Sadakat İslamî Forum
 
*
Selamün Aleyküm; Ziyaretçi kardeşim. Ailemiz ferdiysen giriş yap. Değilsen Sadakat Ailesine 10 sn de katılabilirsin. Ocak 08, 2009, 04:36:01 ÖÖ


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Fıkhı Ekber Serheden Molla Aliyyül Kari Vehhabi mi?  (Okunma Sayısı 1143 defa)
Abu Naim
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5

Avatar Yok


« : Mart 11, 2008, 10:11:59 ÖS »

FIKHI EKBER SERHEDEN MOLLA ALIYYUL KARI VEHHABIMI? ASAGIDAKI BOLUMU FIKHI EKBERDEN AKTARDIM....MATURIDI AKAIDI BOYLEMIDIR? PEZDEVI VE SERAHSI VEHHABIMIDIR? ASAGIDAKI ALINTIDA AYNI VEHHABILER GIBI DIYORLAR.


El - Yüz Gibi Sıfatlar 'ın Keyfiyetsiz Sıfatlarıdır:
 

Teâlâ'nın zatına ve sıfatına lâyık bir şekilde eli vardır, yüzü vardır, nefsi vardır. 'ın Kur'an'da zikrettiği yüz, el, ve nefs kelimeleri bunların hepsi keyfiyetsiz olarak 'ın sıfatlarıdır.

Bunların hepsi nas ile sabittir. Cenabı Hak Kur'an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:

'ın yüzünden başka her şey yok olacaktır.” [112]

“Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü kalacaktır.”   [113]

“O takva sahibi ancak malını yüce Rabbinin yüzünü talebetme için verir.” [114]

'ın eli kulların ellerinden üstündür.”
[115] elimle yarattığım varlığa secde etmekten seni   meneden[116]

“Her şeyin idaresi kendi elinde olan yüce 'ı tesbih ederim.” [117]

İsa aleyhisselâm'dan hikâyeten:

“Sen benim nefsimdekini bilirsin fakat ben senin nefsinde olanı bilemem.” [118]

“Ne tarafa dönerseniz 'ın yüzü oradadır.” [119]

Son âyette İsa aleyhisselâm'dan hikâyeten Teâlâ'ya nefis itlak etmek, müşabehet babından olduğu hususunda ileri sürülen gö­rüş reddedilmiştir. Zira Teâlâ'ya nefis itlâkı karşılıklı olmadan da naslarda geçmiştir. Hz. Peygamber'in münacatında buyuruluyor:

“Sen nefsini (kendini) sena ettiğin gibi ben seni medhetmeğe muk­tedir olamam.”

Gerçekten nefis kelimesi harekeli olarak “nefes”ten alınması iti­bariyle için söylenmesi sahih değildir. Amma “nefis” kökünden alınması itibarıyla Teâla için söylenmesi caizdir. Zira Cenabı Hak, varlıkların en nefisi ve en azizidir.

Kur'an-ı Kerimde beyan buyurulduğu üzre müfred ve cemi ola­rak gelen ayn kelimesi, sağ taraf manasındaki yemin kelimesi ve Al­lah arş üzerindedir, sözü de böyledir. Teâlâ bu konularda şöyle buyuruyor:

“Bir de benim gözüm üzerine yetiştirilmen için, üzerine tarafım­dan bir sevgi bıraktım.” [120]

Yukarıdaki âyet-i kerime Musa aleyhisselâm'ın tarafından, ileride kendisine en büyük düşman olan Firavn elinde himaye edil­mesi ile ilgili olarak buyurulmuştur. Göz manasına gelen ayn kelime­sinin çoğul olarak kullanıldığı diğer bir âyet de şöyledir: [121]

“O kâfirler 'ı gerektiği gibi takdir edemediler. Halbuki Kı­yamet günü gökler onun sağındadır. [122]

“O Rahman olan Arş üzerinde duruyor.” [123]

(Bu ve benzeri âyetlerde geçen bütün sıfatlar keyfiyetsiz meçhul sıfatlar olup 'a aittir.)

 
Müteşabîh Âyetıler Tevil Edilemez:
 

Bu âyetlerin tevilinde: elden maksat 'ın kudreti, yahut ni­metidir, denilemez. Zira bu türlü tevillerde 'ın sıfatlarını iptal vardır. 'ın sıfatlarını iptal ise Kaderiye ve Mutezile taifesinin sözleridir. Lâkin 'ın eli, keyfiyetsiz olarak sıfatıdır. 'ın ga­zap ve rızası da yine keyfiyetsiz olarak 'ın sıfatlarıdır. Yâni bu sıfatların nasıl olduğunu biz bilemeyiz, ancak kendisi bilir.

“El” sözü için olduğu gibi 'a izafe edilen “yüz sıfatı için de Teâlâ'nın zatıdır, ayn sözünden maksat, görmesidir. Arş üze­rinde durmasından maksat da Arş'ı istilâ etmesidir, (kaplamasıdır) denilemez, Bu âyetler tevil edilemez. Çünkü Cenabı özellikle bu kelimeleri kullanmış, bunların yerine; kudret, nimet, görme ve istilâ kelimelerini zikretmemiştir. Doğrusu Cenabı “el” kelimesinden nimet ve kudret gibi iki manadan başkasını kasdetmiştir. Bu sıfatlar hakkında müteşabih sıfatlardandır. İmam Âzam da Cumhur-ı Selefe uyarak aynı görüşe katılmıştır. Ondan sonra gelen ilim adamları da ona uymuşlardır. Teâlâ'nın gadap ve rıza sı­fatlarından gazabı ile intikamı dilemek, rızası ile nimet vermeyi dile­mek kasdedilmiştir, tarzında bir tevil yapılamaz. Bunlardan maksat, esas konuluş gayeleri olan nimet ve azaptır.

Fahr'ul-İslâm demiştir ki: içine el ve yüz isnat etmek bize göre haktır. Bu el ve yüz aslı ile bilinen ve vasfı ile müteşabih olan sıfatlardır. Vasfını yapmaktan âciz olduğumuzdan dolayı bu sıfatla­rın aslını hakkında iptal etmek caiz değildir. İşte Mutezile bu yönden sapmıştır: Zira onlar, mâkul bir şekilde sıfatların vasfını bi­lemedikleri için bu sıfatların asıllarını da reddetmişlerdir. Bu şekilde onlar da 'ın sıfatlarını inkâr ve tatil edenlerden oldular.

Şemsül-Eimme Serahsî de bu noktayı zikrettikten sonra şöyle di­yor:

“Ehl-i Sünnet vel-cemaat nasla, yani kati âyetler ve kesin delâ­letlerle bilinen aslı ispat ettiler, sıfatların aslını ispat ettiler, fakat mü­teşabih olan keyfiyeti üzerinde ise bir şey söylemeyip sustular. Bu­nunla beraber sıfatların keyfiyetini aramakla meşgul olmayı caiz görmediler. Nitekim Yüce , gerçek bilgi sahiplerini şu şekilde vasıflamaktadır:

«İşte kalblerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve teviline git­mek için Kur'an'ın müteşâbih âyetlerine uyarlar. Halbuki o müteşabih'in tevilini yalnız bilir. Kökleşmiş ilim sahipleri ise: biz ona inandık? açık ve kapalı bütün âyetler rabbimiz tarafmdandır, derler. Bunları ancak aklı tam olanlar iyice düşünür.”
[124]

İmanı Serahsi'nin sözü burada sona ermiştir. Râmuz'ul-Ahâdîs'de de rivayet edilen müteşâbih ibareli hadisler bulunmaktadır. Bu ha­dislerden bazıları şunlardır.

Teâlâ, Âdem aleyhîsselâm'ı, yeryüzünün her tarafından aldığı bir tutam topraktan yarattı. Toprağı muhtelif sularla yoğurdu, tesviye etti, ruh üfledi ve böylece cansız bir varlık iken hassas bir hayat sahibi varlık haline getirdi.” [125]

Müslim'de rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Âdemoğullarının kalbleri Cebbar olan 'ın iki parmağı ara­sında tek bir kalb gibidir. onu dilediği tarafa çevirir.”[126]

“Kıyamet gününde Cehennem, daha var mıdır? diyecek. Öyle ki Rab Teâlâ ayağını Cehennem üzerine koyacak ve ateşler büzülecek. Sonra Cehennem: Aslâ, aslâ, diyecek.” [127]

Teâlâ, gündüzün günah işleyenlerin tevbe etmeleri için, gece vakti elini açar; gece günah işleyenlerin tevbe etmesi, için de gündüzün elini açar. Tâ güneş batısından doğuncaya kadar.” [128]

“Hacer'ul-Esved 'ın yeryüzündeki sağ elidir. Onun vasıta­sıyla Teâlâ, kulları ile tokalaşır.” [129]

Ebû Hureyre'den merfu olarak rivayet edilen bir hadîs-i şerifte de:

“Kim Hacer'ul-Esved'e yaklaşırsa, 'ın eline yaklaşmış gibi­dir.” [130]

İmam Âzam Ebû Hanîfe'den:

Teâlâ gökten iner” şeklinde rivayet edilen hadîs-i şeriften sorulunca, “keyfiyetsin olarak iner” cevabını verdi.

Başka bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz Cenabı Âdem aleyhisselâm'ı kendi sureti üzerine yaratmıştır, yahut Rahman’ın suretinde yaratmıştır.” [131]


Bu ve buna benzer hadis-i şeriflerin zahirî manası üzerinde bıra­kılması gerekir. Bunların durumu, tevili, söyleyene bırakılır. Teâlâ ise azalardan ve yaratılmışların sıfatlarına benzemekten beri­dir.

İmam Âzam Ebû Hanîfe, “El-Vasıyye” adlı kitabında şöyle diyor:

“Biz ikrar ederiz ki Teâlâ ihtiyaç olmaksızın Arş üzerinde dur­maktadır. O'nun istikrarı Arş üzerindedir. Arş'ı ve Arş'tan başka her şeyi koruyan da Teâlâ'dır. Teâlâ, başkasına muhtaç ol­saydı yaratılmışlar gibi, bu âlemi yaratmaya ve idare etmeye kadir olamazdı. eğer oturmaya ve bir yerde kararlaşmaya muhtaç olsaydı, o takdirde Arş'ı yaratmadan evvel nerede idi? Öyle ise Teâlâ, oturmaktan ve karar kılmaktan münezzehtir.”

İmam Mâlik hazretleri Arş üzerinde istiva'dan sorulunca ne güzel söylemiştir,

'ın Arş üzerinde istivası malûmdur, keyfiyet meçhuldür. Bundan sormak bidattir. Bu âyete inanmak ise vaciptir.”

Bu inanç selefin yoludur. Ve en doğru bir yoldur. Teâlâ ise daha iyi bilir. Bazı halef âlemlerinin yukarıda geçen âyet ve hadisleri tevil şekilleri geçmiştir. Bu âyetleri tevil etmenin daha sağlam bir yol olduğu söylenmiştir. Fakat Şâfiîlerden biri Îmam'ul-Haremeyn'in ön­ce bu âyetleri tevil ettiği, ancak ömrünün sonuna doğru bundan vaz­geçtiği, bu âyetleri tevil etmeyi yasakladığı ve Selefin müteşabih âyetlerin tevilini yasakladıkları hususundaki icmaını naklettiği ri­vayet edilmiştir. tmam'ul-Haremeyn “Risâle-i Nizamiye” adlı kita­bında da bu görüşünü açıklamaktadır. Bu görüş Mâtüridî Mezhebine mensup olan âlimlerimizin inancına da uygundur.

İbn-i Dakik el-İd bu konuda orta bir yol tâkib ederek şöyle diyor.

“Eğer tevil edilen mana, Arapların konuşmalarından anlaşılan mana­ya yakın ise tevil kabul edilir. Eğer bu manaya uzak ise kabul edil­mez.”

İbn-i Humam, halkın anlamasında güçlük bulunduğu için tevile ihtiyaç bulunması ile, makam iktizası tevile hacet kalmaması arasın­da orta bir yol tâkîb etmiştir.

“El-Akîdet'ül-Tahavîyye” adlı kitabın şârihi de şöyle diyor.

“Al­lah'ın rızası iyilik yapmayı murad etmek, gazabı da intikam almayı dilemektir, denilemez. Çünkü bu sözde 'ın sıfatlarını inkâr etmek vardır. Ehl-i Sünnet âlimleri ise dilemese de 'ın, sevdiği ve razı olduğu işleri emrettiği; olmasını dilese de sevmediği işleri yasakladığı ve faillerine gadap ettiği hususunda ittifak halindedirler. Şu halde Cenabı kulun iradesine bağlı olarak yapılmasına iradesinin tâalluk etmediği işleri sever ve razı olur; kulun iradesini sarf etmesi sonucu murad ettiği kötü şeylerden de hoşlanmaz ve gadap eder.

Gadabi, intikam almayı dilemek, rızası da nimet verme ve ikram etmeyi istemek tarzında tevil eden kişiye: Niçin bu kelâmı tevil eltin? diye sorarız. Ya, gazab kalbin galeyana gelmesi, rıza, meyil ve şehvet­tir diyecek. Bunlar ise Cenabı 'a yakışmaz. O zaman kendisine: irade ve meşiet sıfatları da böyledir. Bize göre bu sıfatlar, hayat sahi­bi bir varlığın bir şeye meyletmesi, yahut münasip olana meyletmesidir. Bizlerden bir canlı kendisine menfaat getiren, ve zararı defe­den şeye meyyaldir ve dilediğini yapmaya muhtaçtır. Bir şeyin var olması ile üstünlük kazanır, yokluğu ile de noksanlık kazanır bir mânaya çekilmesi ile bir mânadan uzaklaştırılması birdir. Eğer bu caiz olursa o da caiz olur.

Eğer: Her ne kadar bunlardan herbiri gerçek ise de; Teâlâ’nın vasıflandırdığı irade, kulun vasıflandığı iradeye muhaliftir, de­nilirse şöyle cevap verilir: Teâlâ'nın vasıflandığı gadap ve rıza, her ne kadar bunlardan herbiri hakikat ise de, kulun sıfatı olan gadâp ve rızaya muhaliftir, irade hakkında söylediği söz gerçek olursa, bu sıfatlar hakkında tevil tayin edilmemiştir, belki onu terk etmek gerekir. Zira böyle düşününce sen tenakuzdan kurtulursun ve Teâlâ'nın isim ve sıfatlarının manalarını gereksiz olarak iptal et­mekten de selâmet bulursun. Zira Kur'an'ı gereksiz olarak zahiri, ve hakikî manasından döndürmek, tevil etmek haramdır. Bu söz, Al­lah'ın sıfatlarından herhangi birini inkâr eden kimse için de söylenir. Çünkü bu sıfatın müsemması mahlûkat için caiz değildir. Zira bu tevili yapan bildiğinin hilâfına bir şeyi için ispat etmesi gereki­yor. Hatta vücud sıfatında bile. Zira kulun varlığı kendine yaraşan şekildedir. 'ın varlığı da kendine lâyık olan tarzdadır. 'ın varlığı üzerine yokluk gelmesi mümkün değildir. Kulun varlığı üze­rine ise yokluk gelebilir. Hay, Kayyûm, Alîm, Kadir gibi Teâlâ’nın zatının ve kullarının adları yahut kullarından bazı sıfatları ile isimlendiği sıfatlar için biz Teâlâ hakkında kalblerimizle bu isimlerin manalarını düşünür ve , haktır, sabittir, vardır, deriz. Yine bu isimlerin manalarını yaratıklar hakkında düşünür ve bu iki mana arasında müşterek nokta buluruz. Fakat bu mana dışarda müşterek olarak bulunmaz. Zira müşterek külli mana ancak zihin­lerde bulunur, dışarda varlık âleminde ancak muayyen ve özel olarak bulunur, dolayısıyla her iki varlık kendine yakışan tarzda var olur.


[112] El-Kasas: 28/88.

[113] Er-Rahman: 55/27.

[114] El-Leyl: 92/20.

[115] El-Feth: 48/10.

[116] Sa'd: 38/75.

[117] Yasin: 36/83.

[118] Mâide: 5/116,

[119] El-Bakara: 2/115.

[120] Tâhâ: 20/39.

[121] Tur: 52/48.

[122] Zümer: 39/67.

[123] Tâhâ: 20/5.

[124] Âl-i İmran: 3/7.

[125] Buhari, Enbiya, bab: 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 251;

[126] A. b. Hanbel, Müsned, c. II, s. 173;

[127] Buharî, c. VIII, s. 225;

[128] Müslim, c. IV, s. 2113, K. Tevbe.

[129] En-Nihaye fî Carib'i ilhadis, c. V, b. 300.

[130] İbn-i Mace; c. II, s: 936; H. No; 2557.

[131] Buharî, C. V. S. 125, İstizan, Bak. 1

Moderatöre Bildir   Logged
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #1 : Mart 12, 2008, 01:40:38 ÖÖ »

Aliyyül kariden maksadiniz emaliyi yazan serh eden zatmidir.???
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
Abu Naim
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5

Avatar Yok


« Yanıtla #2 : Ağustos 13, 2008, 06:11:23 ÖS »

evet
Moderatöre Bildir   Logged
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4560



WWW
« Yanıtla #3 : Ağustos 14, 2008, 11:53:00 ÖS »

evet
öyleyse vehhabi diyemem.
Moderatöre Bildir   Logged

1430 hicri yilbasiniz ve muharremi serifiniz mübarek olsun
ferdi
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 15

Avatar Yok


« Yanıtla #4 : Ağustos 30, 2008, 01:30:06 ÖS »

İmamı Azam'ın (r.h.)  Fıkh-ı Ekber Şerhin'de  Aliyyul Kari kesinlikle müteşabih ayetlerin zahiri anlamlarını almazdı ,Çünkü o İmamı Azam'ın bu konudaki  sözünü aşağıda iktibas yapacağımız Fıkh-ı Ekber Şerhin'de
şöyle ifade eder;"Ebû Hanîfe Müteşâbih sıfatlara inanır ve tevilinden sakınırdı. Teâlâ'yı bu sıfatların zahirî manasından da tenzih eder".

Öncelikle Müteşabih ayet ve hadisler konusunda ulemanın tavrına kısaca bakalım:
 Selef : Müteşabih Ayet ve Hadislerin zahiri anlamlarının (c.c) için, muhal olduğunu bilerek, Ayetleri olduğu gibi kabul ederler, manasını 'a teftiz ve havale etmişlerdir .Bu tavra meşhur misal farklı varyantları var olmakla beraber ,İmam Beyhaki'nin sahih bir isnat ile rivayet ettiği şu rivayettir: “İmam Malik’e bir adam “Allâh, Arş’a nasıl istiva etmiştir?” diye sormuştur. İmam Malik de adama “Allâh’ın istivası malumdur, yani sabittir (Kur'an'da geçtiği ve bir benzetme içermediği malumdur). Keyfiyet ise imkânsızdır ve ona iman edilmesi farzdır. Bunun hakkında "Nasıl" diye soru sormak bid’at’tır”
   
Halef ise;Bazı kimselerin Selef Ulema'sının bu tür Ayet ve Hadisleri zahiri manasıyla inandığını sanması ,bazılarınında bu manaların hiçbir müphemlik içermediğini inanarak Tecsime ve Teşbihe götüren anlamlarını kabul etmelerine karşın ,bu tür  sapmalara karşı Halef uleması haklı olarak sessiz kalamamış ,Bu ayetleri ve hadisleri 'ın şanına yakaşır şekilde tevil edip sonunda'da Allahu alem demişlerdir.(www.uhuvvet.org)

    İşte ! Aliyyul Kari'nin tutumu'da selefi bakıştan başka birşey değildir (Kesinlikle Vahhabiler gibi düşünmemekte ) Konuyu ve Aliyyul Kari'i( ona Rahmet etsin) anlamak adına Aliyyul Kari'nin Fıkhul ekber şerhinden hiç bir oynama yapmadan alıntı yapıyoruz;


Miraç Ve 'a Mekân İsnadı başlığı (Fıkh-ı Ekber Şerhin'de  Aliyyul Kari)
 
Şüphe yok ki, İsra makamı, Musa aleyhisselâm'ın mikatından daha üstündür. Nerde kaldı ki Yunus b. Mettâ'nın makamından üs­tün olmasın. Ancak bizim sözümüz, her halde ve her makamda ikisinin yani Hz. Peygamber ve Hz. Yûnus'un Teâlâ'ya yakın­lıklarının eşit olduğudur. Çünkü Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Nerede bulunursanız sizinle beraberdir.” [426]

“Biz kula şahdamarından daha yakınız.” [427]

, kullarının üstünde galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.” [428] anlaşıldığına göre Teâlâ'nın kulları üzerine yük­selmesi, mekân bakımından yükseklik değil, mertebe ve makam bakımından yüksekliktir. Yani şânı yüce olmak demektir. Ehl-i Sünnet vel-Cemaat âlimleri ile Mutezile, Havariç vesair İslâm taifelerince de durum bu şekilde tesbit edilmiştir. Diğer bidat taifeleri de aynı görüştedir. Ancak, Teâlâ’ya cihet ispat eden Hanbelilerle Mücessimeden bir taife bu görüşte değildir. Teâlâ onların isnad et­tiklerinden uzaktır.

Şârih ne tuhaftır ki Teâlâ'nın yüceliğini ispat etmekte:

“Şüphesiz bu Kur'an'ı, Emin ruh Cebrail, korkutuculardan olasın di­ye, senin kalbine indirdi.” [429] âyetini delil getiriyor. Müellifin bu âyet­le Teâlâ'nın yücelik sıfatını ispat etmeye çalışmasının garibliği apaçıktır. Zira nüzul ve tenzil kelimeleri alâ harf-ı cerri ile mütâaddi olurlar. Burada Kur'an'ın gökten inmesinden murad edilen, Hz. Pey­gamber sallellahu aleyhi vesellem'in kalbine indirilen kelâmın yüceliğidir. Bu konuda bir çekişme bahis konusu değildir. Kelâmın yüce­liğinden Melik ve Allâm olan Teâlâ'nın mekânının yüceliği yani ona yüce bir makam ispatı lâzım gelmez. Favk ve uluv gibi sıfatlara delâlet eden bazı âyet ve hadisleri zikrettikten sonra: “Selef âlimle­rinin, yücelik sıfatını ispat etme konusundaki sözleri çoktur.” sözü bizce de müsellemdir. Ancak selef âlimlerinin, 'a yücelik, yük­seklik sıfatı ispat etmeleri mekânın yüceliği ile tevil edilmiştir.

Sonra şarih şöyle diyor: Bu delillerden biri Ebû Muti' el-Belhi'den nakledilen şu rivayettir. Ebû Muti' Ebû Hanîfe'ye: “'ın, yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum.” diyen kişiden sormuş; Ebû Hanife de: “Kâfir olmuştur, zira Teâlâ şöyle buyuruyor”:

Arş üzerinde duruyor.” [430] 'ın Arşı ise yedi kat göğün üs­tündedir.” buyurdu.

Ben derim ki; Ebû Hanîfe “Eğer bir kimse, Teâlâ Arş üze­rindedir, fakat Arş'ın gökte mi yerde mi olduğunu bilmiyorum.” derse, kâfir olduğunu söylemiştir, Çünkü o, 'ın gökte olduğunu inkâr etmiştir. 'ın gökte olduğunu inkâr eden kişi ise kâfirdir. Zira Teâlâ yücelerin yücesindedir. Teâlâ yüksekten çağrılır, aşa­ğıdan değil.”                                     

Buna cevabımız şöyledir: İmam Abdusselâm, “Hallür-Rumûz” adlı kitabında İmam Âzam'ın şu sözünü kaydediyor:

“Kim 'ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz, 'ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. 'ın me­kânı olduğunu düşünen kimse ise 'ı yaratıklara benzeten ki­şidir.”

Şüphe yok ki Abdullah b. Selâm ilim adamlarının büyüklerinden biri olup güvenilir bir âlimdir. Şarihin naklettiğine değil, onun naklettiğine itimat etmek gerekir. Ebû Muti, aynı zamanda Hadis âlimlerince hadis uydurucusudur.                                                       

Hulâsa, sarih Ebû Mutî teşbih'i nefy etmekle beraber 'a yüksek bir mekân isnad ediyor. Bu konuda Bidat ehli bir taifeye uymuştur. Daha önce geçtiği üzre Ebû Hanîfe Müteşâbih sıfatlara inanır ve tavilinden sakınırdı. Teâlâ'yı bu sıfatların zahirî manasından da tenzih eder, dolayısıyla Selef âlimlerinin görüşünde olduğu gibi bu husustaki bilgiyi Teâlâ'ya havale eder. Halef âlimlerinin çoğunluğunun görüşü de budur. Selefin Mezhebi daha  sağlam, daha doğru ve daha kuvvetlidir.               

Şarihin sarf ettiği şu söz de ne tuhaftır. “Mekâneh” kelimesi mekanın müennesidir. Bu şekilde şârih ikisinin de mana bakımından bir olduğunu kasdediyor, manevî menzile ile hissî mertebe arasında bir ayırım yapmıyor. Bununla beraber şu hadis-i şerifi de getiriyor.

“Sizden biri, katındaki menzilesinin ne olduğunu bilmek isterse, 'ın kalbindeki yerine ve menzilesine baksın. Te­âlâ kulunun kendisine kalben yakın olduğu nisbette kulunu kendi­sine yaklaştırır, ona bir derece verir.” [431]

Bu hadis-i şerifi getirdikten sonra diyor ki; Teâlâ'nın kulun kalbindeki yeri, kalbindeki sevgisi, marifeti ve saygısıdır.

Şarihin bu düşüncesi Hz. Peygamberin:

“Bir şeyi sevmen, kör ve sağır eder.” hadisinin mefhumu kabilindendir, Îmam'ul-Haramayn'den, 'ın yücelik ve yükseklik sıfatının nefyi hususunda şöyle de­diği sabit olmuştur: Teâlâ var iken Arş yoktu. Teâlâ ha­len olduğu gibidir. Teâlâ'nın mekan yönünden yüksekliğini nakzeden hususlardan biri de, Teâlâ yer cihetinde olmadığı hal­de secde esnasında kulun alnını yere   koymasıdır. Kul başını secde için yere koyup, en yüksek olan 'ı noksanlıklardan berî kılanın, derken bu tenzihin mekân cihetinden olmadığını ittifakla ifade et­miş oluyor. Bişr el-Merîsi'nin secdede: “Â'lâ ve esfel olan 'ı tesbih ederim.” söylemesi ise zındıklıktır, küfürdür. 'ın isimle­ri hakkında ilhaddır. Garib olan husus şudur ki, şârih kendi batıl mezhebine göre duada elleri yukarıya doğru kaldırmayı ’ın yüksekte olduğuna delil getirmiştir. Bu düşünce ise reddedilmiştir. Çünkü gökyüzü duanın kıblesidir. Elleri göğe doğru kaldırmanın manası çeşitli nimetlere sebep olan rahmetin inme yeri olmasına binaendir. Eğer durum onun dediği gibi olsaydı, duada yüzümüzü gö­ğe doğru yöneltmek gerekecekti. Halbuki şârih dua halinde, Teâlâ'nın gökte olduğunu hatıra gelmemesi için bizleri bundan menetmiştir. Nitekim Teâlâ'nın şu kavli de buna işaret etmektedir:

“Kulum benden sana sorduğu zaman (de ki), ben ona yakınım. Dua ettiği zaman dua edenin duasını kabul ederim.” [432]

“Ne tarafa yönelirseniz 'ın yüzü o taraftadır.”  [433]

Şeyh Ebû Man en-Nesefî, bu konuda diyor ki; araştırıcı âlim­ler; dua halinde elleri göğe doğru kaldırmanın halis bir kulluk oldu­ğunu kararlaştırmışlardır. Şârih Allâme Sığnakî demiştir ki; bu söz rafızî, Yahudi, Kerrâmiye ve bütün Mücessime taifesinin Te­âlâ'nın Arş üzerinde bulunduğu noktasında dayandığı ve yapıştığı düşünceye cevaptır.

Bir kavle göre namaz kılarken Kabe bedenlerin kıblesi olduğu gibi dua anında Arş da kalblerin kıblesi olmuştur. Daha önce de geçtiği üzere bu düşüncenin kabul edilmesine imkan yoktur. Zira kul dua anında da kıbleye yönelmek, elleri göğe doğru kaldırmak ve yüzünü göğe doğru kaldırmamakla emredilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi gerçekten yöneliş ancak kalbten göklerin yara­tıcısına karşı olur. Evet, duada ellerin göğe doğru kaldırılmasının sebebi gökler, rızık deposu olduğu içindir. Nitekim Teâlâ bu konuda söyle buyuruyor:

“Sizin rızkınız göklerdedir.” [434]

Bununla beraber insan, maksadının hâsıl olacağı yöne yönelme­ğe meyletme alışkanlığına sahiptir. Meselâ; devlet başkanı gibi. Or­dusuna ve halkına rızık vaad ettiği zaman, devlet başkanının orada olmadığını kesinlikle bilmemelerine rağmen bütün insanlar onun hazinesine doğru yönelirler.

 Aliyyul Kari'nin sözü burada bitti

 Görüldüğü gibi Vehhabilikle alakası olmayan sözler.Selefin(İlk 3 Dönem Alimleri ) Müteşabih Ayet ve Hadisleri tevil etmemekteki görüşleri ne kadar doğru ise,Halef ulemasının bunları makul bir şekilde tevilide  o kadar haklılık içerir .Selef ve Halef''in hemfikir olduğu konu Ümmetin icaması ile Bu tür ayet ve hadislerin zahiri anlamlarının için muhal olduğudur. Yoksa Vehhabiler ve günümüzde Selefiye diye kendilerini adlandıran  gruplar ve de Ümmülkura ,Guraba gibi bunların propagandasını yapan yayın evlerinin izahları doğru değildir.

Bu tür gurupların(Vehhabiler,Selefiyeler) ve yayın evlerinin Müteşabihata bakışlarının,o dönemdeki savunucularından olan " Ebû Mutî" için  Aliyyul Kari'nin yaptığı ve günümüzdekilerinde Akaiddeki yerlerini belirleyeci  tanımı, aslında Aliyyul Kari'nin bu görüşlerden nasılda beri olduğunu, gerçek Selefi-salihin Akidesine sahip olduğunu gösterir.
İşte o söz ;
  ''Sarih Ebû Mutî teşbih'i nefy etmekle beraber 'a yüksek bir mekân isnad ediyor. Bu konuda Bidat ehli bir taifeye uymuştur."

Bu mükemmel tanımı  esas alarak hem Aliyyul Kari'yi hemde günümüzdeki sözde Selefiyecilerin iddialarının  arasındaki farkı daha iyi anlamamızı sağlıyacaktır.
          en doğru olanı bilmeyi bizlere nasip etsin .   
Moderatöre Bildir   Logged
racül
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1178



« Yanıtla #5 : Ağustos 31, 2008, 01:25:17 ÖÖ »

Ferdi kardes bu alinti iyi olmus..

Abu Naim,
bu yazdiklarini nereden buldu acaba`?

Bu yazdiklariyla ne aliyyül kari bizim tandigimiz aliyyül kari ne fikhi ekber bizim tanidigimiz fikhi ekber..

Vehhabilerin kitablari tahrif etme adetinin bir neticesi olmasin?
Moderatöre Bildir   Logged

Es ist keine Schande hinzufallen, aber es ist eine Schande einfach liegen zu bleiben.
                                                Theodor Heuss
                             ehemaliger Bundespräsident
ferdi
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 15

Avatar Yok


« Yanıtla #6 : Eylül 02, 2008, 01:43:22 ÖÖ »

Yukarıda Aliyul kari ‘nin Şarih diye itiiraz ettiği kişi ,günümüzdeki sözde Selefiyecilerin ve Vehhabilerin kaynak eserlerden biri olarak gördükleri Akîdeti't-Tahâviyye’nin İbn Ebi'l-İzz şerhidir.Ebubekir Sifil hocanında da dediği gibi el-Meydânî’in  Şerhu'l-Akîdeti't-Tahâviyye ‘sine aykırı tarzda olduğunu görülüyor. Akîdeti't-Tahâviyye tercümesini okuyanlarda farkedeceklerdir ki Cehennemin Ebediliği ve Yön ve Mekan Hususunda bariz bir şekilde İbn Ebi'l-İzz ‘in şerhinin muteber olmadığını.
 İmam Tahavi’yi bu sözlerden beri olduğunu hatırlatma gereği duyuyoruz,Çünkü  Akîdeti't-Tahâviyye tercümesine baktığımız zaman   Cehennemin Ebediliği ve ’ı 6 yönün ihata edemeyeceğini çok açık  ifadelerle görebiliyoruz. (1)

İmam Tahavi der ki;  “Kim ı, beşer sıfatlarından bir sıfatla vasıflandırırsa. muhakkak kafir olur.  , sınır, son, azalar, ve alet ve edevattan yücedir, münezzehtir. (Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.) Diğer yaratılan her şeyi kuşattığı gibi altı yön (ön-arka-alt-üst-sağ-sol), ı kuşatamaz.”

İmam Tahavi der ki; “ Cennet ve cehennem yaratılmışlardır; ebediyyen yok olmazlar, zail olmazlar. Allahu Teala mahlukatı yaratmadan evvel cennet ve cehennemi yarattı. Cennet ve cehennem ehlini yarattı. Kimin cennete girmesini dilerse bu, ın fazlındandır. Kimin cehenneme girmesini dilerse bu, ın adaletindendir. Herkes kendisine tayin edileni yapar ve kendisi için yaratılana gider. Hayır ve şer kullar üzerine ( tarafından) takdir edilmiştir. (Kesb eden kuldur, yaratan Allahtır)”

  İmam Tahavi'nin sözleri bundan ibaret iken  ,İbn Ebi'l-İzz’in sanki bu sözleri tekzip eden şerhini yazımızın muhtevasını genişleteceği için buraya almadım ,zikredilen kitaba bakılabilir.

 Hülasa; İbn Ebi'l-İzz’in ve günümüzdeki Selefiyecilerin ,Vehhabilerin çizgisinde olanların ,bu konularda yalnız kalmamak için Selefi Salihini ve Ulemayı kendilerinin tarafına çekme gayretinden öteye gidemeyişlerini   ilmi sorumluluk sahibi insanlar her asırda göstermişlerdir.

Aliyyul Kari’nin de(Yukarıda) itiraz edip ilmi sorumluluğunu yerine getirdiği  İbn Ebi'l-İzz’in Akîdeti't-Tahâviyyedeki şu sözleridir

 İbn Ebi'l-İzz diyor ki;
Yüce ’ın uluvv (üstünlük, yücelik) sıfatını kabule dair selef’in sözleri oldukça çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:
Şeyhu’l-İslam Ebu İsmail el-Ensarî "el-Faruk" adlı eserinde senedini kaydederek Ebu Mutî’ el-Belhî’den şunu nakletmektedir: Ebu Mutî’, Ebu Hanife’ye: Ben Rabbimin semada mı yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum, diyen bir kimsenin durumu hakkında soru sormuş. Ebu Hanife’de: Bu kimse kâfir olur demiştir. Çünkü Yüce : "Rahman Arş’a istivâ etti." (Tâhâ, 20/5) diye buyurmaktadır. O’nun Arş’ı ise yedi semanın üstündedir. Ben: Eğer O Arş’ın üzerindedir, dediği halde bilemiyorum Arş semada mıdır, yoksa yerde midir? diyecek olursa (durumu ne olur) diye sordum. Yine: O kâfirdir, çünkü o Yüce ’ın semada olduğunu inkar etmiş olur. O’nun semada olduğunu inkar eden de kâfir olur, dedi. Başkası da şunu da ilave etmektedir: Çünkü a’lâ’yı illiyyindedir. O’na yukarıdan dua edilirken, eller yukarıya kaldırılır aşağıya indirilmez.

Aliyyul Karinin bu sözlere cevabı yukarıdadır

1- www.uhuvvet.org ve www.Tahavi.com sitelerinde Akîdeti't-Tahâviyye tercümesi tam metni vardır .
Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

İlgili Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Zehirli Ekmek KISSADAN HİSSELER Nihle 1 351 Son Mesaj Ocak 01, 2006, 11:54:36 ÖS
Gönderen: nuremin2
Hoş Bir Site: http://www.saitcamlica.com/ LİNK PAYLAŞIMLARI fatihan 1 582 Son Mesaj Ağustos 07, 2007, 04:54:43 ÖS
Gönderen: osmanli
Ramazan Ayı Hakkındaki Hadisler KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET-İ SENİYYE zahide 0 225 Son Mesaj Kasım 29, 2007, 11:50:56 ÖS
Gönderen: zahide
Mantarlar hakkındaki yanlış inanışlar YİYECEK VE İÇECEKLER fatihan 3 391 Son Mesaj Kasım 09, 2008, 04:46:53 ÖS
Gönderen: fatihan
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks


Sadakat İslami Forumları 2004-2008
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM