İmamı Azam'ın (r.h.) Fıkh-ı Ekber Şerhin'de Aliyyul Kari kesinlikle müteşabih ayetlerin zahiri anlamlarını almazdı ,Çünkü o İmamı Azam'ın bu konudaki sözünü aşağıda iktibas yapacağımız Fıkh-ı Ekber Şerhin'de
şöyle ifade eder;"Ebû Hanîfe Müteşâbih sıfatlara inanır ve tevilinden sakınırdı.

Teâlâ'yı bu sıfatların zahirî manasından da tenzih eder".
Öncelikle Müteşabih ayet ve hadisler konusunda ulemanın tavrına kısaca bakalım:
Selef : Müteşabih Ayet ve Hadislerin zahiri anlamlarının

(c.c) için, muhal olduğunu bilerek, Ayetleri olduğu gibi kabul ederler, manasını

'a teftiz ve havale etmişlerdir .Bu tavra meşhur misal farklı varyantları var olmakla beraber ,İmam Beyhaki'nin sahih bir isnat ile rivayet ettiği şu rivayettir: “İmam Malik’e bir adam “Allâh, Arş’a nasıl istiva etmiştir?” diye sormuştur. İmam Malik de adama “Allâh’ın istivası malumdur, yani sabittir (Kur'an'da geçtiği ve bir benzetme içermediği malumdur). Keyfiyet ise imkânsızdır ve ona iman edilmesi farzdır. Bunun hakkında "Nasıl" diye soru sormak bid’at’tır”
Halef ise;Bazı kimselerin Selef Ulema'sının bu tür Ayet ve Hadisleri zahiri manasıyla inandığını sanması ,bazılarınında bu manaların hiçbir müphemlik içermediğini inanarak Tecsime ve Teşbihe götüren anlamlarını kabul etmelerine karşın ,bu tür sapmalara karşı Halef uleması haklı olarak sessiz kalamamış ,Bu ayetleri ve hadisleri

'ın şanına yakaşır şekilde tevil edip sonunda'da Allahu alem demişlerdir.(
www.uhuvvet.org)
İşte ! Aliyyul Kari'nin tutumu'da selefi bakıştan başka birşey değildir (Kesinlikle Vahhabiler gibi düşünmemekte ) Konuyu ve Aliyyul Kari'i(

ona Rahmet etsin) anlamak adına Aliyyul Kari'nin Fıkhul ekber şerhinden hiç bir oynama yapmadan alıntı yapıyoruz;
Miraç Ve

'a Mekân İsnadı başlığı (Fıkh-ı Ekber Şerhin'de Aliyyul Kari)
Şüphe yok ki, İsra makamı, Musa aleyhisselâm'ın mikatından daha üstündür. Nerde kaldı ki Yunus b. Mettâ'nın makamından üstün olmasın. Ancak bizim sözümüz, her halde ve her makamda ikisinin yani Hz. Peygamber ve Hz. Yûnus'un

Teâlâ'ya yakınlıklarının eşit olduğudur. Çünkü

Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Nerede bulunursanız

sizinle beraberdir.” [426]
“Biz kula şahdamarından daha yakınız.” [427]
“

, kullarının üstünde galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.” [428] anlaşıldığına göre

Teâlâ'nın kulları üzerine yükselmesi, mekân bakımından yükseklik değil, mertebe ve makam bakımından yüksekliktir. Yani şânı yüce olmak demektir. Ehl-i Sünnet vel-Cemaat âlimleri ile Mutezile, Havariç vesair İslâm taifelerince de durum bu şekilde tesbit edilmiştir. Diğer bidat taifeleri de aynı görüştedir. Ancak,

Teâlâ’ya cihet ispat eden Hanbelilerle Mücessimeden bir taife bu görüşte değildir.

Teâlâ onların isnad ettiklerinden uzaktır.
Şârih ne tuhaftır ki

Teâlâ'nın yüceliğini ispat etmekte:
“Şüphesiz bu Kur'an'ı, Emin ruh Cebrail, korkutuculardan olasın diye, senin kalbine indirdi.” [429] âyetini delil getiriyor. Müellifin bu âyetle

Teâlâ'nın yücelik sıfatını ispat etmeye çalışmasının garibliği apaçıktır. Zira nüzul ve tenzil kelimeleri alâ harf-ı cerri ile mütâaddi olurlar. Burada Kur'an'ın gökten inmesinden murad edilen, Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem'in kalbine indirilen kelâmın yüceliğidir. Bu konuda bir çekişme bahis konusu değildir. Kelâmın yüceliğinden Melik ve Allâm olan

Teâlâ'nın mekânının yüceliği yani ona yüce bir makam ispatı lâzım gelmez. Favk ve uluv gibi sıfatlara delâlet eden bazı âyet ve hadisleri zikrettikten sonra: “Selef âlimlerinin, yücelik sıfatını ispat etme konusundaki sözleri çoktur.” sözü bizce de müsellemdir. Ancak selef âlimlerinin,

'a yücelik, yükseklik sıfatı ispat etmeleri mekânın yüceliği ile tevil edilmiştir.
Sonra şarih şöyle diyor: Bu delillerden biri Ebû Muti' el-Belhi'den nakledilen şu rivayettir. Ebû Muti' Ebû Hanîfe'ye: “

'ın, yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum.” diyen kişiden sormuş; Ebû Hanife de: “Kâfir olmuştur, zira

Teâlâ şöyle buyuruyor”:
“

Arş üzerinde duruyor.” [430]

'ın Arşı ise yedi kat göğün üstündedir.” buyurdu.
Ben derim ki; Ebû Hanîfe “Eğer bir kimse,

Teâlâ Arş üzerindedir, fakat Arş'ın gökte mi yerde mi olduğunu bilmiyorum.” derse, kâfir olduğunu söylemiştir, Çünkü o,

'ın gökte olduğunu inkâr etmiştir.

'ın gökte olduğunu inkâr eden kişi ise kâfirdir. Zira

Teâlâ yücelerin yücesindedir.

Teâlâ yüksekten çağrılır, aşağıdan değil.”
Buna cevabımız şöyledir: İmam Abdusselâm, “Hallür-Rumûz” adlı kitabında İmam Âzam'ın şu sözünü kaydediyor:
“Kim

'ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz,

'ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir.

'ın mekânı olduğunu düşünen kimse ise

'ı yaratıklara benzeten kişidir.”
Şüphe yok ki Abdullah b. Selâm ilim adamlarının büyüklerinden biri olup güvenilir bir âlimdir. Şarihin naklettiğine değil, onun naklettiğine itimat etmek gerekir. Ebû Muti, aynı zamanda Hadis âlimlerince hadis uydurucusudur.
Hulâsa, sarih Ebû Mutî teşbih'i nefy etmekle beraber

'a yüksek bir mekân isnad ediyor. Bu konuda Bidat ehli bir taifeye uymuştur. Daha önce geçtiği üzre Ebû Hanîfe Müteşâbih sıfatlara inanır ve tavilinden sakınırdı.

Teâlâ'yı bu sıfatların zahirî manasından da tenzih eder, dolayısıyla Selef âlimlerinin görüşünde olduğu gibi bu husustaki bilgiyi

Teâlâ'ya havale eder. Halef âlimlerinin çoğunluğunun görüşü de budur. Selefin Mezhebi daha sağlam, daha doğru ve daha kuvvetlidir.
Şarihin sarf ettiği şu söz de ne tuhaftır. “Mekâneh” kelimesi mekanın müennesidir. Bu şekilde şârih ikisinin de mana bakımından bir olduğunu kasdediyor, manevî menzile ile hissî mertebe arasında bir ayırım yapmıyor. Bununla beraber şu hadis-i şerifi de getiriyor.
“Sizden biri,

katındaki menzilesinin ne olduğunu bilmek isterse,

'ın kalbindeki yerine ve menzilesine baksın.

Teâlâ kulunun kendisine kalben yakın olduğu nisbette kulunu kendisine yaklaştırır, ona bir derece verir.” [431]
Bu hadis-i şerifi getirdikten sonra diyor ki;

Teâlâ'nın kulun kalbindeki yeri, kalbindeki

sevgisi,

marifeti ve saygısıdır.
Şarihin bu düşüncesi Hz. Peygamberin:
“Bir şeyi sevmen, kör ve sağır eder.” hadisinin mefhumu kabilindendir, Îmam'ul-Haramayn'den,

'ın yücelik ve yükseklik sıfatının nefyi hususunda şöyle dediği sabit olmuştur:

Teâlâ var iken Arş yoktu.

Teâlâ halen olduğu gibidir.

Teâlâ'nın mekan yönünden yüksekliğini nakzeden hususlardan biri de,

Teâlâ yer cihetinde olmadığı halde secde esnasında kulun alnını yere koymasıdır. Kul başını secde için yere koyup, en yüksek olan

'ı noksanlıklardan berî kılanın, derken bu tenzihin mekân cihetinden olmadığını ittifakla ifade etmiş oluyor. Bişr el-Merîsi'nin secdede: “Â'lâ ve esfel olan

'ı tesbih ederim.” söylemesi ise zındıklıktır, küfürdür.

'ın isimleri hakkında ilhaddır. Garib olan husus şudur ki, şârih kendi batıl mezhebine göre duada elleri yukarıya doğru kaldırmayı

’ın yüksekte olduğuna delil getirmiştir. Bu düşünce ise reddedilmiştir. Çünkü gökyüzü duanın kıblesidir. Elleri göğe doğru kaldırmanın manası çeşitli nimetlere sebep olan rahmetin inme yeri olmasına binaendir. Eğer durum onun dediği gibi olsaydı, duada yüzümüzü göğe doğru yöneltmek gerekecekti. Halbuki şârih dua halinde,

Teâlâ'nın gökte olduğunu hatıra gelmemesi için bizleri bundan menetmiştir. Nitekim

Teâlâ'nın şu kavli de buna işaret etmektedir:
“Kulum benden sana sorduğu zaman (de ki), ben ona yakınım. Dua ettiği zaman dua edenin duasını kabul ederim.” [432]
“Ne tarafa yönelirseniz

'ın yüzü o taraftadır.” [433]
Şeyh Ebû Man en-Nesefî, bu konuda diyor ki; araştırıcı âlimler; dua halinde elleri göğe doğru kaldırmanın halis bir kulluk olduğunu kararlaştırmışlardır. Şârih Allâme Sığnakî demiştir ki; bu söz rafızî, Yahudi, Kerrâmiye ve bütün Mücessime taifesinin

Teâlâ'nın Arş üzerinde bulunduğu noktasında dayandığı ve yapıştığı düşünceye cevaptır.
Bir kavle göre namaz kılarken Kabe bedenlerin kıblesi olduğu gibi dua anında Arş da kalblerin kıblesi olmuştur. Daha önce de geçtiği üzere bu düşüncenin kabul edilmesine imkan yoktur. Zira kul dua anında da kıbleye yönelmek, elleri göğe doğru kaldırmak ve yüzünü göğe doğru kaldırmamakla emredilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi gerçekten yöneliş ancak kalbten göklerin yaratıcısına karşı olur. Evet, duada ellerin göğe doğru kaldırılmasının sebebi gökler, rızık deposu olduğu içindir. Nitekim

Teâlâ bu konuda söyle buyuruyor:
“Sizin rızkınız göklerdedir.” [434]
Bununla beraber insan, maksadının hâsıl olacağı yöne yönelmeğe meyletme alışkanlığına sahiptir. Meselâ; devlet başkanı gibi. Ordusuna ve halkına rızık vaad ettiği zaman, devlet başkanının orada olmadığını kesinlikle bilmemelerine rağmen bütün insanlar onun hazinesine doğru yönelirler.
Aliyyul Kari'nin sözü burada bitti
Görüldüğü gibi Vehhabilikle alakası olmayan sözler.Selefin(İlk 3 Dönem Alimleri ) Müteşabih Ayet ve Hadisleri tevil etmemekteki görüşleri ne kadar doğru ise,Halef ulemasının bunları makul bir şekilde tevilide o kadar haklılık içerir .Selef ve Halef''in hemfikir olduğu konu Ümmetin icaması ile Bu tür ayet ve hadislerin zahiri anlamlarının

için muhal olduğudur. Yoksa Vehhabiler ve günümüzde Selefiye diye kendilerini adlandıran gruplar ve de Ümmülkura ,Guraba gibi bunların propagandasını yapan yayın evlerinin izahları doğru değildir.
Bu tür gurupların(Vehhabiler,Selefiyeler) ve yayın evlerinin Müteşabihata bakışlarının,o dönemdeki savunucularından olan " Ebû Mutî" için Aliyyul Kari'nin yaptığı ve günümüzdekilerinde Akaiddeki yerlerini belirleyeci tanımı, aslında Aliyyul Kari'nin bu görüşlerden nasılda beri olduğunu, gerçek Selefi-salihin Akidesine sahip olduğunu gösterir.
İşte o söz ;
''Sarih Ebû Mutî teşbih'i nefy etmekle beraber

'a yüksek bir mekân isnad ediyor. Bu konuda Bidat ehli bir taifeye uymuştur."
Bu mükemmel tanımı esas alarak hem Aliyyul Kari'yi hemde günümüzdeki sözde Selefiyecilerin iddialarının arasındaki farkı daha iyi anlamamızı sağlıyacaktır.

en doğru olanı bilmeyi bizlere nasip etsin .