Sadakat İslamî Forum
 
*
Selamün Aleyküm; Ziyaretçi kardeşim. Ailemiz ferdiysen giriş yap. Değilsen Sadakat Ailesine 10 sn de katılabilirsin. Ocak 07, 2009, 09:00:10 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 2 [3] 4   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: İmami Azam Hazretleri Hakinda Malumat Topluyoruz  (Okunma Sayısı 5876 defa)
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #80 : Mart 10, 2008, 01:20:16 ÖÖ »

71-Bu Hercümerc Îçlnde Ebû Hanîfe
 

işte bu saydığımız şeylerin cümlesi, Irak'da fikir münazara­ları çıkmasına, birbirine zıd ve aykırı görüşler ve kanaatler ara­sında boğuşmalara sebep olmuştur. îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe iş­te böyle bir asırda yaşamıştır. Bu fikir boğuşmalarının asıl mer­kezi Irak'tı. Hiç şüphesiz ki, îmâm-ı A'zam bunlara karışacak, bu bahislere o da dalacaktı. Fakat o bunlara, dînini tamamiyle an­layan, îmanı kuvvetli bir Müslüman sıfatiyle daldı. Sapık fırkalara, çeşitli mezheplere karşı vukufla ve şerefle îslâmı müdafaa etti. Türlü dînî fırkalarla mücadelede onun sağlam bir görüşü, şeref­li bir mevkii haiz olduğu şüphesizdir. Ondan bu hususta naklolu-nanlar onun akîdeye dair görüşlerini teşkil eder.

 
Tedvinîn Başlaması Ve Dîn Îlîmlerî
 

İşte o devirdeki felsefe ve fikir temayülleri ve bunların o bü­yük fakîh Ebû Hanîfe üzerindeki tesirleri böyledir. Şimdi de bu asırdan, biraz da din ilimleri bakımından bahsedelim :Sadr-ı îslâmda ilim şifahî idi, yâni başkalarından dinlemek suretiyle alınırdı. Fakat sonraları ilim sahası genişleyip bazı kim­seler muhtelif ilimleri öğrenmeye başlayınca, Emevî devrinin son­larında ulemâ ilmi tedvin etmeğe yâni yazı ile tesbit etmeğe baş­ladılar. Dînî ilimler ve Ulûm-ı Arabiyye birbirinden ayrıldı. Her ik­limde, kendilerini o ilme veren ihtisas sahipleri yetişmeğe başla­dı. Her ilmin esasını ve kaidelerini tesbit edenler çıktı. Emevî dev­ri sonlarında fukaha, fıkıh ilmini, muhaddisler Hadîs ilmîni tedvi­ne başladılar. Hicaz fukahası : Abdulîah b. Ömer'in Âişe'nin, İbn-i Abbas'ın fetvâlariyle onlardan sonra gelen Medine'deki kibâr-i Tabiînin fetvalarını topluyorlardı. .Onları inceliyorlar,, onlardan hüküm çıkarıyorlardı. Irak fukahası ise Abdullah b. Mcsud'un fet­vâlariyle Hz, Ali'nin hüküm ve fetvalarını, Kadı Surayh ve diğer Küfe kadılarının verdikleri mahkeme kararlarını topluyorlar, onlardan hüküm çıkarıyorlar ,yeni hüküm verme yollarını bulu­yorlardı. Abbasîler devri gelince Hadîsler de fıkıh bablan üzere tertiplenerek tedvin işi gayet genişledi.

îş yalnız bu saydıklarımıza münhasır değildi. Şiâ fukahâsı da kendi re'y ve görüşlerini toplayıp tedvin ediyorlardı. Milano'da bazı îslâm eserleri bulundu. 122 hicrî yılında şehid edilen imâm Zeyd b. Ali'ye mensup fıkha dair yazma bir eser bunlar arasında­dır. Elde mevcut ve matbu olan Kitab-ul Mecmû'çla bu imâma nis-bet olunmaktadır. Bu nisbet sahih olsun olmasın, muhakkak olan bir cihet varsa o da îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe zamanında Şia'nın Zeydiye konulan maruf ve belli görüşleri ve re'yleri vardı. Ebû Hanîfe bunlardan haberdardı. Tercüme-î hâlinden biliyoruz ki, onun Zeyd b. Ali ile daima münasebeti vardı. Cafer Sâdık'la, Mu-hemmed Bâkır'la ilmî münasebet bağları mevcuttu. O, îmâmiyye-nin oniki imâm ve îsmâiliyye imamlarının fıkhını biliyordu.

 
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #81 : Mart 10, 2008, 01:21:40 ÖÖ »

72-Çeşîtlî Münazaralar

O asır, münazaralar, mübahaseîer asrı idi. Muhtelif dînî fır­kalar arasında, Şîa ve Ehl-i Sünnet arasında. Haricîlerle başkaları orasında bu gürültülü münazaralar durmadan devam ediyordu. Sa­pık fırkalar diğerleriyle boğuşuyor Mu'tezile Ehl-i Sünnete çatı­yor, Ehl-i Sünnet ulemâsı doğru ve sağlam İslâm akidelerini mü­dafaaya çalışıyorlardı. Ulemâ bu münazaralar için bir yerden baş­ka yere giderlerdi. Yukarıda geçtiği üzere birçok sapık fırkalarla mücadele yapmak için Ebû Hanîfe Basra'ya 22 defa gitmiştir. Ba­zı Basra ulemâsı da münazaralar yapmak için Kûfe'ye gelirlerdi.

Hac mevsimi, ulemâ bir araya toplanınca fıkıh münazarası mevsimi halini alırdı. Bakarsın Ebû Hanîfe Evzâî ile münazara ya­pıyor, îmâm Mâİik'İe mübahase ve müzakerelerde bulunuyor. Fukahârın mübahase ve münakaşaları, sapık fırkalarla yapılan mü­nazaralardan çok daha hayırlı ve yararlı oluyordu.                     , .

Bu münazara ve münakaşalara bazan memleket taraftarlığı, hemşehrilik,gayret ve taassubu da karıştığı olurdu. Basra ve Küfe uleması iki cepheye bölünmüştü. Birbiriyle münakaşa yaparlardı. Herkes memleket gayreti güderdi. Kendi memleketi kazanırsa pğü-nür, yenilirse yerinirdi. Hattâ bu halin bazan seçkin, ve halis ule­mâ arasına bile sokulduğu olurdu. Bu kabilden bir olayı nakle­delim :

Yusuf b. Hâlid es-Semtî'nin[3] Ebû Hanîfe ile ilk defa görüş­mesine dair olan o hâdiseyi îbn-i Bezzazı Menâkıb'ından dinleye­lim : «Hilâl b. Yahya er-Re'y diyor ki: Yusuf b. Hâlid es-Semtî an­latırken dinledim; şöyle dedi: Ben Osman el-Bettî'nin dersine de­vam ederdim. OA Hasan Mutezilî ve îbn-i Şîrîn mezhebine kayardı. Onların mezheplerini öğrendim. Bu hususta münazaralarda bulun­dum. Küfe ulemâsını da görüp onların mezheplerini de öğrenmek istediğimden Kûfe'ye gitmek üzere kendisinden müsaade istedim. Ve Küfe'ye gittim. Bana Süleyman A'meş'i tavsiye ettiler. Çünkü .Hadîsde en kıdemli âlim o idi. Hadîsde soracak bazı mes'elelerim vardı. Onları muhaddislere sormuştum. Fakat hiç birisi bileme­mişti. A'meş'in halkasına oturdum. Ve bunları ona açtım:

— Getir göreyim, dedi. Yanına vardım. Bana:

—  İhtimal ki sen de Basrahlar, Kûfelilerden daha bilgili der­sin. Hayır, hayır, Kûfe'nin sahibi aşkına bu böyle değildir. Basra ancak hikayeci, veya rüya tabircişi veya ağlayan yaşcı çıkarır. Val-Iah şu Kûfe'de, Arablarmdan değil, Mevâlîsinden olan o tek adam yok-mu, işte o hepsine yeter, öyle mes'eîeler bilir ki, onları ne Ha­san, ne İbn-i Şîrîn, ne Katâde, ne Osman el-Bettî bilir, ne de baş­kaları.                             

A'meş konuşurken öyle kızmıştı ki, asâsiyle bana vuracak di­ye korktum. Sonra yammdakilerdcn birine dedi ki:

—  Bunu Nu'mân'ın (Ebû Hanîfe'nin) meclisine götür, vAllah onun en küçük talebesini görse, mahşer halkının    hepsine cevap yetiştirmeğe kadir olduğunu anlar.

İçime öyle bir korku girdi ki, derecesini bilir. Adam kalktı. Ben de arkasından yürüdüm. Mescidden çıktıktan sonra:

— Nu'mân, Benî Haram mahallesinde bulunur. Orada sor, c bu mes'eîeleri en iyi bilendir. Benim işim var oraya kadar gidemi yeceğim, sen yürü dedi.

Ben de sora sora aramağa başladım. En sonunda Benî Ha ram mahallesine geldim. İkindi vakti olmuştu. Baktım Öteden bi: adam geliyor, güzel yüzlü, temiz elbiseli. Arkasından da O'na ben zer bir oğlan var. Yaklaşınca selâm verdi. Sonra minareye çıktı Güze! bîr ezan okudu. Anladım ki, Nu'mân bu zat olacak. Minare den inince iki rek'at namaz kıldı. Namaz kılışı Hasan ve îbn-i Sî rî'nin namazlarına çok benziyordu. Etrafında talebeleri topland; öne geçti. Onlara namaz kıldırdı, tıpkı Basrahlann namazı gib Namaz tamam olup selâm verince arkasını mihraba dayadı, yi zünü cemaata döndü. Onları selâmladı. Sonra yanmdakilerde her birine hal-hatır sordu. Sıra bana gelince:

—  Sen yabancısın galiba, Basrah mısın? dedi.

—  Evet, dedim.

— İsmin nedir? diye sordu.

Ben de ismimi, nesebimi söyledim.    Sonra   künyemi   sord Künyemi söyleyince:

—  Osman el-Betti'nin dersine devam edenlerden misin? dec

—  Evet, dedim.

—  Eğer o bana yetişseydi, kavillerinin çoğundan vaz geçeri

Sonra bana:

—  Soracağın mes'eleîeri sor bakalım,    dedi.    Arkadaşlard: önce sen başla. Çünkü sen garîbsin. Senin gibi fıkıh meraklıların hak-ı takaddümü vardır. Yeni gelen yabancı, dehşet verir; her ( lenin de bir haceti vardır.

O gün mes'eleîeri ben sordum, o cevap verdi. A'meş'le aram dakî geçeni de ona anlattım. selâmet versin ona, memleke nin ismini başkasiyle yükseltmek istiyor...

Hasan-ı Basri ve lbn-i Şîrîn, bu iki faziletli zat, A'meş'in dediklerini doğru çıkarır şekilde birbirlerine atıp tuttukları olur* Ibn4 Sîrin, Hasan-ı Basrî'ye tariz yapar: Sultandan atiye ve ihs kabul ediyor, muhal şeyleri rivayet eyliyor, arzusuna göre söylüy Tsadere kail, sanki yerin sahibi o, iş onun elindeymiş gibi konuşuyor. îbn-i Şîrîn söylediği için bir gün Hâlid el-Hazzâ, meclisini bi­le terketti...»

Hasan da tbn-i Şîrîn'e ta'riz yapardı: Bir tulum suyla abdest alır, sabahleyin ise üç tulum suyla oğuna oğuna yıkanır. Kendine azap veriyor. Peygamberin sünnetinin hilafını yapıyor, rüya tabir ediyor sanki Yâkub Aleyhi's-Selâmın âlinden. Bırak onu sen lâ­zım olanı öğren. Milletler sizden önce birleşmemişler ve birleşe-mezlcr. 'u Teâlâ buyurur ki: «İhtilâf üzere devam ediyor­lar, ancak Rabb'ının acıdıkları müstesnadır.» Onları bunun için yarattı. Eğer böyle olmasaydı, takdirât cereyan etmezdi. Tabiatîer türlü türlüdür. Herkes kendi yolunca işliyor. Kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbımiz en iyi bilendir, dedi ve sonra sükût etti.

Yûsuf b. Hâlid es-Semtî diyor ki: Sonra ona :

-— îhtilâf mevzuu olan şu kader mes'elesi hakkında ne der­sin? diye sordum. Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

— Bilindiği gibi Basrahlar Kûfeliler kader mes'elesinde ihti­lâfa düştüler. Bu mes'eîe gayet müşkil bir iştir. Bu, insanların hal­line takat getiremiyecekleri bir meseledir ki, anahtarı kaybolmuş­tur. Eğer anahtarı bulunursa içinde ne olduğu bilinir. Bunu an­cak tarafından gelen haberci açar, indinde olanı o ha­ber verir. Fakat bu devir geçti. Bizim dediğimiz iki kavli arasın­da orta bir kavildir. Ne cebriyecilik, ne de büsbütün tefviz. Al­lah'u Teâlâ kullarına takat getirmiyecekleri şeyi teklif etmez. On­lardan yapamıyacaklarım istemez. İşlemedikleri bir şeyden dola­yı onlara ıkab etmez. Bilmedikleri şeyler hakkında münakaşaya dalmalarına rızası yoktur. İçinde bulunduğumuz    ahvali en iyi bilendir. Doğru ve sevap olan, O'nun nezdindedir. Biz içtihad ederek doğruyu araştırıyoruz. Her müetehid isabet eder. bilmiyecekleri bir şey hususunda içtihad yapmalarım asla emret­mez. her niyaz edenin veiisidir. Herkes O'nun rızasını arar. bizi ve sizi sevdiği ve razı olduğu şeye muvaffak buyur­sun.»[4]

 
Yûsuf Semtî'ye Verdiği Cevaptan Alınanlar
 

Yûsuf b. Hâlid Semtî'nin Ebû Hanîfe ile ilk görüşmesine dair sözler işte böyledir. Bunlar herkesin kendi memleketinde nasıl ta­raftarlık yaptığını gösterir. Basrahlar kendi ulemâsını ve onların bilgilerini öğüyorlar, Kûfeliler kendi, ilim adamlarım göklere çıka­rıyorlar. Bu hâdise bize Hicaz ulemâsı ile Irak ulemâsı arasındaki cidalin sebeplerini biraz açıklamaktadır. Hicaz ve Irak'ın iki cep­heye ayrılması yalnız görüş ve usul farkından ileri geliyor değil­di. Buna muhît ve memleket tarafgirliği de karışıyordu. Bu bize aynı zamanda ulemâ arasındaki ihtilâfları da göstermektedir. Aralarında arasira sert tenkidler oluyormuş demek. Tabiînden olan Hasan ile îbn-i Şîrîn her ikisi de değerli din âlimlerinden oldukla­rı halde, usûl ayrılığı yüzünden birbirlerini tenkid ediyorlar!

Ulemâ arasında bâzı mes'elelerde şiddetli ihtilâflar olduğunu görüyoruz. Muhaliflerini dille yaralayanlar var. Ebû Hanîfe, asrı­nın ruhunu işte böyle gayet iyi biliyor, ulemâyı ve onların ruhunu anlıyor. Kendisi fikir istiklâlini muhafaza ediyor. Aklını hakem ya­pıyor, o hadiselerin içine nüfuz eden bir araştırıcı sıfatiyle her şe­ye vâkıf bir mütefekkirdir.

Aklı onu şaşırtıp boş meydanlarda djU^tmuaz. Aklını gücü yetmiyecek bir şeye zorlamaz. însan fikrinin fcavramıyacağı şey­lere zihnini yormaz. O, kader mes'elesiin" anahtarı kaybolmuş bir mes'ele addediyor, ne doğru!

 
80- Îçtîmal Ve Fikri Cereyanlar
 

İşte Ebû Hanîfe zamanındaki fikrî ve İçtimaî yönelimlerin ana hatları bunlardır. Biz burada bu kadarla iktifa ediyoruz. Onun şahsî tefekkürâtına taallûk edenleri yeri gelince c-v a bahis konu­su yapacağız. Bunların bir kışını itikad ve kelâmaaKİ mezhebine, bir kısmı da fıkhı içtihadlarınıı taallûk eder...

Bu ihtilaflı mes'elelerin bayında re'y ve Hadîs meselesi gelir ki, o asırdaki fukahâ arasında en hararetli münakaşa mevzuu ol­muştur. Diğer bir ihtilâf mevzuu ise Sahabenin ve Tabiîn fetvaları mes 'e leşidir.

Bunlardan sonra dînî fırkalırdan siyasî cereyanlardan da bah­sedeceğiz. Çünkü Ebû Hanîle bunlarla mübahaselerde bulunmuş­tu, bu hususta da görüş sahibi biı zattır.

Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #82 : Mart 10, 2008, 01:22:35 ÖÖ »

EHL-İ    HADİS    VEEHL-İ    RE'Y
 

73- Münakaşası Yapılan Mes'eleler: . Sünnet Ve Re'y
 

Hz. Peygamber'in âhirete irtihallerinden başlıyarak îmâm Şa­fiî'nin yaşadığı asra kadar gelip geçen fukahâ iki kısma ayrılır. Birinci kısım re'y ve kıyas fukahâsı diye anılır, diğerleri de riva­yet ve Hadîs fukahâsı namiyle meşhurdur. Ashabın fukahâsı arasın­da re'y fukahâsı diye şöhret bulanlar olduğu gibi rivayet vö Hadîs ehli olanlar da vardı. Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn de böyle idi. Sonra müctehid imamlar, Ebû Hanîfe, îmâm Mâlik ve diğer fukahânın da böyle olduklarını görüyoruz. Kimisi re'y ve kıyasla meşhur, kimisi Hadîsde şöhret sahibi olmuştur. Bunu kısaca da olsa biraz açık­layalım:

Şehristânî el-Milel ve'n-Nihal'de diyor ki: «îbâdât, muamelât vesâirede hâdiseler ve vukuat sayılmayacak kadar çoktur. Şu ci­het de malûm ki, her hâdise hakkında bir nas gelmemiştir ve buna imkân da yoktur. Naslar mahduttur. Halbuki hadisler sonsuzdur, sonsuz olan bir şey sonu olanla nasıl tahdit olunur ve bir kaide al­tına alınabilir? öyle olunca içtihad ve kıyasa olan lüzum ve zaruret kendiliğinden meydana çıkar. Hâdiselerin hükmü içtihadla beyan olunmak icabeder.» Hz. Peygamber'in âhirete intikallerinden son­ra Vahy kesilmiş olduğundan Ashab sonu kesilmeyen hâdiseler kar­şısında kaldılar. Ellerinde 'u Teâlâ'nın Kitabı ve Resulünün Sünneti var. O yeni hâdisenin hükmünü bulmak için evvelâ Kita­ba baktılar. Eğer sarih bir hüküm bulamadılarsa o zaman Hazret-i Resûl'ün Süneline müracaat ettiler. Hz. Peygamber'in bu gibi hâ­diselerde emsaline ne hüküm verdiğini anlamak hususunda As-hâb-ı Kirâm'ın hafızalarına baş vurdular. Eğer bu hâdise hakkında bir Hadis bulamazlarsa o zaman kıyasa gittiler, re'yleriyle içtihad yaptılar. Hâkim nasıl ki, evvelâ Kanunda sarih bir hüküm arar, kanunun metnine bağlıdır. Kanunda bir hüküm bulamazsa o za­man önündeki dâva hakkında hakkaniyet ve insaf, dairesinde ada­lete uygun gördüğünü tatbik eder.

îşte fukahânm tuttuğu yol budur. Hâdiseyi önce kitap ve sün­nete tatbik ediyorlardı. Onlarda bulamazlarsa o zaman içtihat yo-Iiyle kıyasa gidiyorlardı. Hz. Ömer, Ebû Musa el-Eş'ârî'ye yazdığı mektupta bu noktayı çok güzel anlatıyor ve diyor ki: «Kitapta ve, Sünnette bulunmayanlardan gönlüne yatışmayanları gayet iyi an­la. Benzer mes'eleleri ve misli olanları iyi tanı, ondan sonra işle­ri birbirine mukayese yap.»

 
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #83 : Mart 11, 2008, 01:48:05 ÖÖ »

74-Ashabın Re'y Île Amelî Kabulü
 

Ashâb-ı Kiram re'y yoliyle içtihad ve kıyası kabul etmişlerdir. Yalnız onu kabul edip alma miktarı birbirine uymaz. Bir kısmı çok almıştır, diğer bir kısmı daha az almıştır. Hattâ Kitap ve Sünnet'-te bulunmıyan hususlarda re'y ve kıyasa gitmeyip tevakkuf edenler, bii- şey yapmadan duranlar da vardır.

îşin doğrusu ve açıkçası şudur: Ashab-ı Kiram Kitap ve Sün-net'e itimatta ittifak halindedirler. Eğer onlarda bulamazlarsa o zaman meşhur olan Ashabın fukahâsı içtihad ve kıyas yoluna gi­derlerdi. Ashâb'ın bir kısmı. Hadîsi Şerifi Resûl-i Ekrem'den işit­tikleri gibi belki aynen belleyememiştir diye rivayetten çekindik­leri gibi, belki yanılırım korkusiyle kendi re'y ve içtihadiyle fetva vermekten sakınanlar da olurdu. îmrân b. Husayn şöyle derdi : «Eğer istemiş olsam Resûî-i Ekrem'den hiç ara vermeksizin iki gün Hadîs rivayet edebilirim. Fakat beni bu rivayetten alıkoyan şey şudur : Ashâb'dan bir kısım zevat, ben nasıl dinledimse Resûlullah'-tan Hadîs dinlediler. Öyle Hadîsler rivayet ediyorlar ki, dedikleri gibi hiç de değil! Onların karıştırdıkları gibi ben de karıştırmak­tan endişe ediyorum.» Ebû Amr eş-Şeybânî diyor ki : îbn-i Mes*-ûd'un meclisinde oturdum. Öyle sık sık : Peygamberimiz dedi ki, demezdi. Hadîs rivayet ederek : Peygamberimiz buyurdu dedi mi; onu bir titreme alırdı. (Böyle dedi, buna benzer, buna yakın bir-şey dedi) derdi. Abdullah b. Mes'ûd, Resûlullah'ın lisanında yalan söylemektense kendi re'y ve içtihadıyla fetva verip hata etse bile o hatanın mes'uliyetini yüklenmeyi tercih ederdi. Bir mes'ele hakkın­da kendi içtihadiyîe fetva verdiği zaman : «Bu benim re'yimdir, eğer doğru ise 'tandır. Eğer hata ise kusur benimdir» derdi. Bir mes'ele hakkında verdiği hüküm ve fetvaya uygun bir Hadîs-i Şerifi Ashabdan biri rivayet ederse bunu duyunca sevinçten uçar­dı. Nasıl ki, mufavvaza mes'elesinde böyle idi. Mufavvaza için mehr-i misille hükmetmişti. Ashabdan bâzıları Resûî-i Ekrem'in de bu mes'elede onun hükmü gibi hüküm verdiğini söylemişlerdi. Buna çok sevinmişti.

Re'y. ve içtihadîariyle hüküm verenleri beğenmiyen ikinci sı­nıf. Kitap ve Sünnet'ten delil olmaksızın 'ın dîninde hüküm yürütüyorlar diye kızıyorlardı.

Hakikaten Ashâb-ı Kiram dînî gayret ve vicdanlarından aldık­ları kuvvetle iki şeyi gözönünde tutuyorlardı.

1- Hz. Peygamber'in söylemediği bir şevi yalancılıkla söyle­miş olmak korkusundan, çok Hadîs rivayetinden    çekmiyorlardı. Dehlevî Huccetu'l lâhil'l-Bâliga kitabında şunu naklediyor:  «Hz. Ömer Ensar'dan bâzı zevatı Küfe'ye gönderiyor. Onlara dedi ki: Siz Kûfe'ye gidiyorsunuz. Onlar Kur'ân okurken sesleri etrafı tu­tan bir cemaattır. Size gelir, Hadîs sorarlarsa Hadîs rivayetini bi­raz az yapın,»

2- Ashâb-ı Kiram, Hz. Peygamber'den menkul bir eser riva­yet olunmıyan hususta re'y ile hükümden çekinirlerdi. Bunda ken­di re'yleriyle birşeyin haram veya helâl edilmiş olması endişesi vardı. Fakat hâdiselerin hükmünü beyân için yapılacak başka iş de yoktu. Onun için Ashabın bâzıları Hz. Peygamber'den Hadîs rivayet ederek esere bağlanmayı tercih ettiler. Bâzıları da Hz. Pey­gamber'den bir eser ve Hadîs rivayet olunmıyan hususlarda kendi re'y ve içtihadîariyle hüküm verme yolunu tuttular. Bununla bera­ber ^ğer re'y ile hüküm verdikten sonra bu hususta bir Hadîs bu­lunduğunu öğrenirlerse derhal o rey'den döner, Hadîsi    alırlardı. Ashâbdan birçokları böyle hâdiselerle karşılaşmışlardır. Hz. Ömer de böyle yapmıştır.

Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #84 : Mart 11, 2008, 01:48:41 ÖÖ »

75-Tabiînin Görüşleri
 

Ashâbdan sonra onların talebeleri olan Tabiîn gelmiştir. Onla­rın devrinde de iki şey ortaya çıkmıştır :

1-  Müslümanlar birçok fırkalara ve gruplara ayrılmıştır. Aralarında şiddetli ihtilâf fırtınaları esmeğe başlamıştır. Bu ihti­lâfların tesirleri de çok şiddetli olmuş gayet ağır neticeler doğ­muştur. Taraflar karşılıklı birbirlerine küfür, fısk ve isyan dam­gasını basmışlar, birbirlerine kılıç çekmişler, kan bile dökmüşler-, dir. islâm birliği parçalanmıştır. Ümmet: Haricîler, Şia, Ehl-* Sünnet fırkalarına ayrıldı. Manzara çok hazindir. Emevî saltanatım tutanlar ve ona karşı duranlar olduğu gibi ümmetin üzerine çöken bu belâlara -sabırla fitnelere kanşmayıp bir köşede sakin sakin du­ranlar da bulunuyor. Hariciler de aralarında birçok kısımlara bö­lündüler : Ezârıka, İbâziye, Necdât ve daha bir sürü isimler aldılar. Şiâ tfa birbirine uymaz kısımlara bölündü. Hattâ bir kısmı Öy­le kanaatlere saplandılar ki, İslâmiyet dairesini aştılar. Şîâ arasın­da öyleleri vardır ki, Müslümanları ifsat etmek için dıştan İslâm görünmüşlerdir. Maksatları îslâmı esasından sarsmaktı. Böylece kendi milletlerinin eski devİeî ve hâkimiyetlerini tekrar diriltmek, hiç olmazsa en azından kendi hâkimiyetlerine son veren Müslü­manlardan öc almak istiyorlardı.

Bunların bir neticesi olarak ortaya çıkan dîn! müşkiîlerden biri de Hz. Peygamber'in lisanından yalan Hadîs rivayet etmenin çoğalmış olmasıdır. Bu iş samimî îman sahiplerini cidden düşün­dürmeğe başladı. Bu kabil uydurma Hadîsleri önlemek için çare aradılar. Ömer b. Abdüîâziz. Hadîslerin toplanıp yazılmasını dü­şündü. Sahih ve doğru Hadîsleri toplayıp tesbit etmek lâzım geli­yordu.

2-  Medine'nin ilmî üstünlüğü azalmağa yüz tutmuştur. Sa* hâbe zamanında bilhassa fıkhî içtihadlarda altın devri sayılan Hz. Ömer devrinde Medine-i Münevvere, Ashabın ulemâsının ve fuka-hâsımn yuvası idi. Medine haricine çıkanlar bile orayla ilmî bağ­lılıklarını devam ettiriyorlar, ortaya çıkan yeni bir mes'ele hak­kında Medine ile fikir müdavelesi yapıyorlar» daima yazışıyorlar­dı. Hz. Ömer'in siyaseti, Kureyş'in ekâbirinin Hicaz toprakların­dan dışarı çıkmasına müsaade etmezdi. Muhacirin ve Ensâr'm ekâ-biri ancak onun müsaadesiyle merkezden ayrılabiliyorlardı. Onla­rın daima gözönünde bulunmalarını isterdi. Hz. Ömer'in vefatın­dan sonra Ashabın ekâbiri diğer memleketlere yayıldılar. Her bi­rinin fıkıhta takip ettiği bir usûlü vardı. Her biri bir çığır açtı, bir ekol kurdu. Sonra Tabiîn devri geldi. Bunlar Medine'de kalan veya oradan ayrılan fukahânın talebeleri demektir. Bunlar bulundukla­rı şehirlerin fukahâsı oldular. Böylelikle bulundukları muhît ica­bı görüş ayrılıkları başladı. Her biri bulunduğu mahallin örf ve âdetlerini nazan itibare alırdı. Her muhitin kendine mahsus mes'e-leîeri vardı. Bundan başka Tabiîmden olan fakîh o muhîte gelen Sahabînin fıkıhtaki metodunu tâbi idi; onun rivayet ettiği Hadîsle­re uyardı. Bu gibi sebeplerle muhtelif fıkıh görüşleri ortaya çıktı. Herbiri Kur'ân-ı Kerîm'den ve Peygamber'in Sünnetinden yardım-îanıp dîne uygun fetva vererek hakkı arıyordu
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #85 : Mart 11, 2008, 01:49:19 ÖÖ »

76-Ashab-ı Kîrâm'ın İkî Usul Takîbî
 

Sahabe devrinden bahsederken gördük ki, onlar    fıkıhta iki çığır takip ediyordu. Bunlardan birincisinde: Re'y ve içtihad çoktur, rivayet azdır. Fakat sahih bir Hadîs bulunursa içtihaddan sonra yine rivayete dönerlerdi. Yâni rivayet olmayınca içtihada giderdi. İkincisinde : Rivayete çok yer verilir, ondan ayrılmazlar, 'ın dînine kendi re'yini karıştırmaktan kaçınmak için rivayet olmıyan hususta fetva vermemeyi tercih ederlerdi. Tabiîn devrine gelince bu iki usûl arasındaki aralık daha genişledi. Her iki taraf kendilerinden önceliklere nisbetle birbirlerinden çok daha uzak-' laştilar. Rivayet yolunu tercih edenler, kendi yollarına daha çok sarıldılar. Ortalığı kaplayan fitnelerden korunmayı ancak bunda gördüler, Sünnete sarılmaktan başka çare bulamadılar. Diğerleri ise baktılar ki, Hz. Peygamber'in lisanından Hadîs uyduran yalan­cılar türedi, yalan hadîsler çoğaldı. İslâm fütuhatının genişleme­siyle Müslüman olan yeni milletlerle yeni fikir temasları başladı. Yeni hâdiselerle karşılaşıldı. Burada gözden kaçmaması gereken diğer bir nokta daha var : Tabiînin ekserisi mevâîîdendi. Onlar es­ki medeniyetlerin sahihleri olan milletlerin mirasçısı idiler. Eski bir kültürleri vardı. Bunu da taşıyorlardı. Böylelikle iki yol ara­sındaki mesafe daha genişledi. Halbuki eskiden bu iki yol birbirine çok yakındı, aralarında yalnız bir çizgi vardı.

İhtilâfın esası Sürmeli delil olarak kabul etme işi değildir. Çünkü onda müttefiktirler. Asıl ihtilâf re'y ve kıyası kabul edip ona göre hüküm verip vermeme hususundadır. Ehl-i Hadîs re'y ve kıyası ancak bir zaruret halinde, rauztar kaldıkları zaman alı­yorlardı. Keza vuku bulmayan hâdiseler hakkında peşin hüküm vermiyorlardı. Anvak vuku bulan hâdiseler için hüküm ve fetva veriyorlardı. Vâki olan mes'eleîeri atlayıp farazi mes'elelere geç­miyorlardı. Ehî-i re'ye gelince mademki Önlerindeki mevzu hak­kında bir hadîs bulamıyorlar, öyleyse önlerine getirilen ve hal bek-

-leyen bu mes'eîe hakkında re'y ve içtihadyoliyîe hüküm vermek lâzımdır. Onlar, hem de yalnız vâki olan mes'eleler hakkında hü­küm çıkarmakla iktifa etmiyorlar, vâki olmamış mes'eîeleri de farz ederek vukuu muhtemel mes'eleler için re'y ve kıyas voliyle peşin hükümler hazırlıyorlardı. Dikkat edilirse görülür ki, Ehl-i Hadîsin ekseri Hicaz'da idi. Çünkü orası Ashâb-ı Kirâm'ın vatanı ve vahiy diyarıdır. Oralarda sakin olup onlarla görüşen tabiîn, çok kıyas ve re'y taraftan olmıyan Ashâbdan ders aldılar. Çok re'y kullanan Sahâbînin talebesi olan da onun re'ylerini rivayet etmek­le iktifa etti, daha ileri geçemedi. Re'y ve kıyascıların çoğu Irak'da yetişti. Çünkü onîar Abdullah îbn-i Mes'ûd'dan ders aldılar. O ise, belki yanılırım endişesiyle, Hz. Peygamber'den Hadîs rivayet et­mekten biraz çekinirdi. Halbuki kendi re'yiyle içtihaddan çekinmezdi. Şayet içtihad yaptığı mevzuda sahih bir Hadîs duyarsa der­hal içtihadından dönüp Hadîsi delil olarak alırdı.

Hadîs râvîlerinin ekserisi Hicaz'da idi. Irak ise felsefe ve es­ki ilimler yatağı idi. Eskİdenberi birçok mektepler kurulmuştu. Bu gibi şeylere alışık olanlar re'y ile içtihad yolunu tutarlar. Bil­hassa orada Hadîs rivayeti için lâzım gelen şartlar da azdı. Bu gi­bi sebeplerle Irak'da rey ve kıyas aldı yürüdü.

Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #86 : Mart 11, 2008, 01:49:57 ÖÖ »

77-Tabiin Devrinde İhtilâfın Artması
 

Tabiîn devrinde rev ve ictihaîn fukahâ ile muhaddis fukafıâ arasında ihtilâf boşluğu genişledi. Tebe-i Tabiîn ve mezheb sahibi olan müctehitler devri gelince aradaki mesafe daha da arttı. Mez­heb sahipleri olan müctehitler devrinin başlarında bu ihtilâflar son derece şiddetli idi. Fakat iki taraf birbiriyle görüşüp mübaha-selere girişince birbirine yaklaşmağa başladılar, karşılıklı fikir teatîsi yaptılar. Hadîs ehli tevakkuf mevkiinden çıkıp bâzı haller­de re'y kıyası almak zorunda kaldılar. Re'y ve ictihadcılar da, Ha­dîslerin tedvîn olduğunu, sıhhat derecelerinin incelenip tesbite başlandığını görünce Hadîse yaklaştılar, re'ylerini Hadîsle teyide başladılar. Fetva verdikleri zaman bilmedikleri bir Hadîsi sonradan duyunca hemen re'y ve içtihadlanndan dönerek Hadîsi kabul et­tiler.

Bu konuyu biraz daha izah edelim. Çünkü bu devir, fıkhın ge­liştiği, islâm hukukunun işlendiği mühim bir devirdir.

Bu asırda Hz. Peygamber namına mevzu Hadîsler uydurma işi durmuş değildi. Çeşitli fırkaların kendi görüşlerini sözle müda­faa etmek için harekete geçmeleri, bu fırkaların kendi görüşlerine göre uydurdukları Hadîslerin şuyûuna, herkesçe duyulmasına, Müslümanlar arasında yayılmasına sebep oldu. Kadı Iyâz bu ya­lancıların bâzısının ismini yererek Peygamber'în lisanından yalan söylemeleri sebeplerini şöyle anlatıyor: «Onlar birkaç türlüdür. Bir kısmı Peygamber'in asla söylemediği sözü uydurur, bunu ya zındıkların yaptığı gibi istihfaf ve dîni küçültmek için yapanlar olduğu gibi, dîne hizmet ve sevap kasdiyle yapanlar da olmuştur. Bâzı cahillerin, fazâile dair, teşvik için Hadîs uydurmaları böyle­dir. Bunu garip şeylere nam kazanmak için yapanlar da olmuştur. Bâzı fasık hadîsciler gibi. Mezheb taassup ve gayretleriyle de Ha­dîs uyduranlar vardır. Bid'atçıların, mezheb mutaassıplarının uy­durdukları hadîsler gibi. Ehl-i hevânın gözüne girmek, yaptıkları­nı doğru göstermek için Hadîs uyduranlar olmuştur. Bu sınıfların her biri Hadîs ulemâsı ve ilmi Rical erbabı nezdinde bellidir. Bun­lardan bâzıları Hadîsin metnini uydurmaz, fakat zayıf olan sened yerine sahih ve meşhur bir sened uydurur. Bâzıları senedleri ters çevirir, senede ilâveler yapar, değiştirir. Bunu başkalarını garip göstermek veya kendinden cehaleti gidermek için yapar. Bâzıları doğrudan yalan söyler. İşitmediğini işittim diye iddia eder, görüş­mediği kimse ile görüşmüş gibi söyler, onlardan Hadîs rivayet eder. Bâzıları Sahabenin sözlerini veya Arapların hikmetli sözleri­ni Arap hükemâsının vecizelerini Peygamber'e nisbet eder.»[1]

Mezheblerin kurulduğu ve içtihad devirlerinde bu yalan dal­gasının kabarması iki şeye sebep olmuştur :

1- Sahih Hadîsleri çürüklerinden ayırmak için muhaddis-ler, Hadîsleri inceleyip doğru rivayetleri ayırmağa koyuldular. Bu­nun için Hadîs rivayetlerini incelemeğe,  râvîlerin ahvâlini yakın­dan öğrenip tanımağa başladılar. Doğruyu, doğru olmıyandan se­çip ayırdılar. Doğru olan râvîleri de doğruluk derecelerine göre sı­raladılar,  sadâkat mertebelerine ayırdılar. Hadîsleri  incelediler. Yalnız senedleri değil, metin tenkidi de yaptılar. Onları dînen biz-zarura maruf olan şeylerle, doğruluğundan şüphe edilmeyen meş­hur Hadîslerle ve Kur'ân-ı  Kerîmle mukayese edip karşılaştırdı­lar. Onlara muvafık olanları kabul ettiler. Uyrmyanlan bir   yana bıraktılar. Sonra büyük imamlar sahih Hadîsleri toplayıp yazmağa başladılar. îmâm Mâlik Muvaîta'ı yazdı. Süfyân b. Uyeyne el-Ce-vâmi' fi's-Sünen ve l'-Âdâb'mı topladı. Süfyân-ı Sevrî fıkıh ve Ha­dîse dair el-Câmiü'1-Kebîr'ini telif etti.

2- Ehl-i re'y rukahâsı, mevzu Hadîslerin çokluğundan yala­na düşmek korkusuyla re'y ve kıyas yoluyla fetva vermeyi çoğal­tılar. Kıyasçılık çoğaldı.

 
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #87 : Mart 11, 2008, 01:50:30 ÖÖ »

78-Irak Re'y Yatağıdır
 

Irak, geçen asırlarda olduğu gibi hâlâ re'y ve kıyas merkezi olmakta devam ediyordu. Çünkü orada yetişen fukahâ, re'y ve iç-tihadla meşgul olan Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn fukahâsmdan ders al­mışlardı. Şâh VeliyyuIIah Dehlevî, Huccetu'l-Lahi'l-Bâliga kitabında Ehl-i Hadîsi zikrettikten sonra diyor ki:

«imam Mâlik ve Süfyân-ı Sevrî zamanında onların yanısıra diğer bir zümre vardı ki, mes'ele   hallinden   korkmuyorlar, fetva vermekten çekinmiyorlardı. Onlar, din binası fıkıh üzerine kurul­muştur, fıkhı neşretmek lâzımdır, derlerdi. Hz. Peygamber'in Ha­dîslerini rivayetten ise çekinirlerdi, bir yanlışlığa düşmekten endi­şe ederlerdi. Hattâ Şa'bî şöyle demiştir: «Peygamber'den gayrisi­ne sözü isnad etmek bize daha kolay!» İbrahim Nahaî de şöyle de­di: «Abdullah şöyle dedi, Alkame böyle dedi demeği biz daha se­veriz.» Hadîs ehlinin seçtiği usul üzerine fıkıh mes'eleleri çıkarmak için onların ellerinde Hadîsler yoktu. Diğer yerlerdeki ulemânın ak-vâline bakmağa, onları toplayıp incelemeğe gönülleri yatışmıyor­du, kendilerini bundan müstağni görüyorlardı. Kendi imamları tahkîkin en yüksek derecesinde bulunduğuna inançları vardı. Kalbleri kendi adamlarına çok bağlıydı. Alkame bunu şu sözlerle ifade eder: «Onlarda Abdullah b. Mes'ud'dan daha sağlam bir su­rette araştıran birisi var mıdır?» Ebû Hanîfe de şöyle demiştir: «Jtbrahim, Sâlim'den daha fakîhtir. Eğer Sahâbelîk fazileti olma­sa Alkame, Ibn-i Ömer'den daha fakîhtir bile derdim.» Onlar, hâ­iz nMukîarı fetânet, hads ve zihnin sür'at-ı intikali sayesinde arka­daşlarının kavilleri ve usulleri üzerine mes'elelerin cevabını çı­karmağa kadir oluyorlardı. Herkes yaratılış kabiliyetine göre ko­layca iş görür. Her taife kendi nezdinde olanla ferahlanır. Onlar da tahric kaidelerine göre fıkhı hazırladılar.»

Görülüyor ki. Şah Velivyullah Dehlevî'ye göre ehl-i re'y ve iç­tihadın Irak halkı arasında yetişmesine sebep, onların fetvanın lü­zumuna kail olarak mes'elelerden ve cevaplarından yılmamalan-dır. Keza ilm-i fıkıh, dînin binası olduğuna inanıyorlar. Resûlullah'-tan Hadîs rivayetinden korkuyorlar, diğer yerler ulemâsının ak-vâlini almıyorlar, kendi üstadlanna şiddetle taraftar olup bağla­nıyorlar ve onlann kavillerine göre mes'eîeleri hallediyorlar.

Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #88 : Mart 11, 2008, 01:51:11 ÖÖ »

79-Bîrleştiklerî Ve Ayrıldıkları Nokta
 

Iraklıların daha fazla re'ye. Hicazlıların ve Şamlıların daha fazla Hadîse bağlanmalarına sebep ne olursa olsun, biz yukarıda işaret ettiğimiz veçhile, burada tekrar söyliyelim ki: Ehl-i re'y ile Ehl-i Hadîs Kitap ve sahih Sünneti alma hususunda ittifak üzere­dirler. Bundan sonra ayrıldıkları cihet şudur: Ehl-i Hadîs re'y ve kıyastan çekinirler, Resulûllah'tan rivayetten çekinmezler. Hak­kında Hadîs olmıyan bir hususta re'yi kabule mecbur olurlar. Ehi-i re'y ise ekseriyetle Hadîs rivayetinden çekinirler, fetva vermekten çekinmezler, onun mes'uliyetini üzerlerine alırlar. Fetva verdikten sonra o hususta sahîh bir Hadîs bulurlarsa re'yîerinden dönerler, Hadîsi alırlar. Buna dair haberler pek çoktur.

Yine usûl farkından olarak ehl-i re'y zayıf Hadîsleri kabul et­mezler. Ehl-i Hadîs ise mevzu olduğuna delil bulunmadıkça, onla­rı kabul ederler. Bu devirde ehl-i Hadîsin imamı olan îmam Mâ­lik Munkati', Mürsel, mevkuf olan Hadîsleri ve Medine halkının amelini delil olarak kabul ederdi. Ancak bunlardan biri bulunmazsa sa o zaman re'y ve kıyasa giderdi.[2]

Ibnü'I-Kayyim, Î'lâm'ul-Muvakkiîn'de diyor ki, îmam Mâlik Mürsel, Munkat'ı Hadîsleri ve belagatı (bana ulaştı diye rivayet olu­nanları) ve Sahabe kavillerini kıyasa tercih eder.»[3]

Bu bahis için bak: Muhammed Hudarî, Tarihu, Teşrîi'I İslâmi, S. 82.
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #89 : Mart 11, 2008, 01:53:49 ÖÖ »

80-Hadîsi Delîl Tutmıyanlar
 

Çeşitli fikirlerin çalkalandığı bu asırda Hadislerin «ıbulü etra­fında kurcalanan mes'eleler böyle İdi. Bu hususta birbirleriyle çar­pışan görüşler vardı. Bir taife Hadîsi delil olarak alnii; ordu. Çünkü onun Peygamber'e nisbetinden şüphesi vardı. Bir kısmı ise Kur'ân'ı anlamak hususunda Hadîsten faydalanıyor, fakat onu ahkâmda iti­bar etmiyorlar, hüküm hususunda delil tutmuyorlardı. Bu iki taife de târih sah ifeler in den silinmiştir. Diğer iki taife İse devam etmiş­tir. Bunlardan biri re'y ve kıyası çok kullanıyor ve ancak zayıf olmıyan Hadîsleri kabul ediyor, senedinde şüphe etmiyor. Ehl-i Hadîs ise her nevi Hadîsi kabul ediyor. İmam Şâî'ye gelinceye kadar bu iki bölük arasındaki boşluk çok derindi.

 
Ebü Hanîfe Devrinde Sünnet Ve Re'yin Yaklaşması
 

Ebû Hanîfe'nin asrında bu iki zümre birbirine yaklaşmağa baş­lamıştı. Çünkü iki taraf ders almak, müzakere yapmak, münakaşa ve münazarada bulunmak için bir arada toplanmağa, bir yere gel­meğe başlamışlardı. Birbiriyle görüşmeler ve buluşmalar onları yekdiğerine yaklaştırıyordu. Zaten bunların ekserisi din şulesini parlatmak emelinde idi. Bu arzularında samimî idiler. İlimlerin ted­vini başlayınca her iki taraf da birbirlerinin eserlerini okumağa başladılar. Birbirlerinin görüşlerini yakından tanıdılar. Ardı arasş kesilmeyen hâdiselerin çokluğu, Hadis ehlinin re'y ve kıyası kabul etmek zorunda bıraktı. Sahih Hadîslerin toplanıp seçilmesi, onları tanıma işinin kolaylaşması, re'y ve kıyascılarm Ashabın Hz. Pey-gamber'den rivayet ettikleri Hadîslerin ekserisine kolayca muttali olmak imkânını bulması, muhtelif diyarlardaki halkın rivayet ettik­leri Hadîsleri öğrenme hususundaki kolaylıklar. Bütün bunlar saye­sinde ehl-i re'y denen kıyascıîarın elinde büyük miktarda Hadîs top­landı. Bu sebeple onlar da Hadîsleri tanıyınca Hadîs ehline yaklaş-

Ebû Hanîfe'nin talebelerinden ve ehl-i re'y fukahâsmdan olan îmam Ebû Yûsuf Hadîs Öğrenmeğe koyuluyor, Hadîs ezberliyor, re'y ve içtihadlarına Hadîsten şahit getiriyor, önce kail olduğu bir re'y ve içtihadı Hadîse mugayir çıkarsa ondan dönüyor, Hadîse uy­gun bir görüş ortaya atıyordu. îbn-i Cerîr Taberi onun hakkında diyor ki: «O, Hadîs ezberlemekle mâruftu. Muhaddisin dersine ge­lir, elli, altmış Hadîs ezberler, sonra kalkar, onları halka ezberin­den yazdırırdı.» Ebû Hanîfe'nin ikinci şakirdi ve arkadaşı olan îmam Muhammed Hadîs öğrenmeye başlıyor. Sevri'den Hadîs öğ­reniyor sonra üç sene İmam Mâlik'in dersine devam ediyor ye on­dan Hadîs alıyor. Böylece ehl-i re'y ile ehl-i Hadîs arasındaki açık­lığın daraldığını, birbirlerine yaklaştığını görüyoruz.

Bundan sonra İmam Şafiî devri gelince, o ehl-i re'y ile ehl-i Hadîs arasında birleşme halkasını teşkil eder. Ehl-i Hadîs mesle­ğini aynen almadı ve onların yalan olduğuna delil getirmedikçe her Hadîsi kabul etmelerini benimsedi. Ehl-i re'yin mesleğini de aynen almadı. Re'y ve kıyas dairesini onlar gibi çok geniş tutmadı. İçtihad kaidelerini bir kayd ve usûl altına aîdi. Yolunu biraz daralttı; aynı zamanda içtihadı kolaylaştırdı, herkesin boğazın­dan geçecek bir hâle getirdi. Şah Velîyyullah Dehlevî, Huccetu'lla-hi' Bâliga'da İmam Şafiî hakkında şöyle diyor:

«Şafiî, Hanefî ve Mâliki mezheblerinin kuruluşlarının başla­rında yetişti. Her iki mezhebin usûl ve füruunun tertibi ile teşek­külünü gördü. Kendinden öncekilerin yaptıklarına şöyle bir bak­tı. Öyle bâzı şeyler gördü ki, işte bunlar onu, onların yolunda koş­maktan dizginlemiştir, o yolda yürümekten alıkoymuştur.»

îmanı Şafiî'nin nelere bağlandığını, onu nelerin dizginlediğini izah etmenin yeri, onun fıkhından bahseden eserdir.

Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #90 : Mart 11, 2008, 01:54:40 ÖÖ »

81-Re'yîn Hakikati, Kıyas

Re'y ve kıyascı fukahâ ile Hadîs fukahâsi arasındaki ihtilâf­ları kısaca anlatmış bulunuyoruz. Fakat etrafında söz ve münaka­şa cereyan eden re'y, hangi re'y idi. Aralarındaki müşterek illet dolayısiyle hakkında nas olan bir hâdisenin hükmünü, hakkında nas bulunmayan bîr hâdiseyi veren fıkıh kıyası mıdır? Sahabe ve Tabiîn devirlerinde re'y kelimesinin mânâsım" inceleyenler bunun daha geniş mânâda kullanılmış olduğunu görürler.

Bu yalnız kıyasa münhasır değildir. Kıyasa da, kıyastan başka­sına da şâmildir. Bir mezhebîerin başlangıcına, teşekkülleri zama­nına kadar inersek orada da ayni şeyi buluruz. Bu kelime umumî mânâda kullanılmıştır. Hezheblerin ortalarına doğru geldikçe, her mezhebin kabulüne cevaz verdiği re'yi, başka başka tefsir ettikle­rine şahit oluyoruz.

îbn-i Kayyım, Sahabeden ve Tabiînden naklolunan re'yi şöyle açıklar: «Türlü emarelerin tearuzu hâlinde doğru olanı bulmak için fikir ve teemmül voliyi*- araştırdıktan sonra kalbin gördüğü, karar, kıldığı şeydi.»

Hakikaten Sahabe ve Tabiînin ve onların raesleğince gidenle­rin fetvalarına bakan kimse görür ki, re'y kelimesinin mânâsı, nas bulunmadığı hususlarda fakının vermiş olduğu fetvaya şâmil bu­lunmaktadır.Bu fetvasında, fakih, dînin ahkâmiyle bağdaşacak bir hükme dayanır,, veyahut da hakkında nas bulunan  bir hükme

benzediğinden, ikişer zeri birbirine ilhak eder. Bu itibarla re'y: kı­yasa, istihsâna,[4] mesâlih-i mürseleye ve Örfe şâmil sayılır.

Ebû Hanîfe ile arkadaşları kıyası, istihsânı ve örfü alırlardı. Mâîik'in arkadaşları istihsânı ve mesâlih-i mürseleyi ahrlardı. Bu mezheb mesâlih-i mürseleyi almakla meşhurdur. Onun için muh­telif asırlarda halkın ihtiyaç ve ahvaline uygun gelmiştir. Halbuki o, az kıyas yapan bir mezhebtir, onu çok almaz. Bu açığı mesâlih-i mürsele ile kapati-. Mâlikiyye mezhebi istihsâna da geniş yer ve­rir* Hattâ fmam Mâlik: «îstihsam ilmin onda dokuzudur» demiş­tir. Fakat bunların hepsi, nas, Sahabe fetvası ve Medine halkı ame­li bulunmadığı zaman onca muteberdir.

İmam Şafiî'ye gelince; itimat olunur bîr nas yokken ahkâm için mürsel istidlali cari buldu. Fakat hüküm verme hususunda bu çığın alelıtlak muvafık görmedi. Şeriatta mücerred re'y yoktur.

Ancak hükmü mahsus olnııyan bir emir, hükmü nasla bildirilen bir emre ilhak olunmak yoliyîe olursa makbuldür. Bu halde, re'y netice bakımından nassa hamletmektir, şeriatta, bid'at demek de­ğildir. Fakat hükmü nasla bildirilen bir emir illetine istinat ettir­meksizin mutlak olarak istidlal yapmak ve ahkâmı mutlak surette ta'lil etmek, işte şeriatta bid'at olan budur. Bunun içindir ki, Şa­fiî kıyas İçin kaideler ve Ölçüler koymuştur. Onu müdafaa etmiş ve kuvvetlendirmiştir. Hattâ kıyas kaideleri yazmakta ve isbat et­mekte Hanefîyye'den bile üstündür. Onun için Râzî şöyle demiş­tir: Şayanı hayret olan cihet şudur ki, Ebû Hanîfe'nin dayanağı kı­yas idi. Düşmanları çok kıyas yapıyor diye onu zemmediyorlardı. Halbuki Ebû Hanîfe'nin kıyasını isbata dair bir yaprak olsun yazı yazdığı ne ondan ne de ashabından biri tarafından naklolunmuş değildir. Takrirlerinde bu hususta delil şöyle dursun, bir işaret bi­le zikrettiğini söyleyen yok. Kıyası inkâr eden düşmanlarının de-Kilerine cevap verdiği de söylenmiyor. Bu mes'elede ilk konuşan ve deliller getirip isbat eden îmam Şafiî olmuştur.»

Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #91 : Mart 11, 2008, 01:55:10 ÖÖ »

82-Sahabe Fetvaları Ve Onlar Hakkındaki Sözler
 

Etrafında münakaşa cereyan eden mes'elelerden biri de Saha­benin fetvaları mes'elesidir. Hadîs ehli ve re'yciler onları delil ola­rak almağa meyyaldiler. Çünkü ittiba', ibtida'dan evlâdır. Yâni baş­kasına uymak, yeni bir bid'at çıkarmaktan daha iyidir. Keza onlar Peygamber'in ashabıdırlar, onlann re'yi savaba yakındır. Dîni an­lamda, onların mevkii yüksektir. Onlar arkalarına düşülecek, izle­rinden gidilecek rehberlerdir. Fukâhâmn ekserisi onların re'ylerin-den almıştır. Ebû Hanîfe'nin şöyle dediği rivayet olunur: «Allah'­ın Kitabında ve Peygamber'in Sünnetinde bulamazsam, o zaman Ashâbdan dilediğimin kavlini alır, dilediğimin kavlini terkederim. Sonra onların kavlinin dışına çıkıp başkalarının kavline bakmam, îş, İbrahim Nahaî, Şa*bî, Hasan Basri, îbn-i Şîrîn ve Said b. Mü-sey'e gelince; onlar, nasıl içtihad ettilerse ben de öylece içtihad ederim.» Ehl-i re'y*11 imamı olan Ebû Hanîfe Ashabın re'y ve ak-vâli hakkında böyle deyince, şüphesiz ki, başkalarına onların fet­valarının tesiri daha çok olacak ve onların sözlerini daha fazla alacaklardır, cümlesinden razı olsun.

Bu sırada sahabe fetvalarından rivayet olunan o kadar büyük bîr yekûn tutuyordu ki, fukâhâmn aklı onlarla doldu. Onlann ışığı altında içtihadlannı yaptılar, onların içtihadlannı tercih ettiler. Onlann yolundan yürüdüler. Onlann tesiri altında kaldılar. Onla­nn re'ylerine hürmet ettiler. Kitap ve Sünnet olmıyan hususta onlara itimat ettiler. Ashab bir re'yde karar kılıp ittifak ettilerse onlardan sonra gelen müctehidlerin onu kabul etmeleri gerekli ol­muştur. Ashab'dan biri bir re'y ortaya atar da ona muhalefet eden bulunmazsa fukahânın ekserisi o re'yi kabul eder. Onlar aralarında ihtilâf ettilerse, müctehidlerin çoğu kendi temayüllerine uygun olan re'yi seçmişlerdir ve böylelikle yine ashabın re'yleri dairesi dışına çıkmamış oluyorlar. Tabiîn ve müctehitler devrinde fukahâ hep bu asıl üzere yürüdüler, böyle yaptılar. Çünkü onlar bili­yordu ki: Kur'ân-ı Kerim Hz. Peygamber' e Ashabın gözü önünde nazil oldu. Onlar bu re'ylerini mutlaka Peygamber'den almışlardır. Peygamber'e nisbet olunan bir emirde kimsenin içtihada hakkı yoktur. Onların bu re'yleri mücerred fıkhı içtihad değildir, belki içtihattan ziyade Peygamberin Sünnetine yakındır.

Sonra Ashaba uymak şu itibarla da lâzımdır. Onlar yeryüzüne islâm nurunu saçan yıldızlardır. Onlar hidayet yoluna ışık tutarlar.

 
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #92 : Mart 13, 2008, 12:38:11 ÖÖ »

83-Ashaba Îttîbâın Lüzumu
 

Ebû Hanîfe işte böyle bir devirde yetişti. Re'y üstadlarından ve bâzı Hadîs erbabından ders aldı. Devrinin fukahâsınuı hepsin­den istifade etti. Tabiîdir ki, bunların hepsinin onun üzerinde te­siri oldu. Onların re'ylerini ileri tuttu. Ondan sonra gelen Şâfiî.nin şöyle dediği rivayet olunuyor; «Onların re'yleri bizim için kendi re'ylerimizden daha hayırlıdır.».[1] Yine îlâm'ul Muvakkiîn şu­nu kaydeder: «Şafiî Risâle-i Kadîmesi'nden dedi ki... Onlar her ilimde, içtihatta, takvada, akılda ve her şeyde bize üstündürler. Onların re'yleri bizim için kendi re'ylerimizden daha kıymetli­dir.»[2]

Yine Ibn-i El-Kayyim ondan şunu nakleder: «İlim tabaka ta­bakadır: Birincisi; Kitap ve Sünnettir, ikincisi; Kitap ve Sünnette bulunmıyan hususlarda icmâdır. Üçncüsü; muhalifi bulunmamak şartiyle Sahabenin kavlidir. Dördüncüsü; Sahabenin ihtilâfı, be­şincisi de Kıyastır.[3]

Yukarıda da işaret ettiğimiz veçhile Ashabın re'y ve içtihadları Ebû Hanîfe'nin içtihadında büyük ve mühim yer alır. Onun usulünden bahsederken bunu etraflıca anlatacağız.

Tabiîlerin mezhebine gelince: Hadîs fukahası onların kaville­rini kıyasa tercih ederlerdi. Ebû Hanîfe ise: Onlar nasıl içtihad et­tilerse ben de öylece içtihad ederim, derd;.

 
Ehl-I Medine'nin Ameli Hüccet Mi?
 

Şimdi. İmam Mâlik'in ortaya attığı ve gayet sıkı bir surette sarıldığı bir mes'eleye geliyoruz. O da ehl-i Medine'nin ameli mes'eleşidir. îmam Mâlik bunu delil olarak aldı. Çünkü Müslümanlar, hicret merkezi olan Medine halkına tâbi olmuştur. Kur'ân-ı Ke-rîm'in nüzulü orada devam etmiş ve tamam olmuştur. îmam Mâ-lik'in Leys'e yazdığı mektupta ve onun cevabında bu böylece mez­kûrdur. Bu asrın fukahası arasında bu mes'ele hakkında büyük münakaşalar cereyan etmiştir. îbn-i Kayyim diyor ki: îmam Mâlik'-in Medine halkının amelini delil olarak alması, başkalarını da bu­nu almağa mecbur etmez. Bu, muhalefet edilmesi kabil olmıyan dînî bir delil de değildir. Belki bu onun ihtiyarıdır.

Ilâm'ul-Muvakkiînde diyor ki: Harun Reşid halka Mâliki mez­hebini kabul ettirmek istediği zaman, bizzat Mâlik mezhebini ka­bul ettirmek istediği zaman, bizzat Mâlik Harun Reşid'i bundan menetmişti. Ve şöyle demiştir: «Resûlullah'ın ashabı çeşitli yerlere dağıldılar. Her birinde diğerlerinde bulunmayan ilim vardır.»

 --------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn-i El-Kayyim, Cevzî, İlâm'ul-Muvakkiîn, c.II, S. 143

[2] İbn-i El-Kayyim Cevzî, İlâm'ul-Muvakkiîn, c. II, s. 191.

[3] Aynı eser c. II, s. 379.

Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #93 : Mart 13, 2008, 12:39:47 ÖÖ »

Mâlikin Görüşü
 

îmam Mâlik'e göre, Medine halkının ameli herkesçe kabulü lâzım gelen umumî bir delil olarak ortaya sürülmediğini göster­mektedir. Yoksa herkese bunu kabul ettirmeğe mâni olmazdı. O, kendisi bunu ihtiyar ve kabul etmiştir. Ne Muvattâ'da ne de diğer eserlerinde Medine halkının amelinden başkasiyle amel etmek caiz olmaz demiştir.. O, böyle bir şey söylememiştir. O, sadece Medine halkının ameli böyledir diyor ve bu mücerred bir haber kabilin-dendir başkasını izlam etmez. îmam Mâlik 40 kadar mes'elede Medine halkının icmâmı iddia eder. Bunlar üç nevidir: 1- Medî-ne halkına başkalarının muhalefet ettikleri bilinmiyenler, 2- Medine halkına; başkalarının muhalefet ettikleri mes'eleler, 3- Bizzat Medine halkı aralarında ihtilâfa düştükleri mes'eleler. îmam Mâlik hiçbir zaman bunlar, hilafı caiz olmıyan icmâ-ı ümmet kabi-lindendirler dememiştir.[4] Birinci kısmı Haber-i vâhîdden ileri tutmuştur. Bu da içtihat kabil olmıyan ve nakle dayanan umur­dandır.

İbn-i Kayyim devzî, llam'ul  Muvakiîn, c. II, s. 297.
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #94 : Mart 13, 2008, 12:54:04 ÖÖ »

86-Gulât-ı Şîa
 

Gulât-ı Şia yâni Şia'nın müfritleri, Hz. Ali'yi Peygamberlik mertebesine çıkarırlar. Hâttâ içlerinden bazı lari Peygamberlik onun hakkı olduğunu, Cebrail'in yanılarak onu Hz. Muhammed'e götür­düğünü bile söylerler.[4] Hattâ bir kısmı Hz. Ali'yi Hâşâ Tanri mertebesine çıkarırlar. Bir kısmı 'ın Ali'ye ve diğer imamlara hulul etliğini söylerler. Bu söz, 'ın Hz. İsa'yı hulul ettiğine inanan Hıristiyan dînine benzer, içlerinden bir kısmı ise her ima­mın ruhuna 'ın hulul ettiğine ve kendisinden sonra gelen ima­ma da intikal ettiğine inanırlar.

Şia'nın ekserisi son imamın ölmediği itikadındadırlar. Onlara göre son imam hayattadır, günün birinde dönecektir, zulümle do­lan bu yeryüzünü o adaletle dolduracakit.r Hâttâ Sebeiyye Taifesi, Ali b. Ebû Talib'in hayatta olduğuna, onun ölmediğine inanırlar. Bir takımı ise Muhammed b. Hanîfe'nin hayatta olduğunu, Radva dağında gizlendiğini, yanında bal ve su bulunduğunu söylerler. Bir taife ise Yahya b. Zeyd asılmadı, ölmedi, o sağdır, derler. Oniki îmam etbaı ise, onikinci imam olan Muhammed b. Hasan Askeriye «Mehdi» unvanını verirler. Onun Hılle'de bir hanenin bodrumunda gizlendiğini anasiyle birlikte derbest edilince orada kaybolduğunu söylerler. Bu mehdi âhir zamanda çıkacak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Bu taife mehdinin çıkmasını beklemektedir. Her ak­şam namazından sonra bu hanenin bodrum kapısında dururlar-rnış. Bir binek hazırlarlar ve mehdiyi ismiyle çağırırlarmış. Bnnlar-dan bazıları ölen imamın tekrar dünyaya döneceğine inanırlar ve buna Kur'ân-ı Kerîm'deki Kehf sûresinden delil getirirler... [5]

[4] Bunlara Gurabiye fıkrası denir. Gurab karga demektir, kuş kuşa benzediği gibi Hz. Ali de Hasa Peygambere benzermiş.

[5] Ibn-i Haldun Mukaddimesi

Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #95 : Mart 14, 2008, 01:50:30 ÖÖ »

88-Sebeîyye

Sebeiyye: Bunlar Abdullah b. Sebe'ye uyanlardır. O Hîre'li bir Vahudidir, Müslüman görünmüştür. Anası bir zenci cariyedir. Onun için ona İbn-i Sevda yani karaoğîu da denir. Hz. Osman'ın aleyhin­de propaganda yapanların başında gelir. Müslümanlar arasında dü­şüncelerini yaydı, bozguncu hareketlerde bulundu. Bunların çoğu­nu Hz. Ali namına uyduruyordu.

Evvelâ halk arasında şunu yaymağa başladı .'Tevrat'ta Peygam­ber'in bir vârisi olduğunu bulmuş, Hz. Ali de Hz. Muhammed'in vârisi imiş. Hz. Muhammed Peygamberlerin en hayırliğı olduğunu derdi. Bu dediklerine Kur'ân'dan sana inzal kılan, seni dönüş yurduna döndürecektir.» (Kısas: 85)

gibi, Hz. AH de vârislerin en hayırhsıdır. Sonra, Hz. Muhammed'in bu dünya hayatına döneceğini ortaya attı. Hz. îsâ'nın döneceğine inanıp Hz. Muhammed'in döneceğine inanmıyanların aklına şaşa-

Sonra yavaş yavaş işi ilerletip Hz. Ali'nin Tanrılığım söylemeğe başladı. Hz. Ali bunu duyunca onu öldürmek istediyse de, Abdullah İbn-i Abbas buna mâni oîdu: «Eğer sen onu öldürürsen tarattarla-rın aarsmda ihtilâf baş gösterir. Halbuki sen Şamlılarla sayaşa gitmek niyetindesin, birlik parçalanmasın» dedi. Bunun üzerine Hz. Ali onu Medâin'e sürgün etti. Hz. Ali şehit edilince: İbn-i Sebe hal­kın Hz. Ali'ye olan sevgi ve bağlılığını istismar etti. Muhayyilesinde işlediği yalanlan Hz. Ali'ye nisbet ederek halkı dalâlete ve fesada sürükledi. Öldürülen Hz. Ali olmayıp, onun suretine girmiş bir şey­tan olduğunu, Hz. Ali'nin Hz. îsâ gibi göğe çekildiğini söylüyordu. «Yahudiler ve Hıristiyanlar Hz. îsâ'nın katli mes'elesinde yanıldık­ları gibi. Haricîler de Hz. Ali'nin katli mes'elesinde yanılmaktadırlar. Yahudiler ve Hıristiyanlar, asılmış bir şahsı gördüler ve onu îsâ san­dılar. Hz. Ali'nin öldürüldüğüne kail olanlar da böyle Ali'ye benzeyen Öldürülmüş bir kimse gördüler ve onu Ali sandılar. Halbuki o göğe çıktı. Gök gürültüsü onun sesidir, şimşek onun gülümsemesidir» derdi. Gök gürlediği zaman Sebeîyye taifesi:

«Selâm sana ya Emîrü'l-Mü'mimin» derler. Ömer b. Şurah-bil'in rivayet ettiğine göre îbn-i Sebe'e: Ali öldürüldü denilmiş, o da: «Şayet onun kellesini bir torba içinde getirmiş olsanız yine onun öldüğüne inanmayız, o ölmedi, gökten inecek ve bütün yer­yüzüne hâkim olacaktır» demiştir.[10]

 
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #96 : Mart 14, 2008, 01:53:11 ÖÖ »

90-Akideleri
 

a) Keysâniye akidesi: Bunlarda imamların    tanrılığına inan­mak