Sadakat İslamî Forum
 
*
Selamün Aleyküm; Ziyaretçi kardeşim. Ailemiz ferdiysen giriş yap. Değilsen Sadakat Ailesine 10 sn de katılabilirsin. Mart 12, 2010, 07:41:38 am


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 2 [3] 4   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: İmami Azam Hazretleri Hakinda Malumat Topluyoruz  (Okunma Sayısı 9745 defa)
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #80 : Mart 10, 2008, 01:20:16 am »


71-Bu Hercümerc Îçlnde Ebû Hanîfe
 

işte bu saydığımız şeylerin cümlesi, Irak'da fikir münazara­ları çıkmasına, birbirine zıd ve aykırı görüşler ve kanaatler ara­sında boğuşmalara sebep olmuştur. îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe iş­te böyle bir asırda yaşamıştır. Bu fikir boğuşmalarının asıl mer­kezi Irak'tı. Hiç şüphesiz ki, îmâm-ı A'zam bunlara karışacak, bu bahislere o da dalacaktı. Fakat o bunlara, dînini tamamiyle an­layan, îmanı kuvvetli bir Müslüman sıfatiyle daldı. Sapık fırkalara, çeşitli mezheplere karşı vukufla ve şerefle îslâmı müdafaa etti. Türlü dînî fırkalarla mücadelede onun sağlam bir görüşü, şeref­li bir mevkii haiz olduğu şüphesizdir. Ondan bu hususta naklolu-nanlar onun akîdeye dair görüşlerini teşkil eder.

 
Tedvinîn Başlaması Ve Dîn Îlîmlerî
 

İşte o devirdeki felsefe ve fikir temayülleri ve bunların o bü­yük fakîh Ebû Hanîfe üzerindeki tesirleri böyledir. Şimdi de bu asırdan, biraz da din ilimleri bakımından bahsedelim :Sadr-ı îslâmda ilim şifahî idi, yâni başkalarından dinlemek suretiyle alınırdı. Fakat sonraları ilim sahası genişleyip bazı kim­seler muhtelif ilimleri öğrenmeye başlayınca, Emevî devrinin son­larında ulemâ ilmi tedvin etmeğe yâni yazı ile tesbit etmeğe baş­ladılar. Dînî ilimler ve Ulûm-ı Arabiyye birbirinden ayrıldı. Her ik­limde, kendilerini o ilme veren ihtisas sahipleri yetişmeğe başla­dı. Her ilmin esasını ve kaidelerini tesbit edenler çıktı. Emevî dev­ri sonlarında fukaha, fıkıh ilmini, muhaddisler Hadîs ilmîni tedvi­ne başladılar. Hicaz fukahası : Abdulîah b. Ömer'in Âişe'nin, İbn-i Abbas'ın fetvâlariyle onlardan sonra gelen Medine'deki kibâr-i Tabiînin fetvalarını topluyorlardı. .Onları inceliyorlar,, onlardan hüküm çıkarıyorlardı. Irak fukahası ise Abdullah b. Mcsud'un fet­vâlariyle Hz, Ali'nin hüküm ve fetvalarını, Kadı Surayh ve diğer Küfe kadılarının verdikleri mahkeme kararlarını topluyorlar, onlardan hüküm çıkarıyorlar ,yeni hüküm verme yollarını bulu­yorlardı. Abbasîler devri gelince Hadîsler de fıkıh bablan üzere tertiplenerek tedvin işi gayet genişledi.

îş yalnız bu saydıklarımıza münhasır değildi. Şiâ fukahâsı da kendi re'y ve görüşlerini toplayıp tedvin ediyorlardı. Milano'da bazı îslâm eserleri bulundu. 122 hicrî yılında şehid edilen imâm Zeyd b. Ali'ye mensup fıkha dair yazma bir eser bunlar arasında­dır. Elde mevcut ve matbu olan Kitab-ul Mecmû'çla bu imâma nis-bet olunmaktadır. Bu nisbet sahih olsun olmasın, muhakkak olan bir cihet varsa o da îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe zamanında Şia'nın Zeydiye konulan maruf ve belli görüşleri ve re'yleri vardı. Ebû Hanîfe bunlardan haberdardı. Tercüme-î hâlinden biliyoruz ki, onun Zeyd b. Ali ile daima münasebeti vardı. Cafer Sâdık'la, Mu-hemmed Bâkır'la ilmî münasebet bağları mevcuttu. O, îmâmiyye-nin oniki imâm ve îsmâiliyye imamlarının fıkhını biliyordu.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #81 : Mart 10, 2008, 01:21:40 am »


72-Çeşîtlî Münazaralar

O asır, münazaralar, mübahaseîer asrı idi. Muhtelif dînî fır­kalar arasında, Şîa ve Ehl-i Sünnet arasında. Haricîlerle başkaları orasında bu gürültülü münazaralar durmadan devam ediyordu. Sa­pık fırkalar diğerleriyle boğuşuyor Mu'tezile Ehl-i Sünnete çatı­yor, Ehl-i Sünnet ulemâsı doğru ve sağlam İslâm akidelerini mü­dafaaya çalışıyorlardı. Ulemâ bu münazaralar için bir yerden baş­ka yere giderlerdi. Yukarıda geçtiği üzere birçok sapık fırkalarla mücadele yapmak için Ebû Hanîfe Basra'ya 22 defa gitmiştir. Ba­zı Basra ulemâsı da münazaralar yapmak için Kûfe'ye gelirlerdi.

Hac mevsimi, ulemâ bir araya toplanınca fıkıh münazarası mevsimi halini alırdı. Bakarsın Ebû Hanîfe Evzâî ile münazara ya­pıyor, îmâm Mâİik'İe mübahase ve müzakerelerde bulunuyor. Fukahârın mübahase ve münakaşaları, sapık fırkalarla yapılan mü­nazaralardan çok daha hayırlı ve yararlı oluyordu.                     , .

Bu münazara ve münakaşalara bazan memleket taraftarlığı, hemşehrilik,gayret ve taassubu da karıştığı olurdu. Basra ve Küfe uleması iki cepheye bölünmüştü. Birbiriyle münakaşa yaparlardı. Herkes memleket gayreti güderdi. Kendi memleketi kazanırsa pğü-nür, yenilirse yerinirdi. Hattâ bu halin bazan seçkin, ve halis ule­mâ arasına bile sokulduğu olurdu. Bu kabilden bir olayı nakle­delim :

Yusuf b. Hâlid es-Semtî'nin[3] Ebû Hanîfe ile ilk defa görüş­mesine dair olan o hâdiseyi îbn-i Bezzazı Menâkıb'ından dinleye­lim : «Hilâl b. Yahya er-Re'y diyor ki: Yusuf b. Hâlid es-Semtî an­latırken dinledim; şöyle dedi: Ben Osman el-Bettî'nin dersine de­vam ederdim. OA Hasan Mutezilî ve îbn-i Şîrîn mezhebine kayardı. Onların mezheplerini öğrendim. Bu hususta münazaralarda bulun­dum. Küfe ulemâsını da görüp onların mezheplerini de öğrenmek istediğimden Kûfe'ye gitmek üzere kendisinden müsaade istedim. Ve Küfe'ye gittim. Bana Süleyman A'meş'i tavsiye ettiler. Çünkü .Hadîsde en kıdemli âlim o idi. Hadîsde soracak bazı mes'elelerim vardı. Onları muhaddislere sormuştum. Fakat hiç birisi bileme­mişti. A'meş'in halkasına oturdum. Ve bunları ona açtım:

— Getir göreyim, dedi. Yanına vardım. Bana:

—  İhtimal ki sen de Basrahlar, Kûfelilerden daha bilgili der­sin. Hayır, hayır, Kûfe'nin sahibi aşkına bu böyle değildir. Basra ancak hikayeci, veya rüya tabircişi veya ağlayan yaşcı çıkarır. Val-Iah şu Kûfe'de, Arablarmdan değil, Mevâlîsinden olan o tek adam yok-mu, işte o hepsine yeter, öyle mes'eîeler bilir ki, onları ne Ha­san, ne İbn-i Şîrîn, ne Katâde, ne Osman el-Bettî bilir, ne de baş­kaları.                             

A'meş konuşurken öyle kızmıştı ki, asâsiyle bana vuracak di­ye korktum. Sonra yammdakilerdcn birine dedi ki:

—  Bunu Nu'mân'ın (Ebû Hanîfe'nin) meclisine götür, vAllah onun en küçük talebesini görse, mahşer halkının    hepsine cevap yetiştirmeğe kadir olduğunu anlar.

İçime öyle bir korku girdi ki, derecesini Allah bilir. Adam kalktı. Ben de arkasından yürüdüm. Mescidden çıktıktan sonra:

— Nu'mân, Benî Haram mahallesinde bulunur. Orada sor, c bu mes'eîeleri en iyi bilendir. Benim işim var oraya kadar gidemi yeceğim, sen yürü dedi.

Ben de sora sora aramağa başladım. En sonunda Benî Ha ram mahallesine geldim. İkindi vakti olmuştu. Baktım Öteden bi: adam geliyor, güzel yüzlü, temiz elbiseli. Arkasından da O'na ben zer bir oğlan var. Yaklaşınca selâm verdi. Sonra minareye çıktı Güze! bîr ezan okudu. Anladım ki, Nu'mân bu zat olacak. Minare den inince iki rek'at namaz kıldı. Namaz kılışı Hasan ve îbn-i Sî rî'nin namazlarına çok benziyordu. Etrafında talebeleri topland; öne geçti. Onlara namaz kıldırdı, tıpkı Basrahlann namazı gib Namaz tamam olup selâm verince arkasını mihraba dayadı, yi zünü cemaata döndü. Onları selâmladı. Sonra yanmdakilerde her birine hal-hatır sordu. Sıra bana gelince:

—  Sen yabancısın galiba, Basrah mısın? dedi.

—  Evet, dedim.

— İsmin nedir? diye sordu.

Ben de ismimi, nesebimi söyledim.    Sonra   künyemi   sord Künyemi söyleyince:

—  Osman el-Betti'nin dersine devam edenlerden misin? dec

—  Evet, dedim.

—  Eğer o bana yetişseydi, kavillerinin çoğundan vaz geçeri

Sonra bana:

—  Soracağın mes'eleîeri sor bakalım,    dedi.    Arkadaşlard: önce sen başla. Çünkü sen garîbsin. Senin gibi fıkıh meraklıların hak-ı takaddümü vardır. Yeni gelen yabancı, dehşet verir; her ( lenin de bir haceti vardır.

O gün mes'eleîeri ben sordum, o cevap verdi. A'meş'le aram dakî geçeni de ona anlattım. Allah selâmet versin ona, memleke nin ismini başkasiyle yükseltmek istiyor...

Hasan-ı Basri ve lbn-i Şîrîn, bu iki faziletli zat, A'meş'in dediklerini doğru çıkarır şekilde birbirlerine atıp tuttukları olur* Ibn4 Sîrin, Hasan-ı Basrî'ye tariz yapar: Sultandan atiye ve ihs kabul ediyor, muhal şeyleri rivayet eyliyor, arzusuna göre söylüy Tsadere kail, sanki yerin sahibi o, iş onun elindeymiş gibi konuşuyor. îbn-i Şîrîn söylediği için bir gün Hâlid el-Hazzâ, meclisini bi­le terketti...»

Hasan da tbn-i Şîrîn'e ta'riz yapardı: Bir tulum suyla abdest alır, sabahleyin ise üç tulum suyla oğuna oğuna yıkanır. Kendine azap veriyor. Peygamberin sünnetinin hilafını yapıyor, rüya tabir ediyor sanki Yâkub Aleyhi's-Selâmın âlinden. Bırak onu sen lâ­zım olanı öğren. Milletler sizden önce birleşmemişler ve birleşe-mezlcr. Allah'u Teâlâ buyurur ki: «İhtilâf üzere devam ediyor­lar, ancak Rabb'ının acıdıkları müstesnadır.» Onları bunun için yarattı. Eğer böyle olmasaydı, takdirât cereyan etmezdi. Tabiatîer türlü türlüdür. Herkes kendi yolunca işliyor. Kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbımiz en iyi bilendir, dedi ve sonra sükût etti.

Yûsuf b. Hâlid es-Semtî diyor ki: Sonra ona :

-— îhtilâf mevzuu olan şu kader mes'elesi hakkında ne der­sin? diye sordum. Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

— Bilindiği gibi Basrahlar Kûfeliler kader mes'elesinde ihti­lâfa düştüler. Bu mes'eîe gayet müşkil bir iştir. Bu, insanların hal­line takat getiremiyecekleri bir meseledir ki, anahtarı kaybolmuş­tur. Eğer anahtarı bulunursa içinde ne olduğu bilinir. Bunu an­cak Allah tarafından gelen haberci açar, Allah indinde olanı o ha­ber verir. Fakat bu devir geçti. Bizim dediğimiz iki kavli arasın­da orta bir kavildir. Ne cebriyecilik, ne de büsbütün tefviz. Al­lah'u Teâlâ kullarına takat getirmiyecekleri şeyi teklif etmez. On­lardan yapamıyacaklarım istemez. İşlemedikleri bir şeyden dola­yı onlara ıkab etmez. Bilmedikleri şeyler hakkında münakaşaya dalmalarına rızası yoktur. İçinde bulunduğumuz    ahvali Allah en iyi bilendir. Doğru ve sevap olan, O'nun nezdindedir. Biz içtihad ederek doğruyu araştırıyoruz. Her müetehid isabet eder. Allah bilmiyecekleri bir şey hususunda içtihad yapmalarım asla emret­mez. Allah her niyaz edenin veiisidir. Herkes O'nun rızasını arar. Allah bizi ve sizi sevdiği ve razı olduğu şeye muvaffak buyur­sun.»[4]

 
Yûsuf Semtî'ye Verdiği Cevaptan Alınanlar
 

Yûsuf b. Hâlid Semtî'nin Ebû Hanîfe ile ilk görüşmesine dair sözler işte böyledir. Bunlar herkesin kendi memleketinde nasıl ta­raftarlık yaptığını gösterir. Basrahlar kendi ulemâsını ve onların bilgilerini öğüyorlar, Kûfeliler kendi, ilim adamlarım göklere çıka­rıyorlar. Bu hâdise bize Hicaz ulemâsı ile Irak ulemâsı arasındaki cidalin sebeplerini biraz açıklamaktadır. Hicaz ve Irak'ın iki cep­heye ayrılması yalnız görüş ve usul farkından ileri geliyor değil­di. Buna muhît ve memleket tarafgirliği de karışıyordu. Bu bize aynı zamanda ulemâ arasındaki ihtilâfları da göstermektedir. Aralarında arasira sert tenkidler oluyormuş demek. Tabiînden olan Hasan ile îbn-i Şîrîn her ikisi de değerli din âlimlerinden oldukla­rı halde, usûl ayrılığı yüzünden birbirlerini tenkid ediyorlar!

Ulemâ arasında bâzı mes'elelerde şiddetli ihtilâflar olduğunu görüyoruz. Muhaliflerini dille yaralayanlar var. Ebû Hanîfe, asrı­nın ruhunu işte böyle gayet iyi biliyor, ulemâyı ve onların ruhunu anlıyor. Kendisi fikir istiklâlini muhafaza ediyor. Aklını hakem ya­pıyor, o hadiselerin içine nüfuz eden bir araştırıcı sıfatiyle her şe­ye vâkıf bir mütefekkirdir.

Aklı onu şaşırtıp boş meydanlarda djU^tmuaz. Aklını gücü yetmiyecek bir şeye zorlamaz. însan fikrinin fcavramıyacağı şey­lere zihnini yormaz. O, kader mes'elesiin" anahtarı kaybolmuş bir mes'ele addediyor, ne doğru!

 
80- Îçtîmal Ve Fikri Cereyanlar
 

İşte Ebû Hanîfe zamanındaki fikrî ve İçtimaî yönelimlerin ana hatları bunlardır. Biz burada bu kadarla iktifa ediyoruz. Onun şahsî tefekkürâtına taallûk edenleri yeri gelince c-v a bahis konu­su yapacağız. Bunların bir kışını itikad ve kelâmaaKİ mezhebine, bir kısmı da fıkhı içtihadlarınıı taallûk eder...

Bu ihtilaflı mes'elelerin bayında re'y ve Hadîs meselesi gelir ki, o asırdaki fukahâ arasında en hararetli münakaşa mevzuu ol­muştur. Diğer bir ihtilâf mevzuu ise Sahabenin ve Tabiîn fetvaları mes 'e leşidir.

Bunlardan sonra dînî fırkalırdan siyasî cereyanlardan da bah­sedeceğiz. Çünkü Ebû Hanîle bunlarla mübahaselerde bulunmuş­tu, bu hususta da görüş sahibi biı zattır.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #82 : Mart 10, 2008, 01:22:35 am »


EHL-İ    HADİS    VEEHL-İ    RE'Y
 

73- Münakaşası Yapılan Mes'eleler: . Sünnet Ve Re'y
 

Hz. Peygamber'in âhirete irtihallerinden başlıyarak îmâm Şa­fiî'nin yaşadığı asra kadar gelip geçen fukahâ iki kısma ayrılır. Birinci kısım re'y ve kıyas fukahâsı diye anılır, diğerleri de riva­yet ve Hadîs fukahâsı namiyle meşhurdur. Ashabın fukahâsı arasın­da re'y fukahâsı diye şöhret bulanlar olduğu gibi rivayet vö Hadîs ehli olanlar da vardı. Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn de böyle idi. Sonra müctehid imamlar, Ebû Hanîfe, îmâm Mâlik ve diğer fukahânın da böyle olduklarını görüyoruz. Kimisi re'y ve kıyasla meşhur, kimisi Hadîsde şöhret sahibi olmuştur. Bunu kısaca da olsa biraz açık­layalım:

Şehristânî el-Milel ve'n-Nihal'de diyor ki: «îbâdât, muamelât vesâirede hâdiseler ve vukuat sayılmayacak kadar çoktur. Şu ci­het de malûm ki, her hâdise hakkında bir nas gelmemiştir ve buna imkân da yoktur. Naslar mahduttur. Halbuki hadisler sonsuzdur, sonsuz olan bir şey sonu olanla nasıl tahdit olunur ve bir kaide al­tına alınabilir? öyle olunca içtihad ve kıyasa olan lüzum ve zaruret kendiliğinden meydana çıkar. Hâdiselerin hükmü içtihadla beyan olunmak icabeder.» Hz. Peygamber'in âhirete intikallerinden son­ra Vahy kesilmiş olduğundan Ashab sonu kesilmeyen hâdiseler kar­şısında kaldılar. Ellerinde Allah'u Teâlâ'nın Kitabı ve Resulünün Sünneti var. O yeni hâdisenin hükmünü bulmak için evvelâ Kita­ba baktılar. Eğer sarih bir hüküm bulamadılarsa o zaman Hazret-i Resûl'ün Süneline müracaat ettiler. Hz. Peygamber'in bu gibi hâ­diselerde emsaline ne hüküm verdiğini anlamak hususunda As-hâb-ı Kirâm'ın hafızalarına baş vurdular. Eğer bu hâdise hakkında bir Hadis bulamazlarsa o zaman kıyasa gittiler, re'yleriyle içtihad yaptılar. Hâkim nasıl ki, evvelâ Kanunda sarih bir hüküm arar, kanunun metnine bağlıdır. Kanunda bir hüküm bulamazsa o za­man önündeki dâva hakkında hakkaniyet ve insaf, dairesinde ada­lete uygun gördüğünü tatbik eder.

îşte fukahânm tuttuğu yol budur. Hâdiseyi önce kitap ve sün­nete tatbik ediyorlardı. Onlarda bulamazlarsa o zaman içtihat yo-Iiyle kıyasa gidiyorlardı. Hz. Ömer, Ebû Musa el-Eş'ârî'ye yazdığı mektupta bu noktayı çok güzel anlatıyor ve diyor ki: «Kitapta ve, Sünnette bulunmayanlardan gönlüne yatışmayanları gayet iyi an­la. Benzer mes'eleleri ve misli olanları iyi tanı, ondan sonra işle­ri birbirine mukayese yap.»

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #83 : Mart 11, 2008, 01:48:05 am »


74-Ashabın Re'y Île Amelî Kabulü
 

Ashâb-ı Kiram re'y yoliyle içtihad ve kıyası kabul etmişlerdir. Yalnız onu kabul edip alma miktarı birbirine uymaz. Bir kısmı çok almıştır, diğer bir kısmı daha az almıştır. Hattâ Kitap ve Sünnet'-te bulunmıyan hususlarda re'y ve kıyasa gitmeyip tevakkuf edenler, bii- şey yapmadan duranlar da vardır.

îşin doğrusu ve açıkçası şudur: Ashab-ı Kiram Kitap ve Sün-net'e itimatta ittifak halindedirler. Eğer onlarda bulamazlarsa o zaman meşhur olan Ashabın fukahâsı içtihad ve kıyas yoluna gi­derlerdi. Ashâb'ın bir kısmı. Hadîsi Şerifi Resûl-i Ekrem'den işit­tikleri gibi belki aynen belleyememiştir diye rivayetten çekindik­leri gibi, belki yanılırım korkusiyle kendi re'y ve içtihadiyle fetva vermekten sakınanlar da olurdu. îmrân b. Husayn şöyle derdi : «Eğer istemiş olsam Resûî-i Ekrem'den hiç ara vermeksizin iki gün Hadîs rivayet edebilirim. Fakat beni bu rivayetten alıkoyan şey şudur : Ashâb'dan bir kısım zevat, ben nasıl dinledimse Resûlullah'-tan Hadîs dinlediler. Öyle Hadîsler rivayet ediyorlar ki, dedikleri gibi hiç de değil! Onların karıştırdıkları gibi ben de karıştırmak­tan endişe ediyorum.» Ebû Amr eş-Şeybânî diyor ki : îbn-i Mes*-ûd'un meclisinde oturdum. Öyle sık sık : Peygamberimiz dedi ki, demezdi. Hadîs rivayet ederek : Peygamberimiz buyurdu dedi mi; onu bir titreme alırdı. (Böyle dedi, buna benzer, buna yakın bir-şey dedi) derdi. Abdullah b. Mes'ûd, Resûlullah'ın lisanında yalan söylemektense kendi re'y ve içtihadıyla fetva verip hata etse bile o hatanın mes'uliyetini yüklenmeyi tercih ederdi. Bir mes'ele hakkın­da kendi içtihadiyîe fetva verdiği zaman : «Bu benim re'yimdir, eğer doğru ise Allah'tandır. Eğer hata ise kusur benimdir» derdi. Bir mes'ele hakkında verdiği hüküm ve fetvaya uygun bir Hadîs-i Şerifi Ashabdan biri rivayet ederse bunu duyunca sevinçten uçar­dı. Nasıl ki, mufavvaza mes'elesinde böyle idi. Mufavvaza için mehr-i misille hükmetmişti. Ashabdan bâzıları Resûî-i Ekrem'in de bu mes'elede onun hükmü gibi hüküm verdiğini söylemişlerdi. Buna çok sevinmişti.

Re'y. ve içtihadîariyle hüküm verenleri beğenmiyen ikinci sı­nıf. Kitap ve Sünnet'ten delil olmaksızın Allah'ın dîninde hüküm yürütüyorlar diye kızıyorlardı.

Hakikaten Ashâb-ı Kiram dînî gayret ve vicdanlarından aldık­ları kuvvetle iki şeyi gözönünde tutuyorlardı.

1- Hz. Peygamber'in söylemediği bir şevi yalancılıkla söyle­miş olmak korkusundan, çok Hadîs rivayetinden    çekmiyorlardı. Dehlevî Huccetu'l lâhil'l-Bâliga kitabında şunu naklediyor:  «Hz. Ömer Ensar'dan bâzı zevatı Küfe'ye gönderiyor. Onlara dedi ki: Siz Kûfe'ye gidiyorsunuz. Onlar Kur'ân okurken sesleri etrafı tu­tan bir cemaattır. Size gelir, Hadîs sorarlarsa Hadîs rivayetini bi­raz az yapın,»

2- Ashâb-ı Kiram, Hz. Peygamber'den menkul bir eser riva­yet olunmıyan hususta re'y ile hükümden çekinirlerdi. Bunda ken­di re'yleriyle birşeyin haram veya helâl edilmiş olması endişesi vardı. Fakat hâdiselerin hükmünü beyân için yapılacak başka iş de yoktu. Onun için Ashabın bâzıları Hz. Peygamber'den Hadîs rivayet ederek esere bağlanmayı tercih ettiler. Bâzıları da Hz. Pey­gamber'den bir eser ve Hadîs rivayet olunmıyan hususlarda kendi re'y ve içtihadîariyle hüküm verme yolunu tuttular. Bununla bera­ber ^ğer re'y ile hüküm verdikten sonra bu hususta bir Hadîs bu­lunduğunu öğrenirlerse derhal o rey'den döner, Hadîsi    alırlardı. Ashâbdan birçokları böyle hâdiselerle karşılaşmışlardır. Hz. Ömer de böyle yapmıştır.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #84 : Mart 11, 2008, 01:48:41 am »


75-Tabiînin Görüşleri
 

Ashâbdan sonra onların talebeleri olan Tabiîn gelmiştir. Onla­rın devrinde de iki şey ortaya çıkmıştır :

1-  Müslümanlar birçok fırkalara ve gruplara ayrılmıştır. Aralarında şiddetli ihtilâf fırtınaları esmeğe başlamıştır. Bu ihti­lâfların tesirleri de çok şiddetli olmuş gayet ağır neticeler doğ­muştur. Taraflar karşılıklı birbirlerine küfür, fısk ve isyan dam­gasını basmışlar, birbirlerine kılıç çekmişler, kan bile dökmüşler-, dir. islâm birliği parçalanmıştır. Ümmet: Haricîler, Şia, Ehl-* Sünnet fırkalarına ayrıldı. Manzara çok hazindir. Emevî saltanatım tutanlar ve ona karşı duranlar olduğu gibi ümmetin üzerine çöken bu belâlara -sabırla fitnelere kanşmayıp bir köşede sakin sakin du­ranlar da bulunuyor. Hariciler de aralarında birçok kısımlara bö­lündüler : Ezârıka, İbâziye, Necdât ve daha bir sürü isimler aldılar. Şiâ tfa birbirine uymaz kısımlara bölündü. Hattâ bir kısmı Öy­le kanaatlere saplandılar ki, İslâmiyet dairesini aştılar. Şîâ arasın­da öyleleri vardır ki, Müslümanları ifsat etmek için dıştan İslâm görünmüşlerdir. Maksatları îslâmı esasından sarsmaktı. Böylece kendi milletlerinin eski devİeî ve hâkimiyetlerini tekrar diriltmek, hiç olmazsa en azından kendi hâkimiyetlerine son veren Müslü­manlardan öc almak istiyorlardı.

Bunların bir neticesi olarak ortaya çıkan dîn! müşkiîlerden biri de Hz. Peygamber'in lisanından yalan Hadîs rivayet etmenin çoğalmış olmasıdır. Bu iş samimî îman sahiplerini cidden düşün­dürmeğe başladı. Bu kabil uydurma Hadîsleri önlemek için çare aradılar. Ömer b. Abdüîâziz. Hadîslerin toplanıp yazılmasını dü­şündü. Sahih ve doğru Hadîsleri toplayıp tesbit etmek lâzım geli­yordu.

2-  Medine'nin ilmî üstünlüğü azalmağa yüz tutmuştur. Sa* hâbe zamanında bilhassa fıkhî içtihadlarda altın devri sayılan Hz. Ömer devrinde Medine-i Münevvere, Ashabın ulemâsının ve fuka-hâsımn yuvası idi. Medine haricine çıkanlar bile orayla ilmî bağ­lılıklarını devam ettiriyorlar, ortaya çıkan yeni bir mes'ele hak­kında Medine ile fikir müdavelesi yapıyorlar» daima yazışıyorlar­dı. Hz. Ömer'in siyaseti, Kureyş'in ekâbirinin Hicaz toprakların­dan dışarı çıkmasına müsaade etmezdi. Muhacirin ve Ensâr'm ekâ-biri ancak onun müsaadesiyle merkezden ayrılabiliyorlardı. Onla­rın daima gözönünde bulunmalarını isterdi. Hz. Ömer'in vefatın­dan sonra Ashabın ekâbiri diğer memleketlere yayıldılar. Her bi­rinin fıkıhta takip ettiği bir usûlü vardı. Her biri bir çığır açtı, bir ekol kurdu. Sonra Tabiîn devri geldi. Bunlar Medine'de kalan veya oradan ayrılan fukahânın talebeleri demektir. Bunlar bulundukla­rı şehirlerin fukahâsı oldular. Böylelikle bulundukları muhît ica­bı görüş ayrılıkları başladı. Her biri bulunduğu mahallin örf ve âdetlerini nazan itibare alırdı. Her muhitin kendine mahsus mes'e-leîeri vardı. Bundan başka Tabiîmden olan fakîh o muhîte gelen Sahabînin fıkıhtaki metodunu tâbi idi; onun rivayet ettiği Hadîsle­re uyardı. Bu gibi sebeplerle muhtelif fıkıh görüşleri ortaya çıktı. Herbiri Kur'ân-ı Kerîm'den ve Peygamber'in Sünnetinden yardım-îanıp dîne uygun fetva vererek hakkı arıyordu
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #85 : Mart 11, 2008, 01:49:19 am »


76-Ashab-ı Kîrâm'ın İkî Usul Takîbî
 

Sahabe devrinden bahsederken gördük ki, onlar    fıkıhta iki çığır takip ediyordu. Bunlardan birincisinde: Re'y ve içtihad çoktur, rivayet azdır. Fakat sahih bir Hadîs bulunursa içtihaddan sonra yine rivayete dönerlerdi. Yâni rivayet olmayınca içtihada giderdi. İkincisinde : Rivayete çok yer verilir, ondan ayrılmazlar, Allah'ın dînine kendi re'yini karıştırmaktan kaçınmak için rivayet olmıyan hususta fetva vermemeyi tercih ederlerdi. Tabiîn devrine gelince bu iki usûl arasındaki aralık daha genişledi. Her iki taraf kendilerinden önceliklere nisbetle birbirlerinden çok daha uzak-' laştilar. Rivayet yolunu tercih edenler, kendi yollarına daha çok sarıldılar. Ortalığı kaplayan fitnelerden korunmayı ancak bunda gördüler, Sünnete sarılmaktan başka çare bulamadılar. Diğerleri ise baktılar ki, Hz. Peygamber'in lisanından Hadîs uyduran yalan­cılar türedi, yalan hadîsler çoğaldı. İslâm fütuhatının genişleme­siyle Müslüman olan yeni milletlerle yeni fikir temasları başladı. Yeni hâdiselerle karşılaşıldı. Burada gözden kaçmaması gereken diğer bir nokta daha var : Tabiînin ekserisi mevâîîdendi. Onlar es­ki medeniyetlerin sahihleri olan milletlerin mirasçısı idiler. Eski bir kültürleri vardı. Bunu da taşıyorlardı. Böylelikle iki yol ara­sındaki mesafe daha genişledi. Halbuki eskiden bu iki yol birbirine çok yakındı, aralarında yalnız bir çizgi vardı.

İhtilâfın esası Sürmeli delil olarak kabul etme işi değildir. Çünkü onda müttefiktirler. Asıl ihtilâf re'y ve kıyası kabul edip ona göre hüküm verip vermeme hususundadır. Ehl-i Hadîs re'y ve kıyası ancak bir zaruret halinde, rauztar kaldıkları zaman alı­yorlardı. Keza vuku bulmayan hâdiseler hakkında peşin hüküm vermiyorlardı. Anvak vuku bulan hâdiseler için hüküm ve fetva veriyorlardı. Vâki olan mes'eleîeri atlayıp farazi mes'elelere geç­miyorlardı. Ehî-i re'ye gelince mademki Önlerindeki mevzu hak­kında bir hadîs bulamıyorlar, öyleyse önlerine getirilen ve hal bek-

-leyen bu mes'eîe hakkında re'y ve içtihadyoliyîe hüküm vermek lâzımdır. Onlar, hem de yalnız vâki olan mes'eleler hakkında hü­küm çıkarmakla iktifa etmiyorlar, vâki olmamış mes'eîeleri de farz ederek vukuu muhtemel mes'eleler için re'y ve kıyas voliyle peşin hükümler hazırlıyorlardı. Dikkat edilirse görülür ki, Ehl-i Hadîsin ekseri Hicaz'da idi. Çünkü orası Ashâb-ı Kirâm'ın vatanı ve vahiy diyarıdır. Oralarda sakin olup onlarla görüşen tabiîn, çok kıyas ve re'y taraftan olmıyan Ashâbdan ders aldılar. Çok re'y kullanan Sahâbînin talebesi olan da onun re'ylerini rivayet etmek­le iktifa etti, daha ileri geçemedi. Re'y ve kıyascıların çoğu Irak'da yetişti. Çünkü onîar Abdullah îbn-i Mes'ûd'dan ders aldılar. O ise, belki yanılırım endişesiyle, Hz. Peygamber'den Hadîs rivayet et­mekten biraz çekinirdi. Halbuki kendi re'yiyle içtihaddan çekinmezdi. Şayet içtihad yaptığı mevzuda sahih bir Hadîs duyarsa der­hal içtihadından dönüp Hadîsi delil olarak alırdı.

Hadîs râvîlerinin ekserisi Hicaz'da idi. Irak ise felsefe ve es­ki ilimler yatağı idi. Eskİdenberi birçok mektepler kurulmuştu. Bu gibi şeylere alışık olanlar re'y ile içtihad yolunu tutarlar. Bil­hassa orada Hadîs rivayeti için lâzım gelen şartlar da azdı. Bu gi­bi sebeplerle Irak'da rey ve kıyas aldı yürüdü.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #86 : Mart 11, 2008, 01:49:57 am »


77-Tabiin Devrinde İhtilâfın Artması
 

Tabiîn devrinde rev ve ictihaîn fukahâ ile muhaddis fukafıâ arasında ihtilâf boşluğu genişledi. Tebe-i Tabiîn ve mezheb sahibi olan müctehitler devri gelince aradaki mesafe daha da arttı. Mez­heb sahipleri olan müctehitler devrinin başlarında bu ihtilâflar son derece şiddetli idi. Fakat iki taraf birbiriyle görüşüp mübaha-selere girişince birbirine yaklaşmağa başladılar, karşılıklı fikir teatîsi yaptılar. Hadîs ehli tevakkuf mevkiinden çıkıp bâzı haller­de re'y kıyası almak zorunda kaldılar. Re'y ve ictihadcılar da, Ha­dîslerin tedvîn olduğunu, sıhhat derecelerinin incelenip tesbite başlandığını görünce Hadîse yaklaştılar, re'ylerini Hadîsle teyide başladılar. Fetva verdikleri zaman bilmedikleri bir Hadîsi sonradan duyunca hemen re'y ve içtihadlanndan dönerek Hadîsi kabul et­tiler.

Bu konuyu biraz daha izah edelim. Çünkü bu devir, fıkhın ge­liştiği, islâm hukukunun işlendiği mühim bir devirdir.

Bu asırda Hz. Peygamber namına mevzu Hadîsler uydurma işi durmuş değildi. Çeşitli fırkaların kendi görüşlerini sözle müda­faa etmek için harekete geçmeleri, bu fırkaların kendi görüşlerine göre uydurdukları Hadîslerin şuyûuna, herkesçe duyulmasına, Müslümanlar arasında yayılmasına sebep oldu. Kadı Iyâz bu ya­lancıların bâzısının ismini yererek Peygamber'în lisanından yalan söylemeleri sebeplerini şöyle anlatıyor: «Onlar birkaç türlüdür. Bir kısmı Peygamber'in asla söylemediği sözü uydurur, bunu ya zındıkların yaptığı gibi istihfaf ve dîni küçültmek için yapanlar olduğu gibi, dîne hizmet ve sevap kasdiyle yapanlar da olmuştur. Bâzı cahillerin, fazâile dair, teşvik için Hadîs uydurmaları böyle­dir. Bunu garip şeylere nam kazanmak için yapanlar da olmuştur. Bâzı fasık hadîsciler gibi. Mezheb taassup ve gayretleriyle de Ha­dîs uyduranlar vardır. Bid'atçıların, mezheb mutaassıplarının uy­durdukları hadîsler gibi. Ehl-i hevânın gözüne girmek, yaptıkları­nı doğru göstermek için Hadîs uyduranlar olmuştur. Bu sınıfların her biri Hadîs ulemâsı ve ilmi Rical erbabı nezdinde bellidir. Bun­lardan bâzıları Hadîsin metnini uydurmaz, fakat zayıf olan sened yerine sahih ve meşhur bir sened uydurur. Bâzıları senedleri ters çevirir, senede ilâveler yapar, değiştirir. Bunu başkalarını garip göstermek veya kendinden cehaleti gidermek için yapar. Bâzıları doğrudan yalan söyler. İşitmediğini işittim diye iddia eder, görüş­mediği kimse ile görüşmüş gibi söyler, onlardan Hadîs rivayet eder. Bâzıları Sahabenin sözlerini veya Arapların hikmetli sözleri­ni Arap hükemâsının vecizelerini Peygamber'e nisbet eder.»[1]

Mezheblerin kurulduğu ve içtihad devirlerinde bu yalan dal­gasının kabarması iki şeye sebep olmuştur :

1- Sahih Hadîsleri çürüklerinden ayırmak için muhaddis-ler, Hadîsleri inceleyip doğru rivayetleri ayırmağa koyuldular. Bu­nun için Hadîs rivayetlerini incelemeğe,  râvîlerin ahvâlini yakın­dan öğrenip tanımağa başladılar. Doğruyu, doğru olmıyandan se­çip ayırdılar. Doğru olan râvîleri de doğruluk derecelerine göre sı­raladılar,  sadâkat mertebelerine ayırdılar. Hadîsleri  incelediler. Yalnız senedleri değil, metin tenkidi de yaptılar. Onları dînen biz-zarura maruf olan şeylerle, doğruluğundan şüphe edilmeyen meş­hur Hadîslerle ve Kur'ân-ı  Kerîmle mukayese edip karşılaştırdı­lar. Onlara muvafık olanları kabul ettiler. Uyrmyanlan bir   yana bıraktılar. Sonra büyük imamlar sahih Hadîsleri toplayıp yazmağa başladılar. îmâm Mâlik Muvaîta'ı yazdı. Süfyân b. Uyeyne el-Ce-vâmi' fi's-Sünen ve l'-Âdâb'mı topladı. Süfyân-ı Sevrî fıkıh ve Ha­dîse dair el-Câmiü'1-Kebîr'ini telif etti.

2- Ehl-i re'y rukahâsı, mevzu Hadîslerin çokluğundan yala­na düşmek korkusuyla re'y ve kıyas yoluyla fetva vermeyi çoğal­tılar. Kıyasçılık çoğaldı.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #87 : Mart 11, 2008, 01:50:30 am »


78-Irak Re'y Yatağıdır
 

Irak, geçen asırlarda olduğu gibi hâlâ re'y ve kıyas merkezi olmakta devam ediyordu. Çünkü orada yetişen fukahâ, re'y ve iç-tihadla meşgul olan Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn fukahâsmdan ders al­mışlardı. Şâh VeliyyuIIah Dehlevî, Huccetu'l-Lahi'l-Bâliga kitabında Ehl-i Hadîsi zikrettikten sonra diyor ki:

«imam Mâlik ve Süfyân-ı Sevrî zamanında onların yanısıra diğer bir zümre vardı ki, mes'ele   hallinden   korkmuyorlar, fetva vermekten çekinmiyorlardı. Onlar, din binası fıkıh üzerine kurul­muştur, fıkhı neşretmek lâzımdır, derlerdi. Hz. Peygamber'in Ha­dîslerini rivayetten ise çekinirlerdi, bir yanlışlığa düşmekten endi­şe ederlerdi. Hattâ Şa'bî şöyle demiştir: «Peygamber'den gayrisi­ne sözü isnad etmek bize daha kolay!» İbrahim Nahaî de şöyle de­di: «Abdullah şöyle dedi, Alkame böyle dedi demeği biz daha se­veriz.» Hadîs ehlinin seçtiği usul üzerine fıkıh mes'eleleri çıkarmak için onların ellerinde Hadîsler yoktu. Diğer yerlerdeki ulemânın ak-vâline bakmağa, onları toplayıp incelemeğe gönülleri yatışmıyor­du, kendilerini bundan müstağni görüyorlardı. Kendi imamları tahkîkin en yüksek derecesinde bulunduğuna inançları vardı. Kalbleri kendi adamlarına çok bağlıydı. Alkame bunu şu sözlerle ifade eder: «Onlarda Abdullah b. Mes'ud'dan daha sağlam bir su­rette araştıran birisi var mıdır?» Ebû Hanîfe de şöyle demiştir: «Jtbrahim, Sâlim'den daha fakîhtir. Eğer Sahâbelîk fazileti olma­sa Alkame, Ibn-i Ömer'den daha fakîhtir bile derdim.» Onlar, hâ­iz nMukîarı fetânet, hads ve zihnin sür'at-ı intikali sayesinde arka­daşlarının kavilleri ve usulleri üzerine mes'elelerin cevabını çı­karmağa kadir oluyorlardı. Herkes yaratılış kabiliyetine göre ko­layca iş görür. Her taife kendi nezdinde olanla ferahlanır. Onlar da tahric kaidelerine göre fıkhı hazırladılar.»

Görülüyor ki. Şah Velivyullah Dehlevî'ye göre ehl-i re'y ve iç­tihadın Irak halkı arasında yetişmesine sebep, onların fetvanın lü­zumuna kail olarak mes'elelerden ve cevaplarından yılmamalan-dır. Keza ilm-i fıkıh, dînin binası olduğuna inanıyorlar. Resûlullah'-tan Hadîs rivayetinden korkuyorlar, diğer yerler ulemâsının ak-vâlini almıyorlar, kendi üstadlanna şiddetle taraftar olup bağla­nıyorlar ve onlann kavillerine göre mes'eîeleri hallediyorlar.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #88 : Mart 11, 2008, 01:51:11 am »


79-Bîrleştiklerî Ve Ayrıldıkları Nokta
 

Iraklıların daha fazla re'ye. Hicazlıların ve Şamlıların daha fazla Hadîse bağlanmalarına sebep ne olursa olsun, biz yukarıda işaret ettiğimiz veçhile, burada tekrar söyliyelim ki: Ehl-i re'y ile Ehl-i Hadîs Kitap ve sahih Sünneti alma hususunda ittifak üzere­dirler. Bundan sonra ayrıldıkları cihet şudur: Ehl-i Hadîs re'y ve kıyastan çekinirler, Resulûllah'tan rivayetten çekinmezler. Hak­kında Hadîs olmıyan bir hususta re'yi kabule mecbur olurlar. Ehi-i re'y ise ekseriyetle Hadîs rivayetinden çekinirler, fetva vermekten çekinmezler, onun mes'uliyetini üzerlerine alırlar. Fetva verdikten sonra o hususta sahîh bir Hadîs bulurlarsa re'yîerinden dönerler, Hadîsi alırlar. Buna dair haberler pek çoktur.

Yine usûl farkından olarak ehl-i re'y zayıf Hadîsleri kabul et­mezler. Ehl-i Hadîs ise mevzu olduğuna delil bulunmadıkça, onla­rı kabul ederler. Bu devirde ehl-i Hadîsin imamı olan îmam Mâ­lik Munkati', Mürsel, mevkuf olan Hadîsleri ve Medine halkının amelini delil olarak kabul ederdi. Ancak bunlardan biri bulunmazsa sa o zaman re'y ve kıyasa giderdi.[2]

Ibnü'I-Kayyim, Î'lâm'ul-Muvakkiîn'de diyor ki, îmam Mâlik Mürsel, Munkat'ı Hadîsleri ve belagatı (bana ulaştı diye rivayet olu­nanları) ve Sahabe kavillerini kıyasa tercih eder.»[3]

Bu bahis için bak: Muhammed Hudarî, Tarihu, Teşrîi'I İslâmi, S. 82.
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #89 : Mart 11, 2008, 01:53:49 am »


80-Hadîsi Delîl Tutmıyanlar
 

Çeşitli fikirlerin çalkalandığı bu asırda Hadislerin «ıbulü etra­fında kurcalanan mes'eleler böyle İdi. Bu hususta birbirleriyle çar­pışan görüşler vardı. Bir taife Hadîsi delil olarak alnii; ordu. Çünkü onun Peygamber'e nisbetinden şüphesi vardı. Bir kısmı ise Kur'ân'ı anlamak hususunda Hadîsten faydalanıyor, fakat onu ahkâmda iti­bar etmiyorlar, hüküm hususunda delil tutmuyorlardı. Bu iki taife de târih sah ifeler in den silinmiştir. Diğer iki taife İse devam etmiş­tir. Bunlardan biri re'y ve kıyası çok kullanıyor ve ancak zayıf olmıyan Hadîsleri kabul ediyor, senedinde şüphe etmiyor. Ehl-i Hadîs ise her nevi Hadîsi kabul ediyor. İmam Şâî'ye gelinceye kadar bu iki bölük arasındaki boşluk çok derindi.

 
Ebü Hanîfe Devrinde Sünnet Ve Re'yin Yaklaşması
 

Ebû Hanîfe'nin asrında bu iki zümre birbirine yaklaşmağa baş­lamıştı. Çünkü iki taraf ders almak, müzakere yapmak, münakaşa ve münazarada bulunmak için bir arada toplanmağa, bir yere gel­meğe başlamışlardı. Birbiriyle görüşmeler ve buluşmalar onları yekdiğerine yaklaştırıyordu. Zaten bunların ekserisi din şulesini parlatmak emelinde idi. Bu arzularında samimî idiler. İlimlerin ted­vini başlayınca her iki taraf da birbirlerinin eserlerini okumağa başladılar. Birbirlerinin görüşlerini yakından tanıdılar. Ardı arasş kesilmeyen hâdiselerin çokluğu, Hadis ehlinin re'y ve kıyası kabul etmek zorunda bıraktı. Sahih Hadîslerin toplanıp seçilmesi, onları tanıma işinin kolaylaşması, re'y ve kıyascılarm Ashabın Hz. Pey-gamber'den rivayet ettikleri Hadîslerin ekserisine kolayca muttali olmak imkânını bulması, muhtelif diyarlardaki halkın rivayet ettik­leri Hadîsleri öğrenme hususundaki kolaylıklar. Bütün bunlar saye­sinde ehl-i re'y denen kıyascıîarın elinde büyük miktarda Hadîs top­landı. Bu sebeple onlar da Hadîsleri tanıyınca Hadîs ehline yaklaş-

Ebû Hanîfe'nin talebelerinden ve ehl-i re'y fukahâsmdan olan îmam Ebû Yûsuf Hadîs Öğrenmeğe koyuluyor, Hadîs ezberliyor, re'y ve içtihadlarına Hadîsten şahit getiriyor, önce kail olduğu bir re'y ve içtihadı Hadîse mugayir çıkarsa ondan dönüyor, Hadîse uy­gun bir görüş ortaya atıyordu. îbn-i Cerîr Taberi onun hakkında diyor ki: «O, Hadîs ezberlemekle mâruftu. Muhaddisin dersine ge­lir, elli, altmış Hadîs ezberler, sonra kalkar, onları halka ezberin­den yazdırırdı.» Ebû Hanîfe'nin ikinci şakirdi ve arkadaşı olan îmam Muhammed Hadîs öğrenmeye başlıyor. Sevri'den Hadîs öğ­reniyor sonra üç sene İmam Mâlik'in dersine devam ediyor ye on­dan Hadîs alıyor. Böylece ehl-i re'y ile ehl-i Hadîs arasındaki açık­lığın daraldığını, birbirlerine yaklaştığını görüyoruz.

Bundan sonra İmam Şafiî devri gelince, o ehl-i re'y ile ehl-i Hadîs arasında birleşme halkasını teşkil eder. Ehl-i Hadîs mesle­ğini aynen almadı ve onların yalan olduğuna delil getirmedikçe her Hadîsi kabul etmelerini benimsedi. Ehl-i re'yin mesleğini de aynen almadı. Re'y ve kıyas dairesini onlar gibi çok geniş tutmadı. İçtihad kaidelerini bir kayd ve usûl altına aîdi. Yolunu biraz daralttı; aynı zamanda içtihadı kolaylaştırdı, herkesin boğazın­dan geçecek bir hâle getirdi. Şah Velîyyullah Dehlevî, Huccetu'lla-hi' Bâliga'da İmam Şafiî hakkında şöyle diyor:

«Şafiî, Hanefî ve Mâliki mezheblerinin kuruluşlarının başla­rında yetişti. Her iki mezhebin usûl ve füruunun tertibi ile teşek­külünü gördü. Kendinden öncekilerin yaptıklarına şöyle bir bak­tı. Öyle bâzı şeyler gördü ki, işte bunlar onu, onların yolunda koş­maktan dizginlemiştir, o yolda yürümekten alıkoymuştur.»

îmanı Şafiî'nin nelere bağlandığını, onu nelerin dizginlediğini izah etmenin yeri, onun fıkhından bahseden eserdir.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #90 : Mart 11, 2008, 01:54:40 am »


81-Re'yîn Hakikati, Kıyas

Re'y ve kıyascı fukahâ ile Hadîs fukahâsi arasındaki ihtilâf­ları kısaca anlatmış bulunuyoruz. Fakat etrafında söz ve münaka­şa cereyan eden re'y, hangi re'y idi. Aralarındaki müşterek illet dolayısiyle hakkında nas olan bir hâdisenin hükmünü, hakkında nas bulunmayan bîr hâdiseyi veren fıkıh kıyası mıdır? Sahabe ve Tabiîn devirlerinde re'y kelimesinin mânâsım" inceleyenler bunun daha geniş mânâda kullanılmış olduğunu görürler.

Bu yalnız kıyasa münhasır değildir. Kıyasa da, kıyastan başka­sına da şâmildir. Bir mezhebîerin başlangıcına, teşekkülleri zama­nına kadar inersek orada da ayni şeyi buluruz. Bu kelime umumî mânâda kullanılmıştır. Hezheblerin ortalarına doğru geldikçe, her mezhebin kabulüne cevaz verdiği re'yi, başka başka tefsir ettikle­rine şahit oluyoruz.

îbn-i Kayyım, Sahabeden ve Tabiînden naklolunan re'yi şöyle açıklar: «Türlü emarelerin tearuzu hâlinde doğru olanı bulmak için fikir ve teemmül voliyi*- araştırdıktan sonra kalbin gördüğü, karar, kıldığı şeydi.»

Hakikaten Sahabe ve Tabiînin ve onların raesleğince gidenle­rin fetvalarına bakan kimse görür ki, re'y kelimesinin mânâsı, nas bulunmadığı hususlarda fakının vermiş olduğu fetvaya şâmil bu­lunmaktadır.Bu fetvasında, fakih, dînin ahkâmiyle bağdaşacak bir hükme dayanır,, veyahut da hakkında nas bulunan  bir hükme

benzediğinden, ikişer zeri birbirine ilhak eder. Bu itibarla re'y: kı­yasa, istihsâna,[4] mesâlih-i mürseleye ve Örfe şâmil sayılır.

Ebû Hanîfe ile arkadaşları kıyası, istihsânı ve örfü alırlardı. Mâîik'in arkadaşları istihsânı ve mesâlih-i mürseleyi ahrlardı. Bu mezheb mesâlih-i mürseleyi almakla meşhurdur. Onun için muh­telif asırlarda halkın ihtiyaç ve ahvaline uygun gelmiştir. Halbuki o, az kıyas yapan bir mezhebtir, onu çok almaz. Bu açığı mesâlih-i mürsele ile kapati-. Mâlikiyye mezhebi istihsâna da geniş yer ve­rir* Hattâ fmam Mâlik: «îstihsam ilmin onda dokuzudur» demiş­tir. Fakat bunların hepsi, nas, Sahabe fetvası ve Medine halkı ame­li bulunmadığı zaman onca muteberdir.

İmam Şafiî'ye gelince; itimat olunur bîr nas yokken ahkâm için mürsel istidlali cari buldu. Fakat hüküm verme hususunda bu çığın alelıtlak muvafık görmedi. Şeriatta mücerred re'y yoktur.

Ancak hükmü mahsus olnııyan bir emir, hükmü nasla bildirilen bir emre ilhak olunmak yoliyîe olursa makbuldür. Bu halde, re'y netice bakımından nassa hamletmektir, şeriatta, bid'at demek de­ğildir. Fakat hükmü nasla bildirilen bir emir illetine istinat ettir­meksizin mutlak olarak istidlal yapmak ve ahkâmı mutlak surette ta'lil etmek, işte şeriatta bid'at olan budur. Bunun içindir ki, Şa­fiî kıyas İçin kaideler ve Ölçüler koymuştur. Onu müdafaa etmiş ve kuvvetlendirmiştir. Hattâ kıyas kaideleri yazmakta ve isbat et­mekte Hanefîyye'den bile üstündür. Onun için Râzî şöyle demiş­tir: Şayanı hayret olan cihet şudur ki, Ebû Hanîfe'nin dayanağı kı­yas idi. Düşmanları çok kıyas yapıyor diye onu zemmediyorlardı. Halbuki Ebû Hanîfe'nin kıyasını isbata dair bir yaprak olsun yazı yazdığı ne ondan ne de ashabından biri tarafından naklolunmuş değildir. Takrirlerinde bu hususta delil şöyle dursun, bir işaret bi­le zikrettiğini söyleyen yok. Kıyası inkâr eden düşmanlarının de-Kilerine cevap verdiği de söylenmiyor. Bu mes'elede ilk konuşan ve deliller getirip isbat eden îmam Şafiî olmuştur.»

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #91 : Mart 11, 2008, 01:55:10 am »


82-Sahabe Fetvaları Ve Onlar Hakkındaki Sözler
 

Etrafında münakaşa cereyan eden mes'elelerden biri de Saha­benin fetvaları mes'elesidir. Hadîs ehli ve re'yciler onları delil ola­rak almağa meyyaldiler. Çünkü ittiba', ibtida'dan evlâdır. Yâni baş­kasına uymak, yeni bir bid'at çıkarmaktan daha iyidir. Keza onlar Peygamber'in ashabıdırlar, onlann re'yi savaba yakındır. Dîni an­lamda, onların mevkii yüksektir. Onlar arkalarına düşülecek, izle­rinden gidilecek rehberlerdir. Fukâhâmn ekserisi onların re'ylerin-den almıştır. Ebû Hanîfe'nin şöyle dediği rivayet olunur: «Allah'­ın Kitabında ve Peygamber'in Sünnetinde bulamazsam, o zaman Ashâbdan dilediğimin kavlini alır, dilediğimin kavlini terkederim. Sonra onların kavlinin dışına çıkıp başkalarının kavline bakmam, îş, İbrahim Nahaî, Şa*bî, Hasan Basri, îbn-i Şîrîn ve Said b. Mü-sey'e gelince; onlar, nasıl içtihad ettilerse ben de öylece içtihad ederim.» Ehl-i re'y*11 imamı olan Ebû Hanîfe Ashabın re'y ve ak-vâli hakkında böyle deyince, şüphesiz ki, başkalarına onların fet­valarının tesiri daha çok olacak ve onların sözlerini daha fazla alacaklardır, Allah cümlesinden razı olsun.

Bu sırada sahabe fetvalarından rivayet olunan o kadar büyük bîr yekûn tutuyordu ki, fukâhâmn aklı onlarla doldu. Onlann ışığı altında içtihadlannı yaptılar, onların içtihadlannı tercih ettiler. Onlann yolundan yürüdüler. Onlann tesiri altında kaldılar. Onla­nn re'ylerine hürmet ettiler. Kitap ve Sünnet olmıyan hususta onlara itimat ettiler. Ashab bir re'yde karar kılıp ittifak ettilerse onlardan sonra gelen müctehidlerin onu kabul etmeleri gerekli ol­muştur. Ashab'dan biri bir re'y ortaya atar da ona muhalefet eden bulunmazsa fukahânın ekserisi o re'yi kabul eder. Onlar aralarında ihtilâf ettilerse, müctehidlerin çoğu kendi temayüllerine uygun olan re'yi seçmişlerdir ve böylelikle yine ashabın re'yleri dairesi dışına çıkmamış oluyorlar. Tabiîn ve müctehitler devrinde fukahâ hep bu asıl üzere yürüdüler, böyle yaptılar. Çünkü onlar bili­yordu ki: Kur'ân-ı Kerim Hz. Peygamber' e Ashabın gözü önünde nazil oldu. Onlar bu re'ylerini mutlaka Peygamber'den almışlardır. Peygamber'e nisbet olunan bir emirde kimsenin içtihada hakkı yoktur. Onların bu re'yleri mücerred fıkhı içtihad değildir, belki içtihattan ziyade Peygamberin Sünnetine yakındır.

Sonra Ashaba uymak şu itibarla da lâzımdır. Onlar yeryüzüne islâm nurunu saçan yıldızlardır. Onlar hidayet yoluna ışık tutarlar.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #92 : Mart 13, 2008, 12:38:11 am »


83-Ashaba Îttîbâın Lüzumu
 

Ebû Hanîfe işte böyle bir devirde yetişti. Re'y üstadlarından ve bâzı Hadîs erbabından ders aldı. Devrinin fukahâsınuı hepsin­den istifade etti. Tabiîdir ki, bunların hepsinin onun üzerinde te­siri oldu. Onların re'ylerini ileri tuttu. Ondan sonra gelen Şâfiî.nin şöyle dediği rivayet olunuyor; «Onların re'yleri bizim için kendi re'ylerimizden daha hayırlıdır.».[1] Yine îlâm'ul Muvakkiîn şu­nu kaydeder: «Şafiî Risâle-i Kadîmesi'nden dedi ki... Onlar her ilimde, içtihatta, takvada, akılda ve her şeyde bize üstündürler. Onların re'yleri bizim için kendi re'ylerimizden daha kıymetli­dir.»[2]

Yine Ibn-i El-Kayyim ondan şunu nakleder: «İlim tabaka ta­bakadır: Birincisi; Kitap ve Sünnettir, ikincisi; Kitap ve Sünnette bulunmıyan hususlarda icmâdır. Üçncüsü; muhalifi bulunmamak şartiyle Sahabenin kavlidir. Dördüncüsü; Sahabenin ihtilâfı, be­şincisi de Kıyastır.[3]

Yukarıda da işaret ettiğimiz veçhile Ashabın re'y ve içtihadları Ebû Hanîfe'nin içtihadında büyük ve mühim yer alır. Onun usulünden bahsederken bunu etraflıca anlatacağız.

Tabiîlerin mezhebine gelince: Hadîs fukahası onların kaville­rini kıyasa tercih ederlerdi. Ebû Hanîfe ise: Onlar nasıl içtihad et­tilerse ben de öylece içtihad ederim, derd;.

 
Ehl-I Medine'nin Ameli Hüccet Mi?
 

Şimdi. İmam Mâlik'in ortaya attığı ve gayet sıkı bir surette sarıldığı bir mes'eleye geliyoruz. O da ehl-i Medine'nin ameli mes'eleşidir. îmam Mâlik bunu delil olarak aldı. Çünkü Müslümanlar, hicret merkezi olan Medine halkına tâbi olmuştur. Kur'ân-ı Ke-rîm'in nüzulü orada devam etmiş ve tamam olmuştur. îmam Mâ-lik'in Leys'e yazdığı mektupta ve onun cevabında bu böylece mez­kûrdur. Bu asrın fukahası arasında bu mes'ele hakkında büyük münakaşalar cereyan etmiştir. îbn-i Kayyim diyor ki: îmam Mâlik'-in Medine halkının amelini delil olarak alması, başkalarını da bu­nu almağa mecbur etmez. Bu, muhalefet edilmesi kabil olmıyan dînî bir delil de değildir. Belki bu onun ihtiyarıdır.

Ilâm'ul-Muvakkiînde diyor ki: Harun Reşid halka Mâliki mez­hebini kabul ettirmek istediği zaman, bizzat Mâlik mezhebini ka­bul ettirmek istediği zaman, bizzat Mâlik Harun Reşid'i bundan menetmişti. Ve şöyle demiştir: «Resûlullah'ın ashabı çeşitli yerlere dağıldılar. Her birinde diğerlerinde bulunmayan ilim vardır.»

 --------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn-i El-Kayyim, Cevzî, İlâm'ul-Muvakkiîn, c.II, S. 143

[2] İbn-i El-Kayyim Cevzî, İlâm'ul-Muvakkiîn, c. II, s. 191.

[3] Aynı eser c. II, s. 379.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #93 : Mart 13, 2008, 12:39:47 am »


Mâlikin Görüşü
 

îmam Mâlik'e göre, Medine halkının ameli herkesçe kabulü lâzım gelen umumî bir delil olarak ortaya sürülmediğini göster­mektedir. Yoksa herkese bunu kabul ettirmeğe mâni olmazdı. O, kendisi bunu ihtiyar ve kabul etmiştir. Ne Muvattâ'da ne de diğer eserlerinde Medine halkının amelinden başkasiyle amel etmek caiz olmaz demiştir.. O, böyle bir şey söylememiştir. O, sadece Medine halkının ameli böyledir diyor ve bu mücerred bir haber kabilin-dendir başkasını izlam etmez. îmam Mâlik 40 kadar mes'elede Medine halkının icmâmı iddia eder. Bunlar üç nevidir: 1- Medî-ne halkına başkalarının muhalefet ettikleri bilinmiyenler, 2- Medine halkına; başkalarının muhalefet ettikleri mes'eleler, 3- Bizzat Medine halkı aralarında ihtilâfa düştükleri mes'eleler. îmam Mâlik hiçbir zaman bunlar, hilafı caiz olmıyan icmâ-ı ümmet kabi-lindendirler dememiştir.[4] Birinci kısmı Haber-i vâhîdden ileri tutmuştur. Bu da içtihat kabil olmıyan ve nakle dayanan umur­dandır.

İbn-i Kayyim devzî, llam'ul  Muvakiîn, c. II, s. 297.
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #94 : Mart 13, 2008, 12:54:04 am »


86-Gulât-ı Şîa
 

Gulât-ı Şia yâni Şia'nın müfritleri, Hz. Ali'yi Peygamberlik mertebesine çıkarırlar. Hâttâ içlerinden bazı lari Peygamberlik onun hakkı olduğunu, Cebrail'in yanılarak onu Hz. Muhammed'e götür­düğünü bile söylerler.[4] Hattâ bir kısmı Hz. Ali'yi Hâşâ Tanri mertebesine çıkarırlar. Bir kısmı Allah'ın Ali'ye ve diğer imamlara hulul etliğini söylerler. Bu söz, Allah'ın Hz. İsa'yı hulul ettiğine inanan Hıristiyan dînine benzer, içlerinden bir kısmı ise her ima­mın ruhuna Allah'ın hulul ettiğine ve kendisinden sonra gelen ima­ma da intikal ettiğine inanırlar.

Şia'nın ekserisi son imamın ölmediği itikadındadırlar. Onlara göre son imam hayattadır, günün birinde dönecektir, zulümle do­lan bu yeryüzünü o adaletle dolduracakit.r Hâttâ Sebeiyye Taifesi, Ali b. Ebû Talib'in hayatta olduğuna, onun ölmediğine inanırlar. Bir takımı ise Muhammed b. Hanîfe'nin hayatta olduğunu, Radva dağında gizlendiğini, yanında bal ve su bulunduğunu söylerler. Bir taife ise Yahya b. Zeyd asılmadı, ölmedi, o sağdır, derler. Oniki îmam etbaı ise, onikinci imam olan Muhammed b. Hasan Askeriye «Mehdi» unvanını verirler. Onun Hılle'de bir hanenin bodrumunda gizlendiğini anasiyle birlikte derbest edilince orada kaybolduğunu söylerler. Bu mehdi âhir zamanda çıkacak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Bu taife mehdinin çıkmasını beklemektedir. Her ak­şam namazından sonra bu hanenin bodrum kapısında dururlar-rnış. Bir binek hazırlarlar ve mehdiyi ismiyle çağırırlarmış. Bnnlar-dan bazıları ölen imamın tekrar dünyaya döneceğine inanırlar ve buna Kur'ân-ı Kerîm'deki Kehf sûresinden delil getirirler... [5]

[4] Bunlara Gurabiye fıkrası denir. Gurab karga demektir, kuş kuşa benzediği gibi Hz. Ali de Hasa Peygambere benzermiş.

[5] Ibn-i Haldun Mukaddimesi

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #95 : Mart 14, 2008, 01:50:30 am »


88-Sebeîyye

Sebeiyye: Bunlar Abdullah b. Sebe'ye uyanlardır. O Hîre'li bir Vahudidir, Müslüman görünmüştür. Anası bir zenci cariyedir. Onun için ona İbn-i Sevda yani karaoğîu da denir. Hz. Osman'ın aleyhin­de propaganda yapanların başında gelir. Müslümanlar arasında dü­şüncelerini yaydı, bozguncu hareketlerde bulundu. Bunların çoğu­nu Hz. Ali namına uyduruyordu.

Evvelâ halk arasında şunu yaymağa başladı .'Tevrat'ta Peygam­ber'in bir vârisi olduğunu bulmuş, Hz. Ali de Hz. Muhammed'in vârisi imiş. Hz. Muhammed Peygamberlerin en hayırliğı olduğunu derdi. Bu dediklerine Kur'ân'dan sana inzal kılan, seni dönüş yurduna döndürecektir.» (Kısas: 85)

gibi, Hz. AH de vârislerin en hayırhsıdır. Sonra, Hz. Muhammed'in bu dünya hayatına döneceğini ortaya attı. Hz. îsâ'nın döneceğine inanıp Hz. Muhammed'in döneceğine inanmıyanların aklına şaşa-

Sonra yavaş yavaş işi ilerletip Hz. Ali'nin Tanrılığım söylemeğe başladı. Hz. Ali bunu duyunca onu öldürmek istediyse de, Abdullah İbn-i Abbas buna mâni oîdu: «Eğer sen onu öldürürsen tarattarla-rın aarsmda ihtilâf baş gösterir. Halbuki sen Şamlılarla sayaşa gitmek niyetindesin, birlik parçalanmasın» dedi. Bunun üzerine Hz. Ali onu Medâin'e sürgün etti. Hz. Ali şehit edilince: İbn-i Sebe hal­kın Hz. Ali'ye olan sevgi ve bağlılığını istismar etti. Muhayyilesinde işlediği yalanlan Hz. Ali'ye nisbet ederek halkı dalâlete ve fesada sürükledi. Öldürülen Hz. Ali olmayıp, onun suretine girmiş bir şey­tan olduğunu, Hz. Ali'nin Hz. îsâ gibi göğe çekildiğini söylüyordu. «Yahudiler ve Hıristiyanlar Hz. îsâ'nın katli mes'elesinde yanıldık­ları gibi. Haricîler de Hz. Ali'nin katli mes'elesinde yanılmaktadırlar. Yahudiler ve Hıristiyanlar, asılmış bir şahsı gördüler ve onu îsâ san­dılar. Hz. Ali'nin öldürüldüğüne kail olanlar da böyle Ali'ye benzeyen Öldürülmüş bir kimse gördüler ve onu Ali sandılar. Halbuki o göğe çıktı. Gök gürültüsü onun sesidir, şimşek onun gülümsemesidir» derdi. Gök gürlediği zaman Sebeîyye taifesi:

«Selâm sana ya Emîrü'l-Mü'mimin» derler. Ömer b. Şurah-bil'in rivayet ettiğine göre îbn-i Sebe'e: Ali öldürüldü denilmiş, o da: «Şayet onun kellesini bir torba içinde getirmiş olsanız yine onun öldüğüne inanmayız, o ölmedi, gökten inecek ve bütün yer­yüzüne hâkim olacaktır» demiştir.[10]

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #96 : Mart 14, 2008, 01:53:11 am »


90-Akideleri
 

a) Keysâniye akidesi: Bunlarda imamların    tanrılığına inan­mak yoktur. Halbuki Sebeiyye Allah'ın bir cüz'inin insana hulût ettiğine inanır. Keysâniye'ye göre imam mukaddes bir şahsiyettir. Ona itaat lâzımdır. Onun ilmine mutlak surette   güvenilir; Onu» hatadan salim ve masum olduğuna inanılır. Çünkü imam îlm-i ilâhinin bir sembolüdür.

b) Bunlar da Sebeiyye gibi imanım rücuuna inanırlar. Bunla­ra göre imam Ali, Hasan ve Hüseyin'den sonra Muhammed b. Hanîfe'dir. Bâzıları onun öldüğüne inanır, fakat tekrar döneceğini söylerler. Ekserisi ise onun Ölmediğine inanır. O da Radva dağın­da gizlenmiştir. Yanında bal ve su vardır.

c)  Bunlar bedâe itikat ederler. Yâni Allah'u Teâlâ ilminin de­ğişmesine teVan dileğini değiştirir. Bir şey emreder, sonra onun hilafını emreder. Şehristânî bu hususta diyor ki:

«Muhtar Sakafi bedâe kail oldu. Çünkü o vukubulacak ahvali bildiğini iddia ederdi. Bunlar kendisine ya vahyolunmuş veyahutta imam tarafından elçi olarak gelmiş. Arkadaşlarına bir şey yapma­mayı veya bir hâdisenin olacağını vaid ederdi. Eğer o şey dediği gibi çıkarsa onu dâvasma delil olarak gösterirdi, işte dediğim oldu, derdi. Yok, eğer öyle çıkmazsa o zaman : Rabbiniz bunu değiştir­di, derdi.

Bunlar ruhların tenasühün a inanırlardı. Ruh cesetten çıkıp başka bir cesede girdiğine kaildirler. Bilindiği gibi bu fikir eski Hind felsefesinden alınmadır.

d)  Bunlara göre her şeyin zahiri ve batını vardır. Her şahsın bir ruhu, her nazil olan âyetin bir te'vili vardır. Bu âlemde her mi­sâlin bir hakikati mevcuttur. Varlıkla yayılmış ve   serpilmiş olan hikmet ve esrar insanın şahsında toplanmıştır. Bu ilmî Hz. Ali, oğ­lu Muhammed b. Hanîfe'ye tevdi etmiştir. Kendisinde bu ilim top­lanmış olan adam, işte hak imam odur»[12]

Bu zikrettiğimiz onların akıl almaz inançlarından bir kısmı­dır. Bunlar gösteriyor ki, onlar îslâm prensiplerinden ayrılmış­lardır, îslâmin ruhundanuzaktırlar.İmamları peygamber merte­besine çıkarırlar.Onlarca Hz. Muhammed'in Peygamberliği onun ölümüyle sona ermiyor. ÂI-i Beytte devam ediyor.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #97 : Mart 14, 2008, 01:54:09 am »


91-Zeydıye
 

Bu fırka Şia fırkaları içinde Ehl-i Sünnet Vel-cemâata en ya­kın olan bir fırkadır. Bunlar akidelerinde aşırılık göstermezler, ekserisi Peygamber'in ashabından kimseyi tekfir etmezler, imam­ları Tanrı veya Peygamber mertebesine çıkarmazlar.

-Bunların imamı Zeyd b. Ali b. Hüseyin olup Emevîhül^imdar­larından Hişam b. Abdulmelik'e karşı Kûfe'de ayaklandı. Fakat muvaffak olamadı, yakalanıp Kûfe'de asıldı. Zeydiye mezhebinin esasları şunlardır:

a) İmamın ismi değil, vasfı nasîa bildirilmiştir. Bî'at edilmesi gereken imamın evsafı şöyledir : Hz.  Fâtima'nin    neslinden  gele­cek,  muttaki, âlim,  cömert olacak. Çıkıp  halkı kendisine davet edecek. Bu sonuncu şartta Şia'nın çoğu orta muhalefet ettiler. Hat­tâ kardeşi Muhammed Bakır da bunu onunla münakaşa etmiş ve: «Senin bu şartına göre babanın imam sayılmaması gerekir. Çün­kü o bu dâva   İle ortaya çıkmadı ve hattâ çıkmağa teşebbüs bile etmedi»[13]

b) Daha aşağı derecede bulunan imameti, reisliği caizdir. De­mek yukarda sayılan sıfatlar onlarca efdal ve kâmil olan imam içindir. Bu vasıfları haiz olan o makama başkalarından daha lâ­yıktır. Fakat söz sahibi olan millet bu vasıfların bazısı kendisinde bulunmıyan bir şahsı imam olarak seçer ve ona bî'at ederse, artık ona uymak lâzım gelir. îşte bu esasa göre Ebû Bekir ve Ömer'in Halifelikleri onlarca da yerindedir. Onlara bî'at yapan Ashab-ı Ki­ram tekfir olunamaz. Zeyd'e göre : Hz. Ali b. Ebî Talip ashabın ef-dali  idi. Fakat  Hilâfet makamına Ebû Bekir'i    getirdiler, bunda gözönünde tuttukları bir maslahat, riayet ettikleri dînî bir kaide vardı. Fitne uyandırmamak, umumun kalbini okşamak maksadını güttüler. Şöyle ki; Hz. Peygamber zamanında yapılan harpler he­nüz unutulmıyacak kadar yakındı. Hz. Ali'nin bu harplerde göster­diği kahramanlıklar herkesin hatırında idi. Kılıcından  müşrikle­rin kanı henüz kurumamıştı. Kalbinde Ali'ye karşı kin ve intikam hisleri besleyenler vardı. Herkesin ona boyun eğip, tâbi olmasında şüphe vardı. Hilâfete geçecek adamın yumuşak huylu, herkesçe sevilen, yaşlı başîı, Hz. Peygamberin yakın ahbaplarından biri ol­mak maslahat icabı idi»[14]

Bu sözlerden dolayı Şia'nın ekserisi Zeyd'den ayrıldı. Bağda­dî, El-Fark Beyne'l-Fırak kitabında diyor ki: «Zeyd ile Yûsuf b. Ömer El-Sakafî arasında doğuş şiddetlenince bunlar Zeyd'e dedi­ler ki :

—  Düşmanlarına karşı biz sana yardımda bulunacağız, ancak bize şunu haber ver: Atan Ali b. Ebî Tâlib'e haksızlık yapan Ebû Bekir'le Ömer hakkında re'yin nedir?

—  Ben onların hakkında hayırdan başka birşey söylemem. Ben Emevîlere karşı ayaklandım. Çünkü onlar atam Hz. Hüseyin'i şehit ettiler. Harre günü Medine'yi mubah kılıp yağma ettiler, Kâ-bei Muazzamayı inancılıkla atılan taşlarla dövdüler, ateşe tut­tular.»

«Bu sözler üzerine o vakit Zeyd'den ayrıldılar.»

c) Zeydiye mezhebine göre başka başka iki memlekette ayrı iki imam bulunabilir. Aranılan vasıfları haiz olan bu imamlardan herbiri kendi memleketlerinde imam halîfe sayılır. Bundan anlaşıl­dığına göre onlar aynı memlekette iki imamın bulunmasını caiz görmüyorlar. Çünkü bu halkın aynı zamanda iki imama bı'at et­mesi icabeder. Bu ise yasaktır.

d) Zeydîyeye göre Mürtekib-İ kebîre yâni, büyük günah işle­yen kimse tevbe etmedikçe cehennemde ebedî olarak   kalır. Bunu

onîar, Mûtzile'den aynen almışlardır. Çünkü Zeyd, Mutezile mez-hebiyle alâkadar olurdu. Mutezilenin reisi olan Vâsıl b. Ata ile mü­nasebeti vardı. Mûtezile'nin usûl-i akaid hakkındaki görüşlerini almıştır, denildiğine göre diğer Şia'nın, Zeyd'i sevmemelerinin sebeplerinden biri de budur. Zira Vâsıl'e göre : «Cemel vak'asın­da ve Şamlı'larîa yaptığı savaşlarda Hz. Ali yakînen savap üzere­dir denemez. îki taraftan birisi hata üzere olduğu muhakkak, fa­kat hangisi, bu belli değil!»[15] Halbuki bu Şia'nın hiç de hoşuna gitmez. Zeyd öldürülünce Zeydîîer onun oğlu Yahya'ya bİ'at ettiler, sonra o da öldürüldü. . Yahya'dan sonra îmam Muhammed'e ve îmam İbrahim'e bi'at ettiler. Abbasî halifelerinden Ebû Ca'fer Mansur bunların ikisini de öldürttü. Ondan sonra Zeydiye mezhe­binin işi bozuldu. Faziletçe daha aşağı derecede bulunan imameti sözünden caydılar. Diğer Şia'nın yaptığı gibi ashaba dil uzatmağa başladılar ye böylelikle onların en güzel hasletleri gitmiş oldu.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #98 : Mayıs 02, 2008, 01:05:03 am »


AKAİDE DAİR GÖRÜŞLERİ
 

9- Kelâm Mes'elelerînde Görüşleri Ve Eserleri
 

Ebû Hanîfe'nin hayatını anlatırken dedik ki: O, asrında bu­lunan çeşitli fırkalarla münakaşa ve mücadele yapardı. Böyle mü-bâhaselerde bulunmak için muhtelif yerlere seyahatler yaptığı olurdu. O, ilmî hayata bu fırkalarla münakaşa yaparak başlamış­tır. Sonra fıkha dönmüştür ve ehl-i re'y fıkhının rakipsiz imamı olmuştur. Fakat yine de muhtelif fırkalarla münakaşa ve mücade­leyi tamâmiyle bırakmış değildir. İlmî vazifesi, dînî vecibesi onu böyle bir şeye çağırınca hemen koşardı. Onun için asnndaki ke-lâmcıların daldıkları mevzular hakkında Ebû Hanîfe'nin de görüş­leri naklolunmak tadır. İmanın hakikati, günah irtikap e;den hak­kında görüşleri, kaza ve kader mes'elelerine, Allah'ın iradesi ya­nında insan iradesine dair sözleri bize kadar gelmiştir. însan ira­desinde hür müdür? İhtiyarı var mıdır, yoksa iradesinde cebre mi tâbidir? Bunlar hakkındaki görüşleri ve düşünceleri iki yolla bize gelmektedir:

1- Dağınık rivayetler hâlinde zaif veya kuvvetli yollarla naklolunmaktadır. Hangisi kuvvetli, hangisi zayıf bunu ayırmak mümkündür.

2- Ona nisbet bâzı kitaplar yoliyle biz onun görüşlerini Öğ­reniyoruz. Bunların başında Fıkh-ı Ekber kitabı gelir, İbn-i Nedim Fihristinde diyor ki:

«Ebû Hanîfe'nin dört kitabı vardır. Onlar da: Fıkh-ı Ekber, EI-Alim Vel-Mütaallim, Osman b. Müslim, El-Bettî'ye risalesi ki, bu eser îman ve îmanın amelle bağlılığı hakkındadır, bir de Kade­riyeye red kitabı vardır. Bunların cümlesi kelâm ilmine ve akai­de dairdir.»[1]

Bu kitapların içinden Fıkh-ı Ekber eskidenberi gayet muteber tutulmuştur. Bu küçük risale matbûdur. Hind'de   Haydarabad'da müstakil bir tab'ı vardır. Eser muhtelif yollarla rivayet olunmuştur. Birisi Ebû Hanîfe'nin oğlu Mammâd yoliyledir. Bunu Aliyyül-Kaari şerh etmiştir, Ebû Muti' Belhi'nin rivayeti Fıkh-ı Basit diye mâruf­tur. Bunu da Ebû Leys Semerkandî, Atâ b. Ali Cozcanî şerh etmiş­lerdir. Diğer rivayetleri ve şerhleri de vardır. îmam Ebû Mansur Mâtüridi'ye nisbet olunan bir şerh de vardır. Bu şerhin Mâtüridiye nisbeti söz taşır. Çünkü onda Eş'arilere karşı cevaplar vardır. Bun­dan onun Ebû Hasan Eş'ariden sonra yazılmış olduğu anlaşılıyor. Halbuki Mâtürîdi ile Eş'ari çağdaştırlar. İmam Mâtürîdi 332, Eş'-ari ise 333 veya 334 tarihinde vefat etmişlerdir.

 
 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #99 : Mayıs 02, 2008, 01:06:56 am »


Fıkhı Ekber Hakkında
 

Fıkh-ı Ekber'in Ehû Hanîfe'ye nisbeti ulemâ arasında tetkik ye bahis mevzuudur. Ulemâ bu eserin Ebû Hanîfe'ye nisbetinin doğruluğunda ittifak etmiş değildir. Hattâ Ebû Hanîfe'nin en ha-, raretli taraftarları olan ve onun eserlerinin sayısını ziyadeleştirmek isteyen muhibleri bile bu hususta ittifak iddiasında değildirler, îbn-i Bezzazı Menakıbmda; Fıkh-ı Ekber ve El-Âlim Vel-Mütealli-me hakkında konuşurken şöyle diyor: «Ebû Hanîfe'niv. tasnif edil­miş bir kitabı yok diyecek olursan, ben de cevaben derim ki, bu mutezilenin sözüdür. Onların iddiaları Ebû Hanîfe'nin ilm-i kelâ­ma dair eseri olmadığını söylemektir. Bundan da maksatları Fıkhı Ekber'in ve El-Âlim Vel-Müteallim kitabının onun olmadığını orta­ya atmaktır. Çünkü bunlarda Ehl-i Sünnet Vel-cemâat kaideleri­nin ekserisini tasrih etmiştir. Halbuki Mutezile onu kendilerinden göstermek hevesindedir. Bu kitap Ebû Hanîfe Buhâri'nin, derler. Bu açıkça bir karıştırmadır. Ben bu iki kitabı da Allâme Kürdî Imadî hattıyle gördüm. Her ikisinde de bunların Ebû Hanîfe'nin olduğunu yazıyordu. Ulemâdan çoğu bunun üzerinde birleşmişler­dir.»[2]

Görülüyor ki, Bezzâzî bu kitabın Ebû Hanîfe'ye nisbetinde ulemânın çoğu ittifak etti diyor. Bütün ulemâ ittifak etti demi­yor. Demek oluyor kiri kitabın ona nisbeti ulemâdan bâzısmca şüp­heli görülüyor.

 
11- Eserîn Mevzuuna Bakış
 

Fıkh-ı Ekber kitabının Ebû Hanîfe'ye nisbetı hususunda ule­mânın dedikleri böyledir. Bunun hakkında    rivayetler çeşitlidir.

Kat'i hükme varabilmek için en doğrusu eserin metnini gözden ge­çirmektir. Eserindeki mes'elenin hepsinin Ebû Hanîfe'ye nisbeti doğru mu? Yoksa bâzıları onun zamanında ele alınmayan mevzu­lar mı? Bu cihet incelenmelidir.

Biz Hind'de tabolunan Fıkh-ı Ekber kitabına baktık. Bâzı ay­dınlatıcı noktalar gördük.

Peygamberlerden sonra en faziletli olanları şu sırayla tertip ediyor: «Peygamberlerden sonra insanların efdali Ebû Bekir, son­ra Ömer, sonra Osman, sonra Ali'dir. Bunlar daima ibâdet eden, Hak üzere sabit ve hakla beraber olan zatlardır. Biz hepsini seve­riz. Ashabdan hiç birini hayırdan başkasıyla anmayız..»

Halbuki bütün menakıb kitaplarında zikredilen rivayetler onun Hz. Osman'ın Hz. Ali'den üstün tutup öne geçirmediğinde it­tifak ederler. Bir sened'e dayanan bu rivayetler, senedi olmıyan bir metinden daha kuvvetlidir.

Fıkh-ı Ekber'de bâzı öyle mes'eleler görüyoruz ki, bunlar onun asrında ve ondan önceki çağlarda mevzuubahs edilmiş şeyler de­ğildir. Elimizde bulunan kaynaklardan hiç birinde onun çağdaşla­rından veya ondan öncekilerden birinin mucize, keramet ve istid-rac arasındaki farkı anlatmağa teşebbüs ettiğini göremiyoruz. Hal­buki Fıkh-ı Ekber şöyle diyor: «Peygamberlerin mucizeleri, evli­yanın kerameti haktır. Fakat haberlerde geldiği üzere iblis, Fira­vun, Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olup da onları .şimdiye ka­dar vukua gelmiş ve gelecek bulunan hallerine ve mucize ve ne de keramet deriz, istidractır: Hacetlerini yerine getirmek deriz. Zira Allah, düşmanların hacetini onları derece derece cezaya çekmek ve nihayet cezaya çarpmak kabilinde yerine getirir, onlar da bu­na aldanip daha azarlar. Bunlar caiz ve mümkündür.»

Evliyanın kerameti, kâfirlerden sadır olan hârukuiâde ahval, olağanüstü şeyler arasındaki farka dair bir söze o asırda cereyan eden münakaşalara tesadüf edemiyoruz. Bunlar îslâmda tasavvuf meydana çıktıktan sonra kelâm uleması arasında bahis mevzuu yapılmağa başlanmıştır. Ulemâ ermiş evliyaya Allah'ın neler bah­settiğinden söz açtılar, erenlerin olağanüstü hallerinden bahse . daldılar. Bu cihet bizi, mes'elenin esere sonradan ilâve olunduğu zannına götürmektedir. Veyahut eser Mâtürîdi ve Eş'arî görüşleri­ne göre o sırada yeniden yazılmıştır.

 

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #100 : Mayıs 02, 2008, 01:08:07 am »


12- Akaîd Görüşlerini Anlama Yolu
 

Ebû Hanîfe'nin akaide dair görüşlerini biz, yukanki sebepler­den dolayı yalnız Fikh-ı Ekber'den ve El-Âlim Vel-Müteallim'den almakla iktifa etmiyoruz. Bunları tarih kitaplarındaki rivayetler­den bu iki kitapta olanlara uygun düşüncelerle birleştiriyoruz. Böylece dört mes'eleyi ele alıp onlar üzerinde konuşacağız : 1- iman, 2- Büyük günah işleyen hakkında hüküm, 3- Kudret ve irade mes'elesi, 4- Kur'ân mahlûk mu, değil mi münakaşası.

 
13- ÎMANIN HAKÎKATINA Dalr
 

Imâm-ı A'zam'a göre îmanın hakikati hakkında Fıkh-ı Ekber'-de olanlar muhtelif rivayetlerde naklolunanlara uymaktadır. Onun için bunları doğruluğunda şüpheye mahal yoktur. Fıkh-ı Ekber şöyle diyor:

«îman, ikrar ve tasdiktir.»[3]

islâm hakkında şöyle diyor: «islâm Allah'a teslim olmak, O'nun emirlerine boyun eğmektir. îman ile islâm arasında lügat bakımından fark varsa da islâm olmayınca îman olmaz, îman ol­mayınca da islâm olmaz. Bu ikisi içle dış gibidir. Din: îmana, Is-îâma ve bütün şeriatlere şâmil olan bir isimdir.»[4]

 
14- Îman Ve İslâm Bîr Mî?
 

Görülüyor ki, Ebû Hanîfe'ye göre îman sade kalple tasdikten ibaret değildir. îmanın hakikati kalbîe tasdik ve lisanla ikrardır. Böylelikle îman ile islâm, lâzım ve mezlum gibi birbirlerine bağla­nıyor, kaynaşıyor, islâm olmayınca îman olmaz, îman bulunmayın­ca islâm da yoktur.

Ebû Hanîfe, bu husustaki görüşünün delilini, Cehm b. Safvari ile arasında geçen bir münakaşada izah etmektedir. Bu münaza­rayı sana da nakleedlim de Ebû Hanîfeyi fikirlerini izah eder ve delilini getirirken sen de dinlemiş ol!

Mekkî Menakııbnda diyor ki: «Cehm b. Safvan, Ebû Hanîfe'y-le konuşmak arzusiyle onun yanma geldi ve :

— Ya Ebû Hanîfe, hazırladığım bâzı mes'eleler üzerinde ko­nuşmak üzere sana geldim, dedi.

Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

—  Seninle konuşmak abestir, seninle    münakaşaya    dalmak ateşe girmektir.

—  Sözümü dinlemeden benim hakkımda bu ağır hükmü na­sıl veriyorsun?

—  Bana senin öyle sözlerini ulaştırdılar ki, onları Ehl-i Kıble olan bir Müslüman söylemez.

— Benim hakkımda gayba göre mi hüküm veriyorsun?

—  Bunlar senin hakkında öyle meşhur olmuş şeyler ki, avamı da, havası da bunları duydu, herkes biliyor. Ben de ona göre söy­ledim.

—Ya Ebû Hanîfe, ben sana başka birşey sormıyacağım, yal­nız îmanı soracağım.

—  Bu vakte kadar îmanın ne olduğunu öğrenmedin mi ki ba­na soracaksın?

—  Evet öğrendim, fakat bir nevide şüphem var.

—  îmanda şüphe küfürdür.

—  Küfürün bana hangi cihetten geldiğini beyan etmelisin.

—  Sor, söyliyeyim.

—  Bana söyle bakalım, bir kimse    kalbiyle Allah'ı    tanıyor, onun bir olduğunu, şeriki ve dengi olmadığını biliyor, sıfatlarını tanıyor. Lisanıyla bunları söylemeden Önce Ölüyor. Bu kimse mü'-min olarak mı öldü, yoksa kâfir midir?

—  Kâfirdir, kalbiyle bildiğini Hsaniyle    söylemedikçe Cehen­nem ehlindendir.

—- Allah'ı sıfatiyle bildiği halde neden mü'min olmuyor?

—  Söyle, eğer Kur'ân'a inanıyor ve onu delil olarak kabul edi­yorsan sana onunla cevap  vereyim. Eğer Kur'ân'a inanmıyor ve onu delil  tutmuyorsan, yine söyle,  islâm milletine muhalif olan­ların konuştukları tarzda konuşup sana cevap vereyim.

—  Kur'ân'a îmanım var, onu delil olarak kabul ediyorum.

Öyleyse dinle, Allah'u Teâlâ kitabında îmanı kalb ve lisana ya­ni bu iki azaya bağlıyarak zikreder.

«Resule indirileni dinledikleri zaman onların gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Zira onlar Hakkı tanırlar ve derler ki, ey Rabbımız, îman ettik, bizi de şahit olanlarla beraber..»

«Biz niçin Allah'a ve bize gönderilen gerçeğe îman etmiyelim ve Rabbimizin bizi de iyi insanlar arasına katmasını dileyelim.»

îşte Allah da onları bu söylediglerinden dolayı altından ırmak­lar akan Cennetlerle mükâfatlandırdı. Onlar orada ebedî kalacak­lardır. Bu, iyi işler işleyenlerin mükâfatıdır.» (Mâide; 83-85)

Cenab-ı Hak onları Allah'ı tanıdıkları ve bunu sözleriyle söy­lediklerinden dolayı Cennete koymaktadır. Ve onlan kalbiyle tas­dik ve lisanla ikrarları yüzünden mü'minlerden sayıyor.

Yine Allah'u Teâlâ buyuruyor ki:

«Deyin ki: Biz Allah'a inandık, bize gönderilen Vahye, İbra­him'e, İsmail'e, îshak'a, Yakub'a ve oğullarına vahyedilen şeylere ve Musa ile İsa'ya verilene ve. bütün Peygamberlere Rab'ları tara­fından gönderilenlere îman ettik. Onlardan hiç birini diğerlerin­den ayırmayız, biz ona teslim olanlarız.

«Eğer onlar da sizin îman ettiğiniz gibi îman ederlerse hak olan doğru yolu bulmuş olurlar.» (Bakara: 136-137)

îman ettik deyin, yâni lisanla söyleyin demektir.

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor:

«Onlara takva kelimesini gerekli kıldı.» (Fetih Sûresi: 26)

«Bunlar sözün en iyisine iletilmişlerdir.» (Hac Sûresi:  24)

«Temiz söz ona yükselir.» (Fatır Sûresi:  10)

«Allah îman edenleri dünya hayatında da, âhirette de kavl-i sabit üzere sebatlı kılar.» (İbrahim Sûresi: 27)

Bütün bunlarda îman sözünden bahis vardır. Söz dille olur.

Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: «Lâ İlahe illAllah de­yin, felah bulursunuz.» Felah bulmayı kelime-i şehâdeti söyleme-, den yalnız marifete bağlamıyor.   Yine Peygamberimiz   buyurur : «Kim ki Allah'tan başka Tanrı yoktur,    derse ve kalbinde de bu böyle ise o Cehennemden çıkar.»

Allah'ı tanıyan Cehennemden çıkar demedi, diliyle söyleme­ğe bağladı.

Eğer sözle söylemek lâzım olmasa ve yalnız marifet kâfi gel­seydi, lisaniyle Allah'ı red ve inkâr eden kimse kalbiyle Allah'ı bil­diği vakit mümin sayılırdı. İblis de mümin sayılırdı. Çünkü o Rab-bini tanıyor ve yaradam, öldüreni, tekrar dirilteni, kendisine ığva eden o olduğunu biliyordu. Bakın nasıl diyor: «Yarab, beni neden ığva ettin? Ba's edeceğim güne kadar bana mühlet ver!» «Beni ateşten yarattın* onu ise balçıktan yarattın». Kâfirler de lisanla inkâr etseler de Rablarmı bildikleri zaman mü'min olurlardı. Allah'u Teâlâ buyurur:

«Nefisleri bunları kabul ettikleri halde yine inkâr ettiler.» (Nahl: 14 )

Lisanlariyle inkâr ettikleri için Allah'ı bir bildikleri halce on­ları mü'minlerden addetmiyor. Yine Allah buyurur:

«Allah'ın nimetlerini bilirler, sonra inkâr ederler, onların ek­serisi kâfirdir.»

«De ki: Gökten ve yerden size rızk veren kim? işitmeğe ve gör­meğe hâkim olan kim? Ölüden diri çıkaran, diriden ölü çıkaran kim? işi çevirip yürüten kim? Şüphesiz Allah'tır diyecekler. De ki: Korkmaz mısınız, işte o sizin Hak Rabbiniz Allah'tır.»

inkâr etmeleri yüzünden bilmeleri, marifetleri fayda vermedi. «Oğullarını nasıl bilirse onu öylece bilirler.»

Fakat Allah'ı inkâr ettiklerinden dolayı marifet ve bilgi hiç­bir fayda sağlamadı.

Bunları dinleyince Cehm:

«— Benim aklıma bir çok şeyler koydun, yine gelip sana baş vuracağım» dedi.[5]

Mekkî, Ebû Hanîfe'nin: «Kalbiyle tanıyıp diliyle ikrar etme­den ölürse kâfirdir» sözünü şöyle izah ediyor: «Ebû Hanîfe'nin bu sözünün yorumu şudur: Diliyle ikrar etmemekle itham olunduğu takdirde yine ikrar etmezse, o zaman kâfir olur. Yâni: Kalbinde olanı diliyle de söyle, denilse de söylemese o vakit kâfirdir. Fa­kat böyle bir töhmet ve zan yoksa, meselâ denizde, bir adada ve­yahut bir mağarada tenha bulunsa, kalbiyle tanırsa kâfir olmaz.»

Demek oluyor ki, Ebû Hanîfe îmanı iki cüzden mürekkep sa­yıyor: Kalbiyle kat'î inanma, yani itikat-ı câzim olacak; sözle de bunu ikrar ederek kalbindeki tanımayı açığa vuracak, ilân edecek. Sözle ikrar zaruridir. Çünkü kaîbde olan teslimiyyeti meydana çıka­ran odur. Lisanla söylemedikçe kalbdeki bilinmez. Onun için Ebû Hanîfe'nin îman taksiminde: Kalbiyle îman eden kimse diliyle söy­lemedikçe insanlar arasında mü'min sayılmasa da, Allah indinde mü'mindir.

ibn-i Abdulber tntikâ kitabında Ebû Hanîfe'ye göre, îman ve aksamını şöyle beyan ediyor: «Ebû Mukatil, Ebû Hanîfe'den nak­lediyor, demiş ki: îman, marifet, tasdik ve islâm ikrardır, insan­lar tasdikte üç mertebe üzeredir: Bir kısmı; Allah'ı ve Allah tara­fımdan her geleni kalbiyle ve lisaniyle tasdik eder. Bir kısmı lisa-niyle söyler, fakat kalbiyle inanmaz. Bir kısmı kalbiyle tasdik eder, lisaniyle bunu söylemez, Allah'ı ve Peygamberinin Allah tarafın­dan getirdiklerini kalbiyle tasdik edip lisaniyle ikrar edenler hem Allah nezdinde ve hem insanlara göre mü'mindirler. Lisaniyle söy­leyip kalbiyle inanmıyan Allah indinde kâfirdir, insanlara göre m-ü'-min sayılır. Çünkü insanlar onun kaibindekini bilmez. Kelime-i şehâdeti söylemek suretiyle imanını lisaniyle gösterdiğinden ona mü'min adını verirler. Kalblerde olanı bilmeğe onları zorlayama-yız. Bir kısmı Allah nezdinde mü'mindir, insanlara göre ise kâfir­dir, Bu da şöyle olur, bir mü'min, kendini korumak için lisaniyle küfür izhar eder, onu bilmiyen kimse ona kâfir der. Halbuki o Al­lah nezdinde mü'mindir.»[6]

Bütün bunlardan görülüyor ki, Ebû Hanîfe'ye göre itibar yal­nız kalble tasdike değildir. Behemehal teslim olmak, buna razı "ol­mak ve mümkün olduğu zaman bunu açığa vurmak, lisaniyle söy­lemek lâzımdır. Şayet korku gibi bir sebeple îmanını gizli tutmak, lisaniyle söyleyememek mecburiyeti varsa, o takdirde kalbiyle tas­dikle iktifa eder. Lisanla söylemese de mü'mindir.

Bu iz'anla teslimiyet, gönülden Allah'a boyun eğmek, mü'min ile münafık arasını ayıran vasıftır. Münafık lisanla söyler, fakat kalbi inanmaz. Mü'minin hâli ise gönül nzasiyle Allah'a teslim ol­maktır. Kalbi tslâma bağlıdır. Münafığın hâlinde marifet var, fa­kat iz'an ve teslimiyet yok. Lisaniyle söylese de kalbinde îman mev­cut değil.

 
 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #101 : Mayıs 02, 2008, 01:09:08 am »


Amel Îmandan Cüz Mü?
 

Ebû Hanîfe'nin mezhebine göre: Amel îmandan cüz değildir. Ona bu hususta iki grup muhaliftir:

Birisi: Mutezile ile Hariciler, bunlar ameli îmandan cüz sa­yarlar. Amel etmiyen kimse mü'min addolunmuyor, onlar pratik islamcıdırlar.

ikincisi: Fukahâ ve muhaddisler, bunlara göre amel îmana da­hildir, fakat îmanın aslına dahil değildir. îmanın artması ve eksilmesi bakımından îmana dahil sayılır. Onlara göre Şeriat ahkâ-miyle amel etmese de tasdik bulunduğu zaman mü'min sayılır, fa­kat bu tarzda îmanı kâmil sayılmaz. îşte buradan îman artar ve ek­silir mes'elesi çıkıyor.

 
16- İman Ne Artar, Ne Eksîlîr
 

Ebû Hanife'ye göre îman ne artar, ne eksilir. Onun için gök ehlinin, yer ehlinin îmanı hep bir sayılır. Ebû Hanîfe'nin şöyle de­diği rivayet olunuyor:

«Yer ve gök ehlinin îmanı birdir. Evvelin ve âhirinin, önceki­lerin ve sonrakilerin îmanı ve Peygamberlerin îmanı aslında bir­dir. Zira biz hepimiz bir Allah'a îman ettik. Onu tasdik ettik.

Farzlarsa çok muhteliftir. Keza küfür de birdir. Kâfirlerin sı­fatları çoktur. Hepimiz Peygamberlerin îman ettiklerine inandık. Lâkin onların îmanda ve bütün taatta bizlere sevapça üstünlüğü vardır. Zira onlar taatta efdaî oldukları gibi bütün umurda sevap­ça efdaldirler. Rabbinriz bize bu hususta haksızlık yapmış değil­dir. Çünkü o bizim hakkımızı azaltıp kısmadı. Belki Peygamberlere izaz ve ikram için fazlından daha ziyade verdi. Zira onlar insanların rehberidir. Allah'ın emir elçileridirler. Kimse mertebece onlara eşit olamaz. Zira insanlar fazilete onlar sayesinde erdiler. Cennete giren herkes onların daveti ve duasiyle girer.»[7]

îmanın hakikati tasdiktir ve Ebû Hanîfe'ye göre ne artar, ne eksilir. Tasdik ziyadeîiği ve noksanlığı kabul etmez. Fazilet ve amel bakımından mü'minler birbirlerinden farklıdır, inanış kuvvetli ve­ya hafif olur.

Ebû Hanîfe'den sonra gelenlerin çoğu bu mes'elede ona muha­lefet ettiler. Müslim Şârİhi, Nevevî diyor ki: «Tasdik ziyadeîiği ka­bul eder. Çünkü tasdik, fazla nazar ve delillerin kuvvetli olması nisbetinde artar. Hattâ sıddîklerin îmanı en kuvvetlidir. Onlara hiç şüphe arîz olmaz, onların îmanı sarsılmaz. Karışık ahval için­de kalsalar da kalbleri daîma münşerihtir, huzur içindedir. Onlar­dan başkaları ise öyle olamaz. Bu inkârı kabil olmıyan bir gerçek­tir. Akıllı bir kimse Ebû Bekr-i Sıddîk'ın tastikine başka hiç bir kimsenin tasdikinin müsavi olmıyacağmda şüphe etmez. Onun için Buhâri şunu zikretmiştir:

«Ibn-i Müleyke diyor ki: Otuz sahabeye yetiştim, her biri ni­faktan korkardı. Hiç birisi Cebrail ve Mikâil îmanı gibi îmânı ol­duğunu söylemiyordu.»

İbn-i Bezzazı bu söze şöyle cevap veriyor :

«Tek bir bakış eğer kat'î surette cezme götürür ve tasdik eder­se, istenen tasdik hâsıl olmuş demektir. Öyle değilse ona tasdik de­ğil, zan denir. Bir tasdikle hâsıl olan cezm, bin defa tekrarlansa o yine birinci tasdikdir, bir nazarla hâsıl olan cezm de böyledir. Çok nazarla ziyadelik hâsıl oimaz.»

Bunlar iki türlü görüştür. Biz tasdikin kuvvetinin birbirinden farklı olduğuna kaniiz. Bu da amelde kendini gösterir. Tasdik var, öyle kuvvetlidir ki, şahıs onun hükmüne muhalefet edemez. Tasdik var, akla tesir eder, fikir, mantık ona boyun eğer. Kalb onun hük-rnüna râm olur. Fakat tasdik var bütün şuur ve arzulara hâkim olamaz, şuur, his ve amel bir yanda olur akıl fikir ve mantık diğer yanda kalır.

 
17- Ehh Cennet, Ehl-I Nâr
 

Ebû Hanîfe'ye göre îmanın rüknü tasdik olduğundan ve oda artıp eksilmediğinden günah işlemek yüzünden kimse tekfîr oluna­maz. Çünkü îmanın aslı olan tasdik mevcuttur. Amel etmese de îman vardır, âsiler mü'min sayılırlar. Onlar sadece amel-i saliha bâzı seyyiât katıyorlar demektir. Umulur ki, Allah onların tevbele-rini kabul eder.

Intikâ şunu naklediyor: «Ebû Mukâtil diyor ki: Ebû Hanîfe'yi şöyle derken işittim. İnsanlar bize göre üç mertebe üzeredir. Bi­rincisi: Peygamberler olup Cennet ehlindendirler. Peygamberin Cennet ehlinden olduklarını haber verdikleri de Cennet ehlinden­dirler. ikincisi: Müşriklerdir. Onların Cehennem ehlinden oldukla­rını biliriz. Üçüncüsü mü'minlerdir. Onlar hakkında bir hüküm ve­remeyiz, ne Cennet ehlinden ,ne de Cehennem ehlinden olduklarını beyân edemeyiz. Onların Cennet ehlinden olmalarım dileriz. Ce­hennem ehlinden olmalarından korkarız. Allah'u Teâlâ'nın buyur­duğu gibi deriz: «Amel-i salih işlediler, seyyiât ta karıştırdılar. Umulur ki, Allah onların tevbesini kabul eder.» Onlar hakkında hükmü verecek olan Allah'tır. Onların Cennet ehlinden olmasını dileriz. Çünkü Cenâb-ı Hak buyurur:

«Allah, şirk koşmayı asla affetmez, Bunlardan başkasını diler­se affeder.»

«Onların günahlarından ve hatâlarından dolayı endişe ederiz. Çünkü Peygamberlerden başka kimse Cennetle müjdelenmiş değil­dir, îsterse gece gündüz oruç ve namazla vakit geçirsin. Bir de Peygamber tarafından Cennet ehlinden oldukları haber verilen­ler Cennetliktir.»[8]

Bu sözler Fıkıh-ı Ekber'de olanlara tamâmiyle uygundur. Ora­da aynen şöyle denir: «İsterse büyük günah olsun, onu helâl tanı­madıkça bir günahtan dolayı bir Müslümanı tekfir edemeyiz. îman adını ondan çekip atmayız. Biz ona mü'min ismini veririz.»

 
18- Âsîleri Tekfîr Etmez
 

Ebû Hanîfe'nin bu hususta sözü böyledir. Bunlar sağlam, man­tıkî sözlerdir. Kur'ân-ı Kerim'de olan va'd ve vaîde uygundur. Ule­mâ bunu beğenmiş ve fukahânın cümlesi bunu böyle kabul etmiş­tir. Hicret yurdu olan Medine'nin fakıhı îmâm Mâlik bu hususta Ebû Hanîfe'ye muvafakat ederdi. Ömer b. Hammâd b. Ebû Hanî-fe diyor ki: «îmam Mâlik b. Enes'le görüştüm, onun yanında otur­dum, onun ilmini dinledim, ondan ayrılacağım zaman ona de­dim ki:

—  Düşmanlık yapan hasedciler sana Ebû Harîfe'yi olduğun­dan başka türlü tanıtmağa çalışmalarından emin değildim.. Ben sa­na onu olduğu gibi tanıtmak isterim. Onun fikirlerini beğenirsen ne âlâ, yoksa sende ondan    daha iyisi varsa  onu da    öğrenmiş olurum.

—  Söyle bakalım, öyleyse, dedi. Şöyle konuştuk:

—  Ebû Hanîfe günahından dolayı mü'minlerden kimseye kâ­fir oldun demez, dedim.

—  Ne güzel söylemiş, dedi, veyahut isabet etti, dedi.

—  O bundan daha büyüğünü söyledi: Kötü    künahlar işlese de tekfir etmem, dedi.

—  İsabet etmiş ve güzel söylemiş.

—  Bundan daha büyüğünü söylerdi, dedim.

—  Nedir o? dedi.

—  Bir adam, taammünden, kasden günah işlese yine tekfir et­mem, dedi.

—  Doğru söylemiş.

— işte onun dedikleri bunlardır, her kim ki sana onun sözleri bunlardan başka türlü olduğunu haber verirse ona kanma.»[9]

 
19- Mürcîecilîk Hakkında Sözleri
 

Müteahhirinden cumhur Muslinimin re'yi bunun üzerine karar kılmıştır. Müslüman cemaatına bu hususta muhalif olanlar Hârici­ler ve Muteziledir. Hal böyle iken bu söz ulemâdan bâzısı tarafın­dan Ebû Hanîfe'ye dil uzatmak için vesile yapılmıştır. Bundan onun Mürcieden olduğu neticesini çıkarmışlardır. Şehri s tanı'nin bu itham hakkındaki sözünü yukarıda beyan etmiştik. Bizzat o Fikh-ı Ekber kitabında kendisinden bu töhmeti reddedip almakta ve kendi mezhebiyle Mürcie arasındaki farkı belirtmektedir:

«Mü'mine günahları zarar vermez, mü'min ateşe girmez, o fâ-sık ta olsa, dünyadan mü'min olarak çıktıktan sonra ateşte ebedî kalır deyemeyiz. Mürcie Taifesinin dediği gibi bizim hasenatımız makbuldür, günahımız yargılanmıştır da diyemeyiz. Fakat şöyle deriz: Kim ki ifsat eden ayıplardan, iptal eden hallerden hâîî ola­rak bütün şartiyle' iyilik yaparsa onu küfürle, dinden dönmekle, kötü ahlâkla iptal etmez ve mü'min olarak bu dünyadan giderse, Allah onun amelini zayi etmez. Kendi Iûtfundan kabul ederse, se­vap verir. Allah'a şirk koşmamak, küfre sapmamak şartiyle irtikap edilen günahların sahibi mü'min olarak ölünceye kadar tevbe et­mezse o Allah'ın dilemesine bağlıdır. Dilerse onu ateşte azaplandı-rır. Dilerse onu affeder. Cehennemde azap etmez.»[10]

Fıkh-ı Ekber'in bu ibareleri, întikâdan ve münakaşa kitapla­rından naklettiklerimize tamâmiyle uygundur. Ebû Hanîfe'nin gö­rüşüyle Mürcie arasındaki farkı daha ziyade açıklamaktadır. Doğ­rusunu isterseniz. Mürciecilik son devirlerine doğru ibahcılığa -herşeyi mubah saymaya doğru daha çok kayıp yaklaşmıştır. Fâsık-lar orada istedikleri kapıyı açık buldular. Onun için Zeyd b. Ali şöyle demiştir: «Fasıklan Allah'tan af bekleme tama'ma düşüren Mürcieden ben teberri ederim,»

Onun için diyebiliriz ki: Büyük günah işleyen hakkında görüş­ler üç guruba ayrılmıştır: Bir kısmı onları, mü'minlerden saymaz Hâriciler ve Mutezile gibi. Bir kısmı îmanla beraber mâsiyet hiç zarar vermez, Allah bütün günahları affeder, der. İşte bunlar dâ mezmun Mürciedir. Üçüncü grup ki, ulemanın ekserisi bunlar­dandır. Bunlarca âsi olan tekfir olunmaz, iyiliğe on misli cevap vardır» günaha ise kendi miktarı kadar azap vardır. Allah'ın affı hiç bir kayıt altına alınmaz, bir hadde tâbi değildir, tşte Ebû Hanî­fe bu ulema zümresi ndendir. Cumhur Müsîimînin akidesi de budur. Eğer bu re'ye kail olanlara Mürcie denirse o zaman Cumhur Müsli-mîn Mürcie demek olur.[11]

îyi araştıran ulemâ, Mürcie namını yalnız ikinci gruba ver­mektedirler. Onun için Ebû Hanîfe'den Mürcieliği reddederler. Çünkü o esaslara göre Mürcie'de amel ve taat cihetini ihmal var­dır. Ameli hesaba katmıyorlar. Halbuki muttakî olan Ebû Hanîfe asla böyle bir şeye kail değildir.

Hayrat'ül-Hisan'da şöyle deniyor: «Bir kısmı Ebû Hanîfe'yi Mürcie'den saymaktadır. Bu söz doğru değildir. Evvelâ Mevâkıf sarihi diyor ki: Mürcie'den olan Assan'ı Ebû Hanîfe'yi de Mürcie'­den sayıyor ve kendi görüşlerini ona nisbet ediyordu. Bu ona ifti­radır. O, şöhreti olan bu büyük imama Mürciecilik nisbet ederek mezhebi yaymağa bakıyordu. Sonra Amidî diyor ki:

«Onu Ehl-i Sünnet Mürciesinden saymış olsalar gerek. Çünkü Mutezile ilk zamanlarda kader mes'elesinde kendilerine her muha­lif olana Mürcie damgası vuruyordu. Veyahutta Ebû Hanîfe iman eksilmez ve artmaz dediğinden, ameli îmandan geri bırakır zan­nettiler ve Mürcie'den saydılar. Halbuki bu böyle değildir. Çünkü Ebû Hanîfe amele son derece ehemmiyet verir. Birçok amel mes'e-lelerinde fıkhî içtihadı vardır.»   

Üçüncü olarak İbn-i Abdulber diyor ki: «Ebû Hanîfeîyi çeke-miyorlardi. Hased edenleri çoktu. Ondan olmıyan şeyi ona nisbet ediyorlardı ona yakışmayan şeyleri uydurup söylüyorlardı.»

îşte Ebû Hanîfe'nin Mürcieciliği hakkında ulemânın sözleri bunlardır. Bence Ebû Hanîfe asla Mürcieden addolunamaz. Meğer ki fâsıkı, mü'minlerden sayan herkes mürcieden addedilmiş ol­sun. Allah'u Teâlâ âsilerin bâzısını affeder, Allah'ın affı bir kayıt ve tahdit altına alınamaz. Bu hâle göre yâlnız Ebû Hanîfe değil. Mu­tezileden başka bütün fukahâ ve muhaddisler Mürcie zümresine girmiş olur ki, bu doğru değildir.

 
 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #102 : Mayıs 02, 2008, 01:09:50 am »


Kader Ve İnsanların Amelleri Mes'elesi
 

Ebû Hanîfe nüfuz-ı nazar sahibi, iyi görüşlü bir zattır. Onun için kader mes'elesine dalmaktan çekinirdi. Ve arkadaşlarına da bunu tavsiye ederdi. Yusuf b. Hâlid, Basra'dan geldiği zaman ona şöyle demiştir:

«Bu, insanların karşısına dikilmiş güç bir mes'eledir. Bunu halledin güçlüğü kim yenebilecek? Bu Öyle kapalı bir mes'eledir ki, anahtarı zayi olmuştur, anahtarı bulunursa o zaman içindeki belli olacak, onu açacak olanlar, ancak Allah indinden haber getiren­lerdir.»

Kaderiyyeden bir grup ona gelerek kader mes'elesini münakaşa yapmak istediler. Onlara şöyle dedi: «Bilmez misiniz ki, kadere ba­kan, güneşe bakan gibidir, baktıkça gözleri kamaşır, şaşkınlığı artar.» Fakat Kaderiyye bu haddi aştılar, kaza ile adalet arasım na­sıl bulabileceğini sordular. Allah herşeyin nasıl olacağına hüküm ve kaza ediyor. Onun kazası ve kaderi üzere o işler oluyor. Sonra neden kaza ve kader çerçevesi dairesinde yaptıklarından dolayı in­sanları hesaba çekiyor? îşte bunu sordular ve dediler ki:

—  Allah'ın mülkünde kazası dışında bir şey yapmak mahlûh-tan hiç birinin elinden gelir mi?

—  Hayır, gelemez, Yalnız kaza iki türlüdür. Biri Vahiyle emir­dir. Diğer kudrette takdir eder, kudret verir. Meselâ küfre kudret verir, fakat emir vermez. Belki nehyeder. Emir de iki türlüdür. Emr-i tekvîn, yâni birşeyi meydana getirmek ,olmak emri. Ol, der, olur. Bu vahiy emrinden başkadır.»

Ebû Hanîfe'nin bu taksimi ne güzeldir. O kazayı kaderden ayı­rıyor. Ona göre kaza demek: Vahy-i İlâhî ile Allah'ın vermiş oldu­ğu hükümdür. Kader ise kudret-i îlâhiye altında cereyan edendir. Allah ezelden halkın umurunu takdir etmiştir. Vahyin muktezasına göre kullarına takalifi vardır. Ameller kulun ihtiyariyle Allah'ın takdiri üzere cereyan eder. Emir de iki kısımdır, icat ve tekvîn emri var, bir de teklif emri var. Kâinattaki umur birinciye göre ce­reyan eder. Âhırette ceza ise ikinci teklif emrine göredir.

Burada şöyle bir mes'ele var: Taat ve isyan kulun dilemesiy­le midir? Yoksa Allah'ın meşietiyle midir? Şayet kulun meşîetiyle ise Allah irade eder mi? Allah'ın iradesi emrinden ayrılır im? Bu halli müşkîl bir mes'eledir. Ebû Hanîfe bu mes'eleye insan, bilgi takatinin varabileceği şekilde ve Allah'ın kudret ve kemâline lâyık tarzda şöyle cevap veriyor:

«Ben bu hususta ortadan söylerim, ne cebir var, ne de tefviz var. Allah'u Teâlâ kullarına takat getiremiyecek bir şey teklif etmez. Onlardan yapamıyacaklan bir şey istemez, işlemedikleri bir şeyden dolayı onları cezalandırmaz. Yapmadıkları bir şeyi onlara sormaz. Bilgileri olmryan bir şeyin münakaşasına dalmalarına rıza­sı yoktur. Bulunduğumuz hâli Allah'u Teâlâ bilir.»[12]

işte bu mes'elede mütefekkire yakışan söz budur. Coşkun dal­galar gibi çalkalanan bu mes'eleye, içinde boğulurum endişesiyle dalmak istemiyor, insan iradesine lâyık olduğu hürriyeti veriyor. Çünkü bu hissolunur bir emirdir.

Her hangi bir münakaşacı onu girmek istemediği bu mevzua sürüklemek isterse, beşer ilminin takat getiremiyeceği bu mes'e­leye sokarsa yasak hududu geçmez. Kaderiye'ciler[13] ona sor­dular :

Bize haber ver. Allah bir kuluna küfrünü murat ederse ona iyilik mi yapmış olurw yoksa fenalık mı?

Şu cevabı verdi:

— Fenalık etti, zulüm etti denilmez. Allah'ın emrine muhale­fet edenler hakkında bunlar söylenir. Allah ise bundan münez­zehtir.

Bağdat tarihinde Ebû Yusuf'tan naklolunuyor:

Ebû Hanîfe'yi şöyle derken işittim. Bir kaderci, ile konuştun mu, sana söyliyeceği iki şeydir: Ya küfür etmek, ya sükût etmek. Ona bu şeylerin böyle olacağını Allah eskiden biliyor muydu diye sorulsa: Buna karşı: Hayır derse kâfir olur. Evet derse ona soru­lur: Bildiği gibi olmasını mı diledi, yoksa bildiğinin hilâfına olma­sını mı diledi? Cevabında: Bildiği gibi olmasını diledi derse mü'-minden îmanı, kâfirden küfrü dilediğini ikrar etmiş olup, yok il­minin hilâfına olmasını diledi derse Allah hem diliyor, hem de me­ramına nail olamıyor demek. Bildiğinin aksine dileyen ve bildiği olmayan bir tanrı tanımak ise küfürdür.»

Hulâsa Ebû Hanîfe bu mevzua muayyen hudutlar dahilinde dalıyor. Bu denizde fazla açılmıyor. Hayır ve şer her şeyin Allah'ın kaderiyle olduğuna inanıyor. Allah ilminin, iradesinin ve kudreti­nin şumuline îmanı var. Allah'ın iradesi haricinde insandan bir iş sadır olmaz. İnsanın taatı ve mâsiyctleri kendisine  aittir,  insanın cüz'i iradesi ve ihtiyan vardır. Onun için yaptığından sorulur, he­sap verir. Hayır olsun, şer olsun zerre kadar haksızlık görmez. Bun­lar Kur'ân'ın akideleridir. Ebû Hanîfe bunları Kur'ân'm sağlam âyetlerinden alıyor. Kadercilerle münakaşa yapması onlann önü­nü kesmek, onları susturmak, delâletlerini yüzlerine çarpmak içindir.

 
21- Ebü Hanîfe Îtîdalden Ayrılmaz
 

Ebû Hanîfe cebre kail olan Cehmi'ye'nin nazariyesini almı­yor. O insanın ef'âlinde iradesi olmadığına kani değildir. Bununla beraber görüyoruz ki, onu tenkîd edenler daima onun Cehmiye'den olduğunu ileri sürüp duruyorlar; böylece ona iftira atıyorlar. Cehme ta'zîm için onun devesinin yularını tuttuğunu söylüyorlar. Bu yalanı uyduruyorlar. Halbuki o, Cehm'Ie münakaşalar yapıyor onun bâtıl delillerini çürütüyordu. Nasıl ki Ebû Yusuf onun şöyle dediğini nakleder: «Horasan'da iki sınıf şer insan var: Cehmiye ve Müşebbihe.»

ilim ve faziletten mahrum olan bâzı kimselerin iftira atarak ulemâya haksızlık yapmaları olsa olsa bu kadar olur. Hayır ve şer kaderle olduğuna hükmetmezse Mûtezili derler, hayır ve şer kader­le olduğuna hükmederse Cehmiye derler. Halbuki o Cehmiyeden uzak olduğunu kendisi haykırıyor. Doğru rivayetler onun Cehmi­ye'nin yollarını kesip bâtıl propagandalarının yapılmasına engel ol­duğunu anlatmaktadır.

 
22- Hâlk-ı Kur'ân Mes'elesî
 

Ebû Hanîfe zamanında bâzı kimseler Müslümanlar arasında Kur'ân'm mahlûk olduğuna dair sözler etmeğe başladılar. Kur'ân Hz. Peygamberin en büyük mûcizesidir, fakat Allah'ın mahlûkudur, diyorlardı. Bildiğimize göre bu sözü ilk söyleyen Ca'd b. Dirhem ol­muştur. Onu Horasan Valisi Hâlid b. Abdullah idam etmiştir. Cehm b. Safvâ da buna kail oluyordu.

Ebû Hanîfe düşmanları onun da bu re'yde olduğunu iddia edi­yorlar ve onun bundan dolayı iki defa tövbeye çekildiğini söylü­yorlar. Sözde Emevîlerin Irak Valisi olan Yusuf b. Ömer tarafından bir defa, başka bir defa da kadı Ibn-i Ebî Leylâ tarafından tevbe ettirilmiş imiş!

Sabit olmuş bir töhmeti veya delile dayanan bir görüşü ulu orta reddetmek bizim âdetimiz değildir. Fakat bu hususta Ebû Hanîfe'ye nisbe tolunan bu rivayetleri kabul etmekte tereddül ediyoruz. Bunları doğru bulmuyoruz. Çünkü bunlar onu kötülemek istiyen düşmanları yoliyle gelmektedir. Ve elimizde bunlara muarız rivayetler de vardır. Ve bunlar kabule daha lâyıktır. Çünkü bunlar töhmet altında olmıyan mevsuk kimselerin rivayetleridir. Akâid hususunda rasgele söz söylememekle şöhret bulan, ölçülü konuşan Ebû Hanîfe'nin sânına yakışan da budur. Çünkü o ancak selefin daldığı mevzulara dalardı. Selefin görüşlerini ve dînî hakikatleri müdafaa ederdi.

Onun Kur'ân mahlûktur deyip de sonra bundan tevbe ettiril­diğine dair olan rivayetleri bir yana bırakalım da onun bu mesele hakkındaki kanaatim başka haberlerden öğrenmeğe çalışalım. Bu hususta iki haber nakledeceğiz.

Birincisi: Bağdat tarihi diyor ki: «Kur'an mahlûktur sözüne gelince denildiğine göre Ebû Hanîfe'nin buna asla kail olduğu yok­tur.» Yine orada şöyle deniyor: «Ne Ebû Hanîfe, ne Ebî Yusuf, ne Züfer, ne Muhammed ve ne de onların arkadaşlarından hiç birisi Halk-ı Kur'ân hakkında asla birşey demediler. Haîk-ı Kur'ân hak­kında Bişr, Merisi, Ibn-i Ebî Duâd konuştular ve işte bunlar Ebû Hanîfe'nin ashabına da leke sürdüler.»[14]

ikincisi: întikâ kaydediyor: Ebû Yusuf diyor ki: «Bir Cuma günü Küfe mescidine bir adam gelerek Kur'ân hakkında sorar. Ebû Hanîfe orada yoktur, Mekke'de bulunmaktadır." Oradakiler aralarında ihtilâfa düşerler, Ebû Yusuf diyor ki: VAllah o insan şekline girmiş bir şeytandı zannederim; bizim halkımıza sokuldu, bize bu mes'eleyi sordu, biz de birbirimizle soruştuk ve cevap da vermedik. Üstadımız burada yok, o söze başlamadıkça biz söze katılmağa hoş görmeyiz, deyip savdık. Ebû Hanîfe geldiği zaman ona bu mese'leyi açtık, şöyle şöyle oldu, bu hususta ne biliyorsun, dedik. Yüzünün rengi değişti. Güç bir mes'ele vuku buldu da biz de o, hususta bir şey söylemedik zannetti. Nasıl oldu diye sordu. Biz de şöyle oldu diye anlattık. Bir müddet sükûta daldı. Sonra: Siz ne cevap verdiniz? dedi. Biz de hiçbir cevap vermedik, yanlış bir şey söyleriz, sen de onu beğenmezsin diye korktuk da bir şey söylemedik,, dedik. Bunu duyunca sevindi ve:

— Allah hayırla mükâfatlandırsın, benim vasiyetimi iyi tutun. Bu hususta asla birşey demeyin, bunu asla sormayın. Yalnız şunu bilin: Kur'ân Allah'ın kelâmıdır, deyin. Buna bir harf bile ziyade etmeyin. Zannetmem ki bu mes'elenin sonu gelsin.»[15]

 

23- Açık Netice : Hâlk-I Kur'ân Mes'etesine Dalmaktan Çekinirdi
 

Bu sözlerden çıkan netice şüphe bırakmayacak surette gösteri­yor ki, Ebû Hanîfe bu mes'eleye dalmaktan çekiniyordu. Fakat düşmanları bu yolda asılsız şeyler uydurdular; Ebû Hanîfe'ye ifti­ra ettiler. Hanefiyyeden bazılarının hâlk-ı Kur'ân'a kail olmaları onların bu asılsız sözlerinin yayılmasına ve doğru zannedilmesine yardım etti. Ebû Hanîfe onların iftiralarının gadrine uğramıştır. Bâzı Hanefîyyenin sözlerini ona yüklemişlerdir. Yine bu cümle­den olarak Ebû Hanîfe'nin torunu ismail b. Hammâd b. Ebû Hanî­fe'nin Hâlk-ı Kur'ân'a kâiî olması da bu isnadın ona yapışmasına sebep olmuştur. Çünkü rivayete göre, İsmail b. Hammâd şöyle demiş: «Kur'ân mahlûktur, bu benim re'yimdir ve atalarımın re'yi-dir..» Bişr b. Velid bunu şöyle reddetmiştir.

— Senin re'yindir, buna evet deriz. Fakat atalarının re'yi oldu­ğuna gelince, buna cevabımız: Hayır, öyle değildir, olacaktır.

Hâlk-ı Kur'ân'a kail olan Mutezile .ilimde fıkıhta yüksek mev­ki sahibi olan kimselerin de bu re yde olduklarını' söyleyerek kendi mezheblerini tervice çalışıyorlardı. Ebû Hanîfe'yi de bu işe karış­tırdılar.

Bütün bunlara dayanarak diyoruz ki: Ebû Hanîfe Hâlk-ı Kur'* ân mes'elesine dalmamıştır, bu mevzuu kurcalamamıştır. Ve pek tabiî ki Kur'ân mahlûktur da dememiştir. Kanaatımızca bu mes'e-leyi mevzuubahs etmek günah da sayılmaz!

 



Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #103 : Mayıs 08, 2008, 01:13:45 am »


Siyasî Görüşleri
 

Okuduğumuz menakıb ve tarih kitaplarında Ebû Hanîfe'nin siyaset hakkındaki fikirlerine derli toplu bir arada yazılı olarak rastlayamıyoruz. Onun için bunları dağınık haberlerden ve kitap­ların arasından bulup çıkarmağa çalışacağız. Böylelikle belki de onun siyasî görüşü hakkında tam bir fikir edinmek kabil olur.

Ebû Hanîfe'nin hayatını anlatırken söylediklerimizden iki şe­yi anlamış bulunuyoruz:

1- O, Hz. Ali'nin Hz. Fâtıma'dan doğma evlâtlarını yâni Âl-i Beyti pek fazla seviyordu. Bu sevgi yüzünden eza ve cefalara maruz kaldı. Hattâ bu sevgi uğruna şehit gitti bile denebilir.

2- Gerek Emevîlere ve gerekse Abbâsîlere karşı    ayaklanan evîâd-ı Ali iîe bir olup fi'len bu ayaklanmalara katılmamıştır. Ders­lerinde sözle onlara yardım etmekte iktifa ediyor, sorulduğu za­man onların haklı olduğuna fetva veriyordu. Hasan b. Kahtabe ile aralarında geçen olay bunu gösterir. Bu işte kendisinden fetva so­rulan bir müftü vaziyetinden  ileri geçmez.    Hükümdarın kuvvet ve sultasını nazarı itibare almıyarak vicdanının sesine uyar ve hük­münü verir.

Bunlara dayanarak diyebiliriz ki, Ebû Hanîfe'de Hz. Ali taraf­tarlığı vardı. Fakat bunun hududu nereye varır, o Şia'dan bir fır­kaya mensup mudur? İşte burada bunu araştırmak istiyoruz.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #104 : Mayıs 08, 2008, 01:18:54 am »


Ehl-1 Beyt Sevgisîndekî Îtîdalî
 

Ebû Hanîfe'nin Hz. Ali taraftarlığı Öyle Ashabın fazilet dere­celerini görmesine mâni olacak neviden kör bir taassup değildi. AI-i Beyt taraftarlığıyle beraber Hz. Ebû Bekir ve Ömer'i faziletçe Hz. Ali'den üstün tutardı. Ebû Bekir'in takvasını takdirle anardı. Onun yüksek seciyesinin hayranı idi. Hattâ ticaret hayatında ve cömertlik yapmakta Ebû Bekir'i örnek tutar, onun gibi olmak is­terdi. Hz. Ebû Bekir'in Mekke'de kumaş dükkânı mı vardı, o da Kûfe'de bîr kumaş dükkânı açtı. Faziletçe Ebû Bekir'den sonra Hz. Ömer gelirdi. Fakat Hz. Osman'ı, Hz, Ali üzerine takdim etmez,-di. İbn-i Abdulber Intikâ'da diyor ki :

«Ebû Hanîfe; Ebû Bekir'le Ömer'i başkalarına tafdîl eder, Ali ile Osman'ı severdi.», oğlu Hammâd, babasının şöyle dediğini naklediyor: «Ali bize Osman'dan daha sevgilidir.»[1] Hz. Ali'yi sevgide tercih etmesiyle beraber Hz. Osman'a asla dil uzatmazdı. Hz. Osman anıldığı zaman onu rahmetle yâdederdi. Hattâ dersine hazır olanlardan biri şöyle demiştir : «Kûfe'de ondan başka Os­man'a rahmet okuyup da dua eden işitmedim.»

O, selefe söğmeğe asla cevaz vermezdi. Hattâ onun kimseye dil uzattığı duyulmamıştır. Mekke'de Atâ b. Ebî Rebah'la buluştuğu zaman Atâ ona :

—Sen şu dinde fırkalara ayrılan diyardan mısın? diye sordu. Ve sen onlardan hangi fırkadansın? deyince :

— Selefe soğmeyen, kadere îman eden, günahtan dolayı kim­seyi tekfir etmiyen sınıftanım, cevabını vermişti.[2]

öyle anlaşılıyor ki, Ebû Hanîfe Âl-i Beyi sülâlesini Ebû Bekir ve Ömer hakkında gayet nezih lisanh görmek isterdi. Mekkî Me-nakıbında şunu naklediyor: «Ebû Hanîfe diyor ki, Medine'ye gel­dim. Ebû Cafer Muhammed Bakır b. Ali'nin yanına gittim :

—  Ey Iraklı kardaş, bizim yanımıza oturma, dedi. Ben otur­dum ve:

— Allah iyilikler versin, Ebû Bekir ve Ömer hakkında ne der­sin? diye sordum.

—  Allah Ebû Bekir'i ve Ömer'i rahmetine gark eylesin, dedi. —- Irak'da senin onlardan teberrî ettiğin söyleniyor, dedim.

—  Allah korusun, onlar yalan söylüyorlar. Bilmez misin Ilz. Ali Efendimizin,, Hz. Fâtima'dan doğma kızı Ümmü Gülsüm'ü Hz. Ömer'le evlendirdi. Bu Ümmü Gülsüm kimdir, bir düşün. Büyük annesi Cennet kadınlarının ulusu Hz. Hatice, dedesi bütün Peygam­berlerin ulusu ve sonuncusu Hz. Muhammed, anası cihan kadınla­rının ulusu Hz. Falıma, kardeşleri Cennet ehlinin gençlerinin efen­dileri Hasan ile Hüseyin, babası îslâmda şerefli mevkî sahibi ars-laniar arslanı Hz. Ali'dir. Eğer Ömer ona münasip ve lâyık bir eş olmasaydı  onunla evlendirmezdi. Böyle olana birşey denir mi?

Bunun üzerine dedim ki :

—  Onlara bunu böylece yazsan, o söylenenleri tenkîd etsen.

—  Onlar yazılana itaat etmezler ki, Iraklılar öyledir, sana ya­nımıza oturma dedim, oturdun. Yazsam onlar da dinlemezler.»[3]

Ebû Hanîfe'ye îmamiye imamlarından olan Muhammed Bakır arasında geçen bu konuşmadan anlıyoruz ki, Ebû Hanîfe Al-i Beyt'e taraftarlığa toz kondurmak istemiyor onlara sürülmek is­tenen lekeyi temizlemeğe çalışıyor. Ona göre en büyük leke Ebû Bekir'e sövüp dil uzatmak idi. Bu iş onun vicdanını kemiriyordu. O bunu silmeğe çalışıyordu.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #105 : Mayıs 08, 2008, 01:19:37 am »


Hz. Alı Ve Muhalifleri Hakkındaki Görüşü
 

Ebû Hanîfe Hz. Ali'nin yaptığı her "harbde haklı olduğu ka-naatında idi, hiçbir şeyi tevile kalkışmıyordu. Fakat muhaliflerine de taan edip dil uzatmıyordu. Ve şöyle diyordu : «Ali ile harb eden­lerden hiç biri yoktur ki, Ali bu hakka ondan daha lâyık olmasın.»[4] Ali ile Talha ve Zübeyr arasında olan harb hakkında şöyle di­yor : «Şüphesiz ki Emir'ül-Mü'minm olan Hz. Ali'dir. Talha ile Zübeyr ona bi'at ettikten sonra muhalefet ettiler.»

Kendisine Cemel vak'ası soruldu. «Ali adalet üzere gitti. O âsilerle muharebe hakkında sünneti Müslümanlar arasında en iyi bilendir.» dedi.[5]

Görülüyor ki, o hakkı açıkça söylüyordu. Hiç birşeyden çekin­miyordu. Fakat muhalifleri de hiç kötülükle zikretmiyor, te'vil ka­pısı da açmıyordu.

Hz. Ali'ye muhalefet eden ashab hakkında re'yi böyle olunca, Emevîler hakkındaki görüşü şüphesiz ki, onların hükmünü teyit edici, onların hilâfetini kabul edici bir görüş olamaz. Asnndaki Eınevî Halifeleri hakkında bu şüphe taşımaz bir surette böylece sabittir. Ondan Öncekiler hakkında da mantık yoliyle ayni hükme varmak kabildir.

Faraziye ve kıyasları bir yana bırakalım da şüpheye mahal bırakmıyan söz ve amellere bakalım : Gördük ki: Zeyd b, Ali Emevî Halifelerinden Hişâm b. Abdulmelik'e karşı ayaklandığı zaman Ebû Hanîfe, Zeyd'i takviye etti. Zeyd ile beraber cihada katılmak nasıldır? diye sorulunca: Onun bu çıkışı, Hz. Peygamberin Bedir Harbine çıkışma benzer, dedi. Onun askerlerine malca yardımda bulundu. Fakat onun etrafındaki adamlara itimadı azdı. Bunun için şöyle dedi:

— Eğer bilsem ki, bu halk onu aldatmıyacak, kendisiyle bera­ber sadâkat üzre sebat gösterecekler, ben de O'na tâbi olur, O'nun-la Leraber ben de çalışırdım. Çünkü hak imam odur.»

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #106 : Mayıs 08, 2008, 01:20:09 am »


Abbasîler Hakkındaki Fikrî
 

Abbasîler hakkındaki fikri, Emevîler hakkındakinden daha iyi değildi. Bilhassa Abbâsîlerle Hz. Ali evlâdı arasında ihtilâf baş gös­terince onlardan soğudu. İbrahim, Mansur'a karşı ayaklanınca ona taraftar oldu. Bâzı kumandanlar, hükümet tarafından ona karşı gitmeyi sorunca, onları vaz geçirdi. Kendisine soranları ayaklan­maya teşvik etti. Mekkî Menakıbında diyor ki:

«İbrahim b. Süveyd diyor: İbrahim b. Abdullah b. Hasan ayaklandığı zaman Ebû Hanîfe'ye sordum :

—  Farz olan Haccı yaptıktan sonra sence hangisi daha hayır­lıdır, İbrahim'le beraber ayaklanma mı, yoksa Hacca gitmek mi?

— Bir gaza elli Hac'dan daha efdaldir, dedi. İbrahim zamanında bir kadın Ebû Hanîfe'ye gelerek:

—  Oğlum o adamın yanına gitmek istiyor, bense buna manî oluyorum, ne dersin dedi.

—  «Ona manî olma...»[6]

Hammâd b. A'yen diyor ki: «Ebû Hanîfe, halkı İbrahim'in ta­rafına geçmeğe teşvik eder, ona tâbi olmalarım söylerdi. Muham-med b. Abdullah b. Hasan Ebû Hanîfe'nin yanında anılınca göz­lerinden yaşlar boşanırdı.[7]

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #107 : Mayıs 08, 2008, 01:20:50 am »


İlmi Bağlantılar
 

Ebû Hanîfe'yi Âl-i Beyt'e bağlıyan yalnız bu siyasî temayül de­ğildi. Onun AI-i Beyt'le ilmî bağlantısı çok daha kuvvetli idi. Hat­tâ bu siyasî temayülün sebebi asıl bu ilmî bağlantıdan doğuyordu, îmam Zeyt ile ilmî münasebeti vardı. O üstadlanndan mâduttur. iki hak şehidi Muhammed ve İbrahim'in babaları Abdullah b. Ha­san da üstadlarındandır. O, Muhammed Bâkır'dan, Cafer Sâdık'-dan Hadîs rivayet ediyordu, Müsned'i buna şahittir.

Ebû Yusuf'un Kitab'ül-Asâr'ında zikrolunuyor: Ebû Yusuf, Ebû Hanîfe'den rivayet ediyor, o da Ebû Cafer Muhammed b. Ali'­den rivayet ediyor: Hz. Peygamber yatsıdan sonra fecre kadar na­maz kılardı. Bunların arasında sekiz rek'at kılar, üç rek'at.vitr kı-' lar, iki rek'at fecr namazı kılardı.»[8] Burada Ebû Cafer'den mün-kati' — senedi kesik bir Hadîs rivayet ediyor.. Senet onda kesiliyor ve daha yukan çıkmıyor. Ebû Hanîfe bu nevi Hadîsin mutadı hi­lâfına ancak birinci derecede mevsuk olan en kuvvetli râviden ka­bul eder. Bu mücerred rivayet değil, ilim almaktır. Yine ayni eser­de menâsik bababında Cafer Sâdık'tan şu rivayet var:

«Ebû Yusuf, Ebû Hanîfe'den, o da Cafer b. Muhammed'den o da İbn-i Ömer'den rivayet ediyor ki: Bir adam gelerek : Ben, Ta­vaftan mâda bütün menâsiki yaptım, sonra ehlimle yaklaştım, de­di. O da: Kalanını da yap, kurbanını kes, gelecek sene sana yine . Hac lâzım.» dedi. Adam döndü ve :

— Ben çok uzak yerden geldim, dedi. Yine aynı şekilde cevap verdi.[9]

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #108 : Mayıs 08, 2008, 01:21:18 am »


Hz. Ali Taraftarı Olmakla Beraber Şîa Fırkalarından Bîrine Katılmış Değildir
 

Hâsılı bütün bunlardan vardığımız netice şudur: Ebû Hanîfe'de Hz. Ali taraftarlığı vardı. Onun siyasî gidişi o tarafadır. Fakat onun hayatının akışından ve geçen olaylardan iki şey açıkça mey­dana çıkıyor:

1- Al-i Beyt'e olan şiddetli taraftarlığı onu    başkalarından ilim almağı terke veya diğerleri hakkında kötü zan beslemeğe asla sevketmiyordu. Asrının bütün ulemasiyle ilmî    münasebeti vardı. Üstadlannın çoğunun zaten her hangi bir siyasî temayülü yoktu. Ve daha ziyade onların tesirinde idi.

2- Şiadan her hangi bir fırkaya intisap etmiş değildi. Zeydi-ye imamları ve Imâmiye imamları ile olduğu gibi   Keysâniye'den bâzilariyîe de münasebeti vardı. Fakat bu fırkalardan her hangi birine intisabı yoktu. O her hangi bir mezheple mukayyed olmak­sızın takdir hürriyeti» tedkîk hürriyeti sahibi olarak    Âl-i 'Beyt'e sırf ictihadiyle bağlı idi. Onları candan severdi. Taassuptan uzaktı.

O muayyen dîni zümrelerden birine intisap etmemekle beraber onuri\re'y ve görüşlerinin ekseriyetle Zeydiye fırkasının fikirlerine yaklaşmakta olduğunu görüyoruz. Meselâ o da Ebû Bekir ve Ömer'­in hilâfetlerini doğru bulanlardandır. Vasiyet voliyle Halifenin Peygamber tarafından tâyin edilmiş olduğuna kani değildir. Bun­lar ise hep Zeydiye'nin görüşleridir. Ebû Hanîfe'nin görüşlerinin Zeydiye görüşlerine yaklaşmasında hayret edilecek bir cihet yok­tur. Çünkü Zeydiye, Şia fırkalarının Ehl-i Sünnete en yakın ola­nıdır.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #109 : Mayıs 08, 2008, 01:26:48 am »


AKAİDE DAİR GÖRÜŞLERİ
 

9- Kelâm Mes'elelerînde Görüşleri Ve Eserleri
 

Ebû Hanîfe'nin hayatını anlatırken dedik ki: O, asrında bu­lunan çeşitli fırkalarla münakaşa ve mücadele yapardı. Böyle mü-bâhaselerde bulunmak için muhtelif yerlere seyahatler yaptığı olurdu. O, ilmî hayata bu fırkalarla münakaşa yaparak başlamış­tır. Sonra fıkha dönmüştür ve ehl-i re'y fıkhının rakipsiz imamı olmuştur. Fakat yine de muhtelif fırkalarla münakaşa ve mücade­leyi tamâmiyle bırakmış değildir. İlmî vazifesi, dînî vecibesi onu böyle bir şeye çağırınca hemen koşardı. Onun için asnndaki ke-lâmcıların daldıkları mevzular hakkında Ebû Hanîfe'nin de görüş­leri naklolunmak tadır. İmanın hakikati, günah irtikap e;den hak­kında görüşleri, kaza ve kader mes'elelerine, Allah'ın iradesi ya­nında insan iradesine dair sözleri bize kadar gelmiştir. însan ira­desinde hür müdür? İhtiyarı var mıdır, yoksa iradesinde cebre mi tâbidir? Bunlar hakkındaki görüşleri ve düşünceleri iki yolla bize gelmektedir:

1- Dağınık rivayetler hâlinde zaif veya kuvvetli yollarla naklolunmaktadır. Hangisi kuvvetli, hangisi zayıf bunu ayırmak mümkündür.

2- Ona nisbet bâzı kitaplar yoliyle biz onun görüşlerini Öğ­reniyoruz. Bunların başında Fıkh-ı Ekber kitabı gelir, İbn-i Nedim Fihristinde diyor ki:

«Ebû Hanîfe'nin dört kitabı vardır. Onlar da: Fıkh-ı Ekber, EI-Alim Vel-Mütaallim, Osman b. Müslim, El-Bettî'ye risalesi ki, bu eser îman ve îmanın amelle bağlılığı hakkındadır, bir de Kade­riyeye red kitabı vardır. Bunların cümlesi kelâm ilmine ve akai­de dairdir.»[1]

Bu kitapların içinden Fıkh-ı Ekber eskidenberi gayet muteber tutulmuştur. Bu küçük risale matbûdur. Hind'de   Haydarabad'da müstakil bir tab'ı vardır. Eser muhtelif yollarla rivayet olunmuştur. Birisi Ebû Hanîfe'nin oğlu Mammâd yoliyledir. Bunu Aliyyül-Kaari şerh etmiştir, Ebû Muti' Belhi'nin rivayeti Fıkh-ı Basit diye mâruf­tur. Bunu da Ebû Leys Semerkandî, Atâ b. Ali Cozcanî şerh etmiş­lerdir. Diğer rivayetleri ve şerhleri de vardır. îmam Ebû Mansur Mâtüridi'ye nisbet olunan bir şerh de vardır. Bu şerhin Mâtüridiye nisbeti söz taşır. Çünkü onda Eş'arilere karşı cevaplar vardır. Bun­dan onun Ebû Hasan Eş'ariden sonra yazılmış olduğu anlaşılıyor. Halbuki Mâtürîdi ile Eş'ari çağdaştırlar. İmam Mâtürîdi 332, Eş'-ari ise 333 veya 334 tarihinde vefat etmişlerdir.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #110 : Mayıs 08, 2008, 01:27:22 am »


Fıkhı Ekber Hakkında
 

Fıkh-ı Ekber'in Ehû Hanîfe'ye nisbeti ulemâ arasında tetkik ye bahis mevzuudur. Ulemâ bu eserin Ebû Hanîfe'ye nisbetinin doğruluğunda ittifak etmiş değildir. Hattâ Ebû Hanîfe'nin en ha-, raretli taraftarları olan ve onun eserlerinin sayısını ziyadeleştirmek isteyen muhibleri bile bu hususta ittifak iddiasında değildirler, îbn-i Bezzazı Menakıbmda; Fıkh-ı Ekber ve El-Âlim Vel-Mütealli-me hakkında konuşurken şöyle diyor: «Ebû Hanîfe'niv. tasnif edil­miş bir kitabı yok diyecek olursan, ben de cevaben derim ki, bu mutezilenin sözüdür. Onların iddiaları Ebû Hanîfe'nin ilm-i kelâ­ma dair eseri olmadığını söylemektir. Bundan da maksatları Fıkhı Ekber'in ve El-Âlim Vel-Müteallim kitabının onun olmadığını orta­ya atmaktır. Çünkü bunlarda Ehl-i Sünnet Vel-cemâat kaideleri­nin ekserisini tasrih etmiştir. Halbuki Mutezile onu kendilerinden göstermek hevesindedir. Bu kitap Ebû Hanîfe Buhâri'nin, derler. Bu açıkça bir karıştırmadır. Ben bu iki kitabı da Allâme Kürdî Imadî hattıyle gördüm. Her ikisinde de bunların Ebû Hanîfe'nin olduğunu yazıyordu. Ulemâdan çoğu bunun üzerinde birleşmişler­dir.»[2]

Görülüyor ki, Bezzâzî bu kitabın Ebû Hanîfe'ye nisbetinde ulemânın çoğu ittifak etti diyor. Bütün ulemâ ittifak etti demi­yor. Demek oluyor kiri kitabın ona nisbeti ulemâdan bâzısmca şüp­heli görülüyor.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #111 : Mayıs 08, 2008, 01:28:42 am »


Eserîn Mevzuuna Bakış
 

Fıkh-ı Ekber kitabının Ebû Hanîfe'ye nisbetı hususunda ule­mânın dedikleri böyledir. Bunun hakkında    rivayetler çeşitlidir.

Kat'i hükme varabilmek için en doğrusu eserin metnini gözden ge­çirmektir. Eserindeki mes'elenin hepsinin Ebû Hanîfe'ye nisbeti doğru mu? Yoksa bâzıları onun zamanında ele alınmayan mevzu­lar mı? Bu cihet incelenmelidir.

Biz Hind'de tabolunan Fıkh-ı Ekber kitabına baktık. Bâzı ay­dınlatıcı noktalar gördük.

Peygamberlerden sonra en faziletli olanları şu sırayla tertip ediyor: «Peygamberlerden sonra insanların efdali Ebû Bekir, son­ra Ömer, sonra Osman, sonra Ali'dir. Bunlar daima ibâdet eden, Hak üzere sabit ve hakla beraber olan zatlardır. Biz hepsini seve­riz. Ashabdan hiç birini hayırdan başkasıyla anmayız..»

Halbuki bütün menakıb kitaplarında zikredilen rivayetler onun Hz. Osman'ın Hz. Ali'den üstün tutup öne geçirmediğinde it­tifak ederler. Bir sened'e dayanan bu rivayetler, senedi olmıyan bir metinden daha kuvvetlidir.

Fıkh-ı Ekber'de bâzı öyle mes'eleler görüyoruz ki, bunlar onun asrında ve ondan önceki çağlarda mevzuubahs edilmiş şeyler de­ğildir. Elimizde bulunan kaynaklardan hiç birinde onun çağdaşla­rından veya ondan öncekilerden birinin mucize, keramet ve istid-rac arasındaki farkı anlatmağa teşebbüs ettiğini göremiyoruz. Hal­buki Fıkh-ı Ekber şöyle diyor: «Peygamberlerin mucizeleri, evli­yanın kerameti haktır. Fakat haberlerde geldiği üzere iblis, Fira­vun, Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olup da onları .şimdiye ka­dar vukua gelmiş ve gelecek bulunan hallerine ve mucize ve ne de keramet deriz, istidractır: Hacetlerini yerine getirmek deriz. Zira Allah, düşmanların hacetini onları derece derece cezaya çekmek ve nihayet cezaya çarpmak kabilinde yerine getirir, onlar da bu­na aldanip daha azarlar. Bunlar caiz ve mümkündür.»

Evliyanın kerameti, kâfirlerden sadır olan hârukuiâde ahval, olağanüstü şeyler arasındaki farka dair bir söze o asırda cereyan eden münakaşalara tesadüf edemiyoruz. Bunlar îslâmda tasavvuf meydana çıktıktan sonra kelâm uleması arasında bahis mevzuu yapılmağa başlanmıştır. Ulemâ ermiş evliyaya Allah'ın neler bah­settiğinden söz açtılar, erenlerin olağanüstü hallerinden bahse . daldılar. Bu cihet bizi, mes'elenin esere sonradan ilâve olunduğu zannına götürmektedir. Veyahut eser Mâtürîdi ve Eş'arî görüşleri­ne göre o sırada yeniden yazılmıştır.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #112 : Mayıs 08, 2008, 01:29:19 am »


Akaîd Görüşlerini Anlama Yolu
 

Ebû Hanîfe'nin akaide dair görüşlerini biz, yukanki sebepler­den dolayı yalnız Fikh-ı Ekber'den ve El-Âlim Vel-Müteallim'den almakla iktifa etmiyoruz. Bunları tarih kitaplarındaki rivayetler­den bu iki kitapta olanlara uygun düşüncelerle birleştiriyoruz. Böylece dört mes'eleyi ele alıp onlar üzerinde konuşacağız : 1- iman, 2- Büyük günah işleyen hakkında hüküm, 3- Kudret ve irade mes'elesi, 4- Kur'ân mahlûk mu, değil mi münakaşası.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #113 : Mayıs 08, 2008, 01:29:52 am »


ÎMANIN HAKÎKATINA Dalr
 

Imâm-ı A'zam'a göre îmanın hakikati hakkında Fıkh-ı Ekber'-de olanlar muhtelif rivayetlerde naklolunanlara uymaktadır. Onun için bunları doğruluğunda şüpheye mahal yoktur. Fıkh-ı Ekber şöyle diyor:

«îman, ikrar ve tasdiktir.»[3]

islâm hakkında şöyle diyor: «islâm Allah'a teslim olmak, O'nun emirlerine boyun eğmektir. îman ile islâm arasında lügat bakımından fark varsa da islâm olmayınca îman olmaz, îman ol­mayınca da islâm olmaz. Bu ikisi içle dış gibidir. Din: îmana, Is-îâma ve bütün şeriatlere şâmil olan bir isimdir.»[4]

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #114 : Mayıs 08, 2008, 01:31:01 am »


14- Îman Ve İslâm Bîr Mî?
 

Görülüyor ki, Ebû Hanîfe'ye göre îman sade kalple tasdikten ibaret değildir. îmanın hakikati kalbîe tasdik ve lisanla ikrardır. Böylelikle îman ile islâm, lâzım ve mezlum gibi birbirlerine bağla­nıyor, kaynaşıyor, islâm olmayınca îman olmaz, îman bulunmayın­ca islâm da yoktur.

Ebû Hanîfe, bu husustaki görüşünün delilini, Cehm b. Safvari ile arasında geçen bir münakaşada izah etmektedir. Bu münaza­rayı sana da nakleedlim de Ebû Hanîfeyi fikirlerini izah eder ve delilini getirirken sen de dinlemiş ol!

Mekkî Menakııbnda diyor ki: «Cehm b. Safvan, Ebû Hanîfe'y-le konuşmak arzusiyle onun yanma geldi ve :

— Ya Ebû Hanîfe, hazırladığım bâzı mes'eleler üzerinde ko­nuşmak üzere sana geldim, dedi.

Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

—  Seninle konuşmak abestir, seninle    münakaşaya    dalmak ateşe girmektir.

—  Sözümü dinlemeden benim hakkımda bu ağır hükmü na­sıl veriyorsun?

—  Bana senin öyle sözlerini ulaştırdılar ki, onları Ehl-i Kıble olan bir Müslüman söylemez.

— Benim hakkımda gayba göre mi hüküm veriyorsun?

—  Bunlar senin hakkında öyle meşhur olmuş şeyler ki, avamı da, havası da bunları duydu, herkes biliyor. Ben de ona göre söy­ledim.

—Ya Ebû Hanîfe, ben sana başka birşey sormıyacağım, yal­nız îmanı soracağım.

—  Bu vakte kadar îmanın ne olduğunu öğrenmedin mi ki ba­na soracaksın?

—  Evet öğrendim, fakat bir nevide şüphem var.

—  îmanda şüphe küfürdür.

—  Küfürün bana hangi cihetten geldiğini beyan etmelisin.

—  Sor, söyliyeyim.

—  Bana söyle bakalım, bir kimse    kalbiyle Allah'ı    tanıyor, onun bir olduğunu, şeriki ve dengi olmadığını biliyor, sıfatlarını tanıyor. Lisanıyla bunları söylemeden Önce Ölüyor. Bu kimse mü'-min olarak mı öldü, yoksa kâfir midir?

—  Kâfirdir, kalbiyle bildiğini Hsaniyle    söylemedikçe Cehen­nem ehlindendir.

—- Allah'ı sıfatiyle bildiği halde neden mü'min olmuyor?

—  Söyle, eğer Kur'ân'a inanıyor ve onu delil olarak kabul edi­yorsan sana onunla cevap  vereyim. Eğer Kur'ân'a inanmıyor ve onu delil  tutmuyorsan, yine söyle,  islâm milletine muhalif olan­ların konuştukları tarzda konuşup sana cevap vereyim.

—  Kur'ân'a îmanım var, onu delil olarak kabul ediyorum.

Öyleyse dinle, Allah'u Teâlâ kitabında îmanı kalb ve lisana ya­ni bu iki azaya bağlıyarak zikreder.

«Resule indirileni dinledikleri zaman onların gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Zira onlar Hakkı tanırlar ve derler ki, ey Rabbımız, îman ettik, bizi de şahit olanlarla beraber..»

«Biz niçin Allah'a ve bize gönderilen gerçeğe îman etmiyelim ve Rabbimizin bizi de iyi insanlar arasına katmasını dileyelim.»

îşte Allah da onları bu söylediglerinden dolayı altından ırmak­lar akan Cennetlerle mükâfatlandırdı. Onlar orada ebedî kalacak­lardır. Bu, iyi işler işleyenlerin mükâfatıdır.» (Mâide; 83-85)

Cenab-ı Hak onları Allah'ı tanıdıkları ve bunu sözleriyle söy­lediklerinden dolayı Cennete koymaktadır. Ve onlan kalbiyle tas­dik ve lisanla ikrarları yüzünden mü'minlerden sayıyor.

Yine Allah'u Teâlâ buyuruyor ki:

«Deyin ki: Biz Allah'a inandık, bize gönderilen Vahye, İbra­him'e, İsmail'e, îshak'a, Yakub'a ve oğullarına vahyedilen şeylere ve Musa ile İsa'ya verilene ve. bütün Peygamberlere Rab'ları tara­fından gönderilenlere îman ettik. Onlardan hiç birini diğerlerin­den ayırmayız, biz ona teslim olanlarız.

«Eğer onlar da sizin îman ettiğiniz gibi îman ederlerse hak olan doğru yolu bulmuş olurlar.» (Bakara: 136-137)

îman ettik deyin, yâni lisanla söyleyin demektir.

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor:

«Onlara takva kelimesini gerekli kıldı.» (Fetih Sûresi: 26)

«Bunlar sözün en iyisine iletilmişlerdir.» (Hac Sûresi:  24)

«Temiz söz ona yükselir.» (Fatır Sûresi:  10)

«Allah îman edenleri dünya hayatında da, âhirette de kavl-i sabit üzere sebatlı kılar.» (İbrahim Sûresi: 27)

Bütün bunlarda îman sözünden bahis vardır. Söz dille olur.

Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: «Lâ İlahe illAllah de­yin, felah bulursunuz.» Felah bulmayı kelime-i şehâdeti söyleme-, den yalnız marifete bağlamıyor.   Yine Peygamberimiz   buyurur : «Kim ki Allah'tan başka Tanrı yoktur,    derse ve kalbinde de bu böyle ise o Cehennemden çıkar.»

Allah'ı tanıyan Cehennemden çıkar demedi, diliyle söyleme­ğe bağladı.

Eğer sözle söylemek lâzım olmasa ve yalnız marifet kâfi gel­seydi, lisaniyle Allah'ı red ve inkâr eden kimse kalbiyle Allah'ı bil­diği vakit mümin sayılırdı. İblis de mümin sayılırdı. Çünkü o Rab-bini tanıyor ve yaradam, öldüreni, tekrar dirilteni, kendisine ığva eden o olduğunu biliyordu. Bakın nasıl diyor: «Yarab, beni neden ığva ettin? Ba's edeceğim güne kadar bana mühlet ver!» «Beni ateşten yarattın* onu ise balçıktan yarattın». Kâfirler de lisanla inkâr etseler de Rablarmı bildikleri zaman mü'min olurlardı. Allah'u Teâlâ buyurur:

«Nefisleri bunları kabul ettikleri halde yine inkâr ettiler.» (Nahl: 14 )

Lisanlariyle inkâr ettikleri için Allah'ı bir bildikleri halce on­ları mü'minlerden addetmiyor. Yine Allah buyurur:

«Allah'ın nimetlerini bilirler, sonra inkâr ederler, onların ek­serisi kâfirdir.»

«De ki: Gökten ve yerden size rızk veren kim? işitmeğe ve gör­meğe hâkim olan kim? Ölüden diri çıkaran, diriden ölü çıkaran kim? işi çevirip yürüten kim? Şüphesiz Allah'tır diyecekler. De ki: Korkmaz mısınız, işte o sizin Hak Rabbiniz Allah'tır.»

inkâr etmeleri yüzünden bilmeleri, marifetleri fayda vermedi. «Oğullarını nasıl bilirse onu öylece bilirler.»

Fakat Allah'ı inkâr ettiklerinden dolayı marifet ve bilgi hiç­bir fayda sağlamadı.

Bunları dinleyince Cehm:

«— Benim aklıma bir çok şeyler koydun, yine gelip sana baş vuracağım» dedi.[5]

Mekkî, Ebû Hanîfe'nin: «Kalbiyle tanıyıp diliyle ikrar etme­den ölürse kâfirdir» sözünü şöyle izah ediyor: «Ebû Hanîfe'nin bu sözünün yorumu şudur: Diliyle ikrar etmemekle itham olunduğu takdirde yine ikrar etmezse, o zaman kâfir olur. Yâni: Kalbinde olanı diliyle de söyle, denilse de söylemese o vakit kâfirdir. Fa­kat böyle bir töhmet ve zan yoksa, meselâ denizde, bir adada ve­yahut bir mağarada tenha bulunsa, kalbiyle tanırsa kâfir olmaz.»

Demek oluyor ki, Ebû Hanîfe îmanı iki cüzden mürekkep sa­yıyor: Kalbiyle kat'î inanma, yani itikat-ı câzim olacak; sözle de bunu ikrar ederek kalbindeki tanımayı açığa vuracak, ilân edecek. Sözle ikrar zaruridir. Çünkü kaîbde olan teslimiyyeti meydana çıka­ran odur. Lisanla söylemedikçe kalbdeki bilinmez. Onun için Ebû Hanîfe'nin îman taksiminde: Kalbiyle îman eden kimse diliyle söy­lemedikçe insanlar arasında mü'min sayılmasa da, Allah indinde mü'mindir.

ibn-i Abdulber tntikâ kitabında Ebû Hanîfe'ye göre, îman ve aksamını şöyle beyan ediyor: «Ebû Mukatil, Ebû Hanîfe'den nak­lediyor, demiş ki: îman, marifet, tasdik ve islâm ikrardır, insan­lar tasdikte üç mertebe üzeredir: Bir kısmı; Allah'ı ve Allah tara­fımdan her geleni kalbiyle ve lisaniyle tasdik eder. Bir kısmı lisa-niyle söyler, fakat kalbiyle inanmaz. Bir kısmı kalbiyle tasdik eder, lisaniyle bunu söylemez, Allah'ı ve Peygamberinin Allah tarafın­dan getirdiklerini kalbiyle tasdik edip lisaniyle ikrar edenler hem Allah nezdinde ve hem insanlara göre mü'mindirler. Lisaniyle söy­leyip kalbiyle inanmıyan Allah indinde kâfirdir, insanlara göre m-ü'-min sayılır. Çünkü insanlar onun kaibindekini bilmez. Kelime-i şehâdeti söylemek suretiyle imanını lisaniyle gösterdiğinden ona mü'min adını verirler. Kalblerde olanı bilmeğe onları zorlayama-yız. Bir kısmı Allah nezdinde mü'mindir, insanlara göre ise kâfir­dir, Bu da şöyle olur, bir mü'min, kendini korumak için lisaniyle küfür izhar eder, onu bilmiyen kimse ona kâfir der. Halbuki o Al­lah nezdinde mü'mindir.»[6]

Bütün bunlardan görülüyor ki, Ebû Hanîfe'ye göre itibar yal­nız kalble tasdike değildir. Behemehal teslim olmak, buna razı "ol­mak ve mümkün olduğu zaman bunu açığa vurmak, lisaniyle söy­lemek lâzımdır. Şayet korku gibi bir sebeple îmanını gizli tutmak, lisaniyle söyleyememek mecburiyeti varsa, o takdirde kalbiyle tas­dikle iktifa eder. Lisanla söylemese de mü'mindir.

Bu iz'anla teslimiyet, gönülden Allah'a boyun eğmek, mü'min ile münafık arasını ayıran vasıftır. Münafık lisanla söyler, fakat kalbi inanmaz. Mü'minin hâli ise gönül nzasiyle Allah'a teslim ol­maktır. Kalbi tslâma bağlıdır. Münafığın hâlinde marifet var, fa­kat iz'an ve teslimiyet yok. Lisaniyle söylese de kalbinde îman mev­cut değil.

 
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #115 : Mayıs 08, 2008, 01:31:38 am »


Âsîleri Tekfîr Etmez
 

Ebû Hanîfe'nin bu hususta sözü böyledir. Bunlar sağlam, man­tıkî sözlerdir. Kur'ân-ı Kerim'de olan va'd ve vaîde uygundur. Ule­mâ bunu beğenmiş ve fukahânın cümlesi bunu böyle kabul etmiş­tir. Hicret yurdu olan Medine'nin fakıhı îmâm Mâlik bu hususta Ebû Hanîfe'ye muvafakat ederdi. Ömer b. Hammâd b. Ebû Hanî-fe diyor ki: «îmam Mâlik b. Enes'le görüştüm, onun yanında otur­dum, onun ilmini dinledim, ondan ayrılacağım zaman ona de­dim ki:

—  Düşmanlık yapan hasedciler sana Ebû Harîfe'yi olduğun­dan başka türlü tanıtmağa çalışmalarından emin değildim.. Ben sa­na onu olduğu gibi tanıtmak isterim. Onun fikirlerini beğenirsen ne âlâ, yoksa sende ondan    daha iyisi varsa  onu da    öğrenmiş olurum.

—  Söyle bakalım, öyleyse, dedi. Şöyle konuştuk:

—  Ebû Hanîfe günahından dolayı mü'minlerden kimseye kâ­fir oldun demez, dedim.

—  Ne güzel söylemiş, dedi, veyahut isabet etti, dedi.

—  O bundan daha büyüğünü söyledi: Kötü    künahlar işlese de tekfir etmem, dedi.

—  İsabet etmiş ve güzel söylemiş.

—  Bundan daha büyüğünü söylerdi, dedim.

—  Nedir o? dedi.

—  Bir adam, taammünden, kasden günah işlese yine tekfir et­mem, dedi.

—  Doğru söylemiş.

— işte onun dedikleri bunlardır, her kim ki sana onun sözleri bunlardan başka türlü olduğunu haber verirse ona kanma.»[9]

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #116 : Mayıs 08, 2008, 01:32:33 am »


Mürcîecilîk Hakkında Sözleri
 

Müteahhirinden cumhur Muslinimin re'yi bunun üzerine karar kılmıştır. Müslüman cemaatına bu hususta muhalif olanlar Hârici­ler ve Muteziledir. Hal böyle iken bu söz ulemâdan bâzısı tarafın­dan Ebû Hanîfe'ye dil uzatmak için vesile yapılmıştır. Bundan onun Mürcieden olduğu neticesini çıkarmışlardır. Şehri s tanı'nin bu itham hakkındaki sözünü yukarıda beyan etmiştik. Bizzat o Fikh-ı Ekber kitabında kendisinden bu töhmeti reddedip almakta ve kendi mezhebiyle Mürcie arasındaki farkı belirtmektedir:

«Mü'mine günahları zarar vermez, mü'min ateşe girmez, o fâ-sık ta olsa, dünyadan mü'min olarak çıktıktan sonra ateşte ebedî kalır deyemeyiz. Mürcie Taifesinin dediği gibi bizim hasenatımız makbuldür, günahımız yargılanmıştır da diyemeyiz. Fakat şöyle deriz: Kim ki ifsat eden ayıplardan, iptal eden hallerden hâîî ola­rak bütün şartiyle' iyilik yaparsa onu küfürle, dinden dönmekle, kötü ahlâkla iptal etmez ve mü'min olarak bu dünyadan giderse, Allah onun amelini zayi etmez. Kendi Iûtfundan kabul ederse, se­vap verir. Allah'a şirk koşmamak, küfre sapmamak şartiyle irtikap edilen günahların sahibi mü'min olarak ölünceye kadar tevbe et­mezse o Allah'ın dilemesine bağlıdır. Dilerse onu ateşte azaplandı-rır. Dilerse onu affeder. Cehennemde azap etmez.»[10]

Fıkh-ı Ekber'in bu ibareleri, întikâdan ve münakaşa kitapla­rından naklettiklerimize tamâmiyle uygundur. Ebû Hanîfe'nin gö­rüşüyle Mürcie arasındaki farkı daha ziyade açıklamaktadır. Doğ­rusunu isterseniz. Mürciecilik son devirlerine doğru ibahcılığa -herşeyi mubah saymaya doğru daha çok kayıp yaklaşmıştır. Fâsık-lar orada istedikleri kapıyı açık buldular. Onun için Zeyd b. Ali şöyle demiştir: «Fasıklan Allah'tan af bekleme tama'ma düşüren Mürcieden ben teberri ederim,»

Onun için diyebiliriz ki: Büyük günah işleyen hakkında görüş­ler üç guruba ayrılmıştır: Bir kısmı onları, mü'minlerden saymaz Hâriciler ve Mutezile gibi. Bir kısmı îmanla beraber mâsiyet hiç zarar vermez, Allah bütün günahları affeder, der. İşte bunlar dâ mezmun Mürciedir. Üçüncü grup ki, ulemanın ekserisi bunlar­dandır. Bunlarca âsi olan tekfir olunmaz, iyiliğe on misli cevap vardır» günaha ise kendi miktarı kadar azap vardır. Allah'ın affı hiç bir kayıt altına alınmaz, bir hadde tâbi değildir, tşte Ebû Hanî­fe bu ulema zümresi ndendir. Cumhur Müsîimînin akidesi de budur. Eğer bu re'ye kail olanlara Mürcie denirse o zaman Cumhur Müsli-mîn Mürcie demek olur.[11]

îyi araştıran ulemâ, Mürcie namını yalnız ikinci gruba ver­mektedirler. Onun için Ebû Hanîfe'den Mürcieliği reddederler. Çünkü o esaslara göre Mürcie'de amel ve taat cihetini ihmal var­dır. Ameli hesaba katmıyorlar. Halbuki muttakî olan Ebû Hanîfe asla böyle bir şeye kail değildir.

Hayrat'ül-Hisan'da şöyle deniyor: «Bir kısmı Ebû Hanîfe'yi Mürcie'den saymaktadır. Bu söz doğru değildir. Evvelâ Mevâkıf sarihi diyor ki: Mürcie'den olan Assan'ı Ebû Hanîfe'yi de Mürcie'­den sayıyor ve kendi görüşlerini ona nisbet ediyordu. Bu ona ifti­radır. O, şöhreti olan bu büyük imama Mürciecilik nisbet ederek mezhebi yaymağa bakıyordu. Sonra Amidî diyor ki:

«Onu Ehl-i Sünnet Mürciesinden saymış olsalar gerek. Çünkü Mutezile ilk zamanlarda kader mes'elesinde kendilerine her muha­lif olana Mürcie damgası vuruyordu. Veyahutta Ebû Hanîfe iman eksilmez ve artmaz dediğinden, ameli îmandan geri bırakır zan­nettiler ve Mürcie'den saydılar. Halbuki bu böyle değildir. Çünkü Ebû Hanîfe amele son derece ehemmiyet verir. Birçok amel mes'e-lelerinde fıkhî içtihadı vardır.»   

Üçüncü olarak İbn-i Abdulber diyor ki: «Ebû Hanîfeîyi çeke-miyorlardi. Hased edenleri çoktu. Ondan olmıyan şeyi ona nisbet ediyorlardı ona yakışmayan şeyleri uydurup söylüyorlardı.»

îşte Ebû Hanîfe'nin Mürcieciliği hakkında ulemânın sözleri bunlardır. Bence Ebû Hanîfe asla Mürcieden addolunamaz. Meğer ki fâsıkı, mü'minlerden sayan herkes mürcieden addedilmiş ol­sun. Allah'u Teâlâ âsilerin bâzısını affeder, Allah'ın affı bir kayıt ve tahdit altına alınamaz. Bu hâle göre yâlnız Ebû Hanîfe değil. Mu­tezileden başka bütün fukahâ ve muhaddisler Mürcie zümresine girmiş olur ki, bu doğru değildir.
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #117 : Mayıs 08, 2008, 01:33:04 am »


Kader Ve İnsanların Amelleri Mes'elesi
 

Ebû Hanîfe nüfuz-ı nazar sahibi, iyi görüşlü bir zattır. Onun için kader mes'elesine dalmaktan çekinirdi. Ve arkadaşlarına da bunu tavsiye ederdi. Yusuf b. Hâlid, Basra'dan geldiği zaman ona şöyle demiştir:

«Bu, insanların karşısına dikilmiş güç bir mes'eledir. Bunu halledin güçlüğü kim yenebilecek? Bu Öyle kapalı bir mes'eledir ki, anahtarı zayi olmuştur, anahtarı bulunursa o zaman içindeki belli olacak, onu açacak olanlar, ancak Allah indinden haber getiren­lerdir.»

Kaderiyyeden bir grup ona gelerek kader mes'elesini münakaşa yapmak istediler. Onlara şöyle dedi: «Bilmez misiniz ki, kadere ba­kan, güneşe bakan gibidir, baktıkça gözleri kamaşır, şaşkınlığı artar.» Fakat Kaderiyye bu haddi aştılar, kaza ile adalet arasım na­sıl bulabileceğini sordular. Allah herşeyin nasıl olacağına hüküm ve kaza ediyor. Onun kazası ve kaderi üzere o işler oluyor. Sonra neden kaza ve kader çerçevesi dairesinde yaptıklarından dolayı in­sanları hesaba çekiyor? îşte bunu sordular ve dediler ki:

—  Allah'ın mülkünde kazası dışında bir şey yapmak mahlûh-tan hiç birinin elinden gelir mi?

—  Hayır, gelemez, Yalnız kaza iki türlüdür. Biri Vahiyle emir­dir. Diğer kudrette takdir eder, kudret verir. Meselâ küfre kudret verir, fakat emir vermez. Belki nehyeder. Emir de iki türlüdür. Emr-i tekvîn, yâni birşeyi meydana getirmek ,olmak emri. Ol, der, olur. Bu vahiy emrinden başkadır.»

Ebû Hanîfe'nin bu taksimi ne güzeldir. O kazayı kaderden ayı­rıyor. Ona göre kaza demek: Vahy-i İlâhî ile Allah'ın vermiş oldu­ğu hükümdür. Kader ise kudret-i îlâhiye altında cereyan edendir. Allah ezelden halkın umurunu takdir etmiştir. Vahyin muktezasına göre kullarına takalifi vardır. Ameller kulun ihtiyariyle Allah'ın takdiri üzere cereyan eder. Emir de iki kısımdır, icat ve tekvîn emri var, bir de teklif emri var. Kâinattaki umur birinciye göre ce­reyan eder. Âhırette ceza ise ikinci teklif emrine göredir.

Burada şöyle bir mes'ele var: Taat ve isyan kulun dilemesiy­le midir? Yoksa Allah'ın meşietiyle midir? Şayet kulun meşîetiyle ise Allah irade eder mi? Allah'ın iradesi emrinden ayrılır im? Bu halli müşkîl bir mes'eledir. Ebû Hanîfe bu mes'eleye insan, bilgi takatinin varabileceği şekilde ve Allah'ın kudret ve kemâline lâyık tarzda şöyle cevap veriyor:

«Ben bu hususta ortadan söylerim, ne cebir var, ne de tefviz var. Allah'u Teâlâ kullarına takat getiremiyecek bir şey teklif etmez. Onlardan yapamıyacaklan bir şey istemez, işlemedikleri bir şeyden dolayı onları cezalandırmaz. Yapmadıkları bir şeyi onlara sormaz. Bilgileri olmryan bir şeyin münakaşasına dalmalarına rıza­sı yoktur. Bulunduğumuz hâli Allah'u Teâlâ bilir.»[12]

işte bu mes'elede mütefekkire yakışan söz budur. Coşkun dal­galar gibi çalkalanan bu mes'eleye, içinde boğulurum endişesiyle dalmak istemiyor, insan iradesine lâyık olduğu hürriyeti veriyor. Çünkü bu hissolunur bir emirdir.

Her hangi bir münakaşacı onu girmek istemediği bu mevzua sürüklemek isterse, beşer ilminin takat getiremiyeceği bu mes'e­leye sokarsa yasak hududu geçmez. Kaderiye'ciler[13] ona sor­dular :

Bize haber ver. Allah bir kuluna küfrünü murat ederse ona iyilik mi yapmış olurw yoksa fenalık mı?

Şu cevabı verdi:

— Fenalık etti, zulüm etti denilmez. Allah'ın emrine muhale­fet edenler hakkında bunlar söylenir. Allah ise bundan münez­zehtir.

Bağdat tarihinde Ebû Yusuf'tan naklolunuyor:

Ebû Hanîfe'yi şöyle derken işittim. Bir kaderci, ile konuştun mu, sana söyliyeceği iki şeydir: Ya küfür etmek, ya sükût etmek. Ona bu şeylerin böyle olacağını Allah eskiden biliyor muydu diye sorulsa: Buna karşı: Hayır derse kâfir olur. Evet derse ona soru­lur: Bildiği gibi olmasını mı diledi, yoksa bildiğinin hilâfına olma­sını mı diledi? Cevabında: Bildiği gibi olmasını diledi derse mü'-minden îmanı, kâfirden küfrü dilediğini ikrar etmiş olup, yok il­minin hilâfına olmasını diledi derse Allah hem diliyor, hem de me­ramına nail olamıyor demek. Bildiğinin aksine dileyen ve bildiği olmayan bir tanrı tanımak ise küfürdür.»

Hulâsa Ebû Hanîfe bu mevzua muayyen hudutlar dahilinde dalıyor. Bu denizde fazla açılmıyor. Hayır ve şer her şeyin Allah'ın kaderiyle olduğuna inanıyor. Allah ilminin, iradesinin ve kudreti­nin şumuline îmanı var. Allah'ın iradesi haricinde insandan bir iş sadır olmaz. İnsanın taatı ve mâsiyctleri kendisine  aittir,  insanın cüz'i iradesi ve ihtiyan vardır. Onun için yaptığından sorulur, he­sap verir. Hayır olsun, şer olsun zerre kadar haksızlık görmez. Bun­lar Kur'ân'ın akideleridir. Ebû Hanîfe bunları Kur'ân'm sağlam âyetlerinden alıyor. Kadercilerle münakaşa yapması onlann önü­nü kesmek, onları susturmak, delâletlerini yüzlerine çarpmak içindir.

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #118 : Mayıs 08, 2008, 01:33:42 am »


Ebü Hanîfe Îtîdalden Ayrılmaz
 

Ebû Hanîfe cebre kail olan Cehmi'ye'nin nazariyesini almı­yor. O insanın ef'âlinde iradesi olmadığına kani değildir. Bununla beraber görüyoruz ki, onu tenkîd edenler daima onun Cehmiye'den olduğunu ileri sürüp duruyorlar; böylece ona iftira atıyorlar. Cehme ta'zîm için onun devesinin yularını tuttuğunu söylüyorlar. Bu yalanı uyduruyorlar. Halbuki o, Cehm'Ie münakaşalar yapıyor onun bâtıl delillerini çürütüyordu. Nasıl ki Ebû Yusuf onun şöyle dediğini nakleder: «Horasan'da iki sınıf şer insan var: Cehmiye ve Müşebbihe.»

ilim ve faziletten mahrum olan bâzı kimselerin iftira atarak ulemâya haksızlık yapmaları olsa olsa bu kadar olur. Hayır ve şer kaderle olduğuna hükmetmezse Mûtezili derler, hayır ve şer kader­le olduğuna hükmederse Cehmiye derler. Halbuki o Cehmiyeden uzak olduğunu kendisi haykırıyor. Doğru rivayetler onun Cehmi­ye'nin yollarını kesip bâtıl propagandalarının yapılmasına engel ol­duğunu anlatmaktadır.

 
22- Hâlk-ı Kur'ân Mes'elesî
 

Ebû Hanîfe zamanında bâzı kimseler Müslümanlar arasında Kur'ân'm mahlûk olduğuna dair sözler etmeğe başladılar. Kur'ân Hz. Peygamberin en büyük mûcizesidir, fakat Allah'ın mahlûkudur, diyorlardı. Bildiğimize göre bu sözü ilk söyleyen Ca'd b. Dirhem ol­muştur. Onu Horasan Valisi Hâlid b. Abdullah idam etmiştir. Cehm b. Safvâ da buna kail oluyordu.

Ebû Hanîfe düşmanları onun da bu re'yde olduğunu iddia edi­yorlar ve onun bundan dolayı iki defa tövbeye çekildiğini söylü­yorlar. Sözde Emevîlerin Irak Valisi olan Yusuf b. Ömer tarafından bir defa, başka bir defa da kadı Ibn-i Ebî Leylâ tarafından tevbe ettirilmiş imiş!

Sabit olmuş bir töhmeti veya delile dayanan bir görüşü ulu orta reddetmek bizim âdetimiz değildir. Fakat bu hususta Ebû Hanîfe'ye nisbe tolunan bu rivayetleri kabul etmekte tereddül ediyoruz. Bunları doğru bulmuyoruz. Çünkü bunlar onu kötülemek istiyen düşmanları yoliyle gelmektedir. Ve elimizde bunlara muarız rivayetler de vardır. Ve bunlar kabule daha lâyıktır. Çünkü bunlar töhmet altında olmıyan mevsuk kimselerin rivayetleridir. Akâid hususunda rasgele söz söylememekle şöhret bulan, ölçülü konuşan Ebû Hanîfe'nin sânına yakışan da budur. Çünkü o ancak selefin daldığı mevzulara dalardı. Selefin görüşlerini ve dînî hakikatleri müdafaa ederdi.

Onun Kur'ân mahlûktur deyip de sonra bundan tevbe ettiril­diğine dair olan rivayetleri bir yana bırakalım da onun bu mesele hakkındaki kanaatim başka haberlerden öğrenmeğe çalışalım. Bu hususta iki haber nakledeceğiz.

Birincisi: Bağdat tarihi diyor ki: «Kur'an mahlûktur sözüne gelince denildiğine göre Ebû Hanîfe'nin buna asla kail olduğu yok­tur.» Yine orada şöyle deniyor: «Ne Ebû Hanîfe, ne Ebî Yusuf, ne Züfer, ne Muhammed ve ne de onların arkadaşlarından hiç birisi Halk-ı Kur'ân hakkında asla birşey demediler. Haîk-ı Kur'ân hak­kında Bişr, Merisi, Ibn-i Ebî Duâd konuştular ve işte bunlar Ebû Hanîfe'nin ashabına da leke sürdüler.»[14]

ikincisi: întikâ kaydediyor: Ebû Yusuf diyor ki: «Bir Cuma günü Küfe mescidine bir adam gelerek Kur'ân hakkında sorar. Ebû Hanîfe orada yoktur, Mekke'de bulunmaktadır." Oradakiler aralarında ihtilâfa düşerler, Ebû Yusuf diyor ki: VAllah o insan şekline girmiş bir şeytandı zannederim; bizim halkımıza sokuldu, bize bu mes'eleyi sordu, biz de birbirimizle soruştuk ve cevap da vermedik. Üstadımız burada yok, o söze başlamadıkça biz söze katılmağa hoş görmeyiz, deyip savdık. Ebû Hanîfe geldiği zaman ona bu mese'leyi açtık, şöyle şöyle oldu, bu hususta ne biliyorsun, dedik. Yüzünün rengi değişti. Güç bir mes'ele vuku buldu da biz de o, hususta bir şey söylemedik zannetti. Nasıl oldu diye sordu. Biz de şöyle oldu diye anlattık. Bir müddet sükûta daldı. Sonra: Siz ne cevap verdiniz? dedi. Biz de hiçbir cevap vermedik, yanlış bir şey söyleriz, sen de onu beğenmezsin diye korktuk da bir şey söylemedik,, dedik. Bunu duyunca sevindi ve:

— Allah hayırla mükâfatlandırsın, benim vasiyetimi iyi tutun. Bu hususta asla birşey demeyin, bunu asla sormayın. Yalnız şunu bilin: Kur'ân Allah'ın kelâmıdır, deyin. Buna bir harf bile ziyade etmeyin. Zannetmem ki bu mes'elenin sonu gelsin.»[15]

Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
müteallim
Moderatör
popüler yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4723



WWW
« Yanıtla #119 : Mayıs 08, 2008, 01:34:12 am »


Açık Netice : Hâlk-I Kur'ân Mes'etesine Dalmaktan Çekinirdi
 

Bu sözlerden çıkan netice şüphe bırakmayacak surette gösteri­yor ki, Ebû Hanîfe bu mes'eleye dalmaktan çekiniyordu. Fakat düşmanları bu yolda asılsız şeyler uydurdular; Ebû Hanîfe'ye ifti­ra ettiler. Hanefiyyeden bazılarının hâlk-ı Kur'ân'a kail olmaları onların bu asılsız sözlerinin yayılmasına ve doğru zannedilmesine yardım etti. Ebû Hanîfe onların iftiralarının gadrine uğramıştır. Bâzı Hanefîyyenin sözlerini ona yüklemişlerdir. Yine bu cümle­den olarak Ebû Hanîfe'nin torunu ismail b. Hammâd b. Ebû Hanî­fe'nin Hâlk-ı Kur'ân'a kâiî olması da bu isnadın ona yapışmasına sebep olmuştur. Çünkü rivayete göre, İsmail b. Hammâd şöyle demiş: «Kur'ân mahlûktur, bu benim re'yimdir ve atalarımın re'yi-dir..» Bişr b. Velid bunu şöyle reddetmiştir.

— Senin re'yindir, buna evet deriz. Fakat atalarının re'yi oldu­ğuna gelince, buna cevabımız: Hayır, öyle değildir, olacaktır.

Hâlk-ı Kur'ân'a kail olan Mutezile .ilimde fıkıhta yüksek mev­ki sahibi olan kimselerin de bu re yde olduklarını' söyleyerek kendi mezheblerini tervice çalışıyorlardı. Ebû Hanîfe'yi de bu işe karış­tırdılar.

Bütün bunlara dayanarak diyoruz ki: Ebû Hanîfe Hâlk-ı Kur'* ân mes'elesine dalmamıştır, bu mevzuu kurcalamamıştır. Ve pek tabiî ki Kur'ân mahlûktur da dememiştir. Kanaatımızca bu mes'e-leyi mevzuubahs etmek günah da sayılmaz!

 



--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn-i Nedim, El-Fihrist

[2] İbn-ı Bezzâzî, Menâkıb-ı  Imam-ı A'zam, c. II, s. 108.

[3] Fıkh-ı Ekber, Haydarâbâb Tab'i, s.10

[4] Aynı eser, s, 11

[5] Mekkî, Menâkıbı Ebû Hanife, c. I, s. 145 - 148

[6] İbn-i Abdulber, Intikâ, s. 168.

[7] İbn-i Bezzazı, Menâkıb-i İmâmı A'zam c. II, s. 141

[8] İbn-i Abdulber, Intilçâ, s. 167.

[9] Mekkî, Menakıbı Ebû Hanîfe, c. I, s. 77.

[10] Ebû Hanîfe, Fıkh-ı Ekber, s. 9, Haydarâbâc tab'ı.

[11] El-Müel ve'l Nihal sahibi bunlara Ehl-i Sünnet Mürciesİ namını verir.

[12] Yusuf b. Hâlid Sdmtî ile geçen konuşması.

[13] Kaderiye:  însan filini yaratır,Allah mâsiyeti murad etmez derler

[14] Hatib Bağdadi, Târihi Bağdat, c. XIH, s. 377, 378.

[15] İbn-i Abdulber, İntikâ, s. 156.
Moderatöre Bildir   Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sayfa: 1 2 [3] 4   Yukarı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

İlgili Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
İmami Şafii Hz. leri Hakinda Malumat EVLİYAULLAH müteallim 8 1980 Son Mesaj Aralık 23, 2009, 03:50:46 am
Gönderen: Lika
İmam-ı Âzam Hazretleri'nin Pratik Zekası İSLAM-GENEL asitane 0 427 Son Mesaj Mart 20, 2008, 11:22:45 pm
Gönderen: asitane
İmam-ı Azam Hz.'den Nasihatler İSLAM-GENEL Asfa 2 773 Son Mesaj Mayıs 06, 2008, 03:58:17 pm
Gönderen: Asfa
Akşemseddin Hazretleri EVLİYAULLAH zaman_1453 2 1109 Son Mesaj Temmuz 02, 2008, 08:39:17 pm
Gönderen: maslak
Imami azam ve akrep KISSADAN HİSSELER osmanli 1 485 Son Mesaj Ekim 21, 2008, 05:18:48 pm
Gönderen: ihvan
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks


XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM