getirdiğimiz emanet-i ilahiyye, şu andan itibaren sizlerin uhdesindedir. -ü Teâlâ dinini ihyaya hükmetti de, ilahî irade îcabı, bu yenileme vazifesi benim ve sizin omuzlarınıza indi. Bu, istemekle elde edilecek bir devlet değildir. Lakin zaman içinde belli kimselere min indillah tevdî edilir. Buraya ayrı ayrı yerlerden gelip toplanmanız dahi bir tesadüf değildir. Cenab-ı Hakk kısa zamanda bu ilmi sizlere öğretmek, hatta irşada bile isti’dât vermekle hepinizi bu emanet-i kübrâya memur etmiştir.
   Evlatlarım! Sizler, ’ın memuru, Rasülullah’ın memuru, Kitabullah’ın memuru, Füyuzât-ı ilahiyyenin tevzii memurlarısınız. Yegane vazifeniz, batağa düşmüş ümmet-i Muhammed’in evladını bataklıktan kurtarmaktır. Gaye rıza-i ilahidir. “Sizi tebrik ederim çocuklar. Akranlarınız şehvete esir olup, nefis ve heva peşinde başıboş dolaşırken, sizler Hazret-i Mevlânın zatının nuru ile alakadâr ve sıfatının eseri olan ilm-i Kur’an ile meşgul oluyorsunuz. Burada öğrendiklerinizle ümmet-i Muhammedin evladını bataklıktan kurtarmaya hazırlanıyorsunuz. Bu ne yüce bir vazifedir. Yemin ederim çocuklar, sizler bu dünyanın en bahtiyar insanları ve hatemüs-saade bahçesinin fidanlarısınız. Hepiniz ümmet-i Muhammed’e yadigâr olsun.”
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4561



WWW
« Yanıtla #1 : Ağustos 29, 2007, 01:09:56 ÖÖ »

Muhterem Mü’minler!
   Hutbemiz “Ulûm-u Dîniyyeyi Tahsil Ve Neşretmenin Ehemmiyet Ve Fazîleti” hakkındadır.
   Yüce Rabbimizin zatından, sıfatından, esma ve ef’âlinden, insanların dünya ve ahiret saadetinin esaslarından bahseden dînî ve ilahî ilimler, bütün ilimlerin en başı ve en şereflisidir. Bu ilimleri tahsil ve neşretmek ise çok mühim ve şerefli bir vazifedir. Çünkü dîn-i mübînin kıyâmı ve müslimînin necâtı, insanlığın felâketten selâmete ermesi bu vazifenin hakkıyla îfasına bağlıdır. En zor şartlarda bile, ihmali doğru değildir. Nitekim Tevbe süresinde Mevlamız şöyle buyurur: وما كان المؤمنون لينفروا كافة. فلولانفر من كل فرقة  منهم طائفة ليتفقهوا في الدين ولينذروا قومهم اذا رجعوا إليهم لعلهم يحذرون      “Müminlerin kâffesi birden seferber olacak değillerdir. Fakat her fırkadan bir taife toplansa da dinde tefekkuh etseler ve döndükleri zaman kavimlerini inzar eyleseler, tâ ki sakınırlar.”    
   Bu ayettle her fırkadan bir kısmının sefere çıkması ve bir kısmının da tefakkuh ve inzar için kalması emrolunmuştur.
Demek ki bu vazife, müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği dönemlerde bile ihmal edilemeyecek kadar mühim bir vazifedir. Zîrâ, dünya ve dünyanın mahiyetini anlamak da, ahiretin ehemmiyetini anlamak da büyük ölçüde ilim sayesinde olur.
   Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V), Mekke-i Mükerreme’de Dar-ı Erkâm’da başlattığı “Mekteb-i Muhammedi”yi ve tedrisat-ı diniyyeyi, Medine-i Münevvere’de Eshâb-ı Suffe ile devam ettirmiş, en zor şartlarda bile tatil etmemiştir. Sulh ve sükun zamanlarında ise bütün gayretini ulûm-u diniyyenin neşrine hasretmiştir. Yetiştirdiği sahâbîleri civar kabilelere ve şehirlere hoca olarak gönderip, insanlara yüce kitabımız Kur’an-ı Kerimi ve din-i celil-i İslamı öğretmeye çalışmıştır.
   (خيركم من تعلم القرآن وعلمه)“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.”
   (ومن اوتي القرآن فرأى ان احدا أوتي خيرا منه فقد حقر ما عظم الله تعالى)     Kime Kur’an (okuma ve okutma nimeti) verilir de O,  (bu nimet verilmeyen) başka birine verileni, kendisine verilenden daha hayırlı zanneder (ve ona imrenir)se, ’ın ta’zım ettiğini tahkir etmiş olur” , buyurarak dini ilimlerin menşe-i olan Kur’an-ı Kerim’in ta’lim ve taallümünün, diğer pekçok hadis-i şerifle de dini ilimlerin tahsilinin ehemmiyetine işaret buyurmuştur. İman ve hidayet nuru ile kalpleri ve zihinleri aydınlanan müslümanlar, hem dînî, hem de dünyevî ilemlerde büyük bir inkişaf gösterip, ümmî bir cemiyet iken, kısa zamanda insanlığın ilim ve medeniyet muallimi haline geldiler.
   Peygamberimizin varisi olan mürşid-i kâmiller de, her devirde birinci vazife olarak dinin ihyasına, dînî ilimlerin neşr ve tervicine gayret etmişlerdir. İmam Rabbanî(ks) hazretleri bir mektubunda şöyle buyurur:
   “....Öyleyse hayırların en büyüğü, bilhassa şeâir-i İslâm’ın yıkıldığı şu zamanda dîni tervîc ve onun hükümlerinden birini ihya için gayret göstermektir. Öyle ki yolunda binler(ce şey)i infak, dînî meselelerden bir meseleyi tervîce denk olmaz. Çünkü dîni tervîc etmek, peygamberlerin yolunu takip etmektir. O peygamberler ki, mahlukatın en şereflisi onlardır. İyiliklerin en mükemmeli onlara verilmiştir.”  
   Çok sevdiği bir zât olan Molla Ahmed Berkî hazretlerine yazdığı bir mektupta da, onun maneviyatta yüce makamlara ulaştığını müjdeledikten sonra şöyle buyurur:
   “Senin bu devleti elde etmenin sebebi, cehaletin temekkün edip, bid’atların rüsuh bulduğu yerlerde, ulum-ı dîniyyeyi ta’lim ve ahkam-ı fıkhiyyeyi neşretmen, evliyâullah’a muhabbet ve ihlas göstermendir. (cc) bunları sana mahza fazlı ile vermiştir.
   İşte, size gücünüz yettiği kadar ulum-u dîniyyeyi talim ve ahkam-ı fıkhiyyeyi neşretmenizi tavsiye ederim. Çünkü bu, işin özü, yükselmenin sebebi ve kurtuluşun medârıdır.”
   Görülüyor ki dostları, ahiret işlerine faydası olmayan ilimleri, dünya ilmi kabul etmişler ve ona göre değer vermişlerdir. Şüphesiz dünya ilimlerinin de kendine göre bir kıymeti vardır.
   Yine son devirde, dinin garib kaldığı bir zamanda, ümmet-i muhammedin imdâdına koşup, varisi oldukları Yüce Peygamberimiz’in getirdiği kitabı ve dîni, binbir emek ve meşakkatle insanlara anlatmaya ve bu hususta hiçbir şeylerini esirgemeden, her şeylerini feda ederek, adeta kendilerini helak edercesine insanlığın hidâyet ve necatı için çırpınan Büyük Dostları, gönüllerinden fışkıran muhabbetleriyle besleyip yetiştirdikleri talebelerine; vazifeye giderlerken, yapacakları vazîfenin ehemmiyetini şu şekilde beyan buyurmuşlardır:
   “Evlatlarım! Buraya kadar getirdiğimiz emanet-i ilahiyye, şu andan itibaren sizlerin uhdesindedir. -ü Teâlâ dinini ihyaya hükmetti de, ilahî irade îcabı, bu yenileme vazifesi benim ve sizin omuzlarınıza indi. Bu, istemekle elde edilecek bir devlet değildir. Lakin zaman içinde belli kimselere min indillah tevdî edilir. Buraya ayrı ayrı yerlerden gelip toplanmanız dahi bir tesadüf değildir. Cenab-ı Hakk kısa zamanda bu ilmi sizlere öğretmek, hatta irşada bile isti’dât vermekle hepinizi bu emanet-i kübrâya memur etmiştir.
   Evlatlarım! Sizler, ’ın memuru, Rasülullah’ın memuru, Kitabullah’ın memuru, Füyuzât-ı ilahiyyenin tevzii memurlarısınız. Yegane vazifeniz, batağa düşmüş ümmet-i Muhammed’in evladını bataklıktan kurtarmaktır. Gaye rıza-i ilahidir. “Sizi tebrik ederim çocuklar. Akranlarınız şehvete esir olup, nefis ve heva peşinde başıboş dolaşırken, sizler Hazret-i Mevlânın zatının nuru ile alakadâr ve sıfatının eseri olan ilm-i Kur’an ile meşgul oluyorsunuz. Burada öğrendiklerinizle ümmet-i Muhammedin evladını bataklıktan kurtarmaya hazırlanıyorsunuz. Bu ne yüce bir vazifedir. Yemin ederim çocuklar, sizler bu dünyanın en bahtiyar insanları ve hatemüs-saade bahçesinin fidanlarısınız. Hepiniz ümmet-i Muhammed’e yadigâr olsun.”  

ULUM-U DİNİYYEYİ TAHSİL VE NEŞRETMENİN
EHEMMİYET VE FAZİLETİ

   İlim maluma tabidir. İlmin şeref ve ehemmiyeti, malumun şeref ve ehemmiyeti ile mütenasibtir.
   Yüce Rabbimizin zatından, sıfatından, esma ve ef’âlinden, insanların dünya ve ahiret saadetinin esaslarından bahseden dînî ve ilahî ilimler, bütün ilimlerin reîsi ve şerîfidir. Bu ilimleri tahsil ve neşretmek ise çok mühim ve şerefli bir vazifedir. Çünkü kıyâm-ı dîn-i mübîn ve necât-ı müslimîn bu vazifenin hakkıyla îfasına bağlıdır. En zor şartlarda bile, ihmali doğru değildir. Nitekim Tevbe süresinde Mevlamız şöyle buyurur: وما كان المؤمنون لينفروا كافة. فلولانفر من كل فرقة  منهم طائفة ليتفقهوا في الدين ولينذروا قومهم اذا رجعوا إليهم لعلهم يحذرون      “Müminlerin kâffesi birden seferber olacak değillerdir. Fakat her fırkadan bir taife toplansa da dinde tefekkuh etseler ve döndükleri zaman kavimlerini inzar eyleseler, gerek ki sakınırlar.”    
   Bu ayettle her fırkadan bir kısmının cihada gitmesi ve bir kısmının da tefakkuh ve inzar için kalması emrolunmuş, ilim ve huccet ile cidal, seyf ile cidalin asıl ve mebnası ve bisetten maksud-i aslî olan cihad-ı ekberi teşkil edeceği anlatılmıştır.
   Bu ayetten önce geçen  (انفروا خفافاً وثقالاً….. الآية) ve (وقاتلوا المشركين كافة….) ayetleri ile müslümanlara, yolunda nefîr olup müşriklerle mukateleyi emreden Mevlamız, bu ayet ile müslümanların bir kısmının da muharebeye katılmayıp, en az onun kadar mühim olan “din ilimlerinde tefekkuh” uğrunda nefîr olmalarını ve dönüp kavimlerini inzar etmelerini istemiştir. Demek ki bu vazife, müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği dönemlerde bile ihmal edilemeyecek kadar mühim bir vazifedir.
   Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V), Mekke-i Mükerreme’de Dar-ı Erkâm’da başlattığı “Mekteb-i Muhammedi”yi ve tedrisat-ı diniyyeyi, Medine-i Münevvere’de Eshâb-ı Suffe ile devam ettirmiş, en zor şartlarda bile tatil etmemiştir. Sulh ve sükun zamanlarında ise bütün gayretini ulûm-u diniyyenin neşrine hasretmiştir. Yetiştirdiği sahâbîleri civar kabilelere ve şehirlere hoca olarak gönderip, insanlara yüce kitabımız Kur’an-ı Kerimi ve din-i celil-i İslamı öğretmeye çalışmıştır.
   (خيركم من تعلم القرآن وعلمه)“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.”
   (ومن اوتي القرآن فرأى ان احدا أوتي خيرا منه فقد حقر ما عظم الله تعالى)      Kime Kur’an (okuma ve okutma nimeti) verilir de o,  (bu nimet verilmeyen) başka birine verileni, kendisine verilenden daha hayırlı zanneder (ve ona imrenir)se, ’ın ta’zım ettiğini tahkir etmiş olur” , buyurarak dini ilimlerin menşe-i olan Kur’an-ı Kerim’in ta’lim ve taallümünün, diğer pekçok hadis-i şerifle de dini ilimlerin tahsilinin ehemmiyetine işaret buyurmuştur.
   İman ve hidayet nuru ile kalpleri ve zihinleri aydınlanan müslümanlar, hem dînî, hem de dünyevî ilemlerde büyük bir inkişaf gösterdiler. Ümmî bir cemiyet iken, kısa zamanda insanlığın ilim ve medeniyet muallimi haline geldiler. Her sahada yeni ilim dalları teşekkül etti. Bir kimsenin her mevzuda söz sahibi olması artık çok zordu. İlimler arasında tercih ve belli bir ilimde ihtisas zarureti hasıl oldu. Fetihlerle İslam’ın sınırları genişledikçe, yeni müslüman olan milletlerin eski bilgileri ve inançları, müslümanlara tesir etti. İslam hars ve medeniyeti zenginleşerek inkişaf etti.
   Ancak zamanla müslümanlar arasında, dünya ilimlerine haddinden fazla rağbet ederek, dini ilimleri ihmal eden, hatta hidayetten nasipsiz Yunan filozoflarını ilimde muktedâ bih kabul edip, onların fikirlerine ve usullerine temayül eden kimseler oldu. Bu kimseler Peygamberlerin getirdiği hakikatları aklî delillerle izaha, izah edemediklerini de te’vil ve inkâra yöneldiler. Halk arasında “İslam âlimi” olarak şöhret bulan bu kimseler, kendileri yanıldıkları gibi müslümanları da yanıltmaya başladılar. İslam inancı ve dînî ilimler, felsefenin ve bid’at fikirlerin tehdîdi ile karşı karşıya kaldı.
   Ehl-i sünnet alimleri, bu zararlı tesirlere karşı icabeden müdafaayı yaptılar. Bilhassa, İmam Gazâli hazretleri Hüccetü’l-İslam ünvanına layık şekilde, ilimleri tasnif ve tenkîd etti. Dînî-dünyevi, faydalı-zararlı, farz-ı ayn-farz-ı kifâye, lazım-elzem ve memnu’ olan ilimleri tespit etti. Bu hususta bilhassa “El-Münkıdü mine’d-Dalal” ve “İhya” isimli eserlerinde pek kıymetli izahlarda bulundu. Bu izahlarda, dînî ilimlerin yüceliğini, nübüvvet yolu ile gelen bilgilerin aklî ilimlerden üstün olduğunu, aklî usullerle dinin tenkid edilemeyeceğini ve filozofların tezatlar ve tehafütler içinde olup,  bilhassa ilâhiyatla alakalı mevzûlarda îtimâda layık olmadıklarını isbat etti. Dinin yerine geçmeye çalışan felsefenin belini –bir daha doğrulamayacak şekilde- kırdı. Böylece dini ilimlerin ihyasına büyük bir hizmette bulundu.
   Peygamberimizin varisi olan mürşid-i kâmiller de, her devirde birinci vazife olarak dinin ihyasına, dînî ilimlerin neşr ve tervicine gayret etmişlerdir. Hace Ubeydullah Ahrar (K.S) hazretleri şöyle buyurur:
   “Ben (sadece) meşihat ve irşat makamında olsaydım, alemde hiçbir şeyhe mürid bırakmaz (hepsini kendime bağlar)dım. Ancak ben âlem-i gaybdan ( tarafından) başka bir vazifeyle emrolundum ki, o da şeriatı tervic ve dini te’yid vazifesidir.”  
   Dinin ve dini ilimlerin ihyası hususunda İmam Rabbanî hazretlerinin mühim bir mevkii vardır.
Bu hususta yazdığı mektuplardan bazı kısımları ehemmiyetine binaen arzetmeye çalışalım.
   “Ulûm-ı şeriyye talebesinin sûfiyye üzerine takdim edilmesi, himmet nazarında cidden güzel oldu. Talebe-i ulumun takdiminde, şeriatın tervici vardır. Çünkü onlar şeriat-ı nebeviyenin hamilidirler. Millet-i Mustafaviyye, onlarla kâimdir. Kâinatın efdali olan peygamberler, insanları sadece şeriata davet etmişlerdir. Bu yüce zâtların bisetinden maksad, şeriatı tebliğ etmektir. Öyleyse hayırların en büyüğü, bilhassa şeâir-i İslamın yıkıldığı şu zamanda şeriatı tervîc ve onun hükümlerinden birini ihya için gayret göstermektir. Öyle ki yolunda binler(ce şey)i infak, şeriatın meselelerinden bir meseleyi tervîce denk olmaz. Çünkü şeriatı tervîc etmek, peygamberlerin yolunu takip etmektir. O peygamberler ki, mahlukatın en şereflisi onlardır. İyiliklerin en mükemmeli onlara verilmiştir.”  
   Çok sevdiği ve birçok yerde tezkiye ettiği, vefat ettiği zaman arkasından ’a, “Ey ’ım! Bizi onun ecrinden mahrum etme ve onun arkasından bizi fitneye düşürme.”,  diye dua ettiği Molla Ahmed Berkî hazretlerine yazdığı bir mektupta, onun maneviyatta yüce makamlara ulaştığını müjdeledikten sonra şöyle buyurur:
   “Senin bu devleti elde etmenin sebebi, cehaletin temekkün edip, bid’atların rüsuh bulduğu yerlerde, ulum-ı şer’iyyeyi ta’lim ve ahkam-ı fıkhiyyeyi neşretmen, evliyâullah’a muhabbet ve ihlas göstermendir. bunları sana mahza fazlı ile vermiştir.
   İşte, size gücünüz yettiği kadar ulum-u diniyyeyi talim ve ahkam-ı fıkhiyyeyi neşretmenizi tavsiye ederim. Çünkü bu, işin özü, yükselmenin sebebi ve kurtuluşun medârıdır.”
   Görülüyor ki dostları, ahiret işlerine faydası olmayan ilimleri, dünya ilmi kabul etmişler ve ona göre değer vermişlerdir. Şüphesiz dünya ilimlerinin de kendine göre bir değeri vardır. Ancak ebedî olan ahiret hayatını kazanmaya vesîle olan dini ilimlerin yanında, fânî olan dünya hayatını  kazandıran ilimlerin kıymeti yok gibidir. Hele hele, dünyevî-uhrevî hiçbir menfaat sağlamayan tezatlar ve tehâfütlerle dolu felsefî makâlâtın ilim kabul edilmesi; “biz hidayete ermiş kimseleriz, bizim peygambere ihtiyacımız yok”, diyen filozofların da “hukema” yani hikmet sahibi olarak tesmiye edilip ilimde mukteda bih kabul edilmesi tam bir şenâattir. Onları ve ilimlerini tasdik, peygamberleri tekzib demektir. Nitekim İmam Rabbâni hazretleri yazdığı mektuplarda bu hususlar üzerinde ehemmiyetle durmuştur. Bir mektupta şöyle buyurur:
   “Şüphesiz ki filozofları ve ilimlerini tasdik etmek peygamberleri (aleyhimüssalavâtü ve’t-tehiyyat) ve onların ilimlerini tekzib etmektir.
   İsteyen Enbiya’nın yolunu tutup, ’ın hizbinden ve ehl-i necettan olsun. İsteyen de felsefeci olup, Şeytan’ın hizbinden olsun. Böylece rezîl-ü rüsvay olsun.”    
   Yıkılmaya ve unutulmaya yüz tutmuş din ve dini ilimler, İmam-ı Rabbani hazretlerinin yüce himmetleri ile yeniden canlandı. Bu gayretler yüzlerce yıl, milyonlarca insanın irşad ve hidayetine vesile oldu.
   Ancak son yüzyıla gelindiğinde, bilhassa garbda, dünya ilimlerinde, keşifler ve icatlarda büyük inkişaflar oldu. Yeryüzünü hızlı nakil vasıtaları, gökyüzünü uçaklar doldurdu. İnsanlar fezaya yolculuk yapmaya, hatta fezayı keşfedip paylaşmaya başladılar. İnkişâf eden muhabere vasıtaları dünyayı bir köy haline getirirken, muharebe vasıtaları dünyayı kaç kez yok edebilecek güce ulaştı. Bütün bu inkişaflar insanlara huzur getirmemekle beraber, onların basiretlerini köreltti. İnsanoğlu ’ın verdiği akılla yaptığı işlere güvenip, ’ın mülkünde, O’na karşı diklenmeye başladı. Sanki ölümü ve ölümden sonraki hayatı ortadan kaldırmıştı. Aya çıkmakla sanki ’ın hüküm ve saltanatından kurtulmuş ebedî istiklâle kavuşmuştu. Müslümanlar arasında bile terakkî ve inkişaf dünyevi sahadaki terakki ile ölçülür oldu. “Eller aya, biz yaya” ifadesi müslümanlığından utanıp, ehl-i küfre imrenenlerin çok kullandığı bir tekerleme oldu. Dini ilimler itibardan düştü. Alimler gaflete düşüp, din ilimlerini dünya menfaatine alet ettiler. İlim müesseseleri tefessuh etti. Dini ilimler, dünyevi terakkiye mani görülüp, suçlu ilan edildiler. Bu ilimlerin düşmanı çoğalıp, müdafii azaldı.
   Kısacası din ve dînî ilimler tarihin en büyük inkırazı ile karşı karşıya kalmıştı. Öyle ki İslam tarihi boyunca hiç böyle bir devir yaşanmamıştı. Garib başlayan İslam, tekrar en garib günlerine dönmüştü. (بدء الإسلام غريبا وسيعود كما بدء غريبا فطوبى للغرباء) “İslam garib başladı. Yine garipleşecektir. Garip (gününde ona sahip çıkan kimse)lere ne mutlu!”,  hadis-i şerifinin manası tam olarak zuhur etmişti.
   İşte böyle bir zamanda büyük müceddid Süleyman Hilmi Silistrevî (K.S) hazretleri, Mevlamızın insanlığa bir rahmet ve ihsanı olarak zuhur edip dini ihya etti. Varisi olduğu Yüce Peygamberimizin getirdiği kitabı ve dini, binbir emek ve meşakkatle insanlara anlatmaya ve bu hususta talebeler yetiştirmeye başladı. Gönlünden fışkıran muhabbetiyle besleyip yetiştirdiği talebelerine yapacakları vazifenin ehemmiyetini, şu ifadeleriyle anlatıyordu:
   Evlatlarım! Buraya kadar getirdiğimiz emanet-i ilahiyye, şu andan itibaren sizlerin uhdesindedir. -ü Teâlâ dinini ihyaya hükmetti de, ilahî irade îcabı, bu yenileme vazifesi benim ve sizin omuzlarınıza indi. Bu, istemekle elde edilecek bir devlet değildir. Lakin zaman içinde belli kimselere min indillah tevdî edilir. Buraya ayrı ayrı yerlerden gelip toplanmanız dahi bir tesadüf değildir. Cenab-ı Hakk kısa zamanda bu ilmi sizlere öğretmek, hatta irşada bile isti’dât vermekle hepinizi bu emanet-i kübrâya memur etmiştir.
   Evlatlarım! Sizler, ’ın memuru, Rasülullah’ın memuru, Kitabullah’ın memuru, Füyuzât-ı ilahiyyenin tevzii memurlarısınız. Yegane vazifeniz, batağa düşmüş ümmet-i Muhammed’in evladını bataklıktan kurtarmaktır. Gaye rıza-i ilahidir.  المجاهد في سبيل الله المشتاق الي جمال الله  Bu  sizin ünvanınızdır.  
   “Sizi tebrik ederim çocuklar. Akranlarınız şehvete esir olup, nefis ve heva peşinde başıboş dolaşırken, sizler Hazret-i Mevlânın zatının nuru ile alakadâr ve sıfatının eseri olan ilm-i Kur’an ile meşgul oluyorsunuz. Burada öğrendiklerinizle ümmet-i Muhammedin evladını bataklıktan kurtarmaya hazılanıyorsunuz. Bu ne yüce bir vazifedir. Yemin ederim çocuklar, sizler bu dünyanın en bahtiyar insanları ve hatemüs-saade bahçesinin fidanlarısınız. Hepiniz ümmet-i Muhammed’e yadigâr olsun.”    
   “Evlatlarım! Sizler ne büyük bir mükâfata nail olacaksınız, bir bilseniz! Yarın kıyamet gününde, bizler geçerken mahşer halkı gıpta ile Rasülüllah Efendimize sorarlar:
-   Ya Rasülellah! Bunlar enbiya mıdır? Cevap:
-   Hayır.
-   Bunlar evliya mıdır? Cevap:
-   Hayır.
-   Bunlar şühedâ mıdır? Cevap:
-   Hayır.
-   Öyle ise kimdir bunlar? Rasülüllah Efendimiz:
-   Bunlar âhir zamanda sönmek üzere olan din-i celil-i İslam’ı ümmet-i Muhammed’in evladına aşılayan mücâhidlerdir.”, buyururlar.”  

İslam hars(kültür) ve medeniyeti zenginleşerek inkişaf etti.
  المجاهد في سبيل الله المشتاق الي جمال الله Bu  sizin ünvanınızdır.
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
sıddık-birgüvi
araştırmacı
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 313

Avatar Yok


« Yanıtla #2 : Mart 11, 2008, 06:05:02 ÖS »

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ
إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
Islam dini, okuyup ilim sahibi olmaya çok büyük ehemmiyet vermiştir. Kuranı Kerimin pekçok yerinde ilimden bahs olunmuş; Peygamber Efendimizin Hadis-i Şeriflerinde ilim öğrenme ve öğretmeye teşvik edilmiştir.
İlim ve Din, medeniyetin birbirinden ayrılmaz iki unsurudur.
Din, insanın aklına ışık tutar. İlim, aklı doğru düşünmeye ehil kılar. Din olmadıkça ilmin ilerlemesi, farsız arba ile yolculuk yapmak kadar zor ve tehlikelidir.
İlim ile Din arasında aslında bir mücadele yoktur. Zira Din, ü Teala’nın koyduğu bir kanundur. İlim de Cenab-ı Hakkın bir sıfatıdır. ın sıfatı ile emirleri arasında uyuşmazlık olmaz.
Bir müslüman için ilim rütbesi, mevki ve mertebelerin en yücesidir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir Hadis-i Şeriflerinde; ’’İlim rütbesi, rütbelerin en yücesidir’’ buyurmaktadır.
İlim nafile ibadet etmekten üstündür. Zira ibadetin faydası, sahibine; ilmin faydası umuma aittir. Rasülullah Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde: ’’ilminden faydalanılan bir Alim, ibadet yapan bin kişiden hayırlıdır. buyurmaktadır.
Dinimizin ilme büyük değer vermesi sebebiyle İslam aleminde pek çok Medreseler yapılmış ve buralardan yetişen ilim adamları yeryüzüne ışık saçmışlardır. Cenab-ı hutbemin başında okuduğum Ayet-i Kerime de buyuruyor ki: ’’De ki; Hiç bilenler ile bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz akıl sahibleridir ki (bunları)hakkıyla düşünür. İmanla küfür, adaletle zulüm nasıl müsavi olmazsa ilim ile cehaletde bibirine eşit olmaz. İslamın teşvik ettiği ilim yolunu tutana, da Cennet yolunu bulmayı kolaylaştırır. Çünkü o, ilim sıfatına rağbet etmiş bulunmaktadır. Ne mutlu bu hakikatı anlayıp amel edenlere.   

Liebe Brüder im Islam,   
Der Islam legt sehr viel Wert auf das Wissen, die Wissenschaft und deren wege. Es wird in mehreren Versen über das Wissen berichtet, in vielen Hadisen unseres Propheten wird das lernen und das lehren empholen. Wissen und Glaube sind von einander nicht zu trennende Elemente des zivilisierten Lebens.
Glaube ist der Lichtblick der Menschheit. Wissen trägt dazu bei,die Sinne des Verstandes zu schärfen. Ein Mensch ohne Glaube ist wie ein in der dunkelheit fahrendes Auto ohne Licht.  Glaube und Wissen stehen nicht im Gegensatz zueinander. Denn Glaube ist ein Gesetz was uns von gesandt wurde. Wissen ist eines der Eigenschaften Allahs. Und man kann davon ausgehen, dass sich die Gesetze und die Eigenschaften Allahs sich nicht gegegnseitig behindern. Wissen ist der höhste Rang für ein Moslem den er  erreichen kann. Denn in einem Hadis unseres Proheten(s.a.v) heißt es:“Der höhste Rang ist der Rang des Wissens“.
Wissen erlangen ist höher als nafile gebete. Beı Nafile Gebeten ist der Erlös für den Betenden. Der Erlös der Wissenschaft dagegen spricht alle an. In einem Vers heißt es: “Sprich; Sind solche, die wissen, denen gleich, die nicht wissen. Allein nur diejenigen lassen sich warnen, die verständig sind. Wie Glaube und Unglaube, Gerechtigkeit und Ungerechtigkeit gegensätze sind, ist auch das Wissen und die Unwissenheit gegensätzlich zueinander. Wer diesem Weg folgt, den uns auch der Islam emphielt, dem wird auch dabei helfen den Weg in den Himmel zu finden. Wie schön für diejenigen, die diese Wirklichkeit verstehen.
Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

İlgili Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Hocasız Ilim Talim Edilmez MEDRESE SALONU.. müteallim 7 1758 Son Mesaj Mayıs 29, 2008, 02:18:29 ÖS
Gönderen: MAVERA02
Cocuk terbiyesi ve talim CUMA SOHBET, HUTBE VE VAAZ ARŞİVİ müteallim 1 1055 Son Mesaj Temmuz 18, 2005, 11:26:27 ÖS
Gönderen: müteallim
Hz Ali r.a ilim ASHAB-I KİRAM Oruc_Reis 2 591 Son Mesaj Kasım 14, 2006, 01:46:42 ÖS
Gönderen: hureyre
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks


Sadakat İslami Forumları 2004-2008
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM