|
müteallim
|
 |
« : Mart 13, 2008, 12:49:53 ÖÖ » |
|
Dînî Fırkalar Hakkında
Ebû Hanîfe muhtelif îslâm fırkalarına mensup bir çok kimselerle karşılaşmıştır. Onlardan bâzılarından ders almış, onların re'y ve mezheplerini incelemiştir. Buraya kadar naklettiklerimiz bunu açıkça göstermektedir. Ebû Hanîfe devrinde mevcut olan dînî fırkalardan kısaca bahsetmek yerinde olur.
Şia'nın Zuhuru
Şia en eski îslâm fırkasıdır. Hz. Osman devrinin sonlarında siyasî bir mezhep olarak meydana çıkmıştır. Hz. Ali devrinde büyümüş ve gelişmiştir. Çünkü Hz. Ali halkla temas ettikçe, onu gören halkın onun din ve ilim bakımından kudret ve faziletine hayranlığı artıyordu. Propagandacılar bunu istismar ettiler. Ve kendi mezheplerini insanlar arasında yaymak için bunu vasıta yaptılar. Emevîler devri gelince Ali taraftarları zulme maruz kaldılar. Eme-vîlerin onlara eza ve cefası arttı. Mazluma acımak cibilletinde olanlar bu halde onlara acıdılar ve onları daha çok sevmeğe başladılar. Hz. Ali'yi ve evlâdını zulme kurban gitmiş olan şehitler mertebesinde yayıldı, tarafları çoğaldı.
Şîa Mezhebinin Esasları: Mutediller Ve Müfritler burayi okurken dikkat edelim bu görüs ehli sünnetin görüsü degil sia nin görüsüdür.
1- Şia'ya göre: İmamet, milletin re'yine bırakılmış umum! mesâlihten değildir ki, ümmetin tâyin etmesiyle olsun. İmamet, dînin rüknüdür, Islâmın bir kaidesidir. Peygamber onu. ihmal edemezdi. İmamı, Peygamber kendisi tâyin etmek lâzımdır. İmam büyük, küçük bütün günahlardan masundur.[1]
Ali İbn-i Ebî Tâlib Peygamber tarafından gösterilmiş halifedir. O sahabenin cfdalıdır. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Ali'yi diğer ashabdan c'aha faziletli görenler yalnız Şia değil ashabdan buna kail olanlar da varmış. Ammâr b. Yasir Mikdad b. Esved, Ebûzer Gıfâri, Sel-man Fârisi, Câbir b. Abdullah, Übey b. Kâ'b, Huzcyfe, Büreyde, Ebû Eyyüb, Sehl b. Hanif, Osman b. Hanif Ebû Heysem, Huzeyme b. Sabit Ebû Tufeyl Âmr b. Vaile, Abbas b. Abdulmuttalib ve oğullan Beni Hâşim'in cümlesi bunlardandır. Zübeyr de bibayette buna kaildi, sonra döndü. Ümeyye oğullarından da buna kail olanlar vardı. Hâlid b. Said b. As, Ömer b. Abdülaziz bunlardandı.[2]
Şia bir derece üzere değildi. İçlerinde Hz. Ali'yi ve evlâdını takdirde çok aşıri gidenler olduğu gibi, mutedil olanlar da vardı. Mutediller; Hz. Ali'yi diğer ashabdan efdal saymakla iktifa ederler, kimseyi tekfir etmezler. İbn-i Ebil Hadİd bu mutedil zümreden olup onları bize Nech'ul Belâğa'da şöyle anlatır:
«Bu mes'elede onlar fevzu necat ashabından olup halâs bulmuşlardır. Çünkü onlar orta yoldan gitmektedirler. Hz. Ali kendinden önce halife olanların halifeliğine razı oldu, onlara bi'at etti. Arkalarında namaz kıldı. Onun yaptıklarından biz geçeme-yiz...»[3]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbn-i Haldun Mukaddimesi
[2] İbni Ebilhadid, Neneu'l Belâga Şerhi
[3] İbn-i EhiIhadid, Nechü'l Belâğa Şerhi.
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #1 : Mart 13, 2008, 12:58:48 ÖÖ » |
|
Şia'nın Aslı Görülüyor ki, Gulât-ı Şia'ya birçok garip inançlar karışmıştır. Birbirine uymaz kanaatler kaynağı olmuş, kendilerini evhama, hurafelere kaydırmış olan bu taife içine eski milletlerden bâtıl inançlar ve hurafeler girmiş. Onları îslâm kılığına sokmuşlar. Yüksek ve saf İslâm akidesini, temiz tevhid esasını bozmuşlar. Avrupa uleması Şia'nın aslını araştırmışlar. Onda Islama sonradan karışma birçok prensipler bulmuşlardır. Velhosen'e göre Şia akideleri İranlılardan daha çok Yahudilikten çıkmıştır.[6] Zira kurucu olan Abdullah b. Sebe' Yahudidir.Dr. Dozi'ye göre ise Şia'nın asıl menşei İranlıdır. Zira Araplar hürriyete bağlıdırlar. îranlılarsa krallığa padişahlığa bağlıdırlar. Padişahlıkta hükümdarlık mîras kalır. Onlar halife seçmenin mânasını anlıyamazlar. Hz. Muhammed erkek evlâdı bırakmadan öldü. Onun yerine en münasip şahıs amucası Ebû Tâlib'in oğlu ve aynı zamanda damadı olan Hz. Ali'dir. Hilâfeti ondan alan Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Emevîler onu hak sahibinden gasb etmiş sayılırlar. İranlılar padişahlara ilâhi bir kudsiyet nazariyle bakmağa alış-kandılar. Hz. Ali'ye ve nesline de aynı gözle baktılar. İmama itaat birinci derecede gelen ilk vacibdir, ona itaat,  'a itaattir, dediler.[7] Von Flofn diyor ki: Fi'len sabittir ki, Şia mezheplerinden bâzıları Budistlifc, Mani'lik gibi eski Asya dinlerinden karışmadır.[8] Şüphe taşımaz bir hakikat vardır ki, Şia, Âl-i Beyti takdis etmekle ve onlara candan bağlılıkla beraber, eski Asya dinlerinden bir çok şeyler almıştır. Ruhun bir insana geçtiğine kail olan Hind mezheblerinden tenasüh âkidesini almıştır. Bir kısmı bu prensibi imamfarna tatbik etmişler, imamın ruhunun kendisinden sonra gelene geçtiğine inanmışlardır. Eski Brahma ve Hıristiyanlık dinlerinden, Tann'nın insana hululü akidesini almışlardır. Yahudilikten de birçok şeyler almışlardır. Îbn-İ Hazin, imamların rüucu akidesinin Yahudilikten geçtiğini beyân ederken diyor ki: «Bunlar Yahudilerin yolunda yürüdüler. Zira Yahudiler, Hz. Ilyas'ın ve Finhas b. Azar b. Harun'un bugüne kadar hayatta olduklarına inanırlar. Sofiyeden bir kısmı da bu yolla koyulmuşlardır. Onlar da Hızır ile Ilyas'ın halâ sağ olduklarına inanırlar. Bâzıları Hızır'ın kırlarda yeşillikler ve çiçekler arasında fîyas'la buluştuğunu, anıldığı zaman derhal imdada yetiştiğini söylerler»[9] Görülüyor ki, Şia akidelerine eski milletlerin ve mezheplerin bozuk ve bâtıl inançlarından birçok şeyler karışmıştır. Bunlar ya Isiâmi ifsat etmek için veyahut ta alışkanlık ve eski terbiye tesiriyle karışmıştır. Onlar Müslüman olmuşlar, fakat eskiyi sıyınp atamamışlar, âdetlerinden kurtulamamışlardır. îşte Şia'nın kısaca durumu böyledir. Şimdi de Şia'.nın bâzı meşhur fırkalarını,"onların tarihçesini anlatmak istiyoruz. Tâ ki, bu mezhebin geçirmiş olduğu devirleri tanımış olalım.
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #2 : Mart 14, 2008, 01:52:01 ÖÖ » |
|
-Keysâniye Keysâniye[11]: Bunlar Muhtar b. Ubeyd Sakafi'nîn etbaıdır. O bidayette Haricîlerdendi. Sonra Şia'dan oldu. Müslim b. Akıl Hz. Hüseyin tarafından Küfe ahvalini öğrenmek üzere oraya geldiği zaman, o da birlikte gelmişti. Abdullah b. Zîyad Muhtar'ı yakalattı. Onu dövdü ve hapse attı. Hz. Hüseyin şehit edilinceye kadar, hapiste kaldı. Ondan sonra kız kardeşinin kocası olan Abdullah b. Ömer onun hakkında şefaatçi oldu. Kûfe'den çıkıp gitmek şartıyla bırakıldı. O da oradan çıkıp Hicaz'a gitti. Yolda giderken şöyle dediğini naklederler: «Müslümanların efendisi, peygamberlerin seyyidinin kızının oğlu mazlum şehit Hz. Hüseyin'in kanını is-•tiyeceğim.  namına and içerim ki, onun kanı için Peygamber Yahya b. Zekeriyyâ'ın kam uğruna öldürülenlerin sayısınca ben de Öldüreceğim.» Bundan sonra Abdullah b. Zübeyr'e katıldı, ona, bî'at etti. Onun saflarında yer alarak Şamlılara karşı dövüştü. Sonradan Yezid'in ölümünden sonra yine Kûfe'ye döndü ve halka: «Vasinin oğlu Mehdi beni size emin ve vezir olarak gönderdi. Mül-hidleri öldürmemi, Ehl-i Beytin kanını dâva etmemi, zayıflan korumamı bana emretti» dedi. Bidayette kendisinin Muhammed b. Hanîfe tarafından gönderildiğini ortaya attı. Çünkü Hz. Hüseyin'in kanını dâva edecek velîsi o idi. Zira Muhammed b. Hanîfe Hazretleri halk arasında çok itibarlı bir zattı. Gönüller onun sevgisiyle dolu idi. Şehristanî'nin dediği gibi o ilim ve irfan sahibi bir zattı, fikri keskin, görüşü isabetli idi. Babası Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Ali ona bu harb vak'alannı haber vermişti. Muhammed b. Hanîfe Muhtar Sakafî'nin evham ve yalanlarını ve onun kötü niyetlerini haber alınca Ummet-i Muhammed huzurunda aşikâr ondan teberrî etti, ondan uzak olduğunu bildirdi. Buna rağmen Şia'dan bir kısmı Muhtar Sakafî'ye uymakta devam etmemiş, o da onların arasında kâhinlik ve bilgiçlik taslamış durmuştu. Kâhinlerin şecîli sözlerine benzer kafiyeli sözler söyler, onları oyalardı. Kitaplar onun bu seçili sözlerini naklederler. Muhtar Sakafî Şia düşmanlariy^e harb etmiştir. Onlara, karşı kılıç sallamıştır. Hz. Hüseyin'i öldürmeğe iştirak etmiş birini duydu mu, ona iyi bir kılıç oyunu oynardı. Bu sebeple Şia onu sevmiş, onun etrafında toplanmıştı. Onlarla beraber intikam dâvasiyle ayaklanmış, fakat Mus'ab b. Zübeyr ile savaşta bozguna uğramış ve öldürülmüştür.
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #3 : Mart 14, 2008, 01:55:02 ÖÖ » |
|
-Îmâmiye
a) îmâmiye'ye göre, Hz. Ali'nin imameti yâni halifeliği bizzat Hz. Peygamber tarafından sarahaten söylenmiştir. Bu husus nasın zahiriyle yakînen sabittir, diyorlar. îmamın vasfı bildirilmiş değil, bizzat şahsı tayin olunmuştur. Kendisinden sonra gelecek imamı da Hz. Ali göstermiştir. Böylece her imam kendisinden önceki tarafından tayin olunur. Dinde imamın tayininden daha mühim bir iş yoktur. îmam, ihtilâfı kaldırmak ve birliği salamak için gelir. Yerine geçecek imamı tayin etmeden ümmet arasından aynlıp gitmez. Çünkü böyle olmazsa herkes bir görüşe saplanabilir, diğerleri ona uymaz, ümmet parçalanır, birlik bozulur. Kendisine bağlanacak bir şahsın tayin edilmesi behemehal lâzımdır. Onun için imam : Mevsuk, güvenilir bir kimseyi yerine tâyin eder.[16]
Hz. Ali'nin bizzat peygamber tarafından Halife tayin olduğuna dair bâzı Hadîsler rivayet ederler ve onların doğru olduğu iddiasında bulunurlar. Meselâ: «Ben kimin dostu isem, Ali de onun dostudur. Yâ Rab, Ali'yi seveni sen de sev, Ali'ye düşmanlık yapana sen de düşman ol. İçinizden en iyi hükmeden Ali'dir». Bu mânâda daha başka Hadîsler de rivayet ederler. Hadîs ulemâsı bunlardan bâzılarının sıhhatında şüphelidirler. Meselâ, Hac'ta Bera Sûresini okumağı Hz. Ali'ye teklif etti, Hz. Ebû Bekir'e değil. Hz. Ebû Bekir'i Hz. Üsâme Ordusunda ve Usâme'nin kumandası altında gönderdi. Hz. Ali'yi ise Medine'de alıkoydu. Bunlar Hilâfete
Hz. Ali'nin lâyık olduğuna birer işarettir. Hz. Ali'yi hiç bir zaman emir altına koymamıştır, buna benzer başka deliller de zikrederler.
b) îmamiye Hz. Hasan'ın hilâfetinde müttefiktir. Sonra ise Hz. Hüseyin gelir. Bundan sonra imamların sırasında ihtilâfa düşmüşler, bir re'y üzerinde karara varamamışlardır. Aralarında o kadar fırkalara ayrılmışlardır ki, bâzıları onları yetmiş kadar fırkaya çıkarır. Başhcaları şu iki büyük fırkadır:
1) îsnâaşeriyye: Oniki İmama tâbi olanlar: Bunlara göre hilâfet Hz. Hüseyin'den sonra şu sırayla gelir: Zeynelâbidîn, sonra Muhammed Bakır b. Zeynelâbidin. Sonra Cafer Sadık b. Bakır. Sonra onun oğlu Musa Kâzım, sonra Ali Rıza, sonra Muhammed Cevad, sonra Ali Hadi, sonra da Hasan Askerî sonra oğlu Muhammed ki bu onikinci imamdır. O Sâmârra'da anasının gözünün önünde babasının evinin altında bir bodruma girmiştir. Ondan sonra dönmemiştir. O zaman onun kaç yaşında bulunduğuda da ihtilâfa düşmüşlerdir. O vakit dört yaşında olduğunu söyleyenler olduğu gibi sekiz yasında bulunduğunu ileri sürenler de vardır. Onun nasıl bu yaşta imam sıfatıyla hükmettiğinde de ihtilâfa düştüler. Bazıları onun bu yaşta da olsa imamm bilmesi icap eden şeyleri bildiğini, buna binaen itaati vâcib olduğunu söylerler. Bazıları ise hüküm, mezhebinin uleması elinde idi, b bulûğa erinceye kadar böyle idi, derler.
2- Ismâiliyye: Bunlar Şia'nın İmâmiye bölümünden bir taife olup Ca'fer Sâdık'ın oğlu ismail'e mensupturlar. Bunlara Bâtıniyye de denir. Çünkü İmamı bâtın bulunduğuna kaildirler. Bunlara* göre : Cafer Sâckk'tan sonar imam, babasının tasrihi ile oğiu İsmail'dir. İsmail her ne kadar babasından önce ölmüş ise de bu tasrihin fâidesi, imamlığın onun neslinde kalmasını sağlamasıdır. İsmail'den sonra imamet, oğlu Muhammed Mektûm'e geçmiştir. Bu ilk gizlenen imamdır. Muhammed Mektûm'dan sonra oğlu Cafer Musaddık'a, ondan sonra oğlu Muhammed Habib'e geçer. Bu gizli imamların sonuncusudur. Ondan sonra Abdullah Mehdi'ye geçer. Bu Mağrib'e hâkim olmuştur. Ondan sonra da oğulları Mısır'a hâkim oldular. Fâthnîler işte bunlardır. [17]
Bu mezhebe girenler ilk zamanlarda çok takibe uğramışlardır. Onun için sâlikleri İran'a kaçmışlar ve orada yuvalanarak bu mezhebe eski İran görüşlerinden bir çok şeyler kanştırmılşardır. Gizli maksat güden bâzı kimseler böyle din perdesi arkasında oynamayı fırsat bilmişler, din namına işlerini yürütmüşler ve bunların başına geçerek mevkî kapmışlardır.
Bunu ilk yayan Deysân nammdaki kimsedir. Bu fikri Abdullah Kaddah'tan almış ve İran'a yaymıştır. Sonra devletin kalbine kadar sokulmuş ve Basra'ya gelmiştir. Burada gizlice propaganda yaparak mezhebine davete başlamıştır. Al-i Beytin mezarlarını ziyaret eden Yemen ileri gelenlerinden biriyle buluşmuş, onunla anla-' şarak Yemen'e gidip orada Âl-i Beyt namına davete başlamağa karar vermişler ve böyle de yapmışlardır. Sonra Kaddah Mağrib'e iki adamını gönderdi. Çünkü onlar propagandaya çok kapılırlar. Gönderdiği adamlarına :
«—- Siz gidin, toprağı sürüp hazırlayın, tohum ekecek olan sonra gelecek...» demiştir. Bundan sonra Mağrib'de Şîa propagandası bir sel hâlinde aktı. Fâtimîler Afrika'da hükümet kurdular. Târihten bilindiği gibi sonra Abbasî Halifelerinden Mısır'ı aldılar.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbn-i Haldun Mukaddimesi
[2] İbni Ebilhadid, Neneu'l Belâga Şerhi
[3] İbn-i EhiIhadid, Nechü'l Belâğa Şerhi.
[4] Bunlara Gurabiye fıkrası denir. Gurab karga demektir, kuş kuşa benzediği gibi Hz. Ali da Ha. Peygambere benzermiş.
[5] Ibn-i Haldun Mukaddimesi
[6] Ikd'ül-Ferid'ln zikrettiği gtbi Şahinin fikri de budur.
[7] Ahmed Emin, Fecr'ul-İslam,
[8] El-Siyâdetu'l-Arabiyye
[9] îbn-i Hazm, EI-Milel, c. IV. S. 180.
[10] Abdülkâdir Bağdadî, EI-fark Beyne'l fırak.
[11] Keysâniye: Keysâne nisbet olunur. O ya Hz. Ali'nin kölesiydi veya Muhammed b. Hanife'nln talebesiydi.
[12] Şehristânî, El-Mllel ve'l Nihal.
[13] Aynı eser.
[14] Şehristâni, El-Milel vel-Nihal.
[15] Şehristânî, El-Milel. Bu rivayet üzerinde durmak ister, çünkü Mutezile târihinde maruf olan onların mutedil Şia'dan olduklarıdır. Şia'nın çoğu itikatta Mutezile mezhebine kaçarlar.
[16] Şehristâni, El-Milel ve’l Nihal.
[17] îhn-i Haldun Mukaddimesi.
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #4 : Mart 16, 2008, 12:06:08 ÖÖ » |
|
Şîa Mezhebinin Esasları: Mutediller Ve Müfritler
1- Şia'ya göre: İmamet, milletin re'yine bırakılmış umum! mesâlihten değildir ki, ümmetin tâyin etmesiyle olsun. İmamet, dînin rüknüdür, Islâmın bir kaidesidir. Peygamber onu. ihmal edemezdi. İmamı, Peygamber kendisi tâyin etmek lâzımdır. İmam büyük, küçük bütün günahlardan masundur.[1]
Ali İbn-i Ebî Tâlib Peygamber tarafından gösterilmiş halifedir. O sahabenin cfdalıdır. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Ali'yi diğer ashabdan c'aha faziletli görenler yalnız Şia değil ashabdan buna kail olanlar da varmış. Ammâr b. Yasir Mikdad b. Esved, Ebûzer Gıfâri, Sel-man Fârisi, Câbir b. Abdullah, Übey b. Kâ'b, Huzcyfe, Büreyde, Ebû Eyyüb, Sehl b. Hanif, Osman b. Hanif Ebû Heysem, Huzeyme b. Sabit Ebû Tufeyl Âmr b. Vaile, Abbas b. Abdulmuttalib ve oğullan Beni Hâşim'in cümlesi bunlardandır. Zübeyr de dibayette buna kaildi, sonra döndü. Ümeyye oğullarından da buna kail olanlar vardı. Hâlid b. Said b. As, Ömer b. Abdülaziz bunlardandı.[2]
Şia bir derece üzere değildi. İçlerinde Hz. Ali'yi ve evlâdını takdirde çok aşın gidenler olduğu gibi, mutedil olanlar da vardı. Mutediller; Hz. Ali'yi diğer ashabdan efdal saymakla iktifa ederler, kimseyi tekfir etmezler. İbn-i Ebil Hadİd bu mutedil zümreden olup onları bize Nech'ul Belâğa'da şöyle anlatır:
«Bu mes'elede onlar fevzu necat ashabından olup halâs bulmuşlardır. Çünkü onlar orta yoldan gitmektedirler. Hz. Ali kendinden önce halife olanların halifeliğine razı oldu, onlara bi'at etti. Arkalarında namaz kıldı. Onun yaptıklarından biz geçeme-yiz...»[3]
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #5 : Mart 16, 2008, 12:06:40 ÖÖ » |
|
Gulât-ı Şîa Gulât-ı Şia yâni Şia'nın müfritleri, Hz. Ali'yi Peygamberlik mertebesine çıkarırlar. Hâttâ içlerinden bazı lan Peygamberlik onun hakkı olduğunu, Cebrail'in yanılarak onu Hz. Muhammed'e götürdüğünü bile söylerler.[4] Hattâ bir kısmı Hz. Ali'yi Hâşâ Tann mertebesine çıkarırlar. Bir kısmı  'ın Ali'ye ve diğer imamlara hulul etliğini söylerler. Bu söz,  'ın Hz. İsa'yı hulul ettiğine inanan Hıristiyan dînine benzer, içlerinden bir kısmı ise her imamın ruhuna  'ın hulul ettiğine ve kendisinden sonra gelen imama da intikal ettiğine inanırlar. Şia'nın ekserisi son imamın ölmediği itikadındadırlar. Onlara göre son imam hayattadır, günün birinde dönecektir, zulümle dolan bu yeryüzünü o adaletle dolduracakit.r Hâttâ Sebeiyye Taifesi, Ali b. Ebû Talib'in hayatta olduğuna, onun ölmediğine inanırlar. Bir takımı ise Muhammed b. Hanîfe'nin hayatta olduğunu, Radva dağında gizlendiğini, yanında bal ve su bulunduğunu söylerler. Bir taife ise Yahya b. Zeyd asılmadı, ölmedi, o sağdır, derler. Oniki îmam etbaı ise, onikinci imam olan Muhammed b. Hasan Askeriye «Mehdi» unvanını verirler. Onun Hılle'de bir hanenin bodrumunda gizlendiğini anasiyle birlikte derbest edilince orada kaybolduğunu söylerler. Bu mehdi âhir zamanda çıkacak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Bu taife mehdinin çıkmasını beklemektedir. Her akşam namazından sonra bu hanenin bodrum kapısında dururlar-rnış. Bir binek hazırlarlar ve mehdiyi ismiyle çağırırlarmış. Bnnlar-dan bazıları ölen imamın tekrar dünyaya döneceğine inanırlar ve buna Kur'ân-ı Kerîm'deki Kehf sûresinden delil getirirler... [5]
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #6 : Mart 16, 2008, 12:08:20 ÖÖ » |
|
Haricîler Kimdîr? Hâriciler, kendi inançlarına ve fikirlerine müthiş bir taassupla bağlı, gayet dindar görünen bir İslâm firkasıdır. Akidelerini çılgınca savunurlar. Korkunç hükümleri olan serkeş insanlardır. Ve kanaatleri uğrunda, gayeleri yolunda göğüs gererek savaşırlar, çekinmeden ileri atılırlar. Onları buna sürükleyen, şey, zahirine bağlandıkları bâzı sözler olmuştur. Bunu mukaddes din sandılar ve mü'min olan ondan asla ayrılmaz addettiler. Onların aklı: «Bâ hükme illâlillâh hüküm ancak  'ındır» sözüne saplandı. Bunu bir dîni düstur gibi tutup, muhaliflerinin yüzüne daima haykırdılar. Konuşmak istiyenlerin sözünü bununla kestiler. Hz. Ali'yi konuşurken gördüler mi, hemen bu sözü söylerlerdi. Bu söz onların kalkanı olmuştu. Hz. Ali onlar bu sözü söyleyince şöyle demiştir: «Doğru bir söz, fakat bununla bâtıl murad olunuyor, bunu kötüye kullanıyorlar. Evet, hüküm yalnız  'ındır. Fakat bunlar amirlik ancak  'ındır, diyorlar, insanlar için doğru veya sapık bir emîr lâzımdır. Onun emri altında mü'min amel eder, kâfir de faydalanır. O vergiyi toplar, düşmanla çarpışır, yollarda emniyet ve asayişi sağlar, zaif'in hakkını kuvvetliden alıverir, böylece hayırlı olan kimse rahata kavuşur, facirden kurtulmuş olunur.» Hz. Osman'dan Hz. Ali'den ve zâlim olan hâkimlerden kendilerini uzak tutmak* onlardan teberrî etmek düşüncesi Hâricileri o kadar şaşırttı ki, akıllarını bile bozdular. Bu fikre öyle körü kö-üine saplandılar ki, anlayışlarına hâkim olan hep bu düşünce ol-. :1u. Hakka götüren yol, onlar için adetâ kapalı kaldı. Hz. Osman'-den, Hz. Ali'den, Talha ve Zübeyr gibi ashabın ulularından, Eme-vîlerin zâlim hükümdarlanndan ayrılanlar hep bunlara katıldılar ve bu fikre saplandılar, onlara karşı diğer prensiplerinden vaz geçerek hep bu teberrî prensibini tuttular. Abdullah b. Zübeyr, Emevîlere karşı ayaklandı .Hâriciler onun tarafına geçtiler. Ona yardım yapacaklarını, onun saflarında döğüşeceklerini vadettiler. Fakat onun, kendi babası Zübeyr ile Talha'dan, Ali ve Osman'dan teberrî etmediğini öğrenince ondan ayrıldılar, onun etrafından sa-vulup gittiler! Emevî Halifelerinden Ömer b. Abdulazîz, Hâricilerden Şevzeb ile münakaşa yaptığı zaman, münakaşanın merkezini bu teberrî mes'elesi teşkil ediyordu. Halbuki; Ömer b. Abdulazîz Emevîlerden zu]üm yapanlara muhalifti, onları zulümlerinden menetmişti. . Haksızlığa uğrayanların hakkını alıp adaleti yerine getiren âdil bir Halife idi. Fakat Hâricilerin münakaşasına teberrî fikri saplanmış-, ti. Muayyen şahıslardan tekeni etmiyenleri Müslüman saymıyorlardı. Bu sebeple Ehli Sünnet ve cemaat topluluğuna giremediler. Sapık fırkalardan oldular.
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #7 : Mart 16, 2008, 12:08:53 ÖÖ » |
|
Hârîcilerîn Mümeyyiz Vasfı Hâriciler, parlak ve yaldızlı sözlerin tesiri altında kalmakta Fransa'da en korkunç cinayetleri irtikaptan çekinmiyen Yakubî'le-re benzerler. Bunlar, hürriyet müsavat, kardeşlik kelimelerini tutturdular ve bunlar namına kan döktüler, nice canlara kıydılar: Hâriciler de (îman, hüküm ancak  'a aittir, zâlimlerden teberrî) naralarını tutturdular ve bunlar adına Müslümanların masum kanını mubah sayıp kan içtiler. İslâm ülkesini kana boyadılar. Etrafa baskınlar yapıp canlara kıydılar. Haiz oldukları bu atılganlıktır ki, Hâricileri Yakubîlerîe birleştiren bir nokta olmuştur. Bu iki taifenin birbirine benzeyen işleri, bu cesaret ve saldırgan hissiyattan doğmadadır. Onları ölçüsüz hareketlere sevkeden bu hissiyattır, Gustave le Bon Fransa ihtillâi adh eserinde Yakubîleri şöyle anlatmaktadır: Yakubîîik zihniyeti kısa düşünceli, dar görüşlü, inatçı bir görüş mahsûlü olup, sahibini eavet basit bir adam derecesine düşürür. Bu zihniyetin sahibi işlerin ancak dış tarafım görür, ruhunda has"ıl olan evhamı, hakikat sanır. Olayları birbirine bağhyamaz. Gözünü dikmiş olduğu cinayetleri akıl ve mantık saikasiyle işlemiyor. Çünkü akıl ve mantıktan onun nasibi yoktur. O, zaif aklına uyarak bu gibi şeyler peşinde koşuyor. Halbuki yüksek idrâk burada durur kalır.» Yakubîlerin bu hâli, bir çok cephelerden Hâricilerin hâîet-i nahiyesine uygun düşmektedir. Aşağıda zikri gelecek hâdiseler ve münakaşalar bunu göstermekte ve isbata kâfi .gelmektedir.
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #8 : Mart 16, 2008, 12:10:17 ÖÖ » |
|
Rûhı Hâletlerî Hamaset duyguları ve kelimelerin zahirine saplanmak hevesi. Hâricilerin vazıh vasıflan, yalnız bunlar değildir. Bunların yanısı-ra diğer bâzı vasıflar da yer almaktadır. Meselâ, fedakârlık, serkeşlik, ölümden çekinmemek, tehlikelere atılmak gibi vasıflar bunlar meyanındadır. Bu hareketlerin bâzıları heves mahsûlü idi. Bâzısı kahramanlık göstermek ve mezhebine şiddetle sarılmak eseri değildi. Onların bu hâli Endülüs'te Arap hâkimiyeti aîtmda bulunan Hıristiyanlara benzer. Onlardan bir kısmı öyle bir hevese kendilerini kaptırmışlardı ki, koyu bir taassup, bozuk bir fikir uğrunda ölüme atılmaktan çekinmiyorlardı. Komte De Cactrie, onlar hakkında neler yazıyor bir bak. Okuyunca bunun bir çok bakımdan Hâricilere de uyduğunu göreceksin. Diyor ki: «Bu Hıristiyanlardan her biri mahkemeye giderek Muham-med'e söğüp öyle ölmek istiyordu. Bunlar fevc fevc mahkemeye koşuyorlardı. Kapıcı onları çevirmekten usanmışh. Hâkim idamlarına hükmetmemek için sözlerini işitmiyeyim diye kulaklarım tıkıyor, Müslümanlar bu zavallılara acıyorlar, onları delirmiş sanıyorlardı.» Hâricilerin içinde öyleleri vardı ki. Hz. Ali hutbe okurken sözünü keserlerdi. Hattâ o namaz kılarken namazını bile kesenler bulunurdu.  'tan sevap umarak Müslümanlara meydan okuyanlar vardı. Böyle yapmakla  'a yaklaştığım zannederlerdi. Abdullah b. Habbâb b. Ereti[1] öldürdüler, cariyesinin karnını deştiler. Bu feci cinayeti işlediler. Hz. Ali onlara: — Kaatilleri bize teslim edin, dedi. — Onun kaatilleri biz hepimiz, cevabını verdiler ve teslim etmediler. Hz. Ali onlarla savaştı. Onları tepeledi, hepsini imha edecekti. Buna rağmen geri kalanlar yine bildiklerinden şaşmadılar, kudurmuşça s ma eski yollarından yürüdüler. O Hıristiyanlarla bunlar arasında bu bakımdan bir benzerlik yok mu? Bunların çoğunda güya İslâm'a hulûsla hizmet etmek düşüncesi hâkimdi. Fakat bunda yanlış yoldan yürüdüler. Ters bir istikamet tuttular. Hataları burada idi. Rivayet olunduğuna göre; Hz. AH onlarla münakaşa yapmak üzere lbn-i Abbas'ı gönderdi. Ibn-i Abbas yanlarına gelince izaz ve ikramla karşıladılar. Ibn-i Abbas karşısında öyle adamlar gördü ki; uzun müddet secde ede ede alınları dağlanmış gibi yara olmuş, elleri, yerlere çöken deve dizleri gibi kalınlaşmış. Sırtlarında yıkana yıkana eskimiş gömlekler var.[2] Bunların akidelerinde ihlâs üzere olduklarında şüphe yok. Fakat bu ıhlasın noksan tarafları da çok: Evvelâ dînî anlayışları yanlış. Dalâlete sapmışlar, dînin özünü anlamıyorlar. Kendilerine muhalif olan her müslümanın kanını helâl saymaları büyük hatadır. Müslümanın kanı daima masumdur. Ebû Abbas Müberred, El-kâmilinde diyor ki : Hâricilerin enteresan olaylarından biri de şudur: Bir defa bir Müslüman ile bir Hıristiyana tesadüf etmişler, Müslümanı öldürmüşler, Hıristiyana peygamberine olan ahdini muhafaza etmesini tavsiyede bulunmuşlar... Abdullah b. Habbâbe rastladılar» boynunda Mushaf-ı şerif asılı, yanında da gebe olan karısı var. Bu insafsızlar Abdullah'ı yakalayıp: — Şu boynunda asılı olan kitap bize seni öldürmemizi emrediyor, dediler. Ve ona: — Ebû Bekir ve Ömer hakkında ne dersin? diye sordular. O da onları hayırla yâdetti. — Hâkem tâyin etme hâdisesinden önce Hz. AH hakkında ve keza Hz. Osman'ın altı senesi hakkında ne dersin? dediler. O da, yine hayırla yâdederek cevap verdi. — Hakem mes'elesİ hakkında ne dersin? diye sordular. O da, şu cevabı verdi: — Benim diyeceğim şudur: Hz. Ali  'ın kitabını sizden çok daha âlâ bilir. Dînini sizden daha iyi korur, sizden çok daha basiret sahibidir. — Sen hidayete tâbi olmuyorsun, adamlara isimlerine bakarak tâbi oluyorsun, dediler ve onu dere kenarına çekip hayvan boğazlar gibi kestiler! Orada bulunan bir Hıristiyandan hurma satın almak istediler. O da: — Hurma parasız sizin olsun, dedi. — Parasız asla kabul etmeyiz, dediler. Hıristiyan bu adamların yaptıklarına şaşarak: — Ne acayip kimseler,, dedi. Abdullah b. Habbâb gibi bir zatı öldürdüler, bizden parasız hurma kabul etmezler...
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #9 : Mart 16, 2008, 12:11:11 ÖÖ » |
|
Taassupları
Bir düşünceye bu kadar taassupla bağlanmak nedendi? Onu müdafaa uğrunda, bu derece haşîn ve sert hareket etmeğe sebep ne idi? Ona davette bu kadar kükreyip coşmak niçindi? İnsanları kılıç kuvvetiyle, merhamet ve şefkat tammıyan bir tazyikle dînin müsamahakâr ruhiyle barışmaz bir şekilde zorlayarak şiddet kullanmak acaba neden ileri geliyordu? Bunun sebepleri bence şunlardır :
Hâricilerin çoğu bâdiye — Çöl Araplarındandı. İçlerinde köyde, şehirde sakin olan Araplar azdı. Çöl Arapları tslâmiyetten önce dahi son derece fakir halli, yokluk ve sıkıntı içinde yaşarlardı. İslâmiyet gelince de onların malî durumlarında, maddî vaziyetlerinde bir iyileşme olmadı. Çoğu çölde hayat darlığı içinde sıkıntılı bir halde yaşamağa devam ettiler. İslâm sevgisi kalplerine girdi, fakat basit ve sade kaldı. ^Tasavvurları vardı. îlincfen uzak kaldılar. Bu şartlar altında dar akıllı, kuru zâhid, alıngan Dİr mü'min grubu meydana geldi. Çünkü; bâdiye Arapları mahrumiye içinde idiler. Maddî mahrumiyet İçinde olan ruhu, îman kaplar ve sağlam bir itikad vicdana yerleşirse, bu dünya nimetleri peşinde koşmaktan vaz geçer, fâni dünya zevklerine göz dikmez, kendini âhirete verir, âhiret nimetlerine rağbet eder. Cehennem azabından uzaklaştıracak şeylere sarılır. Onun için Hâricilerde dînî zühd kuvvetli idi.
Sonra onlann yaşayış tarzlan onları huşunet, kasvet, ünf ve şiddet göstermeğe itecek mahiyette idi. Zira nefis, gördüğü ve alıştığı şeylere uyar. Eğer Hâriciler refah içinde yaşasalar, nimetlerden faydalansalardı, onların o haşîn hâli değişir, sertlikleri ve kabalıkları azalır, onlar da yumuşar ve uysal kimseler olur, tabiatle-rinde değişiklik görülürdü. Şu hâdiseye bakın: Ebû Hayr isminde yoksul ve fakır bir adamın Hâricilerin görüşlerine taraftar olduğunu duyan Ziyad b. Ebih, onu nezdine çağırıp ona valilik vermiş ve her ay dörtlün dirhem maaş bağlamış. Ebû Hayr bu bolluğa kavuşunca : îtaattan ve topluluk içinde yaşamaktan daha hayırlı bir şey görmüş değilim, dermiş. Valilik makamında uzun müddet kalmış. Ziyad onun bir hareketini beğenmemiş, o da Zİyad'e karşı gelmiş, bu yüzden hapse atılmış ve orada ölmüş. Bunda şayet dikkat edilecek nokta şudur: Nimete kavuşunca bu adamın o sert ta-"biati değişmişti, ruhu kibarlaştı, müsamahalı ve şefkatli oldu. Taassup ve şiddetten eser kalmadı.
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #10 : Mart 16, 2008, 12:11:39 ÖÖ » |
|
Kureyş'e Kinleri, Hilâfet Gâsıbî Saymaları Hz. Ali'ye ve ondan sonra da Emevîlere karşı duran Hâricilerin çoğunun bu inançlarında, ıslâh üzere olduklarını söylemiştik. Fakat biz bununla, onları Hükümete karşı isyana sürükleyen bu akidelerden başka sebepler yok demek istemiyoruz. Bunun en açık misâli şudur: Hâriciler, Hilâfete yalnız Kureyş'in geçmesini çekemiyorlar, başkalarının değil de, ancak Kureyş'in hâkim olmasını kıskanıyorlardı. Gerçekten Hâricilerin ekserisi Rabîa Kabilelerinden idiler. Bunlarla, Mudar Kabileleri arasında cahiliyet zamanından beri eski bir düşmanlık vardı. İslâmiyet bu düşmanlığın şiddetini biraz azaltmış ise de, büsbütün kaldıramamıştı. Kalblere gizlenmiş, ruhlara sinmiş bâzı cahiliyet izleri kalmıştı. Bunlar, Hâricilerin mezhebine ve görüşüne kapılanların gör'iş ve mezheble-rinde —farkına varılmadan, sezilmeden— kendini gösterdi. Bazan insan ruhunu, öyle bir arzuya sardırır ki, muayyen bir fikre saplanır kalır, ıhlâs peşinde koştuğunu zanneder, aklı kendisini doğruya götürdüğü kuruntusuna kapılır. Bunlar hayatta daima görü-lenfişlerdir. insan, kendisine elem veren şeye yakın olan, her düşünceden nefretle kaçar. Mademki bunun böyle olduğu bir gerçektir. Ekserisi Rabîa Kabilelerinden olan Hâriciler de baktılar ki. Ha-lifeleV, aralarında düşmanlık bulunan Mudar Kabilelerinden seçiliyor, onların hükümlerinden nefret ettiler. Bu nefretin tesiri altında kalarak Hilâfet mes'elesinde farkına varmaksızın bambaşka bir fikre saplandılar. Onu mahz-ı dîn saydılar, İhlasın özü sandılar. Dîne ihlâsla bağlanmaktan,  'a yönelmekten başka bir maksatları olmadığı zannına kapıldılar. İçlerinde gerçekten ihlâs sahibi, her hangi bir kötü garazdan uzak kalan kimse de yok değildi. Fakat. umumiyetle haklarında verilen hüküm böyledir. Kalplerde gizli olanı en iyi bilen  'tır.
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #11 : Mart 16, 2008, 12:13:59 ÖÖ » |
|
Haricîlerin Çoğu Araptır
Hâricilerin ekserisi Araptır. Aralarında mevâliden olanlar gayet azdır. Halbuki Hâricilerin Hilâfet hakkındaki görüşüne göre» şartlan mevcut olunca, mevâli de Halife seçilebilmek hakkım haizdi. Çünkü onlar Hilâfeti her hangi bir ırku münhasır görmüyorlardı. Bu görüş mevâlinin işine uygun düşmektedir. Fakat mevâli-nin Hâricilerin mezhebinden nefret etmelerinin sebebi şudur: Hâriciler mevâliden hoşlanmıyordu. Onlarda da koyu Arap taassubu vardı. Nehc'el-Beiâğa sarihi îbn-i Ebî Hadîd naklediyor: Mevâliden bir adam Hâricilerden bir kadınla evlenmek üzere dünürlük yolladı. Hâriciler buna kızdılar; kadma:
— Bizi rezil ettin, dediler.
Eğer bu asabiyet dâvasını bıraksalardı, mevâliden onlara daha çok uyanlar olurdu.
Hâriciler arasında mevâli az olmakla beraber bâzı fırkalarında onların tesirini görüyoruz. Meselâ Yezidiye [3]fırkasının iddiasına göre; Âllah'u Teâlâ Acemden, Arap olmayanlardan bir peygamber gönderecek, ona gökten bir kitap indirecek, onunla, Şe-riat-ı Muhammediye'yî nesh edip kaldıracakrmş. Meymûniye[4] fırkası ise bir adamın öz evlâdının kızlarım, gerek erkek, gerek kız kardeşlerinin evlâtlarının kızlarım, nikahlanıp almasını mubah görürler.[5] Görülüyor ki, bunlar ibahaciîik prensibidir. Bunların İran mahsulü olduğu açıktır. Çünkü Mecûsi Farslar, İranlı bir Peygamber beklemekte oldukları gibi bu türİü nikâhları da mubah saymaktadırlar
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #12 : Mart 16, 2008, 12:15:24 ÖÖ » |
|
Basit Ve Sathî Görüşleri Yukanda Hâricilerin nasıl bir zihniyet taşıdıklarım, onların hâlet-i nahiyelerini Öğrenmiştik. Gerçekten onların akideleri, basit ve sade akıl ve fikirlerinin mahsulüdür. İnançlarında sathî görüşleri, Kureyş'e ve bütün Mudar kabilelerine düşmanlık kendini göstermektedir. a- Birinci görüşleri —ki bu, onların en doğru ve sağlam görüşleridir— Halîfenin bütün müslümanlann hür ve serbest seçimiyle o makama getirilmesidir. Bu seçim bir fırkaya veya bir topluluğa mahsus değildir. Adaleti icra ettikçe, dîne uydukça, hatadan ve sapıklıktan uzak kaldıkça Halîfe sayılır. Eğer doğru yoldan saparsa azli ve katli lâzım gelir. b- Onların görüşlerine göre Halifelik, Arap kabilelerinden, soylarından hiçbir aileye mahsus değildir. Başkalarının dediği gibi Hilâfet yalnız Kureyş’in hakkı değildir.Bu ancak Arablara mahsus olup Arap olmıyanlar o haktan mahrum edilemez. Müslümanlar hepsi bu hususta müsavidir. Hattâ haktan ayrıldığı, doğruyu bıraktığı zaman azli ve katlık olay olsun diye Halîfenin Kureyş'den başkasından olmasını tercih bile ederler. Çünkü; onu koruyacak kuvvetli asabiyet sahibi kabile bulunmıyacağından azli kolay olur. Başları olan Abdullah b. Vehb bu esasları kurdu ve bunlar dahilinde onu kendilerine reis seçerek ona Emîr'ül-Mü'minin unvanını verdiler. Halbuki o, Kureyş'ten değildi. Bu başlangıç diğer Müslümanları onlara uymağa, mezheblerini benimsemeğe teşvik edici olmalıydı. Fakat onların mevâliyi hakîr görmeleri, Müslümanların kanım helâl saymaları, kadınları ve çocukları bile esir etmeleri, Hz. Ali'nin ve Ehl-i Bevtin çoğunun imamlarına ta'n ile dil uzatmaları, bütün bunlar Müslümanların onlardan yüz çevirmelerine sebep oldu. c- Burada şunu da kaydedelim ki. Hâricilerin Necdât Kolu halkın bir halife seçmesine bile lüzum görmezler. Müslümanlara lâzım olan aralarında adalete riayet etmeleridir. Eğer bu cihet onları hakka riayete sevkeden bir imam olmaksızın tamam olmazsa, o zaman bir imam seçerler. Halife seçimi şer'an vâcib değildir. Maslahat icap derse, buna ihtiyaç hâsıl olursa seçmek caizdir, vâcib değildir. ç- Hâriciler günah işleyenleri kâfir savarlar ve bu işte bilerek, kötü maksatla günah işlemekle hataya düşmek arasında hiçbir fark yapmazlar. Bunun içindir ki, hakem tâyin ettiğinden dolayı Hz. Ali'yi tekfir ederler. Halbuki Hz. Ali hakem tâyinine kendi arzu ve ihtayariyle gitmemişti. Haydi teslim edelim ki, hakem tâyinini kendisi istedi, bu içtihadında hata eden bir müetehit durumunu aşmaz. Müctehidin ise hatası bağışlanır. Onların Hz. Ali'yi tekfir etmeleri içtihatta hatanın müetehidi dinden çıkardığına inandıklarını gösterir. Kendilerine cüz'i bir muhalefeti olan Tal-ha, Zübeyr, Osman ve diğer Ashabın uluları hakkında ayni şeyi yapıyorlar, îçtihadlarında hatalarından dolayı onları tekfir ediyorlar. Nehc'el-Belâğa Şârihi İbn-i Ebî Hadid, günah işleyenleri kâfir say-maları hususunda onların tuttukları delilleri getirerek, onları birer birer reddedip çürütmüştür. Nasıl reddettiği bizim için o kadar mühim değildir. Bizim için burada mühim olan şey; onların nokta-ı nazarlarını, nasıl düşündüklerini gösterme bakımından onların delillerini bu vasıta ile öğrenmiş olmaktır. Bu delillerden onların düşüncelerinin ne kadar sathî olduğunu bahislerinde hiç derinleşmediklerini,mevzuu etrafiyle kavrayamadıklarını açıkça görüyoruz. . Bu delillerden bâzısına göz atalım: «Mekke'ye gitmeye yolculuğa takati olan kimselere, Beyt-i Şerifi ziyaret ile Hacca gitmgeleri farzdır. Her kim küfür ederse,  -u Teâlâ âlemlerden müstağnidir.» Ayet; Haccı terk edeni kâfir sayıyor. Haccı terketriiek büyük günahtır. Öyle ise Hâricilere göre büyük günah işleyen her kimse kâfir olur. Diğer delilleri: «Kim ki  'ın inzal ettiğiyle hükmetmezse, onlar kâfirlerden olur.» Her günah işleyen kimse, onlarca,  'ın inzal ettiğiyle amel etmiyor dernektir ve kâfir olur. Diğer delilleri : «O gün bâzı yüzler beyazdır, bâzı yüzlerse kapkara olur. Yüzleri kara olanlara denir :Siz îmandan sonra küfür ederseniz ha, küfür ettiğinizden dolayı şimdi azabı tadın bakalım.» Fâsık olan kimse, yüzü beyaz olanlardan olamaz. Öyle ise, o yüzü kara olanlardan olması lâzım gelir. Yüzü kara olanlar ise kâfirdir. «O gün bâzı yüzler parlar, güler, sevinir; bir takım yüzler de tozlu topraklı, karanlık onu sarar, işte bunlar kâfirler ve fâcirler-dir» (Abese: 38-42) Fâsıkın yüzü kir-pas içindedir, onun kâfirlerden olacağı muhakkaktır. «Zalimler  'ın Âyetlerini inkâr ederler.» Zalimler münkirdir. İnkâr ise kâfirlerin sıfatıdır.[6] Bu delillerin hepsi naslara sathî bakışın mahsûlüdür.Âyetlerin maksadını anlayamamışlar, esrarını kavrayamamışlardır. Hz. Ali kendi zamanındaki Hâricilerle münakaşa yapar, kesin delillerle onlan sustururdu. O sözlerden bâzıları şunlardır :Haydi inatla benini hata ettiğimi ve dalâlete düştüğümü iddia ediyorsunuz, fakat neden benim dalâletim yüzünden bütün Muhammed Ümmetini ve Âl-i Beyti dalâlette sayıyorsunuz. Niçin benim hatamla onlan mua-haze ediyor,, benim günahımla onları nasıl olup da kâfir sayıyorsunuz. Kılıçlarınız omuzlarınızda, onları yara olan yere de, yara ol-mıyan yere de hemen vuruyorsunuz. Günah işleyeni, günâh işlemi-yenle karıştırıyorsunuz. Siz de bilirsiniz ki, Hz. Peygamber evli olduğu halde zina yapanı recm etti, sonra onun cenaze namazını kıldı, sonra ehlini onun malına mirasçı yaptı. Katili kısasan öldürdü, elini kesti, evli değilken zina yapana had vurdurdu, sonra onlara diğer Müslümanlarla beraber ganimet malından hisse verdi, Müslüman kadmlariyle onları evlendirdi. Hz. Peygamber onlan bu günahlarından dolayı cezalandırdı, onlar hakkında emir olunanı yerine gelirdi. Fakat onları îslâm topluluğundan dışarı saymadı. Islâmın onlara verdiği hisselerini menetmedi. Onların isimlerini Müslümanlar listesinden çıkarmadı.» Bu sözler o inatçıları susturacak mahiyettedir. Bunların etrafında gürültü kaldıramazlar. Hz. Ali onlara karşı kitaptan değil de, bizzat Hz. Peygamberin işlediği fiillerden delil getirdi. Çünkü fiil tevil taşımaz. Başka türlü anlaşılmağa tahammülü yoktur. Onla* nn sathî görüşlerine meydan vermez. Onların ancak bir tarafı gören bakışları, ibarelerin bütününü anlamaktan uzaktır. Sözleri yanlış ve noksan anlıyorlar. Onun için Hz. Ali onlara amelî deliller' gösterdi, onların yanlış anlayışa giden tevîl yollarını kapadı. Onların bozuk ve fâsık görüşlerini reddetti.
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #13 : Mart 16, 2008, 12:17:06 ÖÖ » |
|
Çok İhtîlâfçı Olmaları Hâricilerin ekserisinin benimsediği inançlar bunlardır. Bunların dışında aralarında anlaşamadıkları bir çok ihtilâf noktaları vardır. Hâricilerin kusurlarından biri de çok ihtilâfçı, kavgacı olmalarıdır. En ufak ve ehemmiyetsiz bir mes'ele yüzünden aralann-da hemen ihtilâf çıkar, kavga kopardı. Belki de onların sık sık bozguna uğramalarının sebebi .de budur. Emevîler zamanında Mühelleb b. Ebî Sufra Müslüman halkı onların saldırganlıklarından korunmak için bir kalkan vazifesini görürdü. Onlan birbirinden ayırarak kuvvetlerini parçalamak için aralarındaki bu ihtilâfları fırsat bilirdi. Aralarında ihtilâf çıkarmak için vesileler yaratırdı. îbn-i Ebî Hadıd'in nakline göre: Hâricilerin. Ezânka kolundan bir demirci gayet zehirli oklar yapar, bunları Mühelleb'in adamlarına atarlar, öldürürlerdi. Bu durum Mühelleb'e arz olundu. O da :. — Ben bunun çaresini bulurum, dedi ve adamlarından birine bir mektupla bin dirhem para vererek onu Hâricilerin Kumandanının bulunduğu yere gönderdi ve ona bu mektupla parayı gizlice oraya bırakmasını tenbih etti. Mektupta demirciye hitaben şunlar yazılıydı: «Yapıp gönderdiğin okları aldım. Sana bin dirhem gönderiyorum. Bunları al ve bize daha çok ok gönder.» Bu mektupla parayı bulanlar derhal kumandanları olan Kata-rî'ye koştular ve işi haber verdiler. O da demirciyi çağırtarak : — Bu mektup ne? diye sordu. — Bilmiyorum, dedi. — Bu paralar ne? — Haberim yok, cevabını verdi. Herifin hakikaten bir şeyden haberi yoktu. Fakat inkâr ediyorsun diyerek demirciyi öldürttü. Benî Kays b. Sa'lebe'nin reisi olan Abdurrabbih gelerek Katarî'ye itiraz etti ve : — İnceden inceye araştırmadan bir adamı Öldürdün, dedi. Katarî de : ~ İnsanların yararına, umumî maslahat uğrunda bir adamı öldürmek kötü bir şey sayılmaz, imamın yararlı gördüğü şeyle hükmetmek hakkıdır. Tebaanın buna itiraza hakkı yoktur, dedi. Bu cevabı Abdurrabbih beğenmedi ve cemaatıyle ondan ayrılmak istediyse de adamları buna yanaşmadılar. Mühelleb bunu haber alınca başka bir çare düşündü. Bir Hıristiyan kişi buldu. Ona oldukça mühim bir para mükâfat vaad ederek şu talimatı verdi: — Hâricilerin başı olan Katarîyi gördüğün zaman ona secde et, seni bundan menetse de ben sana secde ediyorum de. Hıristiyan böylece yaptı. Katarî : .— Secde ancak  'a yapılır, dediyse de o: — Beji sana secde ediyorum işte, dedi. Orada bulunan Hâricilerden biri hemen ileri atıldı: — O,  'ı bırakıp sana secde ediyor. Kur'ân, «Sizler ve Allah'tan gayri taptıklarınız Cehennem odunudur» diyor. Sen de Cehennem odunlarından oldun, dedi. Katarî kendini şöyle müdafaa etmek istedi: — Hıristiyanlar, Hz. îsâ'ya taptılar, fakat bu îsâ'ya bir zarar verdi mi? Diğer bir Hârici hemen ayaklandı ve Hıristiyanı derhal öldürdü. Katarî bu işi beğenmedi, diğer Hâriciler de Katarî'nin bu hareketini beğenmediler, inkâr ettiler. Bu vaziyeti Mühelleb duyunca onlara adam gönderdi ve şunu sordurdu: — İki adam var, bunlar muhacir olarak size gelmek üzere yola çıksalar, bunlardan biri yolda ölse, diğeri sağ ve salim olarak size ulaşsa onu imtihana çekseler, fakat muvaffak olmasa, bunlar hakkında ne dersiniz? Bâzıları: Yolda ölen kimse cennetliktir, imtihan veremiyen kâfirdir dediler, bâzıları ise: Her ikisi de kâfirdir, dediler. Böylece aralarında ihtilâf başladı.* Bu ihtilâf üzerine Katarî Islahat hududuna gitti bir ay orada kaldı, adamları ihtilâfa devam ettiler.[7] Görülüyor ki Mühelleb, bu büyük kumandan* onların kinlerini körükleyerek basit görüşlerinden nasıl istifade etmiye çalışıyor. O zaif düşünceli kimseler arasında düşmanlığı alevlendiriyor, ihtilâfı körüklüyor. Böylelikle onların kinlerini birbirine musallat ediyor. Müslümanlara saldırmağa takatlan kalmasın diye onları birbiriyle uğraştırıyor. Zaten Hâricilerin kendi aralarında ihtilâfları pek çoktu. Hariçten aralarına ihtilâf tohumu saçmağa lüzum kalmaksızın birbiriyle ihtilâf halinde idiler. Onun için bir çok fırkalara bölündüler. Başlıca fırkalarından ve başlarından biraz bahsedelim.
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
reis-de-aglar
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 234
|
 |
« Yanıtla #14 : Mart 16, 2008, 12:26:55 ÖÖ » |
|
diğer sapık fırkalarda yazılacak mı? hocam elinize sağlık devamını bekleriz...
|
zaman alışmayı öğretir;unutmayı asla.........
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #15 : Mart 16, 2008, 12:44:33 ÖÖ » |
|
diğer sapık fırkalarda yazılacak mı? hocam elinize sağlık devamını bekleriz...
gelecek insaAllah
|
1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #16 : Mart 17, 2008, 10:49:11 ÖS » |
|
HÂRİCİLERİN AYRILDIKLARI KOLLAR Ezarîka Bunlar Ezrak oğlu Nâfi'a uyanlardır. Nâfi, Arapların Rabîa kabilelerinden Benî Hanîfe'dendir. Hâricilerin en kuvvetli kabilesi bunlardır. Sayıca çok, kuvvetçe üstündür. Nâfi'nin kumandası altında, Emevîlerin kumandanları ile ve Abdullah b. Zübeyr ile 19 sene savaştılar. Bu Nâfi döğüş meydanında öldürülünce onun yerine Nâfi' b. Abdullah geldi, sonra da Katarî başa geçti. Bunun zamanında kuvvetleri çöktü. Çünkü bu kültürsüz insanlar kan dökmekle şöhret almışlardı. Müslümanlar onlardan nefret ediyordu. Aralarında da hiç ihtilâf eksik olmazdı. Bu sebeple her yerde bozguna uğradılar. Katarî'den sonra hezimetleri devam etti. Nihayet dağılıp gittiler. Bunlar Hâricilerin yukarıda saydığımız prensiplerine kail olmakla beraber, üstelik onlara şunları da ilâve ediyorlardı: a- Kendilerine muhalif olan bütün Müslümanlar, kendilerinin görüşlerini kabul etmiyen Hâriciler, döğüşe katılmıyan Hâriciler hepsi müşriktirler. b- Muhaliflerin küçük çocukları da müşriktirler. Bu masum sabiler de Cehennemde ebedî kalacaklarmış! c- Muhaliflerin memleketi, harb hâlinde olan kâfirler memleketidir, çocuklarını öldürmek, kadınlarını esir etmek caizdir. ç- Zâni recm edilemez. Çünkü Kur'ân'da bu zikrolunmamıştır. Namuslu erkeklere şerefsizlik isnat eden kimseye had vurmak yoktur. Fakat namuslu kadınlara kazf eden, şerefsizlik isnadı yapanlara had vurulur. Çünkü bu Kur'ân'da vardır. d- Peygamberlerden büyük, küçük her nev'i günah sadır olabilir.[1] Necdât Bunlar da Necdet b. Uveymir'e tâbi olanlardır. Bu da aynı kabiledendir. Bunlar döğüşe katılmıyan Hâricileri tekfirle çocukların öldürülmesinin helâl sayılması mes'delerinde Ezânka'ya muhaliftirler. Fakat bunlar aralarında muahede olan ve zimmet ile bağlananların canını, malını helâl sayarlar. Zimmet ve ahid tanı-, mazlar. Bunlar Yemâmede bulunuyorlardı. Baştan Ebû Tâlut Hârici ile beraberdiler. Sonra 66 H. senesinde Necdet'e bi'at ettiler. Bunlar işi birdenbire büyüttüler. Bahreyn, Umman, Hadremevt, Yemen, Tâif hep onların eline geçti. Sonra Necdet ile aralarında ihtilâf çıktı. Ona kin bağladılar. Meselâ: Necdet kendi oğlunu orduyla göndermişti. Kadınları esir aldılar. Taksimden Önce ganimet malından yemişlerdi. Necdet bunları affedince kızdılar... Necdetten sonra yerine Ebû Fudeyk kaldı. Emevîlerden Ab-dulmelîk b. Mervan'm gönderdiği ordu bunları dağıttı. Reislerini öldürterek kellesini Hâlifeye gönderdi. Sufrîye Fırkası Bunlar Zeyyad b. Asfere tâbi olanlardır. Bunlar Ezânka'dan daha az mutaassıptırlar ve fakat diğer fırkalardan daha şiddetli davra,mrlar. Büyük günah işleyeni kâfir sayma hususunda Ezân-kîlerin fikrine katılmazlar, onu kâfir saymazlar. Hakkında hadd-ı şer'î tâyin edilmiş olan günahları işleyenleri tekfir etmezler. Onlar Kur'ân'da  'ın verdiği isimle söylenir. Zina yapana zâni, çalana hırsız denir... Sufriye'den olan Ebû Bilâl Merdâs, zabit ve sofî bir adamdı. Yezid b. Muâviye zamanında Basra'da Hükümete karşı çıktı. Fakat halka dokunmazdı. Eline geçirdiği Hükümet malından ihtiyacı kadar alırdı. Savaş ve döğüş yapmak istemezdi. Abdullah b. Zi-yâd bir ordu göndererek onun işini bitirdi. Sonra bu fırka Ebû Bi-lâl'in yerine Imrân b. Hattân'ı imam seçtiler. O da şair bir adamdı. Acaride Bunlar Abdulkerim b. Açred nammdaki şahsa uydular. Bunlar görüş itibariyle Necdet fırkasına yakındırlar. Lüzumunda savaşa katıîmıyanlar diyanetle maruf iseler mazur görülürler. Hicreti farz değil, bir fazilet sayarlar. Ker dilerine muhalif olan kimse öldürülmedikçe malı ganimet malı sayılmaz. Bunlar da aralarında muhtelif fırkalara bölünmüşlerdir. Muhaliflerin çocukları mes'elelerinde görüşleri ayrı ayrıdır. En cüz'i bir mes'elede ihtilâfa düşerler ve bu yüzden umumî kaideler kurmağa kalkışırlar, ihtilâf ederler. Başka başka fırkalara ayrılırlardı. En önemsiz mes'elelerî bu işe karıştırmaktan çekinmezlerdi. Meselâ Şuayb isminde birisinin Meymûn adında bir kişiye borcu vardı. Meymun borcunu isteyince: — İnşâAllah,  dilerse borcumu veririm, dedi. Meymûn: —  şimdi ödemeni diledi, dedi... — Kğer  şimdi ödememi dileseydi, onü vermemek benim elimden gelmezdi. —  borcunu ödemeni emrediyor,  emrettiği her şeyi dilemiş demektir. Dilemediği bir şeyi emretmez. îşte bu borç münakaşası yüzünden bunlar münakaşayı yapanların adlarına göre: Meymûniye ve Şuaybiye kollarına ayrıldı. Reisleri olan Abdulkerim'e bunu yazarak sordular. O da şu cevabı verdi: «Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz, deriz. Ve  'a bir kötü şey isnad etmeyiz.» Bu cevabı alınca her biri kendi görüşünü te'yid ettiğini iddia etti. Niza yine hallolmadı. Rivayet olunduğuna göre bunlardan Salebe isminde birisinin bir kızı vardı. Onu birisi istedi. Acâride fırkasının şartlarına göre bulûğa ermiyen küçük çocuklar Müslüman sayılmaz, bulûğa erince kendilerine îslâm teklif olunurdu. Anasından kızın bulûğa erip ermediği, yâni Müslümanlığı kabul edip etmediği soruldu. Anası buna alındı ve bulûğa ersin ermesin* benim kızım velayet itibariyle yâni Müslüman kızı olması bakımından Müslümandir, dedi. Bu mes'ele de Abdulkerime arzolundu. O bunu kabul etmedi: Sa'lebe de: «O Müslüman kızıdır» dedi. Böylece Saâlibe namıyle yeni bir fırka türedi. Îbazîyye Abdullah b. îbâde (Ibaza) tâbi olanlara bu nam verilir. Bunlar Hâricilerin en mutedilleri ve Ehl-i Sünnete en yakın olanlarıdır. Bunlar aşın derecede ileri gidip haddi tecavüz etmezler. Başlıca inançları şunlardır: 1- Kendilerine muhalif olan Müslümanlar müşrik sayılmaz-larsa da Mü'min de sayılmazlar. Onlara.kâfir adını veriyorlar. Ve bunu Küfrân-ı nimet nankörlük nimeti inkâr mânâsına yoruyorlar. 2- Muhaliflerinin kanı haramdır. Onların ülkesi de dâr-ı tev-hîddir. 3- Harbde ganimet olarak ancak at ve silâh gibi harbe yarar şeyler helâldir. Altın ve gümüşü sahiplerine verirler. 4- Muhaliflerinin şahitliğini kabul ederler. Nikâh ve miraslarını tanırlar. Görülüyor ki, bunlar oldukça mutedil bir görüş sahibidirler. Muhaliflerine karşı insaflı hareket ederler. Bu sebepledir ki, bugüne kadar devam etmişlerdir, islâm âleminin bâzı yerlerinde bunlara tesadüf olunmaktadır. Müslümanlıktan Harîç Sayılanlar Hâricilerden bir kısmı Müslümanlardan sayılmazlar. Bunlar dîni anlayışta çok aşırı ve şiddetli hareket etmişler ve dalâlete düşmüşlerdir. Bu dalâletleri yüzünden hem kendilerini ve hem de Müslümanları yormuşlar, boşuboşuna uğraştırmışlardır. îmânında sadık olan Müslümanlar yine de onların küfrüne hüküm vermemişler, onları dalâlette saymakla yetinmişlerdi. Hz. AH arkadaşlarına: «Hâricileri öldürmeyin, zira hakkı arayıp da yanılan kimse, bâtılı arayıp da bulan kimse gibi değildir.» Tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Ali onları, hakkı isteyen ve fakat yolunu şaşırıp bulamayan kimseler olarak hesap ediyordu. Emevîleri ise, bâtıl peşinde koşanlar ve ona kavuşanlar olarak vasıflandı nyordu. Lâkin Hâricilerin içinde öyleleri vardı ki,  'ın kitabında bulunmıyan şeylere kail oluyorlar hattâ  'ın kitabına uymıyan, karşı olan hükümler veriyorlardı. Abdulkâhir Bağdadî (El-Fark Beynel Firak) kitabında Hâricilerden iki fırkayı islâm camiasından dışarı saymaktadır ki, onlar da şunlardır: 1- Yezidiyye : Yezid b. Üneyse'ye tâbi | | |