Sadakat İslamî Forum
 
*
Selamün Aleyküm; Ziyaretçi kardeşim. Ailemiz ferdiysen giriş yap. Değilsen Sadakat Ailesine 10 sn de katılabilirsin. Aralık 03, 2008, 06:53:56 ÖÖ


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1] 2 3 ... 5   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Erkek sahâbiler...(R.A)  (Okunma Sayısı 10976 defa)
point
aktif okur
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 142

Avatar Yok


« : Mart 30, 2004, 10:55:22 ÖS »

(590 ? - 32/652)Rasûlullah'ın hayatta iken Cennetle müjdelediği on sahâbîden ve ilk müslümanlardan biri. Kureyş  kabîlesinin Zühreoğullarından Hâris'in oğlu olup Câhiliyye  devrinde asıl adı Abdulkâ'be veya başka bir görüşe göre Abdu Amr idi.

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Erkam'ın evindeki faaliyetlerine başladığı günlerde İslâm'a giren Abdurrahman'a bu ismi Rasûlullah vermiştir. Ebû Muhammed künyesi ile tanınan Abdurrahman'ın annesi Şifâ binti Avf b. Adi'l-Hâris b. Zühre b. Kilâb idi.

Rivâyete göre Abdurrahman Fil Olayı'ndan yaklaşık yirmi yıl sonra dünyaya gelmişti.Abdurrahman b. Avf (r.a.) ilk müslümanlardan olmasından dolayı Kureyş'in zâlim tutumuna dayanamayan ashâb ile birlikte Habeşistan'a yapılan iki hicrete de katılmıştı. Nihayet Rasûlullah, ashâbı Medine'ye hicret etmeye teşvik edince, o da diğer ashâb ile birlikte hicret etmişti.

Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine'de Ensâr ile Muhâcirler arasında kardeşlikler ilân edince Abdurrahman b. Avf ile Ensâr'dan Sa'd b. Rabî'i kardeş ilân etmişti Ensâr'ın ileri gelenlerinden Sa'd b. Rabî' 'Din kardeşi' Abdurrahman'a şunları söylemişti:"Benim bir hayli malım vardır. Bunun yarısını sana veriyorum. Ayrıca iki eşim vardır. Bunlardan birini boşayacağım, iddeti bitince onu nikâhlarsın." Bu büyük âlicenaplık karşısında Abdurrahman b. Avf kardeşine şunları söylüyordu:"Cenâb-ı malını ve aileni sana mübarek eylesin. Senin bu davranışına karşı ecrini versin. Sen yalnız bana çarşının yolunu göster, benim için yeterlidir."

Abdurrahman b. Avf (r.a.) ticaret hayatını çok iyi bilen Kureyş içinde büyüdüğü için bu işin tam bir uzmanı olarak Medine çarşısında alışverişe başlamış ve ona büyük servet vermişti. Abdurrahman bu ticârî hayatını şöyle anlatır:"Cenâb-ı bana öyle bir nimet verdi ki, bir taşı bile bir yerden kaldırıp başka yere koyduğumda sanki altın oluveriyordu."

Abdurrahman b. Avf (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bütün gazvelerine katılmış ve ilk İslâm cihad hareketinden en güzel şekilde nasibini almıştı.Ashâbtan Muğîre b. Şu'be (r.a.)' den rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) çıktığı gazvelerin birinde yolda konaklamışken Ashâb'ın bulunduğu yerden biraz uzak bir noktaya çekilip hâcetini defederek abdest alıp döndü. Rasûlullah ashâbının yanına vardığında ashâb Abdurrahman b. Avf'ın arkasında namaza durmuştu. Muğîre hemen gidip Abdurrahman'a Rasûlullah'ın geldiğini haber vermek istediyse de Rasûlullah buna engel olmuş ve Abdurrahman'ın arkasında namazını kılmıştı. Böylece Hz. Peygamber'in ilk defa arkasında namaz kıldığı kişi Abdurrahman b. Avf olmuştur.

Daha sonra da bilindiği gibi Rasûlullah hastalığı sırasında Hz. Ebu Bekr'in arkasında namaz kılmıştı.İbn Sa'd Tabakâtu'l-Kübrâ adlı eserinde bu seferin Tebük seferi olduğunu kaydetmektedir (İbn Sa'd Tabakât, 111, 129).

Rasûlullah (s.a.s.) Abdurrahman b. Avf'ı ashâbtan yediyüz kişilik bir askerî kuvvetle H. 6 (M. 628) yılı Şaban ayında Dûmetu'l-Cendel'e  göndermişti. Abdurrahman, Hristiyanların hüküm sürdüğü bu bölgeye gelip onları İslâm'a davet etmiş, büyük bir kısmı buna yanaşmadığı halde bölgenin ileri gelen kabile reislerinden el-Asbağ b. Amr el-Kelbî Hristiyanken İslâm'a girmişti. Abdurrahman da el-Asbağ'ın kızı Tumâzar ile evlenmiş ve ondan oğlu Ebû Seleme dünyaya gelmişti.

Yine İbn Sa'd'ın ifâdesine göre Hz. Peygamber ashâb içinde ipek giymeyi yalnız Abdurrahman'a müsaade etmişti. Zira Abdurrahman b. Avf'ın vücudunda bir kaşıntı (cüzzam olma ihtimali) vardı.Hz. Peygamber'in vefatından sonra bir gün Medine'de bir heyecan ve kalabalık meydana gelmişti. Bunun sebebini soran Hz. Âişe (r.an)'ya Abdurrahman b. Avf'ın kervanının şehre yaklaştığı söylenince Hz. Âişe şöyle demişti:"Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: "Abdurrahman sırattan geçerken düşer gibi oldu ama düşmedi." Hz. Âişe'nin bu sözlerini haber alan Abdurrahman beşyüz deve olduğu söylenen bu kervanını sırtındaki yüklerle birlikte tamamen rızası için bağışlamıştı. Develerin sırtındaki malların develerden çok daha değerli olduğu kaydedilmektedir.

Ashâbın en cömertlerinden biri olduğu bilinen Abdurrahman b. Avf'ın birçok gazvede ve özellikle Tebük gazvesinde yolunda büyük infâklarda bulunduğu bilinmektedir.Ayrıca Hz. Peygamber'in vefatından sonra Nâdiroğulları  mahallesinde sahip olduğu arazisini kırkbin dinâra satarak Rasûlullah'ın zevcelerine dağıtmıştı. Hz. Âişe'ye payı getirildiğinde bunu kimin gönderdiğini sormuş, Abdurrahman b. Avf'ın gönderdiği söylenince şöyle demişti: "Hz. Peygamber (s.a.s.), "Benden sonra 'ın sabırlı kulları size karşı şefkatli davranacaktır. , Abdurrahman b. Avf'a Cennet pınarlarından kana kana içmeyi nasip etsin" buyurmuştu.

"Hz. Ebû Bekir vefatından önce hilâfete Ömer b. el-Hattab'ın geçmesi hususunda Abdurrahman'ın görüşünü sormuş o da şöyle demişti: "Ömer senin düşündüğünden daha iyidir. Fakat otoriterliği fazladır." Hz. Ebû Bekir de şöyle karşılık vermişti: "Ömer'in sertliği benim yumuşaklığımdan kaynaklanıyor. İşleri üzerine alırsa bu sertliği kaybolur. Bir gün ben adamın birine çok kızmıştım. Ömer ise çok yumuşak davranmıştı. Ben yumuşak davransam o çok sertleşiyor."

Hz. Ömer'in hilâfeti sırasında büyüyen devlet ve genişleyen sınırlar karşısında işlerin daha rahat çözülmesi için oluşturulan devlet şûrâsında Abdurrahman b. Avf'ın önemli bir yer aldığını görüyoruz.

Yeni fethedilen Irak arazisinin gaziler arasında paylaşılması veya devlete bırakılması hususunda ortaya çıkan iki görüş vardı. Hz. Ömer ashâbın diğer ileri gelenleriyle birlikte bu toprakların paylaşılmamasından yana iken Abdurrahman b. Avf, Bilâl-i Habeşi  ile birlikte buna muhalif olup fethedilen yerlerin paylaşılmasından yana idiler.

Hz. Ömer şehid edildiğinde yarım kalan namazın tamamlanması için Abdurrahman görevlendirilmişti. Nihayet Hz. Ömer'in tedâvî edilmesinin zor olduğu ve ecelinin yaklaştığı anlaşılınca yeni seçilecek halîfenin belirlenmesi için kurulan şûrâ'da Abdurrahman b. Avf da yer almıştı. Şûrâda bulunanlardan Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Sa'd b. Ebi Vakkas haklarından ferâgât edince Şûrâda halîfe adayı olarak üç kişi kalmıştı. Hz. Ali, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf. Abdurrahman da bu husustaki hakkından ferâgât edince adaylar ikiye düşmüştü. Abdurrahman bu hususta ashâbın ileri gelenleriyle uzun görüşmeler yapmış ve Hz. Ali ve Hz. Osman'dan karara uyacaklarına dair kesin söz aldıktan sonra bu konudaki kanaat ve kararı Hz. Osman'a bey'atin yararlı olacağı hususunda toplanınca, hilâfete Hz. Osman getirilmişti.

Abdurrahman b. Avf (r.a.) artık bir hayli yaşlanınca Hz. Osman devrinde çok sâkin bir hayat yaşamış ve nihayet hicretin 32. yılında Medine'de vefat etmişti.Cenaze namazını Hz. Osman kıldırmış, onu kabrine götürürken Hz. Ali şöyle demişti:

"Ey Avf'ın oğlu! Güle güle ebedî hayata git. Sen bu fânî hayatın en güzel günlerini gördün. Bu revnaklı hayat bulanmadan Âhirete göçüyorsun" Sa'd b. Ebi Vakkâs da onun cenazesini taşırken: "Ey koca dağ" diyerek Abdurrahman'ın seciyesindeki sağlamlık ve metâneti ifâde etmişti.

Abdurrahman, el-Bakî'de medfundur.Medine'de vefat ettiği kesin olarak bilindiği halde Siirt ili Pervari ilçesi yakınında bir mezarın ona izafet edilmesi halkın yakıştırmasından başka bir şey değildir.Abdurrahman b Avf Hz. Peygamber (s.a.s.)'den çok hadis duymuş fakat titizliğinden dolayı bunların hepsini nakletmekten çekinmiştir. Hadis mecmualarında ondan altmışbeş kadar hadis nakledilmektedir.

Hz. Peygamber'in vefatından sonra söz konusu olan mirasının mirasçılara taksim edilemeyeceğine dair Hz. Ebû Bekir'in rivâyet ettiği hadisi kendisi de aynen rivâyet etmişti. Aynı şekilde Suriye ve civarında çıkan vebâ hastalığı ile ilgili alınan 'tedbir'e dair hadisi Abdurrahman (r.a.) rivâyet etmişti:"Bir yerde vebâ olduğunu haber alırsanız oraya gitmeyin. Vebâ sizin bulunduğunuz yerde olursa ondan kaçmak için de oradan başka yere gitmeyiniz. " (Buharî, Tıp 3, Müslim, Selâm, 92, 93, 98, 100).
Moderatöre Bildir   Logged

b]Dünyanın câzibedar güzellikleri, mal ve evlât birer fitne, birer imtihandır.Bu imtihanın en başarılı talebeleri de, sabah akşam gönül verdikleri hakîkate, bağlılık ahd u peymanında bulunan, azimli, iradeli, kararlı talihlilerdir.[/b]
mice
araştırmacı
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 266

Avatar Yok


WWW
« Yanıtla #1 : Mayıs 15, 2004, 09:28:36 ÖÖ »

alıntı: www.magazine.al-islam.com


İsmi: Neccaroğulları kabilesinden Halid b. Zeyd b. Kelib’dir.
Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Resulüllah (s.a.v)’ı konaklama şerefine nail olmuştur. Herkesin, Resulüllah (s.a.v)’ın devesini evinin önüne konaklamasını arzuladığı bir anda Resulüllah (s.a.v): Onu serbest bırakın. Ona emir verilmiştir, buyurdu. Daha sonra deve, Ebu Eyyub el-Ensari (r.a)’nin evinin önüne kadar devam etti ve oraya çöktü.
Eyyub el-Ensari (r.a) büyük bir sevince boğuldu ve Resulüllah (s.a.v)’ı saygı dolu ifadeler ile karşılayarak dünyanın tüm hazinelerini taşıyormuş gibi Resulüllah (s.a.v)’ın eşyalarını eve taşıdı.
Eyyub el-Ensari (r.a)’nin evi iki katlı idi ve Resulüllah (s.a.v) ashabına daha fazla yakın olması için ilk katta kalmayı tercih etti. Fakat Eyyub el-Ensari (r.a), Resulüllah (s.a.v)’ın üst katında uyumaya razı olmadığından gece sabaha kadar hiç uyuyamadı. Sabahleyin Resulüllah (s.a.v)’ın yanına gelerek ikinci katta kalmasını talep etti. Resulüllah (s.a.v), Ensari’nin bu davranışından memnun oldu ve: Ey Ebu Eyyub sen müsterih ol! İnsanlar bize çok geldiğinden dolayı burası bizim için daha uygundur, buyurdu. Ebu Eyyub: Peygamber (s.a.v)’in emrini uygulamaya devam ettim. Fakat soğuk bir gecede su testisi kırıldı ve yere döküldü. Peygamber (s.a.v)’e ulaşmasından endişe ederek ben ve Ümmü Eyyub -başka bir şeyimiz olmadığından- yorgan olarak kullandığımız kadife ile yerden suyu kurulamaya çalıştık. Bu olayın sabahı Peygamber (s.a.v)’e gittim ve: Ey ’ın Resulü! Annem babam sana feda olsun. Ben, sizin üst katınızda oturmamı, sizin de alt katta oturmanızı uygun görmüyorum, dedim ve testinin kırılması hadisesini anlattım. Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v) kabul ederek üst kata çıktı. Ben de Ümmü Eyyub ile alt kata indim.
Resulüllah (s.a.v) yedi ay Ebu Eyyub’un yanında kaldı. Daha sonra Mescid ve yanındaki odası inşa edilince oraya taşındı.
Ebu Eyyub, yumuşak kalpli, Resulüllah (s.a.v)’ı çok seven ve ikram etmekten hoşlanan cömert bir şahsiyet idi. Kendine ait hurma bahçesinde çalışır ve onunla ailesinin geçimini sağlardı.
Ebu Eyyub bir savaş kahramanı idi. Resulüllah (s.a.v) döneminde katılmadığı hiçbir savaş yoktur. Aynı şekilde İslâmi fetihler dönemindeki tüm savaşlara da katıldı.
Resulüllah (s.a.v) döneminden başlayıp Muaviye (r.a) dönemine kadar olan tüm savaşlara katıldı.
Muaviye, Kostantiniye’nin fethi için oğlu Yezid komutanlığında bir ordu hazırladı. Ebu Eyyub bu dönemde seksen yaşlarında ihtiyar bir zat olmasına rağmen orduya katılarak gemiye bindi. Ebu Eyyub gemide hastalandı. Ordu komutanı gelip bir ihtiyacı olup olmadığını sorduğunda Ebu Eyyub: Eğer ölürsem askerler beni düşman sınırları içine kadar taşıyıp Kostantiniye surlarının yanına defnetsinler, dedi ve yolda vefat etti.
Ordu düşmana saldırılar düzenleyerek Kostantiniye surlarına kadar ulaştı ve kazdıkları mezara Ebu Eyyub (r.a)’u defnettiler.
Moderatöre Bildir   Logged

Yazıkki yine akşam oldu biz yine yalnız kaldık.
Bir kıyısı görünmez denize daldık.
Bir gemiye binmişiz bulanık bir gecede
’ın denizinde ’tan uzak kaldık.
Musab Bin Hasan
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1

Avatar Yok


« Yanıtla #2 : Mayıs 16, 2004, 09:29:07 ÖÖ »

Resul-i Ekrem bakışıyla, edasıyla O'na şu sözü söylemişti.Sen amcam Hamza'yı şehid ettin, didik didik parçaladın seni gördükçe amcamı hatırlarım; elimde olmayarak hakim olamadığım kalbim belki sana kırılır. Kabilse bana biraz seyrek görün. demişti. İman içine girdikten sonra Resul-i Ekrem'den uzak kalmanın imkanı var mıydı? Yoktu ama, fermana da boyun eğmek icab ediyordu.

Vahşi bir-iki sene yaşadı. Yaşadı ama Efendimiz minberin bu tarafındaysa, O minberin öbür tarafından yüzüne bakıyor; tebessümünü yakalamaya çalışıyordu. Selam verirse dudaklarında gezen kelimeleri yakalamaya çalışıyordu. Yaşadığı iki sene zarfında; yarı saadet, yarı elem dolu iki senelik hayatı içinde, her ağlamasını bir gülmenin, her gülmesini bir ağlamanın takib ettiği iki senelik devrinde, Efendimizin artık bana görünebilirsin beşaretini, sözünü, teklifini duymamıştı.

Bir gün kâinatın Fahrı vefat edip gidince, güneş batınca, Vahşi'nin içinde doğan güneş hepten grub etmişti. Artık bütün dünyası zulmani bir keyfiyet almıştı. Acaba bana mana aleminde Artık gel diyebilir mi Resul-i Ekrem diyordu...

Muharebe meydanlarını kovalıyordu. Vefat etsinde artık bu ağır yükü sırtında taşımasın, 'ın huzuruna gitsin; bunu düşünüyordu. Vahşi mü'min di. Ve Hasan Basri gibi bir tabiinin dilinde şu tebcil, şu takdirle anlatılıyordu : "Ömer bin Abdulaziz gibi Hulefa-i Raşidin'in beşincisi sayılan o büyük insan, Vahşinin atının burnunda ancak bir toz olabilir" tebrikiyle, tebciliyle anlatılıyordu. Buna rağmen O'nda derin bir mesuliyet duygusu vardı. Hamza'yı şehid etmiş, Uhud'un kaderinde tesiri olmuş ve sonra da müslüman olduktan sonra "Bana görünme" hitabıyla hitablanmıştı...

Nihayet Yemame önüne çıkmıştı. Yemame çok çetin ve zorlu bir muharebe meydanıydı. Burada inşaAllah ölürüm diyordu. Salim'in şehid olduğu yerde, Huzeyfe'nin doğrandığı yerde, Ebu Akil'in parçalandığı yerde, bana da nasib eder diye Yemame'ye kadar gitmişti. Müseyleme'yi karşısına çıkarmıştı; (yalancı peygamberi). Bu demirler içinde tunç gibi insan Vahşi'nin karşısına çıkınca, bir sahabi "Allah düşmanı" diye Müseyleme'yi işaret etmişti. Hatıra olarak elinde taşıdığı pasli bir mızrak vardı. Bu mızrakı yedi-sekiz sene evvel göklerde "Allah'ın arslanı" diye yazılan Hz. Hamza'nın sinesine saplamıştı. Hatıra olarak yanında bulunduruyordu. O paslı mızrağın başka yapacağı bir iş daha vardı. Müseyleme'nin sinesine saplanacaktı. İşte orada Müseyleme'nin sinesine saplanıyordu...

Mızrağına vazifesini gördükten sonra, başını yere koymuş, Resul-i Ekrem'in ruhaniyetinden istimdad ediyor, "Artık, Ya Rasul ! Sana görünebilirim mi?" diyordu. Zira kafirken müslümanların en hayırlısını şehid ettim, müslüman olduktan sonra kafirlerin en şerlisini öldürmüş oluyorum. "Artık huzur-u Risalet penahiye çıkabilir miyim" diyordu. Bilmem ki Vahşi'nin bu son vazifesini yapması O'nun içinden mesuliyet duygusunu, vazife şuurunu, işlediği cürmün ağırlığının çıkmasına vesile olabilmiş midir. Bu mevzuda kimse bize kat'i birşey söylemiş değildir. Biz de bilmiyoruz. Belki Vahşi huzur-u kubriyaya giderken yine ağlıyordu, niye ağlıyordu ? Bir kul olduğu halde, bir kulun yapması gereken şeyleri yapamadığından ötürü ağlıyordu. 'ı bildiği tanıdığı halde, 'ı bildiren binlerce şair, binlerce alamet tarrakalarla O'nun mevcudiyetini ilan ettiği halde; O bunu bilememiş uzun seneler cürüm ve günah işlemiş, kirlenmiş lekelenmiş.. 'ın huzuruna giderken işte bunun ağırlığı altında gidiyordu.

www.gokkusagi.org adlı siteden alınmıştır
Moderatöre Bildir   Logged
SerkaNReaL
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 34

Avatar Yok


WWW
« Yanıtla #3 : Mayıs 16, 2004, 01:25:38 ÖS »

razi olsun... Hocaefendi'nin anlatisina hayranim....


Sahabe asigi olmamak mümkün degil...
Moderatöre Bildir   Logged
MalcolmY
okur
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 80

Avatar Yok


« Yanıtla #4 : Mayıs 16, 2004, 09:45:31 ÖS »

NU KONU HAKKINDA KENDİM MAKALE YAZMAK ÇOK İSTERDİM FAKAT BU İŞİN USTALARI VAR.BEN BU KONUYU O MÜBAREK AĞIZLARA VE O AĞIZLARDAN ÇIKAN MÜBAREK SÖZLERE BIRAKIYORUM:
O ince insandır. İncelik O'nun karşısında iki büklüm olur, utanır hicab eder. Rakik bir insandır. Aişe validemiz naklediyor : "Vefat esnasında Rasuli Ekrem Efendimiz, "Ebu Bekir'e söyleyin, yerime namaz kıldırsın". Aişe validemiz der ki: "Rakik-ül Kalb'tir; senin yerine duyunca Kur'an okuyamaz sadece ağlar O! İşte taa ilk günlerden başlar, namaza durur ve ağlar... Rasulu'nun bir gün birisine dediği gibi "Bu Kur'an! ağlaması nerede bunun!?". Benim dememe de müsaade ediyor musunuz. O ağlama da ister.

Ve etrafında hayretle O'nu seyrederler. O'nu dışarıya kovarken ne derler biliyor musunuz? "Bunun böyle namaz kılması ve Kur'an okuması bizim çoluk-çocuğumuzu baştan çıkarıyor; sakalının şekli; kurban olayım sakalının tek teline, bütün sakallarının da tek teline! sarığının ihtişamı, cübbesinin göz kamaştırıcılığı değil !... Yüreği! kıvrım kıvrım kıvranması! sancısı! Kur'an okuyuşu! ve O güzel sakala ayrı bir güzellik derinliği katan gözyaşları! Teb'idine, nefy edilmesine, techirine bir vesile olarak gösterilen buydu.

Sen Mekke'de yaşıyamazsın! Niçin : Kur'an'ın gönülleri fethediyor, ağlamakla gönüllere giriyorsun!Küfür yobazlığı...Ağlar...


Bir Ramazan-ı Şerifte, Efendimiz'den sonradır. Kendisine bir bardak soğuk su sunarlar, dudağına kadar götürür, soğukluğunu anlamıştır.. İçemez, elleri titrer, bardağı kor ve ağlamaya durur. Neden sonra "Ey 'ın peygamberinin halifesi, niye?" derler. "Rasuli Ekrem'i bir gün gördüm, dünya temessül edip O'na şöyle dediğini nakletmişti : "Ben kendimi sana kabul ettiremedim. Ama senden sonrakilerine kabul ettireceğim". Korkarım O ben olacağım diye". İŞte bundan dolayı ağlar...

Ve Efendimiz SallAllahu Aleyhi Vesellem'in yerine duramayacak kadar ağlar. O ahirete irtihal buyurduktan sonra da, iki buçuk sene kadar bir zaman O'nun ağır yükünü omuzlar; götürür ama dayanamaz. Bir hadisi şerifte bir zaafa işaret buyrulmaktadır. Zannediyorum O'nun o bam telinin, kalbin bam telinin bu mevzuudaki tahammülsüzlüğüne işaret buyrulmuş olacak. Yani Efendimizden sonra çok fazla dayanamıyacaktı. O'nun o noktada, Efendimizin ayrılığına dayanamama zaafı vardı. O hicranı, o hasreti çekemeyecekti; dayanamayacaktı ve dayanamadı gitti...

Biz dayanıyoruz; nasıl bir sinemiz varsa.. Huzuru risalet penahiye yaklaştığım günü bu gün gibi hatırlarım. Zannediyordum ki, başımı demir parmaklıklara verince, cesedim orada kalır. Ne talihsiz bir insanmışım ki, yüreğim orada hoplayıp duracak kadar bir saffete sahip değilmiş. Döndüm, geldim ve çok üzüldüm...

Ebu Bekir dayanamamıştı...

Ebu Bekir'i Ömer'den ayırmak mümkün mü. Ömer, her vadide bir hasret insanı, bir vicdan insanıdır. Cahiliye de ne yapıyordu bu gönül insanı bilemeyeceğim.. O yine kılı kırk yaran bir insandı. İleride adalet şeklinde zuhur edecek; mahiyetinde bir sertlik vardı, bi çeliklik vardı. Ama madeni maddesi çelikten demek istemiyorum, altın üstü bir madde bilseydim onu diyecektim ama; bağışlasın, ben altın diyeceğim. Fakat çelik gibi sertti. Zamanla bu adaleti doğuracaktı; kılı kırk yarma düşüncesini doğuracaktı; istikameti doğuracaktı. Fakat bir kalbi kırığın yanında oturur, hıçkıra hıçkıra ağlardı...

Rakik:Yufka yürekli, ince ve merhamet sahibi.
Teb'id:Bir yerden sürülmek, kovulmak.
Nefy: sürgün edilmek.
Techir: yurdundan çıkarılmak, hicret ettirmek.

SESLİ OLARAK DİNLEMEK İÇİN:
http://www.gokkusagi.org/modules.php?name=Sections&op=viewarticle&artid=39
Moderatöre Bildir   Logged

on demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun,
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun;
Her yanda tamburlar çalınsın; neyler duyulsun..
Ne olur hiç olmazsa gurûbum tulû olsun..!
NEYİN EKSİK OLUR YA RAB
BU DA BENİM DÜĞÜNÜ OLSUN...
MalcolmY
okur
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 80

Avatar Yok


« Yanıtla #5 : Mayıs 18, 2004, 07:47:46 ÖS »

Bedire pek çoğu gitmişti ama nasıl gitmişlerdi. Bir cephe teşekkül edince herkes o cepheye koşuyordu. “cephe ne zaman teşekkül ederse, herkes o cepheye koşacak.”. Vatanımilleti kurtarma, mukaddesatını kurtarma, milli bütünlüğünü kurtarma, bu vatanın birliğini kurtarma cephesi ne zaman teşekkül ederse millet yardıma koşacak; hususu ile Kur’anın elmas bûrhanları ve düsturlarıyla; yani medeni saydığı insanları ikna etmekle, yani kalplerini ve kafalarını doyurmakla, yani imansızlıktan meydana gelen açlığı ve susuzluğu gidermekle, neslinin imdadına koşacak.

Bedir bir cepheydi ve herkes bu cepheye koşuyordu. İbni Ömer’i almadılar o gün. Ama emsalinde oraya giden kimseler vardı. Bunlardan bir taneside Sa’ad İbni Ebi Vakkas’ın küçük kardeşi Umeyr İbni Ebi Vakkas’tı. Medinede müslüman olmuş bir çocuktu. Rasul-i Ekrem (SAV)in Bedir’e çıkacağı duyulunca o da abisinin yanına koştu. Müslüman olmuş anasının yanına koştu, “hele sen şu kılıcı belime kuşasana, Resul-i Ekrem Bedir’e gidiyor ben de gideceğim!” dedi. Halbuki Aleyhissalatu Vesselam rüştü şart koşmuştu. Rüştüne ermiş olanları Bedir’e alacak, olmayanları almayacaktı. Bir parmak çocuklar, ordunun içinde Bedir’e iştirak etmek istiyorlardı. Bizde gidelim, bizde vazife yapalım diyorlardı. Annesi kılıcını kuşayınca beline, belinden kılıcın ucu yeri alıyordu; eliyle tutmak suretiyle ancak yürüyebiliyordu. Ve bu minnacık çocuk Rasul-i Ekrem’in yanına geldi; arkalarda duruyordu, dik dik yerlere tırmanıyor, parmaklarının üzerine dikiliyordu. Zira Rasul-i Ekrem parmağıyla işaret ediyordu, kimin boyu tutmuyorsa “Sen çık” diyordu, olmazsın. Ve Umeyr İbni Ebi Vakkas limiti tutturmuş gitmişti. İbni Ömer, o da 10-12 yaşlarında bir çocuktu. Şöyle diyor kendisi “çok yalvardım yakardım, ne olur? dedim, babama yalvardım, amcama yalvardım bende bulunayım dedim. ’a yemin ederim, hayatımda Bedire iştirak edemediğim günün gecesi çektiğim ızdırabı bidaha çekmedim. Ne günahım vardı ki beni almadılar!?. Umeyr İbni Ebi Vakkas gitti, arkadaşımdı. Ve gitti bir daha dönmedi !”.

Bedirde üç tane şehide rastlarsınız, birinin minnacık bir kabri vardır. Kılıcını sürüye sürüye oraya kadar giden ve orada Rasul-i Ekrem’in yanında düşmana karşı saldıran birinin...

Cephe o hale gelmişti. Kur’an’ı neşrettikleri devrede cephe başka türlüydü ve hasımları karşısına çıkanca cephe başka türlü olmuştu. Kadınıyla, çocuğuyla, erkeğiyle, rüşte ermemişiyle, ermişiyle cepheye koşuyorlardı ve vazife yapıyorlardı. Sa’ad İbni Ebi Vakkas birkaç kılıç darbesiyle yaralanıp yere yıkılınca, kimbilir küçük kardeşinin kendinden evvel ’a kavuşması karşısında ne kadar ızdırap çekmişti?.. belki de “Ah benim Umeyr’im, sen Rabbine vasıl oldunda ben hala omuzlarımda şu cesedi bir ağırlık olarak taşıyorum, Rabbime vasıl olamadım...” demişti. Cephe bu olunca öyle oluyor. Bedire böyle koşuldu. Bedir adeta o günün neslini melekler seviyesine yükseltti.

O gün o cepheye iştirak edemeyenlerde vardı. Bir kısım mazeretlerle Rasul-i Ekremle bulunamamışlar vardı. “ Nasıl olur Rasul-i Ekrem bir dava için cemaatini toplar giderde biz şurada burada pinekleyip dururuz. Nasıl olurda Rasul-i Ekrem bir yerde kavga verir de biz burada bulunuruz. Nasıl olur Rasulu felaketleri göğüsler, kandan irinden deryaların içine girer de biz burada bulunuruz.” diyenler vardı.

Muzaffer ordu Medine’ye ganimetle dönünce, kendi ordusuna nusret (yardım, ’ın yardımı, ın izniyle zafer kazanmak) vermişti, kendi ordusuna Bedir'den Çanakkale'ye kadar nusret verdi. Bedir’de melekleri indirdiği gibi, ingiliz tarihçisi Hamilton’ın ifadesiyle Çanakkale savaşında dahi melekleri indirdi ve Hamilton şöyle diyor : “İngiliz toplarına karşı o gün yeşil sarıklı ve fesli insanlar savaşıyordu. Yoksa barutu dahi biten bir milletin, korkunç ve musallat ingiliz donanmasına karşı savaşması mümkün değildi. Barutu dahi bitmişti sadece süngüyle mukabele ediyordu.” Yarım milyon şuhedâ orada dökülürken, mukaddes Anadolu topraklarını kurtarıyordu. Bedir’de inenler yeniden yere inmişlerdi, Rasul-i Ekrem Anadolu karakolunu teslim etmiyordu. Burası kalsın! diyordu Ya Rabbî, gelecekte burada Kur’anı omuzlayacak bir nesil yetişecek diyordu. Ve bu vatan, bu karakol kurtulmuş oldu. Meleğin teyidiyle, semanın teyidiyle, feleğe ve semaya, arza hükmü geçen ’ın teyidiyle. Siz ’ın teyidi altında, düşen fırsatları değerlendirecek ve yeni fırsatların yeni kapı ve imkanların açılmasını bin can ile intizar (gözlemek, ümitle beklemek) edeceksiniz.

Minel mu’minune ricâlun sadaku mâ ahadullahi aleyh. Fe min hummen gada nehbeh. Ve min hum men yentezir. Ve mâ beddelû tendîl (Ahzab Sûresi 23. Ayet) Mü’minlerden öyleleri vardır ki ’a verdikleri sözde sadık çıkmışlardır. Bir kısmıda kendilerine ne zaman nasib olacak onu bekliyorlardı (Ahzab Sûresi 23. Ayet) Küçük Enes(r.a.) der ki : “Ben öyle zannediyorum ki bu ayet Amcam gibiler hakkında nazil oldu.” Yiğit mi yiğit, gözü pek mi pek; Enes bin Nadr! Bedir’e iştirak edememişti ama içi yanmıştı. “Rasul-i Ekrem’in ilk harbinde bulunamadım, bu nasıl kalleşçe söz verme, böylede Kur’ana sahip çıkma olurmu? Ben Kur’ana sahip çıkayım da peygamberim bir yere gitsin ben burda durayım, Kur’an biryerde kalsın ben burda durayım, bir yerde yıkım olsun çöküntü olsun da ben burda durayım, böyle kalleşlik olamaz!” diyordu adeta içinden, kükrüyor, kendine kızıyor öfkeleniyor ve kabına sığmıyordu. Ve dudaklarından şu sözler dökülüyor “ bir daha onlarla beni karşılaştırırsa, Alim benden görecekleri vardır onların!” şiddetle arzu ediyordu.

Medine’yi ihata ettiklerinde, uhudun çevresine kadar geldiklerinde, tarihe Uhud Savaşı diye kaydedilecek savaş tahakkuk ediyordu. “Oh buldum diyordu ben bunu”,”Şimdi ben onlara gösteririm” diyordu.”Rasul-i Ekrem’e karşı çıkmak ne demektir.” Bir aralık müslüman saflarında çatlamalar olunca, kimisi Uhud’a, kimisi bir kısım vadilere tahassul etme (bir araya birikip, sabit olma) o şekilde Rasul-i Ekremi koruma sevdasına tutuluyorlardı. Hatta Hz. Ömer (r.a.) bile bir vadiye doğru çekilip, biraz korunma lüzumunu duyunca, diyor ki Hz. Ömer : “Yanımdan Enes Bin Nadr yıldırım gibi geçiyordu. Bana dedi ki Ya Ömer! Nereye gidiyorsun? dedim biraz evvel bir ses duyuldu Rasul-i Ekrem’i şehid etmişler, başımızın çaresine bakalım. Öylesine öfkelendi ve kükredi ki, Onun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz!! dedi. Niçin öldüğü dava uğruna ölmüyosunuz!! dedi. Ve düşmanların arasına daldı. O düşmana dalınca bende arkadan ve arkadan daha başka koşanlarda oldu. Öylesine kıyasıya savaşıyordu ki..., koştuğu kovaladığı, yakalamak istediği şahadet vardı, onu içmek istiyor, doymak istiyordu. Kâfire Medine’yi çiğnetmemek istiyordu.” Ve biraz sonra savaş yine dönüyor kısmen müslümanların lehine tecelli ediyordu.

Uhud meydanında geziyorlardı, teker teker şuhedayı arıyorlardı. Buldukları herkese bakıyorlardı, tanıyabilirlerse bu şudur, bu şudur diyorlardı. Bir yerde Enes’i buldular. Bütün elbisesi doğranmış, kütüğe girmiş çıkmış gibi bin tane satır yemiş hüviyette. Kimse onu tanıyamadı. Demekki o hale gelinceye kadar ayakta durmuş, demekki o hale gelinceye kadar Rasul-i Ekrem’in önünde bir fırtına gibi kükremiş. Bir tufan gibi sağa sola esmiş, esmiş durmuş ve Rasul-i Ekrem’i ve Kur’an’ı korumuş. Kız kardeşini getirdiklerinde tırnaklarının ucundan tanıdı, dedi “Ya RasulAllah, Enes’in tırnağında şu vardır. Bu Enes’in tırnağına benziyor”...

Minel mu’minune ricâlun sadaku mâ ahadullahi aleyh. Fe min hummen gada nehbeh. Ve min hum men yentezir. Ve mâ beddelû tendîl (Ahzab Sûresi 23. Ayet) Mü’minlerden öyleleri vardır ki ’a verdikleri sözde sadık çıkmışlardır. Bir kısmıda kendilerine ne zaman nasib olacak onu bekliyorlardı (Ahzab Sûresi 23. Ayet). Mü’minlerden öyleleri vardır ki ’a verdikleri sözde sadık çıkmışlardır. Lâ ilahe illAllah, muhammedun RasulAllah demişlerdir. Ne demek bu? ’tan başka mabudu mutlak maksudu bil istihkak yok, ’tan başka gönül verecek bağlanacak dilbeste olacak yok, ’tan başka maksud yok, ’tan başka mâşuk yok, ’tan başka sözü yerine getirilecek yok, varsa var! Ve bunun için Uhud’a katılıyorlardı, sözlerine sonuna kadar sadakat içindeydiler. Minel mu’minune ricâlun sadaku mâ ahadullahi aleyh. ’a verdikleri sözü harfiyyen yerine getirdiler. Fe min hummen gada nehbeh. Bir kısmı bunlardan sözlerini yerine getirdi arzuladıkları şeylere vasıl ve nail oldular. ’ın rızasını kazanmak, Rasulullah’ın uğrunda şehid olmak ve aziz olarak ’ın huzuruna gitmek. Onlar ona nail oldular. Bir kısmıda kendilerine ne zaman nasib olacak onu bekliyorlardı. Giden gidiyordu geriye kalanlarda ızdırab içinde onu bekliyorlardı. Salim onu bekliyordu, Ebu Akil onu bekliyordu, Ömer onu bekliyordu, Zeyd ibni Hattab onu bekliyordu, Mus’ab’ın mezarının başına dikilip, İbni Cahş’ın mezarının başına dikilip, yakın arkadaşları biraz evvel destanını size intikal ettirdiğim Enes bin Nadr’ın başına dikilip, Ne mutlu size ’a vasıl oldunuz! Bakalım bu büyük şeref bize ne zaman nasib olacak? inkisarı içinde onlar da vazifelerini yapacakları anı intizar ediyorlardı.

İş başa düşünce, vapur karaya oturunca, alev saçağı sarınca, nesil canavarlaşıp sokağı alınca, teker teker her ferd Enes bin Nadr olacak, Mus’ab bin Umeyr olacak, Abdullah bin Cahş olacak. Tarihin o dönemini onlar şereflendirdikleri gibi, tarihin bu kısmında yeni destanlar yazmak, yeni tablolara mevzu olmak şerefi ve payesi de sizin başınızda dolaşmaktadır. Başınızda devlet kuşu dolaşmaktadır. Şerefle hizmet ederseniz bu devlet kuşu sizin başınıza konacaktır. Yer yüzünde insanlığa ve milletlere muvazeneyi siz getireceksiniz. Gerçek huzuru siz temin edecek, tesis edeceksiniz. Ve Rabbin huzuruna gittiğiniz zaman, umarım Rabbimden Rasul-i Ekrem (SAV), “ilk defa ben ümmetimin başını ve sonrada sonunu almak istiyorum Ya Rabbi! müsade buyurur musun” diyecek, Ebu Bekir’lerin, Ömer’ lerin, Osman’ ların, Ali’ lerin, (’ın binlerce rıza ve rıdvanı üzerlerine olsun) elinden tutarken 20. asırda vazife yapma şuuru içinde gemle zaptedilemeyen atlar gibi küheylanlar gibi bana ne vazife terettüb ediyor söyleyinde yapayım diyen delikanlının, Türkün yağız delikanlısının elinden tutacak, “müsade edersen bir elimle de bunlardan tutmak istiyorum diyecektir” zira bir yüz ki için yere sürülürse, bir yüz ki başını yere korsa, bir yüz ki bir haysiyet ki Kur’an için ve bu millet için ayaklar altında payimar olursa mahkeme-i kûbrada, badereyi ulya da o yüzü yerde bırakmayacaktır. Ona dayanarak arz ediyorum. Lâ ecma'u beyn'el-emneyn ve Lâ ecma'u beyn'el-havfeyn. Bu onun sözüdür ve ne tatlıdır bu söz, “iki emniyeti bir arada vermem, iki rahatsızlık ve tedirginliğide bir arada vermem” diyor Rabbimiz. Ey dünyada ızdırap çekenler! Din için sancı çekenler! Evler açanlar, yurtlar açanlar, bu iş için koşup duranlar. Çocuğunun elinden tutanlar mektebe götürenler ve elini bırakmayanlar. Sabah sancı çekenler, akşam sancı çekenler.

Ah yurdum, vatanım! Seni bize teslim edenler şerefle teslim ettiler, senin yüzünde kendi evladının kanı kiri yoktu. Halbuki şimdi başkaları o vatanı başkaları hesabına kirlettiler, Ah benim güzel vatanım, senin sancını çekiyorum, ah benim şakaklarım zonkluyor her gün. Neden zonkluyor? Mektebe gidip gelirken, dıştan atılan ağlarla avlanan evladım karşısında zonkluyor, dış mihrakların oynatmasıyla burada filim oynayan evladımın ızdırabından dolayı zonkluyor. Burada ızdırabı çekersen orada sana ızdırap çektirmeyecektir. Şu korkunç yangın karşısında, bu felaket karşısında, memleketlerin peşi peşine korkunç canavarlar tarafından yutulması karşısında sen hala sağda solda, şahsi evrad ve ezkarınla (dua ve zikirlerin), şahsi cüz-i ve küçük işlerinle kendini kurtaracağını zannediyorsan aldanıyorsun, vazifeni bilmiyorsun, tehlike karşısında nasıl davranılacağını bilmiyorsun.
Moderatöre Bildir   Logged

on demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun,
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun;
Her yanda tamburlar çalınsın; neyler duyulsun..
Ne olur hiç olmazsa gurûbum tulû olsun..!
NEYİN EKSİK OLUR YA RAB
BU DA BENİM DÜĞÜNÜ OLSUN...
SerkaNReaL
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 34

Avatar Yok


WWW
« Yanıtla #6 : Mayıs 19, 2004, 11:41:41 ÖÖ »

Hocaefendi'den razi olsun,
Moderatöre Bildir   Logged
mice
araştırmacı
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 266

Avatar Yok


WWW
« Yanıtla #7 : Mayıs 20, 2004, 09:31:53 ÖÖ »

Doğumu ve Yetişmesi:
İsmi: Abdurrahman b. Sahr ed-Dûsi.
Yetim olarak büyüdü ve Besra bt. Gazvan’ın yanında gündelikçi olarak çalışıyordu. Yemen’de doğdu, fakir bir ailenin çocuğu idi ve annesinden başka kimsesi yoktu. Cahiliye dönemindeki ismi “Güneşin kulu” anlamına gelen Abdu’ş-Şems idi.

Müslüman Oluşu:
Ebu Hureyre (r.a), Tufeyl b. Amr ed-Dûsi’nin vesilesi ile Müslüman oldu. Hicretten altı sene sonraya kadar Medine’ye Resulüllah (s.a.v)’ın yanına hicret etmeyip kavmi Dûs arasında kaldı. Resulüllah (s.a.v), Abdurrahman olarak isimlendirdi ve çoğunlukla ey Eba Hir diye nida ederdi. Ebu Hureyre olarak isimlendirilmesi ise, çocukluğunda küçük kedisi ile çok oynamasından dolayı yaşıtlarının Ebu Hureyre diye çağırmalarındandır.

Resulüllah (s.a.v)’a Hizmet ile Şereflenmesi:
Ebu Hureyre, Müslüman olduktan sonra kendini Resulüllah (s.a.v)’ın sohbetlerine ve hizmetine adadı. Annesinin Müslüman olması için dua etti ve annesi Resulüllah (s.a.v)’ın duası sonucu Müslüman oldu. Annesine iyilikte hiç kusur etmiyordu. Ebu Hureyre, Suffe’de (Mesci-i Nebevi’de fakir sahabelerin kaldığı bölüm) ikamet ediyordu. Böylece Resulüllah (s.a.v)’ın tüm hareketlerini takip ediyor ve O’ndan hiç ayrılmıyordu. Özellikle Resulüllah (s.a.v)’ın ilmi unutmaması için dua etmesinden sonra birçok hadis ezberlemiştir. Ebu Hureyre, Resulüllah (s.a.v)’tan 1600’den fazla hadis ezberlemiştir. Ebu Hureyre: Muhacir kardeşlerim ticaretle, Ensar kardeşlerim ziraat ile uğraşıyorlar ben ise hadis ezberliyorum, diyordu.

İlim Sevgisi:
Ebu Hureyre (r.a) ilmi çok seven bir şahsiyet idi. Medine’de pazara gidip; siz burada oturuyorsunuz ve Mescit’te Resulüllah (s.a.v)’ın mirası dağıtılıyor. Sizi bundan alıkoyan nedir? diyordu. İnsanlar Mescit’e gittiklerinde namaz kılan veya Kur’an okuyan ya da ilim halkalarından başka bir şey bulamadıklarını söylemeleri üzerine Ebu Hureyre: İşte bunlar Resulüllah (s.a.v)’ın mirasıdır, diyordu.
Fetihlerden alınan ganimetler ve bolluk arttığında Ebu Hureyre’nin de evi, eşi ve çocukları oldu. Fakat bunlar onun ilme olan sevgisinden, tevazusundan, ibadetinden, cihadından ve itaatinden hiçbir şey eksilttirmedi.

Takvası:
Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde Medine valisi oldu. Bu durum takvasından hiçbir şey kaybettirmemiş olup gündüz oruç tutar gece namaz kılardı. Ebu Hureyre (r.a) şu sözü hiç dilinden düşürmezdi: Yetim yetiştim, fakir hicret ettim, Besra bt. Gazvan’ın yanında karın tokluğuna gündelikçi olarak çalıştım, hayvanlara binerken ve inerken insanlara yardım ettim. Teala beni (Besra bt. Gazvan ile) evlendirdi. Dinini yücelten ve Ebu Hureyre’yi imam kılan Teala’ya hamd olsun.
Moderatöre Bildir   Logged

Yazıkki yine akşam oldu biz yine yalnız kaldık.
Bir kıyısı görünmez denize daldık.
Bir gemiye binmişiz bulanık bir gecede
’ın denizinde ’tan uzak kaldık.
mahmud_sami
okur
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 86

Avatar Yok


« Yanıtla #8 : Mayıs 21, 2004, 11:57:35 ÖS »

Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri

 

Peygamberimizin mihmandan, Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Ensârdandır.Türkiye’ye “Eyyûb Sultân” olarak tanınır. Resûlullah, hicrette Kubâ’dan, Cuma namazını kılıp, Medine’ye geldiklerinde yolun iki tarafını dolduranlar “Resûlullah geldi! Resûlullah geldi!” deyip, sevinç göz yaşları döküyorlardı. Herkes kendi evlerine gelmesini istiyordu. Resûlullah da “Deveyi kendi haline bırakınız. Çünkü, o me’murdur. Emir olunduğu yere gider; ona yol verniz!” diye onlara teşekkür ediyordu.

Deve, sonunda Neccâroğulları yurduna gelip çöktü. Peygamberimiz, “Akrabamız evlerinden hangisinin evi daha yakındır?” diye sorunca Neccâroğulları’ndan Ebû Eyyûb-i Ensârî: “Yâ NebiyyAllah! Benim evim yakındır. İşte şu evim, bu da kapısı”, diye göstererek Resûlullahı evine davet etti. Peygamberimiz Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evinde Mescid-i Nebevi, hücreler ve odalar bitinceye kadar kaldı.

Resûlullah,Medine-i Münevverede bir kuşluk vakti, müslümanların iki gözbebeği Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk ve Hz. Ömer-ül Faruk ile karşılaştı. Üçü beraber Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evine gittiler. Evde olmadığını öğrenince, nerede olduğunu sordular. Bahçede çalışmakta olan Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri, Resûlullah’ın sesini işitip koşarak eve geldi. “Merhaba Yâ ResûlAllah! Hoş geldiniz. Arkadaşlarınızla beraber safa geldiniz” diyerek karşıladı. Bahçede çalıştığını beyan edip, hurma ağacından bir salkım kopararak geldi. Salkımda üç çeşit hurma vardı. Hz. Resûlullah “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu salkımdaki kuru hurmaları ayır” byurunca; “Yâ ResûlAllah! Emir sizindir. Ancak, size hayvan kesip, et ikrâm edeceğim.” Resûlullah da; “Eğer hayvan keseceksen, sütlü hayvan kesme” buyurdu.

Eyyûb-i Ensârî  oğlak kesip, Ümmü Eyyûb da yarısını söğüş, diğer yarısını da kızarttı. Etleri ekmeğin üzerine koyup, sofraya getirdi. “Yâ ResûlAllah, buyurunuz” deyince, Resûlullah, “Yâ Ebâ Eyyûb! Bu ekmek ile etten bir parça da kızım Fâtıma’ya götür, çünkü ben biliyorum ki; epey zamandan beri Fâtıma bu yemeği yememiştir.” Emir yerine getirilip, sofra kalktıktan sonra Peygamberimiz “Bütün bu nimetler, ekmek, et, hurma, taze hurma ne güzel. Bu nimetler şükür ister.” buyurup ağladılar. “Nefsim, yed’i kudretinde olan ü teâlâya yemin ederim ki, bu nimetler yüzünden, yarın kıyâmet gününde siz suâl olunacaksınız” buyurduktan sonra ilâve ettiler; “ancak, sağlığınızda elinize geçen ni’metleri yemeğe başlaren “Bismillah”, doyduğunuz zaman da “Elhamdülilla-hil lezi eşbaanâ ve en âme aleynâ feefdâle” diyerek Cenâb-ı Hakk’a şükür ve duâ ediniz. Zira, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği rızık, bu sebeple, size kifâyet eder.”

 

Dünyayı sevmez dünyalıktan hoşlanmazdı.

Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri çok cömert idi. Evi herkese açıkdı. Eline geçeni yolunda verirdi. Köleleri ve câriyeleri azâd eder, onlara ihsânda bulunurdu. Sünnet-i seniyyeye çok bağlı idi. Dünyayı sevmez, dünyalıktan hoşlanmazdı. Resûlullah’ın  vefâtından sonra sık sık Ravda-i mutahhara’ya gidip, ağlardı.

Bir defa imâm olup, yanındakilere namaz kıldırdıktan sonra, arkadaşlarına: “Şeytân kalbime vesvese etti ve bana, bu insanların arasında imâmlığa müstehak senden başka bir ferd yoktur. Sen şimdi insanların hepsinden efdalsin, bu açık bir hâldir dedi ve bundan sonra mecbûr olmadıkça imâmlık yapmayacağıma kalbimi ucub ve riyâdan koruyacağıma söz verdim” buyurdu.

Ebû Eyyûb-i Ensârî aynı zamanda ilim ve takvada da çok ileri idi. Vahiy kâtipliğinde bulunmuştur. Hemen birçok Sahâbi kendisinden ilim ve hikmet dersleri almış, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin doğru anlaşılmasında kendisine müracaatta bulunulmuştur. Kurraî Kirâm’dan yani, Kur’an-ı kerîmi ezbere bilenlerin meşhurlarından olup, Tâbiînin kıraat âlimi idi. O her gittiği yerde “Mihmandar-ı Nebevi” olarak büyük alâka ve hürmet görmüştür.

Bir ara Mısır’ı da ziyaret eden Ebû Eyyûb-i Ensârî burada da büyük hürmet ve alâka ile karşılanmıştır. Burada akşam namazı geç kılınınca Resulullahın şu hadis-i şerifini nakletti: “Ümmetim akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar tehir etmedikçe hayır üzeredir, yahut fıtrat üzeredir.”

Onun mısır seyâhatinin asıl sebebi bir hadîs-i şerîfi, validen tahkik etmekti. Resul-i Ekrem’den rivâyet edilen hadîsi bizzat Peygamberden duyan Hz. Ukbe’den başkası hayatta kalmamıştı. Ebû Eyyûb-i Ensârî, durumu Ukbeye bildirip, kendisini dinlemek istediğini söyledi. Ukbe mezkûr hadîs-i şerîfi şu şekilde anlattı: Resûl-i Ekrem buyurdu ki: “Her kim bu dünyada bir mü’minin kusurunu örterse, Cenâb-ı Hak da kıyamet gününde onun kusurunu örter.” Hz. Ebû Eyyûb böylece bir hadisi tahkik etmenin gönül huzuru ile Medine’ye dönmüştür.

Hz. Ebû Eyyûb, dört halife devrini de idrak ederek nihayet Hz. Muaviye’nin İstanbul fethi için teşkil ettiği orduya da yetişmiştir. Resûlullahın İstanbul fethi için verdiği müjdeyi kalbinin derinliğinde bir sır gibi saklıyordu. Yaşı ilerlemesine rağmen bu müjdeye kavuşma şerefi ve heyecanıyla dolu idi. Hicretin ellinci (m. 670) senesinde Mısır’a gelerek bizzat katıldığı bu ordu ile istanbul önlerine kadar geldi.

 

Eyyub Sultan hazretlerinin son sözü

İstanbul’un fethi için gelen Hz. Ebû Eyyûb-i Ensârî, çarpışmalar sırasında hastalandı ve yatağa düştü. Hasta yatağından harbin seyrini takip ediyor ve bir an önce iyileşip, savaşmayı arzuluyordu. Ordu kumandanı Yezîd bin Muaviye kendisini bizzat gelip ziyaret etti. İyi olması temennisinde bulundu. Yezîd’in ziyaretinden memnun olan Ebû Eyyûb-i Ensârî ecelinin yaklaştığını hissederek, Peygamber efendimizin “Kostantiniyye’de kalenin yanında salih bir kimse defin olunacakıtr” hadîs-i şerîfini naklederek son sözü şu vasiyeti oldu: “Şayet burada vefât edersem, cenazemi hemen defnetmeyin. Ordunun gidebileceği yerin en ileri noktasına kadar götürün ve beni oraya defnedin.”

Mihmandâr-ı Nebevî, demek ki, manevî olarak defnedileceği yeri görmüş ve müslümanların hayâli olan İstanbul fethine bir adım daha yakınlaşmak istemişti. Gerçekten bir müddet sonra Hz. Ebû Eyyûb-i Ensârî ruhunu Rahman’a teslim eyledi. Vasiyeti üzerine askerler nâşını elleri üzerinde ordunun vardığı en uç noktaya taşıdılar. Tekbir ve duâlarla defnettiler.

Hz. Ebû Eyyûb-i Ensârî sağlığında göremediği o fethi vefâtından sonra kabrinden temaşa etmek istemişti. Bu bakımdan İstanbul’un manevi fatihi olarak kabul edilen Ebû Eyyûb-i Ensârî, bu toprakları asırlardır şereflendirmiş ve nurlandırmıştır. Onun defnedilmesinden sonra ordu kumandanı Yezîd, mezarına bir zarar gelmemesi için, Bizans Kayserine bir elçi gönderdi. Orada yatanın Peygamber Mihmandârı olduğunu ve Ona gelecek en küçük bir zararın, İslâm dünyasında bulunan bütün kiliselerin yıkılıp yerle bir olmasına sebep olacağını ihtar etti.

Gerek bu tehdit, gerekse Hz. Peygamberin büyük Sahâbisi olması sebebiyle, Hıristiyanlar onun mezarına zarar verememiş, hattâ müslümanlar gibi onun mezarını ziyaret ederek manevi yardımını dilemişlerdir. Zamanla o mezarda yatan zatın hüviyeti Bizanslılarca unutulmuş, fakat manevi havası sonraki asırlarda da devam etmiştir.

Bundan sonra İstanbul üzerine daha pek çok sefer tertip edilmiştir. Ancak her defasında muhkem kalelerle korunan şehir fethedilememiş, bu şeref Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed Han ve askerlerine nasip olmuştur. Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mhemed Hân (1451-1481) İstanbul’un fethini gerçekleştirdikten sonar devrin byük âlim ve gönül sultanlarından Akşemseddin hazretlerine: “Ey benim muhterem Hocam! Tarih kitaplarının yazdığına göre, Peygamberimiz Muhammed Mustafa efendimiz hazretlerinin mihmandarı Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin mübârek kabri, burada (İstanbul) kalenin yakın bir yerindeymiş. Himmetinizle kabri şerifin yerini bulmak ve bilmek arzusundayım” dedi.

 

“Beni küfrün zulmetinden kurtardın!”

Fatih Sultan Mehmet, Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin kabrinin bulunmasını isteyince Evliyanın büyüklerinden Akşemseddin hazretleri, Sultana hitaben; “Sultanım ben geceleri şu semtte bir yere nur inmekte olduğunu görüyorum. Zan ederim ki, o nurun indiği yerde, o mübâreğin kabri şerîfi olsa gerektir” buyurdu.

Beraber bugünkü türbenin bulunduğu yere geldiler. Akşemseddin hazretleri bir müddet teveccühte bulunduktan sonra: “Evet, Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin ruhu şerifi ile şimdi mülâkat ettim. İstanbul’un fethini tebrik edip, “Beni küfrün zulmetinden kurtardın.” buyurarak ferah ve sürurunu belirtti buyurunca, Fatih Sultan Mehmed Hân ve Akşemseddin ile maiyeti hep beraber, işaret edilen yere geldiler.

Sultan Fatih, Akşemseddin hazretlerine; “Efendim! Kabri şerifin yerini tayin buyurunuz ki, üzerine türbe yapalım” dedi. Akşemseddin hazretleri şimdiki türbenin bulunduğu yerde bir müddet teveccüh ve murâkabede bulunduktan sonra, mezarın baş tarafından bir yeri göstererek: “Burasını kazınız. İnşâAllahü teâlâ, iki arşın sonra yazılı bir mermer çıkacaktır. İşte orası Hz. Mihmandar-ı Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabri şerifidir” buyurdu.

 İşaret edilen yer kazıldı. Buyurduğu gibi yazılı mermer bulundu. Sultan Fatih, Akşemseddin hazretlerinin kerâmetine hayran kalıp, ziyâdesiyle memnun oldu. Fatih Sultan Mehmed Hân, Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin kabri üzerine bir türbe  ve yanına da  camii şerif bina ettirdi. Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî, Peygamber efendimizden bizzat işiterek 150 hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bunlardan bazıları şunlardır:

“Kim Allaha ortak koşmadan ibâdet eder, namazı kılar, zekâtı verir. Ramazan ayında oruç tutar ve büyük günahlardan sakınırsa, muhakkak onun için Cennet vardır.”

“Kılınan her namaz hatalara bir set çeker.” “Sadakanın efdali, akrabaya verilendir.”

“Sizden birisi helâya gittiğinde kıbleye yönelmesin ve kıbleye dönmesin.”

 “Bir müslümana, din kardeşini, üç günden daha fazla terk etmek, karşılaştıklarında birbirinden yüz çevirmek helal olmaz. Bunların en hayırlısı ilk önce selâm verendir.”

Bir adam Resûlullaha gelerek, “Yâ ResulAllah, bana veciz şekilde nasihat eder misin?” dedi. Bunun üzerine Resûlullah nasihat isteyen o adama şöyle dedi:

“Namazını kıldığın zaman, sanki dünyaya veda ediyormuşsun gibi ol, yarın özür dileyeceğin bir sözü söyleme, insanların elindekinden ümidini kes.”
Moderatöre Bildir   Logged

ŞARET OLSA YOL SAPTIRMAZ,BİLGİ OLSA SÖZ SAPTIRMAZ.
MalcolmY
okur
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 80

Avatar Yok


« Yanıtla #9 : Mayıs 23, 2004, 11:02:29 ÖÖ »

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Uhud harbinde Hz. Abdullah bin Cahş'la arasında geçen konuşmayı şöyle anlattı:

"Uhud’da, savaşın çok şiddetli devam ettiği bir andı. Abdullah bin Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekti. Bana şunları söyledi:

- Şimdi burada sen duâ et, ben "âmin" diyeyim. Sonra ben duâ edeyim, sen de "âmin" de!

Kıyasıya vuruşayım

Ben de, "Peki!.." dedim ve şöyle duâ ettim:

- ım, bana çok kuvvetli ve çetin kâfirleri gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsini öldüreyim. Gâzi olarak, geri döneyim.

Abdullah bin Cahş benim yaptığım bu duâya, bütün kalbiyle "âmin" dedi. Sonra kendisi şöyle duâ etmeye başladı:

- ım, bana zorlu kâfirler gönder, kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihâdın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim.

En sonunda bir tanesi de beni şehîd etsin.

Gönlüm böyle bir duâya "âmin" demek arzu etmiyordu. Fakat, o istediği ve önceden söz verdiğim için mecbûren "âmin" dedim.

Kılıcı kırıldı

Daha sonra, kılıçlarımızı çektik, savaşa devam ettik. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk.

O, son derece bahadırâne harbediyor, düşman saflarını tarumar ediyordu. Düşmana hamle üstüne hamle ediyor, şehîd olmak için derin bir iştiyakla hücûmlarını tazeliyordu.

"Allah !.." diye çarpışırken kılıcı kırıldı. O anda sevgili Peygamberimiz, ona bir hurma dalı uzatarak, savaşa devam etmesini buyurdu.

Bu dal bir mu’cize olarak kılıç oldu ve önüne geleni kesmeye başladı. Birçok düşmanı öldürdü."

[Daha sonra bu kılıç, vârisleri elinde uzun seneler kaldı. En son bir Türk kumandanı, iki yüz altına bunu satın almıştır.]

Savaşın sonuna doğru Abdullah bin Cahş, Ebûl Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği şehâdete kavuştu.

Şehîd olunca, kâfirler, bu mübârek şehîdin cesedine hücûm ederek burnunu, dudaklarını ve kulaklarını kestiler. Her tarafı kana boyandı.

Muharebe bittikten sonra, Abdullah bin Cahş’ı şehîd edilmiş bulan Hz. Sa’d, durumu ve onun yaptığı duâyı Peygamber efendimize anlattı.

Resûlullah efendimiz de, onun duâsının kabûl edildiğini ve bu dünyada istediğine kavuştuğunu, âhırette de istediğine kavuşacağının anlaşıldığını bildirdi.

Hz. Abdullah bin Cahş’ı ve dayısı "Seyyidüşşühedâ" ya’nî, "Şehîdlerin efendisi" Hz. Hamza’yı aynı kabre defnettiler.

Abdullah bin Cahş hazretleri, Resûlullahın halası Ümeyme ile Cahş’ın oğludur. Zevcât-ı tâhirâttan Zeyneb binti Cahş’ın kardeşidir. Habeşistan'a iki kere hicret etti. Birkaç kere ordu kumandanı yapıldı.Hz. Ebû Bekir’in vasıtasıyla, kelime-i şehâdet getirerek, ilk Müslümanlardan olmak şerefine kavuştu.

En çok katlananınızdır

Abdullah bin Cahş hazretleri, İslâmiyeti heyecanla yaşayan zâtlardandı. İlk Müslüman olduğu yıllarda, kâfirler kendisine her türlü ezâ ve cefâyı yapmışlardı. Hepsine de îmânının verdiği güç ile mukabele etmiş, ezâ ve cefâlara katlanmıştır. Peygamber efendimiz, kendisi için buyurmuştur ki:

- Açlığa ve susuzluğa en çok dayanan ve katlananınızdır.

Resûlullah efendimizin şehîdler için verdiği müjdeleri duyarak, hep şehîd olmaya can atar, harplerde hep en önde kahramanca çarpışırdı.

Peygamber efendimiz hicretin ikinci senesinde, Nahle’de, Kureyş müşriklerini gözetlemek üzere, ilk önce Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı göndermek istemişti. Hz. Ebû Ubeyde, Peygamber efendimizden ayrılmaya dayanamıyarak ağlamaya başladı. Bunun üzerine Peygamberimiz, onu göndermekten vazgeçti. Hz. Abdullah bin Cahş der ki:

"O gün Resûlullah aleyhisselâm, yatsı namazını kılınca bana buyurdu ki:

- Sabahleyin yanıma gel! Silahın da yanında bulunsun! Seni bir tarafa göndereceğim.

Sabah olunca mescide gittim. Kılıcım, yayım, ok ve çantam üzerimde, kalkanım da yanımda idi. Resûlullah efendimiz, sabah namazını kıldırdıktan sonra, muhâcirlerden benimle birlikte gidecek birkaç kişi buldu. Bir mektup vererek buyurdu ki:

- Seni bu kişilerin üzerine kumandan tayin ettim. Git! İki gece yol aldıktan sonra, mektubu aç! Orada yazılanlara göre hareket et!

- Yâ ResûlAllah! Hangi tarafa gideyim?

- Necdiye yolunu tut! Rekiye’ye, kuyuya yönel!"

Abdullah bin Cahş hazretleri, Nahle seferine görevlendirildiği zaman, ilk defa "Emîr-ül-mü’minîn" sıfatı verildi. Böylece, İslâmda ilk tayin olunan "emîr" oldu. Mücâhidlerin, iki kişisi için bir develeri vardı.

Kimseyi zorlama!

Sekiz veya oniki kişilik bir birlik ile iki gün sonra Melel mevkiine vardıklarında, mektubu açtı. Mektupta şunlar yazılıydı:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu mektubu gözden geçirdiğin zaman, Mekke ile Tâif arasındaki Nahle vâdisine ininceye kadar, ü teâlânın ismi ve bereketiyle yürüyüp gidersin.

Arkadaşlarından hiçbirini, seninle birlikte gitmeye zorlamayasın! Nahle vâdisindeki Kureyşlileri, Kureyşlilerin kervanını gözetleyip denetleyesin! Onların haberlerini bize bildiresin!

Emîr-ül-mü’minîn Hz. Abdullah bin Cahş, Peygamberimizin mektubunu okuduktan sonra, "Bizler ü teâlânın kullarıyız ve hep O’na döneceğiz. İşittim ve itâat ettim. ü teâlânın ve sevgili Resûlünün emrini yerine getireceğim" diyerek mektubu öpüp, başına koydu. Sonra arkadaşlarına dönerek dedi ki:

- Hanginiz şehîd olmayı istiyor ve özlüyorsa, benimle gelsin! Gelmek istemeyen dönüp gidebilir, hiçbirinizi zorlayıcı değilim. Gelmezseniz, ben tek başıma gidip, Resûl aleyhisselâmın emrini yerine getireceğim.

Biz de işittik

Arkadaşları hep birden cevap verdiler:

- Biz de, işittik. ü teâlâya, Peygamber efendimize ve sana itâat edicileriz. Nereye istersen, ü teâlânın bereketi ile yürü.

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerinin de bulunduğu küçük ordu ile Hicâz’a doğru yol aldılar ve Nahle’ye geldiler. Bir yere gizlendiler. Oradan gelip geçen Kureyşîleri gözetlemeye başladılar.

Bu sırada bir Kureyş kâfilesi geçti. Develer yüklü idi. Mücâhidler, Kureyş kâfilesine yaklaşarak, onları İslâma da’vet ettiler. Kabûl etmeyince, çarpışma başladı. Çarpışma sonunda, birisini öldürdüler, ikisini esir aldılar. Birisi de atlı olduğu için ona yetişemediler. Kâfirlerin bütün malı mücâhidlere kaldı.

Hz. Abdullah bin Cahş, bu ganimet mallarının beşte birini Resûlullah efendimize ayırdı. Bu ganimet, Müslümanların aldıkları ilk ganimetti. Bu beşte bir hisse de, ilk ayrılan beşte bir idi. İlk öldürülen müşrik ve alınan esirler de, bu Nahle seferindeydi. Daha henüz ganimetle ilgili âyet-i kerîmeler gelmemişti.

Bundan sonra Bedir gazâsı oldu. Alınan esirler için, Resûlullah efendimiz, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Abdullah bin Cahş’a danıştı. Hicretin üçüncü senesinde yapılan Uhud harbinde büyük kahramanlıklar gösterdi. Hz. Abdullah bin Cahş yiğitliğin sembolüydü.

En çok özlediği

Abdullah bin Cahş, Peygamberimize çok bağlı idi. Resûlullah efendimiz, onu emîr tayin ettiği vakit, kendisine sormuştu:

- Ey Abdullah! Dünyada en çok arzu ettiğin, özlediğin nedir?

Bunun üzerine, "Allah ve Resûlüne muhabbettir" diye arzetmişti.

Hz. Abdullah orta boylu, çok yakışıklı bir zât idi. Peygamber efendimizi pek ziyâde severdi. Bu muhabbet uğrunda canını fedâdan çekinmemiş, Uhud harbinde en büyük kahramanlığı göstererek, ü teâlânın rızâsı uğrunda şehâdet şerbetini içmiştir.

Eshâb-i kirâm arasında lâkabı, "El Mücâhidü fillah", ya’nî "Allah yolunun fedâisi" idi. Şehîd olduğunda 40 yaşlarında idi. yolunda Habeşistan’a yapılan ikinci hicretten sonra, âilece Medîne’ye hicret etmişti. Medîne’ye hicret edince, Asım bin Sâbit ile kardeş oldu.
Moderatöre Bildir   Logged

on demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun,
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun;
Her yanda tamburlar çalınsın; neyler duyulsun..
Ne olur hiç olmazsa gurûbum tulû olsun..!
NEYİN EKSİK OLUR YA RAB
BU DA BENİM DÜĞÜNÜ OLSUN...
MalcolmY
okur
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 80

Avatar Yok


« Yanıtla #10 : Mayıs 23, 2004, 11:05:26 ÖÖ »

Hz. Abbâs, gençlik zamanında, ticâretle uğraştı ve çok zengin oldu. Kardeşlerinin içinde en zengini oydu. Abisi Ebû Tâlib’in ise mâli durumu çok kötü idi. Resûlullah efendimizin teklîfi ile Ebû Tâlib’in oğlu Ukayl’in yetişmesine yardımcı oldu ve abisinin yükünü hafifletti.

Resûlullah efendimiz, İslâmiyeti anlatmaya başlayınca, Hz. Abbâs muhâlefet etmeyip, akrabâlık şefkatinden dolayı, Peygamber efendimize yardımda bulundu ve destek oldu.

Biz Onu koruduk

Müslüman olmadığı hâlde, Akabe bî’atında Peygamber efendimizin yanında bulunup, orada te’sîrli konuşmalar yaptı. Bî’at etmek için gelen Medîneli Müslümanlara şöyle hitâb etti:

- Ey Medîneliler! Bu, kardeşimin oğludur. İnsanların içinde en çok sevdiğim Odur. Eğer, Onu tasdîk edip, Allahtan getirdiklerine inanıyor ve beraberinizde alıp götürmek istiyorsanız, beni tatmîn edecek sağlam bir söz vermeniz lâzımdır.

Bildiğiniz gibi, Muhammed aleyhisselâm bizdendir. Biz, Onu, Ona inanmıyan kimselerden koruduk. O, bizim aramızda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşamaktadır. Bütün bunlara rağmen, herkesten yüz çevirmiş ve sizinle beraber gitmeye karar vermiş bulunmaktadır.

Eğer siz, bütün Arap kabîlelerinin birleşip, üzerinize hücûm ettiğinde, onlara karşı koyacak kadar savaş gücüne sahipseniz, bu işe karar veriniz! Bu husûsu aranızda iyice görüşüp konuşunuz. Sonradan ayrılığa düşmeyiniz! Verdiğiniz sözde durup, Onu düşmanlarından koruyabilecek misiniz?

Bunu lâyıkıyla yapabilirseniz ne âlâ. Yok, Mekke’den çıktıktan sonra Onu yalnız bırakacaksanız, şimdiden bu işten vazgeçiniz ki, yurdunda şerefiyle korunmuş hâlde yaşasın!

Buna karşılık Medîneli Müslümanlar, “Biz, Resûlullahı malımız ve canımız pahasına koruyacağız. Biz, bu sözümüzde sâdıkız” dediler ve Resûlullah efendimize bî’at ettiler. Sonra Hz. Abbâs şöyle duâ etti:

- ım! Sen onların, yeğenim hakkında verdikleri sözü, Onu korumak için ettikleri yemîni işiten ve görensin. Kardeşimin oğlunu sana emânet ediyorum yâ Rabbî!

Peygamber efendimizin amcası olan Hz. Abbâs çok zengin olup, çok cömert idi. İkrâm ve ihsânları çok meşhûr idi. Fakîr, fukarâyı sevindirmeyi çok severdi. Özellikle köle satın alıp, azâd etmekten çok memnun olurdu. Yetmiş kadar köle azâd etmiştir.

Yakın akrabâyı ziyâret etmeye, onların haklarına riâyete çok dikkat ederdi. Peygamber efendimiz, kendisini çok severdi. Bir defasında buyurdu ki:

- ım, Abbâs’ı ve oğullarını magfiret eyle ve bağışla! Öyle ki, hiç günâhları kalmasın! Yâ Rabbî, onu ve oğullarını meydana gelecek âfet ve belâlardan koru!

Akrabâlık hakkı

Peygamber efendimiz birgün, Hz. Abbâs’a sordu:

- Sana bir ihsânda bulunayım mı? Sana, akrabâlık hakkını ödeyip faydalı olayım mı?

- Evet yâ ResûlAllah!

- Sana bir şey öğreteyim ki, onu yaptığın zaman, eski- yeni, önceki-sonraki, gizli-açık, hatâen veya kasten işlediğin bütün günâhları ü teâlâ affeder.

- Yâ ResûlAllah öğreteceğin bu şey nedir?

- Dört rek’atli namaz kıl! Her rek’atte, sübhânekeden sonra on defa, (SübhânAllahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllahü vAllahü ekber) dersin. Fâtiha’dan sonra bir zammı sûre okuyup ayakta iken onbeş defa tekrar, (SübhânAllahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllahü vAllahü ekber) dersin!

Rükü’a eğilince bunu on defa söylersin! Rükü’dan kalktığında ayakta olduğun hâlde, bunu on defa söylersin! Sonra secdeye varır, orada on defa söylersin! Secdeden kalkıp oturduğunda on defa söylersin! Tekrar secdeye vardığında on defa söylersin!

Sonra ikinci rek’ata kalkarsın! Birinci rek’attaki gibi dört rek’atı da kılarsın! Bu her rek’atta yetmişbeş, dört rek’atta üçyüz eder. Artık senin günâhların Alic’in (yürümekle dört gecede katedilen kumluk bir yer) kumlarının sayısı kadar da olsa, ü teâlâ seni bağışlar. Bunu hergün bir defa kılmaya gücün yeterse kıl!

- Yâ ResûlAllah, bunu hergün yapmaya kimin gücü yeter?

- Hergün kılmaya gücün yetmezse, her Cum’a bir defa kıl! Her Cum’a kılamazsan, ayda bir defa kıl! Ayda bir defa kılamazsan senede bir defa kıl! Senede bir defa kılamazsan ömründe bir defa olsun kıl!

Kazâ borcu olanlar

Kazâ borcu olan, nâfile namaz yerine kazâ namazlarını kılarak, önce borcunu ödemelidir! Çünkü kazâ borcu olanların nâfilelerine sevâb verilmez.

Hz. Abbâs, Kureyş’in ileri gelenlerinden ve reislerinden idi. Mescid-i Harâmın tâmirâtı ve gelen hacılara su dağıtmak (sikâye) hizmetini yürütürdü. Müslüman olduktan sonra da bu vazîfeyi devam ettirdi. Hz. Abbâs ve kardeşleri, hac mevsiminde zemzem kuyusu önünde dururlar, isteyenlere, kuyudan su çekip verirlerdi.

Hz. Abbâs, Peygamber efendimizin en çok sevdiği amcalarındandır. Abdülmuttalib’in en küçük oğludur. Peygamber efendimizden üç yaş büyüktür.

Kurtuluş akçesi

Bedir savaşında daha Müslüman olmamıştı. Müşriklerin zoruyla savaşa sokuldu. Savaş sonunda, esîr edilip Medîne’ye götürüldü. Peygamber efendimiz kendisine buyurdu ki:

- Ey Abbâs, kendin, kardeşinin oğlu Ukayl bin Ebû Tâlib ve Nevfel bin Hâris için kurtuluş akçesi öde! Çünkü sen zenginsin.

- Yâ ResûlAllah, ben Müslümanım. Kureyşliler beni zorla Bedir’e getirdiler.

- Senin Müslümanlığını ü teâlâ bilir. Doğru söylüyorsan sana elbette onun ecrini verir. Fakat senin hâlin, görünüş i’tibâriyle, aleyhimizedir. Bunun için sen kurtuluş akçesi ödemelisin!

- Yâ ResûlAllah, yanımda 800 dirhemden başka param yoktur.

- Yâ Abbâs, o altınları niçin söylemiyorsun?

- Hangi altınları?

- Hani sen Mekke’den çıkacağın gün, hanımın Hâris’in kızı Ümmül Fadl’a verdiğin altınlar. Onları verirken, yanınızda sizden başka kimse yoktu. Sen, Ümmül Fadl’a, “Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Eğer bir felâkete duçar olup da dönemezsem, şu kadarı senindir. Şu kadarı Fadl içindir. Şu kadarı Abdullah içindir. Şu kadarı Ubeydullah içindir. Şu kadarı da Kusem içindir” dediğin altınlar?

Peygamber efendimiz altınlar hakkında bu kadar teferruatlı bir şekilde bilgi verince, Hz. Abbâs çok şaşırdı:

- Allaha yemîn ederim ki, ben bu altınları hanımıma verirken yanımızda kimse yoktu. Bunları sen nereden biliyorsun?

- ü teâlâ haber verdi.

- Senin, ü teâlânın Resûlü olduğuna şimdi gerçekten inandım. Doğru söylediğine şehâdet ederim.

Hemen Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.

Hz. Abbâs Müslüman olunca, Resûlullah onu Mekke’de görevlendirdi. Müslüman olduğunu kimseye söylemedi. Mekke’de olup bitenleri, gizlice Peygamber efendimize bildirirdi. Bir zaman sonra Peygamber efendimizin hasretine dayanamayıp, Medîne’ye gelmek istediğini mektupla bildirdiğinde, Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Senin bulunduğun yerdeki cihâdın daha güzel ve faydalıdır.

Muhâcirlerin sonuncusu

Hz. Abbâs, Mekke’nin fethine dâir yapılan hazırlıkların son safhada olduğunu haber alınca, artık Mekke’de kalmayı lüzûmlu bulmayıp, fetihten az bir zaman önce Medîne’ye hicret için yola çıktı. Zü’l-huleyfe’de Resûlullaha kavuştu.

Âilesini Medîne’ye gönderip, kendisi Mekke’nin fethinde, Peygamber efendimizin yanında bulundu. Peygamber efendimiz ona buyurdular ki:

- Ey Abbâs! Ben, Peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi, sen de muhâcirlerin sonuncususun.

Hz. Ebû Süfyân, Mekke’nin fethi sırasında Müslüman oldu. Kendisiyle Hz. Abbâs ilgilendi. Ebû Süfyân, Müslümanların bir sabah vakti namaz için coşkun hazırlıklarını görünce dedi ki:

- Ey Abbâs! Müslümanlara yeni bir şey mi emredildi?

- Hayır, onlar namaza hazırlanıyorlar.

Daha sonra Ebû Süfyân’a abdest aldırıp, Resûlullaha götürdü. Resûl aleyhisselâm namaz için cemâ’atin önüne geçip tekbîr aldı. Cemâ’at da büyük bir vecd içinde Ona uydu. Onların rükü ve secdedeki hâllerini gören Ebû Süfyân dedi ki:

- Ey Abbâs! Böyle itâati ne İran saraylarında, ne Rum diyârlarında gördüm. Doğrusu, yeğenin büyük bir hükümdâr olmuş.

Bunun üzerine Hz. Abbâs dedi ki:

- Ey Ebû Süfyân! Bu iş saltanat değil, nübüvvettir.

Hz. Abbâs, Resûlullahın yakını olması sebebiyle, Eshâb-ı kirâm arasında ayrı bir yeri vardı. Sözü dinlenirdi.

Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.

Hele Hz. Ömer, tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp, “Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır” diyordu. Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki:

- Kim, “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!

Duyan var mı?

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Abbâs’ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskîn edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hz. Abbâs buyurdu ki:

- Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı?

- Hayır böyle bir söz duymadık.

Sonra Hz. Ömer’e dönüp sordu:

- Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu?

- Hayır duymadım.

Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:

- Hiç kimse Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyleyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. ü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah efendimiz, İslâmiyetin bütün hükümlerini tamamladıktan sonra aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

Sonra, Hz. Ebû Bekir de buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi.

Hayber gazâsından sonra, Haccâc bin İlât hazretleri, Peygamber efendimizin huzûruna gelip dedi ki:

- Yâ ResûlAllah, benim Mekke’de çoluk çocuğum, mallarım var. Bunları buraya getirmek istiyorum. Fakat, benim Müslüman olduğumu öğrenirlerse, bunları vermezler. Mekke’ye gittiğimde, sizin hakkınızda uygun olmayan sözler söylesem uygun olur mu?

Bunun üzerine Peygamber efendimiz izin verdi.

Zafere ulaştı

Bu izin üzerine Mekke’ye gelip, Peygamber efendimizin esîr alındığını, öldürülmesi için Mekke’ye getirileceğini söyledi.

Bu habere müşrikler çok sevindi. Hz. Abbâs ise, haberi alır almaz, üzüntüsünden bayıldı. Kendinden geçmiş bir hâlde evine götürdüler. Bir müddet sonra kendine geldiğinde, işin aslını öğrenmek için, kimsenin bulunmadığı bir zamanda, Haccâc’ı evine çağırdı. Hz. Abbâs’ın perişan hâlini gören Haccâc dedi ki:

- Yâ Abbâs sana müjde! Resûlullah, Hayber’de zafere ulaştı. Ben mallarımı kurtarmak için Resûlullahtan izin alarak böyle söyledim. Buradan ayrıldıktan üç gün sonra, yaptığım hîleyi onlara söyleyebilirsin.

Hz. Abbâs, Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn gazâsında da, Peygamber efendimizin yanından ayrılmadı. İslâm ordusu, sabah gün ışımadan çukur ve geniş bir vâdiden aşağı iniyordu. Düşman ordusu, önceden oraya geldiği için, vâdinin her iki yanında gizlenip pusu kurmuştu.

Resûlullahın yanından ayrılmadı

Müslümanlar tam oraya geldiklerinde, düşman etraftan saldırmaya başladı. Müslümanlar ne olduklarını anlayamadılar. Bir an karışıklık oldu. Hz. Abbâs, Hz. Ebû Bekir ve birkaç kahraman, ölümü göze alıp, Resûlullahla birlikte bir adım gerilemediler.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Yâ Abbâs! Sen onlara; “Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında bî’at eden sahâbîler!” diye seslen!

Hz. Abbâs, iri yapılı ve heybetli idi. Bağırdığı zaman sesi çok uzaklardan duyulduğu için, bütün gücüyle bağırdı:

- Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında Peygamberimize söz veren Eshâb! Buraya toplanınız! Dağılmayınız!

Bunu işiten Eshâb-ı kirâm geri dönmek istediler. Fakat binek hayvanları öyle ürkmüşlerdi ki, ba’zıları hayvanlarını geri döndüremediler. Binek hayvanlarından kendilerini atmak mecbûriyetinde kaldılar. Müslümanlar toparlandılar ve şiddetli bir muhârebeden sonra düşman yenik düştü. Askerlerinin çoğu öldürüldü. Bir kısmı da esîr alındı.

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, çok yiğit idi. Hz. Câbir anlatır:

“Resûlullah efendimiz Tâif’e gittiğinde, oradaki halka, elçi olarak Hanzala bin Rebî’i göndermişti. Hanzala Tâiflilerle görüşürken, kendisini yakalayıp kaleye hapsetmek istediler. Bunu gören Resûl aleyhisselâm buyurdu ki:

- Kim bunların elinden Hanzala’yı kurtarır? Bu işi başarana bütün gâzilerin sevâbı verilecektir.

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib yerinden fırlayıp, yıldırım gibi koştu. Hanzala’yı kaleye sokmak üzere olan Tâiflilere yetişerek, ellerinden aldı. Kaleden Hz. Abbâs’a taş atıyorlardı. Bu sırada Resûlullah efendimiz de, Hz. Abbâs’a duâ ediyordu. Hz. Abbâs yaralanmadan Hanzala’yı Resûlullaha getirdi.”

Fâizini kaldırdı

632 senesinde Resûlullah efendimiz Eshâbıyla vedâ haccına gittiler. Peygamber efendimiz, vedâ hutbelerinde, sevgili amcasından da bahsettiler... Fâizin yasak olduğunu, ilk kaldırdığı fâizin, amcası Hz. Abbâs’ın fâizi olduğunu bildirdiler.

Peygamber efendimizin vefâtından sonra mübârek cenâzelerini yıkamak üzere; Hz. Ali, Hz. Abbâs ve oğulları Fadl ve Kusem, Üsâme bin Zeyd ve Sâlih odaya girip kapıyı kapadılar. Peygamber efendimizi, gömleği üzerinde olduğu hâlde yıkamaya başladılar.

Hz. Abbâs ve oğulları su döküp, Peygamber efendimizi sağa, sola döndürdüler. Hz. Ali de yıkadı. Yıkadıkça, evin içine eşine rastlanmamış çok güzel bir koku yayıldı. Üç parça kefen ile kefenledikten sonra, vefât ettiği yere kabr-i şerîfi kazılıp, lahd şekline getirildi ve Resûlullah efendimizi, kabr-i şerîfine koydular.

Hz. Ömer, fetihlerden elde edilen ganîmetlerden, Hz. Abbâs’a hisse ayırırdı. Hz. Ömer, Mescid-i Nebevînin genişletilmesini istedi. Mescidin hemen yanında Hz. Abbâs’ın evi vardı. Halîfe bu evi satın almak istedi. Hz Abbâs ise evini hediye olarak verdi.

Ayağa kalkarlardı

Hz. Ömer, Medîne’de kuraklık olunca, Hz. Abbâs’ın duâ etmesini istedi. Hz. Abbâs duâ edip, duâsı bereketiyle yağmur yağdı ve toprak yeşerdi. Bundan sonra Hz. Ömer buyurdu ki:

- Abbâs, ü teâlâ ile bizim aramızda vesîledir.

Hz. Abbâs, Peygamber efendimize yakınlığı ve fazîletlerinin çokluğundan dolayı herkes tarafından sevilir, sayılır, hürmet edilir bir zât idi. Herkes kendisine imrenirdi. Dört büyük halîfe gibi büyük zâtlar, o gelince, hürmetlerinden ve tevâzularından ayağa kalkarlardı.

Çok zengin idi. Medîne’ye yerleştikten sonra yapılan bütün muhârebelerde ve özellikle, Bizans’a karşı gerçekleştirilen seferde, İslâm ordusunun techîzi için çok yardım etti.

Ziyâdesiyle cömert olup, ikrâm ve ihsânları çok idi. Köleleri satın alıp azâd eder ve böyle yapmayı çok severdi. Yetmiş köle azâd ettiği meşhûrdur. Yakın akrabâyı ziyâret etmeye, onların haklarını yerine getirmeye çok dikkat eder, muhtaç olanlara yardım ederdi.

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, ömrünün sonunda göremez oldu. Hz. Osman’ın şehîd edilmesinden iki sene evvel, 652 senesinde 88 yaşında Medîne-i münevverede vefât etti. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırdı. Bakî’ kabristanına defnedildi.

Kızlarından başka on erkek evlâdı vardı. Bunların içinde, Abdullah bin Abbâs hazretleri ilimde çok yüksekti. Kızları içinde Ümmü Gülsüm ba’zı hadîs-i şerîfler rivâyet etti.

Hz. Âişe şöyle anlatır:

“Resûlullah efendimiz Eshâb-ı kirâmı ile oturuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer vardı. O esnâda Hz. Abbâs içeri girdi. Hz. Ebû Bekir ona yer verdi. Hz. Abbâs, Resûlullahla Ebû Bekir arasına oturdu. Resûl aleyhisselâm bu hareketinden dolayı Hz. Ebû Bekir’e buyurdu ki:

- Büyüklerin kıymetini büyükler bilir.”

Ben Abbâs'danım

Peygamber efendimiz Hz. Abbâs hakkında yine buyurdular ki:

(Bu Abdülmuttalib oğlu Abbâs’dır. Kureyşte en cömert ve akrabâlık bağlarına en saygılı olandır.)

(Abbâs, bendendir. Ben Abbâs’danım.)

(Abbâs, amcamdır. Beni korumuştur. Ona ezâ eden, bana ezâ etmiş olur.)

(Abbâsoğullarından melikler olacak, ümmetimin başına geçecekler. ü teâlâ dîni onlarla azîz ve hâkim kılacak.)

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, ekseriyâ şöyle derdi:

- Kendisine iyilik yaptığım hiç kimsenin kötülüğünü görmedim. Kendisine kötülük yaptığım hiç kimsenin de iyiliğini görmedim. Onun için, herkese iyilik ve ihsânda bulunun! Çünkü bunlar, sizi kötülüğün zararlarından korur.

İbni Şihâb’dan bildirildiğine göre; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in hilâfetleri sırasında, kendileri bir binek üzerinde iken Hz. Abbâs’a rastlarlarsa, bineklerinden inerler, onunla beraber gideceği yere kadar yürürler, sonra dönerlerdi.

 
 
 
okumanız dileğimle
Moderatöre Bildir   Logged

on demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun,
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun;
Her yanda tamburlar çalınsın; neyler duyulsun..
Ne olur hiç olmazsa gurûbum tulû olsun..!
NEYİN EKSİK OLUR YA RAB
BU DA BENİM DÜĞÜNÜ OLSUN...