|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #80 : Mart 10, 2008, 01:20:16 am » |
|
71-Bu Hercümerc Îçlnde Ebû Hanîfe
işte bu saydığımız şeylerin cümlesi, Irak'da fikir münazaraları çıkmasına, birbirine zıd ve aykırı görüşler ve kanaatler arasında boğuşmalara sebep olmuştur. îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe işte böyle bir asırda yaşamıştır. Bu fikir boğuşmalarının asıl merkezi Irak'tı. Hiç şüphesiz ki, îmâm-ı A'zam bunlara karışacak, bu bahislere o da dalacaktı. Fakat o bunlara, dînini tamamiyle anlayan, îmanı kuvvetli bir Müslüman sıfatiyle daldı. Sapık fırkalara, çeşitli mezheplere karşı vukufla ve şerefle îslâmı müdafaa etti. Türlü dînî fırkalarla mücadelede onun sağlam bir görüşü, şerefli bir mevkii haiz olduğu şüphesizdir. Ondan bu hususta naklolu-nanlar onun akîdeye dair görüşlerini teşkil eder.
Tedvinîn Başlaması Ve Dîn Îlîmlerî
İşte o devirdeki felsefe ve fikir temayülleri ve bunların o büyük fakîh Ebû Hanîfe üzerindeki tesirleri böyledir. Şimdi de bu asırdan, biraz da din ilimleri bakımından bahsedelim :Sadr-ı îslâmda ilim şifahî idi, yâni başkalarından dinlemek suretiyle alınırdı. Fakat sonraları ilim sahası genişleyip bazı kimseler muhtelif ilimleri öğrenmeye başlayınca, Emevî devrinin sonlarında ulemâ ilmi tedvin etmeğe yâni yazı ile tesbit etmeğe başladılar. Dînî ilimler ve Ulûm-ı Arabiyye birbirinden ayrıldı. Her iklimde, kendilerini o ilme veren ihtisas sahipleri yetişmeğe başladı. Her ilmin esasını ve kaidelerini tesbit edenler çıktı. Emevî devri sonlarında fukaha, fıkıh ilmini, muhaddisler Hadîs ilmîni tedvine başladılar. Hicaz fukahası : Abdulîah b. Ömer'in Âişe'nin, İbn-i Abbas'ın fetvâlariyle onlardan sonra gelen Medine'deki kibâr-i Tabiînin fetvalarını topluyorlardı. .Onları inceliyorlar,, onlardan hüküm çıkarıyorlardı. Irak fukahası ise Abdullah b. Mcsud'un fetvâlariyle Hz, Ali'nin hüküm ve fetvalarını, Kadı Surayh ve diğer Küfe kadılarının verdikleri mahkeme kararlarını topluyorlar, onlardan hüküm çıkarıyorlar ,yeni hüküm verme yollarını buluyorlardı. Abbasîler devri gelince Hadîsler de fıkıh bablan üzere tertiplenerek tedvin işi gayet genişledi.
îş yalnız bu saydıklarımıza münhasır değildi. Şiâ fukahâsı da kendi re'y ve görüşlerini toplayıp tedvin ediyorlardı. Milano'da bazı îslâm eserleri bulundu. 122 hicrî yılında şehid edilen imâm Zeyd b. Ali'ye mensup fıkha dair yazma bir eser bunlar arasındadır. Elde mevcut ve matbu olan Kitab-ul Mecmû'çla bu imâma nis-bet olunmaktadır. Bu nisbet sahih olsun olmasın, muhakkak olan bir cihet varsa o da îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe zamanında Şia'nın Zeydiye konulan maruf ve belli görüşleri ve re'yleri vardı. Ebû Hanîfe bunlardan haberdardı. Tercüme-î hâlinden biliyoruz ki, onun Zeyd b. Ali ile daima münasebeti vardı. Cafer Sâdık'la, Mu-hemmed Bâkır'la ilmî münasebet bağları mevcuttu. O, îmâmiyye-nin oniki imâm ve îsmâiliyye imamlarının fıkhını biliyordu.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #81 : Mart 10, 2008, 01:21:40 am » |
|
72-Çeşîtlî Münazaralar
O asır, münazaralar, mübahaseîer asrı idi. Muhtelif dînî fırkalar arasında, Şîa ve Ehl-i Sünnet arasında. Haricîlerle başkaları orasında bu gürültülü münazaralar durmadan devam ediyordu. Sapık fırkalar diğerleriyle boğuşuyor Mu'tezile Ehl-i Sünnete çatıyor, Ehl-i Sünnet ulemâsı doğru ve sağlam İslâm akidelerini müdafaaya çalışıyorlardı. Ulemâ bu münazaralar için bir yerden başka yere giderlerdi. Yukarıda geçtiği üzere birçok sapık fırkalarla mücadele yapmak için Ebû Hanîfe Basra'ya 22 defa gitmiştir. Bazı Basra ulemâsı da münazaralar yapmak için Kûfe'ye gelirlerdi.
Hac mevsimi, ulemâ bir araya toplanınca fıkıh münazarası mevsimi halini alırdı. Bakarsın Ebû Hanîfe Evzâî ile münazara yapıyor, îmâm Mâİik'İe mübahase ve müzakerelerde bulunuyor. Fukahârın mübahase ve münakaşaları, sapık fırkalarla yapılan münazaralardan çok daha hayırlı ve yararlı oluyordu. , .
Bu münazara ve münakaşalara bazan memleket taraftarlığı, hemşehrilik,gayret ve taassubu da karıştığı olurdu. Basra ve Küfe uleması iki cepheye bölünmüştü. Birbiriyle münakaşa yaparlardı. Herkes memleket gayreti güderdi. Kendi memleketi kazanırsa pğü-nür, yenilirse yerinirdi. Hattâ bu halin bazan seçkin, ve halis ulemâ arasına bile sokulduğu olurdu. Bu kabilden bir olayı nakledelim :
Yusuf b. Hâlid es-Semtî'nin[3] Ebû Hanîfe ile ilk defa görüşmesine dair olan o hâdiseyi îbn-i Bezzazı Menâkıb'ından dinleyelim : «Hilâl b. Yahya er-Re'y diyor ki: Yusuf b. Hâlid es-Semtî anlatırken dinledim; şöyle dedi: Ben Osman el-Bettî'nin dersine devam ederdim. OA Hasan Mutezilî ve îbn-i Şîrîn mezhebine kayardı. Onların mezheplerini öğrendim. Bu hususta münazaralarda bulundum. Küfe ulemâsını da görüp onların mezheplerini de öğrenmek istediğimden Kûfe'ye gitmek üzere kendisinden müsaade istedim. Ve Küfe'ye gittim. Bana Süleyman A'meş'i tavsiye ettiler. Çünkü .Hadîsde en kıdemli âlim o idi. Hadîsde soracak bazı mes'elelerim vardı. Onları muhaddislere sormuştum. Fakat hiç birisi bilememişti. A'meş'in halkasına oturdum. Ve bunları ona açtım:
— Getir göreyim, dedi. Yanına vardım. Bana:
— İhtimal ki sen de Basrahlar, Kûfelilerden daha bilgili dersin. Hayır, hayır, Kûfe'nin sahibi aşkına bu böyle değildir. Basra ancak hikayeci, veya rüya tabircişi veya ağlayan yaşcı çıkarır. Val-Iah şu Kûfe'de, Arablarmdan değil, Mevâlîsinden olan o tek adam yok-mu, işte o hepsine yeter, öyle mes'eîeler bilir ki, onları ne Hasan, ne İbn-i Şîrîn, ne Katâde, ne Osman el-Bettî bilir, ne de başkaları.
A'meş konuşurken öyle kızmıştı ki, asâsiyle bana vuracak diye korktum. Sonra yammdakilerdcn birine dedi ki:
— Bunu Nu'mân'ın (Ebû Hanîfe'nin) meclisine götür, vAllah onun en küçük talebesini görse, mahşer halkının hepsine cevap yetiştirmeğe kadir olduğunu anlar.
İçime öyle bir korku girdi ki, derecesini Allah bilir. Adam kalktı. Ben de arkasından yürüdüm. Mescidden çıktıktan sonra:
— Nu'mân, Benî Haram mahallesinde bulunur. Orada sor, c bu mes'eîeleri en iyi bilendir. Benim işim var oraya kadar gidemi yeceğim, sen yürü dedi.
Ben de sora sora aramağa başladım. En sonunda Benî Ha ram mahallesine geldim. İkindi vakti olmuştu. Baktım Öteden bi: adam geliyor, güzel yüzlü, temiz elbiseli. Arkasından da O'na ben zer bir oğlan var. Yaklaşınca selâm verdi. Sonra minareye çıktı Güze! bîr ezan okudu. Anladım ki, Nu'mân bu zat olacak. Minare den inince iki rek'at namaz kıldı. Namaz kılışı Hasan ve îbn-i Sî rî'nin namazlarına çok benziyordu. Etrafında talebeleri topland; öne geçti. Onlara namaz kıldırdı, tıpkı Basrahlann namazı gib Namaz tamam olup selâm verince arkasını mihraba dayadı, yi zünü cemaata döndü. Onları selâmladı. Sonra yanmdakilerde her birine hal-hatır sordu. Sıra bana gelince:
— Sen yabancısın galiba, Basrah mısın? dedi.
— Evet, dedim.
— İsmin nedir? diye sordu.
Ben de ismimi, nesebimi söyledim. Sonra künyemi sord Künyemi söyleyince:
— Osman el-Betti'nin dersine devam edenlerden misin? dec
— Evet, dedim.
— Eğer o bana yetişseydi, kavillerinin çoğundan vaz geçeri
Sonra bana:
— Soracağın mes'eleîeri sor bakalım, dedi. Arkadaşlard: önce sen başla. Çünkü sen garîbsin. Senin gibi fıkıh meraklıların hak-ı takaddümü vardır. Yeni gelen yabancı, dehşet verir; her ( lenin de bir haceti vardır.
O gün mes'eleîeri ben sordum, o cevap verdi. A'meş'le aram dakî geçeni de ona anlattım. Allah selâmet versin ona, memleke nin ismini başkasiyle yükseltmek istiyor...
Hasan-ı Basri ve lbn-i Şîrîn, bu iki faziletli zat, A'meş'in dediklerini doğru çıkarır şekilde birbirlerine atıp tuttukları olur* Ibn4 Sîrin, Hasan-ı Basrî'ye tariz yapar: Sultandan atiye ve ihs kabul ediyor, muhal şeyleri rivayet eyliyor, arzusuna göre söylüy Tsadere kail, sanki yerin sahibi o, iş onun elindeymiş gibi konuşuyor. îbn-i Şîrîn söylediği için bir gün Hâlid el-Hazzâ, meclisini bile terketti...»
Hasan da tbn-i Şîrîn'e ta'riz yapardı: Bir tulum suyla abdest alır, sabahleyin ise üç tulum suyla oğuna oğuna yıkanır. Kendine azap veriyor. Peygamberin sünnetinin hilafını yapıyor, rüya tabir ediyor sanki Yâkub Aleyhi's-Selâmın âlinden. Bırak onu sen lâzım olanı öğren. Milletler sizden önce birleşmemişler ve birleşe-mezlcr. Allah'u Teâlâ buyurur ki: «İhtilâf üzere devam ediyorlar, ancak Rabb'ının acıdıkları müstesnadır.» Onları bunun için yarattı. Eğer böyle olmasaydı, takdirât cereyan etmezdi. Tabiatîer türlü türlüdür. Herkes kendi yolunca işliyor. Kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbımiz en iyi bilendir, dedi ve sonra sükût etti.
Yûsuf b. Hâlid es-Semtî diyor ki: Sonra ona :
-— îhtilâf mevzuu olan şu kader mes'elesi hakkında ne dersin? diye sordum. Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:
— Bilindiği gibi Basrahlar Kûfeliler kader mes'elesinde ihtilâfa düştüler. Bu mes'eîe gayet müşkil bir iştir. Bu, insanların halline takat getiremiyecekleri bir meseledir ki, anahtarı kaybolmuştur. Eğer anahtarı bulunursa içinde ne olduğu bilinir. Bunu ancak Allah tarafından gelen haberci açar, Allah indinde olanı o haber verir. Fakat bu devir geçti. Bizim dediğimiz iki kavli arasında orta bir kavildir. Ne cebriyecilik, ne de büsbütün tefviz. Allah'u Teâlâ kullarına takat getirmiyecekleri şeyi teklif etmez. Onlardan yapamıyacaklarım istemez. İşlemedikleri bir şeyden dolayı onlara ıkab etmez. Bilmedikleri şeyler hakkında münakaşaya dalmalarına rızası yoktur. İçinde bulunduğumuz ahvali Allah en iyi bilendir. Doğru ve sevap olan, O'nun nezdindedir. Biz içtihad ederek doğruyu araştırıyoruz. Her müetehid isabet eder. Allah bilmiyecekleri bir şey hususunda içtihad yapmalarım asla emretmez. Allah her niyaz edenin veiisidir. Herkes O'nun rızasını arar. Allah bizi ve sizi sevdiği ve razı olduğu şeye muvaffak buyursun.»[4]
Yûsuf Semtî'ye Verdiği Cevaptan Alınanlar
Yûsuf b. Hâlid Semtî'nin Ebû Hanîfe ile ilk görüşmesine dair sözler işte böyledir. Bunlar herkesin kendi memleketinde nasıl taraftarlık yaptığını gösterir. Basrahlar kendi ulemâsını ve onların bilgilerini öğüyorlar, Kûfeliler kendi, ilim adamlarım göklere çıkarıyorlar. Bu hâdise bize Hicaz ulemâsı ile Irak ulemâsı arasındaki cidalin sebeplerini biraz açıklamaktadır. Hicaz ve Irak'ın iki cepheye ayrılması yalnız görüş ve usul farkından ileri geliyor değildi. Buna muhît ve memleket tarafgirliği de karışıyordu. Bu bize aynı zamanda ulemâ arasındaki ihtilâfları da göstermektedir. Aralarında arasira sert tenkidler oluyormuş demek. Tabiînden olan Hasan ile îbn-i Şîrîn her ikisi de değerli din âlimlerinden oldukları halde, usûl ayrılığı yüzünden birbirlerini tenkid ediyorlar!
Ulemâ arasında bâzı mes'elelerde şiddetli ihtilâflar olduğunu görüyoruz. Muhaliflerini dille yaralayanlar var. Ebû Hanîfe, asrının ruhunu işte böyle gayet iyi biliyor, ulemâyı ve onların ruhunu anlıyor. Kendisi fikir istiklâlini muhafaza ediyor. Aklını hakem yapıyor, o hadiselerin içine nüfuz eden bir araştırıcı sıfatiyle her şeye vâkıf bir mütefekkirdir.
Aklı onu şaşırtıp boş meydanlarda djU^tmuaz. Aklını gücü yetmiyecek bir şeye zorlamaz. însan fikrinin fcavramıyacağı şeylere zihnini yormaz. O, kader mes'elesiin" anahtarı kaybolmuş bir mes'ele addediyor, ne doğru!
80- Îçtîmal Ve Fikri Cereyanlar
İşte Ebû Hanîfe zamanındaki fikrî ve İçtimaî yönelimlerin ana hatları bunlardır. Biz burada bu kadarla iktifa ediyoruz. Onun şahsî tefekkürâtına taallûk edenleri yeri gelince c-v a bahis konusu yapacağız. Bunların bir kışını itikad ve kelâmaaKİ mezhebine, bir kısmı da fıkhı içtihadlarınıı taallûk eder...
Bu ihtilaflı mes'elelerin bayında re'y ve Hadîs meselesi gelir ki, o asırdaki fukahâ arasında en hararetli münakaşa mevzuu olmuştur. Diğer bir ihtilâf mevzuu ise Sahabenin ve Tabiîn fetvaları mes 'e leşidir.
Bunlardan sonra dînî fırkalırdan siyasî cereyanlardan da bahsedeceğiz. Çünkü Ebû Hanîle bunlarla mübahaselerde bulunmuştu, bu hususta da görüş sahibi biı zattır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #82 : Mart 10, 2008, 01:22:35 am » |
|
EHL-İ HADİS VEEHL-İ RE'Y
73- Münakaşası Yapılan Mes'eleler: . Sünnet Ve Re'y
Hz. Peygamber'in âhirete irtihallerinden başlıyarak îmâm Şafiî'nin yaşadığı asra kadar gelip geçen fukahâ iki kısma ayrılır. Birinci kısım re'y ve kıyas fukahâsı diye anılır, diğerleri de rivayet ve Hadîs fukahâsı namiyle meşhurdur. Ashabın fukahâsı arasında re'y fukahâsı diye şöhret bulanlar olduğu gibi rivayet vö Hadîs ehli olanlar da vardı. Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn de böyle idi. Sonra müctehid imamlar, Ebû Hanîfe, îmâm Mâlik ve diğer fukahânın da böyle olduklarını görüyoruz. Kimisi re'y ve kıyasla meşhur, kimisi Hadîsde şöhret sahibi olmuştur. Bunu kısaca da olsa biraz açıklayalım:
Şehristânî el-Milel ve'n-Nihal'de diyor ki: «îbâdât, muamelât vesâirede hâdiseler ve vukuat sayılmayacak kadar çoktur. Şu cihet de malûm ki, her hâdise hakkında bir nas gelmemiştir ve buna imkân da yoktur. Naslar mahduttur. Halbuki hadisler sonsuzdur, sonsuz olan bir şey sonu olanla nasıl tahdit olunur ve bir kaide altına alınabilir? öyle olunca içtihad ve kıyasa olan lüzum ve zaruret kendiliğinden meydana çıkar. Hâdiselerin hükmü içtihadla beyan olunmak icabeder.» Hz. Peygamber'in âhirete intikallerinden sonra Vahy kesilmiş olduğundan Ashab sonu kesilmeyen hâdiseler karşısında kaldılar. Ellerinde Allah'u Teâlâ'nın Kitabı ve Resulünün Sünneti var. O yeni hâdisenin hükmünü bulmak için evvelâ Kitaba baktılar. Eğer sarih bir hüküm bulamadılarsa o zaman Hazret-i Resûl'ün Süneline müracaat ettiler. Hz. Peygamber'in bu gibi hâdiselerde emsaline ne hüküm verdiğini anlamak hususunda As-hâb-ı Kirâm'ın hafızalarına baş vurdular. Eğer bu hâdise hakkında bir Hadis bulamazlarsa o zaman kıyasa gittiler, re'yleriyle içtihad yaptılar. Hâkim nasıl ki, evvelâ Kanunda sarih bir hüküm arar, kanunun metnine bağlıdır. Kanunda bir hüküm bulamazsa o zaman önündeki dâva hakkında hakkaniyet ve insaf, dairesinde adalete uygun gördüğünü tatbik eder.
îşte fukahânm tuttuğu yol budur. Hâdiseyi önce kitap ve sünnete tatbik ediyorlardı. Onlarda bulamazlarsa o zaman içtihat yo-Iiyle kıyasa gidiyorlardı. Hz. Ömer, Ebû Musa el-Eş'ârî'ye yazdığı mektupta bu noktayı çok güzel anlatıyor ve diyor ki: «Kitapta ve, Sünnette bulunmayanlardan gönlüne yatışmayanları gayet iyi anla. Benzer mes'eleleri ve misli olanları iyi tanı, ondan sonra işleri birbirine mukayese yap.»
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #83 : Mart 11, 2008, 01:48:05 am » |
|
74-Ashabın Re'y Île Amelî Kabulü
Ashâb-ı Kiram re'y yoliyle içtihad ve kıyası kabul etmişlerdir. Yalnız onu kabul edip alma miktarı birbirine uymaz. Bir kısmı çok almıştır, diğer bir kısmı daha az almıştır. Hattâ Kitap ve Sünnet'-te bulunmıyan hususlarda re'y ve kıyasa gitmeyip tevakkuf edenler, bii- şey yapmadan duranlar da vardır.
îşin doğrusu ve açıkçası şudur: Ashab-ı Kiram Kitap ve Sün-net'e itimatta ittifak halindedirler. Eğer onlarda bulamazlarsa o zaman meşhur olan Ashabın fukahâsı içtihad ve kıyas yoluna giderlerdi. Ashâb'ın bir kısmı. Hadîsi Şerifi Resûl-i Ekrem'den işittikleri gibi belki aynen belleyememiştir diye rivayetten çekindikleri gibi, belki yanılırım korkusiyle kendi re'y ve içtihadiyle fetva vermekten sakınanlar da olurdu. îmrân b. Husayn şöyle derdi : «Eğer istemiş olsam Resûî-i Ekrem'den hiç ara vermeksizin iki gün Hadîs rivayet edebilirim. Fakat beni bu rivayetten alıkoyan şey şudur : Ashâb'dan bir kısım zevat, ben nasıl dinledimse Resûlullah'-tan Hadîs dinlediler. Öyle Hadîsler rivayet ediyorlar ki, dedikleri gibi hiç de değil! Onların karıştırdıkları gibi ben de karıştırmaktan endişe ediyorum.» Ebû Amr eş-Şeybânî diyor ki : îbn-i Mes*-ûd'un meclisinde oturdum. Öyle sık sık : Peygamberimiz dedi ki, demezdi. Hadîs rivayet ederek : Peygamberimiz buyurdu dedi mi; onu bir titreme alırdı. (Böyle dedi, buna benzer, buna yakın bir-şey dedi) derdi. Abdullah b. Mes'ûd, Resûlullah'ın lisanında yalan söylemektense kendi re'y ve içtihadıyla fetva verip hata etse bile o hatanın mes'uliyetini yüklenmeyi tercih ederdi. Bir mes'ele hakkında kendi içtihadiyîe fetva verdiği zaman : «Bu benim re'yimdir, eğer doğru ise Allah'tandır. Eğer hata ise kusur benimdir» derdi. Bir mes'ele hakkında verdiği hüküm ve fetvaya uygun bir Hadîs-i Şerifi Ashabdan biri rivayet ederse bunu duyunca sevinçten uçardı. Nasıl ki, mufavvaza mes'elesinde böyle idi. Mufavvaza için mehr-i misille hükmetmişti. Ashabdan bâzıları Resûî-i Ekrem'in de bu mes'elede onun hükmü gibi hüküm verdiğini söylemişlerdi. Buna çok sevinmişti.
Re'y. ve içtihadîariyle hüküm verenleri beğenmiyen ikinci sınıf. Kitap ve Sünnet'ten delil olmaksızın Allah'ın dîninde hüküm yürütüyorlar diye kızıyorlardı.
Hakikaten Ashâb-ı Kiram dînî gayret ve vicdanlarından aldıkları kuvvetle iki şeyi gözönünde tutuyorlardı.
1- Hz. Peygamber'in söylemediği bir şevi yalancılıkla söylemiş olmak korkusundan, çok Hadîs rivayetinden çekmiyorlardı. Dehlevî Huccetu'l lâhil'l-Bâliga kitabında şunu naklediyor: «Hz. Ömer Ensar'dan bâzı zevatı Küfe'ye gönderiyor. Onlara dedi ki: Siz Kûfe'ye gidiyorsunuz. Onlar Kur'ân okurken sesleri etrafı tutan bir cemaattır. Size gelir, Hadîs sorarlarsa Hadîs rivayetini biraz az yapın,»
2- Ashâb-ı Kiram, Hz. Peygamber'den menkul bir eser rivayet olunmıyan hususta re'y ile hükümden çekinirlerdi. Bunda kendi re'yleriyle birşeyin haram veya helâl edilmiş olması endişesi vardı. Fakat hâdiselerin hükmünü beyân için yapılacak başka iş de yoktu. Onun için Ashabın bâzıları Hz. Peygamber'den Hadîs rivayet ederek esere bağlanmayı tercih ettiler. Bâzıları da Hz. Peygamber'den bir eser ve Hadîs rivayet olunmıyan hususlarda kendi re'y ve içtihadîariyle hüküm verme yolunu tuttular. Bununla beraber ^ğer re'y ile hüküm verdikten sonra bu hususta bir Hadîs bulunduğunu öğrenirlerse derhal o rey'den döner, Hadîsi alırlardı. Ashâbdan birçokları böyle hâdiselerle karşılaşmışlardır. Hz. Ömer de böyle yapmıştır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #84 : Mart 11, 2008, 01:48:41 am » |
|
75-Tabiînin Görüşleri
Ashâbdan sonra onların talebeleri olan Tabiîn gelmiştir. Onların devrinde de iki şey ortaya çıkmıştır :
1- Müslümanlar birçok fırkalara ve gruplara ayrılmıştır. Aralarında şiddetli ihtilâf fırtınaları esmeğe başlamıştır. Bu ihtilâfların tesirleri de çok şiddetli olmuş gayet ağır neticeler doğmuştur. Taraflar karşılıklı birbirlerine küfür, fısk ve isyan damgasını basmışlar, birbirlerine kılıç çekmişler, kan bile dökmüşler-, dir. islâm birliği parçalanmıştır. Ümmet: Haricîler, Şia, Ehl-* Sünnet fırkalarına ayrıldı. Manzara çok hazindir. Emevî saltanatım tutanlar ve ona karşı duranlar olduğu gibi ümmetin üzerine çöken bu belâlara -sabırla fitnelere kanşmayıp bir köşede sakin sakin duranlar da bulunuyor. Hariciler de aralarında birçok kısımlara bölündüler : Ezârıka, İbâziye, Necdât ve daha bir sürü isimler aldılar. Şiâ tfa birbirine uymaz kısımlara bölündü. Hattâ bir kısmı Öyle kanaatlere saplandılar ki, İslâmiyet dairesini aştılar. Şîâ arasında öyleleri vardır ki, Müslümanları ifsat etmek için dıştan İslâm görünmüşlerdir. Maksatları îslâmı esasından sarsmaktı. Böylece kendi milletlerinin eski devİeî ve hâkimiyetlerini tekrar diriltmek, hiç olmazsa en azından kendi hâkimiyetlerine son veren Müslümanlardan öc almak istiyorlardı.
Bunların bir neticesi olarak ortaya çıkan dîn! müşkiîlerden biri de Hz. Peygamber'in lisanından yalan Hadîs rivayet etmenin çoğalmış olmasıdır. Bu iş samimî îman sahiplerini cidden düşündürmeğe başladı. Bu kabil uydurma Hadîsleri önlemek için çare aradılar. Ömer b. Abdüîâziz. Hadîslerin toplanıp yazılmasını düşündü. Sahih ve doğru Hadîsleri toplayıp tesbit etmek lâzım geliyordu.
2- Medine'nin ilmî üstünlüğü azalmağa yüz tutmuştur. Sa* hâbe zamanında bilhassa fıkhî içtihadlarda altın devri sayılan Hz. Ömer devrinde Medine-i Münevvere, Ashabın ulemâsının ve fuka-hâsımn yuvası idi. Medine haricine çıkanlar bile orayla ilmî bağlılıklarını devam ettiriyorlar, ortaya çıkan yeni bir mes'ele hakkında Medine ile fikir müdavelesi yapıyorlar» daima yazışıyorlardı. Hz. Ömer'in siyaseti, Kureyş'in ekâbirinin Hicaz topraklarından dışarı çıkmasına müsaade etmezdi. Muhacirin ve Ensâr'm ekâ-biri ancak onun müsaadesiyle merkezden ayrılabiliyorlardı. Onların daima gözönünde bulunmalarını isterdi. Hz. Ömer'in vefatından sonra Ashabın ekâbiri diğer memleketlere yayıldılar. Her birinin fıkıhta takip ettiği bir usûlü vardı. Her biri bir çığır açtı, bir ekol kurdu. Sonra Tabiîn devri geldi. Bunlar Medine'de kalan veya oradan ayrılan fukahânın talebeleri demektir. Bunlar bulundukları şehirlerin fukahâsı oldular. Böylelikle bulundukları muhît icabı görüş ayrılıkları başladı. Her biri bulunduğu mahallin örf ve âdetlerini nazan itibare alırdı. Her muhitin kendine mahsus mes'e-leîeri vardı. Bundan başka Tabiîmden olan fakîh o muhîte gelen Sahabînin fıkıhtaki metodunu tâbi idi; onun rivayet ettiği Hadîslere uyardı. Bu gibi sebeplerle muhtelif fıkıh görüşleri ortaya çıktı. Herbiri Kur'ân-ı Kerîm'den ve Peygamber'in Sünnetinden yardım-îanıp dîne uygun fetva vererek hakkı arıyordu
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #85 : Mart 11, 2008, 01:49:19 am » |
|
76-Ashab-ı Kîrâm'ın İkî Usul Takîbî
Sahabe devrinden bahsederken gördük ki, onlar fıkıhta iki çığır takip ediyordu. Bunlardan birincisinde: Re'y ve içtihad çoktur, rivayet azdır. Fakat sahih bir Hadîs bulunursa içtihaddan sonra yine rivayete dönerlerdi. Yâni rivayet olmayınca içtihada giderdi. İkincisinde : Rivayete çok yer verilir, ondan ayrılmazlar, Allah'ın dînine kendi re'yini karıştırmaktan kaçınmak için rivayet olmıyan hususta fetva vermemeyi tercih ederlerdi. Tabiîn devrine gelince bu iki usûl arasındaki aralık daha genişledi. Her iki taraf kendilerinden önceliklere nisbetle birbirlerinden çok daha uzak-' laştilar. Rivayet yolunu tercih edenler, kendi yollarına daha çok sarıldılar. Ortalığı kaplayan fitnelerden korunmayı ancak bunda gördüler, Sünnete sarılmaktan başka çare bulamadılar. Diğerleri ise baktılar ki, Hz. Peygamber'in lisanından Hadîs uyduran yalancılar türedi, yalan hadîsler çoğaldı. İslâm fütuhatının genişlemesiyle Müslüman olan yeni milletlerle yeni fikir temasları başladı. Yeni hâdiselerle karşılaşıldı. Burada gözden kaçmaması gereken diğer bir nokta daha var : Tabiînin ekserisi mevâîîdendi. Onlar eski medeniyetlerin sahihleri olan milletlerin mirasçısı idiler. Eski bir kültürleri vardı. Bunu da taşıyorlardı. Böylelikle iki yol arasındaki mesafe daha genişledi. Halbuki eskiden bu iki yol birbirine çok yakındı, aralarında yalnız bir çizgi vardı.
İhtilâfın esası Sürmeli delil olarak kabul etme işi değildir. Çünkü onda müttefiktirler. Asıl ihtilâf re'y ve kıyası kabul edip ona göre hüküm verip vermeme hususundadır. Ehl-i Hadîs re'y ve kıyası ancak bir zaruret halinde, rauztar kaldıkları zaman alıyorlardı. Keza vuku bulmayan hâdiseler hakkında peşin hüküm vermiyorlardı. Anvak vuku bulan hâdiseler için hüküm ve fetva veriyorlardı. Vâki olan mes'eleîeri atlayıp farazi mes'elelere geçmiyorlardı. Ehî-i re'ye gelince mademki Önlerindeki mevzu hakkında bir hadîs bulamıyorlar, öyleyse önlerine getirilen ve hal bek-
-leyen bu mes'eîe hakkında re'y ve içtihadyoliyîe hüküm vermek lâzımdır. Onlar, hem de yalnız vâki olan mes'eleler hakkında hüküm çıkarmakla iktifa etmiyorlar, vâki olmamış mes'eîeleri de farz ederek vukuu muhtemel mes'eleler için re'y ve kıyas voliyle peşin hükümler hazırlıyorlardı. Dikkat edilirse görülür ki, Ehl-i Hadîsin ekseri Hicaz'da idi. Çünkü orası Ashâb-ı Kirâm'ın vatanı ve vahiy diyarıdır. Oralarda sakin olup onlarla görüşen tabiîn, çok kıyas ve re'y taraftan olmıyan Ashâbdan ders aldılar. Çok re'y kullanan Sahâbînin talebesi olan da onun re'ylerini rivayet etmekle iktifa etti, daha ileri geçemedi. Re'y ve kıyascıların çoğu Irak'da yetişti. Çünkü onîar Abdullah îbn-i Mes'ûd'dan ders aldılar. O ise, belki yanılırım endişesiyle, Hz. Peygamber'den Hadîs rivayet etmekten biraz çekinirdi. Halbuki kendi re'yiyle içtihaddan çekinmezdi. Şayet içtihad yaptığı mevzuda sahih bir Hadîs duyarsa derhal içtihadından dönüp Hadîsi delil olarak alırdı.
Hadîs râvîlerinin ekserisi Hicaz'da idi. Irak ise felsefe ve eski ilimler yatağı idi. Eskİdenberi birçok mektepler kurulmuştu. Bu gibi şeylere alışık olanlar re'y ile içtihad yolunu tutarlar. Bilhassa orada Hadîs rivayeti için lâzım gelen şartlar da azdı. Bu gibi sebeplerle Irak'da rey ve kıyas aldı yürüdü.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #86 : Mart 11, 2008, 01:49:57 am » |
|
77-Tabiin Devrinde İhtilâfın Artması
Tabiîn devrinde rev ve ictihaîn fukahâ ile muhaddis fukafıâ arasında ihtilâf boşluğu genişledi. Tebe-i Tabiîn ve mezheb sahibi olan müctehitler devri gelince aradaki mesafe daha da arttı. Mezheb sahipleri olan müctehitler devrinin başlarında bu ihtilâflar son derece şiddetli idi. Fakat iki taraf birbiriyle görüşüp mübaha-selere girişince birbirine yaklaşmağa başladılar, karşılıklı fikir teatîsi yaptılar. Hadîs ehli tevakkuf mevkiinden çıkıp bâzı hallerde re'y kıyası almak zorunda kaldılar. Re'y ve ictihadcılar da, Hadîslerin tedvîn olduğunu, sıhhat derecelerinin incelenip tesbite başlandığını görünce Hadîse yaklaştılar, re'ylerini Hadîsle teyide başladılar. Fetva verdikleri zaman bilmedikleri bir Hadîsi sonradan duyunca hemen re'y ve içtihadlanndan dönerek Hadîsi kabul ettiler.
Bu konuyu biraz daha izah edelim. Çünkü bu devir, fıkhın geliştiği, islâm hukukunun işlendiği mühim bir devirdir.
Bu asırda Hz. Peygamber namına mevzu Hadîsler uydurma işi durmuş değildi. Çeşitli fırkaların kendi görüşlerini sözle müdafaa etmek için harekete geçmeleri, bu fırkaların kendi görüşlerine göre uydurdukları Hadîslerin şuyûuna, herkesçe duyulmasına, Müslümanlar arasında yayılmasına sebep oldu. Kadı Iyâz bu yalancıların bâzısının ismini yererek Peygamber'în lisanından yalan söylemeleri sebeplerini şöyle anlatıyor: «Onlar birkaç türlüdür. Bir kısmı Peygamber'in asla söylemediği sözü uydurur, bunu ya zındıkların yaptığı gibi istihfaf ve dîni küçültmek için yapanlar olduğu gibi, dîne hizmet ve sevap kasdiyle yapanlar da olmuştur. Bâzı cahillerin, fazâile dair, teşvik için Hadîs uydurmaları böyledir. Bunu garip şeylere nam kazanmak için yapanlar da olmuştur. Bâzı fasık hadîsciler gibi. Mezheb taassup ve gayretleriyle de Hadîs uyduranlar vardır. Bid'atçıların, mezheb mutaassıplarının uydurdukları hadîsler gibi. Ehl-i hevânın gözüne girmek, yaptıklarını doğru göstermek için Hadîs uyduranlar olmuştur. Bu sınıfların her biri Hadîs ulemâsı ve ilmi Rical erbabı nezdinde bellidir. Bunlardan bâzıları Hadîsin metnini uydurmaz, fakat zayıf olan sened yerine sahih ve meşhur bir sened uydurur. Bâzıları senedleri ters çevirir, senede ilâveler yapar, değiştirir. Bunu başkalarını garip göstermek veya kendinden cehaleti gidermek için yapar. Bâzıları doğrudan yalan söyler. İşitmediğini işittim diye iddia eder, görüşmediği kimse ile görüşmüş gibi söyler, onlardan Hadîs rivayet eder. Bâzıları Sahabenin sözlerini veya Arapların hikmetli sözlerini Arap hükemâsının vecizelerini Peygamber'e nisbet eder.»[1]
Mezheblerin kurulduğu ve içtihad devirlerinde bu yalan dalgasının kabarması iki şeye sebep olmuştur :
1- Sahih Hadîsleri çürüklerinden ayırmak için muhaddis-ler, Hadîsleri inceleyip doğru rivayetleri ayırmağa koyuldular. Bunun için Hadîs rivayetlerini incelemeğe, râvîlerin ahvâlini yakından öğrenip tanımağa başladılar. Doğruyu, doğru olmıyandan seçip ayırdılar. Doğru olan râvîleri de doğruluk derecelerine göre sıraladılar, sadâkat mertebelerine ayırdılar. Hadîsleri incelediler. Yalnız senedleri değil, metin tenkidi de yaptılar. Onları dînen biz-zarura maruf olan şeylerle, doğruluğundan şüphe edilmeyen meşhur Hadîslerle ve Kur'ân-ı Kerîmle mukayese edip karşılaştırdılar. Onlara muvafık olanları kabul ettiler. Uyrmyanlan bir yana bıraktılar. Sonra büyük imamlar sahih Hadîsleri toplayıp yazmağa başladılar. îmâm Mâlik Muvaîta'ı yazdı. Süfyân b. Uyeyne el-Ce-vâmi' fi's-Sünen ve l'-Âdâb'mı topladı. Süfyân-ı Sevrî fıkıh ve Hadîse dair el-Câmiü'1-Kebîr'ini telif etti.
2- Ehl-i re'y rukahâsı, mevzu Hadîslerin çokluğundan yalana düşmek korkusuyla re'y ve kıyas yoluyla fetva vermeyi çoğaltılar. Kıyasçılık çoğaldı.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #87 : Mart 11, 2008, 01:50:30 am » |
|
78-Irak Re'y Yatağıdır
Irak, geçen asırlarda olduğu gibi hâlâ re'y ve kıyas merkezi olmakta devam ediyordu. Çünkü orada yetişen fukahâ, re'y ve iç-tihadla meşgul olan Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn fukahâsmdan ders almışlardı. Şâh VeliyyuIIah Dehlevî, Huccetu'l-Lahi'l-Bâliga kitabında Ehl-i Hadîsi zikrettikten sonra diyor ki:
«imam Mâlik ve Süfyân-ı Sevrî zamanında onların yanısıra diğer bir zümre vardı ki, mes'ele hallinden korkmuyorlar, fetva vermekten çekinmiyorlardı. Onlar, din binası fıkıh üzerine kurulmuştur, fıkhı neşretmek lâzımdır, derlerdi. Hz. Peygamber'in Hadîslerini rivayetten ise çekinirlerdi, bir yanlışlığa düşmekten endişe ederlerdi. Hattâ Şa'bî şöyle demiştir: «Peygamber'den gayrisine sözü isnad etmek bize daha kolay!» İbrahim Nahaî de şöyle dedi: «Abdullah şöyle dedi, Alkame böyle dedi demeği biz daha severiz.» Hadîs ehlinin seçtiği usul üzerine fıkıh mes'eleleri çıkarmak için onların ellerinde Hadîsler yoktu. Diğer yerlerdeki ulemânın ak-vâline bakmağa, onları toplayıp incelemeğe gönülleri yatışmıyordu, kendilerini bundan müstağni görüyorlardı. Kendi imamları tahkîkin en yüksek derecesinde bulunduğuna inançları vardı. Kalbleri kendi adamlarına çok bağlıydı. Alkame bunu şu sözlerle ifade eder: «Onlarda Abdullah b. Mes'ud'dan daha sağlam bir surette araştıran birisi var mıdır?» Ebû Hanîfe de şöyle demiştir: «Jtbrahim, Sâlim'den daha fakîhtir. Eğer Sahâbelîk fazileti olmasa Alkame, Ibn-i Ömer'den daha fakîhtir bile derdim.» Onlar, hâiz nMukîarı fetânet, hads ve zihnin sür'at-ı intikali sayesinde arkadaşlarının kavilleri ve usulleri üzerine mes'elelerin cevabını çıkarmağa kadir oluyorlardı. Herkes yaratılış kabiliyetine göre kolayca iş görür. Her taife kendi nezdinde olanla ferahlanır. Onlar da tahric kaidelerine göre fıkhı hazırladılar.»
Görülüyor ki. Şah Velivyullah Dehlevî'ye göre ehl-i re'y ve içtihadın Irak halkı arasında yetişmesine sebep, onların fetvanın lüzumuna kail olarak mes'elelerden ve cevaplarından yılmamalan-dır. Keza ilm-i fıkıh, dînin binası olduğuna inanıyorlar. Resûlullah'-tan Hadîs rivayetinden korkuyorlar, diğer yerler ulemâsının ak-vâlini almıyorlar, kendi üstadlanna şiddetle taraftar olup bağlanıyorlar ve onlann kavillerine göre mes'eîeleri hallediyorlar.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #88 : Mart 11, 2008, 01:51:11 am » |
|
79-Bîrleştiklerî Ve Ayrıldıkları Nokta
Iraklıların daha fazla re'ye. Hicazlıların ve Şamlıların daha fazla Hadîse bağlanmalarına sebep ne olursa olsun, biz yukarıda işaret ettiğimiz veçhile, burada tekrar söyliyelim ki: Ehl-i re'y ile Ehl-i Hadîs Kitap ve sahih Sünneti alma hususunda ittifak üzeredirler. Bundan sonra ayrıldıkları cihet şudur: Ehl-i Hadîs re'y ve kıyastan çekinirler, Resulûllah'tan rivayetten çekinmezler. Hakkında Hadîs olmıyan bir hususta re'yi kabule mecbur olurlar. Ehi-i re'y ise ekseriyetle Hadîs rivayetinden çekinirler, fetva vermekten çekinmezler, onun mes'uliyetini üzerlerine alırlar. Fetva verdikten sonra o hususta sahîh bir Hadîs bulurlarsa re'yîerinden dönerler, Hadîsi alırlar. Buna dair haberler pek çoktur.
Yine usûl farkından olarak ehl-i re'y zayıf Hadîsleri kabul etmezler. Ehl-i Hadîs ise mevzu olduğuna delil bulunmadıkça, onları kabul ederler. Bu devirde ehl-i Hadîsin imamı olan îmam Mâlik Munkati', Mürsel, mevkuf olan Hadîsleri ve Medine halkının amelini delil olarak kabul ederdi. Ancak bunlardan biri bulunmazsa sa o zaman re'y ve kıyasa giderdi.[2]
Ibnü'I-Kayyim, Î'lâm'ul-Muvakkiîn'de diyor ki, îmam Mâlik Mürsel, Munkat'ı Hadîsleri ve belagatı (bana ulaştı diye rivayet olunanları) ve Sahabe kavillerini kıyasa tercih eder.»[3]
Bu bahis için bak: Muhammed Hudarî, Tarihu, Teşrîi'I İslâmi, S. 82.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #89 : Mart 11, 2008, 01:53:49 am » |
|
80-Hadîsi Delîl Tutmıyanlar
Çeşitli fikirlerin çalkalandığı bu asırda Hadislerin «ıbulü etrafında kurcalanan mes'eleler böyle İdi. Bu hususta birbirleriyle çarpışan görüşler vardı. Bir taife Hadîsi delil olarak alnii; ordu. Çünkü onun Peygamber'e nisbetinden şüphesi vardı. Bir kısmı ise Kur'ân'ı anlamak hususunda Hadîsten faydalanıyor, fakat onu ahkâmda itibar etmiyorlar, hüküm hususunda delil tutmuyorlardı. Bu iki taife de târih sah ifeler in den silinmiştir. Diğer iki taife İse devam etmiştir. Bunlardan biri re'y ve kıyası çok kullanıyor ve ancak zayıf olmıyan Hadîsleri kabul ediyor, senedinde şüphe etmiyor. Ehl-i Hadîs ise her nevi Hadîsi kabul ediyor. İmam Şâî'ye gelinceye kadar bu iki bölük arasındaki boşluk çok derindi.
Ebü Hanîfe Devrinde Sünnet Ve Re'yin Yaklaşması
Ebû Hanîfe'nin asrında bu iki zümre birbirine yaklaşmağa başlamıştı. Çünkü iki taraf ders almak, müzakere yapmak, münakaşa ve münazarada bulunmak için bir arada toplanmağa, bir yere gelmeğe başlamışlardı. Birbiriyle görüşmeler ve buluşmalar onları yekdiğerine yaklaştırıyordu. Zaten bunların ekserisi din şulesini parlatmak emelinde idi. Bu arzularında samimî idiler. İlimlerin tedvini başlayınca her iki taraf da birbirlerinin eserlerini okumağa başladılar. Birbirlerinin görüşlerini yakından tanıdılar. Ardı arasş kesilmeyen hâdiselerin çokluğu, Hadis ehlinin re'y ve kıyası kabul etmek zorunda bıraktı. Sahih Hadîslerin toplanıp seçilmesi, onları tanıma işinin kolaylaşması, re'y ve kıyascılarm Ashabın Hz. Pey-gamber'den rivayet ettikleri Hadîslerin ekserisine kolayca muttali olmak imkânını bulması, muhtelif diyarlardaki halkın rivayet ettikleri Hadîsleri öğrenme hususundaki kolaylıklar. Bütün bunlar sayesinde ehl-i re'y denen kıyascıîarın elinde büyük miktarda Hadîs toplandı. Bu sebeple onlar da Hadîsleri tanıyınca Hadîs ehline yaklaş-
Ebû Hanîfe'nin talebelerinden ve ehl-i re'y fukahâsmdan olan îmam Ebû Yûsuf Hadîs Öğrenmeğe koyuluyor, Hadîs ezberliyor, re'y ve içtihadlarına Hadîsten şahit getiriyor, önce kail olduğu bir re'y ve içtihadı Hadîse mugayir çıkarsa ondan dönüyor, Hadîse uygun bir görüş ortaya atıyordu. îbn-i Cerîr Taberi onun hakkında diyor ki: «O, Hadîs ezberlemekle mâruftu. Muhaddisin dersine gelir, elli, altmış Hadîs ezberler, sonra kalkar, onları halka ezberinden yazdırırdı.» Ebû Hanîfe'nin ikinci şakirdi ve arkadaşı olan îmam Muhammed Hadîs öğrenmeye başlıyor. Sevri'den Hadîs öğreniyor sonra üç sene İmam Mâlik'in dersine devam ediyor ye ondan Hadîs alıyor. Böylece ehl-i re'y ile ehl-i Hadîs arasındaki açıklığın daraldığını, birbirlerine yaklaştığını görüyoruz.
Bundan sonra İmam Şafiî devri gelince, o ehl-i re'y ile ehl-i Hadîs arasında birleşme halkasını teşkil eder. Ehl-i Hadîs mesleğini aynen almadı ve onların yalan olduğuna delil getirmedikçe her Hadîsi kabul etmelerini benimsedi. Ehl-i re'yin mesleğini de aynen almadı. Re'y ve kıyas dairesini onlar gibi çok geniş tutmadı. İçtihad kaidelerini bir kayd ve usûl altına aîdi. Yolunu biraz daralttı; aynı zamanda içtihadı kolaylaştırdı, herkesin boğazından geçecek bir hâle getirdi. Şah Velîyyullah Dehlevî, Huccetu'lla-hi' Bâliga'da İmam Şafiî hakkında şöyle diyor:
«Şafiî, Hanefî ve Mâliki mezheblerinin kuruluşlarının başlarında yetişti. Her iki mezhebin usûl ve füruunun tertibi ile teşekkülünü gördü. Kendinden öncekilerin yaptıklarına şöyle bir baktı. Öyle bâzı şeyler gördü ki, işte bunlar onu, onların yolunda koşmaktan dizginlemiştir, o yolda yürümekten alıkoymuştur.»
îmanı Şafiî'nin nelere bağlandığını, onu nelerin dizginlediğini izah etmenin yeri, onun fıkhından bahseden eserdir.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #90 : Mart 11, 2008, 01:54:40 am » |
|
81-Re'yîn Hakikati, Kıyas
Re'y ve kıyascı fukahâ ile Hadîs fukahâsi arasındaki ihtilâfları kısaca anlatmış bulunuyoruz. Fakat etrafında söz ve münakaşa cereyan eden re'y, hangi re'y idi. Aralarındaki müşterek illet dolayısiyle hakkında nas olan bir hâdisenin hükmünü, hakkında nas bulunmayan bîr hâdiseyi veren fıkıh kıyası mıdır? Sahabe ve Tabiîn devirlerinde re'y kelimesinin mânâsım" inceleyenler bunun daha geniş mânâda kullanılmış olduğunu görürler.
Bu yalnız kıyasa münhasır değildir. Kıyasa da, kıyastan başkasına da şâmildir. Bir mezhebîerin başlangıcına, teşekkülleri zamanına kadar inersek orada da ayni şeyi buluruz. Bu kelime umumî mânâda kullanılmıştır. Hezheblerin ortalarına doğru geldikçe, her mezhebin kabulüne cevaz verdiği re'yi, başka başka tefsir ettiklerine şahit oluyoruz.
îbn-i Kayyım, Sahabeden ve Tabiînden naklolunan re'yi şöyle açıklar: «Türlü emarelerin tearuzu hâlinde doğru olanı bulmak için fikir ve teemmül voliyi*- araştırdıktan sonra kalbin gördüğü, karar, kıldığı şeydi.»
Hakikaten Sahabe ve Tabiînin ve onların raesleğince gidenlerin fetvalarına bakan kimse görür ki, re'y kelimesinin mânâsı, nas bulunmadığı hususlarda fakının vermiş olduğu fetvaya şâmil bulunmaktadır.Bu fetvasında, fakih, dînin ahkâmiyle bağdaşacak bir hükme dayanır,, veyahut da hakkında nas bulunan bir hükme
benzediğinden, ikişer zeri birbirine ilhak eder. Bu itibarla re'y: kıyasa, istihsâna,[4] mesâlih-i mürseleye ve Örfe şâmil sayılır.
Ebû Hanîfe ile arkadaşları kıyası, istihsânı ve örfü alırlardı. Mâîik'in arkadaşları istihsânı ve mesâlih-i mürseleyi ahrlardı. Bu mezheb mesâlih-i mürseleyi almakla meşhurdur. Onun için muhtelif asırlarda halkın ihtiyaç ve ahvaline uygun gelmiştir. Halbuki o, az kıyas yapan bir mezhebtir, onu çok almaz. Bu açığı mesâlih-i mürsele ile kapati-. Mâlikiyye mezhebi istihsâna da geniş yer verir* Hattâ fmam Mâlik: «îstihsam ilmin onda dokuzudur» demiştir. Fakat bunların hepsi, nas, Sahabe fetvası ve Medine halkı ameli bulunmadığı zaman onca muteberdir.
İmam Şafiî'ye gelince; itimat olunur bîr nas yokken ahkâm için mürsel istidlali cari buldu. Fakat hüküm verme hususunda bu çığın alelıtlak muvafık görmedi. Şeriatta mücerred re'y yoktur.
Ancak hükmü mahsus olnııyan bir emir, hükmü nasla bildirilen bir emre ilhak olunmak yoliyîe olursa makbuldür. Bu halde, re'y netice bakımından nassa hamletmektir, şeriatta, bid'at demek değildir. Fakat hükmü nasla bildirilen bir emir illetine istinat ettirmeksizin mutlak olarak istidlal yapmak ve ahkâmı mutlak surette ta'lil etmek, işte şeriatta bid'at olan budur. Bunun içindir ki, Şafiî kıyas İçin kaideler ve Ölçüler koymuştur. Onu müdafaa etmiş ve kuvvetlendirmiştir. Hattâ kıyas kaideleri yazmakta ve isbat etmekte Hanefîyye'den bile üstündür. Onun için Râzî şöyle demiştir: Şayanı hayret olan cihet şudur ki, Ebû Hanîfe'nin dayanağı kıyas idi. Düşmanları çok kıyas yapıyor diye onu zemmediyorlardı. Halbuki Ebû Hanîfe'nin kıyasını isbata dair bir yaprak olsun yazı yazdığı ne ondan ne de ashabından biri tarafından naklolunmuş değildir. Takrirlerinde bu hususta delil şöyle dursun, bir işaret bile zikrettiğini söyleyen yok. Kıyası inkâr eden düşmanlarının de-Kilerine cevap verdiği de söylenmiyor. Bu mes'elede ilk konuşan ve deliller getirip isbat eden îmam Şafiî olmuştur.»
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #91 : Mart 11, 2008, 01:55:10 am » |
|
82-Sahabe Fetvaları Ve Onlar Hakkındaki Sözler
Etrafında münakaşa cereyan eden mes'elelerden biri de Sahabenin fetvaları mes'elesidir. Hadîs ehli ve re'yciler onları delil olarak almağa meyyaldiler. Çünkü ittiba', ibtida'dan evlâdır. Yâni başkasına uymak, yeni bir bid'at çıkarmaktan daha iyidir. Keza onlar Peygamber'in ashabıdırlar, onlann re'yi savaba yakındır. Dîni anlamda, onların mevkii yüksektir. Onlar arkalarına düşülecek, izlerinden gidilecek rehberlerdir. Fukâhâmn ekserisi onların re'ylerin-den almıştır. Ebû Hanîfe'nin şöyle dediği rivayet olunur: «Allah'ın Kitabında ve Peygamber'in Sünnetinde bulamazsam, o zaman Ashâbdan dilediğimin kavlini alır, dilediğimin kavlini terkederim. Sonra onların kavlinin dışına çıkıp başkalarının kavline bakmam, îş, İbrahim Nahaî, Şa*bî, Hasan Basri, îbn-i Şîrîn ve Said b. Mü-sey'e gelince; onlar, nasıl içtihad ettilerse ben de öylece içtihad ederim.» Ehl-i re'y*11 imamı olan Ebû Hanîfe Ashabın re'y ve ak-vâli hakkında böyle deyince, şüphesiz ki, başkalarına onların fetvalarının tesiri daha çok olacak ve onların sözlerini daha fazla alacaklardır, Allah cümlesinden razı olsun.
Bu sırada sahabe fetvalarından rivayet olunan o kadar büyük bîr yekûn tutuyordu ki, fukâhâmn aklı onlarla doldu. Onlann ışığı altında içtihadlannı yaptılar, onların içtihadlannı tercih ettiler. Onlann yolundan yürüdüler. Onlann tesiri altında kaldılar. Onlann re'ylerine hürmet ettiler. Kitap ve Sünnet olmıyan hususta onlara itimat ettiler. Ashab bir re'yde karar kılıp ittifak ettilerse onlardan sonra gelen müctehidlerin onu kabul etmeleri gerekli olmuştur. Ashab'dan biri bir re'y ortaya atar da ona muhalefet eden bulunmazsa fukahânın ekserisi o re'yi kabul eder. Onlar aralarında ihtilâf ettilerse, müctehidlerin çoğu kendi temayüllerine uygun olan re'yi seçmişlerdir ve böylelikle yine ashabın re'yleri dairesi dışına çıkmamış oluyorlar. Tabiîn ve müctehitler devrinde fukahâ hep bu asıl üzere yürüdüler, böyle yaptılar. Çünkü onlar biliyordu ki: Kur'ân-ı Kerim Hz. Peygamber' e Ashabın gözü önünde nazil oldu. Onlar bu re'ylerini mutlaka Peygamber'den almışlardır. Peygamber'e nisbet olunan bir emirde kimsenin içtihada hakkı yoktur. Onların bu re'yleri mücerred fıkhı içtihad değildir, belki içtihattan ziyade Peygamberin Sünnetine yakındır.
Sonra Ashaba uymak şu itibarla da lâzımdır. Onlar yeryüzüne islâm nurunu saçan yıldızlardır. Onlar hidayet yoluna ışık tutarlar.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #92 : Mart 13, 2008, 12:38:11 am » |
|
83-Ashaba Îttîbâın Lüzumu
Ebû Hanîfe işte böyle bir devirde yetişti. Re'y üstadlarından ve bâzı Hadîs erbabından ders aldı. Devrinin fukahâsınuı hepsinden istifade etti. Tabiîdir ki, bunların hepsinin onun üzerinde tesiri oldu. Onların re'ylerini ileri tuttu. Ondan sonra gelen Şâfiî.nin şöyle dediği rivayet olunuyor; «Onların re'yleri bizim için kendi re'ylerimizden daha hayırlıdır.».[1] Yine îlâm'ul Muvakkiîn şunu kaydeder: «Şafiî Risâle-i Kadîmesi'nden dedi ki... Onlar her ilimde, içtihatta, takvada, akılda ve her şeyde bize üstündürler. Onların re'yleri bizim için kendi re'ylerimizden daha kıymetlidir.»[2]
Yine Ibn-i El-Kayyim ondan şunu nakleder: «İlim tabaka tabakadır: Birincisi; Kitap ve Sünnettir, ikincisi; Kitap ve Sünnette bulunmıyan hususlarda icmâdır. Üçncüsü; muhalifi bulunmamak şartiyle Sahabenin kavlidir. Dördüncüsü; Sahabenin ihtilâfı, beşincisi de Kıyastır.[3]
Yukarıda da işaret ettiğimiz veçhile Ashabın re'y ve içtihadları Ebû Hanîfe'nin içtihadında büyük ve mühim yer alır. Onun usulünden bahsederken bunu etraflıca anlatacağız.
Tabiîlerin mezhebine gelince: Hadîs fukahası onların kavillerini kıyasa tercih ederlerdi. Ebû Hanîfe ise: Onlar nasıl içtihad ettilerse ben de öylece içtihad ederim, derd;.
Ehl-I Medine'nin Ameli Hüccet Mi?
Şimdi. İmam Mâlik'in ortaya attığı ve gayet sıkı bir surette sarıldığı bir mes'eleye geliyoruz. O da ehl-i Medine'nin ameli mes'eleşidir. îmam Mâlik bunu delil olarak aldı. Çünkü Müslümanlar, hicret merkezi olan Medine halkına tâbi olmuştur. Kur'ân-ı Ke-rîm'in nüzulü orada devam etmiş ve tamam olmuştur. îmam Mâ-lik'in Leys'e yazdığı mektupta ve onun cevabında bu böylece mezkûrdur. Bu asrın fukahası arasında bu mes'ele hakkında büyük münakaşalar cereyan etmiştir. îbn-i Kayyim diyor ki: îmam Mâlik'-in Medine halkının amelini delil olarak alması, başkalarını da bunu almağa mecbur etmez. Bu, muhalefet edilmesi kabil olmıyan dînî bir delil de değildir. Belki bu onun ihtiyarıdır.
Ilâm'ul-Muvakkiînde diyor ki: Harun Reşid halka Mâliki mezhebini kabul ettirmek istediği zaman, bizzat Mâlik mezhebini kabul ettirmek istediği zaman, bizzat Mâlik Harun Reşid'i bundan menetmişti. Ve şöyle demiştir: «Resûlullah'ın ashabı çeşitli yerlere dağıldılar. Her birinde diğerlerinde bulunmayan ilim vardır.»
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbn-i El-Kayyim, Cevzî, İlâm'ul-Muvakkiîn, c.II, S. 143
[2] İbn-i El-Kayyim Cevzî, İlâm'ul-Muvakkiîn, c. II, s. 191.
[3] Aynı eser c. II, s. 379.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #93 : Mart 13, 2008, 12:39:47 am » |
|
Mâlikin Görüşü
îmam Mâlik'e göre, Medine halkının ameli herkesçe kabulü lâzım gelen umumî bir delil olarak ortaya sürülmediğini göstermektedir. Yoksa herkese bunu kabul ettirmeğe mâni olmazdı. O, kendisi bunu ihtiyar ve kabul etmiştir. Ne Muvattâ'da ne de diğer eserlerinde Medine halkının amelinden başkasiyle amel etmek caiz olmaz demiştir.. O, böyle bir şey söylememiştir. O, sadece Medine halkının ameli böyledir diyor ve bu mücerred bir haber kabilin-dendir başkasını izlam etmez. îmam Mâlik 40 kadar mes'elede Medine halkının icmâmı iddia eder. Bunlar üç nevidir: 1- Medî-ne halkına başkalarının muhalefet ettikleri bilinmiyenler, 2- Medine halkına; başkalarının muhalefet ettikleri mes'eleler, 3- Bizzat Medine halkı aralarında ihtilâfa düştükleri mes'eleler. îmam Mâlik hiçbir zaman bunlar, hilafı caiz olmıyan icmâ-ı ümmet kabi-lindendirler dememiştir.[4] Birinci kısmı Haber-i vâhîdden ileri tutmuştur. Bu da içtihat kabil olmıyan ve nakle dayanan umurdandır.
İbn-i Kayyim devzî, llam'ul Muvakiîn, c. II, s. 297.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #94 : Mart 13, 2008, 12:54:04 am » |
|
86-Gulât-ı Şîa
Gulât-ı Şia yâni Şia'nın müfritleri, Hz. Ali'yi Peygamberlik mertebesine çıkarırlar. Hâttâ içlerinden bazı lari Peygamberlik onun hakkı olduğunu, Cebrail'in yanılarak onu Hz. Muhammed'e götürdüğünü bile söylerler.[4] Hattâ bir kısmı Hz. Ali'yi Hâşâ Tanri mertebesine çıkarırlar. Bir kısmı Allah'ın Ali'ye ve diğer imamlara hulul etliğini söylerler. Bu söz, Allah'ın Hz. İsa'yı hulul ettiğine inanan Hıristiyan dînine benzer, içlerinden bir kısmı ise her imamın ruhuna Allah'ın hulul ettiğine ve kendisinden sonra gelen imama da intikal ettiğine inanırlar.
Şia'nın ekserisi son imamın ölmediği itikadındadırlar. Onlara göre son imam hayattadır, günün birinde dönecektir, zulümle dolan bu yeryüzünü o adaletle dolduracakit.r Hâttâ Sebeiyye Taifesi, Ali b. Ebû Talib'in hayatta olduğuna, onun ölmediğine inanırlar. Bir takımı ise Muhammed b. Hanîfe'nin hayatta olduğunu, Radva dağında gizlendiğini, yanında bal ve su bulunduğunu söylerler. Bir taife ise Yahya b. Zeyd asılmadı, ölmedi, o sağdır, derler. Oniki îmam etbaı ise, onikinci imam olan Muhammed b. Hasan Askeriye «Mehdi» unvanını verirler. Onun Hılle'de bir hanenin bodrumunda gizlendiğini anasiyle birlikte derbest edilince orada kaybolduğunu söylerler. Bu mehdi âhir zamanda çıkacak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Bu taife mehdinin çıkmasını beklemektedir. Her akşam namazından sonra bu hanenin bodrum kapısında dururlar-rnış. Bir binek hazırlarlar ve mehdiyi ismiyle çağırırlarmış. Bnnlar-dan bazıları ölen imamın tekrar dünyaya döneceğine inanırlar ve buna Kur'ân-ı Kerîm'deki Kehf sûresinden delil getirirler... [5]
[4] Bunlara Gurabiye fıkrası denir. Gurab karga demektir, kuş kuşa benzediği gibi Hz. Ali de Hasa Peygambere benzermiş.
[5] Ibn-i Haldun Mukaddimesi
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #95 : Mart 14, 2008, 01:50:30 am » |
|
88-Sebeîyye
Sebeiyye: Bunlar Abdullah b. Sebe'ye uyanlardır. O Hîre'li bir Vahudidir, Müslüman görünmüştür. Anası bir zenci cariyedir. Onun için ona İbn-i Sevda yani karaoğîu da denir. Hz. Osman'ın aleyhinde propaganda yapanların başında gelir. Müslümanlar arasında düşüncelerini yaydı, bozguncu hareketlerde bulundu. Bunların çoğunu Hz. Ali namına uyduruyordu.
Evvelâ halk arasında şunu yaymağa başladı .'Tevrat'ta Peygamber'in bir vârisi olduğunu bulmuş, Hz. Ali de Hz. Muhammed'in vârisi imiş. Hz. Muhammed Peygamberlerin en hayırliğı olduğunu derdi. Bu dediklerine Kur'ân'dan sana inzal kılan, seni dönüş yurduna döndürecektir.» (Kısas: 85)
gibi, Hz. AH de vârislerin en hayırhsıdır. Sonra, Hz. Muhammed'in bu dünya hayatına döneceğini ortaya attı. Hz. îsâ'nın döneceğine inanıp Hz. Muhammed'in döneceğine inanmıyanların aklına şaşa-
Sonra yavaş yavaş işi ilerletip Hz. Ali'nin Tanrılığım söylemeğe başladı. Hz. Ali bunu duyunca onu öldürmek istediyse de, Abdullah İbn-i Abbas buna mâni oîdu: «Eğer sen onu öldürürsen tarattarla-rın aarsmda ihtilâf baş gösterir. Halbuki sen Şamlılarla sayaşa gitmek niyetindesin, birlik parçalanmasın» dedi. Bunun üzerine Hz. Ali onu Medâin'e sürgün etti. Hz. Ali şehit edilince: İbn-i Sebe halkın Hz. Ali'ye olan sevgi ve bağlılığını istismar etti. Muhayyilesinde işlediği yalanlan Hz. Ali'ye nisbet ederek halkı dalâlete ve fesada sürükledi. Öldürülen Hz. Ali olmayıp, onun suretine girmiş bir şeytan olduğunu, Hz. Ali'nin Hz. îsâ gibi göğe çekildiğini söylüyordu. «Yahudiler ve Hıristiyanlar Hz. îsâ'nın katli mes'elesinde yanıldıkları gibi. Haricîler de Hz. Ali'nin katli mes'elesinde yanılmaktadırlar. Yahudiler ve Hıristiyanlar, asılmış bir şahsı gördüler ve onu îsâ sandılar. Hz. Ali'nin öldürüldüğüne kail olanlar da böyle Ali'ye benzeyen Öldürülmüş bir kimse gördüler ve onu Ali sandılar. Halbuki o göğe çıktı. Gök gürültüsü onun sesidir, şimşek onun gülümsemesidir» derdi. Gök gürlediği zaman Sebeîyye taifesi:
«Selâm sana ya Emîrü'l-Mü'mimin» derler. Ömer b. Şurah-bil'in rivayet ettiğine göre îbn-i Sebe'e: Ali öldürüldü denilmiş, o da: «Şayet onun kellesini bir torba içinde getirmiş olsanız yine onun öldüğüne inanmayız, o ölmedi, gökten inecek ve bütün yeryüzüne hâkim olacaktır» demiştir.[10]
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #96 : Mart 14, 2008, 01:53:11 am » |
|
90-Akideleri
a) Keysâniye akidesi: Bunlarda imamların tanrılığına inanmak yoktur. Halbuki Sebeiyye Allah'ın bir cüz'inin insana hulût ettiğine inanır. Keysâniye'ye göre imam mukaddes bir şahsiyettir. Ona itaat lâzımdır. Onun ilmine mutlak surette güvenilir; Onu» hatadan salim ve masum olduğuna inanılır. Çünkü imam îlm-i ilâhinin bir sembolüdür.
b) Bunlar da Sebeiyye gibi imanım rücuuna inanırlar. Bunlara göre imam Ali, Hasan ve Hüseyin'den sonra Muhammed b. Hanîfe'dir. Bâzıları onun öldüğüne inanır, fakat tekrar döneceğini söylerler. Ekserisi ise onun Ölmediğine inanır. O da Radva dağında gizlenmiştir. Yanında bal ve su vardır.
c) Bunlar bedâe itikat ederler. Yâni Allah'u Teâlâ ilminin değişmesine teVan dileğini değiştirir. Bir şey emreder, sonra onun hilafını emreder. Şehristânî bu hususta diyor ki:
«Muhtar Sakafi bedâe kail oldu. Çünkü o vukubulacak ahvali bildiğini iddia ederdi. Bunlar kendisine ya vahyolunmuş veyahutta imam tarafından elçi olarak gelmiş. Arkadaşlarına bir şey yapmamayı veya bir hâdisenin olacağını vaid ederdi. Eğer o şey dediği gibi çıkarsa onu dâvasma delil olarak gösterirdi, işte dediğim oldu, derdi. Yok, eğer öyle çıkmazsa o zaman : Rabbiniz bunu değiştirdi, derdi.
Bunlar ruhların tenasühün a inanırlardı. Ruh cesetten çıkıp başka bir cesede girdiğine kaildirler. Bilindiği gibi bu fikir eski Hind felsefesinden alınmadır.
d) Bunlara göre her şeyin zahiri ve batını vardır. Her şahsın bir ruhu, her nazil olan âyetin bir te'vili vardır. Bu âlemde her misâlin bir hakikati mevcuttur. Varlıkla yayılmış ve serpilmiş olan hikmet ve esrar insanın şahsında toplanmıştır. Bu ilmî Hz. Ali, oğlu Muhammed b. Hanîfe'ye tevdi etmiştir. Kendisinde bu ilim toplanmış olan adam, işte hak imam odur»[12]
Bu zikrettiğimiz onların akıl almaz inançlarından bir kısmıdır. Bunlar gösteriyor ki, onlar îslâm prensiplerinden ayrılmışlardır, îslâmin ruhundanuzaktırlar.İmamları peygamber mertebesine çıkarırlar.Onlarca Hz. Muhammed'in Peygamberliği onun ölümüyle sona ermiyor. ÂI-i Beytte devam ediyor.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #97 : Mart 14, 2008, 01:54:09 am » |
|
91-Zeydıye
Bu fırka Şia fırkaları içinde Ehl-i Sünnet Vel-cemâata en yakın olan bir fırkadır. Bunlar akidelerinde aşırılık göstermezler, ekserisi Peygamber'in ashabından kimseyi tekfir etmezler, imamları Tanrı veya Peygamber mertebesine çıkarmazlar.
-Bunların imamı Zeyd b. Ali b. Hüseyin olup Emevîhül^imdarlarından Hişam b. Abdulmelik'e karşı Kûfe'de ayaklandı. Fakat muvaffak olamadı, yakalanıp Kûfe'de asıldı. Zeydiye mezhebinin esasları şunlardır:
a) İmamın ismi değil, vasfı nasîa bildirilmiştir. Bî'at edilmesi gereken imamın evsafı şöyledir : Hz. Fâtima'nin neslinden gelecek, muttaki, âlim, cömert olacak. Çıkıp halkı kendisine davet edecek. Bu sonuncu şartta Şia'nın çoğu orta muhalefet ettiler. Hattâ kardeşi Muhammed Bakır da bunu onunla münakaşa etmiş ve: «Senin bu şartına göre babanın imam sayılmaması gerekir. Çünkü o bu dâva İle ortaya çıkmadı ve hattâ çıkmağa teşebbüs bile etmedi»[13]
b) Daha aşağı derecede bulunan imameti, reisliği caizdir. Demek yukarda sayılan sıfatlar onlarca efdal ve kâmil olan imam içindir. Bu vasıfları haiz olan o makama başkalarından daha lâyıktır. Fakat söz sahibi olan millet bu vasıfların bazısı kendisinde bulunmıyan bir şahsı imam olarak seçer ve ona bî'at ederse, artık ona uymak lâzım gelir. îşte bu esasa göre Ebû Bekir ve Ömer'in Halifelikleri onlarca da yerindedir. Onlara bî'at yapan Ashab-ı Kiram tekfir olunamaz. Zeyd'e göre : Hz. Ali b. Ebî Talip ashabın ef-dali idi. Fakat Hilâfet makamına Ebû Bekir'i getirdiler, bunda gözönünde tuttukları bir maslahat, riayet ettikleri dînî bir kaide vardı. Fitne uyandırmamak, umumun kalbini okşamak maksadını güttüler. Şöyle ki; Hz. Peygamber zamanında yapılan harpler henüz unutulmıyacak kadar yakındı. Hz. Ali'nin bu harplerde gösterdiği kahramanlıklar herkesin hatırında idi. Kılıcından müşriklerin kanı henüz kurumamıştı. Kalbinde Ali'ye karşı kin ve intikam hisleri besleyenler vardı. Herkesin ona boyun eğip, tâbi olmasında şüphe vardı. Hilâfete geçecek adamın yumuşak huylu, herkesçe sevilen, yaşlı başîı, Hz. Peygamberin yakın ahbaplarından biri olmak maslahat icabı idi»[14]
Bu sözlerden dolayı Şia'nın ekserisi Zeyd'den ayrıldı. Bağdadî, El-Fark Beyne'l-Fırak kitabında diyor ki: «Zeyd ile Yûsuf b. Ömer El-Sakafî arasında doğuş şiddetlenince bunlar Zeyd'e dediler ki :
— Düşmanlarına karşı biz sana yardımda bulunacağız, ancak bize şunu haber ver: Atan Ali b. Ebî Tâlib'e haksızlık yapan Ebû Bekir'le Ömer hakkında re'yin nedir?
— Ben onların hakkında hayırdan başka birşey söylemem. Ben Emevîlere karşı ayaklandım. Çünkü onlar atam Hz. Hüseyin'i şehit ettiler. Harre günü Medine'yi mubah kılıp yağma ettiler, Kâ-bei Muazzamayı inancılıkla atılan taşlarla dövdüler, ateşe tuttular.»
«Bu sözler üzerine o vakit Zeyd'den ayrıldılar.»
c) Zeydiye mezhebine göre başka başka iki memlekette ayrı iki imam bulunabilir. Aranılan vasıfları haiz olan bu imamlardan herbiri kendi memleketlerinde imam halîfe sayılır. Bundan anlaşıldığına göre onlar aynı memlekette iki imamın bulunmasını caiz görmüyorlar. Çünkü bu halkın aynı zamanda iki imama bı'at etmesi icabeder. Bu ise yasaktır.
d) Zeydîyeye göre Mürtekib-İ kebîre yâni, büyük günah işleyen kimse tevbe etmedikçe cehennemde ebedî olarak kalır. Bunu
onîar, Mûtzile'den aynen almışlardır. Çünkü Zeyd, Mutezile mez-hebiyle alâkadar olurdu. Mutezilenin reisi olan Vâsıl b. Ata ile münasebeti vardı. Mûtezile'nin usûl-i akaid hakkındaki görüşlerini almıştır, denildiğine göre diğer Şia'nın, Zeyd'i sevmemelerinin sebeplerinden biri de budur. Zira Vâsıl'e göre : «Cemel vak'asında ve Şamlı'larîa yaptığı savaşlarda Hz. Ali yakînen savap üzeredir denemez. îki taraftan birisi hata üzere olduğu muhakkak, fakat hangisi, bu belli değil!»[15] Halbuki bu Şia'nın hiç de hoşuna gitmez. Zeyd öldürülünce Zeydîîer onun oğlu Yahya'ya bİ'at ettiler, sonra o da öldürüldü. . Yahya'dan sonra îmam Muhammed'e ve îmam İbrahim'e bi'at ettiler. Abbasî halifelerinden Ebû Ca'fer Mansur bunların ikisini de öldürttü. Ondan sonra Zeydiye mezhebinin işi bozuldu. Faziletçe daha aşağı derecede bulunan imameti sözünden caydılar. Diğer Şia'nın yaptığı gibi ashaba dil uzatmağa başladılar ye böylelikle onların en güzel hasletleri gitmiş oldu.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #98 : Mayıs 02, 2008, 01:05:03 am » |
|
AKAİDE DAİR GÖRÜŞLERİ
9- Kelâm Mes'elelerînde Görüşleri Ve Eserleri
Ebû Hanîfe'nin hayatını anlatırken dedik ki: O, asrında bulunan çeşitli fırkalarla münakaşa ve mücadele yapardı. Böyle mü-bâhaselerde bulunmak için muhtelif yerlere seyahatler yaptığı olurdu. O, ilmî hayata bu fırkalarla münakaşa yaparak başlamıştır. Sonra fıkha dönmüştür ve ehl-i re'y fıkhının rakipsiz imamı olmuştur. Fakat yine de muhtelif fırkalarla münakaşa ve mücadeleyi tamâmiyle bırakmış değildir. İlmî vazifesi, dînî vecibesi onu böyle bir şeye çağırınca hemen koşardı. Onun için asnndaki ke-lâmcıların daldıkları mevzular hakkında Ebû Hanîfe'nin de görüşleri naklolunmak tadır. İmanın hakikati, günah irtikap e;den hakkında görüşleri, kaza ve kader mes'elelerine, Allah'ın iradesi yanında insan iradesine dair sözleri bize kadar gelmiştir. însan iradesinde hür müdür? İhtiyarı var mıdır, yoksa iradesinde cebre mi tâbidir? Bunlar hakkındaki görüşleri ve düşünceleri iki yolla bize gelmektedir:
1- Dağınık rivayetler hâlinde zaif veya kuvvetli yollarla naklolunmaktadır. Hangisi kuvvetli, hangisi zayıf bunu ayırmak mümkündür.
2- Ona nisbet bâzı kitaplar yoliyle biz onun görüşlerini Öğreniyoruz. Bunların başında Fıkh-ı Ekber kitabı gelir, İbn-i Nedim Fihristinde diyor ki:
«Ebû Hanîfe'nin dört kitabı vardır. Onlar da: Fıkh-ı Ekber, EI-Alim Vel-Mütaallim, Osman b. Müslim, El-Bettî'ye risalesi ki, bu eser îman ve îmanın amelle bağlılığı hakkındadır, bir de Kaderiyeye red kitabı vardır. Bunların cümlesi kelâm ilmine ve akaide dairdir.»[1]
Bu kitapların içinden Fıkh-ı Ekber eskidenberi gayet muteber tutulmuştur. Bu küçük risale matbûdur. Hind'de Haydarabad'da müstakil bir tab'ı vardır. Eser muhtelif yollarla rivayet olunmuştur. Birisi Ebû Hanîfe'nin oğlu Mammâd yoliyledir. Bunu Aliyyül-Kaari şerh etmiştir, Ebû Muti' Belhi'nin rivayeti Fıkh-ı Basit diye mâruftur. Bunu da Ebû Leys Semerkandî, Atâ b. Ali Cozcanî şerh etmişlerdir. Diğer rivayetleri ve şerhleri de vardır. îmam Ebû Mansur Mâtüridi'ye nisbet olunan bir şerh de vardır. Bu şerhin Mâtüridiye nisbeti söz taşır. Çünkü onda Eş'arilere karşı cevaplar vardır. Bundan onun Ebû Hasan Eş'ariden sonra yazılmış olduğu anlaşılıyor. Halbuki Mâtürîdi ile Eş'ari çağdaştırlar. İmam Mâtürîdi 332, Eş'-ari ise 333 veya 334 tarihinde vefat etmişlerdir.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #99 : Mayıs 02, 2008, 01:06:56 am » |
|
Fıkhı Ekber Hakkında
Fıkh-ı Ekber'in Ehû Hanîfe'ye nisbeti ulemâ arasında tetkik ye bahis mevzuudur. Ulemâ bu eserin Ebû Hanîfe'ye nisbetinin doğruluğunda ittifak etmiş değildir. Hattâ Ebû Hanîfe'nin en ha-, raretli taraftarları olan ve onun eserlerinin sayısını ziyadeleştirmek isteyen muhibleri bile bu hususta ittifak iddiasında değildirler, îbn-i Bezzazı Menakıbmda; Fıkh-ı Ekber ve El-Âlim Vel-Mütealli-me hakkında konuşurken şöyle diyor: «Ebû Hanîfe'niv. tasnif edilmiş bir kitabı yok diyecek olursan, ben de cevaben derim ki, bu mutezilenin sözüdür. Onların iddiaları Ebû Hanîfe'nin ilm-i kelâma dair eseri olmadığını söylemektir. Bundan da maksatları Fıkhı Ekber'in ve El-Âlim Vel-Müteallim kitabının onun olmadığını ortaya atmaktır. Çünkü bunlarda Ehl-i Sünnet Vel-cemâat kaidelerinin ekserisini tasrih etmiştir. Halbuki Mutezile onu kendilerinden göstermek hevesindedir. Bu kitap Ebû Hanîfe Buhâri'nin, derler. Bu açıkça bir karıştırmadır. Ben bu iki kitabı da Allâme Kürdî Imadî hattıyle gördüm. Her ikisinde de bunların Ebû Hanîfe'nin olduğunu yazıyordu. Ulemâdan çoğu bunun üzerinde birleşmişlerdir.»[2]
Görülüyor ki, Bezzâzî bu kitabın Ebû Hanîfe'ye nisbetinde ulemânın çoğu ittifak etti diyor. Bütün ulemâ ittifak etti demiyor. Demek oluyor kiri kitabın ona nisbeti ulemâdan bâzısmca şüpheli görülüyor.
11- Eserîn Mevzuuna Bakış
Fıkh-ı Ekber kitabının Ebû Hanîfe'ye nisbetı hususunda ulemânın dedikleri böyledir. Bunun hakkında rivayetler çeşitlidir.
Kat'i hükme varabilmek için en doğrusu eserin metnini gözden geçirmektir. Eserindeki mes'elenin hepsinin Ebû Hanîfe'ye nisbeti doğru mu? Yoksa bâzıları onun zamanında ele alınmayan mevzular mı? Bu cihet incelenmelidir.
Biz Hind'de tabolunan Fıkh-ı Ekber kitabına baktık. Bâzı aydınlatıcı noktalar gördük.
Peygamberlerden sonra en faziletli olanları şu sırayla tertip ediyor: «Peygamberlerden sonra insanların efdali Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali'dir. Bunlar daima ibâdet eden, Hak üzere sabit ve hakla beraber olan zatlardır. Biz hepsini severiz. Ashabdan hiç birini hayırdan başkasıyla anmayız..»
Halbuki bütün menakıb kitaplarında zikredilen rivayetler onun Hz. Osman'ın Hz. Ali'den üstün tutup öne geçirmediğinde ittifak ederler. Bir sened'e dayanan bu rivayetler, senedi olmıyan bir metinden daha kuvvetlidir.
Fıkh-ı Ekber'de bâzı öyle mes'eleler görüyoruz ki, bunlar onun asrında ve ondan önceki çağlarda mevzuubahs edilmiş şeyler değildir. Elimizde bulunan kaynaklardan hiç birinde onun çağdaşlarından veya ondan öncekilerden birinin mucize, keramet ve istid-rac arasındaki farkı anlatmağa teşebbüs ettiğini göremiyoruz. Halbuki Fıkh-ı Ekber şöyle diyor: «Peygamberlerin mucizeleri, evliyanın kerameti haktır. Fakat haberlerde geldiği üzere iblis, Firavun, Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olup da onları .şimdiye kadar vukua gelmiş ve gelecek bulunan hallerine ve mucize ve ne de keramet deriz, istidractır: Hacetlerini yerine getirmek deriz. Zira Allah, düşmanların hacetini onları derece derece cezaya çekmek ve nihayet cezaya çarpmak kabilinde yerine getirir, onlar da buna aldanip daha azarlar. Bunlar caiz ve mümkündür.»
Evliyanın kerameti, kâfirlerden sadır olan hârukuiâde ahval, olağanüstü şeyler arasındaki farka dair bir söze o asırda cereyan eden münakaşalara tesadüf edemiyoruz. Bunlar îslâmda tasavvuf meydana çıktıktan sonra kelâm uleması arasında bahis mevzuu yapılmağa başlanmıştır. Ulemâ ermiş evliyaya Allah'ın neler bahsettiğinden söz açtılar, erenlerin olağanüstü hallerinden bahse . daldılar. Bu cihet bizi, mes'elenin esere sonradan ilâve olunduğu zannına götürmektedir. Veyahut eser Mâtürîdi ve Eş'arî görüşlerine göre o sırada yeniden yazılmıştır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #100 : Mayıs 02, 2008, 01:08:07 am » |
|
12- Akaîd Görüşlerini Anlama Yolu
Ebû Hanîfe'nin akaide dair görüşlerini biz, yukanki sebeplerden dolayı yalnız Fikh-ı Ekber'den ve El-Âlim Vel-Müteallim'den almakla iktifa etmiyoruz. Bunları tarih kitaplarındaki rivayetlerden bu iki kitapta olanlara uygun düşüncelerle birleştiriyoruz. Böylece dört mes'eleyi ele alıp onlar üzerinde konuşacağız : 1- iman, 2- Büyük günah işleyen hakkında hüküm, 3- Kudret ve irade mes'elesi, 4- Kur'ân mahlûk mu, değil mi münakaşası.
13- ÎMANIN HAKÎKATINA Dalr
Imâm-ı A'zam'a göre îmanın hakikati hakkında Fıkh-ı Ekber'-de olanlar muhtelif rivayetlerde naklolunanlara uymaktadır. Onun için bunları doğruluğunda şüpheye mahal yoktur. Fıkh-ı Ekber şöyle diyor:
«îman, ikrar ve tasdiktir.»[3]
islâm hakkında şöyle diyor: «islâm Allah'a teslim olmak, O'nun emirlerine boyun eğmektir. îman ile islâm arasında lügat bakımından fark varsa da islâm olmayınca îman olmaz, îman olmayınca da islâm olmaz. Bu ikisi içle dış gibidir. Din: îmana, Is-îâma ve bütün şeriatlere şâmil olan bir isimdir.»[4]
14- Îman Ve İslâm Bîr Mî?
Görülüyor ki, Ebû Hanîfe'ye göre îman sade kalple tasdikten ibaret değildir. îmanın hakikati kalbîe tasdik ve lisanla ikrardır. Böylelikle îman ile islâm, lâzım ve mezlum gibi birbirlerine bağlanıyor, kaynaşıyor, islâm olmayınca îman olmaz, îman bulunmayınca islâm da yoktur.
Ebû Hanîfe, bu husustaki görüşünün delilini, Cehm b. Safvari ile arasında geçen bir münakaşada izah etmektedir. Bu münazarayı sana da nakleedlim de Ebû Hanîfeyi fikirlerini izah eder ve delilini getirirken sen de dinlemiş ol!
Mekkî Menakııbnda diyor ki: «Cehm b. Safvan, Ebû Hanîfe'y-le konuşmak arzusiyle onun yanma geldi ve :
— Ya Ebû Hanîfe, hazırladığım bâzı mes'eleler üzerinde konuşmak üzere sana geldim, dedi.
Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:
— Seninle konuşmak abestir, seninle münakaşaya dalmak ateşe girmektir.
— Sözümü dinlemeden benim hakkımda bu ağır hükmü nasıl veriyorsun?
— Bana senin öyle sözlerini ulaştırdılar ki, onları Ehl-i Kıble olan bir Müslüman söylemez.
— Benim hakkımda gayba göre mi hüküm veriyorsun?
— Bunlar senin hakkında öyle meşhur olmuş şeyler ki, avamı da, havası da bunları duydu, herkes biliyor. Ben de ona göre söyledim.
—Ya Ebû Hanîfe, ben sana başka birşey sormıyacağım, yalnız îmanı soracağım.
— Bu vakte kadar îmanın ne olduğunu öğrenmedin mi ki bana soracaksın?
— Evet öğrendim, fakat bir nevide şüphem var.
— îmanda şüphe küfürdür.
— Küfürün bana hangi cihetten geldiğini beyan etmelisin.
— Sor, söyliyeyim.
— Bana söyle bakalım, bir kimse kalbiyle Allah'ı tanıyor, onun bir olduğunu, şeriki ve dengi olmadığını biliyor, sıfatlarını tanıyor. Lisanıyla bunları söylemeden Önce Ölüyor. Bu kimse mü'-min olarak mı öldü, yoksa kâfir midir?
— Kâfirdir, kalbiyle bildiğini Hsaniyle söylemedikçe Cehennem ehlindendir.
—- Allah'ı sıfatiyle bildiği halde neden mü'min olmuyor?
— Söyle, eğer Kur'ân'a inanıyor ve onu delil olarak kabul ediyorsan sana onunla cevap vereyim. Eğer Kur'ân'a inanmıyor ve onu delil tutmuyorsan, yine söyle, islâm milletine muhalif olanların konuştukları tarzda konuşup sana cevap vereyim.
— Kur'ân'a îmanım var, onu delil olarak kabul ediyorum.
Öyleyse dinle, Allah'u Teâlâ kitabında îmanı kalb ve lisana yani bu iki azaya bağlıyarak zikreder.
«Resule indirileni dinledikleri zaman onların gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Zira onlar Hakkı tanırlar ve derler ki, ey Rabbımız, îman ettik, bizi de şahit olanlarla beraber..»
«Biz niçin Allah'a ve bize gönderilen gerçeğe îman etmiyelim ve Rabbimizin bizi de iyi insanlar arasına katmasını dileyelim.»
îşte Allah da onları bu söylediglerinden dolayı altından ırmaklar akan Cennetlerle mükâfatlandırdı. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, iyi işler işleyenlerin mükâfatıdır.» (Mâide; 83-85)
Cenab-ı Hak onları Allah'ı tanıdıkları ve bunu sözleriyle söylediklerinden dolayı Cennete koymaktadır. Ve onlan kalbiyle tasdik ve lisanla ikrarları yüzünden mü'minlerden sayıyor.
Yine Allah'u Teâlâ buyuruyor ki:
«Deyin ki: Biz Allah'a inandık, bize gönderilen Vahye, İbrahim'e, İsmail'e, îshak'a, Yakub'a ve oğullarına vahyedilen şeylere ve Musa ile İsa'ya verilene ve. bütün Peygamberlere Rab'ları tarafından gönderilenlere îman ettik. Onlardan hiç birini diğerlerinden ayırmayız, biz ona teslim olanlarız.
«Eğer onlar da sizin îman ettiğiniz gibi îman ederlerse hak olan doğru yolu bulmuş olurlar.» (Bakara: 136-137)
îman ettik deyin, yâni lisanla söyleyin demektir.
Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor:
«Onlara takva kelimesini gerekli kıldı.» (Fetih Sûresi: 26)
«Bunlar sözün en iyisine iletilmişlerdir.» (Hac Sûresi: 24)
«Temiz söz ona yükselir.» (Fatır Sûresi: 10)
«Allah îman edenleri dünya hayatında da, âhirette de kavl-i sabit üzere sebatlı kılar.» (İbrahim Sûresi: 27)
Bütün bunlarda îman sözünden bahis vardır. Söz dille olur.
Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: «Lâ İlahe illAllah deyin, felah bulursunuz.» Felah bulmayı kelime-i şehâdeti söyleme-, den yalnız marifete bağlamıyor. Yine Peygamberimiz buyurur : «Kim ki Allah'tan başka Tanrı yoktur, derse ve kalbinde de bu böyle ise o Cehennemden çıkar.»
Allah'ı tanıyan Cehennemden çıkar demedi, diliyle söylemeğe bağladı.
Eğer sözle söylemek lâzım olmasa ve yalnız marifet kâfi gelseydi, lisaniyle Allah'ı red ve inkâr eden kimse kalbiyle Allah'ı bildiği vakit mümin sayılırdı. İblis de mümin sayılırdı. Çünkü o Rab-bini tanıyor ve yaradam, öldüreni, tekrar dirilteni, kendisine ığva eden o olduğunu biliyordu. Bakın nasıl diyor: «Yarab, beni neden ığva ettin? Ba's edeceğim güne kadar bana mühlet ver!» «Beni ateşten yarattın* onu ise balçıktan yarattın». Kâfirler de lisanla inkâr etseler de Rablarmı bildikleri zaman mü'min olurlardı. Allah'u Teâlâ buyurur:
«Nefisleri bunları kabul ettikleri halde yine inkâr ettiler.» (Nahl: 14 )
Lisanlariyle inkâr ettikleri için Allah'ı bir bildikleri halce onları mü'minlerden addetmiyor. Yine Allah buyurur:
«Allah'ın nimetlerini bilirler, sonra inkâr ederler, onların ekserisi kâfirdir.»
«De ki: Gökten ve yerden size rızk veren kim? işitmeğe ve görmeğe hâkim olan kim? Ölüden diri çıkaran, diriden ölü çıkaran kim? işi çevirip yürüten kim? Şüphesiz Allah'tır diyecekler. De ki: Korkmaz mısınız, işte o sizin Hak Rabbiniz Allah'tır.»
inkâr etmeleri yüzünden bilmeleri, marifetleri fayda vermedi. «Oğullarını nasıl bilirse onu öylece bilirler.»
Fakat Allah'ı inkâr ettiklerinden dolayı marifet ve bilgi hiçbir fayda sağlamadı.
Bunları dinleyince Cehm:
«— Benim aklıma bir çok şeyler koydun, yine gelip sana baş vuracağım» dedi.[5]
Mekkî, Ebû Hanîfe'nin: «Kalbiyle tanıyıp diliyle ikrar etmeden ölürse kâfirdir» sözünü şöyle izah ediyor: «Ebû Hanîfe'nin bu sözünün yorumu şudur: Diliyle ikrar etmemekle itham olunduğu takdirde yine ikrar etmezse, o zaman kâfir olur. Yâni: Kalbinde olanı diliyle de söyle, denilse de söylemese o vakit kâfirdir. Fakat böyle bir töhmet ve zan yoksa, meselâ denizde, bir adada veyahut bir mağarada tenha bulunsa, kalbiyle tanırsa kâfir olmaz.»
Demek oluyor ki, Ebû Hanîfe îmanı iki cüzden mürekkep sayıyor: Kalbiyle kat'î inanma, yani itikat-ı câzim olacak; sözle de bunu ikrar ederek kalbindeki tanımayı açığa vuracak, ilân edecek. Sözle ikrar zaruridir. Çünkü kaîbde olan teslimiyyeti meydana çıkaran odur. Lisanla söylemedikçe kalbdeki bilinmez. Onun için Ebû Hanîfe'nin îman taksiminde: Kalbiyle îman eden kimse diliyle söylemedikçe insanlar arasında mü'min sayılmasa da, Allah indinde mü'mindir.
ibn-i Abdulber tntikâ kitabında Ebû Hanîfe'ye göre, îman ve aksamını şöyle beyan ediyor: «Ebû Mukatil, Ebû Hanîfe'den naklediyor, demiş ki: îman, marifet, tasdik ve islâm ikrardır, insanlar tasdikte üç mertebe üzeredir: Bir kısmı; Allah'ı ve Allah tarafımdan her geleni kalbiyle ve lisaniyle tasdik eder. Bir kısmı lisa-niyle söyler, fakat kalbiyle inanmaz. Bir kısmı kalbiyle tasdik eder, lisaniyle bunu söylemez, Allah'ı ve Peygamberinin Allah tarafından getirdiklerini kalbiyle tasdik edip lisaniyle ikrar edenler hem Allah nezdinde ve hem insanlara göre mü'mindirler. Lisaniyle söyleyip kalbiyle inanmıyan Allah indinde kâfirdir, insanlara göre m-ü'-min sayılır. Çünkü insanlar onun kaibindekini bilmez. Kelime-i şehâdeti söylemek suretiyle imanını lisaniyle gösterdiğinden ona mü'min adını verirler. Kalblerde olanı bilmeğe onları zorlayama-yız. Bir kısmı Allah nezdinde mü'mindir, insanlara göre ise kâfirdir, Bu da şöyle olur, bir mü'min, kendini korumak için lisaniyle küfür izhar eder, onu bilmiyen kimse ona kâfir der. Halbuki o Allah nezdinde mü'mindir.»[6]
Bütün bunlardan görülüyor ki, Ebû Hanîfe'ye göre itibar yalnız kalble tasdike değildir. Behemehal teslim olmak, buna razı "olmak ve mümkün olduğu zaman bunu açığa vurmak, lisaniyle söylemek lâzımdır. Şayet korku gibi bir sebeple îmanını gizli tutmak, lisaniyle söyleyememek mecburiyeti varsa, o takdirde kalbiyle tasdikle iktifa eder. Lisanla söylemese de mü'mindir.
Bu iz'anla teslimiyet, gönülden Allah'a boyun eğmek, mü'min ile münafık arasını ayıran vasıftır. Münafık lisanla söyler, fakat kalbi inanmaz. Mü'minin hâli ise gönül nzasiyle Allah'a teslim olmaktır. Kalbi tslâma bağlıdır. Münafığın hâlinde marifet var, fakat iz'an ve teslimiyet yok. Lisaniyle söylese de kalbinde îman mevcut değil.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #101 : Mayıs 02, 2008, 01:09:08 am » |
|
Amel Îmandan Cüz Mü?
Ebû Hanîfe'nin mezhebine göre: Amel îmandan cüz değildir. Ona bu hususta iki grup muhaliftir:
Birisi: Mutezile ile Hariciler, bunlar ameli îmandan cüz sayarlar. Amel etmiyen kimse mü'min addolunmuyor, onlar pratik islamcıdırlar.
ikincisi: Fukahâ ve muhaddisler, bunlara göre amel îmana dahildir, fakat îmanın aslına dahil değildir. îmanın artması ve eksilmesi bakımından îmana dahil sayılır. Onlara göre Şeriat ahkâ-miyle amel etmese de tasdik bulunduğu zaman mü'min sayılır, fakat bu tarzda îmanı kâmil sayılmaz. îşte buradan îman artar ve eksilir mes'elesi çıkıyor.
16- İman Ne Artar, Ne Eksîlîr
Ebû Hanife'ye göre îman ne artar, ne eksilir. Onun için gök ehlinin, yer ehlinin îmanı hep bir sayılır. Ebû Hanîfe'nin şöyle dediği rivayet olunuyor:
«Yer ve gök ehlinin îmanı birdir. Evvelin ve âhirinin, öncekilerin ve sonrakilerin îmanı ve Peygamberlerin îmanı aslında birdir. Zira biz hepimiz bir Allah'a îman ettik. Onu tasdik ettik.
Farzlarsa çok muhteliftir. Keza küfür de birdir. Kâfirlerin sıfatları çoktur. Hepimiz Peygamberlerin îman ettiklerine inandık. Lâkin onların îmanda ve bütün taatta bizlere sevapça üstünlüğü vardır. Zira onlar taatta efdaî oldukları gibi bütün umurda sevapça efdaldirler. Rabbinriz bize bu hususta haksızlık yapmış değildir. Çünkü o bizim hakkımızı azaltıp kısmadı. Belki Peygamberlere izaz ve ikram için fazlından daha ziyade verdi. Zira onlar insanların rehberidir. Allah'ın emir elçileridirler. Kimse mertebece onlara eşit olamaz. Zira insanlar fazilete onlar sayesinde erdiler. Cennete giren herkes onların daveti ve duasiyle girer.»[7]
îmanın hakikati tasdiktir ve Ebû Hanîfe'ye göre ne artar, ne eksilir. Tasdik ziyadeîiği ve noksanlığı kabul etmez. Fazilet ve amel bakımından mü'minler birbirlerinden farklıdır, inanış kuvvetli veya hafif olur.
Ebû Hanîfe'den sonra gelenlerin çoğu bu mes'elede ona muhalefet ettiler. Müslim Şârİhi, Nevevî diyor ki: «Tasdik ziyadeîiği kabul eder. Çünkü tasdik, fazla nazar ve delillerin kuvvetli olması nisbetinde artar. Hattâ sıddîklerin îmanı en kuvvetlidir. Onlara hiç şüphe arîz olmaz, onların îmanı sarsılmaz. Karışık ahval içinde kalsalar da kalbleri daîma münşerihtir, huzur içindedir. Onlardan başkaları ise öyle olamaz. Bu inkârı kabil olmıyan bir gerçektir. Akıllı bir kimse Ebû Bekr-i Sıddîk'ın tastikine başka hiç bir kimsenin tasdikinin müsavi olmıyacağmda şüphe etmez. Onun için Buhâri şunu zikretmiştir:
«Ibn-i Müleyke diyor ki: Otuz sahabeye yetiştim, her biri nifaktan korkardı. Hiç birisi Cebrail ve Mikâil îmanı gibi îmânı olduğunu söylemiyordu.»
İbn-i Bezzazı bu söze şöyle cevap veriyor :
«Tek bir bakış eğer kat'î surette cezme götürür ve tasdik ederse, istenen tasdik hâsıl olmuş demektir. Öyle değilse ona tasdik değil, zan denir. Bir tasdikle hâsıl olan cezm, bin defa tekrarlansa o yine birinci tasdikdir, bir nazarla hâsıl olan cezm de böyledir. Çok nazarla ziyadelik hâsıl oimaz.»
Bunlar iki türlü görüştür. Biz tasdikin kuvvetinin birbirinden farklı olduğuna kaniiz. Bu da amelde kendini gösterir. Tasdik var, öyle kuvvetlidir ki, şahıs onun hükmüne muhalefet edemez. Tasdik var, akla tesir eder, fikir, mantık ona boyun eğer. Kalb onun hük-rnüna râm olur. Fakat tasdik var bütün şuur ve arzulara hâkim olamaz, şuur, his ve amel bir yanda olur akıl fikir ve mantık diğer yanda kalır.
17- Ehh Cennet, Ehl-I Nâr
Ebû Hanîfe'ye göre îmanın rüknü tasdik olduğundan ve oda artıp eksilmediğinden günah işlemek yüzünden kimse tekfîr olunamaz. Çünkü îmanın aslı olan tasdik mevcuttur. Amel etmese de îman vardır, âsiler mü'min sayılırlar. Onlar sadece amel-i saliha bâzı seyyiât katıyorlar demektir. Umulur ki, Allah onların tevbele-rini kabul eder.
Intikâ şunu naklediyor: «Ebû Mukâtil diyor ki: Ebû Hanîfe'yi şöyle derken işittim. İnsanlar bize göre üç mertebe üzeredir. Birincisi: Peygamberler olup Cennet ehlindendirler. Peygamberin Cennet ehlinden olduklarını haber verdikleri de Cennet ehlindendirler. ikincisi: Müşriklerdir. Onların Cehennem ehlinden olduklarını biliriz. Üçüncüsü mü'minlerdir. Onlar hakkında bir hüküm veremeyiz, ne Cennet ehlinden ,ne de Cehennem ehlinden olduklarını beyân edemeyiz. Onların Cennet ehlinden olmalarım dileriz. Cehennem ehlinden olmalarından korkarız. Allah'u Teâlâ'nın buyurduğu gibi deriz: «Amel-i salih işlediler, seyyiât ta karıştırdılar. Umulur ki, Allah onların tevbesini kabul eder.» Onlar hakkında hükmü verecek olan Allah'tır. Onların Cennet ehlinden olmasını dileriz. Çünkü Cenâb-ı Hak buyurur:
«Allah, şirk koşmayı asla affetmez, Bunlardan başkasını dilerse affeder.»
«Onların günahlarından ve hatâlarından dolayı endişe ederiz. Çünkü Peygamberlerden başka kimse Cennetle müjdelenmiş değildir, îsterse gece gündüz oruç ve namazla vakit geçirsin. Bir de Peygamber tarafından Cennet ehlinden oldukları haber verilenler Cennetliktir.»[8]
Bu sözler Fıkıh-ı Ekber'de olanlara tamâmiyle uygundur. Orada aynen şöyle denir: «İsterse büyük günah olsun, onu helâl tanımadıkça bir günahtan dolayı bir Müslümanı tekfir edemeyiz. îman adını ondan çekip atmayız. Biz ona mü'min ismini veririz.»
18- Âsîleri Tekfîr Etmez
Ebû Hanîfe'nin bu hususta sözü böyledir. Bunlar sağlam, mantıkî sözlerdir. Kur'ân-ı Kerim'de olan va'd ve vaîde uygundur. Ulemâ bunu beğenmiş ve fukahânın cümlesi bunu böyle kabul etmiştir. Hicret yurdu olan Medine'nin fakıhı îmâm Mâlik bu hususta Ebû Hanîfe'ye muvafakat ederdi. Ömer b. Hammâd b. Ebû Hanî-fe diyor ki: «îmam Mâlik b. Enes'le görüştüm, onun yanında oturdum, onun ilmini dinledim, ondan ayrılacağım zaman ona dedim ki:
— Düşmanlık yapan hasedciler sana Ebû Harîfe'yi olduğundan başka türlü tanıtmağa çalışmalarından emin değildim.. Ben sana onu olduğu gibi tanıtmak isterim. Onun fikirlerini beğenirsen ne âlâ, yoksa sende ondan daha iyisi varsa onu da öğrenmiş olurum.
— Söyle bakalım, öyleyse, dedi. Şöyle konuştuk:
— Ebû Hanîfe günahından dolayı mü'minlerden kimseye kâfir oldun demez, dedim.
— Ne güzel söylemiş, dedi, veyahut isabet etti, dedi.
— O bundan daha büyüğünü söyledi: Kötü künahlar işlese de tekfir etmem, dedi.
— İsabet etmiş ve güzel söylemiş.
— Bundan daha büyüğünü söylerdi, dedim.
— Nedir o? dedi.
— Bir adam, taammünden, kasden günah işlese yine tekfir etmem, dedi.
— Doğru söylemiş.
— işte onun dedikleri bunlardır, her kim ki sana onun sözleri bunlardan başka türlü olduğunu haber verirse ona kanma.»[9]
19- Mürcîecilîk Hakkında Sözleri
Müteahhirinden cumhur Muslinimin re'yi bunun üzerine karar kılmıştır. Müslüman cemaatına bu hususta muhalif olanlar Hâriciler ve Muteziledir. Hal böyle iken bu söz ulemâdan bâzısı tarafından Ebû Hanîfe'ye dil uzatmak için vesile yapılmıştır. Bundan onun Mürcieden olduğu neticesini çıkarmışlardır. Şehri s tanı'nin bu itham hakkındaki sözünü yukarıda beyan etmiştik. Bizzat o Fikh-ı Ekber kitabında kendisinden bu töhmeti reddedip almakta ve kendi mezhebiyle Mürcie arasındaki farkı belirtmektedir:
«Mü'mine günahları zarar vermez, mü'min ateşe girmez, o fâ-sık ta olsa, dünyadan mü'min olarak çıktıktan sonra ateşte ebedî kalır deyemeyiz. Mürcie Taifesinin dediği gibi bizim hasenatımız makbuldür, günahımız yargılanmıştır da diyemeyiz. Fakat şöyle deriz: Kim ki ifsat eden ayıplardan, iptal eden hallerden hâîî olarak bütün şartiyle' iyilik yaparsa onu küfürle, dinden dönmekle, kötü ahlâkla iptal etmez ve mü'min olarak bu dünyadan giderse, Allah onun amelini zayi etmez. Kendi Iûtfundan kabul ederse, sevap verir. Allah'a şirk koşmamak, küfre sapmamak şartiyle irtikap edilen günahların sahibi mü'min olarak ölünceye kadar tevbe etmezse o Allah'ın dilemesine bağlıdır. Dilerse onu ateşte azaplandı-rır. Dilerse onu affeder. Cehennemde azap etmez.»[10]
Fıkh-ı Ekber'in bu ibareleri, întikâdan ve münakaşa kitaplarından naklettiklerimize tamâmiyle uygundur. Ebû Hanîfe'nin görüşüyle Mürcie arasındaki farkı daha ziyade açıklamaktadır. Doğrusunu isterseniz. Mürciecilik son devirlerine doğru ibahcılığa -herşeyi mubah saymaya doğru daha çok kayıp yaklaşmıştır. Fâsık-lar orada istedikleri kapıyı açık buldular. Onun için Zeyd b. Ali şöyle demiştir: «Fasıklan Allah'tan af bekleme tama'ma düşüren Mürcieden ben teberri ederim,»
Onun için diyebiliriz ki: Büyük günah işleyen hakkında görüşler üç guruba ayrılmıştır: Bir kısmı onları, mü'minlerden saymaz Hâriciler ve Mutezile gibi. Bir kısmı îmanla beraber mâsiyet hiç zarar vermez, Allah bütün günahları affeder, der. İşte bunlar dâ mezmun Mürciedir. Üçüncü grup ki, ulemanın ekserisi bunlardandır. Bunlarca âsi olan tekfir olunmaz, iyiliğe on misli cevap vardır» günaha ise kendi miktarı kadar azap vardır. Allah'ın affı hiç bir kayıt altına alınmaz, bir hadde tâbi değildir, tşte Ebû Hanîfe bu ulema zümresi ndendir. Cumhur Müsîimînin akidesi de budur. Eğer bu re'ye kail olanlara Mürcie denirse o zaman Cumhur Müsli-mîn Mürcie demek olur.[11]
îyi araştıran ulemâ, Mürcie namını yalnız ikinci gruba vermektedirler. Onun için Ebû Hanîfe'den Mürcieliği reddederler. Çünkü o esaslara göre Mürcie'de amel ve taat cihetini ihmal vardır. Ameli hesaba katmıyorlar. Halbuki muttakî olan Ebû Hanîfe asla böyle bir şeye kail değildir.
Hayrat'ül-Hisan'da şöyle deniyor: «Bir kısmı Ebû Hanîfe'yi Mürcie'den saymaktadır. Bu söz doğru değildir. Evvelâ Mevâkıf sarihi diyor ki: Mürcie'den olan Assan'ı Ebû Hanîfe'yi de Mürcie'den sayıyor ve kendi görüşlerini ona nisbet ediyordu. Bu ona iftiradır. O, şöhreti olan bu büyük imama Mürciecilik nisbet ederek mezhebi yaymağa bakıyordu. Sonra Amidî diyor ki:
«Onu Ehl-i Sünnet Mürciesinden saymış olsalar gerek. Çünkü Mutezile ilk zamanlarda kader mes'elesinde kendilerine her muhalif olana Mürcie damgası vuruyordu. Veyahutta Ebû Hanîfe iman eksilmez ve artmaz dediğinden, ameli îmandan geri bırakır zannettiler ve Mürcie'den saydılar. Halbuki bu böyle değildir. Çünkü Ebû Hanîfe amele son derece ehemmiyet verir. Birçok amel mes'e-lelerinde fıkhî içtihadı vardır.»
Üçüncü olarak İbn-i Abdulber diyor ki: «Ebû Hanîfeîyi çeke-miyorlardi. Hased edenleri çoktu. Ondan olmıyan şeyi ona nisbet ediyorlardı ona yakışmayan şeyleri uydurup söylüyorlardı.»
îşte Ebû Hanîfe'nin Mürcieciliği hakkında ulemânın sözleri bunlardır. Bence Ebû Hanîfe asla Mürcieden addolunamaz. Meğer ki fâsıkı, mü'minlerden sayan herkes mürcieden addedilmiş olsun. Allah'u Teâlâ âsilerin bâzısını affeder, Allah'ın affı bir kayıt ve tahdit altına alınamaz. Bu hâle göre yâlnız Ebû Hanîfe değil. Mutezileden başka bütün fukahâ ve muhaddisler Mürcie zümresine girmiş olur ki, bu doğru değildir.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #102 : Mayıs 02, 2008, 01:09:50 am » |
|
Kader Ve İnsanların Amelleri Mes'elesi
Ebû Hanîfe nüfuz-ı nazar sahibi, iyi görüşlü bir zattır. Onun için kader mes'elesine dalmaktan çekinirdi. Ve arkadaşlarına da bunu tavsiye ederdi. Yusuf b. Hâlid, Basra'dan geldiği zaman ona şöyle demiştir:
«Bu, insanların karşısına dikilmiş güç bir mes'eledir. Bunu halledin güçlüğü kim yenebilecek? Bu Öyle kapalı bir mes'eledir ki, anahtarı zayi olmuştur, anahtarı bulunursa o zaman içindeki belli olacak, onu açacak olanlar, ancak Allah indinden haber getirenlerdir.»
Kaderiyyeden bir grup ona gelerek kader mes'elesini münakaşa yapmak istediler. Onlara şöyle dedi: «Bilmez misiniz ki, kadere bakan, güneşe bakan gibidir, baktıkça gözleri kamaşır, şaşkınlığı artar.» Fakat Kaderiyye bu haddi aştılar, kaza ile adalet arasım nasıl bulabileceğini sordular. Allah herşeyin nasıl olacağına hüküm ve kaza ediyor. Onun kazası ve kaderi üzere o işler oluyor. Sonra neden kaza ve kader çerçevesi dairesinde yaptıklarından dolayı insanları hesaba çekiyor? îşte bunu sordular ve dediler ki:
— Allah'ın mülkünde kazası dışında bir şey yapmak mahlûh-tan hiç birinin elinden gelir mi?
— Hayır, gelemez, Yalnız kaza iki türlüdür. Biri Vahiyle emirdir. Diğer kudrette takdir eder, kudret verir. Meselâ küfre kudret verir, fakat emir vermez. Belki nehyeder. Emir de iki türlüdür. Emr-i tekvîn, yâni birşeyi meydana getirmek ,olmak emri. Ol, der, olur. Bu vahiy emrinden başkadır.»
Ebû Hanîfe'nin bu taksimi ne güzeldir. O kazayı kaderden ayırıyor. Ona göre kaza demek: Vahy-i İlâhî ile Allah'ın vermiş olduğu hükümdür. Kader ise kudret-i îlâhiye altında cereyan edendir. Allah ezelden halkın umurunu takdir etmiştir. Vahyin muktezasına göre kullarına takalifi vardır. Ameller kulun ihtiyariyle Allah'ın takdiri üzere cereyan eder. Emir de iki kısımdır, icat ve tekvîn emri var, bir de teklif emri var. Kâinattaki umur birinciye göre cereyan eder. Âhırette ceza ise ikinci teklif emrine göredir.
Burada şöyle bir mes'ele var: Taat ve isyan kulun dilemesiyle midir? Yoksa Allah'ın meşietiyle midir? Şayet kulun meşîetiyle ise Allah irade eder mi? Allah'ın iradesi emrinden ayrılır im? Bu halli müşkîl bir mes'eledir. Ebû Hanîfe bu mes'eleye insan, bilgi takatinin varabileceği şekilde ve Allah'ın kudret ve kemâline lâyık tarzda şöyle cevap veriyor:
«Ben bu hususta ortadan söylerim, ne cebir var, ne de tefviz var. Allah'u Teâlâ kullarına takat getiremiyecek bir şey teklif etmez. Onlardan yapamıyacaklan bir şey istemez, işlemedikleri bir şeyden dolayı onları cezalandırmaz. Yapmadıkları bir şeyi onlara sormaz. Bilgileri olmryan bir şeyin münakaşasına dalmalarına rızası yoktur. Bulunduğumuz hâli Allah'u Teâlâ bilir.»[12]
işte bu mes'elede mütefekkire yakışan söz budur. Coşkun dalgalar gibi çalkalanan bu mes'eleye, içinde boğulurum endişesiyle dalmak istemiyor, insan iradesine lâyık olduğu hürriyeti veriyor. Çünkü bu hissolunur bir emirdir.
Her hangi bir münakaşacı onu girmek istemediği bu mevzua sürüklemek isterse, beşer ilminin takat getiremiyeceği bu mes'eleye sokarsa yasak hududu geçmez. Kaderiye'ciler[13] ona sordular :
Bize haber ver. Allah bir kuluna küfrünü murat ederse ona iyilik mi yapmış olurw yoksa fenalık mı?
Şu cevabı verdi:
— Fenalık etti, zulüm etti denilmez. Allah'ın emrine muhalefet edenler hakkında bunlar söylenir. Allah ise bundan münezzehtir.
Bağdat tarihinde Ebû Yusuf'tan naklolunuyor:
Ebû Hanîfe'yi şöyle derken işittim. Bir kaderci, ile konuştun mu, sana söyliyeceği iki şeydir: Ya küfür etmek, ya sükût etmek. Ona bu şeylerin böyle olacağını Allah eskiden biliyor muydu diye sorulsa: Buna karşı: Hayır derse kâfir olur. Evet derse ona sorulur: Bildiği gibi olmasını mı diledi, yoksa bildiğinin hilâfına olmasını mı diledi? Cevabında: Bildiği gibi olmasını diledi derse mü'-minden îmanı, kâfirden küfrü dilediğini ikrar etmiş olup, yok ilminin hilâfına olmasını diledi derse Allah hem diliyor, hem de meramına nail olamıyor demek. Bildiğinin aksine dileyen ve bildiği olmayan bir tanrı tanımak ise küfürdür.»
Hulâsa Ebû Hanîfe bu mevzua muayyen hudutlar dahilinde dalıyor. Bu denizde fazla açılmıyor. Hayır ve şer her şeyin Allah'ın kaderiyle olduğuna inanıyor. Allah ilminin, iradesinin ve kudretinin şumuline îmanı var. Allah'ın iradesi haricinde insandan bir iş sadır olmaz. İnsanın taatı ve mâsiyctleri kendisine aittir, insanın cüz'i iradesi ve ihtiyan vardır. Onun için yaptığından sorulur, hesap verir. Hayır olsun, şer olsun zerre kadar haksızlık görmez. Bunlar Kur'ân'ın akideleridir. Ebû Hanîfe bunları Kur'ân'm sağlam âyetlerinden alıyor. Kadercilerle münakaşa yapması onlann önünü kesmek, onları susturmak, delâletlerini yüzlerine çarpmak içindir.
21- Ebü Hanîfe Îtîdalden Ayrılmaz
Ebû Hanîfe cebre kail olan Cehmi'ye'nin nazariyesini almıyor. O insanın ef'âlinde iradesi olmadığına kani değildir. Bununla beraber görüyoruz ki, onu tenkîd edenler daima onun Cehmiye'den olduğunu ileri sürüp duruyorlar; böylece ona iftira atıyorlar. Cehme ta'zîm için onun devesinin yularını tuttuğunu söylüyorlar. Bu yalanı uyduruyorlar. Halbuki o, Cehm'Ie münakaşalar yapıyor onun bâtıl delillerini çürütüyordu. Nasıl ki Ebû Yusuf onun şöyle dediğini nakleder: «Horasan'da iki sınıf şer insan var: Cehmiye ve Müşebbihe.»
ilim ve faziletten mahrum olan bâzı kimselerin iftira atarak ulemâya haksızlık yapmaları olsa olsa bu kadar olur. Hayır ve şer kaderle olduğuna hükmetmezse Mûtezili derler, hayır ve şer kaderle olduğuna hükmederse Cehmiye derler. Halbuki o Cehmiyeden uzak olduğunu kendisi haykırıyor. Doğru rivayetler onun Cehmiye'nin yollarını kesip bâtıl propagandalarının yapılmasına engel olduğunu anlatmaktadır.
22- Hâlk-ı Kur'ân Mes'elesî
Ebû Hanîfe zamanında bâzı kimseler Müslümanlar arasında Kur'ân'm mahlûk olduğuna dair sözler etmeğe başladılar. Kur'ân Hz. Peygamberin en büyük mûcizesidir, fakat Allah'ın mahlûkudur, diyorlardı. Bildiğimize göre bu sözü ilk söyleyen Ca'd b. Dirhem olmuştur. Onu Horasan Valisi Hâlid b. Abdullah idam etmiştir. Cehm b. Safvâ da buna kail oluyordu.
Ebû Hanîfe düşmanları onun da bu re'yde olduğunu iddia ediyorlar ve onun bundan dolayı iki defa tövbeye çekildiğini söylüyorlar. Sözde Emevîlerin Irak Valisi olan Yusuf b. Ömer tarafından bir defa, başka bir defa da kadı Ibn-i Ebî Leylâ tarafından tevbe ettirilmiş imiş!
Sabit olmuş bir töhmeti veya delile dayanan bir görüşü ulu orta reddetmek bizim âdetimiz değildir. Fakat bu hususta Ebû Hanîfe'ye nisbe tolunan bu rivayetleri kabul etmekte tereddül ediyoruz. Bunları doğru bulmuyoruz. Çünkü bunlar onu kötülemek istiyen düşmanları yoliyle gelmektedir. Ve elimizde bunlara muarız rivayetler de vardır. Ve bunlar kabule daha lâyıktır. Çünkü bunlar töhmet altında olmıyan mevsuk kimselerin rivayetleridir. Akâid hususunda rasgele söz söylememekle şöhret bulan, ölçülü konuşan Ebû Hanîfe'nin sânına yakışan da budur. Çünkü o ancak selefin daldığı mevzulara dalardı. Selefin görüşlerini ve dînî hakikatleri müdafaa ederdi.
Onun Kur'ân mahlûktur deyip de sonra bundan tevbe ettirildiğine dair olan rivayetleri bir yana bırakalım da onun bu mesele hakkındaki kanaatim başka haberlerden öğrenmeğe çalışalım. Bu hususta iki haber nakledeceğiz.
Birincisi: Bağdat tarihi diyor ki: «Kur'an mahlûktur sözüne gelince denildiğine göre Ebû Hanîfe'nin buna asla kail olduğu yoktur.» Yine orada şöyle deniyor: «Ne Ebû Hanîfe, ne Ebî Yusuf, ne Züfer, ne Muhammed ve ne de onların arkadaşlarından hiç birisi Halk-ı Kur'ân hakkında asla birşey demediler. Haîk-ı Kur'ân hakkında Bişr, Merisi, Ibn-i Ebî Duâd konuştular ve işte bunlar Ebû Hanîfe'nin ashabına da leke sürdüler.»[14]
ikincisi: întikâ kaydediyor: Ebû Yusuf diyor ki: «Bir Cuma günü Küfe mescidine bir adam gelerek Kur'ân hakkında sorar. Ebû Hanîfe orada yoktur, Mekke'de bulunmaktadır." Oradakiler aralarında ihtilâfa düşerler, Ebû Yusuf diyor ki: VAllah o insan şekline girmiş bir şeytandı zannederim; bizim halkımıza sokuldu, bize bu mes'eleyi sordu, biz de birbirimizle soruştuk ve cevap da vermedik. Üstadımız burada yok, o söze başlamadıkça biz söze katılmağa hoş görmeyiz, deyip savdık. Ebû Hanîfe geldiği zaman ona bu mese'leyi açtık, şöyle şöyle oldu, bu hususta ne biliyorsun, dedik. Yüzünün rengi değişti. Güç bir mes'ele vuku buldu da biz de o, hususta bir şey söylemedik zannetti. Nasıl oldu diye sordu. Biz de şöyle oldu diye anlattık. Bir müddet sükûta daldı. Sonra: Siz ne cevap verdiniz? dedi. Biz de hiçbir cevap vermedik, yanlış bir şey söyleriz, sen de onu beğenmezsin diye korktuk da bir şey söylemedik,, dedik. Bunu duyunca sevindi ve:
— Allah hayırla mükâfatlandırsın, benim vasiyetimi iyi tutun. Bu hususta asla birşey demeyin, bunu asla sormayın. Yalnız şunu bilin: Kur'ân Allah'ın kelâmıdır, deyin. Buna bir harf bile ziyade etmeyin. Zannetmem ki bu mes'elenin sonu gelsin.»[15]
23- Açık Netice : Hâlk-I Kur'ân Mes'etesine Dalmaktan Çekinirdi
Bu sözlerden çıkan netice şüphe bırakmayacak surette gösteriyor ki, Ebû Hanîfe bu mes'eleye dalmaktan çekiniyordu. Fakat düşmanları bu yolda asılsız şeyler uydurdular; Ebû Hanîfe'ye iftira ettiler. Hanefiyyeden bazılarının hâlk-ı Kur'ân'a kail olmaları onların bu asılsız sözlerinin yayılmasına ve doğru zannedilmesine yardım etti. Ebû Hanîfe onların iftiralarının gadrine uğramıştır. Bâzı Hanefîyyenin sözlerini ona yüklemişlerdir. Yine bu cümleden olarak Ebû Hanîfe'nin torunu ismail b. Hammâd b. Ebû Hanîfe'nin Hâlk-ı Kur'ân'a kâiî olması da bu isnadın ona yapışmasına sebep olmuştur. Çünkü rivayete göre, İsmail b. Hammâd şöyle demiş: «Kur'ân mahlûktur, bu benim re'yimdir ve atalarımın re'yi-dir..» Bişr b. Velid bunu şöyle reddetmiştir.
— Senin re'yindir, buna evet deriz. Fakat atalarının re'yi olduğuna gelince, buna cevabımız: Hayır, öyle değildir, olacaktır.
Hâlk-ı Kur'ân'a kail olan Mutezile .ilimde fıkıhta yüksek mevki sahibi olan kimselerin de bu re yde olduklarını' söyleyerek kendi mezheblerini tervice çalışıyorlardı. Ebû Hanîfe'yi de bu işe karıştırdılar.
Bütün bunlara dayanarak diyoruz ki: Ebû Hanîfe Hâlk-ı Kur'* ân mes'elesine dalmamıştır, bu mevzuu kurcalamamıştır. Ve pek tabiî ki Kur'ân mahlûktur da dememiştir. Kanaatımızca bu mes'e-leyi mevzuubahs etmek günah da sayılmaz!
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #103 : Mayıs 08, 2008, 01:13:45 am » |
|
Siyasî Görüşleri
Okuduğumuz menakıb ve tarih kitaplarında Ebû Hanîfe'nin siyaset hakkındaki fikirlerine derli toplu bir arada yazılı olarak rastlayamıyoruz. Onun için bunları dağınık haberlerden ve kitapların arasından bulup çıkarmağa çalışacağız. Böylelikle belki de onun siyasî görüşü hakkında tam bir fikir edinmek kabil olur.
Ebû Hanîfe'nin hayatını anlatırken söylediklerimizden iki şeyi anlamış bulunuyoruz:
1- O, Hz. Ali'nin Hz. Fâtıma'dan doğma evlâtlarını yâni Âl-i Beyti pek fazla seviyordu. Bu sevgi yüzünden eza ve cefalara maruz kaldı. Hattâ bu sevgi uğruna şehit gitti bile denebilir.
2- Gerek Emevîlere ve gerekse Abbâsîlere karşı ayaklanan evîâd-ı Ali iîe bir olup fi'len bu ayaklanmalara katılmamıştır. Derslerinde sözle onlara yardım etmekte iktifa ediyor, sorulduğu zaman onların haklı olduğuna fetva veriyordu. Hasan b. Kahtabe ile aralarında geçen olay bunu gösterir. Bu işte kendisinden fetva sorulan bir müftü vaziyetinden ileri geçmez. Hükümdarın kuvvet ve sultasını nazarı itibare almıyarak vicdanının sesine uyar ve hükmünü verir.
Bunlara dayanarak diyebiliriz ki, Ebû Hanîfe'de Hz. Ali taraftarlığı vardı. Fakat bunun hududu nereye varır, o Şia'dan bir fırkaya mensup mudur? İşte burada bunu araştırmak istiyoruz.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #104 : Mayıs 08, 2008, 01:18:54 am » |
|
Ehl-1 Beyt Sevgisîndekî Îtîdalî
Ebû Hanîfe'nin Hz. Ali taraftarlığı Öyle Ashabın fazilet derecelerini görmesine mâni olacak neviden kör bir taassup değildi. AI-i Beyt taraftarlığıyle beraber Hz. Ebû Bekir ve Ömer'i faziletçe Hz. Ali'den üstün tutardı. Ebû Bekir'in takvasını takdirle anardı. Onun yüksek seciyesinin hayranı idi. Hattâ ticaret hayatında ve cömertlik yapmakta Ebû Bekir'i örnek tutar, onun gibi olmak isterdi. Hz. Ebû Bekir'in Mekke'de kumaş dükkânı mı vardı, o da Kûfe'de bîr kumaş dükkânı açtı. Faziletçe Ebû Bekir'den sonra Hz. Ömer gelirdi. Fakat Hz. Osman'ı, Hz, Ali üzerine takdim etmez,-di. İbn-i Abdulber Intikâ'da diyor ki :
«Ebû Hanîfe; Ebû Bekir'le Ömer'i başkalarına tafdîl eder, Ali ile Osman'ı severdi.», oğlu Hammâd, babasının şöyle dediğini naklediyor: «Ali bize Osman'dan daha sevgilidir.»[1] Hz. Ali'yi sevgide tercih etmesiyle beraber Hz. Osman'a asla dil uzatmazdı. Hz. Osman anıldığı zaman onu rahmetle yâdederdi. Hattâ dersine hazır olanlardan biri şöyle demiştir : «Kûfe'de ondan başka Osman'a rahmet okuyup da dua eden işitmedim.»
O, selefe söğmeğe asla cevaz vermezdi. Hattâ onun kimseye dil uzattığı duyulmamıştır. Mekke'de Atâ b. Ebî Rebah'la buluştuğu zaman Atâ ona :
—Sen şu dinde fırkalara ayrılan diyardan mısın? diye sordu. Ve sen onlardan hangi fırkadansın? deyince :
— Selefe soğmeyen, kadere îman eden, günahtan dolayı kimseyi tekfir etmiyen sınıftanım, cevabını vermişti.[2]
öyle anlaşılıyor ki, Ebû Hanîfe Âl-i Beyi sülâlesini Ebû Bekir ve Ömer hakkında gayet nezih lisanh görmek isterdi. Mekkî Me-nakıbında şunu naklediyor: «Ebû Hanîfe diyor ki, Medine'ye geldim. Ebû Cafer Muhammed Bakır b. Ali'nin yanına gittim :
— Ey Iraklı kardaş, bizim yanımıza oturma, dedi. Ben oturdum ve:
— Allah iyilikler versin, Ebû Bekir ve Ömer hakkında ne dersin? diye sordum.
— Allah Ebû Bekir'i ve Ömer'i rahmetine gark eylesin, dedi. —- Irak'da senin onlardan teberrî ettiğin söyleniyor, dedim.
— Allah korusun, onlar yalan söylüyorlar. Bilmez misin Ilz. Ali Efendimizin,, Hz. Fâtima'dan doğma kızı Ümmü Gülsüm'ü Hz. Ömer'le evlendirdi. Bu Ümmü Gülsüm kimdir, bir düşün. Büyük annesi Cennet kadınlarının ulusu Hz. Hatice, dedesi bütün Peygamberlerin ulusu ve sonuncusu Hz. Muhammed, anası cihan kadınlarının ulusu Hz. Falıma, kardeşleri Cennet ehlinin gençlerinin efendileri Hasan ile Hüseyin, babası îslâmda şerefli mevkî sahibi ars-laniar arslanı Hz. Ali'dir. Eğer Ömer ona münasip ve lâyık bir eş olmasaydı onunla evlendirmezdi. Böyle olana birşey denir mi?
Bunun üzerine dedim ki :
— Onlara bunu böylece yazsan, o söylenenleri tenkîd etsen.
— Onlar yazılana itaat etmezler ki, Iraklılar öyledir, sana yanımıza oturma dedim, oturdun. Yazsam onlar da dinlemezler.»[3]
Ebû Hanîfe'ye îmamiye imamlarından olan Muhammed Bakır arasında geçen bu konuşmadan anlıyoruz ki, Ebû Hanîfe Al-i Beyt'e taraftarlığa toz kondurmak istemiyor onlara sürülmek istenen lekeyi temizlemeğe çalışıyor. Ona göre en büyük leke Ebû Bekir'e sövüp dil uzatmak idi. Bu iş onun vicdanını kemiriyordu. O bunu silmeğe çalışıyordu.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #105 : Mayıs 08, 2008, 01:19:37 am » |
|
Hz. Alı Ve Muhalifleri Hakkındaki Görüşü
Ebû Hanîfe Hz. Ali'nin yaptığı her "harbde haklı olduğu ka-naatında idi, hiçbir şeyi tevile kalkışmıyordu. Fakat muhaliflerine de taan edip dil uzatmıyordu. Ve şöyle diyordu : «Ali ile harb edenlerden hiç biri yoktur ki, Ali bu hakka ondan daha lâyık olmasın.»[4] Ali ile Talha ve Zübeyr arasında olan harb hakkında şöyle diyor : «Şüphesiz ki Emir'ül-Mü'minm olan Hz. Ali'dir. Talha ile Zübeyr ona bi'at ettikten sonra muhalefet ettiler.»
Kendisine Cemel vak'ası soruldu. «Ali adalet üzere gitti. O âsilerle muharebe hakkında sünneti Müslümanlar arasında en iyi bilendir.» dedi.[5]
Görülüyor ki, o hakkı açıkça söylüyordu. Hiç birşeyden çekinmiyordu. Fakat muhalifleri de hiç kötülükle zikretmiyor, te'vil kapısı da açmıyordu.
Hz. Ali'ye muhalefet eden ashab hakkında re'yi böyle olunca, Emevîler hakkındaki görüşü şüphesiz ki, onların hükmünü teyit edici, onların hilâfetini kabul edici bir görüş olamaz. Asnndaki Eınevî Halifeleri hakkında bu şüphe taşımaz bir surette böylece sabittir. Ondan Öncekiler hakkında da mantık yoliyle ayni hükme varmak kabildir.
Faraziye ve kıyasları bir yana bırakalım da şüpheye mahal bırakmıyan söz ve amellere bakalım : Gördük ki: Zeyd b, Ali Emevî Halifelerinden Hişâm b. Abdulmelik'e karşı ayaklandığı zaman Ebû Hanîfe, Zeyd'i takviye etti. Zeyd ile beraber cihada katılmak nasıldır? diye sorulunca: Onun bu çıkışı, Hz. Peygamberin Bedir Harbine çıkışma benzer, dedi. Onun askerlerine malca yardımda bulundu. Fakat onun etrafındaki adamlara itimadı azdı. Bunun için şöyle dedi:
— Eğer bilsem ki, bu halk onu aldatmıyacak, kendisiyle beraber sadâkat üzre sebat gösterecekler, ben de O'na tâbi olur, O'nun-la Leraber ben de çalışırdım. Çünkü hak imam odur.»
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #106 : Mayıs 08, 2008, 01:20:09 am » |
|
Abbasîler Hakkındaki Fikrî
Abbasîler hakkındaki fikri, Emevîler hakkındakinden daha iyi değildi. Bilhassa Abbâsîlerle Hz. Ali evlâdı arasında ihtilâf baş gösterince onlardan soğudu. İbrahim, Mansur'a karşı ayaklanınca ona taraftar oldu. Bâzı kumandanlar, hükümet tarafından ona karşı gitmeyi sorunca, onları vaz geçirdi. Kendisine soranları ayaklanmaya teşvik etti. Mekkî Menakıbında diyor ki:
«İbrahim b. Süveyd diyor: İbrahim b. Abdullah b. Hasan ayaklandığı zaman Ebû Hanîfe'ye sordum :
— Farz olan Haccı yaptıktan sonra sence hangisi daha hayırlıdır, İbrahim'le beraber ayaklanma mı, yoksa Hacca gitmek mi?
— Bir gaza elli Hac'dan daha efdaldir, dedi. İbrahim zamanında bir kadın Ebû Hanîfe'ye gelerek:
— Oğlum o adamın yanına gitmek istiyor, bense buna manî oluyorum, ne dersin dedi.
— «Ona manî olma...»[6]
Hammâd b. A'yen diyor ki: «Ebû Hanîfe, halkı İbrahim'in tarafına geçmeğe teşvik eder, ona tâbi olmalarım söylerdi. Muham-med b. Abdullah b. Hasan Ebû Hanîfe'nin yanında anılınca gözlerinden yaşlar boşanırdı.[7]
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #107 : Mayıs 08, 2008, 01:20:50 am » |
|
İlmi Bağlantılar
Ebû Hanîfe'yi Âl-i Beyt'e bağlıyan yalnız bu siyasî temayül değildi. Onun AI-i Beyt'le ilmî bağlantısı çok daha kuvvetli idi. Hattâ bu siyasî temayülün sebebi asıl bu ilmî bağlantıdan doğuyordu, îmam Zeyt ile ilmî münasebeti vardı. O üstadlanndan mâduttur. iki hak şehidi Muhammed ve İbrahim'in babaları Abdullah b. Hasan da üstadlarındandır. O, Muhammed Bâkır'dan, Cafer Sâdık'-dan Hadîs rivayet ediyordu, Müsned'i buna şahittir.
Ebû Yusuf'un Kitab'ül-Asâr'ında zikrolunuyor: Ebû Yusuf, Ebû Hanîfe'den rivayet ediyor, o da Ebû Cafer Muhammed b. Ali'den rivayet ediyor: Hz. Peygamber yatsıdan sonra fecre kadar namaz kılardı. Bunların arasında sekiz rek'at kılar, üç rek'at.vitr kı-' lar, iki rek'at fecr namazı kılardı.»[8] Burada Ebû Cafer'den mün-kati' — senedi kesik bir Hadîs rivayet ediyor.. Senet onda kesiliyor ve daha yukan çıkmıyor. Ebû Hanîfe bu nevi Hadîsin mutadı hilâfına ancak birinci derecede mevsuk olan en kuvvetli râviden kabul eder. Bu mücerred rivayet değil, ilim almaktır. Yine ayni eserde menâsik bababında Cafer Sâdık'tan şu rivayet var:
«Ebû Yusuf, Ebû Hanîfe'den, o da Cafer b. Muhammed'den o da İbn-i Ömer'den rivayet ediyor ki: Bir adam gelerek : Ben, Tavaftan mâda bütün menâsiki yaptım, sonra ehlimle yaklaştım, dedi. O da: Kalanını da yap, kurbanını kes, gelecek sene sana yine . Hac lâzım.» dedi. Adam döndü ve :
— Ben çok uzak yerden geldim, dedi. Yine aynı şekilde cevap verdi.[9]
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #108 : Mayıs 08, 2008, 01:21:18 am » |
|
Hz. Ali Taraftarı Olmakla Beraber Şîa Fırkalarından Bîrine Katılmış Değildir
Hâsılı bütün bunlardan vardığımız netice şudur: Ebû Hanîfe'de Hz. Ali taraftarlığı vardı. Onun siyasî gidişi o tarafadır. Fakat onun hayatının akışından ve geçen olaylardan iki şey açıkça meydana çıkıyor:
1- Al-i Beyt'e olan şiddetli taraftarlığı onu başkalarından ilim almağı terke veya diğerleri hakkında kötü zan beslemeğe asla sevketmiyordu. Asrının bütün ulemasiyle ilmî münasebeti vardı. Üstadlannın çoğunun zaten her hangi bir siyasî temayülü yoktu. Ve daha ziyade onların tesirinde idi.
2- Şiadan her hangi bir fırkaya intisap etmiş değildi. Zeydi-ye imamları ve Imâmiye imamları ile olduğu gibi Keysâniye'den bâzilariyîe de münasebeti vardı. Fakat bu fırkalardan her hangi birine intisabı yoktu. O her hangi bir mezheple mukayyed olmaksızın takdir hürriyeti» tedkîk hürriyeti sahibi olarak Âl-i 'Beyt'e sırf ictihadiyle bağlı idi. Onları candan severdi. Taassuptan uzaktı.
O muayyen dîni zümrelerden birine intisap etmemekle beraber onuri\re'y ve görüşlerinin ekseriyetle Zeydiye fırkasının fikirlerine yaklaşmakta olduğunu görüyoruz. Meselâ o da Ebû Bekir ve Ömer'in hilâfetlerini doğru bulanlardandır. Vasiyet voliyle Halifenin Peygamber tarafından tâyin edilmiş olduğuna kani değildir. Bunlar ise hep Zeydiye'nin görüşleridir. Ebû Hanîfe'nin görüşlerinin Zeydiye görüşlerine yaklaşmasında hayret edilecek bir cihet yoktur. Çünkü Zeydiye, Şia fırkalarının Ehl-i Sünnete en yakın olanıdır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #109 : Mayıs 08, 2008, 01:26:48 am » |
|
AKAİDE DAİR GÖRÜŞLERİ
9- Kelâm Mes'elelerînde Görüşleri Ve Eserleri
Ebû Hanîfe'nin hayatını anlatırken dedik ki: O, asrında bulunan çeşitli fırkalarla münakaşa ve mücadele yapardı. Böyle mü-bâhaselerde bulunmak için muhtelif yerlere seyahatler yaptığı olurdu. O, ilmî hayata bu fırkalarla münakaşa yaparak başlamıştır. Sonra fıkha dönmüştür ve ehl-i re'y fıkhının rakipsiz imamı olmuştur. Fakat yine de muhtelif fırkalarla münakaşa ve mücadeleyi tamâmiyle bırakmış değildir. İlmî vazifesi, dînî vecibesi onu böyle bir şeye çağırınca hemen koşardı. Onun için asnndaki ke-lâmcıların daldıkları mevzular hakkında Ebû Hanîfe'nin de görüşleri naklolunmak tadır. İmanın hakikati, günah irtikap e;den hakkında görüşleri, kaza ve kader mes'elelerine, Allah'ın iradesi yanında insan iradesine dair sözleri bize kadar gelmiştir. însan iradesinde hür müdür? İhtiyarı var mıdır, yoksa iradesinde cebre mi tâbidir? Bunlar hakkındaki görüşleri ve düşünceleri iki yolla bize gelmektedir:
1- Dağınık rivayetler hâlinde zaif veya kuvvetli yollarla naklolunmaktadır. Hangisi kuvvetli, hangisi zayıf bunu ayırmak mümkündür.
2- Ona nisbet bâzı kitaplar yoliyle biz onun görüşlerini Öğreniyoruz. Bunların başında Fıkh-ı Ekber kitabı gelir, İbn-i Nedim Fihristinde diyor ki:
«Ebû Hanîfe'nin dört kitabı vardır. Onlar da: Fıkh-ı Ekber, EI-Alim Vel-Mütaallim, Osman b. Müslim, El-Bettî'ye risalesi ki, bu eser îman ve îmanın amelle bağlılığı hakkındadır, bir de Kaderiyeye red kitabı vardır. Bunların cümlesi kelâm ilmine ve akaide dairdir.»[1]
Bu kitapların içinden Fıkh-ı Ekber eskidenberi gayet muteber tutulmuştur. Bu küçük risale matbûdur. Hind'de Haydarabad'da müstakil bir tab'ı vardır. Eser muhtelif yollarla rivayet olunmuştur. Birisi Ebû Hanîfe'nin oğlu Mammâd yoliyledir. Bunu Aliyyül-Kaari şerh etmiştir, Ebû Muti' Belhi'nin rivayeti Fıkh-ı Basit diye mâruftur. Bunu da Ebû Leys Semerkandî, Atâ b. Ali Cozcanî şerh etmişlerdir. Diğer rivayetleri ve şerhleri de vardır. îmam Ebû Mansur Mâtüridi'ye nisbet olunan bir şerh de vardır. Bu şerhin Mâtüridiye nisbeti söz taşır. Çünkü onda Eş'arilere karşı cevaplar vardır. Bundan onun Ebû Hasan Eş'ariden sonra yazılmış olduğu anlaşılıyor. Halbuki Mâtürîdi ile Eş'ari çağdaştırlar. İmam Mâtürîdi 332, Eş'-ari ise 333 veya 334 tarihinde vefat etmişlerdir.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #110 : Mayıs 08, 2008, 01:27:22 am » |
|
Fıkhı Ekber Hakkında
Fıkh-ı Ekber'in Ehû Hanîfe'ye nisbeti ulemâ arasında tetkik ye bahis mevzuudur. Ulemâ bu eserin Ebû Hanîfe'ye nisbetinin doğruluğunda ittifak etmiş değildir. Hattâ Ebû Hanîfe'nin en ha-, raretli taraftarları olan ve onun eserlerinin sayısını ziyadeleştirmek isteyen muhibleri bile bu hususta ittifak iddiasında değildirler, îbn-i Bezzazı Menakıbmda; Fıkh-ı Ekber ve El-Âlim Vel-Mütealli-me hakkında konuşurken şöyle diyor: «Ebû Hanîfe'niv. tasnif edilmiş bir kitabı yok diyecek olursan, ben de cevaben derim ki, bu mutezilenin sözüdür. Onların iddiaları Ebû Hanîfe'nin ilm-i kelâma dair eseri olmadığını söylemektir. Bundan da maksatları Fıkhı Ekber'in ve El-Âlim Vel-Müteallim kitabının onun olmadığını ortaya atmaktır. Çünkü bunlarda Ehl-i Sünnet Vel-cemâat kaidelerinin ekserisini tasrih etmiştir. Halbuki Mutezile onu kendilerinden göstermek hevesindedir. Bu kitap Ebû Hanîfe Buhâri'nin, derler. Bu açıkça bir karıştırmadır. Ben bu iki kitabı da Allâme Kürdî Imadî hattıyle gördüm. Her ikisinde de bunların Ebû Hanîfe'nin olduğunu yazıyordu. Ulemâdan çoğu bunun üzerinde birleşmişlerdir.»[2]
Görülüyor ki, Bezzâzî bu kitabın Ebû Hanîfe'ye nisbetinde ulemânın çoğu ittifak etti diyor. Bütün ulemâ ittifak etti demiyor. Demek oluyor kiri kitabın ona nisbeti ulemâdan bâzısmca şüpheli görülüyor.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #111 : Mayıs 08, 2008, 01:28:42 am » |
|
Eserîn Mevzuuna Bakış
Fıkh-ı Ekber kitabının Ebû Hanîfe'ye nisbetı hususunda ulemânın dedikleri böyledir. Bunun hakkında rivayetler çeşitlidir.
Kat'i hükme varabilmek için en doğrusu eserin metnini gözden geçirmektir. Eserindeki mes'elenin hepsinin Ebû Hanîfe'ye nisbeti doğru mu? Yoksa bâzıları onun zamanında ele alınmayan mevzular mı? Bu cihet incelenmelidir.
Biz Hind'de tabolunan Fıkh-ı Ekber kitabına baktık. Bâzı aydınlatıcı noktalar gördük.
Peygamberlerden sonra en faziletli olanları şu sırayla tertip ediyor: «Peygamberlerden sonra insanların efdali Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali'dir. Bunlar daima ibâdet eden, Hak üzere sabit ve hakla beraber olan zatlardır. Biz hepsini severiz. Ashabdan hiç birini hayırdan başkasıyla anmayız..»
Halbuki bütün menakıb kitaplarında zikredilen rivayetler onun Hz. Osman'ın Hz. Ali'den üstün tutup öne geçirmediğinde ittifak ederler. Bir sened'e dayanan bu rivayetler, senedi olmıyan bir metinden daha kuvvetlidir.
Fıkh-ı Ekber'de bâzı öyle mes'eleler görüyoruz ki, bunlar onun asrında ve ondan önceki çağlarda mevzuubahs edilmiş şeyler değildir. Elimizde bulunan kaynaklardan hiç birinde onun çağdaşlarından veya ondan öncekilerden birinin mucize, keramet ve istid-rac arasındaki farkı anlatmağa teşebbüs ettiğini göremiyoruz. Halbuki Fıkh-ı Ekber şöyle diyor: «Peygamberlerin mucizeleri, evliyanın kerameti haktır. Fakat haberlerde geldiği üzere iblis, Firavun, Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olup da onları .şimdiye kadar vukua gelmiş ve gelecek bulunan hallerine ve mucize ve ne de keramet deriz, istidractır: Hacetlerini yerine getirmek deriz. Zira Allah, düşmanların hacetini onları derece derece cezaya çekmek ve nihayet cezaya çarpmak kabilinde yerine getirir, onlar da buna aldanip daha azarlar. Bunlar caiz ve mümkündür.»
Evliyanın kerameti, kâfirlerden sadır olan hârukuiâde ahval, olağanüstü şeyler arasındaki farka dair bir söze o asırda cereyan eden münakaşalara tesadüf edemiyoruz. Bunlar îslâmda tasavvuf meydana çıktıktan sonra kelâm uleması arasında bahis mevzuu yapılmağa başlanmıştır. Ulemâ ermiş evliyaya Allah'ın neler bahsettiğinden söz açtılar, erenlerin olağanüstü hallerinden bahse . daldılar. Bu cihet bizi, mes'elenin esere sonradan ilâve olunduğu zannına götürmektedir. Veyahut eser Mâtürîdi ve Eş'arî görüşlerine göre o sırada yeniden yazılmıştır.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #112 : Mayıs 08, 2008, 01:29:19 am » |
|
Akaîd Görüşlerini Anlama Yolu
Ebû Hanîfe'nin akaide dair görüşlerini biz, yukanki sebeplerden dolayı yalnız Fikh-ı Ekber'den ve El-Âlim Vel-Müteallim'den almakla iktifa etmiyoruz. Bunları tarih kitaplarındaki rivayetlerden bu iki kitapta olanlara uygun düşüncelerle birleştiriyoruz. Böylece dört mes'eleyi ele alıp onlar üzerinde konuşacağız : 1- iman, 2- Büyük günah işleyen hakkında hüküm, 3- Kudret ve irade mes'elesi, 4- Kur'ân mahlûk mu, değil mi münakaşası.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #113 : Mayıs 08, 2008, 01:29:52 am » |
|
ÎMANIN HAKÎKATINA Dalr
Imâm-ı A'zam'a göre îmanın hakikati hakkında Fıkh-ı Ekber'-de olanlar muhtelif rivayetlerde naklolunanlara uymaktadır. Onun için bunları doğruluğunda şüpheye mahal yoktur. Fıkh-ı Ekber şöyle diyor:
«îman, ikrar ve tasdiktir.»[3]
islâm hakkında şöyle diyor: «islâm Allah'a teslim olmak, O'nun emirlerine boyun eğmektir. îman ile islâm arasında lügat bakımından fark varsa da islâm olmayınca îman olmaz, îman olmayınca da islâm olmaz. Bu ikisi içle dış gibidir. Din: îmana, Is-îâma ve bütün şeriatlere şâmil olan bir isimdir.»[4]
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #114 : Mayıs 08, 2008, 01:31:01 am » |
|
14- Îman Ve İslâm Bîr Mî?
Görülüyor ki, Ebû Hanîfe'ye göre îman sade kalple tasdikten ibaret değildir. îmanın hakikati kalbîe tasdik ve lisanla ikrardır. Böylelikle îman ile islâm, lâzım ve mezlum gibi birbirlerine bağlanıyor, kaynaşıyor, islâm olmayınca îman olmaz, îman bulunmayınca islâm da yoktur.
Ebû Hanîfe, bu husustaki görüşünün delilini, Cehm b. Safvari ile arasında geçen bir münakaşada izah etmektedir. Bu münazarayı sana da nakleedlim de Ebû Hanîfeyi fikirlerini izah eder ve delilini getirirken sen de dinlemiş ol!
Mekkî Menakııbnda diyor ki: «Cehm b. Safvan, Ebû Hanîfe'y-le konuşmak arzusiyle onun yanma geldi ve :
— Ya Ebû Hanîfe, hazırladığım bâzı mes'eleler üzerinde konuşmak üzere sana geldim, dedi.
Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:
— Seninle konuşmak abestir, seninle münakaşaya dalmak ateşe girmektir.
— Sözümü dinlemeden benim hakkımda bu ağır hükmü nasıl veriyorsun?
— Bana senin öyle sözlerini ulaştırdılar ki, onları Ehl-i Kıble olan bir Müslüman söylemez.
— Benim hakkımda gayba göre mi hüküm veriyorsun?
— Bunlar senin hakkında öyle meşhur olmuş şeyler ki, avamı da, havası da bunları duydu, herkes biliyor. Ben de ona göre söyledim.
—Ya Ebû Hanîfe, ben sana başka birşey sormıyacağım, yalnız îmanı soracağım.
— Bu vakte kadar îmanın ne olduğunu öğrenmedin mi ki bana soracaksın?
— Evet öğrendim, fakat bir nevide şüphem var.
— îmanda şüphe küfürdür.
— Küfürün bana hangi cihetten geldiğini beyan etmelisin.
— Sor, söyliyeyim.
— Bana söyle bakalım, bir kimse kalbiyle Allah'ı tanıyor, onun bir olduğunu, şeriki ve dengi olmadığını biliyor, sıfatlarını tanıyor. Lisanıyla bunları söylemeden Önce Ölüyor. Bu kimse mü'-min olarak mı öldü, yoksa kâfir midir?
— Kâfirdir, kalbiyle bildiğini Hsaniyle söylemedikçe Cehennem ehlindendir.
—- Allah'ı sıfatiyle bildiği halde neden mü'min olmuyor?
— Söyle, eğer Kur'ân'a inanıyor ve onu delil olarak kabul ediyorsan sana onunla cevap vereyim. Eğer Kur'ân'a inanmıyor ve onu delil tutmuyorsan, yine söyle, islâm milletine muhalif olanların konuştukları tarzda konuşup sana cevap vereyim.
— Kur'ân'a îmanım var, onu delil olarak kabul ediyorum.
Öyleyse dinle, Allah'u Teâlâ kitabında îmanı kalb ve lisana yani bu iki azaya bağlıyarak zikreder.
«Resule indirileni dinledikleri zaman onların gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Zira onlar Hakkı tanırlar ve derler ki, ey Rabbımız, îman ettik, bizi de şahit olanlarla beraber..»
«Biz niçin Allah'a ve bize gönderilen gerçeğe îman etmiyelim ve Rabbimizin bizi de iyi insanlar arasına katmasını dileyelim.»
îşte Allah da onları bu söylediglerinden dolayı altından ırmaklar akan Cennetlerle mükâfatlandırdı. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, iyi işler işleyenlerin mükâfatıdır.» (Mâide; 83-85)
Cenab-ı Hak onları Allah'ı tanıdıkları ve bunu sözleriyle söylediklerinden dolayı Cennete koymaktadır. Ve onlan kalbiyle tasdik ve lisanla ikrarları yüzünden mü'minlerden sayıyor.
Yine Allah'u Teâlâ buyuruyor ki:
«Deyin ki: Biz Allah'a inandık, bize gönderilen Vahye, İbrahim'e, İsmail'e, îshak'a, Yakub'a ve oğullarına vahyedilen şeylere ve Musa ile İsa'ya verilene ve. bütün Peygamberlere Rab'ları tarafından gönderilenlere îman ettik. Onlardan hiç birini diğerlerinden ayırmayız, biz ona teslim olanlarız.
«Eğer onlar da sizin îman ettiğiniz gibi îman ederlerse hak olan doğru yolu bulmuş olurlar.» (Bakara: 136-137)
îman ettik deyin, yâni lisanla söyleyin demektir.
Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor:
«Onlara takva kelimesini gerekli kıldı.» (Fetih Sûresi: 26)
«Bunlar sözün en iyisine iletilmişlerdir.» (Hac Sûresi: 24)
«Temiz söz ona yükselir.» (Fatır Sûresi: 10)
«Allah îman edenleri dünya hayatında da, âhirette de kavl-i sabit üzere sebatlı kılar.» (İbrahim Sûresi: 27)
Bütün bunlarda îman sözünden bahis vardır. Söz dille olur.
Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: «Lâ İlahe illAllah deyin, felah bulursunuz.» Felah bulmayı kelime-i şehâdeti söyleme-, den yalnız marifete bağlamıyor. Yine Peygamberimiz buyurur : «Kim ki Allah'tan başka Tanrı yoktur, derse ve kalbinde de bu böyle ise o Cehennemden çıkar.»
Allah'ı tanıyan Cehennemden çıkar demedi, diliyle söylemeğe bağladı.
Eğer sözle söylemek lâzım olmasa ve yalnız marifet kâfi gelseydi, lisaniyle Allah'ı red ve inkâr eden kimse kalbiyle Allah'ı bildiği vakit mümin sayılırdı. İblis de mümin sayılırdı. Çünkü o Rab-bini tanıyor ve yaradam, öldüreni, tekrar dirilteni, kendisine ığva eden o olduğunu biliyordu. Bakın nasıl diyor: «Yarab, beni neden ığva ettin? Ba's edeceğim güne kadar bana mühlet ver!» «Beni ateşten yarattın* onu ise balçıktan yarattın». Kâfirler de lisanla inkâr etseler de Rablarmı bildikleri zaman mü'min olurlardı. Allah'u Teâlâ buyurur:
«Nefisleri bunları kabul ettikleri halde yine inkâr ettiler.» (Nahl: 14 )
Lisanlariyle inkâr ettikleri için Allah'ı bir bildikleri halce onları mü'minlerden addetmiyor. Yine Allah buyurur:
«Allah'ın nimetlerini bilirler, sonra inkâr ederler, onların ekserisi kâfirdir.»
«De ki: Gökten ve yerden size rızk veren kim? işitmeğe ve görmeğe hâkim olan kim? Ölüden diri çıkaran, diriden ölü çıkaran kim? işi çevirip yürüten kim? Şüphesiz Allah'tır diyecekler. De ki: Korkmaz mısınız, işte o sizin Hak Rabbiniz Allah'tır.»
inkâr etmeleri yüzünden bilmeleri, marifetleri fayda vermedi. «Oğullarını nasıl bilirse onu öylece bilirler.»
Fakat Allah'ı inkâr ettiklerinden dolayı marifet ve bilgi hiçbir fayda sağlamadı.
Bunları dinleyince Cehm:
«— Benim aklıma bir çok şeyler koydun, yine gelip sana baş vuracağım» dedi.[5]
Mekkî, Ebû Hanîfe'nin: «Kalbiyle tanıyıp diliyle ikrar etmeden ölürse kâfirdir» sözünü şöyle izah ediyor: «Ebû Hanîfe'nin bu sözünün yorumu şudur: Diliyle ikrar etmemekle itham olunduğu takdirde yine ikrar etmezse, o zaman kâfir olur. Yâni: Kalbinde olanı diliyle de söyle, denilse de söylemese o vakit kâfirdir. Fakat böyle bir töhmet ve zan yoksa, meselâ denizde, bir adada veyahut bir mağarada tenha bulunsa, kalbiyle tanırsa kâfir olmaz.»
Demek oluyor ki, Ebû Hanîfe îmanı iki cüzden mürekkep sayıyor: Kalbiyle kat'î inanma, yani itikat-ı câzim olacak; sözle de bunu ikrar ederek kalbindeki tanımayı açığa vuracak, ilân edecek. Sözle ikrar zaruridir. Çünkü kaîbde olan teslimiyyeti meydana çıkaran odur. Lisanla söylemedikçe kalbdeki bilinmez. Onun için Ebû Hanîfe'nin îman taksiminde: Kalbiyle îman eden kimse diliyle söylemedikçe insanlar arasında mü'min sayılmasa da, Allah indinde mü'mindir.
ibn-i Abdulber tntikâ kitabında Ebû Hanîfe'ye göre, îman ve aksamını şöyle beyan ediyor: «Ebû Mukatil, Ebû Hanîfe'den naklediyor, demiş ki: îman, marifet, tasdik ve islâm ikrardır, insanlar tasdikte üç mertebe üzeredir: Bir kısmı; Allah'ı ve Allah tarafımdan her geleni kalbiyle ve lisaniyle tasdik eder. Bir kısmı lisa-niyle söyler, fakat kalbiyle inanmaz. Bir kısmı kalbiyle tasdik eder, lisaniyle bunu söylemez, Allah'ı ve Peygamberinin Allah tarafından getirdiklerini kalbiyle tasdik edip lisaniyle ikrar edenler hem Allah nezdinde ve hem insanlara göre mü'mindirler. Lisaniyle söyleyip kalbiyle inanmıyan Allah indinde kâfirdir, insanlara göre m-ü'-min sayılır. Çünkü insanlar onun kaibindekini bilmez. Kelime-i şehâdeti söylemek suretiyle imanını lisaniyle gösterdiğinden ona mü'min adını verirler. Kalblerde olanı bilmeğe onları zorlayama-yız. Bir kısmı Allah nezdinde mü'mindir, insanlara göre ise kâfirdir, Bu da şöyle olur, bir mü'min, kendini korumak için lisaniyle küfür izhar eder, onu bilmiyen kimse ona kâfir der. Halbuki o Allah nezdinde mü'mindir.»[6]
Bütün bunlardan görülüyor ki, Ebû Hanîfe'ye göre itibar yalnız kalble tasdike değildir. Behemehal teslim olmak, buna razı "olmak ve mümkün olduğu zaman bunu açığa vurmak, lisaniyle söylemek lâzımdır. Şayet korku gibi bir sebeple îmanını gizli tutmak, lisaniyle söyleyememek mecburiyeti varsa, o takdirde kalbiyle tasdikle iktifa eder. Lisanla söylemese de mü'mindir.
Bu iz'anla teslimiyet, gönülden Allah'a boyun eğmek, mü'min ile münafık arasını ayıran vasıftır. Münafık lisanla söyler, fakat kalbi inanmaz. Mü'minin hâli ise gönül nzasiyle Allah'a teslim olmaktır. Kalbi tslâma bağlıdır. Münafığın hâlinde marifet var, fakat iz'an ve teslimiyet yok. Lisaniyle söylese de kalbinde îman mevcut değil.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #115 : Mayıs 08, 2008, 01:31:38 am » |
|
Âsîleri Tekfîr Etmez
Ebû Hanîfe'nin bu hususta sözü böyledir. Bunlar sağlam, mantıkî sözlerdir. Kur'ân-ı Kerim'de olan va'd ve vaîde uygundur. Ulemâ bunu beğenmiş ve fukahânın cümlesi bunu böyle kabul etmiştir. Hicret yurdu olan Medine'nin fakıhı îmâm Mâlik bu hususta Ebû Hanîfe'ye muvafakat ederdi. Ömer b. Hammâd b. Ebû Hanî-fe diyor ki: «îmam Mâlik b. Enes'le görüştüm, onun yanında oturdum, onun ilmini dinledim, ondan ayrılacağım zaman ona dedim ki:
— Düşmanlık yapan hasedciler sana Ebû Harîfe'yi olduğundan başka türlü tanıtmağa çalışmalarından emin değildim.. Ben sana onu olduğu gibi tanıtmak isterim. Onun fikirlerini beğenirsen ne âlâ, yoksa sende ondan daha iyisi varsa onu da öğrenmiş olurum.
— Söyle bakalım, öyleyse, dedi. Şöyle konuştuk:
— Ebû Hanîfe günahından dolayı mü'minlerden kimseye kâfir oldun demez, dedim.
— Ne güzel söylemiş, dedi, veyahut isabet etti, dedi.
— O bundan daha büyüğünü söyledi: Kötü künahlar işlese de tekfir etmem, dedi.
— İsabet etmiş ve güzel söylemiş.
— Bundan daha büyüğünü söylerdi, dedim.
— Nedir o? dedi.
— Bir adam, taammünden, kasden günah işlese yine tekfir etmem, dedi.
— Doğru söylemiş.
— işte onun dedikleri bunlardır, her kim ki sana onun sözleri bunlardan başka türlü olduğunu haber verirse ona kanma.»[9]
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #116 : Mayıs 08, 2008, 01:32:33 am » |
|
Mürcîecilîk Hakkında Sözleri
Müteahhirinden cumhur Muslinimin re'yi bunun üzerine karar kılmıştır. Müslüman cemaatına bu hususta muhalif olanlar Hâriciler ve Muteziledir. Hal böyle iken bu söz ulemâdan bâzısı tarafından Ebû Hanîfe'ye dil uzatmak için vesile yapılmıştır. Bundan onun Mürcieden olduğu neticesini çıkarmışlardır. Şehri s tanı'nin bu itham hakkındaki sözünü yukarıda beyan etmiştik. Bizzat o Fikh-ı Ekber kitabında kendisinden bu töhmeti reddedip almakta ve kendi mezhebiyle Mürcie arasındaki farkı belirtmektedir:
«Mü'mine günahları zarar vermez, mü'min ateşe girmez, o fâ-sık ta olsa, dünyadan mü'min olarak çıktıktan sonra ateşte ebedî kalır deyemeyiz. Mürcie Taifesinin dediği gibi bizim hasenatımız makbuldür, günahımız yargılanmıştır da diyemeyiz. Fakat şöyle deriz: Kim ki ifsat eden ayıplardan, iptal eden hallerden hâîî olarak bütün şartiyle' iyilik yaparsa onu küfürle, dinden dönmekle, kötü ahlâkla iptal etmez ve mü'min olarak bu dünyadan giderse, Allah onun amelini zayi etmez. Kendi Iûtfundan kabul ederse, sevap verir. Allah'a şirk koşmamak, küfre sapmamak şartiyle irtikap edilen günahların sahibi mü'min olarak ölünceye kadar tevbe etmezse o Allah'ın dilemesine bağlıdır. Dilerse onu ateşte azaplandı-rır. Dilerse onu affeder. Cehennemde azap etmez.»[10]
Fıkh-ı Ekber'in bu ibareleri, întikâdan ve münakaşa kitaplarından naklettiklerimize tamâmiyle uygundur. Ebû Hanîfe'nin görüşüyle Mürcie arasındaki farkı daha ziyade açıklamaktadır. Doğrusunu isterseniz. Mürciecilik son devirlerine doğru ibahcılığa -herşeyi mubah saymaya doğru daha çok kayıp yaklaşmıştır. Fâsık-lar orada istedikleri kapıyı açık buldular. Onun için Zeyd b. Ali şöyle demiştir: «Fasıklan Allah'tan af bekleme tama'ma düşüren Mürcieden ben teberri ederim,»
Onun için diyebiliriz ki: Büyük günah işleyen hakkında görüşler üç guruba ayrılmıştır: Bir kısmı onları, mü'minlerden saymaz Hâriciler ve Mutezile gibi. Bir kısmı îmanla beraber mâsiyet hiç zarar vermez, Allah bütün günahları affeder, der. İşte bunlar dâ mezmun Mürciedir. Üçüncü grup ki, ulemanın ekserisi bunlardandır. Bunlarca âsi olan tekfir olunmaz, iyiliğe on misli cevap vardır» günaha ise kendi miktarı kadar azap vardır. Allah'ın affı hiç bir kayıt altına alınmaz, bir hadde tâbi değildir, tşte Ebû Hanîfe bu ulema zümresi ndendir. Cumhur Müsîimînin akidesi de budur. Eğer bu re'ye kail olanlara Mürcie denirse o zaman Cumhur Müsli-mîn Mürcie demek olur.[11]
îyi araştıran ulemâ, Mürcie namını yalnız ikinci gruba vermektedirler. Onun için Ebû Hanîfe'den Mürcieliği reddederler. Çünkü o esaslara göre Mürcie'de amel ve taat cihetini ihmal vardır. Ameli hesaba katmıyorlar. Halbuki muttakî olan Ebû Hanîfe asla böyle bir şeye kail değildir.
Hayrat'ül-Hisan'da şöyle deniyor: «Bir kısmı Ebû Hanîfe'yi Mürcie'den saymaktadır. Bu söz doğru değildir. Evvelâ Mevâkıf sarihi diyor ki: Mürcie'den olan Assan'ı Ebû Hanîfe'yi de Mürcie'den sayıyor ve kendi görüşlerini ona nisbet ediyordu. Bu ona iftiradır. O, şöhreti olan bu büyük imama Mürciecilik nisbet ederek mezhebi yaymağa bakıyordu. Sonra Amidî diyor ki:
«Onu Ehl-i Sünnet Mürciesinden saymış olsalar gerek. Çünkü Mutezile ilk zamanlarda kader mes'elesinde kendilerine her muhalif olana Mürcie damgası vuruyordu. Veyahutta Ebû Hanîfe iman eksilmez ve artmaz dediğinden, ameli îmandan geri bırakır zannettiler ve Mürcie'den saydılar. Halbuki bu böyle değildir. Çünkü Ebû Hanîfe amele son derece ehemmiyet verir. Birçok amel mes'e-lelerinde fıkhî içtihadı vardır.»
Üçüncü olarak İbn-i Abdulber diyor ki: «Ebû Hanîfeîyi çeke-miyorlardi. Hased edenleri çoktu. Ondan olmıyan şeyi ona nisbet ediyorlardı ona yakışmayan şeyleri uydurup söylüyorlardı.»
îşte Ebû Hanîfe'nin Mürcieciliği hakkında ulemânın sözleri bunlardır. Bence Ebû Hanîfe asla Mürcieden addolunamaz. Meğer ki fâsıkı, mü'minlerden sayan herkes mürcieden addedilmiş olsun. Allah'u Teâlâ âsilerin bâzısını affeder, Allah'ın affı bir kayıt ve tahdit altına alınamaz. Bu hâle göre yâlnız Ebû Hanîfe değil. Mutezileden başka bütün fukahâ ve muhaddisler Mürcie zümresine girmiş olur ki, bu doğru değildir.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #117 : Mayıs 08, 2008, 01:33:04 am » |
|
Kader Ve İnsanların Amelleri Mes'elesi
Ebû Hanîfe nüfuz-ı nazar sahibi, iyi görüşlü bir zattır. Onun için kader mes'elesine dalmaktan çekinirdi. Ve arkadaşlarına da bunu tavsiye ederdi. Yusuf b. Hâlid, Basra'dan geldiği zaman ona şöyle demiştir:
«Bu, insanların karşısına dikilmiş güç bir mes'eledir. Bunu halledin güçlüğü kim yenebilecek? Bu Öyle kapalı bir mes'eledir ki, anahtarı zayi olmuştur, anahtarı bulunursa o zaman içindeki belli olacak, onu açacak olanlar, ancak Allah indinden haber getirenlerdir.»
Kaderiyyeden bir grup ona gelerek kader mes'elesini münakaşa yapmak istediler. Onlara şöyle dedi: «Bilmez misiniz ki, kadere bakan, güneşe bakan gibidir, baktıkça gözleri kamaşır, şaşkınlığı artar.» Fakat Kaderiyye bu haddi aştılar, kaza ile adalet arasım nasıl bulabileceğini sordular. Allah herşeyin nasıl olacağına hüküm ve kaza ediyor. Onun kazası ve kaderi üzere o işler oluyor. Sonra neden kaza ve kader çerçevesi dairesinde yaptıklarından dolayı insanları hesaba çekiyor? îşte bunu sordular ve dediler ki:
— Allah'ın mülkünde kazası dışında bir şey yapmak mahlûh-tan hiç birinin elinden gelir mi?
— Hayır, gelemez, Yalnız kaza iki türlüdür. Biri Vahiyle emirdir. Diğer kudrette takdir eder, kudret verir. Meselâ küfre kudret verir, fakat emir vermez. Belki nehyeder. Emir de iki türlüdür. Emr-i tekvîn, yâni birşeyi meydana getirmek ,olmak emri. Ol, der, olur. Bu vahiy emrinden başkadır.»
Ebû Hanîfe'nin bu taksimi ne güzeldir. O kazayı kaderden ayırıyor. Ona göre kaza demek: Vahy-i İlâhî ile Allah'ın vermiş olduğu hükümdür. Kader ise kudret-i îlâhiye altında cereyan edendir. Allah ezelden halkın umurunu takdir etmiştir. Vahyin muktezasına göre kullarına takalifi vardır. Ameller kulun ihtiyariyle Allah'ın takdiri üzere cereyan eder. Emir de iki kısımdır, icat ve tekvîn emri var, bir de teklif emri var. Kâinattaki umur birinciye göre cereyan eder. Âhırette ceza ise ikinci teklif emrine göredir.
Burada şöyle bir mes'ele var: Taat ve isyan kulun dilemesiyle midir? Yoksa Allah'ın meşietiyle midir? Şayet kulun meşîetiyle ise Allah irade eder mi? Allah'ın iradesi emrinden ayrılır im? Bu halli müşkîl bir mes'eledir. Ebû Hanîfe bu mes'eleye insan, bilgi takatinin varabileceği şekilde ve Allah'ın kudret ve kemâline lâyık tarzda şöyle cevap veriyor:
«Ben bu hususta ortadan söylerim, ne cebir var, ne de tefviz var. Allah'u Teâlâ kullarına takat getiremiyecek bir şey teklif etmez. Onlardan yapamıyacaklan bir şey istemez, işlemedikleri bir şeyden dolayı onları cezalandırmaz. Yapmadıkları bir şeyi onlara sormaz. Bilgileri olmryan bir şeyin münakaşasına dalmalarına rızası yoktur. Bulunduğumuz hâli Allah'u Teâlâ bilir.»[12]
işte bu mes'elede mütefekkire yakışan söz budur. Coşkun dalgalar gibi çalkalanan bu mes'eleye, içinde boğulurum endişesiyle dalmak istemiyor, insan iradesine lâyık olduğu hürriyeti veriyor. Çünkü bu hissolunur bir emirdir.
Her hangi bir münakaşacı onu girmek istemediği bu mevzua sürüklemek isterse, beşer ilminin takat getiremiyeceği bu mes'eleye sokarsa yasak hududu geçmez. Kaderiye'ciler[13] ona sordular :
Bize haber ver. Allah bir kuluna küfrünü murat ederse ona iyilik mi yapmış olurw yoksa fenalık mı?
Şu cevabı verdi:
— Fenalık etti, zulüm etti denilmez. Allah'ın emrine muhalefet edenler hakkında bunlar söylenir. Allah ise bundan münezzehtir.
Bağdat tarihinde Ebû Yusuf'tan naklolunuyor:
Ebû Hanîfe'yi şöyle derken işittim. Bir kaderci, ile konuştun mu, sana söyliyeceği iki şeydir: Ya küfür etmek, ya sükût etmek. Ona bu şeylerin böyle olacağını Allah eskiden biliyor muydu diye sorulsa: Buna karşı: Hayır derse kâfir olur. Evet derse ona sorulur: Bildiği gibi olmasını mı diledi, yoksa bildiğinin hilâfına olmasını mı diledi? Cevabında: Bildiği gibi olmasını diledi derse mü'-minden îmanı, kâfirden küfrü dilediğini ikrar etmiş olup, yok ilminin hilâfına olmasını diledi derse Allah hem diliyor, hem de meramına nail olamıyor demek. Bildiğinin aksine dileyen ve bildiği olmayan bir tanrı tanımak ise küfürdür.»
Hulâsa Ebû Hanîfe bu mevzua muayyen hudutlar dahilinde dalıyor. Bu denizde fazla açılmıyor. Hayır ve şer her şeyin Allah'ın kaderiyle olduğuna inanıyor. Allah ilminin, iradesinin ve kudretinin şumuline îmanı var. Allah'ın iradesi haricinde insandan bir iş sadır olmaz. İnsanın taatı ve mâsiyctleri kendisine aittir, insanın cüz'i iradesi ve ihtiyan vardır. Onun için yaptığından sorulur, hesap verir. Hayır olsun, şer olsun zerre kadar haksızlık görmez. Bunlar Kur'ân'ın akideleridir. Ebû Hanîfe bunları Kur'ân'm sağlam âyetlerinden alıyor. Kadercilerle münakaşa yapması onlann önünü kesmek, onları susturmak, delâletlerini yüzlerine çarpmak içindir.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #118 : Mayıs 08, 2008, 01:33:42 am » |
|
Ebü Hanîfe Îtîdalden Ayrılmaz
Ebû Hanîfe cebre kail olan Cehmi'ye'nin nazariyesini almıyor. O insanın ef'âlinde iradesi olmadığına kani değildir. Bununla beraber görüyoruz ki, onu tenkîd edenler daima onun Cehmiye'den olduğunu ileri sürüp duruyorlar; böylece ona iftira atıyorlar. Cehme ta'zîm için onun devesinin yularını tuttuğunu söylüyorlar. Bu yalanı uyduruyorlar. Halbuki o, Cehm'Ie münakaşalar yapıyor onun bâtıl delillerini çürütüyordu. Nasıl ki Ebû Yusuf onun şöyle dediğini nakleder: «Horasan'da iki sınıf şer insan var: Cehmiye ve Müşebbihe.»
ilim ve faziletten mahrum olan bâzı kimselerin iftira atarak ulemâya haksızlık yapmaları olsa olsa bu kadar olur. Hayır ve şer kaderle olduğuna hükmetmezse Mûtezili derler, hayır ve şer kaderle olduğuna hükmederse Cehmiye derler. Halbuki o Cehmiyeden uzak olduğunu kendisi haykırıyor. Doğru rivayetler onun Cehmiye'nin yollarını kesip bâtıl propagandalarının yapılmasına engel olduğunu anlatmaktadır.
22- Hâlk-ı Kur'ân Mes'elesî
Ebû Hanîfe zamanında bâzı kimseler Müslümanlar arasında Kur'ân'm mahlûk olduğuna dair sözler etmeğe başladılar. Kur'ân Hz. Peygamberin en büyük mûcizesidir, fakat Allah'ın mahlûkudur, diyorlardı. Bildiğimize göre bu sözü ilk söyleyen Ca'd b. Dirhem olmuştur. Onu Horasan Valisi Hâlid b. Abdullah idam etmiştir. Cehm b. Safvâ da buna kail oluyordu.
Ebû Hanîfe düşmanları onun da bu re'yde olduğunu iddia ediyorlar ve onun bundan dolayı iki defa tövbeye çekildiğini söylüyorlar. Sözde Emevîlerin Irak Valisi olan Yusuf b. Ömer tarafından bir defa, başka bir defa da kadı Ibn-i Ebî Leylâ tarafından tevbe ettirilmiş imiş!
Sabit olmuş bir töhmeti veya delile dayanan bir görüşü ulu orta reddetmek bizim âdetimiz değildir. Fakat bu hususta Ebû Hanîfe'ye nisbe tolunan bu rivayetleri kabul etmekte tereddül ediyoruz. Bunları doğru bulmuyoruz. Çünkü bunlar onu kötülemek istiyen düşmanları yoliyle gelmektedir. Ve elimizde bunlara muarız rivayetler de vardır. Ve bunlar kabule daha lâyıktır. Çünkü bunlar töhmet altında olmıyan mevsuk kimselerin rivayetleridir. Akâid hususunda rasgele söz söylememekle şöhret bulan, ölçülü konuşan Ebû Hanîfe'nin sânına yakışan da budur. Çünkü o ancak selefin daldığı mevzulara dalardı. Selefin görüşlerini ve dînî hakikatleri müdafaa ederdi.
Onun Kur'ân mahlûktur deyip de sonra bundan tevbe ettirildiğine dair olan rivayetleri bir yana bırakalım da onun bu mesele hakkındaki kanaatim başka haberlerden öğrenmeğe çalışalım. Bu hususta iki haber nakledeceğiz.
Birincisi: Bağdat tarihi diyor ki: «Kur'an mahlûktur sözüne gelince denildiğine göre Ebû Hanîfe'nin buna asla kail olduğu yoktur.» Yine orada şöyle deniyor: «Ne Ebû Hanîfe, ne Ebî Yusuf, ne Züfer, ne Muhammed ve ne de onların arkadaşlarından hiç birisi Halk-ı Kur'ân hakkında asla birşey demediler. Haîk-ı Kur'ân hakkında Bişr, Merisi, Ibn-i Ebî Duâd konuştular ve işte bunlar Ebû Hanîfe'nin ashabına da leke sürdüler.»[14]
ikincisi: întikâ kaydediyor: Ebû Yusuf diyor ki: «Bir Cuma günü Küfe mescidine bir adam gelerek Kur'ân hakkında sorar. Ebû Hanîfe orada yoktur, Mekke'de bulunmaktadır." Oradakiler aralarında ihtilâfa düşerler, Ebû Yusuf diyor ki: VAllah o insan şekline girmiş bir şeytandı zannederim; bizim halkımıza sokuldu, bize bu mes'eleyi sordu, biz de birbirimizle soruştuk ve cevap da vermedik. Üstadımız burada yok, o söze başlamadıkça biz söze katılmağa hoş görmeyiz, deyip savdık. Ebû Hanîfe geldiği zaman ona bu mese'leyi açtık, şöyle şöyle oldu, bu hususta ne biliyorsun, dedik. Yüzünün rengi değişti. Güç bir mes'ele vuku buldu da biz de o, hususta bir şey söylemedik zannetti. Nasıl oldu diye sordu. Biz de şöyle oldu diye anlattık. Bir müddet sükûta daldı. Sonra: Siz ne cevap verdiniz? dedi. Biz de hiçbir cevap vermedik, yanlış bir şey söyleriz, sen de onu beğenmezsin diye korktuk da bir şey söylemedik,, dedik. Bunu duyunca sevindi ve:
— Allah hayırla mükâfatlandırsın, benim vasiyetimi iyi tutun. Bu hususta asla birşey demeyin, bunu asla sormayın. Yalnız şunu bilin: Kur'ân Allah'ın kelâmıdır, deyin. Buna bir harf bile ziyade etmeyin. Zannetmem ki bu mes'elenin sonu gelsin.»[15]
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #119 : Mayıs 08, 2008, 01:34:12 am » |
|
Açık Netice : Hâlk-I Kur'ân Mes'etesine Dalmaktan Çekinirdi
Bu sözlerden çıkan netice şüphe bırakmayacak surette gösteriyor ki, Ebû Hanîfe bu mes'eleye dalmaktan çekiniyordu. Fakat düşmanları bu yolda asılsız şeyler uydurdular; Ebû Hanîfe'ye iftira ettiler. Hanefiyyeden bazılarının hâlk-ı Kur'ân'a kail olmaları onların bu asılsız sözlerinin yayılmasına ve doğru zannedilmesine yardım etti. Ebû Hanîfe onların iftiralarının gadrine uğramıştır. Bâzı Hanefîyyenin sözlerini ona yüklemişlerdir. Yine bu cümleden olarak Ebû Hanîfe'nin torunu ismail b. Hammâd b. Ebû Hanîfe'nin Hâlk-ı Kur'ân'a kâiî olması da bu isnadın ona yapışmasına sebep olmuştur. Çünkü rivayete göre, İsmail b. Hammâd şöyle demiş: «Kur'ân mahlûktur, bu benim re'yimdir ve atalarımın re'yi-dir..» Bişr b. Velid bunu şöyle reddetmiştir.
— Senin re'yindir, buna evet deriz. Fakat atalarının re'yi olduğuna gelince, buna cevabımız: Hayır, öyle değildir, olacaktır.
Hâlk-ı Kur'ân'a kail olan Mutezile .ilimde fıkıhta yüksek mevki sahibi olan kimselerin de bu re yde olduklarını' söyleyerek kendi mezheblerini tervice çalışıyorlardı. Ebû Hanîfe'yi de bu işe karıştırdılar.
Bütün bunlara dayanarak diyoruz ki: Ebû Hanîfe Hâlk-ı Kur'* ân mes'elesine dalmamıştır, bu mevzuu kurcalamamıştır. Ve pek tabiî ki Kur'ân mahlûktur da dememiştir. Kanaatımızca bu mes'e-leyi mevzuubahs etmek günah da sayılmaz!
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbn-i Nedim, El-Fihrist
[2] İbn-ı Bezzâzî, Menâkıb-ı Imam-ı A'zam, c. II, s. 108.
[3] Fıkh-ı Ekber, Haydarâbâb Tab'i, s.10
[4] Aynı eser, s, 11
[5] Mekkî, Menâkıbı Ebû Hanife, c. I, s. 145 - 148
[6] İbn-i Abdulber, Intikâ, s. 168.
[7] İbn-i Bezzazı, Menâkıb-i İmâmı A'zam c. II, s. 141
[8] İbn-i Abdulber, Intilçâ, s. 167.
[9] Mekkî, Menakıbı Ebû Hanîfe, c. I, s. 77.
[10] Ebû Hanîfe, Fıkh-ı Ekber, s. 9, Haydarâbâc tab'ı.
[11] El-Müel ve'l Nihal sahibi bunlara Ehl-i Sünnet Mürciesİ namını verir.
[12] Yusuf b. Hâlid Sdmtî ile geçen konuşması.
[13] Kaderiye: însan filini yaratır,Allah mâsiyeti murad etmez derler
[14] Hatib Bağdadi, Târihi Bağdat, c. XIH, s. 377, 378.
[15] İbn-i Abdulber, İntikâ, s. 156.
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
|