|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #40 : Şubat 25, 2008, 02:17:30 am » |
|
31.Hapishaneden Mekke'ye Gîdîşî, Abbasîler Devrinde Tekrar Dönüşü
Hapishane memuru hapisten çıkma yollarını hazırladıktan sonra Ebû Hanîfe Mekke'ye kaçtı. 130 senesinde Abbasîler idareyi tamamiyle ellerine alıncaya kadar Mekke'de oturdu. Her tarafta kopan ihtilâl insanları kapıp fitnenin içine atarken o, Kabe'nin civarında, Harem'i Şerifte aradığı emniyeti buldu. İbn-i Abbâs'm ilmine vâris olan Mekke'de şevkle hadis ve fıkıh ilimleri üzerine eğilip ilimle meşgul oldu. Ebû Hanîfe orada Ibn-i Abbâs'm talebe-leriyle buluştu. Onlara kendi ilmini öğretti. Onlardan da onların ilmini öğrendi, İlminden bahsederken Mekke ekolünden nasıl faydalandığım açıklayacağız.
Burada Mekke'de ne kadar oturduğunu tetkik etmek istiyoruz. Mekki'nin Menâkıp'mda kaydettiğine göre Ebû Hanîfe Mekke'de Mansur zamanına kadar kalmıştır. Mansur 136. hicrî yılında hilâfet makamına geçti. Ebû Hanîfe, 130 yılında Mekke'ye geldiğine göre en az altı sene Mekke'de ikamet etmiş olması gerekiyor. Bu itibarla bu büyük imâm Ömrünün altı senesi gibi büyük bir kısmım Bey-tullah civarında geçirmiş, Kabe'de mücavir olmuştur.
Fakat yine Mekkî, Menakib'mda: Ebu'l-Abbâs Seffâh Kûfe'ye girip de halktan bîat istediği zaman' Ebû Hanîfe'nin orada olduğunu söylüyor ve aynen şöyle diyor: «Ebû'l-Abbas Seffâh, Kûfe'ye girdiği zaman ulemayı davet etti, onları huzuruna topladı; onlara şöyle dedi:
— Bu hilâfet işi, Peygamberimizin ehline ve akrabasına geçti. Bu size Allah'u Teâlâ'nın bir lütuf ve keremidir. Hak yerini buldu.
Sizler, ey ulema zümresi, buna yardım etmeğe en lâyık olanlarsınız. Size istediğiniz kadar ihsan ve ikram var. Allah malından ziyafet var. Halifenize bîat ediniz( âhirette sizin iiçn emniyete kavuşmağa vesile olur. Allah'ın huzuruna, halifeye bî'at etmeksizin imâm-sız olduğunuz halde çikmayınız. Hüccetsiz ve delilsiz kalanlardan olmayın.»
Oradakiler Ebû Hanîfe*ye baktılar, o da :
— «İsterseniz kendim namına ve sizin namınıza konuşayım.» dedi.
— Evet, bunu arzu ediyoruz, dediler. Bunun üzerine şu sözleri söyledi:
— Allah'a hamd olsun ki, bu hakkı Resul-i Ekrem'inin akrabasına nasîb etti. Zalimlerin zulmünü bizden kaldırdı. Lisanımızla hakkı söyleyebiliyoruz. Allah'ın emri üzerine sana bî'at ettik. Kıyamete kadar sana verdiğimiz ahdi tutacağız. Allah'u Teâlâ bu işi Peygamberimizin akrabasından asla ayırmasın.
Ebu'l-Abbâs da buna güzel bir cevap vermiştir:
— «Ulema namına senin gibiler konuşmalı... Seni seçmekte çok isabetli hareket ettiler. Sen de gayet güzel ifade ettin...»
Çıktıktan sonra (kıyamete kadar) sözü ile neyi kasdettiğini sordular O da:
— «Siz beni ele verirseniz ben de sizi ele veririm...» dedi. Onlar da sustular. Ve onun yaptığını haklı buldular.[25]
Bu rivayet iki şeye delâlet eder:
1- Seffâh Kûfe'ye gelip de halktan kendisi için hilâfet bîati aldığı zaman Ebû Hanîfe orada bulunmaktadır. Bu hâdise ise, hiç şüphesiz ki, 136 yılından önce idi. Öyle olunca bu rivayet Kûfe'ye Mansur'un hilâfeti esnasında yani 136 senesinden sonra döndüğünü söyleyen rivayetin zahirine uymuyor.
Bence bu iki rivayetin arasını bulmak şöyle mümkün olur: Ebû Hanîfe, îbn-i Hübeyre yüzünden Mekke'ye kaçmıştı. îbn-i Hübeyre ve hükümeti Irak'tan çekilip gidinceye kadar orada oturdu. Onlar Irak'tan def olunca memleketinde kalmak niyetiyle Kû-fe'ye geldi. îşte bu sırada Ebu'l-Abbâs Seffâh'la görüştü. Ve yukarıda geçtiği üzere ona bî'at etti. Fakat Irak'ta ve dolayında fitneler tamamiyle sönmüş değildir. îşler tam bir sükûnet ve istikrar bulmamıştı. Onun için yine Mekek'ye döndü. Belki ,de Mekke ile. Küfe arasında, işleri icabı, birkaç defa gelip gitmiştir ve bu gidişlerinden birinde Seffâh ile görüşmüştür.
Halife Mansur devrinde işler yoluna girip istikrar bulunca Küfe'ye gelip orada kaldı ve mescidde ders halkasını eskiden olduğu gibi yine açtı. Fitneler ve kargaşalıklar devam edip dururken, Abbâsiyye devleti kurulduğu gibi hemen Kûfe'ye yerleşerek mescidde ders vermeğe başladığını söyleyemeyiz. Çünkü tarihin delâleti veçhile inkılâpların sonunda huzursuzluklar derhal ortadan kalkıp dinmez. Tarihler bunu böyle kaydederler. Demek Ebû Hanîfe de işlerin yatışmasını bekledi ve ancak Mansur'un halifeliği esnasında Kûfe'ye dönüp orada kaldı.
2- Bu rivayetlerden çıkan ikinci meseleye gelince: Ulema Ebu'l-Abbâs'a bîat edilmesine razı değildir. Bi'at esnasında yaptığı konuşmadan sonra Ebû Hanîfe ile başbaşa kalınca bunu söylemek istediler. Sonradan onun yaptığını ve dediğini kabul ettiler.
Hakikaten bu ulema arasında tbn-i Şübrüme, îbn-i Ebî Leylâ gibi Emevîîerîe çalışmış, onîara hizmet etmiş kimseler vardı. Onların son halife Muhammed h. Mervan'a yaptıkları bî'at boyunlarında idi. Ahdinde durmak borçtur. Bu yeni bî'at onları gayet güç duruma düşürmektedir. Ebû Hanîfe'ye gelince Emevîler hakkında hiçbir taahhüde girmiş değildir. Boynunda böyle bir borç yoktu.
25.Mekki, Menakib-ı Ebi Hanife, s. 23, 24.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #41 : Şubat 26, 2008, 12:12:14 am » |
|
32-Abbâsîlerîn Hâkimiyetini Nasıl Karşıladı?
Ebu'l-Abbâs Seffâh'a bî'at ederken söylediği sözlerden anîaşıl-dığı üzere Ebû Hanîfe Abbasîler devrini büyük bir memnunlukla ümid ve ferahla karşılamıştır, Emevîlerden çektiklerine bakınca, onun hayatının seyrine uygun düşen de budur. Halbuki ileride ümidleri kırılacak, Abbasîler de emelleri hilâfına zuhur edecektir.
Ebû Hanîfe, Emevîlerin Âl'i Beyte, Hz. Ali evlâdına nasıl tazyikler yaptıklarım gözü ile gördü. Şimdi ise Abbasî devleti kuruluyordu. Bu, aslında Hz. Ali taraftarlarının devleti olarak ortaya çıktı. Ali taraftarlarının dâvetine dayanarak kuruldu. Onlara bu hak, Hz. Ali'nin torunlarından geçti. Bunları bir yana bırakalım. Abbasîler de Hâşimî âilesindendirler, Hazret-i Peygamberlerle aynı sülâleden gelirler. Bu devlet, Hâşimî devleti demektir. Amucaları oğulları olan Hz. Ali evlâdına karşı, her gün artan bir şefkatle hoş muamele yapmaları lâzım gelirdi. Onlardan beklenen, onların hakkına riayet etmeleridir. Sonra onlar, Hz. Ali evlâdının, Âl-i Beytin intikamını alacaklarını boyuna ilân ediyorlar, onlara zulüm edenleri haklayacaklarını tekrarlıyorlardı. Âl-i Beytin velîleri ve hamileri olduklarını, onların şehitlerinin kanlarım istemek hakkı kendilerine ait bulunduğunu söylüyorlardı.
Ebû Hanîfe'nin böyle bir devlet kurulmasından memnun kalması ve bu devletin ilk halifesine bî'at elini uzatması pek tabiî idi. O da bunu yaptı. Ebu'l-Abbâs Seffâh'a bî'at esnasındaki sözleri, Peygamber'in akrabasına nasıl kudsî bağlarla bağlandığını ve halkı bî'ata nasıl çağırdığını göstermektedir. Bu konuşmadan sonra fukahâ arkadaşlariyle aralarında geçen sözlerle onlan devlete ita-ata ve cemaatla beraber olmağa teşvik etmiştir.
Ebû Hanîfe Hazretleri, yukarıda arzettiğimiz sebeplerle, Abbasî devletine dostluğunda _ve bağlılığında olduğu gibi, Âl-i Beytin cümlesini sevmekle devam etti. Mansur onu kendine yaklaştırmak istiyor, onun mevkiini yükseltiyordu. Ona bol bol atiyeler veriyor, ihsanlarda bulunuyordu. Mansur ile zevcesi arasında, zevceler arasında eşitliğe riayet etmemek ve kendisinden yüz çevirmek yüzünden dargınlık vuku buldu. Zevcesi Mansur'dan adalet üzere hareket etmesini istedi. O da :
— İkimizin arasında hakem olarak kime razısın, dedi.
— Ebû Hanîfe'nin hakemliğine razıyım, cevabını verdi.
Mansur da onun hakemlik yapmasını kabul etti. Bunun üzerine Ebû Hanîfe'yi davet ettiler. Mansur söze başladı:
— Zevcem benden davacı, adaletini göster bakalım.
— Emîrül-Mümînin anlatsınlar bakalım, mes'ele nedir?
— Bir erkek kaç kadın alabilir?
— Dört.
— Cariyelerden kaç?
— Onlar için bir sayı yok .istediği kadar.
— Bunun hilâfına söyleyen var mı?
— Hayır.
Ebû Ca'fer Mansur, hanımına dönerek:
Şöylediîkerini işitiyorsun ya, dedi. Bunlar şeriat hükmü.
Ebû Hanîfe tekrar söz aldı:
— Allah'u Teâlâ bunları zevceleri arasında adalete riayet edenler için helâl kıldı. Adalete riayet etmiyen veya edemeyeceğinden korkanlar birden fazîa kan almamalıdır. Alîah'u Teâlâ buyuruyor ki: «Adalet edemiyeceğinizden korkarsanız bir tane yeter.» Bize yakışan Alİah'u Teâlâ'nın verdiği edeb dersini kabul etmektir. Onın öğütlerinden ibret alıp faydalanmak lâzımdır.
Ebû Câ'fer Mansur bunlara diyecek bir şey bulamadı, susup kaldı. Ebû Hanîfe de çıkıp gitti. Evine vardığı zaman Mansur'un zevcesi ona hizmetçisiyle para, elbise bir câriye ve bir Mısır merkebi gönderdi. Ebû Hanîfe bunları kabul etmeyip geri çevirdi ve hizmetçiye dedi ki:
— Ona selâm söyle ve de ki: «Ben dinî vazifemi yaptım. Hakkı müdafaa ettim. Bunu Allah için yaptım. Bununla kimseye yakın olmak istemedim. Dünyalık da arzu etmedim.»
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #42 : Şubat 26, 2008, 12:14:03 am » |
|
33-Abbasîler Âl-i Beyt'e Ezaya Başlayınca Onları Tenkidi
Hz. Ali torunları Abbâsîlerin aleyhine dönüp aralarında düşmanlık başlayıncaya kadar Ebû Hanîfe'nin Abbasî devleti aleyhinde konuştuğu yoktu. Ebû Hanîfe, Ali evlâdına çok bağlı idi, onları seviyordu. Onlara şiddetle taraftar idi. Onların kızdığı şeye onun da kızması pek tabiî idi, Ebû Câ'fer Mansur'un hükümetine karşı ayaklanan Muhammed Nefsüz-Zekiyye'nin ve kardeşi İbrahim'in babalari olan Abdullah b. Hasan'la Ebû Hanîfe'nin ilmî münasebeti vardı. Menakıb kitapları onu Ebû Hanîfe'nin üstadları arasında sayarlar ve ondan rivayet ettiğini söylerler. Bunu ileride biraz açıklayacağız. Kendi oğullan, Mansur'a karşı ayaklandıkları vakit Abdullah hapiste bulunuyordu. Mansur onu hapse almıştı. İki oğlunun Öldürülmesinden sonra o da hapiste öldü.
İşte bu yüzden, bu hâdiselerden sonra yâni Nefsü'z-Zekiyye'-nin ve kardeşi İbrahim'in isyanlarında ve öldürülmelerinden sonra Ebû Hanîfe'den Abbasîler aleyhinde sözler duyulmağa başlıyor.
Anlaşıldığına göre bundan böyle Abbâsîlere sadakati ve dostluğu doğru bulmaz oldu. Fakat Emevîler zamanında yaptığı gibi, şimdi de Abbâsîlere karşı bâzan derste münasebet düştükçe sözle tenkîd etmek haddini geçiniyor, daha ileri gitmiyordu. Hz. Ali evlâdına olan sadakati bir an sarsılmadan devam ediyordu. Fakat kılıca sarılıp isyana davet etmiyordu. Ulemanın ahvali böyledir. Kendilerini ilimden alıkoyacak bir şeyle oyalanmazlar. Ancak sevdikleri ve beğendikleri şeyler hakkında duygularını ifade etmek suretiyle iç âlemlerini doyururlar. Ebû Câ'fer Mansur da biliyor, ve seziyordu. Bâzan göz yumuyor, önü kendi tarafına çekmek için denemek istiyordu. Nihayet facia koptu.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #43 : Şubat 26, 2008, 12:16:50 am » |
|
34-Nefsü'z-Zekîyye'nîn İsyanında Ebû Hanîfe'nîn Durumu
İşte bu kısaca arzettiklerimîzi, Ebû Hanîfe'nin hayatiyle olan ilgileri bakımından-biraz tâfsilâtiyle anlatmak icabediyor.
Muhammed Nefsü'z-Zekîyye 145 senesinde Medine'de Ebû Câ'fer Mansur'a karşı ayaklandı. Horasan halkı ve diğer bâzı yerler de ona sadakatle bağlı ve taraftar idiler. Fakat bunlar uzakta idiler. Sadakat ve sevgi bakımından ona bağlı olmakla beraber kuvvetçe ona yardım yapamıyorlardi. Rivayet olunduğuna göre M'* hammed Nefsü'z-Zekiyye ile bir olup Abbâsîlere karşı çıkmanın meşru olduğu hakkında İmâm Mâlik Medine'de fetva vermiştir. îbn-i Cerîr Taberî ve îbn-i Kesîr tarihlerinin kaydettiklerine göre: İmâm Mâlik, Abdullah oğlu Muhammed Nefsü'z-Zekiyye'ye bî'at: etmeleri için halka fetva veriyordu. Ona :
— Bizim boynumuzda Mansur'un bî'atı var, dediler.
— Siz zor altında bulu vermiştiniz, dedi. Halk İmâm Mâlik'in bu sözü üzerine ona bî'at ettiler. Mâlik evinden çıkmıyordu.[26]
Bu Muhammed Nefsü'z-Zekiyye'nin öldürülmesiyle isyan bastırıldı. Irak'da ayaklanıp birçok şehirleri eline geçiren ve Kûfe'-ye de hücum etmiş olan kardeşi İbrahim de öldürülerek isyan önlendi.
İmâm Mâlik, Muhammed Nefsü'z-Zekiyye ile beraber Man-sur'a karşı ayaklanma için fetva verdiyse bunun hesabını verdi: Kendisine daya katıldı, işkence yapıldı. Ebû Hanîfe'nin durumu Mâlik'den daha dehşetli idi. Derslerinde ihtilâlcilere yardım yapmayı açıkça söylüyordu. Hattâ o kadar ileri gidiyordu ki, Man-sur'un bâzı kumandanlarını ihtilâlcilere karşı savaşmaktan bile vazgeçirtiyordu. Şunu naklederler: Mansur'un kumandanlarından olan Hasan b. Kahtabe Ebû Hanîfe'nin yanma gelip giderdi. Dedi ki:
— Benim işim sana malûm, benim için tevbe yolu var mı? Ebû Hanîfe ona şu cevabı verdi:
— Senin yaptıklarına hakikaten nadim olduğun Allah indinde gerçekse bir Müslümam öldürmekle kendinin öldürülmesi arasında muhayyer bırakılsan da kendi öldürülmeni tercih etsen ve asla eski yaptıklarına dönmeyeceğine Allah'a ahid versen ve eğer bunları tutarsan işte senin tevben budur.
— İşte ben, de bunu yapacağım ve hiçbir Müslümam öldürmeyeceğim, Allah'ıma söz veriyorum, dedi.
Bu, Hz. AH torunlarından İbrahim b. Abdullah'ın ayaklanmasından önce idi. İbrahim isyan edince Mansur ona İbrahim'e karşı gitmesini emretti; isyanı bastırmayı ona teklif etti. O da İmâm-ı A'zam'a geldi ve olup biteni anlattı. O da :
— İşte senin tevbenin zamanı geldi.Eğer ahdettiklerini yaparsan, sen hakiki tevbe yapmış sayılırsın. Yoksa eskiden yaptıklarından hepsinden sorulursun! dedi.
O da tevbesinde sebat etti. Hazırlandı, kendim ölümün kucağına atarcasına Mansur'un yanma girdi; ve:
—- Senin gönderdiğin cihete gitmiyeceğim, eğer senin hâkimiyetinde bu yaptıkların Allah'a itaat sayılıyorsa bundan en fazla nasibi olan benim, eğer senin emrinle bu yaptıklarım günahsa artık yeter. Bu kadarı kâfi.
Mansur kızdı. Kardeşi Hamîd b. Kahtabe orada idi.
— Bir senedenberi onun aklında bir bozukluk var, biraz aklını kaçırdı, onun yerine ben gideceğim. Bu şerefe ben ondan daha lâ-yıkım, dedi.
Mansur, yanındaki güvendiği kimselere sordu :
— Fukahâdan kiminle görüşüp konuşuyor bu?
— Ebû Hanîfe'ye gidip geliyor, dediler.[27]
îşte îmâm-i A'zam hakkında rivayet olunanların bir kısmı budur. Eğer bu rivayet doğru ise onun bu yaptığı şey, Mansur'un nazarında devlet için en tehlikeli bir iştir, demekti. Çünkü bunda Ebû Hanîfe mücerred tenkid sınırını aşıyor. Gönlünde beslediği taraftarlıkla iktifa etmiyor, işi daha ileri götürüyor, faal sahaya döküyor demektir. Bunda iş yalnız fetvaya münhasır kalmıyor. Halbuki müftüye düşen Allah'ın dîni hakında nasihattir. Fesadı önlemektir. Hakka riayetten başka bir şey gözetmemektir.
Bu rivayet hakkında ne denirse denilsin, o bize tarihen sabit olan bir gerçeği tekrarlaamktadır ki, o da Ebû Hanîfe'nin Halife Mansur'u tenkîd ettiği ve onun Hz. Ali evlâdına yaptıklarını asla beğenmediği cihetidir. Onun mazisine ve Hz. Ali sülâlesine olan sevgisine uygun düşen de budur. Bildiğimiz gibi onun Zeyd b. Ali Zeynelâbidin'le alâkası vardı. Câ'fer Sâdık'la aralarında samimî bir bağlılık mevcuttu. Muhamnıed Bakır onunla temas halinde idi. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi o, şehit edilen Muhammed Nefsü-'z-Zekiyye'nin ve İbrahim'in babalan olan Abdullah b. Ha-san'ın talebesi idi. öyle ise onlara son derece sadakatle bağlı olmasında, onların başına gelen felâketlerden çok acı duyduğuna dair haberlerde hayret edecek bir sev voktur. Ebû Hanîfe'nin iç âlemi mantığına uyan, yaşadığı ruhî haletini ifade eden ve halihazırı ile mazisini bir birine bağlayan budur.
26-Mekkî, Menakıb-i Ebû Hanife, s. 151, îbn-i Menakıb-ı İmâm-ı A'zam,c.II,s 200o 27-Îbn-i Kesir, El-Bİdâye ve'n-Nihaye, c, X s.84.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #44 : Şubat 26, 2008, 12:19:02 am » |
|
35-Mansur'un Bazı Vazifeler Teklifiyle Ebû Hanîfe'yî Denemesi
Ebû Hanîfe'nin durumu, onun tarzı hareketlerini daima gözetleyen Mansur'un gözünden kaçmıyordu. Ebû Hanîfe'nin Küfe gibi tarihte yer alan bir şehirde bulunması ziyade uyanıklık istiyordu. Mansur onun devlete sadakatim, muvafakat derecesini denemek istedi. Ele güzel bir fırsat da geçmişti. Bağdat şehri kuruluyordu. Onu yeni merkeze Bağdat kadısı yapmak istedi, o kabul etmedi. Mansur ısrar ettîj o kabulden çekindi. Mansur en sonunda herhangi bir iş olursa olsun mutlaka devlette resmî bir vazife almasını istiyordu. Maksat onun kanaatini anlamak, denemekti. Ebû Hanîfe bundan maksadın ne olduğunu anlıyordu: Kabul etmezse kellesi gideceğini seziyordu ve rivayete göre nihayet Bağdat inşasında tuğla hesaplarını kontrol İşini kabul etmiştir.
îbn-i Cerîr Taberî'nin naklettiğine göre: Mansur Ebû Hanî-fe'yi kadı tayin etmek istedi. O kabul etmedi. Mansur kabul ettireceğim diye yemin etti. Ebû Hanîfe de kabul çürüyeceğine yemin etti. Nihayet Mansur onu Bağdat şehrinin inşaat amirliğine, tuğla ve kerpiç işlerini kontrol etmeğe, amele çalıştırma işlerine âmir tayin etti, o da bunu kabul etti.
îbn-i Kesîr diyor ki: «Hersem b. Adiy'den naklolunmuştur ki, Mansur Ebû Hanîfe'ye Bağdat kadılığını teklif etti, o kabul etmedi. Mansur da: Devletten bir vazife almayınca onun peşini bıfak-mıyacağına yemin etti. Bunu duyunca Ebû Hanîfe Mansur'un yemini yerini bulsun diye Bağdad inşaatında tuğla kontrol işlerini kabul etti .[28]
Bu rivayete göre Ebû Hanîfe, Ebû Câ'fer Mansur'un maksadını anladı ve kellesini kurtarmak için onu atlatmış oldu. Öyle anlaşılıyor ki, bu hâdise, Mansur, Hz. Ali İtaraftarlannın ileri gelenlerini toplayıp hapse attığı, onların mallarım zabt ve müsadere ettiği ve hattâ selefi Ebu'l-Abbâs Ceffâh'ın onlara verdiği tahsisatı bile keserek onlan her şeyden mahrum bıraktığı sıralarda olmuştur, îster Abdullah b. Hasan'm iki oğlunun öldürülmelerinden evvel olsun, ister sonra olsun bunun neticede bir. önemi yoktur. Bu denemenin Ebû Câ'fer'le Hz. Ali evlâdı arasında nizam şiddetlendiği sırada olduğu şüphesizdir.
28.İbn-i BezsâzS, menakıb-ı İmam'ı A'zam, c. II, s.22
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #45 : Şubat 26, 2008, 12:20:34 am » |
|
36-Tarîhi Gerçeklere Aykırı Rivayetler
Bu haberlere göre Ebû Hanîfe kanaatına ve dînine zararı do-kunmıyan bir müsamahakârlıkla bu işi başından savmağa muvaf-vak oldu. Bir müddet için Mansur'un takip edici gözünden kurtuldu. Lâkin bu, Mansur onun bütün hareketlerine büsbütün göz yumdu demek değildi. Ara sıra onun sarf ettiği sözler, hesabı sonra görülmek üzere, resmî makamlarca hep kaydolunuyordu.
Ebû Câ'fer'i, Ebû Hanîfe'ye bu ağır işkenceleri yapmağa sevk eden işlerden bir kısmını zikretmeğe geçmezden önce şunu söyleyelim ki, bu facia Nefsü'z-Zekiyye'nin kardeşi İbrahim b. Abdullah'ın Irak'ta ayaklanmasının derhal akabinde değildi. Aradan beş sene gibi uzun bir müddet geçtikten sonra idi. İbrahim'in ayaklanması ve öldürülmesi 145 hicrî yılında idi. Ebû Hanîfe'nin ölümü ise 150 senesindedir, bu hususta rivayetler müttefiktir.
İşte bu sebepledir ki, Hatib Bağdadî'nin tarihinde îmâm Züfer'den rivayet ettiklerini, ilmî araştırma bakımından reddetmek gerekiyor. Orada Züfer'den naklen deniyor ki: «Ebû Hanîfe İbrahim'in ayaklandığı günlerde siyasî mes'eleler hakkında gayet aşikare ve çekinmeden konuşuyordu. Bir defa onu: VAllah sen böyle devam edersen boynumuza ip takılacak, dedim. Aradan çok geçmedi, Halife Mansur Isâ b. Musa'yı gönderdiği bir emirle Ebû Ha-nîfe'yi merkeze istiyordu. O da Ebû Hanîfe'yi Bağdad'a gönderdi ve orada onbeş gün yaşadı.[29]
Bu rivayetin son kısmı tarihi gerçeklere aykın olduğundan onu kabul edemeyiz. İbrahim'in, ayaklandıktan sonra öldürülmesi, * yukarıda geçtiği veçhile, 145 senesinde idi. Buna göre Ebû Hanîfe'-nin Bağdad'a götürülmesi ibrahim'in ayaklanmasının hemen sonunda olmamıştır. Arada beş sene gibi bir müddet vardır. Kitapların haberlerinde bu neviden hatalar çok bulunur. Bunları alırken ihtiyatlı davranmak ve doğrusunu araştırıp bulmak lâzımdır. Bu ise kolay bir iş değildir.
29.İbn-i Kesir, EI-Bidâye ven-Nihaye, c. 10, s. 97.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #46 : Şubat 28, 2008, 12:46:22 am » |
|
37-Kendînî Tam Îlme Vermesi, Mansur’un Aleyhinde Sözlerden Çekinmemesi
Mansur, Hz. Ali torunlarına eza ve cefa yapmağa, onlann ileri gelenlerini, rüesâsını öldürmeğe başlayıp da arada düşmanlık arttıktan sonra Ebû Hanlfe'nin Abbasî hükümetinden sıdkı sıyrıldı, onlardan gönlü döndü. Ve kendisini ezadan koruyabildi. Bütün varlığını ilme verdi. Fakat ara sıra konuşmalarında Abbâsîleri ten-kîd ediyor ve bâzı işleri, hükümet hakkında beslediği kanaatim açığa vuruyordu. Bu hususta misâl vermek için iki olayı zikredeceğiz. Bunlar Mansur'un şüphelerini uyandıracak mahiyettedir.
1- Musul halkı, Mansur'a karşı isyan etmişti. Halbuki Mansur ile aralarında şöyle bir şart koşmuşlardı: Eğer isyan ederlerse, hükümete karşı gelirlerse kanlan ve malları helâl addolunacaktı! Mansur fukahâyı topladı, içlerinde Ebû Hanîfe de bulunuyordu. Onlara dedi ki:
— Peygamber efendimiz: «Mü'minler aralarındaki şartlara riayet ederler» buyurdu doğru değil midir? Musul halkı bana karşı ayaklanmamayı şart etmişlerdi. Halbuki şimdi benim valime isyan ettiler. Şarta göre onların kanları helâl olmuştur. Hükümet ne isterse yapar içlerinden biri şu cevabı verdi:
—Sen onlara elini uzattın, Onlar hakkında sözün makbuldür. Sen onları affedersen, af ehlinden olursun, eğer onları cezalandı-nrsan onlar bunu da hak etmişlerdir.
Halife, Ebû Hanîfe'ye sordu:
— Sen ne dersin, üstad? Biz Peygamberimizin halifesi değil miyiz ve ahd ve eman ülkesinde yaşamıyor muyuz? Verilen sözler tutulmayacak mı?
Ebû Hanîfe şöyle cevap verdi:
— Onlar mâlik olmadıkları bir şeyi sana şart koşmuşlar; sen de salâhiyetin olmıyan bir şeyi onlara şart etmişsin. Zira Müslü-manın kanı ancak üç şeyden biriyle helâl olur. Burada onlar yok. Sen onlara karşı kılıç kullanırsan helâl olmıyan bir şeyi yapmış olursun. Allah'ın koştuğu şartlar riayet olunmaya daha lâyıktır!
Mansur fukahâya dağılmalarını söyledi. Sonra Ebû Hanîfe'yi yalnız çağırarak:
— Üstad, sen sözünde haklısın, bu iş böyledir. Memleketine git, halifenin kadrini küçültecek şeyler söyleme. Hariciler, hükümete karşı çıkanlar, elini kolunu sallıyarak mı gezsinler!».[1]
Menakıb kitaplarının anlattıkları böyledir, tbn-i Esîr'in El-Kâ-mil'inde 148 senesi vukuatı arasında bu hâdise şöyle anlatılıyor: «Hemedan halkı hepsi Hz. Ali evlâdı taraftarı idi. Mansur Musul üzerine ordu gönderip onları ezmeğe karar verdi. Ebû Hanîfe, îbn-i Leylâ, İbn-i Şubrüme'yi huzuruna çağırdı. Onlara:
— Musul ahalisi asla bana karşı gelmemeği şart koşmuşlardı. Eğer isyan ederlerse canlan, malları helâl olacaktı. Şimdi isyan ettiler. Ne dersiniz.
Ebû Hanîfe sükût etti. Diğer ikisi konuştular:
— Onlar senin teb'andır, affedersen, onlan affetme salâhiyetini haizsin. Eğer cezalarını verirsen bunu da hak etmişlerdir.
Mansur Ebû Han'fe'ye dönerek:
— Bakıyorum, sükût ediyorsun, üstad, dedi.
— Ey Emîrü'l-Mü'minîn, onlar mâlik olmadıkları bir şeyi helâl etmişler, canı helâl etmek ellerinde mi? Meselâ bir kadın nikâh kıyılmaksızın kendini bir erkeğe teslim etse onunla cinsî münasebette bulunması helâl olur mu?
— Hayır.
— Tıpkı böyle, canı helâl etmek de onların elinde değil.
Bunun üzerine Mansur, Musul halkı üzerine yürümekten vaz geçti.. Ebû Hanîfe'ye ve iki arkadaşına Kûfe'ye dönmelerini söyledi.[2]
Tarihin bu haberi, menakıb rivayetleri gibi muteberdir. Mânâ bakımından arada bir. fark yoktur. Fakat îbn-i Esîr'in bâzı kısımlarında hata var. Meselâ, îbn-i Şubrüme'nin de bu hâdisede Ebû Hahîfe'nin yanında bulunduğunu söylüyor. Ve bunu 148 senesi vukuatı arasında zikrediyor. Halbuki tercüme-i hal kitaplarının kaydettiği veçhile İbn-i Şubrüme 144 senesinde ölmüştür. Hattâ bunv İbn-i Esîr kendisi de daha yukarıda böylece kaydetmiştir.[3] Menakıb kitaplarının rivayeti burada daha doğrudur.
2- Ebû Câ'fer Mansur'un hükümeti hakkındaki kanaatmı gösterir diğer hâdise de şudur: Mansur ona bâzı hediyeler göndermiştir. Kabul edip etmiyeceğini denemek istiyordu. MekkS'nin Me-nakıbmda kaydettiğine göre: Ebû Câ'fer, Ebû Hanîfe'ye onbin dirhem ve bir cariye hediye olarak gönderdi, Ebû Câ'fer'in veziri Ab-dulmelik b. Hümeyd anlayışlı ve iyi görüşlü bir adamdı. Ebû Hanîfe bu hediyeleri reddedince ona dedi ki:
— Yalvarırım, Allah aşkına bunları kabul et. Emlrül-Mü'mi-nin senin aleyhinde bir bahane kolluyor, sebep anyor. Eğer hediyelerini kabul etmezsen senin hakkındaki şüpheleri artar, ne olur
bunları kabul et!
Bu işarlara rağmen Ebû Hanîfe yine kabul etmedi. Vezir yine dedi ki :
— Parayı ben hediye ve ihsanlar meyanına kaydederim» olur biter. Fakat cariyeyi kabul et. Veya bir özürün varsa söyle ki onu Emîrü'l-Mü'minîne arzedeyim.
Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:
— Ben ihtiyarladım, kadınlarla işim yok. Elim uzanmıyacak bir cafireyi helâl görmem. Emîrü'l-Mü'minîn elinden gelen bir carireyi satmağa da cür'et edemem...
1-Hatib Bağdadî, Tarih-i Bagdad, c. 13, s. 330 2-İbn-i Bezzazi, Menâkıb-ı İmam-ı A'zam, c. II, s. 17 3-İbn-ı Esir, El-Kâmil, c. V. s. 217 .
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #47 : Şubat 28, 2008, 12:49:05 am » |
|
38-Mansur'u Bâzı Adamları Ebû Hanîfe'ye Karşı Tahrîk Ediyorlar
İşte bunlar, Halife Mansur'la Ebû Hanîfe Hazretleri arasında ceryan eden şeylerden bâzı örneklerdir, Ebû Hanîfe'yi daima gözetliyor, onu takip ediyordu. Halifenin etrafındakilerden onu'Ebû. Hanîfe aleyhine kışkırtıp onun hakkında fena zan uyandırmağa çalışanlar da vardı. Fakat Ebû Hanîfe hak bildiği yoldan şaşmıyor, doğru bulduğu sözleri söylemekten çekinmiyordu. Allahım, hakkı ve vicdanını razı ettikten sonra başkaları onun sözlerinden razı olacaklarmış veya olmayacakla rnnş bunun ne ehemmiyeti var? Menfaatlerini başkalarının zararında arayan kötü niyetli bâzı kimseler, Mansur'un kinini körükleyerek onu Ebû Hanîfe aleyhine tahrik etmeğe çalışsalar da bundan ne çıkar-? O, böyle şeylere aldmş etmekten çok yüksekte idi.
Hatîb Bağdadî, Ebû Yusuf'dan rivayet ediyor:
«Mansur Ebû Hanîfe'yi davet etti. Mansur'un teşrifat memuru Rabi'ki Ebû Hanîfe'ye karşı düşmanlık besliyordu, bir'ara:
— Yâ Emîrü'l-Mü'minîn, bu Ebû Hanîfe senin atana muhalefet ediyor, dedi. Abdullah tbn-i Abbas: «Bir kimse bir şey üzerine yemin etse ve bir veya iki gün sonra ondan istisna yapsa caiz olur» dedi. Halbuki Ebû Hanîfe istisna ancak yemine muttasıl olarak yapılırsa muteberdir, diyor.
Ebû Hanîfe'nin cevabı şu oldu:
— Yâ Emîrü'l-Mü'minîn, Rabi' şu iddiasiyle ordumuzun size bîatı yoktur, demek istiyor.
— Nasıl olur bu?
— Huzurunuzda yemin ederler^Şönra evlerine döndükten sonra istisna yaparlar, onca bu istisnâf'câiz olduğundan yeminleri batıl olur,..
Mansur güldü.
— Rabi' dedi. Aklını basma al, E,bû Hanîfe'ye dokunma! Mansur çıktıktan sonra Rabi' Ebû Hanîfe'ye:
— Yahu, benim kanımı heder edip akıtacaksın, dedi! Ebû Hanîfe:
— Hayır, dedi, öyle bir kastım yok. Sen benim kanımı heder etmek istedin, ben de hem seni günahtan kurtardım, hem de kendimi ölümden».[1]
Yine Hatîb Bağdadî rivayet ediyor: Ebu'l-Abbas Tûsî Ebû Ha-iıîfe hakkında kötü niyet besliyordu. Ebû Hanîfe de bunu biliyordu. Ebû Hanîfe bir defa Ca'fer Mansur'un huzuruna girdi. Başka-ları da vardı. Tûsî, içinden:
— Bugün Ebû Hanîfe'yi bir tuzağa bastırayım da görsün, dedi. Ve Ebû Hanîfe 'ye dönerek:
— Yâ Ebû Hanîfe, dedi. Emîrü'I-Mü'minîn bizden bir kimseye, bir adamın boynunu vurmasını emrediyor, Sebebini bilmediği halde o adamın boynunu vurmak ona caiz midir, değil midir?
Ebû Hanîfe'nin cevabı gayet kurnazca oldu:
— Yâ Ebû Abbas, Emîrül-Mü'minîn hakla mı emir eder, yoksa batıl ile mi? Tûsî başka türlü cevap veremezdi;
— Hak ile emir eder, dedi.-
— Öyle ise hakkı yerine getir, nasıl olduğunu sorma! Bundan sonra Ebû Hanîfe yanında oturana dönerek:
— O, güya beni tutmak istedi, ama ben onu sımsıkı bağladım.[2]
1-İbn-ı Esir, El-Kâmil, c. V. s. 217 .
2-Hatib Bağdadî, Tarih-İ- Bâğdad, c. 13, s. 365
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #48 : Şubat 29, 2008, 01:04:40 am » |
|
39-Kadı İbn-i Leylâ'nın Hükümlerini Tenkîdî Ve Kadı'nın Mansur'a Şikâyetî
Bu münasebetle Ebû Hanîfe'nin bir durumundan daha bahsetmek istiyoruz ki, kanaatımızca, bu büyük imâma Mansur'un işkence yapmasında bunun da tesiri olsa gerektir. Bütün haberlerden anlıyoruz ki, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe, Küfe kadılarının verdikleri hükümler, kendi re'yine muhalif düşünce, onları tenkîd ederdi. Yanlış bulduğu noktaları derhal açıkça söyledi. Verilen hüküm lehte olsun, aleyhde olsun, o hususta doğru bildiğini, haklı bulduğunu söylemekten çekinmezdi. Bu yüzden kadı, içten içe kızıyor, Ebû Hanîfe'ye kin besliyordu. Hattâ diyebiliriz ki, bunlar kadıyı, ümerâ nezdinde Ebû. Hanîfe aleyhinde konuşmağa bile sevkettîği olurdu. Nasıl ki Küfe kadısı Ibiı-i Ebî Leylâ'nın, Ebû Hanîfe'nin bu halinden bizzat şikâyet ettiği rivayet olunur. Bunun üzerine Ebû Hanîfe bir müddet fetva vermekten menoiunmuş ve sonraları bir vesile ile bu yasak kaldırılmıştır.
Menakıb kitaplarının ve Bağdad tarihinin kaydettiklerine gö-. re: birisi bir deli kadını kızdırmış olacak ki, kadın ona:
— Sen, zina yapan iki kişinin oğlusun, demiş, Adam kadıya şikâyet etmiş. Küfe kadısı olan İbn-i Ebî Leylâ dâvaya bakmış, ka-dının aleyhine hüküm vermiş ve kadına mescidde ayak üzere had vurdurmuş, 'hem de iki defa, birisi anasına, diğeri de babasına ka-zi( ettiği için!
Ebû Hanîfe bunu duyunca:
— Bizim kadı efendi bu mes'elede tam altı yerde yanılmıştır dedi.
1- Mescidde had vurdurmuştur. Halbuki mescidde had vurulmaz.
2- Kadına ayakta dayak attırmıştır, halbuki kadınlara oturdukları halde had vurulur.
3- Babası için bir had, anası için bir had vurdurmuştur, halbuki bir adam kalabalık bir cemaata kazzef etse ona yalnız bil" had vurulur, kazif olunanların sayısınca değil.
4- İki had vurmayı bir arada toplamıştır. Halbuki iki had birden vurulmaz.
5- Deli kadına had vurdurmuştur, halbuki deliye had yoktur, o mükellef değildir.
6- Anası ve babası için had vurdurmuştur. Halbuki onlar ka-yıbdırîar, mahkemeye gelip dâva etmemişlerdir.
Bu tenkidleri îbn-i Ebî Leylâ'ya yetiştirdiler. O da Emîrin yanma girip Ebû Hanîfe'den şikâyette bulundu. Bunun üzerine Ebû Hanfe fetva vermekten menolundu.
Bu yasağa riayet ederek Ebû Hanîfe bir müddet fetva vermedi. Vetiahd tarafından bir elçi geldi, fetva ve hüküm almak için Ebû Hanîfe'ye bâzı mes'eleler arzetti. Ebû Hanîfe:
— Bana fetva vermeyi yasak ettiler, diyerek fetva vermekler çekindi. Elçi Emîre giderek işi anlatı. Emîr de:
—- Fetva vermesine müsaade ediyorum, dedi. Ebû Hanîfe de tekrar fetva vermeğe başladı.[1
Ebû Hanîfe yaptığı tenkidlerde kadının hükmü ile fakihın fetvası arasında fark gözetmiyordu. Halbuki birincide, doğru olsun. yanlış olsun, başkalarını ilzam etmek vardır. Halbuki fetvada başkasını ilzam yoktur. Hattâ Ebû Hanîfe'nin yanlış bulduğu fetvâ-lan tenkidi tenfiz olunacak hükmü tenkidinden daha hafif olurdu. Hükümleri daha şiddetle tenkîd ederdi. Çünkü tenfîz olunan hükümde, ona göre bir hüküm yanlış olduğu takdirde, bir haksızlık tatbik sahasına konuyor demektir. Ebû Hanîfe bunları ten-kîtf etmekle, zulümden ve haksızlıktan şikâyet etmiş, yıkıcı ve bozucu hükümleri önlemiş oluyordu. Ruh haleti bakımından gönülleri tatmin ettiğinden bu, yerinde bir harekettir. Çünkü kadının hatası yüzünden masum canlara kıyılır, kanlar heder olur, mallar zayi' olup gider. Hürmet edilecek şeyler ortadan kalkar, hukuk zayi' olur, haksızlıklar alıp yürür. Bu tenkîdler hâkimi uyanık davranmağa davet sayılır. Fakat umumî nizamı koruma bakımından da kadının hükümlerinin hürmete lâyık sayılması lâzımdır ki, hüküm giyenler hükmün yerinde olduğuna kani' olsunlar, adalet işleri yoluna girsin, hüküm istikamet üzere yürüsün: Kadı yanılsa -Ha bu yanlış hüküm infaz olunsa, bu hata Örtülü kalınca umumî nizam hukukunu koruma bakımından bu daha yararlıdır. Az hata affolunabilir. Hatayı ilân etmeden gizlice tenbihatta bulunmak, umumî nizamın, sarsılmadan ve ahkâma hürmetin kalkmasından daha hayırlıdır. Ebû Hanîfe gibi büyük bir fakıhın ve kendisine uyulan şanlı imamın mahkeme kararları hakkındaki tenkidlerini,
bu mülâhaza ile gizli yapmasını veya kendilerine yazılı olarak göndermesini biz de arzu ederdik. Aralarında yazışma yoksa bile bunları bir takrir halinde alâkalı makama gönderebilirdi. Fakat her zamanın kendine mahsus şartları ve icablan vardır.
1-Hatib Bağdadî, Tarih-i Bağdad. c. 13, s. 366
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #49 : Şubat 29, 2008, 01:06:25 am » |
|
40-İlmi Tenkide Tahammül Edemi Yen Kadı, Siyasete Başvuruyor
Ebû Hanîfe'nin mahkeme hükümlerine karşı durumu nasıl olursa olsun, İbn-i Ebî Leylâ, Ebû Hanîfe'nin tenkidlerini gönül hoşluğu ile, kalb nzasiyle karşılamıyordu. Hattâ bu tenkidler sebebiyle; ona düşman kesilmişti. Bu düşmanlık yüzünden Ebû Hanîfe'yi eza ve cefaya düşürmek için tuzaklar bile kuruyordu. Hattâ Ebû Hanîfe'nin, hakkında şöyle.dediği bile rivayet olunur;
— «Benim hayvanlar hakkında bile helâl addetmediğim bir şeyi îbn-i Ebi Leylâ benim hakkımda helâl görüyor. Yâni benim canıma kasdediyor.» [1]
Ebû Hanîfe'nin, İbn-i Ebî Leylâ hakkındaki tenkidlerini biraz şiddetli buluyor ve bu tenkidleri herkesin önünde yapmasını hoş görmüyorsak da koca Küfe kadısı gibi bir zatın bu tenkidler yüzünden aradaki münasebeti düşmanlığa çevirmesini de asla beğe-nemeyiz. Kadı eğer aradaki samimiyeti bozmasaydı, bu şiddet azalırdı. Ulema arasında geçen tttr ilim mes'elesi halinde kalırdı, mes'-ele iki âlim arasında olmaktan çıkmazdı; fakat maalesef kadı bu müsamahayı gösteremedi.
1-İbn-i Bezzâzî, Menakib-ı İmara-ı Â'zam, c. I, s. 166, Hatib, Tarih-Baftdad, c. 13, s. 351
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #50 : Şubat 29, 2008, 01:07:30 am » |
|
41-Hak Uğrunda Gösterdiği Celâlet Ve Metanet
Ebû Hanîfe'nin Hz. Ali evlâcfc taraf tan olduğunu biliyoruz. Bu, ders halkasında onun lisanından duyuluyor, talebesi bunu biliyordu. Bunlar yetmiyormuş gibi bir. de bakıyoruz. Ebû Hanîfe, Man -sur'un sorduğu mes'elelere hiç çekinmeden onun arzusu hilâfına cevaplar veriyor. Halbuki bu fetva istemeler onun içindekini, kanaatlerini anlamak için bir vesileydi. Onun fikrini anladıktan sonra Halîfe'ye karşı isyan edenler, îmâm-ı A'zam'm sözlerini kendilerine siper edinmesinler diye onu böyle sözlerden, fetvadan menedebiîir-di. Yine bakıyoruz Ebû Hanîfe, Mansur'un hediye ve ihsanlarım da kabul etmiyor. Bu hediyeler mücerred şehaveîten doğmuş değil, onun iç duygularım anlamak için yapılmış bir deneme olabilirdi. Fakat o bunu düşünmüyor, gelen hediyeleri reddediyor. Halifenin adamlarından kendisini seven biri: Hediyeleri kabul etmesi için yalvarıyor, eğer bîr özürü varsa onu söylemesini rica ediyor, tâ ki kendisi şüphe altında kalmasın. Lâkin, o kabul etmemekte ısrar ediyor. Bunlara ilâveden onu, mahkemelerin heybeti zayi' olup ol-nnyacağına bakmadan, kendi görüşünce hakka aykırı bulduğu hükümleri acı şekilde tenkid ederken buluyoruz. Bunları hakkı sevdiğinden yapıyor. İşte Ebû Hanîfe budur.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #51 : Şubat 29, 2008, 01:08:34 am » |
|
42-Mansur'un Kadılık Teklifînî Reddetmesi, İşkence Sebebi Bu Mudur?
Mansur'un Ebû Hanîfe'ye canı çokça sıkılmaya başladı: Hz. Ali sülâlesine karşı fazla meylini öğrenince ondan büsbütün soğudu. Çeşitli denemelerden aldığı netice onun şüphelerini kuvvetlendirdi. Sorduğu fetvalara da istediği cevabı alamadı. Fakat Ebû Ha-nîfe'nin aleyhine hükmetmeğe elde delil yoktu. Çünkü Ebû Hanî-fe'nin yaptığı bu işler, ders halkalarını geçmiyor, mücerred tenkid haddini aşmıyordu. Dîninde itham edilecek bir yerini de bulamıyordu ki, sapıklık yapıyor diye onu yakalasınlar. Amellerinden hiçbirinde itham edilecek bir işi yoktu. Noksan ve kusuilu bir işini bulamıyordu ki, onun yakasına yapışsınlar. O, hakikati arayan, Hak yolunda sebat eden, son derece emin, dindar, muttaki seha-ve doğruluğunun şöhreti her tarafı tutmuştu. Namı dillerde dolaşıyordu. Kılıca sarılıp hükümete karşı gelenlerle beraber olmadıkça, ona dokunmağa yol yoktu. Fakat halife ondan soğuyor, ona dargındır. Çünkü onun yaptıklarından hoşnut değildir. Kendisine kadılık teklif edip de, o da kabul etmeyince, çoktan beri beklediği ve aradığı fırsat Man s ur'un eline geçmiş oldu.
Ona Bağdad kadılığını teklif etti. Böylelikle devletin baş kadısı olmuş olacaktı. Eğer kabul ederse hükümete ihlâsla bağlı olduğuna veya Mansur'a mutlak surette itaatına delil olacaktı. Eğer kabul etmezse umum hak nazarında din bakımından müşkilâta uğra-makıszın,. ona işkenceye sebep bulunmuş olacaktı. Zira madem ki Ebû Hanîfe halk nazarında en faziletli bir âlimdir, bu makama, en lâyık olan odur; bu vazifeyi kabul etmiyorsa, boynuna borç
olan bir şeyi kabulden çekinmiş oluyor demektir, öyle ise bu uğurda işkenceye maruz kalınca ona katlanması gerektir. Kendisine işkence yapılıyorsa bu bütün insanların maslahatına olan bir işi kabul etmemesi yüzündendir. Onu tuzağa düşürmek veya ona zulüm yapmak için değil- Mademki en büyük âlimdir, halka karşı ilim ve faziletinin borcunu ödemelidir. Bu da hâkimliği kabul etmekle olur. îşte Mansur bunları söyleyebilirdi.
Yine Mansur şunları da ileri sürebilirdi: Mademki ara sıra kadıların hükümlerini tenkid etmektedir. Öyle ise kendisi başkadilık kürsüsüne oturmalı ve kadılara kendisi, Örnek olup onlara mümkün olduğu kadar doğru yolu göstermelidir. Evet, o verdiği fetvaları başkalarının hükümlerine üstün tutulan bir fakıhtır. Bir hükmün doğruluğu hakkında onun sözü miyar tutulmaktadır. Buna rağmen, şimdi eğer bu vazifeyi kabulden imtina ediyorsa, demek diğer hâkimlerin hükümlerini tenkidi yapıcı değil, yıkıcı imiş demek olur. Çünkü kendisine şimdi yapıcı bir iş teklif olunuyor, fakat kabul etmiyor. Madem ki kendisi Irak halkı nazarında birinci derecede gelen bir fakıhtır. Halife onu, Başkadı yapmak istemekle en doğru tarzda hareket etmiş demektir. Eğer kendisi imtina ederse. Halife onu kabule zorlayabilir. Bu zorlama zulüm sayılmaz. Çünkü maksat en lâyık adarriı. o makama getirerek hakkı yükseltmektir.
îşte Mansur halk nazarında kendini mazur göstermek için bunları söyleyebilirdi!
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #52 : Mart 01, 2008, 02:08:31 am » |
|
43-Menakıb Kitaplarına Göre İşkence
Ebû Ca'fer Mansur, Ebû Hanîfe'ye kadılık teklif etti, o kabul eımedi. Müşkül mes'elelere hüküm verirken fetva için kendisine müracaat olunmasını istedi, reddetti. Bunun üzerine mansur onu hapse tıktı ve dayak attırarak işkence yaptı. Veyahut bâzı rivayetlere göre yalnız hapsetti. Meselenin kısacası budur. Târih ve menakıb kitaplarının rivayetlerine göre tafsilât şöyledir:
Muvaffak, Mekkî Menakıbından kaydediyor: «Ebû Hanîfe Bağ-dad'a çağırılıp getirilmesinden bahsederken diyor ki:
— Halîfe beni kadılık için davet etti. Ben de ona bu işe lâyık olmadığımı bildirdim. Ben: beyyine davacıya, yemin de dâvâlıya düştüğünü bilirim. Fakat kadılık için bu kadarı yetmez. Kadılığa lâyık olacak kimse senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve senin kumandanlarının aleyhine hüküm verecek cesarette bir adam olmalıdır. Bu ise bende yok. Sen beni öyle bir şeye davet ediyorsun ki, gönlüm ona asla razs değil!
Bunun üzerine Mansur:
— Sen benim hediyelerimi neden1 kabul etmiyorsun? dedi. Ben de şu cevabı verdim:
— Emîrül-Mü'minîn bana sırf kendi malından bir şey yollamadı ki ben onu reddetmiş olayım. Eğer kendi malından bir şey gelse onu kabul ederim. Emîrü'l-Mü'minîn'in bana gönderdiği hediyeler, Müslümanların malından, beyt'üîmaîdendir. Halbuki Müslümanların beyt'ülmaîinde benim hiçbir suretle hakkım yok. Ben cepheye gidip savaşanlardan değilimki, serhadlerdekİ mücâhidîer gibi beyt'ül-malden hisse alayım. Mücâhidlerin çocuklarından da değilimki, kimsesiz yavrular gibi beyt'ül-malden bir şey alayım. Fakir de değiîim ki, yoksullar gibi hisse alayım!
Bunun üzerine Halîfe :
— öyle ise makamda dur, kadılar sana gelsinler, muhtaç ol-duklan zaman sorsunlar, dedi.[37]
îbn-i Bezzazı Menakıb'mda diyor ki: «Ebû Ca'fer Ebû Hant-fe'ye Başkadiîık teklifinde bulundu. Kabul etmeyince hapsetti. Hattâ 110 kamçı vurdurdu. Sonra hapisten çıkardı ve kapıda beklemesini emretti. Kendisine sorulan mes'eleler hakkında fetva vermesini istedi. Ona sorulmak üzere mes'eleier gönderdi, o fetva vermekten çekindi. Tekrar hapse atılmasını emretti. Ve yine hapse atıldı. Ona çok kötü muamele ettiler. Gayet tazyik yaptılar.»[38]
Hatib Bağdadî bu hususta tarihinde diyor ki: «Ebû Ca'fer, Ebû Hanîfe'yi huzuruna davet etti. Ona kadılık makamına geçmesini teklif eyledi. O kabul etmedi. Halife o makama seni getireceğim diye yemin etti, Ebû Hanîfe de kadılığı kabul etmem, diye yemin etti. Halifenin teşrifatçısı Rabi' Ebû Hanîfe'ye:
— Duymuyor musun, Emîrül'-Mü'minin yemin ediyor, dedi. Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:
— Emîrü-i -Mü'minîn yeminin keffaretini vermeğe benden daha kadirdir! dedi. Ve kabul etmemekte ayak diredi. Bunun üzerine hapse-atıldı.»
Yine Bağdad Târihinde, Rabi' b. Yunus'tan naklolunuyor: «Emîrü'l-Mü'minîn, Ebû Hanîfe ile kadılık mes'elesine münakaşa yaparken gördüm. Ebû Hanîfe diyordu ki:
— Allah'tan kork, kadılık emanetini ancak Allah'dan korkan birisine emanet et. Ben kendime güvenemiyorum. Eğer beni Fı-rat'da boğulmakla bu işi kabul etmek arasında muhayyer bırak-san, ben boğulmayı tercih ederim. Senin etrafında bir alay maiyetin var, ikram beklerler. Ben buna lâyık değilim, yapamam.
Ebû Ca'fer'in canı sıkıldı:
— Yalan söylüyorsun, sen bu işe lâyıksın! dedi. Ebû Hanîfe bunu bekliyormuş gibi:
— iste hükmünü kendin verdin, yalan söylediğini söylediğin bir kimseye kadılık emanetini nasıl verirsin.»[39]
37-Mekki, Menakıb-ı Ebî Hanife c. I, s 215 38-Mekki, Menakıb-ı Ebî Hanife c. I, s 215 39-İbn-i Bezzâzİ, menâkıb-ı İmam1-: A'zam, c. 2. s. 19.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #53 : Mart 01, 2008, 02:09:42 am » |
|
44-Mansur'la Ebû Hanîfe'nin Arasında Geçenlerîn Bîr Muhakemesi
Ebû Ca'fer'in, Ebû Hanîfe'ye yaptığı eza ve cefalar ve bunların sebepleri hakkında bir fikir verebilmek için okuyucunun önüne muhtelif rivayetlerin hepsini serip döktük. Ebû Hanîfe ile Mansur arasındaki muhtelif konuşmaların birbirinden farklı olması bun-, lann arasında tezat olduğunu göstermez. Belki de bu konuşmalar muhtelif meclislerde, muhtelif zamanlarda cereyan etmiştir. O itibarla birbirinden farklıdır. Bir defasında rivayetin birinde olan konuşma geçmiş, diğer defasında da diğeri. Bâzan ona kachlık teklif etmiş, bâzan hediyelerini kabul etmeyişinin sebebini sormuştur. Başka bir defa kadılık kabul etmediğinden ona karşı daha şiddetli konuşmuş, Ebû Hanîfe de aynı şekilde- cevap vermiş ve kadılığı kabul etmektense Fırat nehrinde boğulmayı tercih ettiğini söylemiştir. Diğer defa Mansur, kabul edeceltsin diye yemin eder, o da kabul etmem diye $pmin verir. Mansur'un teşrifatçısı Rabi' b. Yunus'un «Duymuyor musun, halife yemin ediyor» diyerek gammazlık yapması yüzünden nihayet iş hapse dayanıyor. Bütün bunlardan Ebû Ca'fer ile Ebû Hanîfe arasında eskidenberi ne gibi düşmanlık oldu&unu,. daha doğrusu Ebû Hanîfe'ye karşı içinden nasıl kin beslediğini öğreniyoruz. Bu rivayetlerden anladığımız ve
çıkardığımız neticeler şunlardır:
1- Ebû Hanîfe'nin kadılığı kabul etmemesi, bu, yalnız Mansur tarafından gelen bir teklif olduğu için değildi. Belki de onu gayet ağır ve hattâ tehlikeli bir iş gördüğünden reddediyordu. îh-timal ki altından kalkamam diye korkuyordu vicdanı bu yükün mes'uliyetini yüklenmeğe razı değildi. O makamın icabı bâzı işler hususunda nefsini tutmağa belki kadir olamaz endişesi vardı. Hak ve adaleti bütün insanlar hakkında müsavat üzere kabul etmek istemiyordu. Zühd ve takva sebebiyle hükümet vazifesi almaktan çekinen ulema çoktur. Kadılık makamında mes'uliyet vardır. Ebû Hanîfe fetva vermeyi de reddetmiş olsaydı, kesin olarak, sırf bu endîşelerle kabul etmekten çekindiğine hükmederdik. Bunda siyasî kanaatlerin de rol oynadığına ihtimal vermezdik. Fetva, kadıların maruz kaldıkları müşkülâtı çözmek içindir. Ebû Hanîfe, fetva işlerini gayet iyi bilirdi. Bu hususta hem kuvvetlidir, hem de atılgandır. Acaba fetvayı hiçin kabul etmedi. Burada hatıra gelen şudur: Ondan fetvası istenen mes'eîeler, bir hükme bağlanacak mahkeme mes'eleleri idi. öyle ise bunların hüküm ve kararla sıkı alâkası var demektir. Halbuki o ne suretle olursa olsun, mahkeme mes'elelerine asla karışmak istemiyordu. Burada şu ince noktaya da işaret edelim ki, bu nevi fetva vermek, hüküm vermekten daha tehlikelidir. Çünkü dâva mevzuunu bilmeden, davacıların sözlerinden, beyyinelerinden hakkı meydana çıkarmak için delil aramadan, incelemeden mes'elenin hükmü verilmiş olacaktı. Fetva ile meselenin hükmünü birbirine karıştırmamak.
2- Ebû Ca'fer, Ebû Hanîfe'yi kadılığı kabul etmemeye sevk eden âmillerde şüpheli idi. Kadılığın mücerret güç bir iş olmasından ve hâkimlik mes'uliyetini üzerine almaktan çekindiğinden ileri geldiğine inanmıyordu. Onun için hediyeleri reddetmesinin sebebini sordu. Eğer kadılığı kabul etmekle hediyeleri reddetmek arasında bir bağlantı olduğu düşünülmeseydi, bu sual sorulmazdı. Hâdiselerin cereyan tarzı gösteriyor ki; böyle şüphelere düşürecek sebepler vardır: Halifenin etrafındakilerden bâzıları bu şüpheleri boyuna uyandırmakta devam ediyorlardı. Halifenin dikkat nazarını oraya çeviriyorlardı.
3- Ebû Hanîfe cevaplarında pek mülayim değildi. Tath sözlerle oyalamak istemiyordu. Hileye başvurmuyordu. Neticesinin ne olacağına hiç aldırış etmeden hakkı cesaretle söylüyordu. Karşısına çıkaack en kötü ihtimalleri göze alarak belâlara sabır ve tahammüle hazırdı. Hem kadılığı hem de fetva vermeyi tereddütsüzce reddediyor ve hediyeleri niçin kabul etmediğini açıkça söylüyordu. Zira bu mallar Müslümanların beyt'ül-malindendir, bunlar helâl değildir, Halife kadılığı kabul edeceksin diye ısrar ediyor, o da et-miyeceğim diye yeminle mukabelede bulunuyor ve hiç sakınmıyor.
Teşrifatçı Rabi' arada gammazlık yapıyor, buna da aldırış etmiyor. Çünkü o her işi inceden inceye hesaplamıştı, bütün ihtimalleri ölçmüştü, bu işi sonuna kadar götürmeğe karar vermişti. Karşılığını vermek Allah'a aittir.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #54 : Mart 01, 2008, 02:10:44 am » |
|
45-Nihayet İşkence Yapılıyor
Nihayet Ebû Hanîfe işkenceye maruz kaldı. Bütün rivayetlerin birleştiği bir cihet var ki, o da Ebû Hanîfe'nin hapse atılmış olduğudur. Bundan sonra fetva vermek, ders okutmak için ilim meclisine oturmamıştır. Çünkü ya atılduğ hapiste, veya oradan çıktığı gibi ölmüştür. Rivayetlerin ayrıldığı noktalar buradadır. Acaba hapiste dayağın tesiriyle mi öldü? Yoksa zehirlenerek mi Öldürüldü? Zira yalnız dayakla iktifa edilmiyerek hapiste uzun müddet kalmasın diye ve çabuk ölsün diye zehir içirildiği de söylenir. Yoksa hapiste ölmeden önce serbest bırakıldı da çıkınca evinde mı öldü? Hapisten çıktıktan sonra aynı zamanda ders vermekten ve halkla görüşmekten de menedilmiş miydi? Bu rivayetlerin hepsi de Me-nakıb kitaplarında yer almıştır.
Rivayetlerden birine göre dayak atıldıktan sonra hapiste kalmış ve orada ölmüştür. Davud b. Vâsıtî diyor ki; «Kadılığı kabul eimesi için îmâm-ı A'zairi'a işkence yapılırken gördüm. Her gün zindandan çıkarılır ve on kamçı vurulurdu. Hattâ 110 kırbaç bile vuruldu. Ona, kadılığı kabul et, denirdi. O da: Ben, buna lâyık değilim derdi. Dayak atılırken o yavaşça: «Allah'ım, kudretinle benden onların şerrini uzak kıl!» diye niyaz ederdi. Kadılığı kabul et-miyeceğini anlayınca onun yemeğine ağu kattılar ve onu zehirliye-rek öldürdüler.»
îbn-i Bezzazî ise menakıbında şunları kaydediyor: «Ebû Hanî-fe hapsedilip bir müddet tazyik yapıldıktan sonra bâzı yakınları Mansur'la bu işi konuştular. Bunun üzerine hapisten çıkarıldı ise de fetva vermekten ve halkla görüşmekten men olundu. Evinden çıkması yasak edildi, ölünceye kadar bu hal böyle devam etti.»[40]
Biz bu sonuncu rivayeti kabule meyyaliz. Çünkü olayların gelişine uyan ve Mansur'un herkesçe bilinen tutumuna muvafık olan budur. Zira Mansurilim ve ulemayı tazyik altında tutan bir adam kılığında ortaya çıkmayı elbette istemezdi. Hadiselerin akışı zoriy-le Ebû Hanîfe'ye eza ve cefa yapsa da, bunu mazur göstermeğe çalışmak için sebepler de bulmuştur. Bunlara uygun düşecek tarzda bu kadarı ile iktifa etmek, bir fakının kaniyle ellerini bulamaktan çekinmek,- mantık ve akıl icabıdır. Onun için diyebiliriz ki, kadılığı kabule zorlamıştır ve yapılan işte bu kadardır. îşkence; mücerred intikam ve şahsî kin için imiş gibi bir mâna verilmivebilir. 7âhire göre kadifrğı kabul ettirmek içindi. Bir netice alamadıysa dayak attırmağa devam etmekten bir mâna yok, eğer devam ederse, niyetinin bozuk olduğu meydana çıkar. Onun için hapisten salmıştır.
Burada akla daha mülayim gelen cihet şudur: Halifenin yakınlarından bâzıları, bu ihtiyar fakıha acıyarak, Halife hezdinde ona şefaatçi çıkmış olabilir. Zira o Halifeye muhalifse de şahsan ona hiçbir zaran dokunmamiştır. Bu fakıha işkenceye devam ederse onlardan da korkulur. Umum-u efkâr daima mazlumdan yana çıkar. Bütün rivayetler Ebû Hanîfe'nin Hayzuran mezarlığının gas-bolunan kısmına gömülmeyip, gasbedilmemiş olan kısmına defnedilmesini vasiyet ettiğinde müttefiktirler. Bu vasiyet hapishane haricinde yapılmıştır.
Hapishaneden çıkarıldıktan sonra halkla temastan ve ders vermekten menedilmiş olması Halife'nin gönlünü yatıştırmiştır. Ortada şüpheyi davet edecek bir hal kalmamıştır, aleyhte propaganda yollan kapanmıştır. Hapishanede mevkuf tutulmasında ve bunun devam edip gitmesinde bir mâna yok. Onun için hapisten çıkarıldığı rivayeti daha uygundur. Ebû Hanîfe Öldüğü zaman, Mansıır'un onun cenaze namazım kıldığını söylüyorlar. Eğer hapishanede ölmüş olsaydı Mansur bunu yapmazdı.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #55 : Mart 01, 2008, 02:11:31 am » |
|
46-Îlîm Dünyasından Göçen Bîr Güneş
Sıddıkların've şehitlerin ölümüne benzer bir ölümle Ebû Hanîfe bu âîemden âhirete göçtü. Vefatı 150 hicrî senesinde idi. 151 veya 153 senelerinde öldü diyenler varsa da .doğrusu birincisidir. ölüm onun için bir istirahat oldu. O büyük vicdan, o dindar ruh, o kuvvetli kalb, o cebbar akıl, o mütehammil ve sabırlı gönül, ölümle sonsuz huzura kavuştu. Bu fena evinden kurtularak Allah'ın rahmetine nail oldu. Bu fâni dünyada ezâ ve cefaya maruz kaldı,
onlara.tahammül gösterdi. Kendi görüşüne muhalif olanlardan neler çekti. Ona neler demediler, ne iftiralar atmadılar? Ö bunların hepsine gönül nzasiylc tahammül etti. Önce ayak takımından, sü-fehâdan, sonra ümerâdan, en sonunda da halifelerden eza ve cefa gördü. Bunlara rağmen ne zaaf gösterdi, ne. de gevşeklik! Bezmedi, yılmadı. Nefisle cihad lâzımdır. Bu cihad için de türlü meydanlar vardır, Ebû Hanîfe Hazretleri bu nevi cihadın en büyük kahra-manlanndandır ve bu meydanın hepsinde şanlı zaferler kazanmıştır. Cihadında metindi,, celâdet ve kahramanlıkta eşsizdi. Bu cihad-da daima üstün gelmiş, galebe çalmıştır. Hattâ son nefesinde bile gasbedilmemiş olan temiz ve pâk bir toprağa defnolunmasım vasiyet etmeyi unutmamıştır. O temiz insan, temiz toprağa yakışır. Gasbedilmiş olmak şüphesi olan yere defnedilmesini bile istemiyor. O öyle bir ruh sahibi idi. Temiz yaşadı, temiz Öldü, Ebû Ca'fer bu vasiveti duyunca:
— Diriyken veya ölüyken Ebû Hanîfe hakkında beni kim mazur görür? demiştir. (Nur içinde yatsın)
îlim, din, ahlâk ve ruh azametinin insanlar üzerinde büyük değer ve tesiri vardır. Bu, saltanat azametinden ve hâkimlik heybetinden hiç de az değildir. Hattâ bu manevî fazilet ve meziyetler kat kat üstündür. îşte. bu sebepledir ki, Irak fakıhinin ve büyük imamın cenâze.-ini bütün Bağdad te'yîa çıkmıştır. Cenaze namazını kılanların sayısı elli bini aşmıştır. Bizzat Halife Ebû Ca'fer defninden sonra onun kabrine gelip cenaze namazını kılmıştır. Bilemeyiz, onun bu yapışı, din ve ahlâk azametini, takva büyüklüğünü takdir ve ikrar ettiğinden mi idi? Yoksa umumi efkârı hoşnud etmek için mi? Belki her ikisinin tesiri var. tmâm-i A'zam Ebû Hanîfe gerçekten büyük idi.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #56 : Mart 01, 2008, 02:12:10 am » |
|
47-Her Tarafa Feyz Ve Nur Saçan Ders Halkaları
Ebû Hanîfe Hazretleri, Bağdad'da öldü ve oraya defnolundu. Bunda bütün rivayetler birleşiyor. Fakat ders halkasını daha önce acaba Bağdad'a nakletmiş miydi, orada ders okuttu mu? Tarihçilerin hiç birisi Ebû Hanîfe'nin Bağdad'.da ders okuttuğunu söylemiyorlar. Bütün haberler ders okutmaktan ve fetva vermekten menolunduğu zamana kadar ders halkasının Kûfe'de devam ettiğine işaret etmektedirler. Onun maruz kaldığı ezalardan bahseden rivayetlerde Kûfe'den Bağdad'a getirildiğine işaret olunuyor, bâzısında bu sarahaten söyleniyor. Buna göre Bağdad'ın inşası tamam olduktan sonra geçen müddet zarfında Kûfe'ye dönmüş ve orada dersine devam ederken Bağdat'a tekrar götürülüp eza ve cefaya maruz kaldı ve orada öldü.
Bu, Ebû Hanîfe Kûfe'den başka yerde ders okutmadı demek değildir. Rivayetler bunun aksini göstermektedir. O Hacca gittiği zaman orada fetva verdiği, mübahase ve münakaşaları yaptığı rivayet olunuyor, Bâzan Mekke'de Mescid-i Haram'da ders halkası
kurar, ders okuturdu. Sonra Emevîlerin ve valilerinin zulümlerinden kaçarak Harem-i Şerife iltica ettiği uzun müddet zarfında Mekke'de defs halkası kurarak fıkıh dersi okutmadığını nasıl söyliyebi-liriz. Halbuki tarihçiler ve menakıb muharrirleri bu hususta müs-bet veya menfi hiçbir şey kaydetmezler.
Küfe haricinde verdiği dersler, Evzâî ile olduğu gibi devrinin fukahası arasında geçen münazara ve mübahaseler, İmam Mâlik'le bâzı fıkıh meselelerini müzakere etmesi, Basra'da çeşitli fıkralarla mücadeleler yapması, bütün bunlar ne olursa olsun, onu ana dersleri Kûfe'de talebeleri ve ashabı arasındadır. Bu sebeple Küfe Fa-kıhi unvanını hakkiyie taşıyordu.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #57 : Mart 04, 2008, 01:06:24 am » |
|
EBÜ HANÎFE'NÎN ÎLMÎ VE BU İLMİN KAYNAKLARI
48- Medhedenlerî, Zemmedenlerden Daha Çok
İslâm fıkıh tarihi, Ebû Hanîfe kadar medhedenîeri veya ten-kidçileri çok olan başka bir şahsiyet tanımamıştır. Onun Övenleri ve yerenleri pek çoktur, medhi hakkında nice kitaplar yazıldığı gibi aleyhinde bulunup ona dil uzatanlar da vardır. Zira o, müstakil fikirli bir fakıhtı, başlı başına bir görüş sahibi idi. Düşünceleri gayet derindi. Onun bu görüşlerine hayran kalıp ona uyanlar olduğu gibi, anlamayıp da ona muhalefet edenlerin bulunması da pek tabiîdir. Onun aleyhinde bulunanların çoğu, onun fikir istiklâline ayak uyduramayan veya anlayışları onun geniş anlayış ufkuna eri-şemiyen kısa görüşlü kimselerdir. Veyahut da yalnız geçmişlerin akvalini tutmayan her yolu kötü bir bid'at sayan, onu hak tanımıyan, maziye kıymet verenlerdir. Bunlar baktılar ki, Ebû Hanîfe re'y ve kıyası çokça kullanıyor. Halbuki onlara göre İş kıyasa dayanınca ya durmak, veya hiç olmazsa gayet az almak lâzımdır. Bu sebeple onu beğenmediler. Onu tenkid edenlerin bir kısmı onu hiç tan ırmy anlar dır. Bunlar onun zühd ve takvasını, dindarlığım ve insanlığını bilmiyorlardı. Onlar Allah'ın ona bahşetmiş olduğu metîn akh derin ilmi, yüksek mevkii takdir edemiyorîardı. Onu görmemişlerdi. Halk ve büyükler nezdinde onun itibarını ve derecesini bilseler onu. severlerdi. Onun aleyhinde bulunanlar hangi sınıftan olursa olsun, onlar ne derlerse desinler, tarih bu büyük Irak fakıhine karşı insafı elden bırakmamıştır. Onun sevenleri ve takdir edenleri vardır. Sağlığında onun aleyhinde bulunanlara, öldükten sonra ona iftira edenlere karşı tarih onu daima müdafaa etmiştir. İnsanlar, onu tezkiye edenlerin sözlerini dinlemişler, bunları doğru şehâdet ve hak söz olarak kabul edip onun fazilet derecesini anlamışlardır. Aleyhte bulunanların sözleri kuru iftiradan ibaret kalmıştır. Bu da gösteriyor ki, değerli bir insanın, fikri, dîni, ahlâkı yüksek olsa da iftiradan kurtulamıyor demek. Hattâ mev-kî yükseldikçe maruz kaldığı güçlükler de çoğalıyor.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #58 : Mart 04, 2008, 01:08:25 am » |
|
49-Ebû Hanîfe Hakkındaki Sitayişlerden Bâzıları
Asırlar boyunca bütün nesiller Ebû Hanîfe'nin medih ve senasını kulaktan kulağa haykırmaktadır. Bu büyük fakîhin temiz hayatı herkese örnek olmuştur. Birçok kimseler onun ilmini ve şahsını övmektedirler. Bunların düşünce tarzları ayrı ayrı olsa da hepsi onu takdir etmekte birleşmektedirler, onun yaşadığı asırda yaşayan veya sonra gelen bir kısım ulemanın sözlerinden bâzılarını nakledelim :
Ebû Hanîfe'nin çağdaşlarından olup zühd ve takvâsiyle meşhur FudayI b. îyaz diyor ki: «Ebû Hanîfe fakîh ve muttaki bir zattı. Fıkıh ilminde meşhurdu, çok servet sahibi idi. Etrafındakilere iyüik yapmakla tanınmıştı. Gece gündüz ilim öğrenmekle meşguldü. Kendisine müracaat edenler, ilminden ve malından faydalanırdı.. Geceleri ibâdetle geçirirdi. Az söyler, çok sükût ederdi. Helâl ve harama dair bir mes'ele ortaya atılınca hemen konuşurdu. Hakka delâlet hususunda en güzel hareket ederdi. Saltanat malından kaçar, hediyesini almazdı.»[1]
Ca'fer b. Rabi' diyor ki: «Beş sene Ebû Hanîfe'nin yanında bulundum. Onun kadar uzun uzun sükût eden görmedim. Fıkıhtan bir şey sorulunca açılır, coşkun ırmak gibi akar çağlardı. Yüksek sesi etrafı tutardı.[2]
Çağdaşlarından Melih b. Vekî diyor ki: «Allah'a yemin ederim ki, Ebû Hanîfe emânete son derece riayet ederdi. Büyük ve eşsiz bir kalb sahibi idi. Allah'ın rızasını her şeyden üstün tutardı. Allah uğrunda boynuna kıhnç çaîsalar buna katlanırdı. Allah ona rahmet etsin, ebrardan, hayırlı kimselerden razı olduğu gibi ondan da razı olsun. O da ebrardan idi.»
Çağdaşlarından meşhur muttaki âlim Abdullah b. Mübarek, Ebû Hanîfe'yi anlatırken : Onun, ilmin dimağı olduğunu söylüyor.[3]
Muhaddislerden îbn-i Cüreyh onun hakkında gençliğinde şöyle demiştir :
«İlimde onun hayret verici bir hâli olacak, kemalât kazanacak.» Büyüdükten sonra bir defa yanında Ebû Hanîfe'nin yâdı geçince : «Fakıhtır o, hakkiyle fakıh ancak onlara denir.» demiştir.
Çağdaşlardan biri olan Ebû Süleyman onun hakkında şöyle demektedir: «Ebû Hanîfe hayranlık uyandıran bir âlimdir, o ilim âyetlerinden bir âyettir. Onun sözünden yüz çevirenler onu anlamağa takatları olmıyanîardır.»[4]
A'meş onun hakkında şöyle demişti: . «Ebû Hanîfe tam mânâsiyle fakıhtır.»
Bir defa îmâm Mâlik'e Osman El-Betti'yi sordular: Orta bir zattır, dedi. Ebû Hanîfe'yi sordular: O size şu direkler ağaçken anların altından olduğunu kıyas yoliyle isbata başlasa sizi ikna' edecek dirayette bir zattır, cevabını verdi.
îmâm Şafiî Hazretleri de şöyle demiştir: «İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe'nin iyalidirler.»[5]
1-Hatîb Bağdadî, Tarih-i Bagdad, c. XIII, s. 340.
[2] Hatîb Bağdadî, Târih-i Bağdad, c. XIH; s. 340
[3] İbn-i Hacer Heysemî, Hayrat-ul-Hisan, s. 32.
[4] îbn-i Hacer Heyşemi, Hayrât-ul-Hisan, s. 35.
[5] İbn-i Abdulber, el-întıka, s. 136
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #59 : Mart 04, 2008, 01:09:09 am » |
|
50-Feyîzlî Îlîm Deryası
Ebû Hanîfe'nin medih ve senası hakkında söylenen sözlerin hepsini zikretmeğe imkân yoktur. Bunların çoğunu Hayrat'ul-Hi-san sahibi toplamıştır. Bu kaydettiklerimiz denizden bir damladır. Ebû Hanîfe ile aynı çağda yaşayanlar, ister muvafık, ister ona muhalif olsunlar, onun değerli fakıh olduğunu söylerler, bu hususta birleşirler. Bu vasıfların en- özlüsü ve canlısı Abdullah b. Mübâ-rek'in şu sözüdür: «O ilmin dimağıdır.» Evet Ebû Hanîfe ilmin özünü bulmuştur, ilmin son noktasına ulaşmıştır, en yüksek derecesine çıkmıştır. Mes'elelerin içini, dışını inceler ,her taraftan deseler, künhünü, mahiyetini anlar, usulünü bilir ve. o usullere göre hallederdi. Fikriyle, bütün ilim dünyasını meşgul etmiştir. Bakarsın o kelâmcılann arasındadır, onlarla münakaşa yapıyor, sapık düşüncelilere dalâlete sürüklenenlere karşı dîni müdafaa ediyor. Çeşitli fırkaların görüşlerim çürütüyor. Kelâm mes'elelerine dair onun müstakil görüşleri vardır ki, ondan rivayet olunarak bize kadar gelmiştir. Ona nisbet olunan kelâm risaleleri bile vardır. Hadîse dair Müsnedi vardır. Eğer bu Müsnedin ona nisbeti sahih ise onun Hadîs ilminde de mühim bir mevkii var demektir. Fıkıhta, hüküm çıkarmada, Hadîsleri anlamakta, hükümlerin sebep ve illetlerini tâyinde o en yüksek dereceye ulaşmıştır.
Çağdaşlardan biri: «Hadîs'i onun kadar iyi anlıyan başka bir adam bilmiyorum!» demiştir. Çünkü o kelimelerin mânasından.
ibarelerin gelişinden ve hâdisenin münasebetinden hükmün sebebini çıkarmayı gayet iyi bilirdi. Bu hüküm niçin böyledir, bu hâdise neden bu hükmü taşıyor, bunu derhal kavrardı. Sözün yalnız dışına bakmıyor, mânâsının ruhuna giriyor, birbirine benzeyen hâdiseler arasındaki münasebeti buluyor, hâdiseleri, illetleri sebebiyle hükümlerine kuvvetli bir mantıkla bağlıyordu. Bunu yaparken nassı esas tutuyor, nasta geçen hükmü esas olarak alıyor, ona benzeyen ve o mânâda olan başka hâdiselerin hükümlerini ona göre veriyordu. Nas olan cihette kıyasa gitmiyor, nasla, kıyası terk ediyordu.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #60 : Mart 04, 2008, 01:10:03 am » |
|
51-Bu İlmî Varlığın Tekevvünü
Ebû Hanîfe'ye bu ilim nereden geldi? Bunun kaynağı nerededir? Onu böyle hazırlayan kimlerdir? İslâm fıkıh tarihinin rivayet ettiği bunca ilim onda nasıl toplandı? Bunları biraz araştıralım :
Bir insanın ilmî şahsiyetini hazırlayıp, onu kendi sahasında yükseltip yetiştirmek için şu dört şartın bulunması lâzımdır:
1- Yaratıhşmdaki kabiliyet, fıtrî mevhibeler veya sonradan kazanıp meleke hâline gelen vasıflar ki, bunlar onun ruhî temayülünü tâyin eden fikrî hazırlığını, istidatlannı meydana getirir.
2- Hayatına bir istikamet veren, ondaki kabiliyetleri sezip onlara göre ona yürüyeceği yolu çizen, tutacağı çığın gösteren kimseler, bunların tuttuğu ışık altında yolunu seçer, hayatına istikamet verir, en doğru bulduğu yolda yürür.
3- Şahsî hayati ve kendi tecrübeleri : Hayatının seyri boyunca karşılaştığı olayların onun üzerinde tesirler bırakacağı şüphesizdir. Fıtrî kabiliyetleri ve hayatlarına istikamet veren üstadla-rı aynı olduğu halde iki şahsın, hususî hayatları bakımından birbirinden farklı olmaları bundandır. Biri muvaffak olur, diğeri olamaz. O, diğer arkadaşı gibi muvaffakiyete giden yolu bulamaz. Şahsî hayatı onu başka yola sürükleyebilir.
4- Yaşadığı devir, içinde bulunduğu fikir çevresi. Kabiliyetler muhitin tesiri altında gelişir. Topluluğun ve muhitin tesiri inkâr olunamaz. Bunları birer birer izah edelim.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #61 : Mart 07, 2008, 11:26:22 pm » |
|
52-Yüksek Meziyetleri:Ağır Başlılığı,Ve Karı, İstiklâl Fikri, Şahsiyeti, Hakkı Aramadaki İhlâli
Ebû Hanîfe Hazretleri, öyle vasıflan hâizdir ki, bunlar onu ulema arasında en yüksek mertebeye çıkarmaktadır. O her şeyden evvel hak ve hakikati arayan bir âlimdir. Doğruyu bulmak için uğrayan mevsuk bir ilim adamıdır. Gayet uzağı gören düşünce sahibidir. Hakikati arar bulur her şeye sür'atle cevap verir fıtrî mantıki sayesinde mes'elenin derhal cevabını bulur.
a) Ebû Hanîfe nefsine hâkim, hislerini dizginlemesini bilen, iradesi kuvvetli bir şahsiyettir. Boş kelimelere aldanmaz, münasebetsiz ibareler onu haktan ayıramaz. Kabalılka mukabele etmez, nezaketi elden bırakmaz. Bir defa Irak vaizi ve halk arasında pek itibarlı olan Hasan-ı Basrî'nin fetva vermiş olduğu bir mes'eleyi münakaşa yaparken:
— Hasan-ı Basrî bu mes'elede yanılmış, dedi. Adamın biri küstahça söze karışarak:
— Ey İbn-i zaniye, sen mi Hasan hata etti diyorsun? dedi.
Ebû Hanîfe'nin ne rengi bozuldu, ne yüzü değişti, çünkü aciz ler kızar.
— Evet, vAllah Hasan hata etti ve Abdullah b. Mes'ud doğr söyledi. Allah ondan razı olsun, şöyle derdi: «Yâ Rab kimin, on gönlü darsa, bizim kalbimizde ona geniş geniş yer var.»[1]
Onun bu sükûneti ve böyle geniş gönüllülük göstermesi; di nuk his ve zayıf duygudan ileri değildir. O hassas bir yürek, du; gulu bir kalb taşıyordu. Nezaketi bir an elden bırakmıyordu. M nazara yaptığı kimselerden biri ona: «Ey bid'atçı yâ zındık!» dedi.
— Allah seni affetsin, benim böyle olmadığımı Allah bilir. Çü kü ben Allah'ımı tanıyalıberi ondan bir lâhza bile ayrılmadım. Yalnız Allah'ın affını dilerim, ancak O'nun ıkabmdan korkarım, dedi. Ve ıkab kelimesini söylerken gözlerinden yaşlar boşandı.
Adam ha tasını anladı ve :
— Beni bu dediğim sözden dolayı bağışla, diye yalvardı. O da:
— Cahillerden benim hakkımda bilmiyerek bir şey söyleyenlerin hepsini bağışladım, ilim erbabamdan her kim bende olmıyan bir şeyi beni mhakkımda söylerse işte onun başı dara gelsin. Zira ulemanın gıybeti,, arkalarından bir iz bırakır.[2]
Onun bu ağırbaşlılığı ve sükûneti duygusuzluktan doğma değildi. Bu takva ile kanatlanan yüksek ruhların sükûnetidir, olgunluk eseridir. Onlar ancak Allah'la alâkalı olan şeyleri hissederler, insanların attıkları çirkefler onlara bulaşmaz. Onlar parlak cilâlı bir düz satıh gibidirler. İnsanların fırlattığı kaba lâflar orada bir iz bırakmazlar, yalabık satıhtan kayar gibi kayar düşer. Onlar, atılan taşların erişemiyeceği yüksek bir makamdadıilar. işte Ebû Hanîfe'nin sükûneti bu nevi'dendir. Nefsine hâkim, sabırlı bir insanın sükûneti; düşüncesi karşısında kopan yaygara fırtınalarının tesiriyle yolunu şaşırmaz. O sebatlı, azimli, metanetli ve kararlı hareke tederdi. Telâş ve korku nedir bilmezdi. Bir defa mescidde ders okuturken tavandan bir yılan önüne düşüverdi. Yamndakile-rin hepsi dağılıp kaçıştılar. O ise yılanı bir tarafa fırlattıktan son-ia yerine oturup dersine devam etti.[3]
b) O düşüncesinde istiklâl sahibi idi. Başkasına kendini verip uymazdı. Üstadı Hammâd b. Süleyman bunun farkında olmuştu. Zira her mes'eleyi onunla münakaşa eder, inceden inceye sorar, kendi aklı yatışmadan hiçbir fikri kabul etmezdi, işte bu fikir istiklâli sebebiyledir ki, o kitap ve sünnetin naslari ile Ashab-ı Ki-ram'm fetvalarından başka akval hususunda kendini serbest görüyor, tabiînin kavline bakıp incelemeğe kendini selâhiyetli buluyor, hatalı savabını araştınyor, ona göre kabul ediyordu. Çünkü tabiînin re'yini talkit etmek, ona uymak vacip değildir. Ve bu taklit takvadan sayılmaz.
O, bir Şîa olan Kûfe'de yaşadı. Zamanında Şîa imamlarından Zeyd b. Ali Zeyne'i-Abidm, Muhammed Bakır, Ca'fer Sâdık Abdullah b. Hasan gibi zatlarla görüştü. Al-i Beyt'e büyük sevgisine ve meyline rağmen kibar sahabe hakkındaki kanaatini muhafaza etti. Ehl-i Beyte büyük sevgisi vardı. Onların uğrunda işkencelere bile katlandı. Fakat hiçbir tesirle fikrini değiştirmedi. Büyük Ashabı da sevdi.
îbn-i Abdulber, El-întika'da diyor ki:
«Sâid İbn-i Ebî Urûbe derdi ki : Küfe'ye geldim, Ebû Hanî-fe'nin meclisinde bulundum. Birgün Hz. Osman b. Affan'ı andı ona çok acıyarak bol bol rahmet okudu. Ben de :
— Bunu burada senden duyuyorum, bu diyarda Hz. Osman'a senden başka rahmet okuyan kimseye tesadüf etmedim, dedim.[4]
îşte fikir istikllâi böyle olur. Ne avama boyun eğer, ne de ha-vâsda eriyip yok olur. Ne sevgi ne de nefret tesiri aklında kalır. Kendi bildiğinden şaşmaz.
c) O gayet derin fikir sahibi idi. Derin düşüncesiyle mes'ele-lerin içine nüfuz ederdi. Nasların ve diğer umurun yalnız zahirine bakmakla iktifa etmezdi, ibarenin zahirine saplanıp kalmazdı. Uzak
veya yakın kastolunan mânâların arkasını bırakmazdı. Bir meseleyi araştrırken onun zahirine bakıp aklmaz, yorulmadan bahsine devamla onun illet ve sebeplerini, gayesini araştırırdı. Belki de işte bu derin felsefî akıl, hayatının başlangıcında onu kelâm ilmine sevektmiş olacak! Derin bahisleri incelemek suretiyle, ilim tecessüsü olan aklının iştihâsını biraz tatmin etmek, araştırıcı ve sorucu fikrinin arzularım doyurmak istemiştir. Yine bu derinleşme arzusu onu hadîsleri derinden incelemeğe sevketmiş olacak ki lâfızların işaretinden, ibarelerin maksatlarından, benzerlik ahvalinden, münasip vasıflardan yardımlanarak hükümlerin illetlerini araştırıp meydana çıkarmıştır. Birçok hâdiseleri süzdükten sonra illeti bulunca onu kıyasa ölçü yapar, faraziye yürütür, mes'elenin muhtelif şekillerini tasvir eder ve bu esas üzerinden ileri doğru gider de giderdi.
ç) O, cevaplarını gayet kolaylıkla bulurdu. İcabında sanki mânâlar onun kafasının içine yıldınm sür'atiyle akardı. Bir sual karşısında donup kalmazdı. Görüşü kapalı değildi. Münakaşada tutulduğu olmazdı. Hak kendi tarafında oldukça asla susmaz, onu takviye eden delilleri bol bol bulup getirirdi.[5]
(i) {2) 74 100 BÜYÜK ESER
Her şeyin usulünü, yolunu bulurdu. Karşısındakini susturmak için en kısa yoldan gitmesini bilirdi. Menakıb eserleri, tercüme-i hal ve tarih kitapları bu hususta akıllara dehşet ve hayret verici şeylerle doludur. Biz burada onlardan üç tanesini nakledeceğiz. Bunlar her ne kadar en hayret vericilerinden değilse de onun güzel buluşlarını ve zekâ işleyişini gösterme bakımından mühimdir.
1- Bir adam ölürken Ebû Hanîfe'yi vasi tâyin etmiş, Ebû Hanîfe vasiyet yapılırken orada yoktur. Mes'eleyi tbn-i Şubrüme'-ye arzedip filân adam ölürken kendisini tâyin ettiğini söylüyor ve şahit getiriyor.
İbn-i Şubrüme Ebû Hanîfe'ye soruyor:
— Bu şahitlerin doğru şahitlik ettiklerine yemin eder misin?
— Bana yemin düşmez, ben orada yoktum.
— Öyleyse senin mikyasların şaştı.
îş buraya gelince Ebû Hanîfe îbn-i Şubrüme'ye şunu sordu:
— Ne buyurulur, bir körün başım yarsalar, iki şahit kimin yardığına şahitlik etseler, âmâ, onların doğru şahitlik yaptıklarına yemin ettirilir mi? Benden ne grömediğim bir şey hakkında yemin istiyorsunuz!
İbn-i Şubrüme vasiyetin kabulüne hüküm vererek onu tenfiz etti.
2- Emevîler zamanında ayaklanan Hâricilerden Dahhak b. tfays Küfe mescidine baskın yaptı. Onlara göre, Hâricilerden başka Müslümanların kanı helâldi. Ebû Hanîfe'nin karşısına geçip :
— Tevbe et, dedi. O da:
— Neden tevbe edeyim? dedi.
— Neden olacak, Hz. Ali ve Muâviye ihtilâfından hakemleri caiz görmeden tevbe edeceksin!
— Beni öldürecek misin, yoksa münazara mı yapacaksın?
— Münazara yapalım.
— Münazara yaptığımızda birşey hakkında ihtilâf edersek seninle benim aramda hakem, arabulucu kim olacak?
— İstediğin birini göster.
Ebû Hanîfe Dahhâk'm adamlarından birine:
— Şuraya otur bakalım, ihtilâf edersek ihtilâf ettiğimiz şey hakkında bizim aramızda hakemlik yapacaksın, dedi. Sonra Dah-hâk'a dönerek:
—Aramızda bunun hükmüne razı mısın? diye sordu. O da
— Evet deyince :
— işte hakemliği sen de caiz gördün, kabul ettin, dedi.
— Dahhâk buna diyecek bir şey bulamıyarak sustu.
3- Kûfe'de bir adam varmış. Osman b. Affan Yahudi idi, dermiş. Ulema onu bir türlü ikna edip bu bâtıl sözünden vaz geçi-remezmiş. Ebû Hanîfe ona gelmiş ve :
— Sana dünürlüğe geldim, kızını istiyorum, demiş.
— Kime?
— Asîl ve şerefli bir adam, gayet zengin, Kur'ân-ı Kerîm'i hafız, son derece cömert. Geceleri ibadetle geçiriyor. Allah korkusundan göz yaşı döküyor.
— Yeter, aranan meziyetler için bunların bir kısmı bile kâfi.
— Yalnız bir kusuru var.
— Neymiş o?
— Adam Yahudi!
—- FesuphanAllah, buldun buldun da benim kızımı bir Yahudiye vermemi mi istiyorsun?
— Vermez misin?
— Hayır!
—Sen bir kızını Yahudiye vermezsin de, Hz. Peygamber Efendimiz iki tane kızını Yahudiye nasıl olur da verir?
Adam işi anladı. Hz. Osman hakkındaki sözlerine pişman oldu. Tevbe ve istiğfar etti.
Münazaralarda ve mübahaselerde onun gayet ince zekâ oyun-lariyle çıkar yollan bulmadaki mahareti dillere destandır. En dar ve güç yerlerde en İâtif sözleri bulup işin içinden çıkmasını bilirdi. Ve bunu fıtrî mantık kuvvetiyle yapardı. Hattâ Ebû Ca'fer Mansur ona:
— Sen çare ve çıkar yol bulmakta kurnazsın, demişti.
Kuvvetli feraseti, keskin görüşü, insanların içinde nüfuz eden bakışı, ona mubahase ve münazara yollarını kolaylaştırıyordu. O da bunlarla insanların kalblerini açıyor, gönüllerinin en gizli kö-şelerrie giriyor, hakkı en kolay kavrayacakları taraftan onlara gösteriyor, karşısındakiler de kolayca onu kabul ediyorlardı.
d) Ebû Hanîfe hakkı aramakta son derece ihlâs ve samimi yet sahibi idi. tşte bu kemâl sıfatı, bu olgunluk derecesi onun kalbini nurlandırmış, gönlünü ma'rifet nuruyla aydınlatmıştır. Zira eğer bir kalb; hakikat mes'delerini araştırmak ve anlamak hususunda nefsinin sefîl arzularından, pis kirlerinden ve hasîs garezlerinden hâli olursa işte o zaman Allah onu ma'rifet nuruyla doldurur, onun anlayışı temiz olur, düşüncesi doğru yolu bulur. Çünkü, hakikatleri aramakta istikamet sahibi olmak, doğruluk, akim anlayışım kolaylaştırır. Akıl, eğer şehvet pisliğine dalarsa şaşırır kalır, dellâetten kurtulamaz.
Ebû Hanîfe nefsini her türlü süflî arzulardan kurtarmıştır. Onun tek emeli ve arzusu vardır: Hakikati doğru anlamak.
O biliyordu ki, fıkıh dindir, dîni anlamaktır. Başka düşünce-lerin altında kalan kimse bunu elde edemez. Yalnız hakkın ardı sıra koşan kimse ona yol bulur, hakikat öyle nazlı bir mahbubedir ki, kendini ona tam vermeyene râm olmaz. Hakikat âşığı bu yolda kendisi galip gelmiş, mağlûp düşmüş onun için hep birdir. Yeter ki hakikat meydana çıksın. Mademki hakikat meydana çıkmıştır, öyle ise o galip demektir. Çünkü aradığı budur. Münazara ve mu-bahasede hasmı onu ikna ederse hakikat meydana çıktı diye yine sevinir, mağlûp da olsa hakikati anladı diye kendini galip sayar. Hakkı aramaktaki ihlâstan dolayıdır ki, kendi görüşünün mutlaka hak olduğunu ileri sürüp iddia etmiyor, şöyle diyordu: «Bizim görüşümüz budur. Bu, kadir olabildiğimiz en güzel kavildir. Kim ki bizim bu kavlimizden daha iyisini bulursa doğru olan odur.»[6]
Kendisine :
— Ya Ebû Hanîfe, bu verdiğin fetva şüphe götürmez bir hakikat mıdır? dediler.
— Bilmem vAllah, dedi. Belki de şüphe kaldırmaz bir bâtıl olabilir!
İmâm Züfer şöyje diyor: «îmâm Ebû Yusuf, Muhammed b. Hasan ile birlikte Ebû Hanîfe'nin dersine devam ederdik. Onun şöyle söylediklerini yazardık. Bir gün Ebû Yusuf'a dedi.ki:
— Ne yapıyorsun öyle Yusuf, benden her işittiğini yazma! Çünkü ben bugün bir re'y görürüm, yarın onu bırakırım, yarın bir re'y görürüm, Öbürgün ondan vazgeçerim.»[7]
Hakkı aramakta son derece samimî ve ihlâs sahibi olduğundan kendisine sahih ve sağlam bir Hadîs veya Sahabe fetvası söylenince hemen onu kabul eder, kendi re'y ve görüşünden dönerdi. Çünkü aradığı hakti.
Züheyr b. Muâviye diyor ki: Ebû Hanîfe'ye harpte kölenin verdiği eman muteber mi diye sordum.
— Eğer harbe iştirak etmediyse verdiği eman mu'teber değildir, dedi. Ona dedim ki:
— Âsim Ahvel, Füzeyi b. Yezid Rakkâşî'den bana şunu rivayet etti: Düşmanı muhasara etmiştik. Düşmana üzerinde (Eman) yazılı bir ok atılmış. Karşı taraf: Bize eman verdiniz, dediler. Biz de bunu atan bir köledir, dedik.
— Biz sizin hanginiz hür, hanginiz köle ne bilelim, dediler. Bu mes'eleyi Ömer b. HattâVa yazıp sorduk, o da:
Kölenin verdiği emanı yerine-getirin, diye cevap verdi. Ebû Hanîfe bunu işitince sustu. Bir şey demedi.
Sonra ben on sene kadar Kûfe'den ayrıldım. Sonra dönüp geldim. Ebû Hanîfe'ye gittim ve ona yine kölenin verdiği .emanı sordum. Bu defa bana Asım'm rivayet ettiği hadisle cevap verdi. Eski sözünden dönmüştü. Anladım ki, o, işittiği hadislere tâbi oluyor.
Bir defa kendisine : Sünnete muhalefet mi ediyorsun? dediler.
— Estağfurullah Allah'ın Peygamberine muhalefet yapana Allah lanet etsin. Allah onunla bize ikram etti. Onun sayesinde bizi kurtardı, cevabını verdi.[8]
Ebû Hanîfe fıkhına ve dînine işte böyle ihlâsla bağlıydı, o içten gelen bir samimiyetle hakka tâbiydi. Kendi görüşlerine kör bir taassupla saplananlardan değildi. Hakka olan ihlâsi, o geniş akliyle beraber başkalarının görüşlerine de kalbinde yer açmağa onu sevk etmişti. Diğerlerinin kanaatlerine de hürmet ederdi. Zira taassup, hissiyatı fikirlerine galebe çalan kimselerin kârıdır. Veyahut asabı zayıf, fikir çevresi dar olanların işidir. Ebû Hanîfe'de bunlardan hiçbiri yoktu. Onun aklı kuvvetli idi. Nefsine ve asabına hâkimdi. Hakkı aramakta ihlâs sahibiydi. Allah'tan korkardı. Kendisinin hata edebileceğini kabul ederdi.
e) Bu vasıfların hepsinin üstünde baş tacı gibi duran bîr vasıf vardır ki, bunların hepsinin başı odur. O da: Allah'ın bâzı insanlara lütfettiği bir inevhibedir. Bunun adı : Kuvvetli şahsiyet sahibi olmaktır. Nüfuz ve mehabet, sempati ve ruh kuvveti sayesinde başkalarına tesir yapabilmek hassasıdır. Onun birçok talebeleri vardı. Kendi görüşlerini kabule onları zorlamış değildi. Onlara ders veriyor, talebelerinin ileri gelenlerinin fikirlerini yoklayıp onları tanıyor, onlaria bir büyük gibi değil emsalmiş gibi arkadaşça münakaşa yapıyordu. O bir görüşte karar kılıp mes'eleyi neticeye bağlıyor diğerlerini delilleriyle ikna ediyordu. Onlar da kendilerine kanaat gelince bunu kabul ediyorlardı. İçlerinden bazıları kendi görüşlerinde kalabilirlerdi. Kimse onları zorlamazdı. îster kabul etsinler, ister kabul etmesinler her iki takdirde de Ebû Ha-nîfe'nin mevki ve şahsiyetine asla bir halel gelmezdi, o daima başta gelirdi. Çağdaşlarında Mis'ar b. Kidam, Ebû Hanîfe'nin talebe-siyle kurduğu ders meclisini şöyle tasvir eder:
«Sabah namazından sonra kendi ihtiyaçlarını görmek için dağılırlardı, sonra yine toplanırlardı. Ebû Hanîfe onlarla oturur, kimisi sorar, kimisi münazara yapardı. Bazı sesler yükselirdi. Bu sesleri sükûnete çeviren bir adamın tslâm nazarında mevkii elbet büyüklü."[9]
Hatib Bağdadî, c. XIII, s. 352
[2] îbn-i Haecr Heysemî, Hayrât'ul-Hisan, s. 40
[3] Mekki, Menakıb-ı Ebî Hani/e, c. I, s. 268
[4] İbn-i Abdulber, El-İntika, s. 130
[5] Leys b. Sa'd diyor ö: «Ebû Hanîfe'yi görmeyi çok arzu ediyordum. Bir defa baktım ki, halk bîr üstadın başına toplanmışlar, boyuna mes'eleler soruyorlar, içlerinden biri: Yâ Ebâ Hanîfe! diye bir mes'ele sordu, vAllah ben onun doğru cevap vermesinden ziyade her sorulana çabucak cevap vermesine hayran kaldım.>
[6] Hatib Bağdadî, Tsrüı-i Bağdad, c. xm, s. 332
[7] Hatib Bağdadî, TarÜı-i Bagdad c. XIII, s. 402
[8] İbn-i Abdulber, El-İntika, s. 140, 141.
[9] Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanife, c. II, s. 36.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #62 : Mart 07, 2008, 11:27:12 pm » |
|
53-Fıtrî Ve Kısbî Meziyetler Mecmuası
İşte Ebû Hanîfe'nin vasıflarından bâzıları. Bunların bir kısmı fıtrîdir, bir kısmı kazanmakla, emekle elde edilmiştir. Kendisini ona göre hazırlamışür. Bunlar onun şahsiyetinin anahtarıdır. Bu meziyetler sayesinde aldığı her ruhî gıdadan faydalanmıştır. Bunlar canlı cisimlere gıdayı hazırlayıp sevkeden cihazlar gibidir. Ruhî gıda olan ilmi böyle işlemiştir. Asrının uleması, üstadîarı ile karşılıklı konuşmaları ve kendi tecrübelerinden edindiği bilgileri işleyip, faydalı bir hale getirmiştir. O bu unsurlardan beslendi. Onlara yeni bir düşünce tarzı, derin.bir görüş ilâve etti. Nesilden ne-sile geçerek bir tesir yolu bıraktı. İşte bu meziyetleri sayesinde Ebû Hanîfe hayranlarının Kalplerini teshir etti. Onların takdirini, kazandı. Bu yüksek meziyetler onu çekemiyenlerin hasedini kabarttı, onun aleyhinde konuşanlar oldu. Fakat onun şerefine bunlar haIer vermez.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #63 : Mart 07, 2008, 11:31:30 pm » |
|
54-Kimlerden Feyz Aldı
Ebû Hanîfe diyor ki: «Ben ilim ve fıkıh ocağında yetiştim. îlim erbabiyle düşüp kalktım. Fukahâdan en değerli birine devam ettim.»
îlmî yetişmesi, talebe olarak fıkıh tahsili hakkında Ebû Hanî-feînin kendi söyledikleri işte bunlardır. Bu sözler gösteriyor ki : Ebû Hanîfe bir ilim muhitinde yetişmiş, ilim ocağında yaşamıştır. Bu ilim muhîtindeki ulema ile buluşup görüşmüş, onlardan ilim almış? onların ilmî bahis usullerini öğrenmiş, sonra onların arasında bir fakım kendine üstad seçmiş. Çünkü onda ilmî temayüllerini tatmîn edecek dirayeti, arayıp bulmuş, onun dersine devam etmiş, bir daha ondan ayrılmamış, ancak ara sıra diğer ulema ile de ilmî müzakereler yapmıştır. Çünkü bir üstadın dersine devam etmek, onu, diğer ulema ile görüşmekten meneder demek değildir. Bütün rivayetler onun ö devirde Irak'ın fıkıh üstadhğı kendisinde toplanmış olan Hammâd b. Ebî Süleyman'ın talebesi olduğunda birleşmektedir. Bununla beraber o başkalarından da ilim almış, birçok ulemadan rivayet etmiş, birçoklariyle müzakerelerde bulunmuştur. Bunlar bilhassa Hammâd'm vefatından sonra ve daha önce de Emevî valilerinden Ibn-i Hübeyre yüzünden Kûfe'den muhacir olarak çıkıp Mekke'ye gittiği zaman olmuştur. İşte bu sebeple onun hayatını yazanlar, Hammâd'm dersine devam ettiğini söylemekle beraber ders aldığı birçok üstadları olduğunu da kaydederler.
Bu üstadlarm zikretmeğe,, daha doğrusu onların içinde hususi bir fıkıh görüşü sahibi olmakla ma'ruf olanların hayatını anlatmağa başlamazdan önce, burada üç noktaya kısaca da olsa derli toplu bir surette temas etmek istiyoruz :
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #64 : Mart 07, 2008, 11:32:09 pm » |
|
55-Her Tabaka Ve Sınıftan Üstadları Var
Birincisi: Ebû Hanîfe'nin üstadları muhtelif mezhcblerden, çeşitli dînî fırkalardan idi. Yalnız Ehl-i Sünnet fukahâsından veyahut: sade ehl-i reyden değildiler. Ders aldığı üstadlan arasında Hadîs ftıkabası olanîar bulunduğu gibi, ilmini ve Kur'ân-ı anlayışı, tercüman'i Kur'ân unvanını taşıyan Abdullah b. Abbas'dan alanlar da vardır. Biliyoruz ki, Ebû Hanifc, Mekke'de altı sene kadar kaldı. Bâzı kitapların rivayeti bize bunu gösteriyor. Bu kadar bir müddet Mekke'de kalan bu büyük fikir ve derin akıl sahibi hiç şüphesiz ki, îbn-i Abbas'ın ilmine vâris olan Tabiîni görüp onlardan ders ve iîim aldı, Kur'ân-ı fıkhı Öğrendi. Sonra îrok'da görüşüp buluştuklarının çoğu türlü Şia fırkalarından idiler. Bunların bâzısı Keysâniye. Zcydive idi. Bir kısmı da, oniki imâmı tutan İmâmiy-yeden, îsmâiliyyeden idiler. Bunların hepsinin onun fikir ve görüşünde tesiri olabilir. Onun bu Şia fırkalarının temayüllerine kaydığı asla olmamıştır. Onda yalnız Al-i Bcyt sevgisi yardır. Onun muhtelif fırkalardan ve mezhebi er den ders alması, türlü gıdalardan enerji toplayan vücude ben7er. O gıdalar, vücutta erir, kana karışır, enerjiye inkılâp eder. Ebû Hanîfe de böyle yaptı. Her unsurdan alıyor, fakat onları işliyor, temizini alıyor fenasını atıyor, nev'i kendine mahsus olan yepyeni ve kuvvetli bir fikir hâlinde onu meydana çıkarıyor.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #65 : Mart 07, 2008, 11:35:38 pm » |
|
56-Ashabın Fetvalarını Öğrenmesi
ikincisi: Aldığı bu çeşitli dersler Ebû Hanîfe'yi şu neticeye gÖ-türdü: îştihat, iyi görüş ve işlek zekâ ile meşhur olan kibar Sahabe fetvalarını öğrendi,
Târih-i Bağdad sahibi diyor ki : «Ebû Hanîfe bir gün Man-sur'un yanına girdi. İsa b. Musa orada bulunuyordu. Bu sofî ve muttaki âlim Mansur'a :
— Bugün dünyanın yegâne âlimi bu zattır, dedi. Mansur:
— Ey Numan, bu ilmi kimden aldın, dedi. O da şu cevabı verdi:
— Hz. Ömer'den ilim planlar vasıtasiyle Ömer'den Hz. Ali'den ilim alanlar vasıtasiyle Ali'den, Abdullah b. Mes'ul'dan ilim alanlar vasıtasiyîe Ibn-i Mes'ut'tan aldım. îbn-i Abbas zamanında yeryüzünde ondan daha âlimi yoktu.
Bunun üzerine Mansur:
— Sen işini gayet sağlara tutmuşsun, ilmi asıl menbaından almışsın, dedi.»[1]
Ebû Hanîfe Hazretleri, bu değerli Sahabe-i Kiramın fetvalarını öğrendi. Mansur'un huzurundaki sözü onun Ashabın fetvalarını araştırdığını göstermektedir. En azından ashabla görüşen Tabiînden onların akvâlini aldığına delâlet etmektedir. Çünkü kibar Ashabîa görüşenlerden arada bir vasıta zikretmeksizin doğrudan ilim aldığını söylüyor.
Ebû Hanîfe'nin ilimlerini ve kavillerini araştırıp aldığı bu Ashab, aklî temayül erbabından idiler. Kitap ve Sünnetin yâni Kur'-ân ve Hadîsin ışığı altında fikir ve akıl istiklâlinden faydalanmasını biliyorlardı; Ashabm müctehidler in dendir. Bu içtihadlann Ebû Hanîfe üzerindeki tesiri açıktır. Hükümlerin illetlerini anlamakta, hadisleri benzerlerine kıyas edip hüküm vermekte aklım kullanmağa onu sevketmiştir. Bundan başka zaten onda felsefî bir akıl temayülü vardır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #66 : Mart 07, 2008, 11:38:13 pm » |
|
57-Bazı Ashab-ı Kiramla Görüştüğü
Üçüncüsü : Bütün menakıb kitapları o'nun bâzı Ashabla görüştüğünü kaydederler. Bâzıları onlardan Hadîs rivayet ettiğini de söylerler. Böylelikle o, Tabiînden olmak şerefine de yükselmiştir. Çağdaşı olan fukahâdan Süfyan Sevrî, Evzâî, îmâm Mâlik ve saire gibi akranlarını bu şerefle de geçmiştir.
Ebû Hanîfe'nin uzun ömürlü, çok yaşamış bâzı ashabla görüştüğünde ihtilâf yoktur. Kendilerine yetişip gördüğü Ashabın isimlerini zikrederken: 93 hicrî yılında vefat eden Enes b. Mâlik'i 87 senesinde vefat eden Abdullah b. Evfâ'yi, 85 senesinde vefal eden Vasile b. Eska'ı, 88 senesinde vefat eden Sehi b. Saide'yi ve en son ölen Sahabî olup 102 senesinde Mekke'de vefat eden Ebu't Tufeyl Amir b. Vasile'yi zikretmektedirler.[2]
Bunlar gibi uzun ömürlü Ashab-ı Kiram'ı gördüğü şüphesiz dir. Ancak onlardan Hadîs rivayet edip etmediği ihtilaflıdır. Ule manın bir kısmı bu Ashabdan Hadîs rivayet ettiğini söylüyorlar vç rivayet ettiği Hadîsleri de zikrediyorlar. Fakat Hadîs ulemasımr müdakkıklan bu senedleri biraz zayıf bulmaktadırlar. Her ne ka dar bir kısmı başka yolla takviye olunmakta iseler de hepsi böyl< değildir. Ashabdan rivayet ettiği söylenen Hadîsler şunlardır:
1- «Bir kimse Allah rızası için, velev bağırtlak kuşunun yu vasi kadar olsun, bir mescid bina ederse, Allah da onun için Cen nette bir ev bina eder.»
2- «Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, gönlünü tırmalarm-yan şeyi al.»
3- «Allah'u Tcâlâ bîçarelerin imdadına koşmayı sever.»
4 - «İlimöğrenmek her Müslümana farzdır.»
5 - «Bir hayra delâlet eden onu yapan gibidir.»
6 - «Kardeşinin başına gelene sevinme, zira Allah onu kurtarır,) seni o belâya duçar ediverin»[3]
Ulemanın birçoğu Ebû Hanîfe Ashabdan bâzılariyle görüşse de onlardan Hadîs rivayet etmedi, diyorlar. Bu hususla öne sürdükleri deliller: Ebû Hanîfe Hazretleri onlarla görüştüğü zaman, ilim öğrenecek ve onu belleyip nakledecek bir yaşta değildi, diyorlar. Aynı zamanda o, hayatının ilk çağlarında ticaret işlerine atılmıştı. Nasıl ki, yukarıda geçtiği üzere Şa'bî'nin verdiği öğüt sayesinde lime sarılmıştı. Bunlara ilâveten Ashabdan işitip de ondan rivayet olunan Hadîslerin senedine ya bir yalancı veya rivayette zayıf kimsenin ismi karışmıştır. Ebû Yusuf, Muhammed b. Hasan, Abdullah b. Mübarek, Zufer vesair gibi talebeleri de yazdıktan kitaplara bu Hadîsleri kaydetmedikleri gibi, onlardan naklolunan sözlere Ebû Hanîfe'den rivayet olunduğu söylenen bu Hadîslere dair bir şey yoktur. Halbuki böyîe bir şey olsa bunu kaçirmazîarcîı. Eğer bu nisbet doğru olsa onu bilirler ve yaparlardı. Onu îmâm-ı A'zam'ın faziletleri arasında sayarlardı. Çünkü onlar bu gibi şeylere son derece itina gösterirler, önem verirlerdi.[
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #67 : Mart 07, 2008, 11:39:26 pm » |
|
58-Ebü Hanîfe Tabiînden Mîdîr?
Biz bu görüşe meylediyor, onu alıyoruz. Artık diyebileceğimiz cihet şudur: Ebû Hanîfe kendi zamanına kadar yaşamış olan uzun Ömürlü bâzı Ashab-ı Kiramla görüştü. Fakat onlardan Hadîs rivayet etmiş değildir.
Buna göre o Tabiî sayılır mı? Sayılmaz mı? mes'elesi ortaya çıkıyor. Ulema, Tabiînin tarifinde ihtilâf etmişlerdir. Bâzıları Sa-habivle buluşup onu gören kimseve Tabiî derler[5] Kendisiyle sohbet etmese de bir Sahabeyi mücerred görmekle bir şahıs Tabiî olur. Bu itibarla Ebû Hanîfe'nin Tabiînden olduğu şüphesizdir. Ulemadan bâzısı ise Tabiîyi tarif ederken Sahabeyi mücerred görmüş olmakla iktifa etmiyor, onunla görüşüp konuşmuş olmayı, ondan rivayet etmeyi de şart koşuyor. Buna göre Ebû Hanîfe Tâbiîn zümresinden sayılmıyor, meğer ki yukarıda isimlerini zikrettiğimiz Ashabın bazısından rivayet ettiğini kabul etmiş olalım.[6]
Ashabdan Hadîs rivayet edip etmediği hususunda söz ne olursa olsun, bütün ulema onun Tabiîlerle görüştüğünde, onlardan ders aldığında ve onlardan rivayet ettiğinde ittifak etmektedirler. On Tabiînin büyüklerinden fıkıh okudu. Yaşı buna müsaittir. Onları gördü, ders aldı ve rivayet etti. Bunda hiç kimsenin şüphesi yoktur.
Kendilerinden rivayet ettiği -kimselerin ilim usulleri, bilgi yollan muhtelifti, kimisi Hadîsle şöhret almıştı, Şa'bî gibi; kimisi re'y ve kıyas ile meşguldü, bunlar az değildiler. O hepsinden ilim aldı. îbn-i Abbas'm ilmini taşıyan îkrüne'den aldı, Abdullah b. Ömer'in ilmini toplayan Nâfi'den, Mekke'nin fakıhi olan Atâ b. Ebî Rabah'dan aldı. Atâ ile pek kısa sayılmıyacak bir müddet görüştüğü anlaşılıyor. Ebû Hanîfe onunla tefsir münakaşası yaptığını, ondan tefsîr aldığını kendisi söylüyor. El - întika naklediyor:
Ebû Hanîfe diyor ki, Atâ b. Ebî Rabah'a:
«Ona ehlini, onlarla beraber mislini de verdik.» [7] Âyetine ne buyurulur, diye sordum.
— Ona ehlini ve ehlinin mislini verdi, demektir, dedi.
— Bir adama ondan olmıyan birisinin katılması caiz olur mu?
—Öyleyse sana göre burada ne denebilir? dedi.
Dedim ki:
— Yâ Ebâ Muhammed, ehlinin ücretini ve onların ücretlerinin mislini verdin demektir.
— Sahih bu böyle, Allah en iyi bilendir, dedi .[8] Bu rivayet doğru ise, iki şeye delâlet etmektedir;
1- Ebû Hanîfe, Atâ b. Ebî Raban'm meclisine oturdu, ondan ders okudu, ilim aldı. Atâ 114 senesinde vefat ettiğine göre bu şu demek olur: Ebû Hanîfe o zaman Mekke'ye Hac için gidiyor, orada ulemanın ders halkalarına oturuyor, onlardan ilim öğreniyordu. Bunu yaparken Hammâd'm talebesi idi. Hammâd'ın dersine devam etmesi başkalarından da ders almasına hiçbir mâni teşkil etmez.
2- Bu rivayetten anlıyoruz ki, Atâ Mekke'deki derslerinde Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirine de temas ediyor, âyetlerin tefsirine girişiyordu. Mekke ekolü, Ashabdan olan Abdullah b. Abbas'ın ilmine varisti. îbn-i Abbas ise en ziyade Kur'ân-ı Kerim . tefsirinden şöhret sahibi idi. Tercüman-ı Kur'ân unvanı taşır. Nâsih ve men-suhu onun kadar bilen yoktu.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #68 : Mart 07, 2008, 11:41:38 pm » |
|
59-En Meşhur Üstadları
Şimdi artık Ebû Hanîfe'nin üstadlanndan birer birer bahsetmek sırası gelmiş bulunuyor. Ebû Hanîfe'nin kendilerinden ders aldığı ve muayyen bir fikir tarzı olup da onun üzerinde bir tesir bırakan bu üstadîanm tanımak, Ebû Hanîfe'nin feyz aldığı yerleri, ilim susuzluğunu gidermek için kana kana içtiği menbalan bize öğretmiş olur. Ve "böylece onun fıkhî kültürünün her cephesi aydınlanmış, bulunur.
Ebû Hanîfe'nin en başta gelen üstadı., ölünceye kadar dersine devam ettiği Hammâd b. Ebî Süleyman Eş'arî'dir. Hammâd, îbrahim b. Ebî Musa el-Eş'arî'nin kölesi idi. Kûfe'de yetişti. İbrahim Nahaî'den fıkıh okudu. Onun re'y ve görüşünü en iyi bilenlerdendi. 120 hicrî yılında vefat etti. Hammâd, yaînız îbrahim Nahaî'den fıkıh Öğrenmekle kalmadı, Şa'bî'den de fıkıh dersi aldı. Bu ikisi Şureyh'den, Alkame b. Kays'dan, Mesruk b. Ecda'den ders almışlardır. Bu üstadlar da Abdullah b. Mes'ud, Ali b. EbîfTalib gibi iki büyük Sahabeden fıkıh ilmini öğrenmişlerdir. Kibâr-ı As-habdan olan bu iki zat yâni Hz. Ali ve îbn-i Mes'ud Kûfe'de ikamet etmeleri hasebiyle Kûfe'ye kendi ilimlerini mîras bıraktılar ki, Küfe fıkhının temeli bu olmuştur. Bu ikisinin fetvaları ve onların izinden giden talebelerinin ekvali sayesinde o büyük fıkıh mirası ortaya çıkmıştır. İşte Hammâd bu ilmin içinde yetişti. * îbrahim Nahaî'nin fıkhını ve Şâ'bî'nin fıkhını okudu, öğrendi. Öyle görünüyor ki, Hammâd daha ziyade îbrahim Nahaî'nin fıkhım tuttu. Onun fıkhı ehl-i re'y fıkhı kulundandır. Şâ*bî ise ehl-i re'y fukahâsın-dan ziyade ehl-i Hadîs fukahâsma daha yakındır. Kendisi her ne kadar Irak'da yaşadı ve orada okuyup yetişti ise de Eserci ulemadandır. Ehl-i re'y fukahâsının yolunu beğenip sevemedi.
Ebû Hanîfe 18 sene Hammâd'ın dersine devam etti. Ondan ehl-i Irak fıkhım Öğrendi ki, bu fıkhı, Hz. Aîi ve Abdullah îbn-i Mes'ud'un fıkıhlarının hulâsası demektir. îbrahim Nahaî'nin fetvalarını, fıkıh hükümlerini Hammâd'dan bizzat aldı. Onun için, Şah Veliyullah Dehlevî, «Hanefiyye fıkhının kaynağı îbrahim Nahaî'nin kavilleridir» hükmünü vermektedir. Hüccet'ullahi'1-Bâliga kitabında şöyle diyor: «Ebû Hanîfe Hazretleri (Allah razı olsun) ibrahim Nahaî'nin ve akranlarının mezhebine sarılmıştı. îbrahim Nahaî'nin dediklerinden geçmiyor, onları aşmıyordu. Ancak az bir şey bundan hariç kalır. Onun mezhebine göre, mes'ele çıkarma hususunda büyük dirayeti vardı. Tahric yollarında gayet ince görüsü vardı. Furu1 mes'elelerini cok1 mükemmel işlivordu. Eğer bu dediklerimin hakikata uygun olduğunu anlamak istersen : Kitab'ül-Asâr'dan, Abdu'r-Râzık’ın El-Camitnden, Ebü Bekir b. Şeybe'nin Musannef'inden îbrahim. Nahaî'nin akvalini topla, sonra onları Ebû Hanîfe'nin mezhebiyle mukayese yap, göreceksin ki, gayet az meseleler hariç, Ebû Hanîfe bu delillerden ayrılmıyor ve gayet az olan mes'elelerde de yine Küfe fukahâsmm kail olduklarından dışarı çıkmıyor.»[9]
îşi bu kadar dar bir çerçeve içine sokmakta belki de biraz mübalâğa vardır. Ebû Hanîfe'nin fıkhı aşın derecede dar gösterilmiş oluyor. Fakat Ebû Hanîfe'nin Hammâd'a devamı ve Ham-mâd'ın da bütün rivayetlerde geçtiği veçhile, İbrahim Nahaî'nin fıkhını en iyi bi.en bir insan olması, şüpheye yer bırakmadan ortaya çıkıyor ki, Ebû Hanîfe fıkhının en büyük-ve başlıca kaynağı üstadı Hammâd'm, îbrahim Nahaî'den aldığı ilim mirasıdır. Hanefiyye'nİn eski eserlerini dikkatle okumakda bilhassa bunu isbat etmektedir.
- Ders Aldığ Diğer Kimseler
Hammâd'm dersine devam eden bir talebe olmakla beraber başkalarından da ders alıyordu. Bunu yukarıda da söylemiştik. Hammâd'm ölümünden sonra dersi bırakıp ilimden vazgeçmiş değildi. Hem öğreniyor, hem Öğretiyor. Bu hususta Hz. Peygamber'-in Hadîs-i şerîfiyle amel eden ilme sadık ulema gibi hareket ediyordu. «Bir adam ilim peşinde oldukça âlim olmakta devam eder. Alim olduğu zannına düştüğü zaman cahil olur gider.» Yukanda da zikrettiğimiz gibi Ebû Hanîfe Hac mevsiminde hacca gittiğinde ve Mekke'ye vâki olan seyahatlerinde Atâ b. Ebî Rabah'dan ders alıyor, Beyt-i şerifte mücavir bulunduğu müddetçe oradaki ders halkalarına devam ediyordu. Hayatında 55 defa Hac ettiğim söylerler. Bunun mânâsı delikanlılık çağına ayak bastıktan sonra her sene haccetmiş demektir. Biz bu sayının kesin olduğuna hükmetmiş değiliz. Hac niyetiyle Mekke'ye gelince bir taraftan ilim ve Hadîs öğrenme imkânını buluyordu. Diğer taraftan da hac menâ-sikini, hacda yapılması gereken ibadetleri yapmakla dînî farîzesini ifa ediyor, takvasını tamamlıyordu. Mekke ekolünde Atâ'dan İbn-i Abbas'ın ilmini aldığı gibi onun azadhsı Ikrime'den de ilim aldı. Bu Ikrime, Efendisi tbn-i Abbas'ın ilmine vâristi. îbn-i Abbas'm ölümünden sonra oğlu onu dört bin dinara satınca:
— Senden hayır gelmez, babanın ilmini dört bin dinara satıyorsun, dedi. O da bu satıştan vazgeçti.
Hz. Ömer'in ve onun oğlu Abdullah'ın ilimlerini, Abdullah'ın azadhsı Nâfi'den aldı. Böylece îbn-i Mes'ud'un ilmiyle Hz. Ali'nin iimini Küfe ekolü voliyle almış oldu. Hz. Ömer'in ve tbn-i Abbas'-m ilimlerini de görüşüp buluştuğu Tabiînden ahp öğrendi.
Zeyd B. Ali'den Ders Alması
Buna göre İslâm cemaatının fıkıhlarım türlü yollardan aldığını söyleyebiliriz. Her ne kadar kendisinde^ ehl-i re'y ve kryasçila-rın görüşü galip ise de, bu böyledir. Hattâ ehl-i re'yin üstadı sayılmıştır. Fakat Ebû Hanîfe yalnız bu üstadlardan ilim almalka iktifa etmedi, hattâ Şia imamlarından da ilim aldı, ders okudu. Onlarla zaten münasebeli vardı, onlara yardımda bulunuyordu. Eme-vîler zamanında olduğu gibi Abbasîler zamanında da, ihtiyarlık çağında bu yüzden hesaba çekildi. Nihayet Ali Beyt'e olan candan bağlılığı sebebiyle ihlâsı uğruna şehid oldu. Hak ve takvadan ayrılmadan bu uğurda can verdi. Bu imamlardan Zeyd b. Ali, Mu-hamftıed Bakır, Ebû Muhammed Abdullah b. Hasan'dan ilim öğrendi. Bunların her biri fıkıhda ve ilimde esaslı bilgi sahibidirler.
îmânı Zeyd b. Ali Zeynel-Abidin (ölümü 122 hicrî senesi) her nevi islâm ilimlerinde gayet geniş bilgi sahibi olan bir âlimdi. Kur'ân-m okunma tarzına dair kıraat ilimlerini ve diğer Kur'an ilimlerini çok iyi bilirdi. O fıkıh ilminde olduğu gibi, akaid ve kelâm ilminde de üstad idi. Hattâ mu'tezile, kelâmdaki üstün bilgisinden dolayı pnu kendi üstadlanndan sayarlar. Ebû Hanîfe iki sene kadar ona talebelik yaptığını söyler. (Ravdun-Nâdir) in kaydettiğine göre Ebû Hanîfe şöyle demiştir: «Zeyd b. Ali'yi ve arkadaşlarım gördüm. Zamanında ondan daha fakıh, ondan daha bilgili olan bir kimse görmedim. Onun kadar sür'atle cevap veren ve gayet açık sözlü olan yoktu. O emsalsizdi.»
Ebû Hanîfe'nin onunla görüştüğünde bizim hiç şüphemiz yok. Fakat onun dersine devam ettiği kanaatmda değiliz. Belki dersine devam etmeden onunla görüştüğü, buluştuğu zamanlarda onun bilgisinden istifade etmiş, ondan ilim öğrenmiştir.
Muhammed Bâkır'dan Ders Alması
Adı geçen Zeyd'in kardeşi olan Muhammed Bakır b. Ali Zeyn'eî-Abidin, Şîa imamlarından ve on iki imâmdan biridir. O kardeşi Zeyd'den önce vefat etmiştir. îmâmiye fırkalarının en meşhurlarından olan on iki imâm ve îsmailiye fırkası onun imamlığında ittifak etmişlerdir. Ona Bakır unvanı verilir. Çünkü o ilmi deşelemiş-tir. O, Al-i Beyt'ten oiduğu halde Hulefa'yı Raşidîn'den olan Ebû Bekir, Ömer ve Osman Hazretleri haklarında asla kötü bir söz sarf etmemiş tir. Rivayet olunduğuna göre, Irak ahalisinden bâzj-ları onun yanında Ebû Bekir, Ömer ve Osman'ı kötülükle anmışlar, onlara dil uzatmışlar, Muhammed Bakır buna fena halde kızmış onlara sitem ederek:
— Siz mal, mülk ne varsa hepsini terkederek kendi yurtlarından çıkarılan muhacirlerden misiniz? diye sordu.
— Hayır, dediler,
— Muhacirlere kucağım açan, yer hazırlayan Ensar'dan mısınız?
— Hayır.
— Bunlardan değilsiniz, onlardan değilsiniz! Hiç olmazsa onlardan sonra gelip de: Yâ Rab bizi ve îman etmede bizi geçen kardeşlerimizi affet diyenlerden de mi olamıyorsunuz? Bari onların aleyhinde bulunmayın. Bunu da mı yapamıyorsunuz? Yanımdan defolun! Benden uzak olun. Müslüman olduğunuzu söylüyorsunuz, fakat islâm ehlinden değilsiniz.
Muhammed Bakır 114 hicrî yılında vefat etti.[10]
Muhammed Bakır gayet derin bilgi sahibi idi. Anlaşıldığına göre Ebû Hanîfe, Ehl-i re'y ve kıyastan olarak ortaya çıkmaya başladığı ilk zamanlarda onunla görüşmüş ve buluşmuştur. Ve ilk defa buluşmaları da, Ebû Hanîfe'nin Medine'yi ziyareti sırasında Medine'de olmuştur. Zira rivayet olunduğuna göre Muhammed Bakır ilk görüştüklerinde ona :
— Sen ceddim Resûlullâh'm dînini ve Hadîslerini kıyasla de-ğiştiriyormuşsun? demiş, Ebû Hanîfe de:
— Allah korusun, böyle bir şey nasıl olur? demiş.
— Belki değiştirdin.
— Lâyık olduğunuz makamınıza oturunuz, ben de bana yakışır şekilde yerime oturayım, zira benim size hürmetim var, hayatında Ashabı arasında muhterem olan ceddiniz hürmetine, sîzlere hürmet etmeğe hepimiz borçluyuz.
Bunun üzerine Muhammed Bakır oturdu. Ebû^Hanlfe de onun önüne diz çöktü. Ve arada şu konuşma cereyan etti; Ebû Hanîfe :
— Size üç sualim var, onlara cevap lütfedin diye söze başladı. Evvelâ:
— Kadın mı daha zayıftır, erkek mi?
— Kadın.
— Kadının mirasta hissesi kaç?
— Adam iki hisse alıyor, kadın bir hisse.
— Bu, ceddin Resûlulîâh'ın kavli değil mi? Eğer ben atanın dinîni bozmuş olsam, kıyasa göre; erkeğin hissesini bir, kadının hissesini iki yapardım. Çünkü: kadın zayıftır, kazanç yollan azdır, erkek kuvvetlidir, çok çalışır, çok kazanır, nasıl olsa geçinir. Fakat ben kıyas yapmıyorum, nasla amel ediyorum.
î kincisi:
—Namaz rnı daha faziletlidir, yoksa oruç mu?
— Namaz daha faziletlidir.
— Atanın kavîi böyledir. Eğer ben onun dînini bozmuş oîsam, kadın hayizden temizlendikten sonra, kıyasa göre; namazını kaza etmesini emrederdim. Orucunu kaza ettirmezdim. Fakat ben kıyasla böyle bir şey yapıyor muyum?
Üçüncüsü:
— Bevil mi daha pistir, yoksa meni mi?
— Bevil daha pistir.
— Eğer ben atanın dînini kıyaslarımla değiştirmiş olsam, kıyasa göre; bevilden gusül yapılmasını, meniden abdest alınmasını emrederdim. Fakat ben Hadîse aykırı re'y kullanarak, kıyas yaparak ceddin Resûlullâh'm dînini değiştirmekten Allah'ıma sığınırım. Böyle şeyden beni Allah korusun.
Bunun üzerine. Muhammed Bakır ayağa kalktı. Ebû Hanîfe'yi kucakladı ve onu abımdan öptü.
Bu konuşmayı Muvaffak Mekkî, Menakıbmda nakletmiştir. Sözün gelişinden anlaşılıyor ki, bu konuşma ilk görüşmede olmuştur. Zira ona tanımadığı bir kimseye sorar gibi sormuştur. O, yalnız Ebû Hanîfe'nin kıyascı olarak şöhretini duymuştu. Fakat Ebû Hanîfe nas olan yerde kıyas yapmadığını ve bunu misallerle açıklayınca onu takdir ve tebcil etti. Bu konuşma aynı zamanda bize şunu da gösteriyor ki: Ebû Hanîfe, henüz üstadı Hammâd'm ders sıralarında otururken bile re'y ve. kıyas sahibi olarak şöhret almıştır. Hammâd'm ders halkasında oturması onun şöhret kazanmasına bir mâni teşkil etmemiştir, ilmi ve ilimdeki usulü etrafa yayılıp duyulmuş ki, Muhammed Bakır onu kıyascı olarak tanıyor. Hammâd 120 senesinde öldü. Muhammed Bakır ise 1İ4 senesinde vefat etti. Buna göre bu konuşmanın cereyan ettiği görüşme yapıldığı zaman, hiç şüphesiz ki, Hammâd hayatta idi.
Bu nevi haberler bize gösteriyor ki? Ebû Hanîfe henüz Ham-mâd'ın ders halkasında otururken şöhret kazanmıştır. Hayatının gelişi ve akışı onu bu şöhrete erkenden narazed kılmıştır. Zira onun birçok defalar Basra'ya seyahati, birçok defalar Hacca gidip gelmesi, ulema ile görüşmesi, üstadı Hammâd'Ia müzakeresini yaptığı re'y ve kıyas usulü ve yolunu işlemesi, etrafında ulema ile münakaşalarda bulunması, şüphesiz ki bunlar onu şöhret yapmıştır. Henüz müstakil bir ders halkası kurmadan önce daha talebeyken namı etrafa yayılmıştır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #69 : Mart 07, 2008, 11:48:27 pm » |
|
60-Ca'fer Sâdık'la İlmî Münasebeti
Ebû Hanîfe'nin Muhammed Bâkır'İa münasebeti olduğu gibi onun oğlu Ca'fer Câdık'la da ilmî temasları vardı, ikisi aynı yaşta idiler. Aynı senede doğmuşlardı. Fakat Ca'fer Sâdık, Ebû Hanîfe'-den daha evvel ahirete göçtü. Ebû Hanîfe'den iki yıl önce 148 senesinde vefat etti. Ebû Hanîfe ondan bahsederken: «VAllah Ca'fer Sâdık'dan daha fakih bir kimse görmedim» demiştir.
Muvaffak Mekkî Menakıb-ı Ebû Hanîfe eserinde şunu nakleder : Ebû Ca'fer Mansur bir defa :
— Yâ Ebû Hanîfe bu insanlar Ca'fer Sâdık'a meftun oldular. Ona sormak üzere en çetin mes'ele hazırla da sor bakalım, dedi. Ebû Hanîfe de 40 soru hazırladı. Bundan sonrasını Ebû Hanîfe'den dinleyelim. Diyar ki: Ebû Ca'fer, Hîre'de iken Ca'fer Sâdık yanında bulunduğu bir sırada huzuruna girdim. Ca'fer Sâdık Halifenin sağ tarafında oturuyordu. Gördüğüm anda Ca'fer Sâdık'ııı heybeti beni kapladı, meclise Halifenin heybetinden ziyade onun heybeti hâkimdi. Selâm verdim.
— Otur, diye işaret ettiler. Ben de oturdum.
Mansur, Ca'fer Sâdık'a dönerek :
— Yâ Ebâ Abdullah, işte Ebû Hanîfe bu zattır, dedi.
— Alâ, dedi. Sonra bana dönerek ;
— Yâ Ebû Hanîfe, Ebâ Abdullah'a mes'elelerini arzet bakalım, dedi. Ben de hazırladığım mes'eleleri arzetmeğe başladım. Ben soruyordum, o cevap veriyordu. Ve siz şöyle dersiniz, Medine ehli şöyle der, biz ise böyle deriz,; diyerek bütün ihtilâfları naklediyor, bazan bizim kavlimize, bazan Medine ehli kavline tâbi oluyor, bazan bize muhalefet ediyordu. Kırk mes'eleyi de böyle bütün tafsilâtiyle cevaplandırdı, bir tanesini bile cevapsız bırakmadı.
Ebû Hanîfe bunu anlattıktan sonra Ca'fer Sâdık'm ilmî kudretini belirterek şöyle dedi: «insanların en âlim olanı, mes'eleler etrafındaki ihtilâfları en iyi bilendir.»
Bu rivayet bize gayet açık olarak gosierıyor ki: Ebû Hanîfe Ca'fer Sâdık Hazretleriyle daha ilk görüşmede onun yüksek ilmî kudretini anlamış, onu takdir etmiştir. Ca'fer Sâdık'ın fıkıh hakkındaki derin bilgisine hayran kalmıştır. Şüphesiz ki, hâdise Man-sur ile evlâd-ı Ali arasında düşmanlık baş göstermezden Önce olmuştu.
Ca'fer Sâdık her ne kadar Ebû Hanîfe ile aynı yaşta ise de ulema onu Ebû Hanîfe'nin üstadlanndan addetmişlerdir.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #70 : Mart 07, 2008, 11:53:00 pm » |
|
61-Abdullah B. Hasan'la Münasebeti
Ebû Muhammed Abdullah b. Hasan da Ebû Hanîfe'nin üstadlarından biridir. Mekkî ve İbn-i Bezzazı menakıblanrîda geçtiği üzere Ebû Hanîfe onun talebesidir. Abdullah Hazretleri, sözünde sâdık bir âlim, güvenilir bir muhaddisti. Süfyân-ı Sevrî, îmâm Mâlik ve diğerleri ondan Hadîs rivayet ederler. Ulema nezdinde onun değeri büyüktür. O, kadri yüce bir âbiddir. Emevî Halifelerinin en sofularından olan Ömer b. Abdulâziz'le görüştü. Ondan son derece i'zaz ve ikram gördü. Abbâsîlerin ilk devrinde Ebu'l-Abbas Sef-fâh'îa görüştü. Ondan da aynı i'zaz ve ikramı gördü. Seffâh kendisine bir milyon dirhem ihsanda bulundu. Mansur, Halife olunca ona bunların aksine muamele yaptı. Onun evlâtlarına ve ailesine de aynı kötü muamelede bulundu. Elleri kollan bağlı bir haîde onları Medine'den Haşimiye'ye getirtti. Onları merhametsizce hapse tıktı. Çoğu hapiste can verdiler.
Burada şuna işaret etmek isteriz ki, bilûmum evlâd-ı Ali'ye ve bilhassa Abdullah b. Hasan ailesine karşı bu gaddarca muameleler, işte Ebû Hanîfe'nin kalbini Abbasilerden çeviren bunlardır. Bu gaddarca zulümleri gördükten sonra onlardan soğumuş, fırsat buldukça Ebû Ca'fer'in idaresi aleyhinde bulunmağa . başlamış, hükümetine acı tenkîdlerini yöneltmiştir. Çünkü o* Hz. Ali evlâdını seviyordu. Yukarıda görüldüğü veçhile bunlardan birçoklan onun üstadları idi, onlardan ilim ve feyz almıştı. Bilhassa Abdullah ile aralannda gayet samimî bir dostluk mevcuttu.
Abdullah 70 senesinde doğmuştur. Ebû Hanîfe'den on yaş kadar büyü kdemektir. 75 yaşında olduğu halde 145 senesinde bu fâni âlemden ebediyet âlemine göçmüştür.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #71 : Mart 07, 2008, 11:53:53 pm » |
|
62-Bazı Ehl-Î Heva Île Görüşmesi
Ebû Hanîfe'nin ilmî münasebetleri yalnız ehl-i sünnet ve cemaat mensuplanna, Al-i Beyt imâmlanna münhasır değildi. Menakıb kitaplarının kayıtlarına göre o bâzı sapık fırkalarla temas ederdi. Onlardan bâzı hocaları vardı. Meselâ Câbir b. Yezid Cu'-fı'yi (ölümü 165 yılı) onun üstadlarmdan sayarlar. Halbuki o, Gu-lât-ı Şiîa'dandır. Bunlar Hz. Muhammed'in veya Hz. Ali'nin veyahut da son imamların tekrar geleceklerine inanırlar. îbn-i Bezzâzî, Menakıb-ı Imâm-i A'zam eserinde bunun Abdullah b. Sebe'in et-bâindan olduğunu söyler. Fakat bence bu uzak bir şeydir. Bana göre o, Şia'nın Sebeiyye kolundan değildir. Zira Sebeiyye : Hz. Ali'ye uîûhiyyet nisbet ederler, veya buna yakın bir şey söylerler. Hz. Ali onları küfre nisbet etmiştir. Ebû Hanîfe'nin Islâmilmini bu nevi kimselerden almasına ihtimal verilmez. Câbir b. Yezid, Hz. Ali'nin tekrar döneceğine kail ise ve bu da Sebeiyye'nin kavline uygun düşüyorsa, bu aynı zamanda Keysâniyye'nin akidesine de uygun demektir. Onlardan sayılması daha uygun düşer .
Öyle anlaşılıyor ki, Ebû Hanîfe, yanlış anlayışını bildiği halde, ondan bâzı aklî ilimleri okumuştur. Onun kendisini sapık heveslere kaptırdığını biliyordu. Bunun için olacak ki, onun hakkında şöyle, derdi: «Câbir Cu'fî açığa vurduğu hevesleriyle nefsini ifsad etti, bence kendi babında Küfe'de ondan daha büyüğü yoktur!»[11] Ebû Hanîfe, Câbir'in ilim bablarından hangisinde çok bilgi sahibi olduğunu beyan etmiyor. Belki de tahric kısmında, veyahut aklî ilimlerde derin bilgisi vardı.
Şunu da kaydedelim kî, Ebû Hanîfe kendisi onunla müzakerelerde bulunur, fakat arkadaşlarım ve talebelerini onunla oturmaktan görüşmekten menederdi. Demek onların onun fitnesine kapılmalarından, sapık düşüncelerinin tesiri altında kalmalarından korkuyordu. Dalâlete saplanmış olan bu adamın hevâ ve hevesine göre, onları da sapıtmasından endişe ediyordu. Ebû Hanîfe onu yalancılıkla vasıflandırarak ondan sakındırırdı. Mîzanü'l-l'tidal kitabının kaydına göre, Ebû Yahya el-Humânî diyor ki: «Ebû Hanîfe'yi şöyle derken işittim: Gördüklerimin içinde Atâ'dan daha faziletli bir insan, Câbir Cu'fî'den daha yalancı bir kişi görmedim.»[12]
Bunlar bize gösteriyor ki, Ebû Hanîfe ilmin herhangi bir sahasında kuvvetli olan birini buldu mu, her ne kadar bâzı sapık düşünceleri olsa da, onlardan ilim alıyordu, ilmin faydalı olanını alıyor, zararlı olan yerlerini ayıklıyordu. Temizini pis olandan ayırıyor, iyisini seçip alıyor, pis ve. zararlı planını fırlatıp atıyordu.
îlmi her kaptan atmaktan çekimiyordu, kabı taşıyana ve kaba bakmıyordu. Faydalı ve yararlı gördüğünü alıyor, onun kirini, pasını temizliyor, temiz bir hale sokuyordu. İlimden bu yoida faydalanmayı herkes yapamaz. Bunun ancak düşünce ufukları geniş, kabiliyetleri yüksek olan kuvvetli akıllar yapabilir. Zira aradıkları doğruyu bulmaktan, hayrı tanımaktan onları alıkoyacak, saplandıkları sapık bir düşünceleri yoktur. Ebû Hanîfe ise bu hususta asrının biricik âlimi idi.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #72 : Mart 07, 2008, 11:54:36 pm » |
|
63-Arasında Îkî Nevî Ulema
Onun çağında ulema iki sınıf -idi. Bir kısmı yalnız İslâm fıkhı île iktifa eder, başka bir şeye uzanmızdı. Eğer daha biraz ufku genişlerse, tahric ve kıyasa kadar giderdi. Diğer bir sınıf ise akaid ve kelâm okur, onların felsefesine dalmak ister, dînin ruhunu ve özünü bilmeksizin böyle felsefe taslamağa kalkışınca, bu felsefe onu maksattan ayırır, bâzan şaşırtıp dalâlete sürüklerdi. Hem fıkıh mes'elelerinde derinleşip, hem de aklî bilgileri inceleyip bu ikisinin arasım bularak sapmadan, gayeden ayrılmadan doğru yolu tutup giden adeta yoktu. İkisi arası bu orta yolu ilk tutan Ebû Hanîfe olmuştur. Ondan başkası bu yola koyulmamıştır.
Ebû Hanîfe bu yolu hem ilk tutan olmuş ve hem de en yüksek mertebeye çıkmış ve gayeye ulaşmıştır. Onun için her nevi ilim kapısından dalmış ve her türlü ilmi öğrenmek istemiş, ilme giden her yolu tutarak daima ilim peşinde koşmuştur. Hakikatte hâkim ve doğru bir akıl, kuvvetli ve metîn bir dîn, araştırıcı ve tenkidci bir kafayla ortaya atıldı. Biliyordu ki, talebelerinin gücü bunların hepsine yetmez, onun yaptıklarını onlar yapamaz. Onun için talebelerini fıkıhtan başka mevzulara dalmaktan sakındırır, fukahâ-dan başkasından ders almalarını yasak ederdi. Yukarıda oğlu Hammâd'ı kelâmda münazara yapmaktan nasıl menettiğini söylemiştik [13]. Halbuki o, bu mevzuda temayüz etmiş bir âlimdi.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #73 : Mart 10, 2008, 01:10:37 am » |
|
64-Münazaraları, Seyahatleri, Ders Usulleri
Bir şahsın hususî hayatını saran ahval ve hâdiseler, onun başkalarına itimad etmeksizin yaptığı eîüdler ve edindiği tecrübeler, bunların hepsinin o şahsın ilmî hazırlığında, hayatına istikamet verip fikrini kullanmasında tesiri görülür. Ebû Hanîfe'nin hayatı, ilmî araştırmaları, edindiği tecrübeler bunların hepsi Irak fıkhını yoğurup meydana getirmiştir.
a) Her şeyden evvel o, ticaretle meşgul bir aile yuvasında yetişti. Ve sonraları hayatı boyunca bu ticaretten ayrılmadı. Ticaret işlerine doğrudan kendisi bakmadıysa bile, bunları vekili veya or~ tağı vasıtasiyle yürütmüştür. Bu itibarla çarşı-pazardaki alış veriş usulünü ticaret örf ve âdetlerini yakından tanırdı. Bu bakımdan çarşı-pazarda edindiği tecrübeleri ona ticarette halkın muameleleri, alış veriş yolları hakkında vukufla konuşma imkânını verdi. Ve belki de bunun için fıkıh mes'delerinde hüküm çıkarırken, aşağıda izah olunacağı veçhile. Kitap ve Sünnet olmayan hususlarda, örf ve âdete mühim bir yer vermiş olacaktır. İhtimal ki, kıyas maslahata, adalete veya örfe muhalif olduğu zaman istihsan yoluyla hükme varma hususunda, ticarete olan bu vukufu sayesinde iyi bir muvaffakiyet göstermiştir. Talebesinden Muhammed b. Hasan diyor ki: «Ebû Hanîfe kıyas yaptığı zaman ashabı ona itiraz ederler, şöyle böyle derler. Fakat istihsan yapıyorum, dedi mi hiç birisi karışamazdı. Çünkü istihsan mes'elelerinde öyle çok deliller bulurdu ki, hepsi boyun eğip ona teslim olurlardı.»
Bunun sebebi: Mes'elelerin inceliğini kavraması, halkla temas neticesi onların muamelelerini, meramlarını gayet iyi bitmesidir, îstihsan yaptığı zaman bunun malzemelerini, şer-i şerifin usuliyle beraber, insanların ahvalini iyiden iyiye bilmesinden alırdı.
b) Ebû Hanîfe çok seyahat ederdi. Rivayetler onun elli beş defa hacca gittiğini söylüyor. Bu rakam biraz mübalâğalı olsa da yine çok haccettiğine delâlet eder. Hac esnasında ders alır, ders verirdi. Başkalarından ilim öğrenir, rivayet eder, kendisi feîvâ verirdi. Mekek'de Atâ b. Ebî Rebah'Ia görüşürdü. İlk defa görüştüklerinde Atâ ona sordu :
— Sen nerelisin?
Küfe ahalisindenim, deyince.
— Dinlerini ayrı ayrı bölüp fırkalara dağılan diyardan desene!
— Evet oradan.
— Sen hangi sınıftansın? ;
— Ben selefe sövmiyen, kadere îman eden, günahtan dolayı bir kimseyi tekfir etmeyen sınıftanım.
Hac esnasında îmâm Mâlik'e gider, onunla fıkıh müzakeresi yapardı. İmâm Evzâî ile görüşür, onunla mubahaselerde bulunurdu. Onun hac seferinin işte böyle bir de ilmî cephesi vardı. Vahiy diyarında, o mukaddes risâlet ülkesinde Hazret-i Peygamberin harekâtını ve ahvalini yakından tetkik etmek imkânını bulur, Resûluî-lah'm âsânnı araştırır,, onu görmüş gibi olurdu.
Bu seyahatler esnasında kendi fetvalarını başkalarına arzeder, onlar hakkında başkalarının ne dediklerini duyar, tenkidlerini dinler ve zayıf noktalarını anlardı. Bunlardan başka bu seyahatler onun zihnini açar, görüş ufkunu genişletirdi. Muhtelif memleketleri görüp tanır, halkın muamelelerini ve örflerini Öğrenir, fıkıh mes'elelerini ona göre yürütür ve hüküm verirdi.
c) Ebû Hanîfe ilim tahsiline başladığından itibaren cedel ve münazaraya son derece meraklı bir zattı. îslâm fırkalarının ocağı olan Basra'ya sık sık gider, dînî fırkaların reisleriyle mücadele ve münakaşa yapar, onların görüşlerini çürütürdü. Gençliğinde onun yirmi iki kadar fırka ile mücadele yaptığı rivayet olunur. Yaşı ilerledikçe ömrü boyunca îslâm fıkhını müdafaadan bir an hâli kalmamıştır. Fıtrî mantıki sayesinde münazaraları kolayca kazanırdı. Devrindeki dehrilerle bu kâinatın bir yaratıcısı bulunduğuna, îmanın zaruri olduğuna dair yaptığı münakaşa meşhurdur. Dehri-Iere şunu sorarak münazaraya başlamıştır:
— Bir adam size gelse de şöyle bîr şey anlatsa: Denizin ortasında bir fırtına koptu, dalgalar ve rüzgâr çarpışırken birdenbire içi çeşitli mallarla dolu bir gemi meydana geliverdi. Kuvvetli fırtınaya rağmen bu gemi kaptansız ve tayfasız kendi kendine istikametini bulup hareket ediyor; dese buna ne dersiniz. Akıl bunu kabul eder mi?
— Hayır, dediler, Böyle şey olmaz. Bu akim kabul etmeyeceği ve havsalanın almayacağı bir şeydir.
— Mademki öyledir. Denizde bir geminin kendi kendine olu-vereceğini ve kaptansız yüzeceğini kabul etmiyorsunuz. Şu sonsuz âlemler, en ince nizam üzere kurulmuş bu dünya, içindeki akıllara hayret verici varlıkları ve olaylariyle kendi kendine nasıl oluverir, bunların bir yaratıcısı, bir sahibi yok mudur?
Dehriler buna cevap vermeyi sustular [1]
Kelâm ve akaid mes 'eklerinde yaptığı münakaşalar onun fikrini işletmiş, kavrayışım derinleştirmiştir. Münazara ve mübahase melekesi gayet gelişmiştir. Onun için Mekke'ye, Medine'ye gidişlerinde vesair Hicaz seferlerinde fıkıh münakaşaları yapar, vardığı yerde âdeta fıkıh pazarı kurardı. Onun meclisinde herkes görüşünü ve delilini ortaya atar, serbestçe konuşurdu. Bu münasebetle o zamana kadar işitmediği Hadîsleri, Sahabe fetva ve içtihatlarını duyar, yeni yeni kıyas ve hükümlere vakıf olurdu. Yukarıda da zikri geçtiği üzere o, kölelerin verdiği emâm tanımıyordu. Fakat kendisine Hz. Ömer'in kölelerin emânı tanıdığı söylenince o da bunu kabul etti ve eski re'yinden döndü.
ç) Ebû Hanîfe'nin ders usulü bambaşka idi. Talebesine dersi yalnız takrir yoluyla vermezdi. Hocayla talebe beraber müzakere yaparak mes'eleyi müşavere ile hallederlerdi. Meselâ ortaya bir fıkıh mes'elesi atılırdı. O mes'ele hakkında talebeleri söz alır her biri görüşünü söyler, delilini getirir, itirazlar yapılır, cevaplar verilir, o mes'ele hakkında he risteyen konuşur, deliller çarpışır, mes'ele olgunlaşır, en sonunda Ebû Hanîfe de re'yini söyler ve mes'ele hükme bağlanırdı. Bu mübahaseler yapılırken talebeleri Ebû Hanîfe'nin kıyaslarına ve içtihatlarına itirazlarda bulunurlar, yukarıda Mis'ar b. Kidam'dan naklettiğimiz gibi, bâzan gürültüler olur, sesler yükselirdi. Mes'ele her yönden incelendikten sonra Ebû Hanîfe'nin re'yine göre karara bağlanırdı. (Hattâ bir mes'ele halledince şükür için toptan tekbir alırlardı. Dînî bir mes'elenin halli onlar için bir zafer olurdu. Küfe mescidi tekbir sadalariyle inlerdi). Bu usul ders okutmak, hem hocanın, hem de talebenin bilgisini arttırır. Talebe derse iştirak ederek açılır, hoca talebesinin re'yini işitir, onlân mes'ele halline alıştırır, bu usul çok faydalıdır. Ebû Hanîfe'nin derslerinde bu yolu tutması, ölünceye kadar onu talebe olarak yaşatmıştır, ilmi daima artmış, fikri yükselmiştir. Kendisine bir Hadîs arzolununca onda beyan olunan hükmün illetini araştırırdı. Hükmün illetini bulunca, o usul üzerine kurulan fürû' mes'elelerine onu tatbik ederdi. Ve ona göre işte fıkıh da budur. Şöyle derdi: «Hadis toplayıp da fıkıh bilmiyen kimse ilâç satan eczacıya benzer. İlâçları toplar, fakat hangi hastalıklarda kullanacağını bilmez, ilâçların kullanılacağı yeri doktor gösterir. Hadîsciler toplar, fakih Hadîsden hüküm alır.»[2]
Görülüyor ki, Ebû Hanîfe taleeblerini münazara yapmağa alıştırıyor, onları donmuş bir halde durup dersle alâaklanmaz bir durumda bıyrakmıyordu. Onları üç şeye alıştırdı;
1- Onlara malca yardım yapardı. Geçinme sıkıntılarım giderirdi. Evlenme çağma gelip de evlenme masraflarını karşılayacak parası olmıyanlann, masraflarını görerek evlendirir, kızlara cihaz verirdi. Şüreyk onun hakkında şöyle diyor: «İlim öğrettiği talebesini zenginleştirirdi. Talebesine ve ailesine yardım yapardı. Talebesi ilim Öğrendikten sonra ona :
— «Helâl ve haramı Öğrenmek suretiyle en büyük zenginliğe ulaştın» derdi.
2- Talebelerinin rûh haletini gözönünde tutar, onların üzerinden himayesini eksik etmezdi. Onların hayrını gözetirdi. İçlerinden birine ilim gururu gelip onun ders halkasından ayrılma sevdasına düştüğünü sezince onu ikaz ederdi, onun henüz başkasından ders alma ihtiyacında olduğunu sezdirirdi.
Rivayet olunduğuna göre, talebesi Ebû Yusuf kendisinin müstakil bir ders halkası kurup ders okutma vakti geldiği kanaatma kapılmış ve mescidin bir köşesinde derse başlamış. Ebû Hanîfe yanındakilerden birine demiş ki: Yakub'un (Ebû Yusuf'un) meclisine git ve ona şu mes'eleyi sor;
— Bir adam iki dirhem ücretle temizlemek üzere temizleyiciye elbise verse, elbisesini almak için gidip istediği zaman evvelâ İnkâr etse, aradan birkaç gün geçtikten sonra tekrar isteyince bu defa elbiseyi temizlenmiş bir halde verse temizleme ücretini istihkakı var mıdır? de. Eğer:
— Evet vardır derse, olmadı, de. Şayet:
— Yoktur, derse yine olmadn, cevabını ver.
Adam aldığı talimat üzerine İmâra Ebû Yusuf'a gider ve mes'eleyi sorar. İmâm Ebû Yusuf :
— Evet ücreti ha ketmiştir, der.
— Olmadı, deyince biraz düşünür ve bu defa da :
— Hayır, yoktur, cevabını verir. Yine:
— Olmadı, deyince, zeki talebe bu sorunun nereden geldiğinin farkına vardı ve kalkıp Ebû Hanîfe'nin dersine geldi. İmâm-ı A'zam, Ebû Yusuf'u görünce :
— Seni buraya getiren temizleyici mes'elesi olsa gerek, dedi. Oda:
— Evet, cevabını verdi.
— Henüz böyle icâre mes'elesine cevap veremiyen bir kimse Allah'ın dîninden bahisle ilm-i fıkıhdan ders vermeğe nasıl cesaret eder?
— Bu mes'eleyi bana Öğret!
— Mes'eleyi ayırmak lâzım. Eğer inkâr ve gasbettikten sonra temizlediyse ücret istemeğe hakkı yoktur. Çünkü inkâriyle icare akdi bâtıl olduğundan kendisi için temizlemiş olur. Eğer inkârdan önce temizlediğini isbat edebilirse o zaman ücret istemeğe hakkı vardır.»[3]
Ebû Hanîfe'nin böyle yapması belki de ders halkasında takip ettiği usul icabıdır. Çünkü o talebelerini kendisiyle mübahase ve müzakere yapacak bir mertebeye yükseltir, bu yüzden içlerinden bâzılarına gurur gelebilir! Bu gururu sebebiyle kendisi ayn ders vermeğe kalkışana ilminin henüz noksan olduğunu, daha olgunlaşmağa muhtaç bulunduğunu, müstakil ders için ilminin yeter dereceye ulaşamadığını hatırlatır, onu irşad ederdi.
3- O, taleeblerine daima nasîhat ederdi. Bilhassa ayrılık sırasında onlara, başına bir hal gelenlere nasîhatta bulunurdu. Bu hususta Mekkî ve îbn-i Bezzazı menakıblerinden nice ibretli ve güzel nasihatler naklolunmuştur. Yusuf b. Hâlid Simtî'ye vasiyeti, Nûh b. Ebî Meryem el-Cami'ye vasiyeti, Ebû Yusuf'a vasiyeti meşhurdur.
Hülâsa, Ebû Hanîfe talebelerini kendisine emsal ve dost gibi tutardı. Onlara bütün ruhunu ve kalbini verirdi. Onlara şöyle derdi : «Sizler benim kalbimin sevinci ve hüznümün tesellîsisiniz!»
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Mekkî Menakıb-ı Ebü Hanîfe, c. 1, s. 179
[2] İbn-i Hacer Hesemi Hayratu'l Hisan, 22'nci Fasıl.
[3] Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe, c. II, s. 91.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #74 : Mart 10, 2008, 01:12:44 am » |
|
EBÜ HANİFE'NİN YAŞADIĞI DEVİR
65- Emevı Devrini Görmesi, Abbâsîlere Yetişmesi
Ebû Hanîfc Hazretleri, Emevî halifelerinden Abdu'l-Melik b. Mervan zamanında, 80. hicrî senesinde doğdu, 150 senesine kadar yaşadı. Abbasîler devrine yetişti. Emevîlerin en kuvvetli olduğu çağları, sonra da zayıflayıp yıkıldığını gördü. Abbasî devletinin burulmasını, kuvvetlenip gelişmesini müşahede etti. Hayatının çoğu, 52 senesi, Emevller zamanında geçti. Büyüyüp yetişmesi, ilminin en yüksek noktasına çıkması, fikri olgunlaşıp kemâle ermesi hep o devirdedir. Ömrünün 18 senesi Abbasîler devrine raslar ki, bu ihtiyarlık çağı demektir. Bu yaşta insan, şahsiyetine yeni bir şey kat-raaz. Çünkü o zamana kadar fikirleri mecrasını ve istikametim bulup yerleşmiş, ilmî metodu kurulmuştur. Artık fikir mahsullerini harice bol bol verir, kendisi az almaya başlar, hiç almaz diyemeyiz. Çünkü insanın akıl araştırıcıdır, daima bilmediği şeyleri bilmeye özenir, her an öğrenmek ister. Bilhassa ihlâs sahibi ulemâ böyledir. Onlar daima daha fazla eser verip tesir bırakırlar. Buna göre Ebû Hanîfe'nin Emevîler devrinde aldıkları, Abbasilerden daha çoktur diyebiliriz. Emevîler devrinde ilim toplamış, Abbasiler devrinde harcamıştır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #75 : Mart 10, 2008, 01:13:38 am » |
|
66-Çağlar Arasındaki Münasebet Ve Benzeyiş
Ebû Hanîfe'nin yaşadığı devri teşkil eden: Emevî devri ile Abbasîler devrinin başı olan bu iki devir arasında, ilim ruhu ve bilhassa dînî ruh bakımından büyük bir fark yoktur. Abbasî devrinin başlan, Emevî devrinin sonunun devamı demektir. Önce baş-hyanların neticesinden, eskiden gelen yolun devamından ibarettir. Asırların ve devirlerin ilmî ve içtimaî ruh bakımından birbirine benzemesi, yekdiğerine karışan nehirleri andırır. Coşarak akan sulan, renk ve tat bakımından bir fark yapmaz. Ancak geçtikleri topraklardan aldıklan şeyle hafif bir fark olabilir, Asırlar da böyledir. Milletler akar gider. Devletin tütumu've siyasî rengi hafif bir fark yapar. Esas kök yerinden kopmaz, o sabittir; ümmetlerin ni-hu değişmez. Devletin hızlandırılmasına veya kısmasına göre ya ağır veya sür'atle yürür. Er veya geç yine de gayeye ulaşır. Emevî devletinde hakim olan ilmî ve içtimaî ruh devletin değil, kitlenin eseri idi, onu topluluk yarattı. O ilmi, Sahâbe'nin bıraktığı ilim servetinden ilim alan mübarek cemaat meydana getirdi. O ilim onların elinde çiçek açtı, en olgun meyvelerini verdi.
Diğer taraftan, ekseri îslâmiyeti kabul eden fakat eski medeniyetlerine ve ilimlerine sahib olanlar bu ilimlerin bir kısmiyle Arap-çayı da besliyorlardı. Ya fikirlerini beyan etmek veyahut Farsça-dan ve diğer dillerden yaptıkları tercümelerle yeni yeni ilimlere kapı açmışlardı. Başka dillerden Arapçaya tercüme işi Emevî devrinde başladı. Kelile ve Dimme'yi tercüme eden Abdullah b. Mukaffa' daha çok Emevî devrinde yaşadı. Din ilimleri Abbasîler devrinde daha da gelişti, tercüme eserleri çoğaldı ve yayıldı. Bu, kemiyef bakımından böyledir, fakat keyfiyet bakımından böyle değildir. Tercüme işi Emevî devrinde başlamış, Abbasîler devrinde genişlemiş ve ilerlemiştir.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #76 : Mart 10, 2008, 01:14:44 am » |
|
67-Her İkî Devrîn Hususiyetleri
Ebû Hanîfe her iki devirde yaşadığına göre, gerek Emf.vî ve gerekse Abbasîler devrindeki siyasî hayattan kısaca bahsetmemiz icabediyor. Ondan sonra da içtimaî ve ilmî hayata göz atarak Ab-bâsîîerin ilk devirlerinden nasıl geliştiğini belirteceğiz. O devirde îslâm âleminin fikrini meşgul eden mes'elelere temasla akide, siyaset, fıkıh ile olan münasebetlerini açıklacağız.
Sîyasî Durum
Evvelâ siyasî hayata bakalım. Bilindiği gibi Emevî devleti, Hulefayı Râşid'în devrinden sonra kuruldu. îslâmda Halife seçi-im çeşit çeşit olmuştur. Sabık Halîfenin namzet olarak gösterdiği seçkin ve mümtaz Müslümanlardan seçilirdi. Hz. Ömer'in halife seçilişi böyle oldu. Veya sabık Halîfe namzet göstermeden seçilirdi. Hz, Ebû Bekir'in ve Hz. Ali'nin seçilmesi böyle yapıldı. Veya-r hut bunların ikisi arası bir usulde Şûra yoîiyle intihab olunurdu. Hz. Osman'ın seçilmesi bir Şûra hey'eti tarafından idi. Emevî devleti kurulunca hilâfet usulü saltanat çevrildi. Emevîyye devletinin kurucusu olan Muâviye'yi Müslümanların büyük bir cemaatı Halîfe olarak seçti ise de ondan sonra gelenlerin, bu makama onlan Müslüman cemaatlerinin kendi hürriyet ve iradeleriyle seçtiklerini iddia etmeye hakları yoktur. Onlar o makama kendileri konmuşlardır. Zaten kargaşalıklar bu yüzden çıkmıştır. Bu kargaşalıklara Emevî devrinde sık sık raslanır. Bunlar bastınlsa bile zahirde böyledir. Kalbler kinle kaynaşmaktadır. Bu halifelerin çoğu, Müslümanlar arasında büyük mevki ve itibar sahibi olan zevata, eza ve cefadan bile çekinmezlerdi. Din duygulan bile onların bu gibi işleri yapmasına mâni olamazdı. Meselâ Muâviye'nin oğlu Yezid, kendisine karşı gelen Medinelilere neler yapmadı. Bunlar F.nsâr'ı Kiram oğullarıdır, demedi. Medîne-i Münevvere'yi ordusuna mubah kıldı. Dinin yasak ettiği şeyleri sanki helâl imiş gibi işlediler. Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin, islâm'da müesses hükümet nizamına ve esaslarına uymadığı için Yezid'i tanımıyor ve ona karşı. çıkıyor. Yezid'in adamları onu en feci şekilde şehit ediyorlar. Hz. Peygamber'e karabetine veya din hürmetine riayet edilmeyerek mübark kanını döküyorlar! Kız kardeşleri yâni Hz. Peygamber'in kerîmesi Fatma anamızdan doğma kızlar esir gibi tutuluyor ve esir muamelesi yapılarak Ye2id'e götürülüyor. Eme-viyye devletinin sonralarına doğru Hz. Ali ile Hz. Fatma'nın evlâtlarının ve sülâlesinin hükümete karşı ayaklanmaları birbirini takip ediyor. Onlara da kılıç atılıyor, katil faciası devam ediyor. Zeyd b. Ali öldürülüyor. Oğlu Yahya ve Yahya'nın oğlu Abdullah öldürülüyor. Ehl-i Beytin sevgililerine karşı Emevîlerin yaptıkları yalnız bunlardan ibaret değildir. Minberler üzerinde Hz. Ali'ye lanet okumak bir sünnetmiş gibi zarurî bir emir hâline gelmişti. .Bu bid'atı Ebû Süfyân'm oğlu Muâviye ortaya çıkarmıştır. Müslü-. manlar bunu fena gördüler, hiç beğenmediler. Hattâ Hz. Peygamber'in zevcelerinden Ümmü'l-mü'mînin Ummü Seleme Muaviye'ye bir mektup göndererek Müslümanların hissiyatına tercüman olmuş ve şöyle demiştir: «Siz minberleriniz üzerinde Allah ve Resulüne lanet okuyorsunuz demektir. Çünkü Hz. Ali'ye ve onu sevenlere lanet okuyorsunuz. Ben şahitlik ederim ki, muhakkak Allah da, Resulü de onu sevdiler.» Bu minberlerde lanet okuma bid'atı sürüp gitti, nihayet Emevîlerin âdil halifesi Ömer b. Abdülaziz onu yasak etti.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #77 : Mart 10, 2008, 01:15:48 am » |
|
68-Emevîlerde Araplık Temayülü
Emevîlerde kuvvetli bir Araplık temayülü vardı. Bunun tesiriyle İslâm öncesi Arap medeniyet ve hayatına ait çok şeyleri dirilttiler. Bu medeniyet mirası içinde hoşa gidip öğülecek bâzı ci-hitler yok değildi. Fakat Emevîler bu milliyetçilikte çok aşırı gittiler, Arap obniyan unsurlara karşı milliyetçilik işini taassup derecesine vardırdılar. Onların haklarını çiğnediler. Halbuki onlar âa şeriat nazarında diğer Müslüman kardeşleriyle müsavi idiler. Zira İslârnda bütün insanlar müsavidir. Arabın Arap olmayına bir üstünlüğü yoktun Üstünlük takva iledir. Fakat Emev'ler mevâli olanlara çok zulüm yaptılar. Hâttâ orduyla gazaya gittiklerinde ganimetten hisse almak hakkından onları mahrum bıraktılar. Böylelikle Allah'ın ganimet hususundaki hükmüne karşı geldiler. Bunun için mevâlî, Emevİere karşı ayaklananların safında yer aî-dılar, Emevlerin idarelerini tanımadılar.
îslâm ülkeleri, bu gibi sebepler yüzünden fitneler içinde çalkalanıyor, fesat içinde yüzüyordu. Ara sıra sükûnet bulsa da bu zahirî idi, külün altında ateş sönmüyordu. Zaman oluyordu, ayaklanmalar yatışıyordu, fakat fitne gizli gizli devam ediyordu. Erae-vî devletini bir daha belini doğrultamayacak şekilde yıkmak için gjzli çalışmalar hiç durmuyordu. Hilâfetin Abbâsîlere geçmesi için daima propaganda yapılıyordu. Sessizce yapılan bu çalışmalar nihayet muvaffak oldu: Emevî devletini temelinden uçurdu yerine Abbasî devleti kuruldu.
Abbasilerden Gördükleri
İşte Emevilerin hüküm sürdükleri müddetçe yaptıklarının kısaca bir levhası. Bunlar arasında halk kitlelerini galeyana getirecek yerler yok değil. Seyyiat ve hasenâtiyle o levha meydanda, herkesin gözünün önünde. Ebû Hanîfe bu dünyaya gözlerini açtığı zaman Emevî hükümetinin en şiddetli ve en zalim idaresini gördü. Emevî hükümetinin en şiddetli ve en zalim idaresini gördü. Emevî zorbalarından Haccâc b. Yûsuf Sekafî idaresinde yaşadı, Haccâc öldüğü zaman Ebû Hanîfe onbeş yaşında idi. Bu yaştaki genç, çok şeyleri anlar. Haccâc'm sert ve şiddetli idaresini gördü. Bunlar, Arap soyundan olmıyan bu genç üzerinde derin tesirler bıraktı. Emevî devleti hakkında hükmünü vermesinde bunların tesiri oldu. Yaşı ilerledikçe bu hükmü de kuvvetlendi, çünkü Emevîlerin Ehl-i Beyte karşı yaptıkları cinayetleri gözüyle gördü. Hâttâ Emevîlerin zulmüne kendisi de uğradı. Onu tazyik ettiler, hapse attılar onların elinden Mekke'ye kaçarak Beytullah'a sığınmak suıetiyle kurtulabildi.
Abbasî devleti işte böyle korkunç bir devirden sonra emniyet ve hürriyet getirmek va'diyle iktidara gelmişti. Ebû Hanîfe'nin ümîdi büyüktü. Onların şefkatli ve merhametli bir idare kuracaklarını umuyordu. Onlar birçok felâketlere uğradıktan sonra bu mevkie gelmişler, zulmün acısını tatmışlardı. Halka merhamet elini uzatmaları beklenirdi. Onun için Ebû Hanîfe, bu ümitle Ebu'l-Ab-bas Seffâh'a seve seve elini uzatarak gönül rizasiyle ona bîat etmişti. Hayatını anlatırken kaydettiğimiz gibi fukahânın arzularına tercüman oimuş, arkadaşları adına tatlı ve güzel konuşmuştu. Fakat Ebû Cafer Mansur'un devri gelince iş değişti. Devlet nüfuzunu takviye için rıfk ve mülâyimet tanımayan bir şiddet ve sertlik göstermeye başladı. Ehî-i Beyte eza ve cefa yaptı. Onların ileri gelenlerini zindanlara tıkü. Hz. Ali taraftarlarının kanları hesapsız akıtılır c)du. Ebû Hanîfe baktı ki, Mansur'un idaresi, Emevîierin idaresinin devamından başka bir şey değil, değişen şey yalnız kuru bir isimdir. Dış değişmiş, iç aynıdır. Yukarıda uzun boylu anlattığı üzere devletle arası bu yüzden açıldı, Ebû Hanîfe'ye eza ve cefâ yapılmağa başlandı ve ölümü de bu yüzden oîdu.
Ebû Hanîfe Irak'da yaşadı. Doğup yetişmesi orada oldu. Ders halkasını orada kurdu. Emevîler devrinin sonunda ve Abbasiler devimin başında Irak şehirleri halkı çeşitli unsurlardan müreşek-kiîdi. Araplarla beraber İranlı, Rum, Hindli ve saire gibi muhfeîi& milletlerle dolu idi. Bu şekilde topluluklarda içtimaî hadiselerin de çok karışık olacağı şüphesizdir. Çünkü muhtelif unsurların muhtelif tezahürleri vardır. Hâdiseler hüküm ister. îslâm şeriatına göre bir hâdise ya mubahtır ona cevaz verilir veyahut da haramdır, men-olunur. Bu gibi çeşitli hâdiseleri inelemeck fakîhin fikir ufkunu genişletir. Onun zihnini açarak mes'ejeler hakkında hüküm verr.îeğe hazırlar. Faraziyeler yürütmeğe alıştırır. Ayrı ayrı mes'eleleri umumî bir kaide altında toplayacak kıyaslar bulmağa sevkeder.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #78 : Mart 10, 2008, 01:17:49 am » |
|
69-Çeşît Çeşit Fırkaların Ve Taifelerin Merkezi
Irak muhiti saydığımız bu içtimaî belirtilerden başka bir hususiyeti daha hâizdir ki o da -muhtelif dînî fırkaların yatağı olmasıdır. Gulât-ı Şîa ve mu'tedilleri oradadır. Mu'teziler oradadır. Ceh-niiyye, Kaderiyye, Mürcie ve saire hep oradan çıkmıştır. Bu itibarla orası canlı bir fikir hareketi kaynağı halinde idi. Zaten Irak'ın eski zamandan beri türlü fikir cereyanlarının çarpıştığı bir yer olduğu anlaşılıyor. Onun için tbn-i Ebû'l-Hadîd, Nehc'ül-Belâga şehrinde çeşitli Şîa- fırkalarını Irak'da türeme sebeplerini araştırırken şöyle diyor:.
«Râfızâlerle Hz. Peygamber'in devrinde yaşayanlar arasındaki fırkalardan biri de şudur: Râfizîler hep Irak'da, Küfe sakinlerinden çıkıyor. Irak toprağı her zaman hevâ ve hevesine uyan acaib inanç sahipleri, türlü mezheb erbabı yetiştirir. Bu iklimin insanları her şeyi incelemek isteyen görüş sahibi olurlar. İnançların ve düşüncelerin aslını araştırırlar. Mezheplere karşı gelirler. Kısralar zama-mnda Mani, Disan, Mazdek vesaire hep burada çıktı. Halbuki Hicaz'ın toprağı böyle bir toprak değildir. Hicaz halkının zihinleri de onların zihnine benzemez.»
Bundan da anlaşılıyor ki, Irak hem eskiden ve hem de İslâmiyet devrinde akideler ve inançlar hakkında muhtelif re'ylerin ve görüşlerin kaynaştığı bir yer olmuştur. Bu da şundan ileri gelmektedir: Orada gayet eski zamanlardan beri türlü din salikleri, çeşitli cemaatler yaşamaktadır. Eskiden orada türeyen mezhebler birbirine karışan çeşitli akîdlerin ve halitası gibidir. Dîsaniye ve Manilik, Putperestlik ve Senevliğin Hıristiyanlık prensipleriyle karışmasından ibarettir. Orada çıkan dînî fırkaların çoğunda bu hal görülür, îki akidenin mezcinden başka bir akide meydana çıkarmak kolaydır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #79 : Mart 10, 2008, 01:19:08 am » |
|
70-Gayrî Müslimlerin Yıkıcı Fikîrlerî Neşirleri
Ebû Hanîfe'nin yaşadığı Irak işte böyledir. Emevîler devrinde ve Abbâsîlerin ilk çağlarında burası çeşitli fikir ve mezheplerin kaynaştığı yerdi. Bunlar Müslümanların akidelerini bozmak, din işlerinde onları şaşırtmak için gizlice aralarına sokulurlardı. Müslümanlığın kolay ve açık cihetlerini bile akıl Önünde güçleştirmek veya kurcalamak isterlerdi. Kaza ve kader bahisleri, irade mes'e-lesi gibi ince mes'eleleri ortaya çıkardılar, insan, iradesinde acaba hür müdür ki, kendisine teklif ve emirler vermek ma'kul olsun ve yaptıklarına bir ceza terettüp etsin. Yok, insan iradesinde hür de-ğilde o zaman teklifin hikmeti nedir?[1]
Bu mücadeleler, Müslümanlar arasında gizli bir tertip ile kur-calamrdı. Maksat Müslümanların dîni sarsılsın, islâm düşmanları dîne hücum edecek gedik bulabilsin. Aynı zamanda başka dinlerde olanlar îslâmiyete meyil ederek Müslüman olmasınlar diye araya bir set çekmek istiyorlardı.
Bu gizli gizli sokulan tertipler Müslümanları şüpheye düşürmek, onların görüşlerini parçalamak, aralarında fikir ayrılıkları uyandırmak için yapılıyordu. Bu garip fikirlerin Müslümanlar arasında niza ve çatışmalar uyandırmak için ortaya atıldığında hiç şüphe yoktur. Abbasî devri muharrirleri arasında bu gizli ellere işaret edenler olduğunu görüyoruz. Câhız bazı risalelerinde, Hıristiyanlığı korumak için Müslümanlar arasında ne gibi fikirler uyandırmak lâzım geldiği hususunda Hıristiyanların kendi aralarında, kararlaştırdıkları şeyleri bize sayıp dökmektedir.
Bâzı Hıristiyan tarihlerinde de böyle şeyler görüyoruz. Meselâ Hişam b. Abdülmelik zamanına kadar Emevîlerde devlet hizmetinde bulunmuş olan Şamlı Yuhanna din hususunda Müslümanlarla nasıl mücadele yapacaklarını Hiristiyanlara öğretmiş.
Türâs-ı İslâm eserinin kaydettiğine göre, o şöyle diyormuş:
Eğer Müslüman sana: Mesih hakkında ne dersin? diye sorarsa :
— O, Kelimet'ullahtır, de. Sonra Müslümana:
— Kur'ân'da Mesih nasıl zikrolunmuştur? diye sor. Ve Müslüman ona cevap verinceye kadar hiçbir şey söyleme. Çünkü Müslüman ister istemez şu cevabı verecektir: «îsa b. Meryem Allah'ın Resulüdür, Meryem'e ilkaettiği kelimesidir. Ondan bir ruhtur.»
Bu cevabı aldıktan sonra ona şunu sor:
— Kelimetu'llah ve ruh mahlûk mudur, yoksa gayri'mahlûk mudur?
Eğer mahlûktur, derse ona de ki:
— Ezelden Allah vardı fakat ne kelimesi ve ne ruh vardı.
Bunu söylersen Müslüman-., susup kalacaktır. Çünkü bu ka-naatta olan kimse Müslümanların nazarında zındıktır.»
Açıkça görülüyor ki, Yuhanna kendilerine delil olacak şeyleri hazırlıyor, Müslümanları nasıl izlam edeceğini araştırıyor, sonra kendi dâvasını müdafaa için Allah Kelâmının kadim olduğu mes'e-lesini bu işe karıştırıyor. Halbuki bu mes'elenin bu dâvada hiç yeri yoktur ve ona asla faydası olamaz. Çünkü kelime'nin Allah'a izafet ve nisbeti, ruhun Allah'tan olması bu ikisinin kadîm olduğuna delâlet etmez. Zira Cenâb-ı Hakk'ın yaratmış olduğu kelime, kadîm değildir. Onun yarattığı ruh da böyledir. Hz. İsâ'ya Kelimetu'lîah denildi. Çünkü o Allah'ın mücerred «Ol!» demesiyle oluverdi. Araya baba vasıtası girmeksizin bir «Ol» kelimesiyle oldu. Onun için Kelimetu'lîah denildi. Ona ruh denilmesine, gelince, onun olması, umumî tabiat kanunlarına göre canlılar için ilk madde olan meniden değildi. Şahıslar en bariz haliyle vasıflanırlar.
Bundan sonra Yuhanna îslâm prensiplerini tenkîd edici fikirleri onlara şöyle aşılıyor: Taahhüdü zevcâttan, talâktan, hülleden bahsediyor. Sonra Peygamberimiz hakkında yalan ve iftiralar başlayarak şüpheler uvandırmniia gayret ediyor; Hz. Peygamber'in Zeyneb binti Çahş ile aşk hikâyesini uyduruyor. Sonra Hacer-i Esver'i takdis etmek Haçı takdîs etmek gibidir, diyor.
O yalnız bu kadarla da iktifa etmiyor. Belki de münakaşacıla-nna Müslümanları kader, insan iradesi,[2] iradenin hürriyeti mes'elelerine dalmağa sürüklemelerini öğretiyor. Böylece Müslü-manın zihnini karıştırıyor, onun aklım bir sürü tartışma ve münakaşa çöllerine atıyor. Onların1 arasında bir sürü karışık fikirler uyandırıyor. Maksat Müslümanları şaşırtmak, aralarına tefrika sokmak, sapık düşünceler ve kanaatler ileri sürerek onları ayrı ayn fırkalara bölmek; fikir ayrılıkları yaratmaktır. Ne yazık ki, bunları yapan da Emevî hükümdarlarının kendisine kucak açtığı, hem kendisini ve hem de babasını saraylarında besleyip yetiştirdikleri bir adamdır!
Fîkîr Çarpışmaları Ve Tercüme İşleri
Bu fikir çarpışmaları yanısıra diğer bir fikir hareketi daha vardır ki, o da Emevîlerin zamanında başlamış, Abbasîler devrinde meyvesini vermiştir. Bu da Yunan devrinde başladı. İbn-i Hallikân diyor ki: Hâlid b. Yezîd b. Muâviye Kureyş içinde çeşitli ilimleri en iyi bilen idi. Onun kimya-tib hakkında sözleri vardır. Bunları iyi bildiğini gösterir risaleleri vardır. Bu ilimleri Meryânüs Rumi naramdaki bir keşişten öğrendi. Onun bu konuda üç risalesi mevcuttur. Birisi mezkûr Meryânüsle aralarında cereyan edenleri, ondan öğrendiği ve gösterdiği rumuzları ihtiva eder.
Abbasîler devrinde tercüme hareketlerinin canlanmasiyle başka milletlerin fikir ve felsefesiyle'yaRTndan temas imkânı genişledi. Böylelikle Yunan, Iran ve Hind tefekkür ve görüşleri Müslümanlar tarafından bilinmiş ve îslâm düşüncesi üzerinde bunların tesiri olmuştur. Bu tesir çeşitli yönlerden olmuştur ve bu, felsefeyle meşgul olanın aklının ve dîninin kuvvet derecesine göre değişir. Aklı doğru, îmanı sâdık olan kimse, karşısına çıkan felsefe düşüncelerine akıl kuvveti ve îman ihlâsiyle hâkim olur, onların tesiri altında kalmaz. Onları hazmeder körü körüne onlara uymaz, onları kendine uydurmak fikrini, idrakini genişletir, aklını parlatır. Aklı hafif olanlar ise o fikirleri kaldırmaz, onların karşısında ezilir, eski ile yeni arasında şaşırır kalır. Fikir anarşisi içinde bocalar durur. Kararsızlıktan bir türlü kurtulamaz. Onun için bakıyoruz ki, bâzısı şair, bazısı muharrir, bazısı ilim adamı olmak üzere bir takım kimseler o nevi fikirlerle karşı karşıya gelince onîara dayanamamışlar, onları hazmedememişler, dimağları bu yabancı fikirlerin istilâsına uğramış şaşırıp kalmışlar!
Bu saydıklarımızın yanı sıra diğer bir zümre daha vardır ki, onlar da zındıklardır. Bunlar İslâm cemaatını fesada uğratacak düşünceleri ilân edip yayarlar, îslârm yıkacak şeyleri ortaya sürmekten çekinmezlerdi. îslâmı sarsmak, Müslümanları küçültmek için her hiyleye başvururlardı. Bunların içinde bazıları îsîâm hakimiyetini kaldırarak, yerine eski Iran hâkimiyetini diriltmek isterlerdi. Nasıl ki Mehdi devrinde Abbasî devletine karşı ayaklanan Mukanna Horasanı bunu yapmak istemişti.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|