Sadakat İslamî Forum
 
*
Selamün Aleyküm; Ziyaretçi kardeşim. Ailemiz ferdiysen giriş yap. Değilsen Sadakat Ailesine 10 sn de katılabilirsin. Mart 16, 2010, 09:57:24 pm


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 [2] 3 4   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: İmami Azam Hazretleri Hakinda Malumat Topluyoruz  (Okunma Sayısı 9764 defa)
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #40 : Şubat 25, 2008, 02:17:30 am »


31.Hapishaneden Mekke'ye Gîdîşî, Abbasîler Devrinde Tekrar Dönüşü
 

Hapishane memuru hapisten çıkma yollarını hazırladıktan sonra Ebû Hanîfe Mekke'ye kaçtı. 130 senesinde Abbasîler idareyi tamamiyle ellerine alıncaya kadar Mekke'de oturdu. Her tarafta kopan ihtilâl insanları kapıp fitnenin içine atarken o, Kabe'nin ci­varında, Harem'i Şerifte aradığı emniyeti buldu. İbn-i Abbâs'm il­mine vâris olan Mekke'de şevkle hadis ve fıkıh ilimleri üzerine eğilip ilimle meşgul oldu. Ebû Hanîfe orada Ibn-i Abbâs'm talebe-leriyle buluştu. Onlara kendi ilmini öğretti. Onlardan da onların ilmini öğrendi, İlminden bahsederken Mekke ekolünden nasıl fay­dalandığım açıklayacağız.

Burada Mekke'de ne kadar oturduğunu tetkik etmek istiyoruz. Mekki'nin Menâkıp'mda kaydettiğine göre Ebû Hanîfe Mekke'de Mansur zamanına kadar kalmıştır. Mansur 136. hicrî yılında hilâfet makamına geçti. Ebû Hanîfe, 130 yılında Mekke'ye geldiğine göre en az altı sene Mekke'de ikamet etmiş olması gerekiyor. Bu itibar­la bu büyük imâm Ömrünün altı senesi gibi büyük bir kısmım Bey-tullah civarında geçirmiş, Kabe'de mücavir olmuştur.

Fakat yine Mekkî, Menakib'mda: Ebu'l-Abbâs Seffâh Kûfe'ye girip de halktan bîat istediği zaman' Ebû Hanîfe'nin orada olduğu­nu söylüyor ve aynen şöyle diyor: «Ebû'l-Abbas Seffâh, Kûfe'ye girdiği zaman ulemayı davet etti, onları huzuruna topladı; onlara şöyle dedi:

— Bu hilâfet işi, Peygamberimizin ehline ve akrabasına geçti. Bu size Allah'u Teâlâ'nın bir lütuf ve keremidir. Hak yerini buldu.

Sizler, ey ulema zümresi, buna yardım etmeğe en lâyık olanlarsınız. Size istediğiniz kadar ihsan ve ikram var. Allah malından ziyafet var. Halifenize bîat ediniz( âhirette sizin iiçn emniyete kavuşma­ğa vesile olur. Allah'ın huzuruna, halifeye bî'at etmeksizin imâm-sız olduğunuz halde çikmayınız. Hüccetsiz ve delilsiz kalanlardan olmayın.»

Oradakiler Ebû Hanîfe*ye baktılar, o da :

—  «İsterseniz kendim namına ve sizin namınıza konuşayım.» dedi.

— Evet, bunu arzu ediyoruz, dediler. Bunun üzerine şu sözleri söyledi:

— Allah'a hamd olsun ki, bu hakkı Resul-i Ekrem'inin akraba­sına nasîb etti. Zalimlerin zulmünü bizden kaldırdı. Lisanımızla hakkı söyleyebiliyoruz. Allah'ın emri üzerine sana bî'at ettik. Kıya­mete kadar sana verdiğimiz ahdi tutacağız. Allah'u Teâlâ bu işi Pey­gamberimizin akrabasından asla ayırmasın.

Ebu'l-Abbâs da buna güzel bir cevap vermiştir:

—  «Ulema namına senin gibiler konuşmalı...    Seni seçmekte çok isabetli hareket ettiler. Sen de gayet güzel ifade ettin...»

Çıktıktan sonra (kıyamete kadar) sözü ile neyi kasdettiğini sordular O da:

— «Siz beni ele verirseniz ben de sizi ele veririm...» dedi. On­lar da sustular. Ve onun yaptığını haklı buldular.[25]

Bu rivayet iki şeye delâlet eder:

1- Seffâh Kûfe'ye gelip de halktan kendisi için hilâfet bîati aldığı zaman Ebû Hanîfe orada bulunmaktadır. Bu hâdise ise, hiç şüphesiz ki, 136 yılından önce idi. Öyle olunca bu rivayet Kûfe'ye Mansur'un hilâfeti esnasında yani 136 senesinden sonra döndüğü­nü söyleyen rivayetin zahirine uymuyor.

Bence bu iki rivayetin arasını bulmak şöyle mümkün olur: Ebû Hanîfe, îbn-i Hübeyre yüzünden Mekke'ye kaçmıştı. îbn-i Hübeyre ve hükümeti Irak'tan çekilip gidinceye kadar orada otur­du. Onlar Irak'tan def olunca memleketinde kalmak niyetiyle Kû-fe'ye geldi. îşte bu sırada Ebu'l-Abbâs Seffâh'la görüştü. Ve yuka­rıda geçtiği üzere ona bî'at etti. Fakat Irak'ta ve dolayında fitneler tamamiyle sönmüş değildir. îşler tam bir sükûnet ve istikrar bul­mamıştı. Onun için yine Mekek'ye döndü. Belki ,de Mekke ile. Küfe arasında, işleri icabı, birkaç defa gelip gitmiştir ve bu gidişlerinden birinde Seffâh ile görüşmüştür.

Halife Mansur devrinde işler yoluna girip istikrar bulunca Küfe'ye gelip orada kaldı ve mescidde ders halkasını eskiden oldu­ğu gibi yine açtı. Fitneler ve kargaşalıklar devam edip dururken, Abbâsiyye devleti kurulduğu gibi hemen Kûfe'ye yerleşerek mes­cidde ders vermeğe başladığını söyleyemeyiz. Çünkü tarihin delâle­ti veçhile inkılâpların sonunda huzursuzluklar derhal ortadan kal­kıp dinmez. Tarihler bunu böyle kaydederler. Demek Ebû Hanîfe de işlerin yatışmasını bekledi ve ancak Mansur'un halifeliği esna­sında Kûfe'ye dönüp orada kaldı.                         

2- Bu rivayetlerden çıkan ikinci meseleye gelince: Ulema Ebu'l-Abbâs'a bîat edilmesine razı değildir. Bi'at esnasında yaptığı konuşmadan sonra Ebû Hanîfe ile başbaşa kalınca bunu söylemek istediler. Sonradan onun yaptığını ve dediğini kabul ettiler.

Hakikaten bu ulema arasında tbn-i Şübrüme, îbn-i Ebî Leylâ gibi Emevîîerîe çalışmış, onîara hizmet etmiş kimseler vardı. Onla­rın son halife Muhammed h. Mervan'a yaptıkları bî'at boyunların­da idi. Ahdinde durmak borçtur. Bu yeni bî'at onları gayet güç du­ruma düşürmektedir. Ebû Hanîfe'ye gelince Emevîler hakkında hiçbir taahhüde girmiş değildir. Boynunda böyle bir borç yoktu.

25.Mekki, Menakib-ı Ebi Hanife, s. 23, 24.
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #41 : Şubat 26, 2008, 12:12:14 am »


32-Abbâsîlerîn Hâkimiyetini Nasıl Karşıladı?
 

Ebu'l-Abbâs Seffâh'a bî'at ederken söylediği sözlerden anîaşıl-dığı üzere Ebû Hanîfe Abbasîler devrini büyük bir memnunlukla ümid ve ferahla karşılamıştır, Emevîlerden çektiklerine bakınca, onun hayatının seyrine uygun düşen de budur. Halbuki ileride ümidleri kırılacak, Abbasîler de emelleri hilâfına zuhur edecektir.

Ebû Hanîfe, Emevîlerin Âl'i Beyte, Hz. Ali evlâdına nasıl taz­yikler yaptıklarım gözü ile gördü. Şimdi ise Abbasî devleti kurulu­yordu. Bu, aslında Hz. Ali taraftarlarının devleti olarak ortaya çıktı. Ali taraftarlarının dâvetine dayanarak kuruldu. Onlara bu hak, Hz. Ali'nin torunlarından geçti. Bunları bir yana bırakalım. Abba­sîler de Hâşimî âilesindendirler, Hazret-i Peygamberlerle aynı sülâ­leden gelirler. Bu devlet, Hâşimî devleti demektir. Amucaları oğul­ları olan Hz. Ali evlâdına karşı, her gün artan bir şefkatle hoş mua­mele yapmaları lâzım gelirdi. Onlardan beklenen, onların hakkına riayet etmeleridir. Sonra onlar, Hz. Ali evlâdının, Âl-i Beytin in­tikamını alacaklarını boyuna ilân ediyorlar, onlara zulüm edenleri haklayacaklarını tekrarlıyorlardı. Âl-i Beytin velîleri ve hamileri olduklarını, onların şehitlerinin kanlarım istemek hakkı kendile­rine ait bulunduğunu söylüyorlardı.

Ebû Hanîfe'nin böyle bir devlet kurulmasından memnun kal­ması ve bu devletin ilk halifesine bî'at elini uzatması pek tabiî idi. O da bunu yaptı. Ebu'l-Abbâs Seffâh'a bî'at esnasındaki sözleri, Peygamber'in akrabasına nasıl kudsî bağlarla bağlandığını ve hal­kı bî'ata nasıl çağırdığını göstermektedir. Bu konuşmadan sonra fukahâ arkadaşlariyle aralarında geçen sözlerle onlan devlete ita-ata ve cemaatla beraber olmağa teşvik etmiştir.

Ebû Hanîfe Hazretleri, yukarıda arzettiğimiz sebeplerle, Ab­basî devletine dostluğunda _ve bağlılığında olduğu gibi, Âl-i Beytin cümlesini sevmekle devam etti. Mansur onu kendine yaklaştırmak istiyor, onun mevkiini yükseltiyordu. Ona bol bol atiyeler veriyor, ihsanlarda bulunuyordu. Mansur ile zevcesi arasında, zevceler ara­sında eşitliğe riayet etmemek ve kendisinden yüz çevirmek yüzün­den dargınlık vuku buldu. Zevcesi Mansur'dan adalet üzere hare­ket etmesini istedi. O da :

—  İkimizin arasında hakem olarak kime razısın, dedi.

—  Ebû Hanîfe'nin hakemliğine razıyım, cevabını verdi.

Mansur da onun hakemlik yapmasını kabul etti. Bunun üze­rine Ebû Hanîfe'yi davet ettiler. Mansur söze başladı:

—  Zevcem benden davacı, adaletini göster bakalım.

—  Emîrül-Mümînin anlatsınlar bakalım, mes'ele nedir?

—  Bir erkek kaç kadın alabilir?

—  Dört.

—  Cariyelerden kaç?

—  Onlar için bir sayı yok .istediği kadar.

—  Bunun hilâfına söyleyen var mı?

—  Hayır.

Ebû Ca'fer Mansur, hanımına dönerek:

Şöylediîkerini işitiyorsun ya, dedi. Bunlar şeriat hükmü.

Ebû Hanîfe tekrar söz aldı:

—  Allah'u Teâlâ bunları zevceleri     arasında adalete    riayet edenler için helâl kıldı. Adalete riayet etmiyen veya edemeyeceğin­den korkanlar birden fazîa kan almamalıdır. Alîah'u Teâlâ buyu­ruyor ki: «Adalet edemiyeceğinizden korkarsanız bir tane yeter.» Bize yakışan Alİah'u Teâlâ'nın verdiği edeb dersini kabul etmek­tir. Onın öğütlerinden ibret alıp faydalanmak lâzımdır.

Ebû Câ'fer Mansur bunlara diyecek bir şey bulamadı, susup kaldı. Ebû Hanîfe de çıkıp gitti. Evine vardığı zaman Mansur'un zevcesi ona hizmetçisiyle para, elbise bir câriye ve bir Mısır mer­kebi gönderdi. Ebû Hanîfe bunları kabul etmeyip geri çevirdi ve hizmetçiye dedi ki:

— Ona selâm söyle ve de ki: «Ben dinî vazifemi yaptım. Hak­kı müdafaa ettim. Bunu Allah için yaptım. Bununla kimseye yakın olmak istemedim. Dünyalık da arzu etmedim.»
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #42 : Şubat 26, 2008, 12:14:03 am »


33-Abbasîler Âl-i Beyt'e Ezaya Başlayınca Onları Tenkidi
 

Hz. Ali torunları Abbâsîlerin aleyhine dönüp aralarında düş­manlık başlayıncaya kadar Ebû Hanîfe'nin Abbasî devleti aleyhin­de konuştuğu yoktu. Ebû Hanîfe, Ali evlâdına çok bağlı idi, onları seviyordu. Onlara şiddetle taraftar idi. Onların kızdığı şeye onun da kızması pek tabiî idi, Ebû Câ'fer Mansur'un hükümetine karşı ayaklanan Muhammed Nefsüz-Zekiyye'nin ve kardeşi İbrahim'in babalari olan Abdullah b. Hasan'la Ebû Hanîfe'nin ilmî münasebe­ti vardı. Menakıb kitapları onu Ebû Hanîfe'nin üstadları arasında sayarlar ve ondan rivayet ettiğini söylerler. Bunu ileride biraz açıklayacağız. Kendi oğullan, Mansur'a karşı ayaklandıkları va­kit Abdullah hapiste bulunuyordu. Mansur onu hapse almıştı. İki oğlunun Öldürülmesinden sonra o da hapiste öldü.

İşte bu yüzden, bu hâdiselerden sonra yâni Nefsü'z-Zekiyye'-nin ve kardeşi İbrahim'in isyanlarında ve öldürülmelerinden son­ra Ebû Hanîfe'den Abbasîler aleyhinde sözler duyulmağa başlıyor.

Anlaşıldığına göre bundan böyle Abbâsîlere sadakati ve dostluğu doğru bulmaz oldu. Fakat Emevîler zamanında yaptığı gibi, şimdi de Abbâsîlere karşı bâzan derste münasebet düştükçe sözle tenkîd etmek haddini geçiniyor, daha ileri gitmiyordu. Hz. Ali evlâdına olan sadakati bir an sarsılmadan devam ediyordu. Fakat kılıca sa­rılıp isyana davet etmiyordu. Ulemanın ahvali böyledir. Kendileri­ni ilimden alıkoyacak bir şeyle oyalanmazlar. Ancak sevdikleri ve beğendikleri şeyler hakkında duygularını ifade etmek suretiyle iç âlemlerini doyururlar. Ebû Câ'fer Mansur da biliyor, ve seziyordu. Bâzan göz yumuyor, önü kendi tarafına çekmek için denemek is­tiyordu. Nihayet facia koptu.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #43 : Şubat 26, 2008, 12:16:50 am »


34-Nefsü'z-Zekîyye'nîn İsyanında Ebû Hanîfe'nîn Durumu
 

İşte bu kısaca arzettiklerimîzi, Ebû Hanîfe'nin hayatiyle olan ilgileri bakımından-biraz tâfsilâtiyle anlatmak icabediyor.

Muhammed Nefsü'z-Zekîyye 145 senesinde Medine'de Ebû Câ'­fer Mansur'a karşı ayaklandı. Horasan halkı ve diğer bâzı yerler de ona sadakatle bağlı ve taraftar idiler. Fakat bunlar uzakta idi­ler. Sadakat ve sevgi bakımından ona bağlı olmakla beraber kuv­vetçe ona yardım yapamıyorlardi. Rivayet olunduğuna göre M'* hammed Nefsü'z-Zekiyye ile bir olup Abbâsîlere karşı çıkmanın meşru olduğu hakkında İmâm Mâlik Medine'de fetva vermiştir. îbn-i Cerîr Taberî ve îbn-i Kesîr tarihlerinin kaydettiklerine göre: İmâm Mâlik, Abdullah oğlu Muhammed Nefsü'z-Zekiyye'ye bî'at: etmeleri için halka fetva veriyordu. Ona :

—  Bizim boynumuzda Mansur'un bî'atı var, dediler.

—  Siz zor altında bulu vermiştiniz, dedi. Halk İmâm Mâlik'in bu sözü üzerine ona bî'at ettiler. Mâlik evinden çıkmıyordu.[26]

Bu Muhammed Nefsü'z-Zekiyye'nin öldürülmesiyle isyan bas­tırıldı. Irak'da ayaklanıp birçok şehirleri eline geçiren ve Kûfe'-ye de hücum etmiş olan kardeşi İbrahim de öldürülerek isyan ön­lendi.                                                   

İmâm Mâlik, Muhammed Nefsü'z-Zekiyye ile beraber Man-sur'a karşı ayaklanma için fetva verdiyse bunun hesabını verdi: Kendisine daya katıldı, işkence yapıldı. Ebû Hanîfe'nin durumu Mâlik'den daha dehşetli idi. Derslerinde ihtilâlcilere yardım yapmayı açıkça söylüyordu. Hattâ o kadar ileri gidiyordu ki, Man-sur'un bâzı kumandanlarını ihtilâlcilere karşı savaşmaktan bile vazgeçirtiyordu. Şunu naklederler: Mansur'un kumandanlarından olan Hasan b. Kahtabe Ebû Hanîfe'nin yanma gelip giderdi. De­di ki:

—  Benim işim sana malûm, benim için tevbe yolu var mı? Ebû Hanîfe ona şu cevabı verdi:

—  Senin yaptıklarına hakikaten nadim olduğun Allah indin­de gerçekse bir Müslümam öldürmekle kendinin öldürülmesi ara­sında muhayyer bırakılsan da kendi öldürülmeni tercih etsen ve asla eski yaptıklarına dönmeyeceğine Allah'a ahid versen ve eğer bunları tutarsan işte senin tevben budur.

—  İşte ben, de bunu yapacağım ve hiçbir Müslümam öldür­meyeceğim, Allah'ıma söz veriyorum, dedi.

Bu, Hz. AH torunlarından İbrahim b. Abdullah'ın ayaklanma­sından önce idi. İbrahim isyan edince Mansur ona İbrahim'e kar­şı gitmesini emretti; isyanı bastırmayı ona teklif etti. O da İmâm-ı A'zam'a geldi ve olup biteni anlattı. O da :

—  İşte senin tevbenin zamanı geldi.Eğer ahdettiklerini ya­parsan, sen hakiki tevbe yapmış sayılırsın. Yoksa eskiden yaptık­larından hepsinden sorulursun! dedi.

O da tevbesinde sebat etti. Hazırlandı, kendim ölümün kuca­ğına atarcasına Mansur'un yanma girdi; ve:

—- Senin gönderdiğin cihete gitmiyeceğim, eğer senin hâkimi­yetinde bu yaptıkların Allah'a itaat sayılıyorsa bundan en fazla na­sibi olan benim, eğer senin emrinle bu yaptıklarım günahsa artık yeter. Bu kadarı kâfi.

Mansur kızdı. Kardeşi Hamîd b. Kahtabe orada idi.

— Bir senedenberi onun aklında bir bozukluk var, biraz aklını kaçırdı, onun yerine ben gideceğim. Bu şerefe ben ondan daha lâ-yıkım, dedi.                                           

Mansur, yanındaki güvendiği kimselere sordu :           

— Fukahâdan  kiminle görüşüp konuşuyor bu?   

—  Ebû Hanîfe'ye gidip geliyor, dediler.[27]

îşte îmâm-i A'zam hakkında rivayet olunanların bir kısmı budur. Eğer bu rivayet doğru ise onun bu yaptığı şey, Mansur'un nazarında devlet için en tehlikeli bir iştir, demekti. Çünkü bunda Ebû Hanîfe mücerred tenkid sınırını aşıyor. Gönlünde beslediği taraftarlıkla iktifa etmiyor, işi daha ileri götürüyor, faal sahaya döküyor demektir. Bunda iş yalnız fetvaya münhasır kalmıyor. Halbuki müftüye düşen Allah'ın dîni hakında nasihattir. Fesadı önlemektir. Hakka riayetten başka bir şey gözetmemektir.

Bu rivayet hakkında ne denirse denilsin, o bize tarihen sabit olan bir gerçeği tekrarlaamktadır ki, o da Ebû Hanîfe'nin Halife Mansur'u tenkîd ettiği ve onun Hz. Ali evlâdına yaptıklarını asla beğenmediği cihetidir. Onun mazisine ve Hz. Ali sülâlesine olan sevgisine uygun düşen de budur. Bildiğimiz gibi onun Zeyd b. Ali Zeynelâbidin'le alâkası vardı. Câ'fer Sâdık'la aralarında samimî bir bağlılık mevcuttu. Muhamnıed Bakır onunla temas halinde idi. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi o, şehit edilen Muhammed Nefsü-'z-Zekiyye'nin ve İbrahim'in babalan olan Abdullah b. Ha-san'ın talebesi idi. öyle ise onlara son derece sadakatle bağlı ol­masında, onların başına gelen felâketlerden çok acı duyduğuna dair haberlerde hayret edecek bir sev voktur. Ebû Hanîfe'nin iç âlemi mantığına uyan, yaşadığı ruhî haletini ifade eden ve hali­hazırı ile mazisini bir birine bağlayan budur.

26-Mekkî, Menakıb-i Ebû Hanife, s. 151, îbn-i Menakıb-ı İmâm-ı A'zam,c.II,s 200o
27-Îbn-i Kesir, El-Bİdâye ve'n-Nihaye, c, X s.84.
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #44 : Şubat 26, 2008, 12:19:02 am »


35-Mansur'un Bazı Vazifeler Teklifiyle Ebû Hanîfe'yî Denemesi
 

Ebû Hanîfe'nin durumu, onun tarzı hareketlerini daima gö­zetleyen Mansur'un gözünden kaçmıyordu. Ebû Hanîfe'nin Küfe gibi tarihte yer alan bir şehirde bulunması ziyade uyanıklık isti­yordu. Mansur onun devlete sadakatim, muvafakat derecesini de­nemek istedi. Ele güzel bir fırsat da geçmişti. Bağdat şehri kuru­luyordu. Onu yeni merkeze Bağdat kadısı yapmak istedi, o kabul etmedi. Mansur ısrar ettîj o kabulden çekindi. Mansur en sonun­da herhangi bir iş olursa olsun mutlaka devlette resmî bir vazife almasını istiyordu. Maksat onun kanaatini anlamak, denemekti. Ebû Hanîfe bundan maksadın ne olduğunu anlıyordu: Kabul et­mezse kellesi gideceğini seziyordu ve rivayete göre nihayet Bağ­dat inşasında tuğla hesaplarını kontrol İşini kabul etmiştir.

îbn-i Cerîr Taberî'nin naklettiğine göre: Mansur Ebû Hanî-fe'yi kadı tayin etmek istedi. O kabul etmedi. Mansur kabul ettire­ceğim diye yemin etti. Ebû Hanîfe de kabul çürüyeceğine   yemin etti. Nihayet Mansur onu Bağdat şehrinin inşaat amirliğine, tuğ­la ve kerpiç işlerini kontrol etmeğe, amele çalıştırma işlerine âmir tayin etti, o da bunu kabul etti.

îbn-i Kesîr diyor ki: «Hersem b. Adiy'den naklolunmuştur ki, Mansur Ebû Hanîfe'ye Bağdat kadılığını teklif etti, o kabul etme­di. Mansur da: Devletten bir vazife almayınca onun peşini bıfak-mıyacağına yemin etti. Bunu duyunca Ebû Hanîfe Mansur'un ye­mini yerini bulsun diye Bağdad inşaatında tuğla kontrol işlerini kabul etti .[28]     

Bu rivayete göre Ebû Hanîfe, Ebû Câ'fer Mansur'un maksa­dını anladı ve kellesini kurtarmak için onu atlatmış oldu. Öyle an­laşılıyor ki, bu hâdise, Mansur, Hz. Ali İtaraftarlannın ileri gelen­lerini toplayıp hapse attığı, onların mallarım zabt ve müsadere ettiği ve hattâ selefi Ebu'l-Abbâs Ceffâh'ın onlara verdiği tahsisa­tı bile keserek onlan her şeyden mahrum bıraktığı sıralarda ol­muştur, îster Abdullah b. Hasan'm iki oğlunun öldürülmelerinden evvel olsun, ister sonra olsun bunun neticede bir. önemi yoktur. Bu denemenin Ebû Câ'fer'le Hz. Ali evlâdı arasında nizam şiddet­lendiği sırada olduğu şüphesizdir.

 
28.İbn-i BezsâzS, menakıb-ı İmam'ı A'zam, c. II, s.22
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #45 : Şubat 26, 2008, 12:20:34 am »


36-Tarîhi Gerçeklere Aykırı Rivayetler
 

Bu haberlere göre Ebû Hanîfe kanaatına ve dînine zararı do-kunmıyan bir müsamahakârlıkla bu işi başından savmağa muvaf-vak oldu. Bir müddet için Mansur'un takip edici gözünden kurtul­du. Lâkin bu, Mansur onun bütün hareketlerine büsbütün göz yum­du demek değildi. Ara sıra onun sarf ettiği sözler, hesabı sonra gö­rülmek üzere, resmî makamlarca hep kaydolunuyordu.

Ebû Câ'fer'i, Ebû Hanîfe'ye bu ağır işkenceleri yapmağa sevk eden işlerden bir kısmını zikretmeğe geçmezden önce şunu söyleye­lim ki, bu facia Nefsü'z-Zekiyye'nin kardeşi İbrahim b. Abdullah'ın Irak'ta ayaklanmasının derhal akabinde değildi. Aradan beş sene gibi uzun bir müddet geçtikten sonra idi. İbrahim'in ayaklanması ve öldürülmesi 145 hicrî yılında idi. Ebû Hanîfe'nin ölümü ise 150 senesindedir, bu hususta rivayetler müttefiktir.

İşte bu sebepledir ki, Hatib Bağdadî'nin tarihinde îmâm Züfer'den rivayet ettiklerini, ilmî araştırma bakımından reddetmek gerekiyor. Orada Züfer'den naklen deniyor ki: «Ebû Hanîfe İbra­him'in ayaklandığı günlerde siyasî mes'eleler hakkında gayet aşikare ve çekinmeden konuşuyordu. Bir defa onu: VAllah sen böyle devam edersen boynumuza ip takılacak, dedim. Aradan çok geç­medi, Halife Mansur Isâ b. Musa'yı gönderdiği bir emirle Ebû Ha-nîfe'yi merkeze istiyordu. O da Ebû Hanîfe'yi Bağdad'a gönderdi ve orada onbeş gün yaşadı.[29]

Bu rivayetin son kısmı tarihi gerçeklere aykın olduğundan onu kabul edemeyiz. İbrahim'in, ayaklandıktan sonra öldürülmesi, * yukarıda geçtiği veçhile, 145 senesinde idi. Buna göre Ebû Hanîfe'-nin Bağdad'a götürülmesi ibrahim'in ayaklanmasının hemen so­nunda olmamıştır. Arada beş sene gibi bir müddet vardır. Kitap­ların haberlerinde bu neviden hatalar çok bulunur. Bunları alırken ihtiyatlı davranmak ve doğrusunu araştırıp bulmak lâzımdır. Bu ise kolay bir iş değildir.

29.İbn-i Kesir, EI-Bidâye ven-Nihaye, c. 10, s. 97.
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #46 : Şubat 28, 2008, 12:46:22 am »


37-Kendînî Tam Îlme Vermesi, Mansur’un Aleyhinde Sözlerden Çekinmemesi
 

Mansur, Hz. Ali torunlarına eza ve cefa yapmağa, onlann ileri gelenlerini, rüesâsını öldürmeğe başlayıp da arada düşmanlık art­tıktan sonra Ebû Hanlfe'nin Abbasî hükümetinden sıdkı sıyrıldı, onlardan gönlü döndü. Ve kendisini ezadan koruyabildi. Bütün varlığını ilme verdi. Fakat ara sıra konuşmalarında Abbâsîleri ten-kîd ediyor ve bâzı işleri, hükümet hakkında beslediği kanaatim açığa vuruyordu. Bu hususta misâl vermek için iki olayı zikrede­ceğiz. Bunlar Mansur'un şüphelerini uyandıracak mahiyettedir.

1- Musul halkı, Mansur'a karşı isyan etmişti. Halbuki Man­sur ile aralarında şöyle bir şart koşmuşlardı: Eğer isyan ederler­se, hükümete karşı gelirlerse kanlan ve malları helâl addoluna­caktı! Mansur fukahâyı topladı, içlerinde Ebû Hanîfe de bulunu­yordu. Onlara dedi ki:

— Peygamber efendimiz: «Mü'minler aralarındaki şartlara riayet ederler» buyurdu doğru değil midir? Musul halkı bana kar­şı ayaklanmamayı şart etmişlerdi. Halbuki şimdi benim valime is­yan ettiler. Şarta göre onların kanları helâl olmuştur. Hükümet ne isterse yapar içlerinden biri şu cevabı verdi:

—Sen onlara elini uzattın, Onlar hakkında sözün makbuldür. Sen onları affedersen, af ehlinden olursun, eğer onları cezalandı-nrsan onlar bunu da hak etmişlerdir.

Halife, Ebû Hanîfe'ye sordu:

—  Sen ne dersin, üstad? Biz Peygamberimizin halifesi değil miyiz ve ahd ve eman ülkesinde yaşamıyor muyuz? Verilen sözler tutulmayacak mı?

Ebû Hanîfe şöyle cevap verdi:

—  Onlar mâlik olmadıkları bir şeyi sana şart koşmuşlar; sen de salâhiyetin olmıyan bir şeyi onlara şart etmişsin. Zira Müslü-manın kanı ancak üç şeyden biriyle helâl olur. Burada onlar yok. Sen onlara karşı kılıç kullanırsan helâl olmıyan bir şeyi yapmış olursun. Allah'ın koştuğu şartlar riayet olunmaya daha lâyıktır!

Mansur fukahâya dağılmalarını söyledi. Sonra Ebû Hanîfe'yi yalnız çağırarak:

—  Üstad, sen sözünde haklısın, bu iş böyledir.   Memleketine git, halifenin kadrini küçültecek şeyler söyleme. Hariciler, hükü­mete karşı çıkanlar, elini kolunu sallıyarak mı gezsinler!».[1]

Menakıb kitaplarının anlattıkları böyledir, tbn-i Esîr'in El-Kâ-mil'inde 148 senesi vukuatı arasında bu hâdise şöyle anlatılıyor: «Hemedan halkı hepsi Hz. Ali evlâdı taraftarı idi. Mansur Musul üzerine ordu gönderip onları ezmeğe karar verdi. Ebû Hanîfe, îbn-i Leylâ, İbn-i Şubrüme'yi huzuruna çağırdı. Onlara:

—  Musul ahalisi asla bana karşı gelmemeği şart koşmuşlar­dı. Eğer isyan ederlerse canlan, malları helâl olacaktı. Şimdi is­yan ettiler. Ne dersiniz.

Ebû Hanîfe sükût etti. Diğer ikisi konuştular:

—  Onlar senin teb'andır, affedersen, onlan  affetme salâhi­yetini haizsin. Eğer cezalarını verirsen bunu da hak etmişlerdir.

Mansur Ebû Han'fe'ye dönerek:

—  Bakıyorum, sükût ediyorsun, üstad, dedi.

—  Ey Emîrü'l-Mü'minîn, onlar mâlik olmadıkları bir şeyi he­lâl etmişler, canı helâl etmek ellerinde mi? Meselâ bir kadın nikâh kıyılmaksızın kendini bir erkeğe teslim etse onunla cinsî münase­bette bulunması helâl olur mu?

—  Hayır.

—  Tıpkı böyle, canı helâl etmek de onların elinde değil.

Bunun üzerine Mansur, Musul halkı üzerine yürümekten vaz geçti.. Ebû Hanîfe'ye ve iki arkadaşına Kûfe'ye dönmelerini söy­ledi.[2]

Tarihin bu haberi, menakıb rivayetleri gibi muteberdir. Mânâ bakımından arada bir. fark yoktur. Fakat îbn-i Esîr'in bâzı kısım­larında hata var. Meselâ, îbn-i Şubrüme'nin de bu hâdisede Ebû Hahîfe'nin yanında bulunduğunu söylüyor. Ve bunu 148 senesi vu­kuatı arasında zikrediyor. Halbuki tercüme-i hal kitaplarının kay­dettiği veçhile İbn-i Şubrüme 144 senesinde ölmüştür. Hattâ bunv İbn-i Esîr kendisi de daha yukarıda böylece kaydetmiştir.[3] Me­nakıb kitaplarının rivayeti burada daha doğrudur.

2- Ebû Câ'fer Mansur'un hükümeti hakkındaki kanaatmı gösterir diğer hâdise de şudur: Mansur ona bâzı hediyeler gönder­miştir. Kabul edip etmiyeceğini denemek istiyordu. MekkS'nin Me-nakıbmda kaydettiğine göre: Ebû Câ'fer, Ebû Hanîfe'ye onbin dir­hem ve bir cariye hediye olarak gönderdi, Ebû Câ'fer'in veziri Ab-dulmelik b. Hümeyd anlayışlı ve iyi görüşlü bir adamdı. Ebû Hanî­fe bu hediyeleri reddedince ona dedi ki:

—  Yalvarırım, Allah aşkına bunları kabul et. Emlrül-Mü'mi-nin senin aleyhinde bir bahane kolluyor, sebep anyor. Eğer hedi­yelerini kabul etmezsen senin hakkındaki şüpheleri artar, ne olur

bunları kabul et!

Bu işarlara rağmen Ebû Hanîfe yine kabul etmedi. Vezir yine dedi ki :

—  Parayı ben hediye ve ihsanlar meyanına kaydederim» olur biter. Fakat cariyeyi kabul et. Veya bir özürün varsa söyle ki onu Emîrü'l-Mü'minîne arzedeyim.

Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

—  Ben ihtiyarladım, kadınlarla  işim yok. Elim uzanmıyacak bir cafireyi helâl görmem. Emîrü'l-Mü'minîn elinden gelen bir carireyi satmağa da cür'et edemem...

1-Hatib Bağdadî, Tarih-i Bagdad, c. 13, s. 330
2-İbn-i Bezzazi, Menâkıb-ı İmam-ı A'zam, c. II, s. 17
3-İbn-ı Esir, El-Kâmil, c.  V. s.  217 .
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #47 : Şubat 28, 2008, 12:49:05 am »


38-Mansur'u Bâzı Adamları  Ebû Hanîfe'ye Kar­şı Tahrîk Ediyorlar

İşte bunlar, Halife Mansur'la Ebû Hanîfe Hazretleri arasında ceryan eden şeylerden bâzı örneklerdir, Ebû Hanîfe'yi daima gözetliyor, onu takip ediyordu. Halifenin etrafındakilerden onu'Ebû. Hanîfe aleyhine kışkırtıp onun hakkında fena zan uyandırmağa ça­lışanlar da vardı. Fakat Ebû Hanîfe hak bildiği yoldan şaşmıyor, doğru bulduğu sözleri söylemekten çekinmiyordu. Allahım, hakkı ve vicdanını razı ettikten sonra başkaları onun sözlerinden razı olacaklarmış veya olmayacakla rnnş bunun ne ehemmiyeti var? Menfaatlerini başkalarının zararında arayan kötü niyetli bâzı kim­seler, Mansur'un kinini körükleyerek onu Ebû Hanîfe aleyhine tah­rik etmeğe çalışsalar da bundan ne çıkar-? O, böyle şeylere aldmş etmekten çok yüksekte idi.                             

Hatîb Bağdadî, Ebû Yusuf'dan rivayet ediyor:

«Mansur Ebû Hanîfe'yi davet etti. Mansur'un teşrifat memuru Rabi'ki Ebû Hanîfe'ye karşı düşmanlık besliyordu, bir'ara:

— Yâ Emîrü'l-Mü'minîn, bu Ebû Hanîfe senin atana muhalefet ediyor, dedi. Abdullah  tbn-i Abbas:  «Bir kimse bir şey  üzerine yemin etse ve bir veya iki gün sonra ondan istisna yapsa caiz olur» dedi. Halbuki Ebû Hanîfe istisna ancak yemine muttasıl olarak yapılırsa muteberdir, diyor.

Ebû Hanîfe'nin cevabı şu oldu:

—  Yâ Emîrü'l-Mü'minîn, Rabi' şu iddiasiyle ordumuzun size bîatı yoktur, demek istiyor.

— Nasıl olur bu?

—  Huzurunuzda yemin ederler^Şönra evlerine döndükten son­ra istisna yaparlar, onca bu istisnâf'câiz olduğundan yeminleri ba­tıl olur,..

Mansur güldü.

—  Rabi' dedi. Aklını basma al, E,bû Hanîfe'ye dokunma! Mansur çıktıktan sonra Rabi' Ebû Hanîfe'ye:

—  Yahu, benim kanımı heder edip akıtacaksın, dedi! Ebû Hanîfe:

—  Hayır, dedi, öyle bir kastım yok. Sen benim kanımı heder etmek istedin, ben de hem seni günahtan kurtardım, hem de ken­dimi ölümden».[1]

Yine Hatîb Bağdadî rivayet ediyor: Ebu'l-Abbas Tûsî Ebû Ha-iıîfe hakkında kötü niyet besliyordu. Ebû Hanîfe de bunu biliyor­du. Ebû Hanîfe bir defa Ca'fer Mansur'un huzuruna girdi. Başka-ları da vardı. Tûsî, içinden:

—  Bugün Ebû Hanîfe'yi bir tuzağa bastırayım da görsün, de­di. Ve Ebû Hanîfe 'ye dönerek:

—  Yâ Ebû Hanîfe, dedi. Emîrü'I-Mü'minîn bizden bir kimseye, bir adamın boynunu vurmasını emrediyor, Sebebini bilmediği hal­de o adamın boynunu vurmak ona caiz midir, değil midir?

Ebû Hanîfe'nin cevabı gayet kurnazca oldu:

— Yâ Ebû Abbas, Emîrül-Mü'minîn hakla mı emir eder, yok­sa batıl   ile mi? Tûsî başka türlü cevap veremezdi;

—  Hak ile emir eder, dedi.-

—  Öyle ise hakkı yerine getir, nasıl olduğunu sorma! Bundan sonra Ebû Hanîfe yanında oturana dönerek:

—  O, güya beni tutmak istedi, ama ben onu sımsıkı bağla­dım.[2]

1-İbn-ı Esir, El-Kâmil, c.  V. s.  217 .

2-Hatib Bağdadî, Tarih-İ- Bâğdad, c. 13, s. 365
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #48 : Şubat 29, 2008, 01:04:40 am »


39-Kadı İbn-i  Leylâ'nın     Hükümlerini Tenkîdî Ve Kadı'nın Mansur'a Şikâyetî

Bu münasebetle Ebû Hanîfe'nin bir durumundan daha bahset­mek istiyoruz ki, kanaatımızca, bu büyük imâma Mansur'un işken­ce yapmasında bunun da tesiri olsa gerektir. Bütün haberlerden anlıyoruz ki, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe, Küfe kadılarının verdik­leri hükümler, kendi re'yine muhalif düşünce, onları tenkîd ederdi. Yanlış bulduğu noktaları derhal açıkça söyledi. Verilen hüküm lehte olsun, aleyhde olsun, o hususta doğru bildiğini, haklı buldu­ğunu söylemekten çekinmezdi. Bu yüzden kadı, içten içe kızıyor, Ebû Hanîfe'ye kin besliyordu. Hattâ diyebiliriz ki, bunlar kadıyı, ümerâ nezdinde Ebû. Hanîfe aleyhinde konuşmağa bile sevkettîği olurdu. Nasıl ki Küfe kadısı Ibiı-i Ebî Leylâ'nın, Ebû Hanîfe'nin bu halinden bizzat şikâyet ettiği rivayet olunur. Bunun üzerine Ebû Hanîfe bir müddet fetva vermekten menoiunmuş ve sonraları bir vesile ile bu yasak kaldırılmıştır.

Menakıb kitaplarının ve Bağdad tarihinin kaydettiklerine gö-. re: birisi bir deli kadını kızdırmış olacak ki, kadın ona:

—  Sen, zina yapan iki kişinin oğlusun, demiş, Adam kadıya şikâyet etmiş. Küfe kadısı olan İbn-i Ebî Leylâ dâvaya bakmış, ka-dının aleyhine hüküm vermiş ve kadına mescidde ayak üzere had vurdurmuş, 'hem de iki defa, birisi anasına, diğeri de babasına ka-zi( ettiği için!

Ebû Hanîfe bunu duyunca:

—  Bizim kadı efendi bu mes'elede tam altı yerde yanılmıştır dedi.

1-  Mescidde had vurdurmuştur. Halbuki  mescidde had vu­rulmaz.

2- Kadına ayakta dayak attırmıştır, halbuki kadınlara otur­dukları halde had vurulur.

3- Babası için bir had, anası  için bir had vurdurmuştur, halbuki bir adam kalabalık bir cemaata kazzef etse ona yalnız bil" had vurulur, kazif olunanların sayısınca  değil.

4-  İki had vurmayı bir arada toplamıştır. Halbuki iki had birden vurulmaz.

5-  Deli kadına had vurdurmuştur, halbuki deliye had yoktur, o mükellef değildir.

6- Anası ve babası için had vurdurmuştur. Halbuki onlar ka-yıbdırîar, mahkemeye gelip dâva etmemişlerdir.

Bu tenkidleri îbn-i Ebî Leylâ'ya yetiştirdiler. O da Emîrin ya­nma girip Ebû Hanîfe'den şikâyette bulundu. Bunun üzerine Ebû Hanfe fetva vermekten menolundu.

Bu yasağa riayet ederek Ebû Hanîfe bir müddet fetva verme­di. Vetiahd tarafından bir elçi geldi, fetva ve hüküm almak için Ebû Hanîfe'ye bâzı mes'eleler arzetti. Ebû Hanîfe:

— Bana fetva vermeyi yasak ettiler, diyerek fetva vermekler çekindi. Elçi Emîre giderek işi anlatı. Emîr de:

—- Fetva vermesine müsaade ediyorum, dedi. Ebû Hanîfe de tekrar fetva vermeğe başladı.[1

Ebû Hanîfe yaptığı tenkidlerde kadının hükmü ile fakihın fet­vası arasında fark gözetmiyordu. Halbuki birincide, doğru olsun. yanlış olsun, başkalarını ilzam etmek vardır. Halbuki fetvada baş­kasını ilzam yoktur. Hattâ Ebû Hanîfe'nin yanlış bulduğu fetvâ-lan tenkidi tenfiz olunacak hükmü tenkidinden daha hafif olur­du. Hükümleri daha şiddetle tenkîd ederdi. Çünkü tenfîz olunan hükümde, ona göre bir hüküm yanlış olduğu takdirde, bir hak­sızlık tatbik sahasına konuyor demektir. Ebû Hanîfe bunları ten-kîtf etmekle, zulümden ve haksızlıktan şikâyet etmiş, yıkıcı ve bo­zucu hükümleri önlemiş oluyordu. Ruh haleti bakımından gönül­leri tatmin ettiğinden bu, yerinde bir harekettir. Çünkü kadının hatası yüzünden masum canlara kıyılır, kanlar heder olur, mallar zayi' olup gider. Hürmet edilecek şeyler ortadan kalkar, hukuk zayi' olur, haksızlıklar alıp yürür. Bu tenkîdler hâkimi uyanık davranmağa davet sayılır. Fakat umumî nizamı koruma bakımın­dan da kadının hükümlerinin hürmete lâyık sayılması lâzımdır ki, hüküm giyenler hükmün yerinde olduğuna kani' olsunlar, adalet işleri yoluna girsin, hüküm istikamet üzere yürüsün: Kadı yanılsa -Ha bu yanlış hüküm infaz olunsa, bu hata Örtülü kalınca umumî nizam hukukunu koruma bakımından bu daha yararlıdır. Az hata affolunabilir. Hatayı ilân etmeden gizlice tenbihatta bulunmak, umumî nizamın, sarsılmadan ve ahkâma hürmetin kalkmasından daha hayırlıdır. Ebû Hanîfe gibi büyük bir fakıhın ve kendisine uyulan  şanlı imamın mahkeme kararları hakkındaki tenkidlerini,

bu mülâhaza ile gizli yapmasını veya kendilerine yazılı olarak gön­dermesini biz de arzu ederdik. Aralarında yazışma yoksa bile bun­ları bir takrir halinde alâkalı makama gönderebilirdi. Fakat her zamanın kendine mahsus şartları ve icablan vardır.

1-Hatib Bağdadî, Tarih-i Bağdad. c. 13, s. 366
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #49 : Şubat 29, 2008, 01:06:25 am »


40-İlmi Tenkide Tahammül Edemi Yen Kadı,  Si­yasete Başvuruyor         
 

Ebû Hanîfe'nin mahkeme hükümlerine karşı durumu nasıl olursa olsun, İbn-i Ebî Leylâ, Ebû Hanîfe'nin tenkidlerini gönül hoşluğu ile, kalb nzasiyle karşılamıyordu. Hattâ bu tenkidler sebe­biyle; ona düşman kesilmişti. Bu düşmanlık yüzünden Ebû Hanîfe'yi eza ve cefaya düşürmek için tuzaklar bile kuruyordu. Hattâ Ebû Hanîfe'nin, hakkında şöyle.dediği bile rivayet olunur;     

— «Benim hayvanlar hakkında bile helâl addetmediğim bir şe­yi îbn-i Ebi Leylâ benim hakkımda helâl görüyor. Yâni benim ca­nıma kasdediyor.» [1]

Ebû Hanîfe'nin, İbn-i Ebî Leylâ hakkındaki tenkidlerini biraz şiddetli buluyor ve bu tenkidleri herkesin önünde yapmasını hoş görmüyorsak da koca Küfe kadısı gibi bir zatın bu tenkidler yü­zünden aradaki münasebeti düşmanlığa çevirmesini de asla beğe-nemeyiz. Kadı eğer aradaki samimiyeti bozmasaydı, bu şiddet aza­lırdı. Ulema arasında geçen tttr ilim mes'elesi halinde kalırdı, mes'-ele iki âlim arasında olmaktan çıkmazdı; fakat maalesef kadı bu müsamahayı gösteremedi.

1-İbn-i Bezzâzî, Menakib-ı İmara-ı Â'zam, c. I, s. 166, Hatib, Tarih-Baftdad, c. 13, s. 351
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #50 : Şubat 29, 2008, 01:07:30 am »


41-Hak Uğrunda Gösterdiği Celâlet Ve Metanet
 

Ebû Hanîfe'nin Hz. Ali evlâcfc taraf tan olduğunu biliyoruz. Bu, ders halkasında onun lisanından duyuluyor, talebesi bunu biliyor­du. Bunlar yetmiyormuş gibi bir. de bakıyoruz. Ebû Hanîfe, Man -sur'un sorduğu mes'elelere hiç çekinmeden onun arzusu hilâfına cevaplar veriyor. Halbuki bu fetva istemeler onun içindekini, ka­naatlerini anlamak için bir vesileydi. Onun fikrini anladıktan sonra Halîfe'ye karşı isyan edenler, îmâm-ı A'zam'm sözlerini kendilerine siper edinmesinler diye onu böyle sözlerden, fetvadan menedebiîir-di. Yine bakıyoruz Ebû Hanîfe, Mansur'un hediye ve ihsanlarım da kabul etmiyor. Bu hediyeler mücerred şehaveîten doğmuş değil, onun iç duygularım anlamak için yapılmış bir deneme olabilirdi. Fakat o bunu düşünmüyor, gelen hediyeleri reddediyor. Halifenin adamlarından kendisini seven biri: Hediyeleri kabul etmesi için yalvarıyor, eğer bîr özürü varsa onu söylemesini rica ediyor, tâ ki kendisi şüphe altında kalmasın. Lâkin, o kabul etmemekte ısrar ediyor. Bunlara ilâveden onu, mahkemelerin heybeti zayi' olup ol-nnyacağına bakmadan, kendi görüşünce hakka aykırı bulduğu hü­kümleri acı şekilde tenkid ederken buluyoruz. Bunları hakkı sev­diğinden yapıyor. İşte Ebû Hanîfe budur.                                   

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #51 : Şubat 29, 2008, 01:08:34 am »


42-Mansur'un    Kadılık    Teklifînî    Reddetmesi, İşkence Sebebi Bu Mudur?

Mansur'un Ebû Hanîfe'ye canı çokça sıkılmaya başladı:   Hz. Ali sülâlesine karşı fazla meylini öğrenince ondan büsbütün soğudu. Çeşitli denemelerden aldığı netice onun şüphelerini kuvvetlen­dirdi. Sorduğu fetvalara da istediği cevabı alamadı. Fakat Ebû Ha-nîfe'nin aleyhine hükmetmeğe elde delil yoktu. Çünkü Ebû Hanî-fe'nin yaptığı bu işler, ders halkalarını geçmiyor, mücerred tenkid haddini aşmıyordu. Dîninde itham edilecek bir yerini de bulamı­yordu ki, sapıklık yapıyor diye onu yakalasınlar. Amellerinden hiçbirinde itham edilecek bir işi yoktu. Noksan ve kusuilu bir işi­ni bulamıyordu ki, onun yakasına yapışsınlar. O, hakikati arayan, Hak yolunda sebat eden, son derece emin, dindar, muttaki seha-ve doğruluğunun şöhreti her tarafı tutmuştu. Namı dillerde dolaşı­yordu. Kılıca sarılıp hükümete karşı gelenlerle beraber olmadık­ça, ona dokunmağa yol yoktu. Fakat halife ondan soğuyor, ona dargındır. Çünkü onun yaptıklarından hoşnut değildir. Kendisi­ne kadılık teklif edip de, o da kabul etmeyince, çoktan beri bek­lediği ve aradığı fırsat Man s ur'un eline geçmiş oldu.

Ona Bağdad kadılığını teklif etti. Böylelikle devletin baş kadısı olmuş olacaktı. Eğer kabul ederse hükümete ihlâsla bağlı olduğu­na veya Mansur'a mutlak surette itaatına delil olacaktı. Eğer ka­bul etmezse umum hak nazarında din bakımından müşkilâta uğra-makıszın,. ona işkenceye sebep bulunmuş olacaktı. Zira madem ki Ebû Hanîfe halk nazarında en faziletli bir âlimdir, bu makama, en lâyık olan odur; bu vazifeyi kabul etmiyorsa,    boynuna borç

olan bir şeyi kabulden çekinmiş oluyor demektir, öyle ise bu uğur­da işkenceye maruz kalınca ona katlanması gerektir. Kendisine iş­kence yapılıyorsa bu bütün insanların maslahatına olan bir işi ka­bul etmemesi yüzündendir. Onu tuzağa düşürmek veya ona zulüm yapmak için değil- Mademki en büyük âlimdir, halka karşı ilim ve faziletinin borcunu ödemelidir. Bu da hâkimliği kabul etmekle olur. îşte Mansur bunları söyleyebilirdi.

Yine Mansur şunları da ileri sürebilirdi: Mademki ara sıra ka­dıların hükümlerini tenkid etmektedir. Öyle ise kendisi başkadilık kürsüsüne oturmalı ve kadılara kendisi, Örnek olup onlara müm­kün olduğu kadar doğru yolu göstermelidir. Evet, o verdiği fet­vaları başkalarının hükümlerine üstün tutulan bir fakıhtır. Bir hükmün doğruluğu hakkında onun sözü miyar tutulmaktadır. Bu­na rağmen, şimdi eğer bu vazifeyi kabulden imtina ediyorsa, demek diğer hâkimlerin hükümlerini tenkidi yapıcı değil, yıkıcı imiş de­mek olur. Çünkü kendisine şimdi yapıcı bir iş teklif olunuyor, fa­kat kabul etmiyor. Madem ki kendisi Irak halkı nazarında birinci derecede gelen bir fakıhtır. Halife onu, Başkadı yapmak istemekle en doğru tarzda hareket etmiş demektir. Eğer kendisi imtina ederse. Halife onu kabule zorlayabilir. Bu zorlama zulüm sayılmaz. Çünkü maksat en lâyık adarriı. o makama getirerek hakkı yükselt­mektir.

îşte Mansur halk nazarında kendini mazur göstermek için bunları söyleyebilirdi!

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #52 : Mart 01, 2008, 02:08:31 am »


43-Menakıb Kitaplarına Göre İşkence
 

Ebû Ca'fer Mansur, Ebû Hanîfe'ye kadılık teklif etti, o kabul eımedi. Müşkül mes'elelere hüküm verirken fetva için kendisine müracaat olunmasını istedi, reddetti. Bunun üzerine mansur onu hapse tıktı ve dayak attırarak işkence yaptı. Veyahut bâzı riva­yetlere göre yalnız hapsetti. Meselenin kısacası budur. Târih ve menakıb kitaplarının rivayetlerine göre tafsilât şöyledir:

Muvaffak, Mekkî Menakıbından kaydediyor: «Ebû Hanîfe Bağ-dad'a çağırılıp getirilmesinden bahsederken diyor ki:

—  Halîfe beni kadılık için davet etti. Ben de ona bu işe lâyık olmadığımı bildirdim. Ben: beyyine davacıya, yemin de dâvâlıya düştüğünü bilirim. Fakat kadılık için bu kadarı yetmez. Kadılığa lâyık olacak kimse senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve senin ku­mandanlarının aleyhine hüküm verecek cesarette bir adam olma­lıdır. Bu ise bende yok. Sen beni öyle bir şeye davet ediyorsun ki, gönlüm ona asla razs değil!

Bunun üzerine Mansur:

—  Sen benim hediyelerimi neden1 kabul etmiyorsun? dedi. Ben de şu cevabı verdim:

—  Emîrül-Mü'minîn bana sırf kendi malından bir şey yollamadı ki ben onu reddetmiş olayım. Eğer kendi malından bir şey gelse onu kabul ederim. Emîrü'l-Mü'minîn'in bana gönderdiği he­diyeler, Müslümanların  malından, beyt'üîmaîdendir. Halbuki Müs­lümanların beyt'ülmaîinde benim hiçbir suretle hakkım yok. Ben cepheye gidip savaşanlardan değilimki, serhadlerdekİ mücâhidîer gibi beyt'ül-malden hisse alayım. Mücâhidlerin çocuklarından da değilimki, kimsesiz yavrular gibi beyt'ül-malden bir şey alayım. Fakir de değiîim ki, yoksullar gibi hisse alayım!

Bunun üzerine Halîfe :

—  öyle ise makamda dur, kadılar sana gelsinler, muhtaç ol-duklan zaman sorsunlar, dedi.[37]

îbn-i Bezzazı Menakıb'mda diyor ki: «Ebû Ca'fer Ebû Hant-fe'ye Başkadiîık teklifinde bulundu. Kabul etmeyince hapsetti. Hattâ 110 kamçı vurdurdu. Sonra hapisten çıkardı ve kapıda bek­lemesini emretti. Kendisine sorulan mes'eleler hakkında fetva ver­mesini istedi. Ona sorulmak üzere mes'eleier gönderdi, o fetva vermekten çekindi. Tekrar hapse atılmasını emretti. Ve yine hapse atıldı. Ona çok kötü muamele ettiler. Gayet tazyik yaptılar.»[38]

Hatib Bağdadî bu hususta tarihinde diyor ki: «Ebû Ca'fer, Ebû Hanîfe'yi huzuruna davet etti. Ona kadılık makamına geçmesini teklif eyledi. O kabul etmedi. Halife o makama seni getireceğim diye yemin etti, Ebû Hanîfe de kadılığı kabul etmem, diye yemin etti. Halifenin teşrifatçısı Rabi' Ebû Hanîfe'ye:

—  Duymuyor musun, Emîrül'-Mü'minin yemin ediyor, dedi. Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

— Emîrü-i -Mü'minîn yeminin keffaretini vermeğe benden daha kadirdir! dedi. Ve kabul etmemekte ayak diredi. Bunun üzerine hapse-atıldı.»

Yine Bağdad Târihinde, Rabi' b. Yunus'tan naklolunuyor: «Emîrü'l-Mü'minîn, Ebû Hanîfe ile kadılık mes'elesine münakaşa yaparken gördüm. Ebû Hanîfe diyordu ki:

—  Allah'tan kork, kadılık emanetini ancak Allah'dan korkan birisine emanet et. Ben kendime güvenemiyorum. Eğer beni Fı-rat'da boğulmakla bu işi kabul etmek arasında muhayyer bırak-san, ben boğulmayı tercih ederim. Senin etrafında bir alay maiye­tin var, ikram beklerler. Ben buna lâyık değilim, yapamam.

Ebû Ca'fer'in canı sıkıldı:

— Yalan söylüyorsun, sen bu işe lâyıksın! dedi. Ebû Hanîfe bunu bekliyormuş gibi:

—  iste hükmünü kendin verdin, yalan söylediğini söylediğin bir kimseye kadılık emanetini nasıl verirsin.»[39]

37-Mekki, Menakıb-ı Ebî Hanife  c. I, s 215
38-Mekki, Menakıb-ı Ebî Hanife  c. I, s 215
39-İbn-i Bezzâzİ, menâkıb-ı İmam1-: A'zam, c. 2. s. 19.
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #53 : Mart 01, 2008, 02:09:42 am »


44-Mansur'la Ebû Hanîfe'nin  Arasında Geçenlerîn Bîr Muhakemesi
 

Ebû Ca'fer'in, Ebû Hanîfe'ye yaptığı eza ve cefalar ve bunların sebepleri hakkında bir fikir verebilmek için okuyucunun  önüne muhtelif rivayetlerin hepsini serip döktük. Ebû Hanîfe ile Mansur arasındaki muhtelif konuşmaların birbirinden farklı olması bun-, lann arasında tezat olduğunu göstermez. Belki de bu konuşmalar muhtelif meclislerde, muhtelif zamanlarda cereyan etmiştir. O itibarla birbirinden farklıdır. Bir defasında rivayetin birinde olan konuşma geçmiş, diğer defasında da diğeri. Bâzan ona kachlık tek­lif etmiş, bâzan hediyelerini kabul etmeyişinin sebebini sormuş­tur. Başka bir defa kadılık kabul etmediğinden ona karşı daha şiddetli konuşmuş, Ebû Hanîfe de aynı şekilde- cevap vermiş ve kadılığı kabul etmektense Fırat nehrinde boğulmayı tercih ettiğini söylemiştir. Diğer defa Mansur, kabul edeceltsin diye yemin eder, o da kabul etmem diye $pmin verir. Mansur'un teşrifatçısı Rabi' b. Yunus'un «Duymuyor musun, halife yemin ediyor» diyerek gam­mazlık yapması yüzünden nihayet iş hapse dayanıyor. Bütün bun­lardan Ebû Ca'fer ile Ebû Hanîfe arasında eskidenberi ne gibi düşmanlık oldu&unu,. daha doğrusu Ebû Hanîfe'ye karşı içinden nasıl kin beslediğini öğreniyoruz. Bu rivayetlerden anladığımız ve

çıkardığımız neticeler şunlardır:

1- Ebû Hanîfe'nin kadılığı kabul etmemesi, bu, yalnız Man­sur tarafından gelen bir teklif olduğu için değildi. Belki de onu gayet ağır ve hattâ tehlikeli bir iş gördüğünden reddediyordu. îh-timal ki altından kalkamam diye korkuyordu vicdanı bu yükün mes'uliyetini yüklenmeğe razı değildi. O makamın icabı bâzı işler hususunda nefsini tutmağa belki kadir olamaz endişesi vardı. Hak ve adaleti bütün insanlar hakkında müsavat üzere kabul etmek is­temiyordu. Zühd ve takva sebebiyle hükümet vazifesi almaktan çekinen ulema çoktur. Kadılık makamında mes'uliyet vardır. Ebû Hanîfe fetva vermeyi de reddetmiş olsaydı, kesin olarak, sırf bu endîşelerle kabul etmekten çekindiğine hükmederdik. Bunda siya­sî kanaatlerin de rol oynadığına ihtimal vermezdik. Fetva, kadıla­rın maruz kaldıkları müşkülâtı çözmek içindir. Ebû Hanîfe, fetva işlerini gayet iyi bilirdi. Bu hususta hem kuvvetlidir, hem de atıl­gandır. Acaba fetvayı hiçin kabul etmedi. Burada hatıra gelen şu­dur: Ondan fetvası istenen mes'eîeler, bir hükme bağlanacak mahkeme mes'eleleri idi. öyle ise bunların hüküm ve kararla sıkı alâkası var demektir. Halbuki o ne suretle olursa olsun, mahkeme mes'elelerine asla karışmak istemiyordu. Burada şu ince noktaya da işaret edelim ki, bu nevi fetva vermek, hüküm vermekten daha tehlikelidir. Çünkü dâva mevzuunu bilmeden, davacıların sözlerin­den, beyyinelerinden hakkı meydana çıkarmak için delil aramadan, incelemeden mes'elenin hükmü verilmiş olacaktı. Fetva ile mesele­nin hükmünü birbirine  karıştırmamak.

2- Ebû Ca'fer, Ebû Hanîfe'yi kadılığı kabul etmemeye sevk eden âmillerde şüpheli idi. Kadılığın mücerret güç bir iş olmasın­dan ve hâkimlik mes'uliyetini üzerine almaktan çekindiğinden ileri geldiğine inanmıyordu. Onun için hediyeleri reddetmesinin sebebi­ni sordu.   Eğer kadılığı kabul etmekle hediyeleri reddetmek ara­sında bir bağlantı olduğu düşünülmeseydi, bu sual    sorulmazdı. Hâdiselerin cereyan tarzı gösteriyor ki; böyle şüphelere düşürecek sebepler vardır: Halifenin etrafındakilerden bâzıları bu şüpheleri boyuna uyandırmakta devam ediyorlardı. Halifenin dikkat nazarını oraya çeviriyorlardı.

3- Ebû Hanîfe cevaplarında pek mülayim değildi. Tath söz­lerle oyalamak istemiyordu. Hileye başvurmuyordu. Neticesinin ne olacağına hiç aldırış etmeden hakkı cesaretle söylüyordu. Karşısına çıkaack en kötü ihtimalleri göze alarak belâlara sabır ve taham­müle hazırdı. Hem kadılığı hem de fetva vermeyi tereddütsüzce reddediyor ve hediyeleri niçin kabul etmediğini açıkça söylüyordu. Zira bu mallar Müslümanların beyt'ül-malindendir, bunlar    helâl değildir, Halife kadılığı kabul edeceksin diye ısrar ediyor, o da et-miyeceğim diye yeminle mukabelede bulunuyor ve hiç sakınmıyor.

Teşrifatçı Rabi' arada gammazlık yapıyor, buna da aldırış etmi­yor. Çünkü o her işi inceden inceye hesaplamıştı, bütün ihtimalle­ri ölçmüştü, bu işi sonuna kadar götürmeğe karar vermişti. Karşı­lığını vermek Allah'a aittir.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #54 : Mart 01, 2008, 02:10:44 am »


45-Nihayet İşkence Yapılıyor
 

Nihayet Ebû Hanîfe işkenceye maruz kaldı. Bütün rivayetlerin birleştiği bir cihet var ki, o da Ebû Hanîfe'nin hapse atılmış oldu­ğudur. Bundan sonra fetva vermek, ders okutmak için ilim mecli­sine oturmamıştır. Çünkü ya atılduğ hapiste, veya oradan çıktığı gibi ölmüştür. Rivayetlerin ayrıldığı noktalar buradadır. Acaba ha­piste dayağın tesiriyle mi öldü? Yoksa zehirlenerek mi Öldürüldü? Zira yalnız dayakla iktifa edilmiyerek hapiste uzun müddet kal­masın diye ve çabuk ölsün diye zehir içirildiği de söylenir. Yoksa hapiste ölmeden önce serbest bırakıldı da çıkınca evinde mı öldü? Hapisten çıktıktan sonra aynı zamanda ders vermekten ve halkla görüşmekten de menedilmiş miydi? Bu rivayetlerin hepsi de Me-nakıb kitaplarında yer almıştır.

Rivayetlerden birine göre dayak atıldıktan sonra hapiste kal­mış ve orada ölmüştür. Davud b. Vâsıtî diyor ki; «Kadılığı kabul eimesi için îmâm-ı A'zairi'a işkence yapılırken gördüm. Her gün zindandan çıkarılır ve on kamçı vurulurdu. Hattâ 110 kırbaç bile vuruldu. Ona, kadılığı kabul et, denirdi. O da: Ben, buna lâyık de­ğilim derdi. Dayak atılırken o yavaşça: «Allah'ım, kudretinle ben­den onların şerrini uzak kıl!» diye niyaz ederdi. Kadılığı kabul et-miyeceğini anlayınca onun yemeğine ağu kattılar ve onu zehirliye-rek öldürdüler.»

îbn-i Bezzazî ise menakıbında şunları kaydediyor: «Ebû Hanî-fe hapsedilip bir müddet tazyik yapıldıktan sonra bâzı yakınları Mansur'la bu işi konuştular. Bunun üzerine hapisten çıkarıldı ise de fetva vermekten ve halkla görüşmekten men olundu. Evinden çıkması yasak edildi, ölünceye kadar bu hal böyle devam etti.»[40]

Biz bu sonuncu rivayeti kabule meyyaliz. Çünkü olayların ge­lişine uyan ve Mansur'un herkesçe bilinen tutumuna muvafık olan budur. Zira Mansurilim ve ulemayı tazyik altında tutan bir adam kılığında ortaya çıkmayı elbette istemezdi. Hadiselerin akışı zoriy-le Ebû Hanîfe'ye eza ve cefa yapsa da, bunu mazur göstermeğe ça­lışmak için sebepler de bulmuştur. Bunlara uygun düşecek tarzda bu kadarı ile iktifa etmek, bir fakının kaniyle ellerini bulamaktan çekinmek,- mantık ve akıl icabıdır. Onun için diyebiliriz ki, kadılığı kabule zorlamıştır ve yapılan işte bu kadardır. îşkence; mücerred intikam ve şahsî kin için imiş gibi bir mâna verilmivebilir. 7âhire göre kadifrğı kabul ettirmek içindi. Bir netice alamadıysa dayak attırmağa devam etmekten bir mâna yok, eğer devam ederse, niye­tinin bozuk olduğu meydana çıkar. Onun için hapisten salmıştır.

Burada akla daha mülayim gelen cihet şudur: Halifenin yakın­larından bâzıları, bu ihtiyar fakıha acıyarak, Halife hezdinde ona şefaatçi çıkmış olabilir. Zira o Halifeye muhalifse de şahsan ona hiçbir zaran dokunmamiştır. Bu fakıha işkenceye devam ederse onlardan da korkulur. Umum-u efkâr daima mazlumdan yana çı­kar. Bütün rivayetler Ebû Hanîfe'nin Hayzuran mezarlığının gas-bolunan kısmına gömülmeyip, gasbedilmemiş olan kısmına defne­dilmesini vasiyet ettiğinde müttefiktirler. Bu vasiyet hapishane ha­ricinde yapılmıştır.

Hapishaneden çıkarıldıktan sonra halkla temastan ve ders ver­mekten menedilmiş olması Halife'nin gönlünü yatıştırmiştır. Ortada şüpheyi davet edecek bir hal kalmamıştır, aleyhte propaganda yollan kapanmıştır. Hapishanede mevkuf tutulmasında ve bunun devam edip gitmesinde bir mâna yok. Onun için hapisten çıkarıl­dığı rivayeti daha uygundur. Ebû Hanîfe Öldüğü zaman, Mansıır'un onun cenaze namazım kıldığını söylüyorlar. Eğer hapishanede öl­müş olsaydı Mansur bunu yapmazdı.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #55 : Mart 01, 2008, 02:11:31 am »


46-Îlîm Dünyasından Göçen Bîr Güneş
 

Sıddıkların've şehitlerin ölümüne benzer bir ölümle Ebû Ha­nîfe bu âîemden âhirete göçtü. Vefatı 150 hicrî senesinde idi. 151 veya 153 senelerinde öldü diyenler varsa da .doğrusu birincisidir. ölüm onun için bir istirahat oldu. O büyük vicdan, o dindar ruh, o kuvvetli kalb, o cebbar akıl, o mütehammil ve sabırlı gönül, ölüm­le sonsuz huzura kavuştu. Bu fena evinden kurtularak Allah'ın rahmetine nail oldu. Bu fâni dünyada ezâ ve cefaya maruz kaldı,

onlara.tahammül gösterdi. Kendi görüşüne muhalif olanlardan ne­ler çekti. Ona neler demediler, ne iftiralar atmadılar? Ö bunların hepsine gönül nzasiylc tahammül etti. Önce ayak takımından, sü-fehâdan, sonra ümerâdan, en sonunda da halifelerden eza ve cefa gördü. Bunlara rağmen ne zaaf gösterdi, ne. de gevşeklik! Bezmedi, yılmadı. Nefisle cihad lâzımdır. Bu cihad için de türlü meydanlar vardır, Ebû Hanîfe Hazretleri bu nevi cihadın en büyük kahra-manlanndandır ve bu meydanın hepsinde şanlı zaferler kazanmış­tır. Cihadında metindi,, celâdet ve kahramanlıkta eşsizdi. Bu cihad-da daima üstün gelmiş, galebe çalmıştır. Hattâ son nefesinde bile gasbedilmemiş olan temiz ve pâk bir toprağa defnolunmasım va­siyet etmeyi unutmamıştır. O temiz insan, temiz toprağa yakışır. Gasbedilmiş olmak şüphesi olan yere defnedilmesini bile istemi­yor. O öyle bir ruh sahibi idi. Temiz yaşadı, temiz Öldü, Ebû Ca'fer bu vasiveti duyunca:                                         

— Diriyken veya ölüyken Ebû Hanîfe hakkında beni kim ma­zur görür? demiştir. (Nur içinde yatsın)

îlim, din, ahlâk ve ruh azametinin insanlar üzerinde büyük de­ğer ve tesiri vardır. Bu, saltanat azametinden ve hâkimlik heybe­tinden hiç de az değildir. Hattâ bu manevî fazilet ve meziyetler kat kat üstündür. îşte. bu sebepledir ki, Irak fakıhinin ve büyük ima­mın cenâze.-ini bütün Bağdad te'yîa çıkmıştır. Cenaze namazını kı­lanların sayısı elli bini aşmıştır. Bizzat Halife Ebû Ca'fer defnin­den sonra onun kabrine gelip cenaze namazını kılmıştır. Bilemeyiz, onun bu yapışı, din ve ahlâk azametini, takva büyüklüğünü takdir ve ikrar ettiğinden mi idi? Yoksa umumi efkârı hoşnud etmek için mi? Belki her ikisinin tesiri var. tmâm-i A'zam Ebû Hanîfe ger­çekten büyük idi.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #56 : Mart 01, 2008, 02:12:10 am »


47-Her Tarafa Feyz Ve Nur Saçan Ders Halka­ları
 

Ebû Hanîfe Hazretleri, Bağdad'da öldü ve oraya defnolundu. Bunda bütün rivayetler birleşiyor. Fakat ders halkasını daha önce acaba Bağdad'a nakletmiş miydi, orada ders okuttu mu? Tarihçi­lerin hiç birisi Ebû Hanîfe'nin Bağdad'.da ders okuttuğunu söyle­miyorlar. Bütün haberler ders okutmaktan ve fetva vermekten menolunduğu zamana kadar ders halkasının Kûfe'de devam ettiği­ne işaret etmektedirler. Onun maruz kaldığı ezalardan bahseden rivayetlerde Kûfe'den Bağdad'a getirildiğine işaret olunuyor, bâzı­sında bu sarahaten söyleniyor. Buna göre Bağdad'ın inşası tamam olduktan sonra geçen müddet zarfında Kûfe'ye dönmüş ve orada dersine devam ederken Bağdat'a tekrar götürülüp eza ve cefaya maruz kaldı ve orada öldü.

Bu, Ebû Hanîfe Kûfe'den başka yerde ders okutmadı demek değildir. Rivayetler bunun aksini göstermektedir. O Hacca gittiği zaman orada fetva verdiği, mübahase ve münakaşaları yaptığı ri­vayet olunuyor, Bâzan Mekke'de Mescid-i Haram'da ders halkası

kurar, ders okuturdu. Sonra Emevîlerin ve valilerinin zulümlerin­den kaçarak Harem-i Şerife iltica ettiği uzun müddet zarfında Mek­ke'de defs halkası kurarak fıkıh dersi okutmadığını nasıl söyliyebi-liriz. Halbuki tarihçiler ve menakıb muharrirleri bu hususta müs-bet veya menfi hiçbir şey kaydetmezler.

Küfe haricinde verdiği dersler, Evzâî ile olduğu gibi devrinin fukahası arasında geçen münazara ve mübahaseler, İmam Mâlik'le bâzı fıkıh meselelerini müzakere etmesi, Basra'da çeşitli fıkralarla mücadeleler yapması, bütün bunlar ne olursa olsun, onu ana ders­leri Kûfe'de talebeleri ve ashabı arasındadır. Bu sebeple Küfe Fa-kıhi unvanını hakkiyie taşıyordu.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #57 : Mart 04, 2008, 01:06:24 am »


EBÜ HANÎFE'NÎN  ÎLMΠ VE BU İLMİN KAYNAKLARI
 

48- Medhedenlerî, Zemmedenlerden Daha Çok
 

İslâm fıkıh tarihi, Ebû Hanîfe kadar medhedenîeri veya ten-kidçileri çok olan başka bir şahsiyet tanımamıştır. Onun Övenleri ve yerenleri pek çoktur, medhi hakkında nice kitaplar yazıldığı gi­bi aleyhinde bulunup ona dil uzatanlar da vardır. Zira o, müstakil fikirli bir fakıhtı, başlı başına bir görüş sahibi idi. Düşünceleri ga­yet derindi. Onun bu görüşlerine hayran kalıp ona uyanlar oldu­ğu gibi, anlamayıp da ona muhalefet edenlerin bulunması da pek tabiîdir. Onun aleyhinde bulunanların çoğu, onun fikir istiklâline ayak uyduramayan veya anlayışları onun geniş anlayış ufkuna eri-şemiyen kısa görüşlü kimselerdir. Veyahut da yalnız geçmişlerin akvalini tutmayan her yolu kötü bir bid'at sayan, onu hak tanımıyan, maziye kıymet verenlerdir. Bunlar baktılar ki, Ebû Hanîfe re'y ve kıyası çokça kullanıyor. Halbuki onlara göre İş kıyasa da­yanınca ya durmak, veya hiç olmazsa gayet az almak lâzımdır. Bu sebeple onu beğenmediler. Onu tenkid edenlerin bir kısmı onu hiç tan ırmy anlar dır. Bunlar onun zühd ve takvasını, dindarlığım ve insanlığını bilmiyorlardı. Onlar Allah'ın ona bahşetmiş olduğu metîn akh derin ilmi, yüksek mevkii takdir edemiyorîardı. Onu görmemişlerdi. Halk ve büyükler nezdinde onun itibarını ve dere­cesini bilseler onu. severlerdi. Onun aleyhinde bulunanlar hangi sınıftan olursa olsun, onlar ne derlerse desinler, tarih bu büyük Irak fakıhine karşı insafı elden bırakmamıştır. Onun sevenleri ve takdir edenleri vardır. Sağlığında onun aleyhinde bulunanlara, öl­dükten sonra ona iftira edenlere karşı tarih onu daima müdafaa etmiştir. İnsanlar, onu tezkiye edenlerin sözlerini dinlemişler, bun­ları doğru şehâdet ve hak söz olarak kabul edip onun fazilet dere­cesini anlamışlardır. Aleyhte bulunanların sözleri kuru iftiradan ibaret kalmıştır. Bu da gösteriyor ki, değerli bir insanın, fikri, dîni, ahlâkı yüksek olsa da iftiradan kurtulamıyor demek. Hattâ mev-kî yükseldikçe maruz kaldığı güçlükler de çoğalıyor.

 

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #58 : Mart 04, 2008, 01:08:25 am »


49-Ebû Hanîfe Hakkındaki Sitayişlerden Bâzıları
 

Asırlar boyunca bütün nesiller Ebû Hanîfe'nin medih ve se­nasını kulaktan kulağa haykırmaktadır. Bu büyük fakîhin temiz hayatı herkese örnek olmuştur. Birçok kimseler onun ilmini ve şahsını övmektedirler. Bunların düşünce tarzları ayrı ayrı olsa da hepsi onu takdir etmekte birleşmektedirler, onun yaşadığı asırda yaşayan veya sonra gelen bir kısım ulemanın sözlerinden bâzıları­nı nakledelim :

Ebû Hanîfe'nin çağdaşlarından olup zühd ve takvâsiyle meş­hur FudayI b. îyaz diyor ki: «Ebû Hanîfe fakîh ve muttaki bir zattı. Fıkıh ilminde meşhurdu, çok servet sahibi idi. Etrafındaki­lere iyüik yapmakla tanınmıştı. Gece gündüz ilim öğrenmekle meş­guldü. Kendisine müracaat edenler, ilminden ve malından fayda­lanırdı.. Geceleri ibâdetle geçirirdi. Az söyler, çok sükût ederdi. Helâl ve harama dair bir mes'ele ortaya atılınca hemen konuşurdu. Hakka delâlet hususunda en güzel hareket ederdi. Saltanat malın­dan kaçar, hediyesini almazdı.»[1]

Ca'fer b. Rabi' diyor ki: «Beş sene Ebû Hanîfe'nin yanında bu­lundum. Onun kadar uzun uzun sükût eden görmedim. Fıkıhtan bir şey sorulunca açılır, coşkun ırmak gibi akar çağlardı. Yüksek sesi etrafı tutardı.[2]

Çağdaşlarından Melih b. Vekî diyor ki: «Allah'a yemin ederim ki, Ebû Hanîfe emânete son derece riayet ederdi. Büyük ve eşsiz bir kalb sahibi idi. Allah'ın rızasını her şeyden üstün tutardı. Allah uğrunda boynuna kıhnç çaîsalar buna katlanırdı. Allah ona rah­met etsin, ebrardan, hayırlı kimselerden razı olduğu gibi ondan da razı olsun. O da ebrardan idi.»

Çağdaşlarından meşhur muttaki âlim Abdullah b. Mübarek, Ebû Hanîfe'yi anlatırken : Onun, ilmin dimağı olduğunu söy­lüyor.[3]

Muhaddislerden îbn-i Cüreyh onun hakkında gençliğinde şöy­le demiştir :

«İlimde onun hayret verici bir hâli olacak, kemalât kazana­cak.» Büyüdükten sonra bir defa yanında Ebû Hanîfe'nin yâdı ge­çince : «Fakıhtır o, hakkiyle fakıh ancak onlara denir.» demiştir.

Çağdaşlardan biri olan Ebû Süleyman onun hakkında şöyle demektedir: «Ebû Hanîfe hayranlık uyandıran bir âlimdir, o ilim âyetlerinden bir âyettir. Onun sözünden yüz çevirenler onu anla­mağa takatları olmıyanîardır.»[4]

A'meş onun hakkında şöyle demişti: .  «Ebû Hanîfe tam mânâsiyle fakıhtır.»

Bir defa îmâm Mâlik'e Osman El-Betti'yi sordular: Orta bir zattır, dedi. Ebû Hanîfe'yi sordular: O size şu direkler ağaçken an­ların altından olduğunu kıyas yoliyle isbata başlasa sizi ikna' ede­cek dirayette bir zattır, cevabını verdi.

îmâm Şafiî Hazretleri de şöyle demiştir: «İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe'nin iyalidirler.»[5]

1-Hatîb Bağdadî, Tarih-i Bagdad, c. XIII, s. 340.

[2] Hatîb Bağdadî,  Târih-i Bağdad, c. XIH; s. 340

[3] İbn-i Hacer Heysemî, Hayrat-ul-Hisan, s. 32.

[4] îbn-i Hacer Heyşemi, Hayrât-ul-Hisan, s. 35.

[5] İbn-i Abdulber, el-întıka, s. 136

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #59 : Mart 04, 2008, 01:09:09 am »


50-Feyîzlî Îlîm Deryası
 

Ebû Hanîfe'nin medih ve senası hakkında söylenen sözlerin hepsini zikretmeğe imkân yoktur. Bunların çoğunu Hayrat'ul-Hi-san sahibi toplamıştır. Bu kaydettiklerimiz denizden bir damladır. Ebû Hanîfe ile aynı çağda yaşayanlar, ister muvafık, ister ona mu­halif olsunlar, onun değerli fakıh olduğunu söylerler, bu hususta birleşirler. Bu vasıfların en- özlüsü ve canlısı Abdullah b. Mübâ-rek'in şu sözüdür: «O ilmin dimağıdır.» Evet Ebû Hanîfe ilmin özünü bulmuştur, ilmin son noktasına ulaşmıştır, en yüksek dere­cesine çıkmıştır. Mes'elelerin içini, dışını inceler ,her taraftan de­seler, künhünü, mahiyetini anlar, usulünü bilir ve. o usullere göre hallederdi. Fikriyle, bütün ilim dünyasını meşgul etmiştir. Bakar­sın o kelâmcılann arasındadır, onlarla münakaşa yapıyor, sapık düşüncelilere dalâlete sürüklenenlere karşı dîni müdafaa ediyor. Çeşitli fırkaların görüşlerim çürütüyor. Kelâm mes'elelerine dair onun müstakil görüşleri vardır ki, ondan rivayet olunarak bize ka­dar gelmiştir. Ona nisbet olunan kelâm risaleleri bile vardır. Ha­dîse dair Müsnedi vardır. Eğer bu Müsnedin ona nisbeti sahih ise onun Hadîs ilminde de mühim bir mevkii var demektir. Fıkıhta, hüküm çıkarmada, Hadîsleri anlamakta, hükümlerin sebep ve il­letlerini tâyinde o en yüksek dereceye ulaşmıştır.

Çağdaşlardan biri: «Hadîs'i onun kadar iyi anlıyan başka bir adam bilmiyorum!» demiştir. Çünkü o kelimelerin    mânasından.

ibarelerin gelişinden ve hâdisenin münasebetinden hükmün sebe­bini çıkarmayı gayet iyi bilirdi. Bu hüküm niçin böyledir, bu hâ­dise neden bu hükmü taşıyor, bunu derhal kavrardı. Sözün yalnız dışına bakmıyor, mânâsının ruhuna giriyor, birbirine benzeyen hâdiseler arasındaki münasebeti buluyor, hâdiseleri, illetleri sebe­biyle hükümlerine kuvvetli bir mantıkla bağlıyordu. Bunu yapar­ken nassı esas tutuyor, nasta geçen hükmü esas olarak alıyor, ona benzeyen ve o mânâda olan başka hâdiselerin hükümlerini ona gö­re veriyordu. Nas olan cihette kıyasa gitmiyor, nasla, kıyası terk ediyordu.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #60 : Mart 04, 2008, 01:10:03 am »


51-Bu İlmî Varlığın Tekevvünü
 

Ebû Hanîfe'ye bu ilim nereden geldi? Bunun kaynağı nerede­dir? Onu böyle hazırlayan kimlerdir? İslâm fıkıh tarihinin rivayet ettiği bunca ilim onda nasıl toplandı? Bunları biraz araştıralım :

Bir insanın ilmî şahsiyetini hazırlayıp, onu kendi sahasında yükseltip yetiştirmek için şu dört şartın bulunması lâzımdır:

1- Yaratıhşmdaki kabiliyet, fıtrî mevhibeler veya sonradan kazanıp meleke hâline gelen vasıflar ki, bunlar onun ruhî temayü­lünü tâyin eden fikrî hazırlığını, istidatlannı meydana getirir.

2- Hayatına bir istikamet veren, ondaki kabiliyetleri sezip onlara göre ona yürüyeceği yolu çizen, tutacağı çığın gösteren kim­seler, bunların tuttuğu ışık altında yolunu seçer, hayatına istika­met verir, en doğru bulduğu yolda yürür.

3- Şahsî hayati ve kendi  tecrübeleri :  Hayatının seyri  bo­yunca karşılaştığı olayların onun üzerinde tesirler bırakacağı şüp­hesizdir. Fıtrî kabiliyetleri ve hayatlarına istikamet veren üstadla-rı aynı olduğu halde iki şahsın, hususî hayatları bakımından bir­birinden farklı olmaları bundandır. Biri muvaffak olur, diğeri ola­maz. O, diğer arkadaşı gibi    muvaffakiyete giden yolu   bulamaz. Şahsî hayatı onu başka yola sürükleyebilir.

4- Yaşadığı devir, içinde bulunduğu fikir çevresi. Kabiliyet­ler muhitin tesiri altında gelişir. Topluluğun ve muhitin tesiri in­kâr olunamaz. Bunları birer birer izah edelim.

 

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #61 : Mart 07, 2008, 11:26:22 pm »


52-Yüksek Meziyetleri:Ağır Başlılığı,Ve Karı, İstiklâl Fikri, Şahsiyeti, Hakkı Aramadaki İhlâli
 

Ebû Hanîfe Hazretleri, öyle vasıflan hâizdir ki, bunlar onu ulema arasında en yüksek mertebeye çıkarmaktadır. O her şeyden evvel hak ve hakikati arayan bir âlimdir. Doğruyu bulmak için uğrayan mevsuk bir ilim adamıdır. Gayet uzağı gören düşünce sa­hibidir. Hakikati arar bulur her şeye sür'atle cevap verir fıtrî mantıki sayesinde mes'elenin derhal cevabını bulur.

a) Ebû Hanîfe nefsine hâkim, hislerini dizginlemesini bilen, iradesi kuvvetli bir şahsiyettir. Boş kelimelere aldanmaz, müna­sebetsiz ibareler onu haktan ayıramaz. Kabalılka mukabele etmez, nezaketi elden bırakmaz. Bir defa Irak vaizi ve halk arasında pek itibarlı olan Hasan-ı Basrî'nin fetva vermiş olduğu bir mes'eleyi münakaşa yaparken:

—  Hasan-ı Basrî bu mes'elede yanılmış, dedi. Adamın biri küstahça söze karışarak:

— Ey İbn-i zaniye, sen mi Hasan hata etti diyorsun? dedi.

Ebû Hanîfe'nin ne rengi bozuldu, ne yüzü değişti, çünkü aciz ler kızar.

—  Evet, vAllah Hasan hata etti ve Abdullah b. Mes'ud doğr söyledi. Allah ondan razı olsun, şöyle derdi: «Yâ Rab kimin, on gönlü darsa, bizim kalbimizde ona geniş geniş yer var.»[1]

Onun bu sükûneti ve böyle geniş gönüllülük göstermesi; di nuk his ve zayıf duygudan ileri değildir. O hassas bir yürek, du; gulu bir kalb taşıyordu. Nezaketi bir an elden bırakmıyordu. M nazara yaptığı kimselerden biri ona: «Ey bid'atçı yâ zındık!» dedi.

— Allah seni affetsin, benim böyle olmadığımı Allah bilir. Çü kü ben Allah'ımı tanıyalıberi ondan bir lâhza bile ayrılmadım. Yalnız Allah'ın affını dilerim, ancak O'nun ıkabmdan korkarım, dedi. Ve ıkab kelimesini söylerken gözlerinden yaşlar boşandı.

Adam ha tasını anladı ve :

—  Beni bu dediğim sözden dolayı bağışla, diye yalvardı. O da:

—  Cahillerden benim hakkımda bilmiyerek bir şey söyleyen­lerin hepsini bağışladım, ilim   erbabamdan her kim bende olmıyan bir şeyi beni mhakkımda söylerse işte onun başı dara gelsin. Zira ulemanın gıybeti,, arkalarından bir iz bırakır.[2]

Onun bu ağırbaşlılığı ve sükûneti duygusuzluktan doğma değil­di. Bu takva ile kanatlanan yüksek ruhların sükûnetidir, olgunluk eseridir. Onlar ancak Allah'la alâkalı olan şeyleri hissederler, in­sanların attıkları çirkefler onlara bulaşmaz. Onlar parlak cilâlı bir düz satıh gibidirler. İnsanların fırlattığı kaba lâflar orada bir iz bırakmazlar, yalabık satıhtan kayar gibi kayar düşer. Onlar, atı­lan taşların erişemiyeceği yüksek bir makamdadıilar. işte Ebû Hanîfe'nin sükûneti bu nevi'dendir. Nefsine hâkim, sabırlı bir in­sanın sükûneti; düşüncesi karşısında kopan yaygara fırtınalarının tesiriyle yolunu şaşırmaz. O sebatlı, azimli, metanetli ve kararlı hareke tederdi. Telâş ve korku nedir bilmezdi. Bir defa mescidde ders okuturken tavandan bir yılan önüne düşüverdi. Yamndakile-rin hepsi dağılıp kaçıştılar. O ise yılanı bir tarafa fırlattıktan son-ia yerine oturup dersine devam etti.[3]

b) O düşüncesinde istiklâl sahibi idi. Başkasına kendini verip uymazdı. Üstadı Hammâd b. Süleyman bunun farkında olmuştu. Zira her mes'eleyi onunla münakaşa eder, inceden inceye sorar, kendi aklı yatışmadan hiçbir fikri kabul etmezdi, işte bu fikir is­tiklâli sebebiyledir ki, o kitap ve sünnetin naslari ile Ashab-ı Ki-ram'm fetvalarından başka akval hususunda kendini serbest görü­yor, tabiînin kavline bakıp incelemeğe kendini selâhiyetli buluyor, hatalı savabını araştınyor, ona göre kabul ediyordu. Çünkü tabiî­nin re'yini talkit etmek, ona uymak vacip değildir. Ve bu taklit takvadan sayılmaz.

O, bir Şîa olan Kûfe'de yaşadı. Zamanında Şîa imamlarından Zeyd b. Ali Zeyne'i-Abidm, Muhammed Bakır, Ca'fer Sâdık Abdul­lah b. Hasan gibi zatlarla görüştü. Al-i Beyt'e büyük sevgisine ve meyline rağmen kibar sahabe hakkındaki kanaatini muhafaza etti. Ehl-i Beyte büyük sevgisi vardı. Onların uğrunda işkencelere bile katlandı. Fakat hiçbir tesirle fikrini değiştirmedi. Büyük As­habı da sevdi.

îbn-i Abdulber, El-întika'da diyor ki:

«Sâid İbn-i Ebî Urûbe derdi ki : Küfe'ye geldim, Ebû Hanî-fe'nin meclisinde bulundum. Birgün Hz. Osman b. Affan'ı andı ona çok acıyarak bol bol rahmet okudu. Ben de :

— Bunu burada senden duyuyorum, bu diyarda Hz. Osman'a senden başka rahmet okuyan kimseye tesadüf etmedim, dedim.[4]

îşte fikir istikllâi böyle olur. Ne avama boyun eğer, ne de ha-vâsda eriyip yok olur. Ne sevgi ne de nefret tesiri aklında kalır. Kendi bildiğinden şaşmaz.

c) O gayet derin fikir sahibi idi. Derin düşüncesiyle mes'ele-lerin içine nüfuz ederdi. Nasların ve diğer umurun yalnız zahirine bakmakla iktifa etmezdi, ibarenin zahirine saplanıp kalmazdı. Uzak

veya yakın kastolunan mânâların arkasını bırakmazdı. Bir meseleyi araştrırken onun zahirine bakıp aklmaz, yorulmadan bah­sine devamla onun illet ve sebeplerini, gayesini araştırırdı. Belki de işte bu derin felsefî akıl, hayatının başlangıcında onu kelâm il­mine sevektmiş olacak! Derin bahisleri incelemek suretiyle, ilim tecessüsü olan aklının iştihâsını biraz tatmin etmek, araştırıcı ve sorucu fikrinin arzularım doyurmak istemiştir. Yine bu derinleş­me arzusu onu hadîsleri derinden incelemeğe sevketmiş olacak ki lâfızların işaretinden, ibarelerin maksatlarından, benzerlik ahva­linden, münasip vasıflardan yardımlanarak hükümlerin illetlerini araştırıp meydana çıkarmıştır. Birçok hâdiseleri süzdükten sonra illeti bulunca onu kıyasa ölçü yapar, faraziye yürütür, mes'elenin muhtelif şekillerini tasvir eder ve bu esas üzerinden ileri doğru gider de giderdi.

ç) O, cevaplarını gayet kolaylıkla bulurdu. İcabında sanki mânâlar onun kafasının içine yıldınm sür'atiyle akardı. Bir sual karşısında donup kalmazdı. Görüşü kapalı değildi. Münakaşada tutulduğu olmazdı. Hak kendi tarafında oldukça asla susmaz, onu takviye eden delilleri bol bol bulup getirirdi.[5]

(i)   {2) 74                                                                     100 BÜYÜK ESER

Her şeyin usulünü, yolunu bulurdu. Karşısındakini susturmak için en kısa yoldan gitmesini bilirdi. Menakıb eserleri, tercüme-i hal ve tarih kitapları bu hususta akıllara dehşet ve hayret verici şeylerle doludur. Biz burada onlardan üç tanesini nakledeceğiz. Bunlar her ne kadar en hayret vericilerinden değilse de onun gü­zel buluşlarını ve zekâ işleyişini gösterme bakımından mühimdir.

1- Bir adam ölürken  Ebû Hanîfe'yi vasi tâyin etmiş, Ebû Hanîfe vasiyet yapılırken orada yoktur. Mes'eleyi tbn-i Şubrüme'-ye arzedip filân adam ölürken kendisini tâyin ettiğini söylüyor ve şahit getiriyor.

İbn-i Şubrüme Ebû Hanîfe'ye soruyor:

—  Bu şahitlerin doğru şahitlik ettiklerine yemin eder misin?

—  Bana yemin düşmez, ben orada yoktum.

—  Öyleyse senin mikyasların şaştı.

îş buraya gelince Ebû Hanîfe îbn-i Şubrüme'ye şunu sordu:

—  Ne buyurulur, bir körün başım yarsalar,    iki şahit kimin yardığına şahitlik etseler, âmâ, onların doğru şahitlik yaptıklarına yemin ettirilir mi? Benden ne grömediğim bir şey hakkında yemin istiyorsunuz!

İbn-i Şubrüme vasiyetin kabulüne hüküm vererek onu tenfiz etti.

2- Emevîler zamanında ayaklanan Hâricilerden Dahhak b. tfays Küfe mescidine baskın yaptı. Onlara göre, Hâricilerden baş­ka Müslümanların kanı helâldi. Ebû Hanîfe'nin karşısına geçip :

—  Tevbe et, dedi. O da:

—  Neden tevbe edeyim? dedi.

—  Neden olacak, Hz. Ali ve Muâviye ihtilâfından    hakemleri caiz görmeden tevbe edeceksin!

— Beni öldürecek misin, yoksa münazara mı yapacaksın?

— Münazara yapalım.

—  Münazara yaptığımızda birşey hakkında ihtilâf edersek se­ninle benim aramda hakem, arabulucu kim olacak?

—  İstediğin birini göster.

Ebû Hanîfe Dahhâk'm adamlarından birine:

—  Şuraya otur bakalım, ihtilâf edersek ihtilâf ettiğimiz şey hakkında bizim aramızda hakemlik yapacaksın, dedi. Sonra Dah-hâk'a dönerek:

—Aramızda bunun hükmüne razı mısın? diye sordu. O da

— Evet deyince :

—  işte hakemliği sen de caiz gördün, kabul ettin, dedi.

—  Dahhâk buna diyecek bir şey bulamıyarak sustu.

3-  Kûfe'de bir adam varmış. Osman b. Affan Yahudi idi, dermiş. Ulema onu bir türlü ikna edip bu bâtıl sözünden vaz geçi-remezmiş. Ebû Hanîfe ona gelmiş ve :

—  Sana dünürlüğe geldim, kızını istiyorum, demiş.

—  Kime?

—  Asîl ve şerefli bir adam, gayet zengin, Kur'ân-ı Kerîm'i ha­fız, son derece cömert. Geceleri ibadetle geçiriyor. Allah korkusun­dan göz yaşı döküyor.

—  Yeter, aranan meziyetler için bunların bir kısmı bile kâfi.

—  Yalnız bir kusuru var.

—  Neymiş o?

—  Adam Yahudi!

—- FesuphanAllah, buldun buldun da benim kızımı bir Yahu­diye vermemi mi istiyorsun?

—  Vermez misin?

—  Hayır!

—Sen bir kızını Yahudiye vermezsin de, Hz. Peygamber Efendimiz iki tane kızını Yahudiye nasıl olur da verir?

Adam işi anladı. Hz. Osman hakkındaki sözlerine pişman ol­du. Tevbe ve istiğfar etti.

Münazaralarda ve mübahaselerde onun gayet ince zekâ oyun-lariyle çıkar yollan bulmadaki mahareti dillere destandır. En dar ve güç yerlerde en İâtif sözleri bulup işin içinden çıkmasını bilirdi. Ve bunu fıtrî mantık kuvvetiyle yapardı. Hattâ Ebû Ca'fer Mansur ona:

—  Sen çare ve çıkar yol bulmakta kurnazsın, demişti.

Kuvvetli feraseti, keskin görüşü, insanların içinde nüfuz eden bakışı, ona mubahase ve münazara yollarını kolaylaştırıyordu. O da bunlarla insanların kalblerini açıyor, gönüllerinin en gizli kö-şelerrie giriyor, hakkı en kolay kavrayacakları taraftan onlara gös­teriyor, karşısındakiler de kolayca onu kabul ediyorlardı.

d) Ebû Hanîfe hakkı aramakta son derece ihlâs ve samimi yet sahibi idi. tşte bu kemâl sıfatı, bu olgunluk derecesi onun kalbini nurlandırmış, gönlünü ma'rifet nuruyla aydınlatmıştır. Zira eğer bir kalb; hakikat mes'delerini araştırmak ve anlamak husu­sunda nefsinin sefîl arzularından, pis kirlerinden ve hasîs garez­lerinden hâli olursa işte o zaman Allah onu ma'rifet nuruyla dol­durur, onun anlayışı temiz olur, düşüncesi doğru yolu bulur. Çün­kü, hakikatleri aramakta istikamet sahibi olmak, doğruluk, akim anlayışım kolaylaştırır. Akıl, eğer şehvet pisliğine dalarsa şaşırır kalır, dellâetten kurtulamaz.

Ebû Hanîfe nefsini her türlü süflî arzulardan kurtarmıştır. Onun tek emeli ve arzusu vardır: Hakikati doğru anlamak.

O biliyordu ki, fıkıh dindir, dîni anlamaktır. Başka düşünce-lerin altında kalan kimse bunu elde edemez. Yalnız hakkın ardı sıra koşan kimse ona yol bulur, hakikat öyle nazlı bir mahbubedir ki, kendini ona tam vermeyene râm olmaz. Hakikat âşığı bu yolda kendisi galip gelmiş, mağlûp düşmüş onun için hep birdir. Yeter ki hakikat meydana çıksın. Mademki hakikat meydana çıkmıştır, öyle ise o galip demektir. Çünkü aradığı budur. Münazara ve mu-bahasede hasmı onu ikna ederse hakikat meydana çıktı diye yine sevinir, mağlûp da olsa hakikati anladı diye kendini galip sayar. Hakkı aramaktaki ihlâstan dolayıdır ki, kendi görüşünün mutlaka hak olduğunu ileri sürüp iddia etmiyor, şöyle diyordu: «Bizim gö­rüşümüz budur. Bu, kadir olabildiğimiz en güzel kavildir. Kim ki bizim bu kavlimizden daha iyisini bulursa doğru olan odur.»[6]

Kendisine :

—  Ya Ebû Hanîfe, bu verdiğin fetva şüphe götürmez bir ha­kikat mıdır? dediler.

—  Bilmem vAllah, dedi. Belki de şüphe kaldırmaz bir bâtıl olabilir!

İmâm Züfer şöyje diyor: «îmâm Ebû Yusuf, Muhammed b. Hasan ile birlikte Ebû Hanîfe'nin dersine devam ederdik. Onun şöyle söylediklerini yazardık. Bir gün Ebû Yusuf'a dedi.ki:

—  Ne yapıyorsun öyle Yusuf,   benden her   işittiğini yazma! Çünkü ben bugün bir re'y görürüm, yarın onu bırakırım, yarın bir re'y görürüm, Öbürgün ondan vazgeçerim.»[7]

Hakkı aramakta son derece samimî ve ihlâs sahibi olduğun­dan kendisine sahih ve sağlam bir Hadîs veya Sahabe fetvası söylenince hemen onu kabul eder, kendi re'y ve görüşünden döner­di. Çünkü aradığı hakti.

Züheyr b. Muâviye diyor ki: Ebû Hanîfe'ye harpte kölenin verdiği eman muteber mi diye sordum.

—  Eğer harbe iştirak etmediyse  verdiği eman mu'teber de­ğildir, dedi. Ona dedim ki:

—  Âsim Ahvel, Füzeyi b. Yezid Rakkâşî'den bana şunu riva­yet etti: Düşmanı muhasara etmiştik. Düşmana üzerinde (Eman) yazılı bir ok atılmış. Karşı taraf: Bize eman verdiniz, dediler. Biz de bunu atan bir köledir, dedik.

—  Biz sizin hanginiz hür, hanginiz köle ne bilelim, dediler. Bu mes'eleyi Ömer b. HattâVa yazıp sorduk, o da:

Kölenin verdiği emanı yerine-getirin, diye cevap verdi. Ebû Hanîfe bunu işitince sustu. Bir şey demedi.

Sonra ben on sene kadar Kûfe'den ayrıldım. Sonra dönüp geldim. Ebû Hanîfe'ye gittim ve ona yine kölenin verdiği .emanı sordum. Bu defa bana Asım'm rivayet ettiği hadisle cevap verdi. Eski sözünden dönmüştü. Anladım ki, o, işittiği hadislere tâbi oluyor.

Bir defa kendisine : Sünnete muhalefet mi ediyorsun? de­diler.

—  Estağfurullah Allah'ın  Peygamberine muhalefet yapana Allah lanet etsin. Allah onunla bize ikram etti.    Onun sayesinde bizi kurtardı, cevabını verdi.[8]

Ebû Hanîfe fıkhına ve dînine işte böyle ihlâsla bağlıydı, o iç­ten gelen bir samimiyetle hakka tâbiydi. Kendi görüşlerine kör bir taassupla saplananlardan değildi. Hakka olan ihlâsi, o geniş akliyle beraber başkalarının görüşlerine de kalbinde yer açmağa onu sevk etmişti. Diğerlerinin kanaatlerine de hürmet ederdi. Zira taassup, hissiyatı fikirlerine galebe çalan kimselerin kârıdır. Veyahut asa­bı zayıf, fikir çevresi dar olanların işidir. Ebû Hanîfe'de bunlar­dan hiçbiri yoktu. Onun aklı kuvvetli idi. Nefsine ve asabına hâ­kimdi. Hakkı aramakta ihlâs sahibiydi. Allah'tan korkardı. Ken­disinin hata edebileceğini kabul ederdi.

e) Bu vasıfların hepsinin üstünde baş tacı gibi duran bîr va­sıf vardır ki, bunların hepsinin başı odur. O da: Allah'ın bâzı in­sanlara lütfettiği bir inevhibedir. Bunun adı : Kuvvetli şahsiyet sahibi olmaktır. Nüfuz ve mehabet, sempati ve ruh kuvveti saye­sinde başkalarına tesir yapabilmek hassasıdır. Onun birçok tale­beleri vardı. Kendi görüşlerini kabule onları zorlamış değildi. On­lara ders veriyor, talebelerinin ileri gelenlerinin fikirlerini yoklayıp onları tanıyor, onlaria bir büyük gibi değil emsalmiş gibi arkadaş­ça münakaşa yapıyordu. O bir görüşte karar kılıp mes'eleyi neti­ceye bağlıyor diğerlerini delilleriyle ikna ediyordu. Onlar da ken­dilerine kanaat gelince bunu kabul ediyorlardı. İçlerinden bazıları kendi görüşlerinde kalabilirlerdi. Kimse onları zorlamazdı. îster kabul etsinler, ister kabul etmesinler her iki takdirde de Ebû Ha-nîfe'nin mevki ve şahsiyetine asla bir halel gelmezdi, o daima baş­ta gelirdi. Çağdaşlarında Mis'ar b. Kidam, Ebû Hanîfe'nin talebe-siyle kurduğu ders meclisini şöyle tasvir eder:

«Sabah namazından sonra kendi ihtiyaçlarını görmek için da­ğılırlardı, sonra yine toplanırlardı. Ebû Hanîfe onlarla oturur, kimisi sorar, kimisi münazara yapardı. Bazı sesler yükselirdi. Bu sesleri sükûnete çeviren bir adamın tslâm nazarında mevkii elbet büyüklü."[9]

Hatib Bağdadî, c. XIII, s. 352

[2] îbn-i Haecr Heysemî, Hayrât'ul-Hisan,  s. 40

[3] Mekki, Menakıb-ı Ebî Hani/e, c. I, s. 268

[4] İbn-i Abdulber, El-İntika, s. 130

[5] Leys b. Sa'd diyor ö: «Ebû Hanîfe'yi görmeyi çok arzu ediyor­dum. Bir defa baktım ki, halk bîr üstadın başına toplanmışlar, boyuna mes'eleler soruyorlar, içlerinden biri: Yâ Ebâ Hanîfe! diye bir mes'ele sordu, vAllah ben onun doğru cevap vermesinden ziyade her sorulana ça­bucak cevap vermesine hayran  kaldım.>

[6] Hatib Bağdadî, Tsrüı-i Bağdad, c. xm, s. 332

[7] Hatib Bağdadî, TarÜı-i Bagdad c. XIII, s. 402

[8] İbn-i Abdulber, El-İntika, s. 140, 141.

[9] Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanife, c. II, s. 36.
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #62 : Mart 07, 2008, 11:27:12 pm »


53-Fıtrî Ve Kısbî Meziyetler Mecmuası
 

İşte Ebû Hanîfe'nin vasıflarından bâzıları. Bunların bir kısmı fıtrîdir, bir kısmı kazanmakla, emekle elde edilmiştir. Kendisini ona göre hazırlamışür. Bunlar onun şahsiyetinin anahtarıdır. Bu meziyetler sayesinde aldığı her ruhî gıdadan faydalanmıştır. Bun­lar canlı cisimlere gıdayı hazırlayıp sevkeden cihazlar gibidir. Ru­hî gıda olan ilmi böyle işlemiştir. Asrının uleması, üstadîarı ile kar­şılıklı konuşmaları ve kendi tecrübelerinden edindiği bilgileri iş­leyip, faydalı bir hale getirmiştir. O bu unsurlardan beslendi. On­lara yeni bir düşünce tarzı, derin.bir görüş ilâve etti. Nesilden ne-sile geçerek bir tesir yolu bıraktı. İşte bu meziyetleri sayesinde Ebû Hanîfe hayranlarının Kalplerini teshir etti. Onların takdirini, kazandı. Bu yüksek meziyetler onu çekemiyenlerin hasedini kabart­tı, onun aleyhinde konuşanlar oldu. Fakat onun şerefine bunlar haIer vermez.                                           

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #63 : Mart 07, 2008, 11:31:30 pm »


54-Kimlerden Feyz Aldı
 


Ebû Hanîfe diyor ki: «Ben ilim ve fıkıh ocağında yetiştim. îlim erbabiyle düşüp kalktım. Fukahâdan en değerli birine devam ettim.»

îlmî yetişmesi, talebe olarak fıkıh tahsili hakkında Ebû Hanî-feînin kendi söyledikleri işte bunlardır. Bu sözler gösteriyor ki : Ebû Hanîfe bir ilim muhitinde yetişmiş, ilim ocağında yaşamıştır. Bu ilim muhîtindeki ulema ile buluşup görüşmüş, onlardan ilim almış? onların ilmî bahis usullerini öğrenmiş, sonra onların ara­sında bir fakım kendine üstad seçmiş. Çünkü onda ilmî temayül­lerini tatmîn edecek dirayeti, arayıp bulmuş, onun dersine devam etmiş, bir daha ondan ayrılmamış, ancak ara sıra diğer ulema ile de ilmî müzakereler yapmıştır. Çünkü bir üstadın dersine devam etmek, onu, diğer ulema ile görüşmekten meneder demek değildir. Bütün rivayetler onun ö devirde Irak'ın fıkıh üstadhğı kendisinde toplanmış olan Hammâd b. Ebî Süleyman'ın talebesi olduğunda birleşmektedir. Bununla beraber o başkalarından da ilim almış, birçok ulemadan rivayet etmiş, birçoklariyle müzakerelerde bu­lunmuştur. Bunlar bilhassa Hammâd'm vefatından sonra ve da­ha önce de Emevî valilerinden Ibn-i Hübeyre yüzünden Kûfe'den muhacir olarak çıkıp Mekke'ye gittiği zaman olmuştur. İşte bu sebeple onun hayatını yazanlar, Hammâd'm dersine devam ettiğini söylemekle beraber ders aldığı birçok üstadları olduğunu da kay­dederler.

Bu üstadlarm zikretmeğe,, daha doğrusu onların içinde husu­si bir fıkıh görüşü sahibi olmakla ma'ruf olanların hayatını anlat­mağa başlamazdan önce, burada üç noktaya kısaca da olsa derli toplu bir surette temas etmek istiyoruz :

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #64 : Mart 07, 2008, 11:32:09 pm »


55-Her Tabaka Ve Sınıftan Üstadları Var
 

Birincisi: Ebû Hanîfe'nin üstadları muhtelif mezhcblerden, çeşitli dînî fırkalardan idi. Yalnız Ehl-i Sünnet fukahâsından veyahut: sade ehl-i reyden değildiler. Ders aldığı üstadlan arasında Hadîs ftıkabası olanîar bulunduğu gibi, ilmini ve Kur'ân-ı anlayışı, tercüman'i Kur'ân unvanını taşıyan Abdullah b. Abbas'dan alan­lar da vardır. Biliyoruz ki, Ebû Hanifc, Mekke'de altı sene kadar kaldı. Bâzı kitapların rivayeti bize bunu gösteriyor. Bu kadar bir müddet Mekke'de kalan bu büyük fikir ve derin akıl sahibi hiç şüphesiz ki, îbn-i Abbas'ın ilmine vâris olan Tabiîni görüp onlar­dan ders ve iîim aldı, Kur'ân-ı fıkhı Öğrendi. Sonra îrok'da görüşüp buluştuklarının çoğu türlü Şia fırkalarından idiler. Bunların bâzı­sı Keysâniye. Zcydive idi. Bir kısmı da, oniki imâmı tutan İmâmiy-yeden, îsmâiliyyeden idiler. Bunların hepsinin onun fikir ve görü­şünde tesiri olabilir. Onun bu Şia fırkalarının temayüllerine kaydı­ğı asla olmamıştır. Onda yalnız Al-i Bcyt sevgisi yardır. Onun muh­telif fırkalardan ve mezhebi er den ders alması, türlü gıdalardan enerji toplayan vücude ben7er. O gıdalar, vücutta erir, kana karı­şır, enerjiye inkılâp eder. Ebû Hanîfe de böyle yaptı. Her unsur­dan alıyor, fakat onları işliyor, temizini alıyor fenasını atıyor, nev'i kendine mahsus olan yepyeni ve kuvvetli bir fikir hâlinde onu meydana çıkarıyor.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #65 : Mart 07, 2008, 11:35:38 pm »


56-Ashabın Fetvalarını Öğrenmesi
 

ikincisi: Aldığı bu çeşitli dersler Ebû Hanîfe'yi şu neticeye gÖ-türdü: îştihat, iyi görüş ve işlek zekâ ile meşhur olan kibar Sa­habe fetvalarını öğrendi,

Târih-i Bağdad sahibi diyor ki : «Ebû Hanîfe bir gün Man-sur'un yanına girdi. İsa b. Musa orada bulunuyordu. Bu sofî ve muttaki âlim Mansur'a :

—  Bugün dünyanın yegâne âlimi bu zattır, dedi. Mansur:

—  Ey Numan, bu ilmi kimden aldın, dedi.    O da şu cevabı verdi:

—  Hz. Ömer'den ilim planlar vasıtasiyle Ömer'den Hz. Ali'den ilim alanlar vasıtasiyle Ali'den, Abdullah b. Mes'ul'dan ilim alanlar vasıtasiyîe Ibn-i Mes'ut'tan aldım. îbn-i Abbas zamanında yeryü­zünde ondan daha âlimi yoktu.

Bunun üzerine Mansur:

—  Sen işini gayet sağlara tutmuşsun, ilmi asıl menbaından al­mışsın, dedi.»[1]

Ebû Hanîfe Hazretleri, bu değerli Sahabe-i Kiramın fetvala­rını öğrendi. Mansur'un huzurundaki sözü onun Ashabın fetvala­rını araştırdığını göstermektedir. En azından ashabla görüşen Ta­biînden onların akvâlini aldığına delâlet etmektedir. Çünkü kibar Ashabîa görüşenlerden arada bir vasıta zikretmeksizin doğrudan ilim aldığını söylüyor.

Ebû Hanîfe'nin ilimlerini ve kavillerini araştırıp aldığı bu Ashab, aklî temayül erbabından idiler. Kitap ve Sünnetin yâni Kur'-ân ve Hadîsin ışığı altında fikir ve akıl istiklâlinden faydalanmasını biliyorlardı; Ashabm müctehidler in dendir. Bu içtihadlann Ebû Ha­nîfe üzerindeki tesiri açıktır. Hükümlerin illetlerini anlamakta, hadisleri benzerlerine kıyas edip hüküm vermekte aklım kullanma­ğa onu sevketmiştir. Bundan başka zaten onda felsefî bir akıl te­mayülü vardır.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #66 : Mart 07, 2008, 11:38:13 pm »


57-Bazı Ashab-ı Kiramla Görüştüğü
 

Üçüncüsü : Bütün menakıb kitapları o'nun bâzı Ashabla görüş­tüğünü kaydederler. Bâzıları onlardan Hadîs rivayet ettiğini de söylerler. Böylelikle o, Tabiînden olmak şerefine de yükselmiştir. Çağdaşı olan fukahâdan Süfyan Sevrî, Evzâî, îmâm Mâlik ve saire gibi akranlarını bu şerefle de geçmiştir.

Ebû Hanîfe'nin uzun ömürlü, çok yaşamış bâzı ashabla gö­rüştüğünde ihtilâf yoktur. Kendilerine yetişip gördüğü Ashabın isimlerini zikrederken: 93 hicrî yılında vefat eden Enes b. Mâlik'i 87 senesinde vefat eden Abdullah b. Evfâ'yi, 85 senesinde vefal eden Vasile b. Eska'ı, 88 senesinde vefat eden Sehi b. Saide'yi ve en son ölen Sahabî olup 102 senesinde Mekke'de vefat eden Ebu't Tufeyl Amir b. Vasile'yi zikretmektedirler.[2]

Bunlar gibi uzun ömürlü Ashab-ı Kiram'ı gördüğü şüphesiz dir. Ancak onlardan Hadîs rivayet edip etmediği ihtilaflıdır. Ule manın bir kısmı bu Ashabdan Hadîs rivayet ettiğini söylüyorlar vç rivayet ettiği Hadîsleri de zikrediyorlar. Fakat Hadîs ulemasımr müdakkıklan bu senedleri biraz zayıf bulmaktadırlar. Her ne ka dar bir kısmı başka yolla takviye olunmakta iseler de hepsi böyl< değildir. Ashabdan rivayet ettiği söylenen Hadîsler şunlardır:

1- «Bir kimse Allah rızası için, velev bağırtlak kuşunun yu vasi kadar olsun, bir mescid bina ederse, Allah da onun için Cen nette bir ev bina eder.»

2-  «Seni  şüpheye düşüren şeyi bırak,  gönlünü    tırmalarm-yan şeyi al.»

3-  «Allah'u Tcâlâ bîçarelerin imdadına koşmayı sever.»

4 - «İlimöğrenmek her Müslümana farzdır.»

5 - «Bir hayra delâlet eden onu yapan gibidir.»

6 -  «Kardeşinin başına gelene sevinme, zira Allah onu kur­tarır,) seni o belâya duçar ediverin»[3]

Ulemanın birçoğu Ebû Hanîfe Ashabdan bâzılariyle görüşse de onlardan Hadîs rivayet etmedi, diyorlar. Bu hususla öne sür­dükleri deliller: Ebû Hanîfe Hazretleri onlarla görüştüğü zaman, ilim öğrenecek ve onu belleyip nakledecek bir yaşta değildi, diyor­lar. Aynı zamanda o, hayatının ilk çağlarında ticaret işlerine atıl­mıştı. Nasıl ki, yukarıda geçtiği üzere Şa'bî'nin verdiği öğüt saye­sinde lime sarılmıştı. Bunlara ilâveten Ashabdan işitip de ondan ri­vayet olunan Hadîslerin senedine ya bir yalancı veya rivayette za­yıf kimsenin ismi karışmıştır. Ebû Yusuf, Muhammed b. Hasan, Abdullah b. Mübarek, Zufer vesair gibi talebeleri de yazdıktan ki­taplara bu Hadîsleri kaydetmedikleri gibi, onlardan naklolunan sözlere Ebû Hanîfe'den rivayet olunduğu söylenen bu Hadîslere dair bir şey yoktur. Halbuki böyîe bir şey olsa bunu kaçirmazîarcîı. Eğer bu nisbet doğru olsa onu bilirler ve yaparlardı. Onu îmâm-ı A'zam'ın faziletleri arasında sayarlardı. Çünkü onlar bu gibi şey­lere son derece itina gösterirler, önem verirlerdi.[
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #67 : Mart 07, 2008, 11:39:26 pm »


58-Ebü Hanîfe Tabiînden Mîdîr?
 

Biz bu görüşe meylediyor, onu alıyoruz. Artık diyebileceğimiz cihet şudur: Ebû Hanîfe kendi zamanına kadar yaşamış olan uzun Ömürlü bâzı Ashab-ı Kiramla görüştü. Fakat onlardan Hadîs ri­vayet etmiş değildir.

Buna göre o Tabiî sayılır mı? Sayılmaz mı? mes'elesi ortaya çıkıyor. Ulema, Tabiînin tarifinde ihtilâf etmişlerdir. Bâzıları Sa-habivle buluşup onu gören kimseve Tabiî derler[5] Kendisiyle sohbet etmese de bir Sahabeyi mücerred görmekle bir şahıs Ta­biî olur. Bu itibarla Ebû Hanîfe'nin Tabiînden olduğu şüphesizdir. Ulemadan bâzısı ise Tabiîyi tarif ederken Sahabeyi mücerred gör­müş olmakla iktifa etmiyor, onunla görüşüp konuşmuş olmayı, ondan rivayet etmeyi de şart koşuyor. Buna göre Ebû Hanîfe Tâbiîn zümresinden sayılmıyor, meğer ki yukarıda isimlerini zikretti­ğimiz Ashabın bazısından rivayet ettiğini kabul etmiş olalım.[6]


 Ashabdan Hadîs rivayet edip etmediği hususunda söz ne olur­sa olsun, bütün ulema onun Tabiîlerle görüştüğünde, onlardan ders aldığında ve onlardan rivayet ettiğinde ittifak etmektedirler. On Ta­biînin büyüklerinden fıkıh okudu. Yaşı buna müsaittir. Onları gördü, ders aldı ve rivayet etti. Bunda hiç kimsenin şüphesi yoktur.

Kendilerinden rivayet ettiği -kimselerin ilim usulleri, bilgi yol­lan muhtelifti, kimisi Hadîsle şöhret almıştı,   Şa'bî gibi; kimisi re'y ve kıyas ile meşguldü, bunlar az değildiler. O hepsinden ilim aldı. îbn-i Abbas'm ilmini taşıyan îkrüne'den aldı, Abdullah b. Ömer'in ilmini toplayan Nâfi'den, Mekke'nin fakıhi olan Atâ b. Ebî Rabah'dan aldı. Atâ ile pek kısa sayılmıyacak bir müddet gö­rüştüğü anlaşılıyor. Ebû Hanîfe onunla tefsir münakaşası yaptı­ğını, ondan tefsîr aldığını kendisi söylüyor. El - întika naklediyor:

Ebû Hanîfe diyor ki, Atâ b. Ebî Rabah'a:

«Ona ehlini, onlarla beraber mislini de verdik.» [7] Âyetine ne buyurulur, diye sordum.

—  Ona ehlini ve ehlinin mislini verdi, demektir, dedi.

—   Bir adama ondan olmıyan birisinin katılması caiz olur mu?

 —Öyleyse sana göre burada ne denebilir? dedi.

Dedim ki:

—  Yâ Ebâ Muhammed, ehlinin ücretini ve onların ücretleri­nin mislini verdin demektir.

—  Sahih bu böyle, Allah en iyi bilendir, dedi .[8] Bu rivayet doğru ise, iki şeye delâlet etmektedir;

1- Ebû Hanîfe, Atâ b. Ebî Raban'm meclisine oturdu, on­dan ders okudu, ilim aldı. Atâ 114 senesinde vefat ettiğine göre bu şu demek olur: Ebû Hanîfe o zaman Mekke'ye Hac için gidiyor, orada ulemanın ders halkalarına oturuyor, onlardan ilim öğreniyor­du. Bunu yaparken Hammâd'm talebesi idi. Hammâd'ın   dersine devam etmesi başkalarından da ders almasına hiçbir mâni teşkil etmez.

2- Bu rivayetten anlıyoruz ki, Atâ Mekke'deki derslerinde Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirine de temas ediyor, âyetlerin tefsirine gi­rişiyordu. Mekke ekolü, Ashabdan olan Abdullah b. Abbas'ın ilmi­ne varisti. îbn-i Abbas ise en ziyade   Kur'ân-ı Kerim . tefsirinden şöhret sahibi idi. Tercüman-ı Kur'ân unvanı taşır. Nâsih ve men-suhu onun kadar bilen yoktu.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #68 : Mart 07, 2008, 11:41:38 pm »


59-En Meşhur Üstadları
 

Şimdi artık Ebû Hanîfe'nin üstadlanndan birer birer bahset­mek sırası gelmiş bulunuyor. Ebû Hanîfe'nin kendilerinden ders aldığı ve muayyen bir fikir tarzı olup da onun üzerinde bir tesir bırakan bu üstadîanm tanımak, Ebû Hanîfe'nin feyz aldığı yerleri, ilim susuzluğunu gidermek için kana kana içtiği menbalan bize öğretmiş olur. Ve "böylece onun fıkhî kültürünün her cephesi ay­dınlanmış, bulunur.

Ebû Hanîfe'nin en başta gelen üstadı., ölünceye kadar dersi­ne devam ettiği Hammâd b. Ebî Süleyman Eş'arî'dir. Hammâd, îbrahim b. Ebî Musa el-Eş'arî'nin kölesi idi. Kûfe'de yetişti. İbra­him Nahaî'den fıkıh okudu. Onun re'y ve görüşünü en iyi bilen­lerdendi. 120 hicrî yılında vefat etti. Hammâd, yaînız îbrahim Na­haî'den fıkıh Öğrenmekle kalmadı, Şa'bî'den de fıkıh dersi aldı. Bu ikisi Şureyh'den, Alkame b. Kays'dan, Mesruk b. Ecda'den ders al­mışlardır. Bu üstadlar da Abdullah b. Mes'ud, Ali b. EbîfTalib gi­bi iki büyük Sahabeden fıkıh ilmini öğrenmişlerdir. Kibâr-ı As-habdan olan bu iki zat yâni Hz. Ali ve îbn-i Mes'ud Kûfe'de ika­met etmeleri hasebiyle Kûfe'ye kendi ilimlerini mîras bıraktılar ki, Küfe fıkhının temeli bu olmuştur. Bu ikisinin fetvaları ve onların izinden giden talebelerinin ekvali sayesinde o büyük fıkıh mirası ortaya çıkmıştır. İşte Hammâd bu ilmin içinde yetişti. * îbrahim Nahaî'nin fıkhını ve Şâ'bî'nin fıkhını okudu, öğrendi. Öyle görü­nüyor ki, Hammâd daha ziyade îbrahim Nahaî'nin fıkhım tuttu. Onun fıkhı ehl-i re'y fıkhı kulundandır. Şâ*bî ise ehl-i re'y fukahâsın-dan ziyade ehl-i Hadîs fukahâsma daha yakındır. Kendisi her ne kadar Irak'da yaşadı ve orada okuyup yetişti ise de Eserci ulema­dandır. Ehl-i re'y fukahâsının yolunu beğenip sevemedi.

Ebû Hanîfe 18 sene Hammâd'ın dersine devam etti. Ondan ehl-i Irak fıkhım Öğrendi ki, bu fıkhı, Hz. Aîi ve Abdullah îbn-i Mes'ud'un fıkıhlarının hulâsası demektir. îbrahim Nahaî'nin fet­valarını, fıkıh hükümlerini Hammâd'dan bizzat aldı. Onun için, Şah Veliyullah Dehlevî, «Hanefiyye fıkhının kaynağı îbrahim Na­haî'nin kavilleridir» hükmünü vermektedir. Hüccet'ullahi'1-Bâliga kitabında şöyle diyor: «Ebû Hanîfe Hazretleri (Allah razı olsun) ibrahim Nahaî'nin ve akranlarının mezhebine sarılmıştı. îbrahim Nahaî'nin dediklerinden geçmiyor, onları aşmıyordu. Ancak az bir şey bundan hariç kalır. Onun mezhebine göre, mes'ele çıkarma hususunda büyük dirayeti vardı. Tahric yollarında gayet ince görüsü vardı. Furu1 mes'elelerini cok1 mükemmel işlivordu. Eğer bu dediklerimin hakikata uygun olduğunu anlamak istersen : Kitab'ül-Asâr'dan, Abdu'r-Râzık’ın El-Camitnden, Ebü Bekir b. Şeybe'nin Musannef'inden îbrahim. Nahaî'nin akvalini topla, sonra onları Ebû Hanîfe'nin mezhebiyle mukayese yap, göreceksin ki, gayet az meseleler hariç, Ebû Hanîfe bu delillerden ayrılmıyor ve gayet az olan mes'elelerde de yine Küfe fukahâsmm kail olduklarından dı­şarı çıkmıyor.»[9]

îşi bu kadar dar bir çerçeve içine sokmakta belki de biraz mübalâğa vardır. Ebû Hanîfe'nin fıkhı aşın derecede dar göste­rilmiş oluyor. Fakat Ebû Hanîfe'nin Hammâd'a devamı ve Ham-mâd'ın da bütün rivayetlerde geçtiği veçhile, İbrahim Nahaî'nin fıkhını en iyi bi.en bir insan olması, şüpheye yer bırakmadan or­taya çıkıyor ki, Ebû Hanîfe fıkhının en büyük-ve başlıca kayna­ğı üstadı Hammâd'm, îbrahim Nahaî'den aldığı ilim mirasıdır. Hanefiyye'nİn eski eserlerini dikkatle okumakda bilhassa bunu isbat etmektedir.

 
- Ders Aldığ Diğer Kimseler
 

Hammâd'm dersine devam eden bir talebe olmakla beraber başkalarından da ders alıyordu. Bunu yukarıda da söylemiştik. Hammâd'm ölümünden sonra dersi bırakıp ilimden vazgeçmiş de­ğildi. Hem öğreniyor, hem Öğretiyor. Bu hususta Hz. Peygamber'-in Hadîs-i şerîfiyle amel eden ilme sadık ulema gibi hareket edi­yordu. «Bir adam ilim peşinde oldukça âlim olmakta devam eder. Alim olduğu zannına düştüğü zaman cahil olur gider.» Yukanda da zikrettiğimiz gibi Ebû Hanîfe Hac mevsiminde hacca gittiğin­de ve Mekke'ye vâki olan seyahatlerinde Atâ b. Ebî Rabah'dan ders alıyor, Beyt-i şerifte mücavir bulunduğu müddetçe oradaki ders halkalarına devam ediyordu. Hayatında 55 defa Hac ettiğim söylerler. Bunun mânâsı delikanlılık çağına ayak bastıktan sonra her sene haccetmiş demektir. Biz bu sayının kesin olduğuna hük­metmiş değiliz. Hac niyetiyle Mekke'ye gelince bir taraftan ilim ve Hadîs öğrenme imkânını buluyordu. Diğer taraftan da hac menâ-sikini, hacda yapılması gereken ibadetleri yapmakla dînî farîzesini ifa ediyor, takvasını tamamlıyordu. Mekke ekolünde Atâ'dan İbn-i Abbas'ın ilmini aldığı gibi onun azadhsı Ikrime'den de ilim aldı. Bu Ikrime, Efendisi tbn-i Abbas'ın ilmine vâristi. îbn-i Abbas'm ölümünden sonra oğlu onu dört bin dinara satınca:

— Senden hayır gelmez, babanın ilmini dört bin dinara satı­yorsun, dedi. O da bu satıştan vazgeçti.

Hz. Ömer'in ve onun oğlu Abdullah'ın ilimlerini, Abdullah'ın azadhsı Nâfi'den aldı. Böylece îbn-i Mes'ud'un ilmiyle Hz. Ali'nin iimini Küfe ekolü voliyle almış oldu. Hz. Ömer'in ve tbn-i Abbas'-m ilimlerini de görüşüp buluştuğu Tabiînden ahp öğrendi.

 

  Zeyd B. Ali'den Ders Alması
 

Buna göre İslâm cemaatının fıkıhlarım türlü yollardan aldı­ğını söyleyebiliriz. Her ne kadar kendisinde^ ehl-i re'y ve kryasçila-rın görüşü galip ise de, bu böyledir. Hattâ ehl-i re'yin üstadı sayıl­mıştır. Fakat Ebû Hanîfe yalnız bu üstadlardan ilim almalka ikti­fa etmedi, hattâ Şia imamlarından da ilim aldı, ders okudu. On­larla zaten münasebeli vardı, onlara yardımda bulunuyordu. Eme-vîler zamanında olduğu gibi Abbasîler zamanında da, ihtiyarlık çağında bu yüzden hesaba çekildi. Nihayet Ali Beyt'e olan candan bağlılığı sebebiyle ihlâsı uğruna şehid oldu. Hak ve takvadan ay­rılmadan bu uğurda can verdi. Bu imamlardan Zeyd b. Ali, Mu-hamftıed Bakır, Ebû Muhammed Abdullah b. Hasan'dan ilim öğ­rendi. Bunların her biri fıkıhda ve ilimde esaslı bilgi sahibidirler.

îmânı Zeyd b. Ali Zeynel-Abidin (ölümü 122 hicrî senesi) her nevi islâm ilimlerinde gayet geniş bilgi sahibi olan bir âlimdi. Kur'ân-m okunma tarzına dair kıraat ilimlerini ve diğer Kur'an ilimlerini çok iyi bilirdi. O fıkıh ilminde olduğu gibi, akaid ve ke­lâm ilminde de üstad idi. Hattâ mu'tezile, kelâmdaki üstün bilgi­sinden dolayı pnu kendi üstadlanndan sayarlar. Ebû Hanîfe iki sene kadar ona talebelik yaptığını söyler. (Ravdun-Nâdir) in kay­dettiğine göre Ebû Hanîfe şöyle demiştir: «Zeyd b. Ali'yi ve arka­daşlarım gördüm. Zamanında ondan daha fakıh, ondan daha bil­gili olan bir kimse görmedim. Onun kadar sür'atle cevap veren ve gayet açık sözlü olan yoktu. O emsalsizdi.»

Ebû Hanîfe'nin onunla görüştüğünde bizim hiç şüphemiz yok. Fakat onun dersine devam ettiği kanaatmda değiliz. Belki dersine devam etmeden onunla görüştüğü, buluştuğu zamanlarda onun bilgisinden istifade etmiş, ondan ilim öğrenmiştir.

 
Muhammed Bâkır'dan Ders Alması
 

Adı geçen Zeyd'in kardeşi olan Muhammed Bakır b. Ali Zeyn'eî-Abidin, Şîa imamlarından ve on iki imâmdan biridir. O kardeşi Zeyd'den önce vefat etmiştir. îmâmiye fırkalarının en meşhurların­dan olan on iki imâm ve îsmailiye fırkası onun imamlığında itti­fak etmişlerdir. Ona Bakır unvanı verilir. Çünkü o ilmi deşelemiş-tir. O, Al-i Beyt'ten oiduğu halde Hulefa'yı Raşidîn'den olan Ebû Bekir, Ömer ve Osman Hazretleri haklarında asla kötü bir söz sarf etmemiş tir. Rivayet olunduğuna göre, Irak ahalisinden bâzj-ları onun yanında Ebû Bekir, Ömer ve Osman'ı kötülükle anmış­lar, onlara dil uzatmışlar, Muhammed Bakır buna fena halde kız­mış onlara sitem ederek:

—  Siz mal,  mülk ne varsa hepsini terkederek kendi yurtla­rından çıkarılan muhacirlerden misiniz? diye sordu.

—  Hayır, dediler,

— Muhacirlere kucağım açan, yer hazırlayan   Ensar'dan mı­sınız?

—  Hayır.

— Bunlardan değilsiniz, onlardan değilsiniz! Hiç olmazsa on­lardan sonra gelip de: Yâ Rab bizi ve îman etmede bizi geçen kar­deşlerimizi affet diyenlerden de mi olamıyorsunuz? Bari onların aleyhinde bulunmayın. Bunu da mı yapamıyorsunuz? Yanımdan defolun! Benden uzak olun. Müslüman olduğunuzu söylüyorsu­nuz, fakat islâm ehlinden değilsiniz.

Muhammed Bakır 114 hicrî yılında vefat etti.[10]

Muhammed Bakır gayet derin bilgi sahibi idi. Anlaşıldığına göre Ebû Hanîfe, Ehl-i re'y ve kıyastan olarak ortaya çıkmaya başladığı ilk zamanlarda onunla görüşmüş ve buluşmuştur. Ve ilk defa buluşmaları da, Ebû Hanîfe'nin Medine'yi ziyareti sırasında Medine'de olmuştur. Zira rivayet olunduğuna göre Muhammed Bakır ilk görüştüklerinde ona :

—  Sen ceddim Resûlullâh'm dînini ve Hadîslerini kıyasla de-ğiştiriyormuşsun? demiş, Ebû Hanîfe de:

— Allah korusun, böyle bir şey nasıl olur? demiş.

—  Belki değiştirdin.

—  Lâyık olduğunuz makamınıza oturunuz, ben de bana ya­kışır şekilde yerime oturayım, zira benim size hürmetim var, hayatında Ashabı arasında muhterem olan ceddiniz hürmetine, sîz­lere hürmet etmeğe hepimiz borçluyuz.

Bunun üzerine Muhammed Bakır oturdu. Ebû^Hanlfe de onun önüne diz çöktü. Ve arada şu konuşma cereyan etti; Ebû Hanîfe :

—  Size üç sualim var, onlara cevap lütfedin diye söze başladı. Evvelâ:

— Kadın mı daha zayıftır, erkek mi?

—  Kadın.

—  Kadının mirasta hissesi kaç?

—  Adam iki hisse alıyor, kadın bir hisse.

—  Bu, ceddin Resûlulîâh'ın kavli değil mi? Eğer ben atanın dinîni bozmuş olsam, kıyasa göre; erkeğin hissesini bir, kadının hissesini iki yapardım. Çünkü: kadın zayıftır, kazanç yollan az­dır, erkek kuvvetlidir, çok çalışır, çok kazanır, nasıl olsa geçinir. Fakat ben kıyas yapmıyorum, nasla amel ediyorum.

î kincisi:

—Namaz rnı daha faziletlidir, yoksa oruç mu?

—  Namaz daha faziletlidir.

—  Atanın kavîi böyledir. Eğer ben onun dînini bozmuş oîsam, kadın hayizden temizlendikten sonra, kıyasa göre; namazını kaza etmesini emrederdim. Orucunu kaza ettirmezdim. Fakat ben kı­yasla böyle bir şey yapıyor muyum?

Üçüncüsü:

—  Bevil mi daha pistir, yoksa meni mi?

—  Bevil daha pistir.

—  Eğer ben  atanın dînini kıyaslarımla     değiştirmiş olsam, kıyasa göre; bevilden gusül yapılmasını, meniden abdest alınması­nı emrederdim. Fakat ben Hadîse aykırı re'y    kullanarak, kıyas yaparak ceddin Resûlullâh'm dînini değiştirmekten Allah'ıma sı­ğınırım. Böyle şeyden beni Allah korusun.

Bunun üzerine. Muhammed Bakır ayağa kalktı. Ebû Hanîfe'yi kucakladı ve onu abımdan öptü.

Bu konuşmayı Muvaffak Mekkî, Menakıbmda nakletmiştir. Sözün gelişinden anlaşılıyor ki, bu konuşma ilk görüşmede olmuş­tur. Zira ona tanımadığı bir kimseye sorar gibi sormuştur. O, yal­nız Ebû Hanîfe'nin kıyascı olarak şöhretini duymuştu. Fakat Ebû Hanîfe nas olan yerde kıyas yapmadığını ve bunu misallerle açık­layınca onu takdir ve tebcil etti. Bu konuşma aynı zamanda bize şunu da gösteriyor ki: Ebû Hanîfe, henüz üstadı Hammâd'm ders sıralarında otururken bile re'y ve. kıyas sahibi olarak şöhret almış­tır. Hammâd'm ders halkasında oturması onun şöhret kazanması­na bir mâni teşkil etmemiştir, ilmi ve ilimdeki usulü etrafa yayı­lıp duyulmuş ki, Muhammed Bakır onu kıyascı olarak tanıyor. Hammâd 120 senesinde öldü. Muhammed Bakır ise 1İ4 senesinde vefat etti. Buna göre bu konuşmanın cereyan ettiği görüşme yapıl­dığı zaman, hiç şüphesiz ki, Hammâd hayatta idi.

Bu nevi haberler bize gösteriyor ki? Ebû Hanîfe henüz Ham-mâd'ın ders halkasında otururken şöhret kazanmıştır. Hayatının gelişi ve akışı onu bu şöhrete erkenden narazed kılmıştır. Zira onun birçok defalar Basra'ya seyahati, birçok defalar Hacca gidip gelmesi, ulema ile görüşmesi, üstadı Hammâd'Ia müzakeresini yaptığı re'y ve kıyas usulü ve yolunu işlemesi, etrafında ulema ile müna­kaşalarda bulunması, şüphesiz ki bunlar onu şöhret yapmıştır. Henüz müstakil bir ders halkası kurmadan önce daha talebeyken namı etrafa yayılmıştır.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #69 : Mart 07, 2008, 11:48:27 pm »


60-Ca'fer Sâdık'la İlmî Münasebeti
 

Ebû Hanîfe'nin Muhammed Bâkır'İa münasebeti olduğu gibi onun oğlu Ca'fer Câdık'la da ilmî temasları vardı, ikisi aynı yaşta idiler. Aynı senede doğmuşlardı. Fakat Ca'fer Sâdık, Ebû Hanîfe'-den daha evvel ahirete göçtü. Ebû Hanîfe'den iki yıl önce 148 senesinde vefat etti. Ebû Hanîfe ondan bahsederken: «VAllah Ca'fer Sâdık'dan daha fakih bir kimse görmedim» demiştir.

Muvaffak Mekkî Menakıb-ı Ebû Hanîfe eserinde şunu nak­leder : Ebû Ca'fer Mansur bir defa :

— Yâ Ebû Hanîfe bu insanlar Ca'fer Sâdık'a meftun oldular. Ona sormak üzere en çetin mes'ele hazırla da sor bakalım, dedi. Ebû Hanîfe de 40 soru hazırladı. Bundan sonrasını Ebû Hanîfe'­den dinleyelim. Diyar ki: Ebû Ca'fer, Hîre'de iken Ca'fer Sâdık yanında bulunduğu bir sırada huzuruna girdim. Ca'fer Sâdık Ha­lifenin sağ tarafında oturuyordu. Gördüğüm anda Ca'fer Sâdık'ııı heybeti beni kapladı, meclise Halifenin heybetinden ziyade onun heybeti hâkimdi. Selâm verdim.

—  Otur, diye işaret ettiler. Ben de oturdum.

Mansur, Ca'fer Sâdık'a dönerek :

—  Yâ Ebâ Abdullah, işte Ebû Hanîfe bu zattır, dedi.

— Alâ, dedi. Sonra bana dönerek ;

—  Yâ Ebû Hanîfe, Ebâ Abdullah'a mes'elelerini arzet baka­lım, dedi. Ben de hazırladığım mes'eleleri    arzetmeğe   başladım. Ben soruyordum, o cevap veriyordu. Ve siz şöyle dersiniz, Medine ehli şöyle der, biz ise böyle deriz,; diyerek bütün ihtilâfları nakle­diyor, bazan bizim kavlimize, bazan Medine ehli kavline tâbi olu­yor, bazan bize muhalefet ediyordu. Kırk mes'eleyi de böyle bütün tafsilâtiyle cevaplandırdı, bir tanesini bile cevapsız bırakmadı.

Ebû Hanîfe bunu anlattıktan sonra Ca'fer Sâdık'm ilmî kudre­tini belirterek şöyle dedi: «insanların en âlim olanı, mes'eleler et­rafındaki ihtilâfları en iyi bilendir.»

Bu rivayet bize gayet açık olarak gosierıyor ki: Ebû Hanîfe Ca'fer Sâdık Hazretleriyle daha ilk görüşmede onun yüksek ilmî kudretini anlamış, onu takdir etmiştir. Ca'fer Sâdık'ın fıkıh hak­kındaki derin bilgisine hayran kalmıştır. Şüphesiz ki, hâdise Man-sur ile evlâd-ı Ali arasında düşmanlık baş göstermezden Önce ol­muştu.

Ca'fer Sâdık her ne kadar Ebû Hanîfe ile aynı yaşta ise de ulema onu Ebû Hanîfe'nin üstadlanndan addetmişlerdir.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #70 : Mart 07, 2008, 11:53:00 pm »


61-Abdullah B. Hasan'la Münasebeti
 

Ebû Muhammed Abdullah b. Hasan da Ebû Hanîfe'nin üstad­larından biridir. Mekkî ve İbn-i Bezzazı menakıblanrîda geçtiği üzere Ebû Hanîfe onun talebesidir. Abdullah Hazretleri, sözünde sâdık bir âlim, güvenilir bir muhaddisti. Süfyân-ı Sevrî, îmâm Mâ­lik ve diğerleri ondan Hadîs rivayet ederler. Ulema nezdinde onun değeri büyüktür. O, kadri yüce bir âbiddir. Emevî Halifelerinin en sofularından olan Ömer b. Abdulâziz'le görüştü. Ondan son dere­ce i'zaz ve ikram gördü. Abbâsîlerin ilk devrinde Ebu'l-Abbas Sef-fâh'îa görüştü. Ondan da aynı i'zaz ve ikramı gördü. Seffâh kendisi­ne bir milyon dirhem ihsanda bulundu. Mansur, Halife olunca ona bunların aksine muamele yaptı. Onun evlâtlarına ve ailesine de aynı kötü muamelede bulundu. Elleri kollan bağlı bir haîde on­ları Medine'den Haşimiye'ye getirtti. Onları merhametsizce hapse tıktı. Çoğu hapiste can verdiler.

Burada şuna işaret etmek isteriz ki, bilûmum evlâd-ı Ali'ye ve bilhassa Abdullah b. Hasan ailesine karşı bu gaddarca muamele­ler, işte Ebû Hanîfe'nin kalbini Abbasilerden çeviren bunlardır. Bu gaddarca zulümleri gördükten sonra onlardan soğumuş, fırsat buldukça Ebû Ca'fer'in idaresi aleyhinde bulunmağa . başlamış, hükümetine acı tenkîdlerini yöneltmiştir. Çünkü o* Hz. Ali evlâ­dını seviyordu. Yukarıda görüldüğü veçhile bunlardan birçoklan onun üstadları idi, onlardan ilim ve feyz almıştı. Bilhassa Abdullah ile aralannda gayet samimî bir dostluk mevcuttu.

Abdullah 70 senesinde doğmuştur. Ebû Hanîfe'den on yaş ka­dar büyü kdemektir. 75 yaşında olduğu halde 145 senesinde bu fâ­ni âlemden ebediyet âlemine göçmüştür.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #71 : Mart 07, 2008, 11:53:53 pm »


62-Bazı Ehl-Î Heva Île Görüşmesi
 

Ebû Hanîfe'nin ilmî münasebetleri yalnız ehl-i sünnet ve ce­maat mensuplanna, Al-i  Beyt imâmlanna münhasır değildi.  Menakıb kitaplarının kayıtlarına göre o bâzı sapık fırkalarla temas ederdi. Onlardan bâzı hocaları vardı. Meselâ Câbir b. Yezid Cu'-fı'yi (ölümü 165 yılı) onun üstadlarmdan sayarlar. Halbuki o, Gu-lât-ı Şiîa'dandır. Bunlar Hz. Muhammed'in veya Hz. Ali'nin veya­hut da son imamların tekrar geleceklerine inanırlar. îbn-i Bezzâzî, Menakıb-ı Imâm-i A'zam eserinde bunun Abdullah b. Sebe'in et-bâindan olduğunu söyler. Fakat bence bu uzak bir şeydir. Bana gö­re o, Şia'nın Sebeiyye kolundan değildir. Zira Sebeiyye : Hz. Ali'ye uîûhiyyet nisbet ederler, veya buna yakın bir şey söylerler. Hz. Ali onları küfre nisbet etmiştir. Ebû Hanîfe'nin Islâmilmini bu nevi kimselerden almasına ihtimal verilmez. Câbir b. Yezid, Hz. Ali'nin tekrar döneceğine kail ise ve bu da Sebeiyye'nin kavline uygun dü­şüyorsa, bu aynı zamanda Keysâniyye'nin akidesine de uygun de­mektir. Onlardan sayılması daha uygun düşer .

Öyle anlaşılıyor ki, Ebû Hanîfe, yanlış anlayışını bildiği halde, ondan bâzı aklî ilimleri okumuştur. Onun kendisini sapık heveslere kaptırdığını biliyordu. Bunun için olacak ki, onun hakkında şöy­le, derdi: «Câbir Cu'fî açığa vurduğu hevesleriyle nefsini ifsad et­ti, bence kendi babında Küfe'de ondan daha büyüğü yoktur!»[11] Ebû Hanîfe, Câbir'in ilim bablarından hangisinde çok bilgi sahibi olduğunu beyan etmiyor. Belki de tahric kısmında, veyahut aklî ilimlerde derin bilgisi vardı.

Şunu da kaydedelim kî, Ebû Hanîfe kendisi onunla müzakere­lerde bulunur, fakat arkadaşlarım ve talebelerini onunla oturmak­tan görüşmekten menederdi. Demek onların onun fitnesine kapıl­malarından, sapık düşüncelerinin tesiri altında kalmalarından korkuyordu. Dalâlete saplanmış olan bu adamın hevâ ve hevesine göre, onları da sapıtmasından endişe ediyordu. Ebû Hanîfe onu yalancılıkla vasıflandırarak ondan sakındırırdı. Mîzanü'l-l'tidal kitabının kaydına göre, Ebû Yahya el-Humânî diyor ki: «Ebû Hanîfe'yi şöyle derken işittim: Gördüklerimin içinde Atâ'dan daha faziletli bir insan, Câbir Cu'fî'den daha yalancı bir kişi görme­dim.»[12]

Bunlar bize gösteriyor ki, Ebû Hanîfe ilmin herhangi bir sahasında kuvvetli olan birini buldu mu, her ne kadar bâzı sapık dü­şünceleri olsa da, onlardan ilim alıyordu, ilmin faydalı olanını alıyor, zararlı olan yerlerini ayıklıyordu. Temizini pis olandan ayı­rıyor, iyisini seçip alıyor, pis ve. zararlı planını fırlatıp atıyordu.

îlmi her kaptan atmaktan çekimiyordu, kabı taşıyana ve kaba bakmıyordu. Faydalı ve yararlı gördüğünü alıyor, onun kirini, pa­sını temizliyor, temiz bir hale sokuyordu. İlimden bu yoida fayda­lanmayı herkes yapamaz. Bunun ancak düşünce ufukları geniş, kabiliyetleri yüksek olan kuvvetli akıllar yapabilir. Zira aradıkları doğruyu bulmaktan, hayrı tanımaktan onları alıkoyacak, saplan­dıkları sapık bir düşünceleri yoktur. Ebû Hanîfe ise bu hususta asrının biricik âlimi idi.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #72 : Mart 07, 2008, 11:54:36 pm »


63-Arasında Îkî Nevî Ulema
 

Onun çağında ulema iki sınıf -idi. Bir kısmı yalnız İslâm fıkhı île iktifa eder, başka bir şeye uzanmızdı. Eğer daha biraz ufku ge­nişlerse, tahric ve kıyasa kadar giderdi. Diğer bir sınıf ise akaid ve kelâm okur, onların felsefesine dalmak ister, dînin ruhunu ve özü­nü bilmeksizin böyle felsefe taslamağa kalkışınca, bu felsefe onu maksattan ayırır, bâzan şaşırtıp dalâlete sürüklerdi. Hem fıkıh mes'elelerinde derinleşip, hem de aklî bilgileri inceleyip bu ikisinin arasım bularak sapmadan, gayeden ayrılmadan doğru yolu tutup giden adeta yoktu. İkisi arası bu orta yolu ilk tutan Ebû Hanîfe olmuştur. Ondan başkası bu yola koyulmamıştır.

Ebû Hanîfe bu yolu hem ilk tutan olmuş ve hem de en yük­sek mertebeye çıkmış ve gayeye ulaşmıştır. Onun için her nevi ilim kapısından dalmış ve her türlü ilmi öğrenmek istemiş, ilme giden her yolu tutarak daima ilim peşinde koşmuştur. Hakikatte hâkim ve doğru bir akıl, kuvvetli ve metîn bir dîn, araştırıcı ve tenkidci bir kafayla ortaya atıldı. Biliyordu ki, talebelerinin gücü bunların hepsine yetmez, onun yaptıklarını onlar yapamaz. Onun için tale­belerini fıkıhtan başka mevzulara dalmaktan sakındırır, fukahâ-dan başkasından ders almalarını yasak ederdi. Yukarıda oğlu Hammâd'ı kelâmda münazara yapmaktan nasıl menettiğini söyle­miştik [13]. Halbuki o, bu mevzuda temayüz etmiş bir âlimdi.

 

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #73 : Mart 10, 2008, 01:10:37 am »


64-Münazaraları, Seyahatleri, Ders Usulleri
 

Bir şahsın hususî hayatını saran ahval ve hâdiseler, onun baş­kalarına itimad etmeksizin yaptığı eîüdler ve edindiği tecrübeler, bunların hepsinin o şahsın ilmî hazırlığında, hayatına istikamet verip fikrini kullanmasında tesiri görülür. Ebû Hanîfe'nin hayatı, ilmî araştırmaları, edindiği tecrübeler bunların hepsi Irak fıkhını yoğurup meydana getirmiştir.

a) Her şeyden evvel o, ticaretle meşgul bir aile yuvasında ye­tişti. Ve sonraları hayatı boyunca bu ticaretten ayrılmadı. Ticaret işlerine doğrudan kendisi bakmadıysa bile, bunları vekili veya or~ tağı vasıtasiyle yürütmüştür. Bu itibarla çarşı-pazardaki alış veriş usulünü ticaret örf ve âdetlerini yakından tanırdı.    Bu bakımdan çarşı-pazarda edindiği  tecrübeleri ona  ticarette halkın  muamele­leri, alış veriş yolları hakkında vukufla konuşma imkânını verdi. Ve belki de bunun için fıkıh mes'delerinde hüküm çıkarırken, aşa­ğıda izah olunacağı veçhile. Kitap ve Sünnet olmayan hususlarda, örf ve âdete mühim bir yer vermiş olacaktır. İhtimal ki, kıyas mas­lahata, adalete veya örfe muhalif olduğu zaman istihsan yoluyla hükme varma hususunda, ticarete olan  bu vukufu sayesinde iyi bir muvaffakiyet göstermiştir.  Talebesinden    Muhammed b.  Ha­san diyor ki: «Ebû Hanîfe kıyas yaptığı zaman ashabı ona itiraz ederler, şöyle böyle derler. Fakat   istihsan yapıyorum, dedi mi hiç birisi karışamazdı. Çünkü  istihsan  mes'elelerinde  öyle çok delil­ler bulurdu ki, hepsi boyun eğip ona teslim olurlardı.»

Bunun sebebi: Mes'elelerin inceliğini kavraması, halkla temas neticesi onların muamelelerini, meramlarını gayet iyi bitmesidir, îstihsan yaptığı zaman bunun malzemelerini, şer-i şerifin usuliyle beraber, insanların ahvalini iyiden iyiye bilmesinden alırdı.

b) Ebû Hanîfe çok seyahat ederdi. Rivayetler onun elli beş defa hacca gittiğini söylüyor. Bu rakam biraz mübalâğalı olsa da yine çok haccettiğine delâlet eder. Hac esnasında ders alır, ders verirdi. Başkalarından ilim öğrenir, rivayet eder, kendisi feîvâ ve­rirdi. Mekek'de Atâ b. Ebî Rebah'Ia görüşürdü. İlk defa görüştük­lerinde Atâ ona sordu :

—  Sen nerelisin?

Küfe ahalisindenim, deyince.

—  Dinlerini ayrı ayrı bölüp fırkalara dağılan    diyardan de­sene!

—  Evet oradan.

—  Sen hangi sınıftansın?                                                 ;

—  Ben selefe sövmiyen, kadere îman eden, günahtan  dolayı bir kimseyi tekfir etmeyen sınıftanım.

Hac esnasında îmâm Mâlik'e gider, onunla fıkıh müzakeresi yapardı. İmâm Evzâî ile görüşür, onunla mubahaselerde bulunur­du. Onun hac seferinin işte böyle bir de ilmî cephesi vardı. Vahiy diyarında, o mukaddes risâlet ülkesinde Hazret-i Peygamberin ha­rekâtını ve ahvalini yakından tetkik etmek imkânını bulur, Resûluî-lah'm âsânnı araştırır,, onu görmüş gibi olurdu.

Bu seyahatler esnasında kendi fetvalarını başkalarına arzeder, onlar hakkında başkalarının ne dediklerini duyar, tenkidlerini dinler ve zayıf noktalarını anlardı. Bunlardan başka bu seyahatler onun zihnini açar, görüş ufkunu genişletirdi. Muhtelif memleketle­ri görüp tanır, halkın muamelelerini ve örflerini Öğrenir, fıkıh mes'elelerini ona göre yürütür ve hüküm verirdi.

c) Ebû Hanîfe ilim tahsiline başladığından itibaren cedel ve münazaraya son derece meraklı bir zattı. îslâm fırkalarının ocağı olan Basra'ya sık sık gider, dînî fırkaların reisleriyle mücadele ve münakaşa yapar, onların görüşlerini çürütürdü. Gençliğinde onun yirmi iki kadar fırka ile mücadele yaptığı rivayet olunur. Yaşı iler­ledikçe ömrü boyunca îslâm fıkhını müdafaadan bir an hâli kal­mamıştır. Fıtrî mantıki sayesinde münazaraları kolayca kazanır­dı. Devrindeki dehrilerle bu kâinatın bir yaratıcısı bulunduğuna, îmanın zaruri olduğuna dair yaptığı münakaşa meşhurdur. Dehri-Iere şunu sorarak münazaraya başlamıştır:

— Bir adam size gelse de şöyle bîr şey anlatsa: Denizin orta­sında bir fırtına koptu, dalgalar ve rüzgâr çarpışırken birdenbire içi çeşitli mallarla dolu bir gemi meydana geliverdi. Kuvvetli fırtınaya rağmen bu gemi kaptansız ve tayfasız kendi kendine istika­metini bulup hareket ediyor; dese buna ne dersiniz. Akıl bunu ka­bul eder mi?

— Hayır, dediler, Böyle şey olmaz. Bu akim kabul etmeyeceği ve havsalanın almayacağı bir şeydir.

—  Mademki öyledir. Denizde bir geminin kendi kendine olu-vereceğini ve kaptansız yüzeceğini kabul etmiyorsunuz. Şu sonsuz âlemler, en ince nizam üzere kurulmuş bu dünya, içindeki akıllara hayret verici varlıkları ve olaylariyle kendi kendine nasıl oluverir, bunların bir yaratıcısı, bir sahibi yok mudur?

Dehriler buna cevap vermeyi sustular [1]

Kelâm ve akaid mes 'eklerinde yaptığı münakaşalar onun fik­rini işletmiş, kavrayışım derinleştirmiştir. Münazara ve mübahase melekesi gayet gelişmiştir. Onun için Mekke'ye, Medine'ye gidiş­lerinde vesair Hicaz seferlerinde fıkıh münakaşaları yapar, vardığı yerde âdeta fıkıh pazarı kurardı. Onun meclisinde herkes görüşü­nü ve delilini ortaya atar, serbestçe konuşurdu. Bu münasebetle o zamana kadar işitmediği Hadîsleri, Sahabe fetva ve içtihatları­nı duyar, yeni yeni kıyas ve hükümlere vakıf olurdu. Yukarıda da zikri geçtiği üzere o, kölelerin verdiği emâm tanımıyordu. Fakat kendisine Hz. Ömer'in kölelerin emânı tanıdığı söylenince o da bu­nu kabul etti ve eski re'yinden döndü.

ç) Ebû Hanîfe'nin ders usulü bambaşka idi. Talebesine dersi yalnız takrir yoluyla vermezdi. Hocayla talebe beraber müzakere yaparak mes'eleyi müşavere ile hallederlerdi. Meselâ ortaya bir fıkıh mes'elesi atılırdı. O mes'ele hakkında talebeleri söz alır her biri görüşünü söyler, delilini getirir, itirazlar yapılır, cevaplar ve­rilir, o mes'ele hakkında he risteyen konuşur, deliller çarpışır, mes'ele olgunlaşır, en sonunda Ebû Hanîfe de re'yini söyler ve mes'ele hükme bağlanırdı. Bu mübahaseler yapılırken talebeleri Ebû Hanîfe'nin kıyaslarına ve içtihatlarına itirazlarda bulunurlar, yukarıda Mis'ar b. Kidam'dan naklettiğimiz gibi, bâzan gürültüler olur, sesler yükselirdi. Mes'ele her yönden incelendikten sonra Ebû Hanîfe'nin re'yine göre karara bağlanırdı. (Hattâ bir mes'ele halledince şükür için toptan tekbir alırlardı. Dînî bir mes'elenin halli onlar için bir zafer olurdu. Küfe mescidi tekbir sadalariyle inlerdi). Bu usul ders okutmak, hem hocanın, hem de talebenin bilgisini arttırır. Talebe derse iştirak ederek açılır, hoca talebesinin re'yini işitir, onlân mes'ele halline alıştırır, bu usul çok fayda­lıdır. Ebû Hanîfe'nin derslerinde bu yolu tutması, ölünceye kadar onu talebe olarak yaşatmıştır, ilmi daima artmış, fikri yükselmiş­tir. Kendisine bir Hadîs arzolununca onda beyan olunan hükmün illetini araştırırdı. Hükmün illetini bulunca, o usul üzerine kurulan fürû' mes'elelerine onu tatbik ederdi. Ve ona göre işte fıkıh da budur. Şöyle derdi: «Hadis toplayıp da fıkıh bilmiyen kimse ilâç satan eczacıya benzer. İlâçları toplar, fakat hangi hastalıklarda kullanacağını bilmez, ilâçların kullanılacağı yeri doktor gösterir. Hadîsciler toplar, fakih Hadîsden hüküm alır.»[2]

Görülüyor ki, Ebû Hanîfe taleeblerini münazara yapmağa alıştırıyor, onları donmuş bir halde durup dersle alâaklanmaz bir durumda bıyrakmıyordu. Onları üç şeye alıştırdı;

1- Onlara malca yardım yapardı. Geçinme sıkıntılarım gi­derirdi. Evlenme çağma gelip de evlenme masraflarını karşılayacak parası olmıyanlann, masraflarını görerek evlendirir, kızlara cihaz verirdi. Şüreyk onun hakkında şöyle diyor: «İlim öğrettiği talebe­sini zenginleştirirdi. Talebesine ve ailesine yardım yapardı. Talebe­si ilim Öğrendikten sonra ona :

—  «Helâl ve haramı Öğrenmek suretiyle en büyük zenginliğe ulaştın» derdi.

2- Talebelerinin rûh haletini gözönünde tutar, onların üze­rinden himayesini eksik etmezdi. Onların hayrını gözetirdi. İçlerin­den birine ilim gururu gelip onun ders halkasından ayrılma sevda­sına düştüğünü sezince onu ikaz ederdi, onun henüz başkasından ders alma ihtiyacında olduğunu sezdirirdi.

Rivayet olunduğuna göre, talebesi Ebû Yusuf kendisinin müs­takil bir ders halkası kurup ders okutma vakti geldiği kanaatma kapılmış ve mescidin bir köşesinde derse başlamış. Ebû Hanîfe yanındakilerden birine demiş ki: Yakub'un (Ebû Yusuf'un) mec­lisine git ve ona şu mes'eleyi sor;

—  Bir adam iki dirhem ücretle temizlemek üzere temizleyici­ye elbise verse, elbisesini almak için gidip istediği zaman   evvelâ İnkâr etse, aradan birkaç gün geçtikten sonra tekrar isteyince bu defa elbiseyi temizlenmiş bir halde verse temizleme ücretini istih­kakı var mıdır? de. Eğer:

—  Evet vardır derse, olmadı, de. Şayet:

—  Yoktur, derse yine olmadn, cevabını ver.

Adam aldığı talimat üzerine İmâra Ebû Yusuf'a gider ve mes'eleyi sorar. İmâm Ebû Yusuf :

—  Evet ücreti ha ketmiştir, der.

—  Olmadı, deyince biraz düşünür ve bu defa da :

—  Hayır, yoktur, cevabını verir. Yine:

—  Olmadı, deyince, zeki talebe bu sorunun nereden  geldiği­nin farkına vardı ve kalkıp Ebû Hanîfe'nin dersine geldi. İmâm-ı A'zam, Ebû Yusuf'u görünce :

—  Seni buraya getiren temizleyici mes'elesi olsa gerek, dedi. Oda:

—  Evet, cevabını verdi.

—  Henüz böyle icâre mes'elesine cevap veremiyen bir kimse Allah'ın dîninden bahisle ilm-i fıkıhdan ders vermeğe nasıl cesa­ret eder?

—  Bu mes'eleyi bana Öğret!

—  Mes'eleyi ayırmak lâzım. Eğer inkâr ve gasbettikten sonra temizlediyse ücret istemeğe hakkı yoktur.    Çünkü inkâriyle icare akdi bâtıl olduğundan kendisi için temizlemiş olur. Eğer inkârdan önce temizlediğini isbat edebilirse o zaman ücret    istemeğe hak­kı vardır.»[3]

Ebû Hanîfe'nin böyle yapması belki de ders halkasında takip ettiği usul icabıdır. Çünkü o talebelerini kendisiyle mübahase ve müzakere yapacak bir mertebeye yükseltir, bu yüzden içlerinden bâzılarına gurur gelebilir! Bu gururu sebebiyle kendisi ayn ders vermeğe kalkışana ilminin henüz noksan olduğunu, daha olgunlaş­mağa muhtaç bulunduğunu, müstakil ders için ilminin yeter dere­ceye ulaşamadığını hatırlatır, onu irşad ederdi.

3- O, taleeblerine daima nasîhat ederdi. Bilhassa ayrılık sı­rasında onlara, başına bir hal gelenlere nasîhatta bulunurdu. Bu hususta Mekkî ve îbn-i Bezzazı menakıblerinden nice ibretli ve gü­zel nasihatler naklolunmuştur. Yusuf b. Hâlid Simtî'ye vasiyeti, Nûh b. Ebî Meryem el-Cami'ye vasiyeti, Ebû Yusuf'a vasiyeti meş­hurdur.                                                                     

Hülâsa, Ebû Hanîfe talebelerini kendisine emsal ve dost gibi tutardı. Onlara bütün ruhunu ve kalbini verirdi. Onlara şöyle der­di : «Sizler benim kalbimin sevinci ve hüznümün tesellîsisiniz!»

 

 



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Mekkî Menakıb-ı Ebü Hanîfe, c. 1, s. 179

[2] İbn-i Hacer Hesemi Hayratu'l Hisan, 22'nci Fasıl.

[3] Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanîfe, c. II, s. 91.
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #74 : Mart 10, 2008, 01:12:44 am »


EBÜ HANİFE'NİN YAŞADIĞI DEVİR
 

65- Emevı Devrini Görmesi, Abbâsîlere Yetişmesi
 

Ebû Hanîfc Hazretleri, Emevî halifelerinden Abdu'l-Melik b. Mervan zamanında, 80. hicrî senesinde doğdu, 150 senesine kadar yaşadı. Abbasîler devrine yetişti. Emevîlerin en kuvvetli olduğu çağ­ları, sonra da zayıflayıp yıkıldığını gördü. Abbasî devletinin burul­masını, kuvvetlenip gelişmesini müşahede etti. Hayatının çoğu, 52 senesi, Emevller zamanında geçti. Büyüyüp yetişmesi, ilminin en yüksek noktasına çıkması, fikri olgunlaşıp kemâle ermesi hep o devirdedir. Ömrünün 18 senesi Abbasîler devrine raslar ki, bu ih­tiyarlık çağı demektir. Bu yaşta insan, şahsiyetine yeni bir şey kat-raaz. Çünkü o zamana kadar fikirleri mecrasını ve istikametim bu­lup yerleşmiş, ilmî metodu kurulmuştur. Artık fikir mahsullerini harice bol bol verir, kendisi az almaya başlar, hiç almaz diyeme­yiz. Çünkü insanın akıl araştırıcıdır, daima bilmediği şeyleri bil­meye özenir, her an öğrenmek ister. Bilhassa ihlâs sahibi ulemâ böyledir. Onlar daima daha fazla eser verip tesir bırakırlar. Buna göre Ebû Hanîfe'nin Emevîler devrinde aldıkları, Abbasilerden da­ha çoktur diyebiliriz. Emevîler devrinde ilim toplamış, Abbasiler devrinde harcamıştır.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #75 : Mart 10, 2008, 01:13:38 am »


66-Çağlar Arasındaki Münasebet Ve Benzeyiş
 

Ebû Hanîfe'nin yaşadığı devri teşkil eden: Emevî devri ile Ab­basîler devrinin başı olan bu iki devir arasında, ilim ruhu ve bil­hassa dînî ruh bakımından büyük bir fark yoktur. Abbasî devri­nin başlan, Emevî devrinin sonunun devamı demektir. Önce baş-hyanların neticesinden, eskiden gelen yolun devamından ibarettir. Asırların ve devirlerin ilmî ve içtimaî ruh bakımından birbirine ben­zemesi, yekdiğerine karışan nehirleri andırır. Coşarak akan sulan, renk ve tat bakımından bir fark yapmaz. Ancak geçtikleri toprak­lardan aldıklan şeyle hafif bir fark olabilir, Asırlar da böyledir. Milletler akar gider. Devletin tütumu've siyasî rengi hafif bir fark yapar. Esas kök yerinden kopmaz, o sabittir; ümmetlerin ni-hu değişmez. Devletin hızlandırılmasına veya kısmasına göre ya ağır veya sür'atle yürür. Er veya geç yine de gayeye ulaşır. Emevî devletinde hakim olan ilmî ve içtimaî ruh devletin değil, kitlenin eseri idi, onu topluluk yarattı. O ilmi, Sahâbe'nin bıraktığı ilim servetinden ilim alan mübarek cemaat meydana getirdi. O ilim onların elinde çiçek açtı, en olgun meyvelerini verdi.

Diğer taraftan, ekseri îslâmiyeti kabul eden fakat eski medeni­yetlerine ve ilimlerine sahib olanlar bu ilimlerin bir kısmiyle Arap-çayı da besliyorlardı. Ya fikirlerini beyan etmek veyahut Farsça-dan ve diğer dillerden yaptıkları tercümelerle yeni yeni ilimlere ka­pı açmışlardı. Başka dillerden Arapçaya tercüme işi Emevî devrin­de başladı. Kelile ve Dimme'yi tercüme eden Abdullah b. Mukaffa' daha çok Emevî devrinde yaşadı. Din ilimleri Abbasîler devrinde daha da gelişti, tercüme eserleri çoğaldı ve yayıldı. Bu, kemiyef bakımından böyledir, fakat keyfiyet bakımından böyle değildir. Ter­cüme işi Emevî devrinde başlamış, Abbasîler devrinde genişlemiş ve ilerlemiştir.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #76 : Mart 10, 2008, 01:14:44 am »


67-Her İkî Devrîn Hususiyetleri
 

Ebû Hanîfe her iki devirde yaşadığına göre, gerek Emf.vî ve gerekse Abbasîler devrindeki siyasî hayattan kısaca bahsetmemiz icabediyor. Ondan sonra da içtimaî ve ilmî hayata göz atarak Ab-bâsîîerin ilk devirlerinden nasıl geliştiğini belirteceğiz. O devirde îslâm âleminin fikrini meşgul eden mes'elelere temasla akide, si­yaset, fıkıh ile olan münasebetlerini açıklacağız.

 
 Sîyasî Durum
 

Evvelâ siyasî hayata bakalım. Bilindiği gibi Emevî devleti, Hulefayı Râşid'în devrinden sonra kuruldu. îslâmda Halife seçi-im çeşit çeşit olmuştur. Sabık Halîfenin namzet olarak gösterdiği seçkin ve mümtaz Müslümanlardan seçilirdi. Hz. Ömer'in halife seçilişi böyle oldu. Veya sabık Halîfe namzet göstermeden seçilir­di. Hz, Ebû Bekir'in ve Hz. Ali'nin seçilmesi böyle yapıldı. Veya-r hut bunların ikisi arası bir usulde Şûra yoîiyle intihab olunurdu. Hz. Osman'ın seçilmesi bir Şûra hey'eti tarafından idi. Emevî devleti kurulunca hilâfet usulü saltanat çevrildi. Emevîyye devle­tinin kurucusu olan Muâviye'yi Müslümanların büyük bir cemaatı Halîfe olarak seçti ise de ondan sonra gelenlerin, bu makama onlan Müslüman cemaatlerinin kendi hürriyet ve iradeleriyle seçtik­lerini iddia etmeye hakları yoktur. Onlar o makama kendileri konmuşlardır. Zaten kargaşalıklar bu yüzden çıkmıştır. Bu kar­gaşalıklara Emevî devrinde sık sık raslanır. Bunlar bastınlsa bile zahirde böyledir. Kalbler kinle kaynaşmaktadır. Bu halifelerin ço­ğu, Müslümanlar arasında büyük mevki ve itibar sahibi olan ze­vata, eza ve cefadan bile çekinmezlerdi. Din duygulan bile onların bu gibi işleri yapmasına mâni olamazdı. Meselâ Muâviye'nin oğlu Yezid, kendisine karşı gelen Medinelilere neler yapmadı. Bunlar F.nsâr'ı Kiram oğullarıdır, demedi. Medîne-i Münevvere'yi ordusu­na mubah kıldı. Dinin yasak ettiği şeyleri sanki helâl imiş gibi iş­lediler. Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin, islâm'da müesses hükümet nizamına ve esaslarına uymadığı için Yezid'i tanımıyor ve ona karşı. çıkıyor. Yezid'in adamları onu en feci şekilde şehit ediyorlar. Hz. Peygamber'e karabetine veya din hürmetine riayet edilmeyerek mübark kanını döküyorlar! Kız kardeşleri yâni Hz. Peygamber'in kerîmesi Fatma anamızdan doğma kızlar esir gibi tutuluyor ve esir muamelesi yapılarak Ye2id'e götürülüyor. Eme-viyye devletinin sonralarına doğru Hz. Ali ile Hz. Fatma'nın evlât­larının ve sülâlesinin hükümete karşı ayaklanmaları birbirini ta­kip ediyor. Onlara da kılıç atılıyor, katil faciası devam ediyor. Zeyd b. Ali öldürülüyor. Oğlu Yahya ve Yahya'nın oğlu Abdullah öldürülüyor. Ehl-i Beytin sevgililerine karşı Emevîlerin yaptıkla­rı yalnız bunlardan ibaret değildir. Minberler üzerinde Hz. Ali'ye lanet okumak bir sünnetmiş gibi zarurî bir emir hâline gelmişti. .Bu bid'atı Ebû Süfyân'm oğlu Muâviye ortaya çıkarmıştır. Müslü-. manlar bunu fena gördüler, hiç beğenmediler. Hattâ Hz. Peygam­ber'in zevcelerinden Ümmü'l-mü'mînin Ummü Seleme Muaviye'ye bir mektup göndererek Müslümanların hissiyatına tercüman ol­muş ve şöyle demiştir: «Siz minberleriniz üzerinde Allah ve Resu­lüne lanet okuyorsunuz demektir. Çünkü Hz. Ali'ye ve onu seven­lere lanet okuyorsunuz. Ben şahitlik ederim ki, muhakkak Allah da, Resulü de onu sevdiler.» Bu minberlerde lanet okuma bid'atı sürüp gitti, nihayet Emevîlerin âdil halifesi Ömer b. Abdülaziz onu yasak etti.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #77 : Mart 10, 2008, 01:15:48 am »


68-Emevîlerde Araplık Temayülü
 

Emevîlerde kuvvetli bir Araplık temayülü vardı. Bunun tesi­riyle İslâm öncesi Arap medeniyet ve hayatına ait çok şeyleri di­rilttiler. Bu medeniyet mirası içinde hoşa gidip öğülecek bâzı ci-hitler yok değildi. Fakat Emevîler bu milliyetçilikte çok aşırı gittiler, Arap obniyan unsurlara karşı milliyetçilik işini taassup de­recesine vardırdılar. Onların haklarını çiğnediler. Halbuki onlar âa şeriat nazarında diğer Müslüman kardeşleriyle müsavi idiler. Zira İslârnda bütün insanlar müsavidir. Arabın Arap olmayına bir üstünlüğü yoktun Üstünlük takva iledir. Fakat Emev'ler mevâli olanlara çok zulüm yaptılar. Hâttâ orduyla gazaya gittiklerinde ganimetten hisse almak hakkından onları mahrum bıraktılar. Böylelikle Allah'ın ganimet hususundaki hükmüne karşı geldiler. Bunun için mevâlî, Emevİere karşı ayaklananların safında yer aî-dılar, Emevlerin idarelerini tanımadılar.

îslâm ülkeleri, bu gibi sebepler yüzünden fitneler içinde çal­kalanıyor, fesat içinde yüzüyordu. Ara sıra sükûnet bulsa da bu zahirî idi, külün altında ateş sönmüyordu. Zaman oluyordu, ayak­lanmalar yatışıyordu, fakat fitne gizli gizli devam ediyordu. Erae-vî devletini bir daha belini doğrultamayacak şekilde yıkmak için gjzli çalışmalar hiç durmuyordu. Hilâfetin Abbâsîlere geçmesi için daima propaganda yapılıyordu. Sessizce yapılan bu çalışmalar ni­hayet muvaffak oldu: Emevî devletini temelinden uçurdu yerine Abbasî devleti kuruldu.

  Abbasilerden Gördükleri
 

İşte Emevilerin hüküm sürdükleri müddetçe yaptıklarının kı­saca bir levhası. Bunlar arasında halk kitlelerini galeyana getire­cek yerler yok değil. Seyyiat ve hasenâtiyle o levha meydanda, herkesin gözünün önünde. Ebû Hanîfe bu dünyaya gözlerini açtı­ğı zaman Emevî hükümetinin en şiddetli ve en zalim idaresini gör­dü. Emevî hükümetinin en şiddetli ve en zalim idaresini gördü. Emevî zorbalarından Haccâc b. Yûsuf Sekafî idaresinde yaşadı, Haccâc öldüğü zaman Ebû Hanîfe onbeş yaşında idi. Bu yaştaki genç, çok şeyleri anlar. Haccâc'm sert ve şiddetli idaresini gördü. Bunlar, Arap soyundan olmıyan bu genç üzerinde derin tesirler bı­raktı. Emevî devleti hakkında hükmünü vermesinde bunların tesiri oldu. Yaşı ilerledikçe bu hükmü de kuvvetlendi, çünkü Emevîlerin Ehl-i Beyte karşı yaptıkları cinayetleri gözüyle gördü. Hâttâ Eme­vîlerin zulmüne kendisi de uğradı. Onu tazyik ettiler, hapse attılar onların elinden Mekke'ye kaçarak Beytullah'a sığınmak suıetiyle kurtulabildi.

Abbasî devleti işte böyle korkunç bir devirden sonra emniyet ve hürriyet getirmek va'diyle iktidara gelmişti. Ebû Hanîfe'nin ümîdi büyüktü. Onların şefkatli ve merhametli bir idare kuracaklarını umuyordu. Onlar birçok felâketlere uğradıktan sonra bu mevkie gelmişler, zulmün acısını tatmışlardı. Halka merhamet elini uzatmaları beklenirdi. Onun için Ebû Hanîfe, bu ümitle Ebu'l-Ab-bas Seffâh'a seve seve elini uzatarak gönül rizasiyle ona bîat etmiş­ti. Hayatını anlatırken kaydettiğimiz gibi fukahânın arzularına ter­cüman oimuş, arkadaşları adına tatlı ve güzel konuşmuştu. Fakat Ebû Cafer Mansur'un devri gelince iş değişti. Devlet nüfuzunu tak­viye için rıfk ve mülâyimet tanımayan bir şiddet ve sertlik göster­meye başladı. Ehî-i Beyte eza ve cefa yaptı. Onların ileri gelenle­rini zindanlara tıkü. Hz. Ali taraftarlarının kanları hesapsız akıtılır c)du. Ebû Hanîfe baktı ki, Mansur'un idaresi, Emevîierin idaresinin devamından başka bir şey değil, değişen şey yalnız kuru bir isim­dir. Dış değişmiş, iç aynıdır. Yukarıda uzun boylu anlattığı üzere devletle arası bu yüzden açıldı, Ebû Hanîfe'ye eza ve cefâ yapılma­ğa başlandı ve ölümü de bu yüzden oîdu.

Ebû Hanîfe Irak'da yaşadı. Doğup yetişmesi orada oldu. Ders halkasını orada kurdu. Emevîler devrinin sonunda ve Abbasiler devimin başında Irak şehirleri halkı çeşitli unsurlardan müreşek-kiîdi. Araplarla beraber İranlı, Rum, Hindli ve saire gibi muhfeîi& milletlerle dolu idi. Bu şekilde topluluklarda içtimaî hadiselerin de çok karışık olacağı şüphesizdir. Çünkü muhtelif unsurların muhte­lif tezahürleri vardır. Hâdiseler hüküm ister. îslâm şeriatına göre bir hâdise ya mubahtır ona cevaz verilir veyahut da haramdır, men-olunur. Bu gibi çeşitli hâdiseleri inelemeck fakîhin fikir ufkunu ge­nişletir. Onun zihnini açarak mes'ejeler hakkında hüküm verr.îeğe hazırlar. Faraziyeler yürütmeğe alıştırır. Ayrı ayrı mes'eleleri umu­mî bir kaide altında toplayacak kıyaslar bulmağa sevkeder.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #78 : Mart 10, 2008, 01:17:49 am »


69-Çeşît Çeşit Fırkaların Ve Taifelerin Merkezi
 

Irak muhiti saydığımız bu içtimaî belirtilerden başka bir hu­susiyeti daha hâizdir ki o da -muhtelif dînî fırkaların yatağı olması­dır. Gulât-ı Şîa ve mu'tedilleri oradadır. Mu'teziler oradadır. Ceh-niiyye, Kaderiyye, Mürcie ve saire hep oradan çıkmıştır. Bu iti­barla orası canlı bir fikir hareketi kaynağı halinde idi. Zaten Irak'­ın eski zamandan beri türlü fikir cereyanlarının çarpıştığı bir yer olduğu anlaşılıyor. Onun için tbn-i Ebû'l-Hadîd, Nehc'ül-Belâga şehrinde çeşitli Şîa- fırkalarını Irak'da türeme sebeplerini araştırır­ken şöyle diyor:.

«Râfızâlerle Hz. Peygamber'in devrinde yaşayanlar arasındaki fırkalardan biri de şudur: Râfizîler hep Irak'da, Küfe sakinlerinden çıkıyor. Irak toprağı her zaman hevâ ve hevesine uyan acaib inanç sahipleri, türlü mezheb erbabı yetiştirir. Bu iklimin insanları her şeyi incelemek isteyen görüş sahibi olurlar. İnançların ve düşünce­lerin aslını araştırırlar. Mezheplere karşı gelirler. Kısralar zama-mnda Mani, Disan, Mazdek vesaire hep burada çıktı. Halbuki Hi­caz'ın toprağı böyle bir toprak değildir. Hicaz halkının zihinleri de onların zihnine benzemez.»

Bundan da anlaşılıyor ki, Irak hem eskiden ve hem de İslâmi­yet devrinde akideler ve inançlar hakkında muhtelif re'ylerin ve gö­rüşlerin kaynaştığı bir yer olmuştur. Bu da şundan ileri gelmekte­dir: Orada gayet eski zamanlardan beri türlü din salikleri, çeşitli cemaatler yaşamaktadır. Eskiden orada türeyen mezhebler birbiri­ne karışan çeşitli akîdlerin ve halitası gibidir. Dîsaniye ve Manilik, Putperestlik ve Senevliğin Hıristiyanlık prensipleriyle karışmasın­dan ibarettir. Orada çıkan dînî fırkaların çoğunda bu hal görülür, îki akidenin mezcinden başka bir akide meydana çıkarmak ko­laydır.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4735



WWW
« Yanıtla #79 : Mart 10, 2008, 01:19:08 am »


70-Gayrî Müslimlerin Yıkıcı Fikîrlerî Neşirleri
 

Ebû Hanîfe'nin yaşadığı Irak işte böyledir. Emevîler devrinde ve Abbâsîlerin ilk çağlarında burası çeşitli fikir ve mezheplerin kaynaştığı yerdi. Bunlar Müslümanların akidelerini bozmak, din işlerinde onları şaşırtmak için gizlice aralarına sokulurlardı. Müs­lümanlığın kolay ve açık cihetlerini bile akıl Önünde güçleştirmek veya kurcalamak isterlerdi. Kaza ve kader bahisleri, irade mes'e-lesi gibi ince mes'eleleri ortaya çıkardılar, insan, iradesinde acaba hür müdür ki, kendisine teklif ve emirler vermek ma'kul olsun ve yaptıklarına bir ceza terettüp etsin. Yok, insan iradesinde hür de-ğilde o zaman teklifin hikmeti nedir?[1]

Bu mücadeleler, Müslümanlar arasında gizli bir tertip ile kur-calamrdı. Maksat Müslümanların dîni sarsılsın, islâm düşmanları dîne hücum edecek gedik bulabilsin. Aynı zamanda başka dinlerde olanlar îslâmiyete meyil ederek Müslüman olmasınlar diye   araya bir set çekmek istiyorlardı.

Bu gizli gizli sokulan tertipler Müslümanları şüpheye düşür­mek, onların görüşlerini parçalamak, aralarında fikir ayrılıkları uyandırmak için yapılıyordu. Bu garip fikirlerin Müslümanlar ara­sında niza ve çatışmalar uyandırmak için ortaya atıldığında hiç şüp­he yoktur. Abbasî devri muharrirleri arasında bu gizli ellere işaret edenler olduğunu görüyoruz. Câhız bazı risalelerinde, Hıristiyan­lığı korumak için Müslümanlar arasında ne gibi fikirler uyandır­mak lâzım geldiği hususunda Hıristiyanların kendi aralarında, ka­rarlaştırdıkları şeyleri bize sayıp dökmektedir.

Bâzı Hıristiyan tarihlerinde de böyle şeyler görüyoruz. Meselâ Hişam b. Abdülmelik zamanına kadar Emevîlerde devlet hizmetin­de bulunmuş olan Şamlı Yuhanna din hususunda Müslümanlarla nasıl mücadele yapacaklarını Hiristiyanlara öğretmiş.

Türâs-ı İslâm eserinin kaydettiğine göre, o şöyle diyormuş:

Eğer Müslüman sana: Mesih hakkında ne dersin? diye so­rarsa :

—  O, Kelimet'ullahtır, de. Sonra Müslümana:

—  Kur'ân'da Mesih nasıl zikrolunmuştur? diye sor. Ve Müslü­man ona cevap verinceye kadar hiçbir şey söyleme. Çünkü Müslü­man ister istemez şu cevabı verecektir: «îsa b. Meryem   Allah'ın Resulüdür, Meryem'e ilkaettiği kelimesidir. Ondan bir ruhtur.»

Bu cevabı aldıktan sonra ona şunu sor:

—  Kelimetu'llah ve ruh mahlûk mudur, yoksa gayri'mahlûk mudur?

Eğer mahlûktur, derse ona de ki:

—  Ezelden Allah vardı fakat ne kelimesi ve ne ruh vardı.

Bunu söylersen Müslüman-., susup kalacaktır. Çünkü bu ka-naatta olan kimse Müslümanların nazarında zındıktır.»

Açıkça görülüyor ki, Yuhanna kendilerine delil olacak şeyleri hazırlıyor, Müslümanları nasıl izlam edeceğini araştırıyor, sonra kendi dâvasını müdafaa için Allah Kelâmının kadim olduğu mes'e-lesini bu işe karıştırıyor. Halbuki bu mes'elenin bu dâvada hiç ye­ri yoktur ve ona asla faydası olamaz. Çünkü kelime'nin Allah'a iza­fet ve nisbeti, ruhun Allah'tan olması bu ikisinin kadîm olduğuna delâlet etmez. Zira Cenâb-ı Hakk'ın yaratmış olduğu kelime, kadîm değildir. Onun yarattığı ruh da böyledir. Hz. İsâ'ya Kelimetu'lîah denildi. Çünkü o Allah'ın mücerred «Ol!» demesiyle oluverdi. Ara­ya baba vasıtası girmeksizin bir «Ol» kelimesiyle oldu. Onun için Kelimetu'lîah denildi. Ona ruh denilmesine, gelince, onun olması, umumî tabiat kanunlarına göre canlılar için ilk madde olan me­niden değildi. Şahıslar en bariz haliyle vasıflanırlar.

Bundan sonra Yuhanna îslâm prensiplerini tenkîd edici fikir­leri onlara şöyle aşılıyor: Taahhüdü zevcâttan, talâktan, hülleden bahsediyor. Sonra Peygamberimiz hakkında yalan ve iftiralar baş­layarak şüpheler uvandırmniia gayret ediyor; Hz. Peygamber'in Zeyneb binti Çahş ile aşk hikâyesini uyduruyor. Sonra Hacer-i Esver'i takdis etmek Haçı takdîs etmek gibidir, diyor.

O yalnız bu kadarla da iktifa etmiyor. Belki de münakaşacıla-nna Müslümanları kader, insan iradesi,[2] iradenin hürriyeti mes'elelerine dalmağa sürüklemelerini öğretiyor. Böylece Müslü-manın zihnini karıştırıyor, onun aklım bir sürü tartışma ve müna­kaşa çöllerine atıyor. Onların1 arasında bir sürü karışık fikirler uyandırıyor. Maksat Müslümanları şaşırtmak, aralarına tefrika sokmak, sapık düşünceler ve kanaatler ileri sürerek onları ayrı ayn fırkalara bölmek; fikir ayrılıkları yaratmaktır. Ne yazık ki, bunları yapan da Emevî hükümdarlarının kendisine kucak açtığı, hem kendisini ve hem de babasını saraylarında besleyip yetiştir­dikleri bir adamdır!

 
Fîkîr Çarpışmaları Ve Tercüme İşleri
 

Bu fikir çarpışmaları yanısıra diğer bir fikir hareketi daha var­dır ki, o da Emevîlerin zamanında başlamış, Abbasîler devrinde meyvesini vermiştir. Bu da Yunan devrinde başladı. İbn-i Hallikân diyor ki: Hâlid b. Yezîd b. Muâviye Kureyş içinde çeşitli ilimleri en iyi bilen idi. Onun kimya-tib hakkında sözleri vardır. Bunları iyi bildiğini gösterir risaleleri vardır. Bu ilimleri Meryânüs Rumi naramdaki bir keşişten öğrendi. Onun bu konuda üç risalesi mev­cuttur. Birisi mezkûr Meryânüsle aralarında cereyan edenleri, on­dan öğrendiği ve gösterdiği rumuzları ihtiva eder.

Abbasîler devrinde tercüme hareketlerinin canlanmasiyle baş­ka milletlerin fikir ve felsefesiyle'yaRTndan temas imkânı genişle­di. Böylelikle Yunan, Iran ve Hind tefekkür ve görüşleri    Müslümanlar tarafından bilinmiş ve îslâm düşüncesi üzerinde bunların tesiri olmuştur. Bu tesir çeşitli yönlerden olmuştur ve bu, felsefey­le meşgul olanın aklının ve dîninin kuvvet derecesine göre değişir. Aklı doğru, îmanı sâdık olan kimse, karşısına çıkan felsefe düşün­celerine akıl kuvveti ve îman ihlâsiyle hâkim olur, onların tesiri altında kalmaz. Onları hazmeder körü körüne onlara uymaz, on­ları kendine uydurmak fikrini, idrakini genişletir, aklını parlatır. Aklı hafif olanlar ise o fikirleri kaldırmaz, onların karşısında ezi­lir, eski ile yeni arasında şaşırır kalır. Fikir anarşisi içinde boca­lar durur. Kararsızlıktan bir türlü kurtulamaz. Onun için bakıyo­ruz ki, bâzısı şair, bazısı muharrir, bazısı ilim adamı olmak üzere bir takım kimseler o nevi fikirlerle karşı karşıya gelince onîara dayanamamışlar, onları hazmedememişler, dimağları bu yabancı fikirlerin istilâsına uğramış şaşırıp kalmışlar!

Bu saydıklarımızın yanı sıra diğer bir zümre daha vardır ki, onlar da zındıklardır. Bunlar İslâm cemaatını fesada uğratacak düşünceleri ilân edip yayarlar, îslârm yıkacak şeyleri ortaya sür­mekten çekinmezlerdi. îslâmı sarsmak, Müslümanları küçültmek için her hiyleye başvururlardı. Bunların içinde bazıları îsîâm ha­kimiyetini kaldırarak, yerine eski Iran hâkimiyetini diriltmek is­terlerdi. Nasıl ki Mehdi devrinde Abbasî devletine karşı ayaklanan Mukanna Horasanı bunu yapmak istemişti.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sayfa: 1 [2] 3 4   Yukarı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

İlgili Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
İmami Şafii Hz. leri Hakinda Malumat EVLİYAULLAH müteallim 8 1993 Son Mesaj Aralık 23, 2009, 03:50:46 am
Gönderen: Lika
İmam-ı Âzam Hazretleri'nin Pratik Zekası İSLAM-GENEL asitane 0 428 Son Mesaj Mart 20, 2008, 11:22:45 pm
Gönderen: asitane
İmam-ı Azam Hz.'den Nasihatler İSLAM-GENEL Asfa 2 774 Son Mesaj Mayıs 06, 2008, 03:58:17 pm
Gönderen: Asfa
Akşemseddin Hazretleri EVLİYAULLAH zaman_1453 2 1110 Son Mesaj Temmuz 02, 2008, 08:39:17 pm
Gönderen: maslak
Imami azam ve akrep KISSADAN HİSSELER osmanli 1 485 Son Mesaj Ekim 21, 2008, 05:18:48 pm
Gönderen: ihvan
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks


XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM