Sadakat İslamî Forum
 
*
Selamün Aleyküm; Ziyaretçi kardeşim. Ailemiz ferdiysen giriş yap. Değilsen Sadakat Ailesine 10 sn de katılabilirsin. Aralık 03, 2008, 06:45:04 ÖÖ


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 [2] 3 4 5   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Erkek sahâbiler...(R.A)  (Okunma Sayısı 10974 defa)
tarhun
aktif okur
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 194



« Yanıtla #20 : Eylül 21, 2004, 08:53:32 ÖS »

RABBIM BAŞTA SEVGİLİ RESULÜMÜZ S.A.V  ONUN SAHABİLERİNİN HUSUSİYLE MUS'AB BİN UMEYR R.A NIN ŞEFAATLERİNE BİZLERİ NAİL EYLESİN.
Moderatöre Bildir   Logged

MUHABBETTEN MUHAMMED OLDU HASIL
MUHAMMEDSİZ MUHABBETTEN NE HASIL
verda
okur
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 83



« Yanıtla #21 : Eylül 21, 2004, 10:33:45 ÖS »

Amin Amin
razi olsun..
Moderatöre Bildir   Logged
AngeL_
aktif okur
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 206



« Yanıtla #22 : Eylül 27, 2004, 04:07:00 ÖS »

razı olsun....
Moderatöre Bildir   Logged

color=olive]Yıkanlar hatır-ı naşadımı Ya Rab Şâd olsun
Benimçin Nâmurad olsun diyenler Bermurâd olsun
[/color]
SLEME
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 12

Avatar Yok


WWW
« Yanıtla #23 : Ekim 18, 2004, 08:13:08 ÖÖ »

Mehmed Zahid Kotku (RhA)

Kuveyt'ten gelmiş. Dünyanın meşhur zenginlerinden bir efendi. Yedi sene evvel yirmi milyon lira zekât verdiğini duymuştum ben, bu efendinin. Bütün dünya alemindeki müslümanlarla rabıtası vardır. Her tarafın imdadına yetişir elhamdü lillâh.. Buraya da gelmiş. Burdan da Milano'daki İslâm Cemiyeti'nin toplantısına gidiyormuş. İşi gücü böyle, müslümanların yardımına koşmak...

Konuşma esnasında bize güzel bir nasihat da yaptı; müslümanlar hakkında, müslümanların nasıl olması gerektiği hakkında...

Her zaman okuruz, Ves-semâi zâtil-bürûc sûresini. Bu sûrede anlatılıyor ki, o zamanın hükümdarları hendekler kazdırmışlar; diyenleri hendeğe attırmışlar. O günün müslümanlarını ateşe atmışlar. Hendeklere büyük büyük ateşler yakıyorlar, "Ya benim dinimden olacaksın, ya da gir ateşe!" diyorlar. Müslüman olanlar, hiç istiflerini bozmamışlar, o ateşte yanmağa razı olmuşlar ve atlamışlar ateşe...

Bir kadın gelmiş, kucağında da çocuk var kadının; tereddüt ediyor... Belki, çocuğu için tereddüt ediyor. Çocuğa lisan veriyor:

"--Ana, ne düşünüyorsun?.. Ebediyet aleminde uzun boylu yanmaktansa, burda beş-on dakika yanmayı tercih edelim. At kendini!" diyor.

O da atıyor. Sûre-i Bürûc'da tafsilatıyla, uzunca anlatılıyor.



Müslümanlık çok güzel bir dindir. Öyle ne derler, her gürültüye pabuç bırakmamak bakımından, güzel bir derstir hepimize... -u Teàlâ'nın verdiği ecel, hiçbir zaman değişir değildir. Ecelden evvel kimse ölmez, ecelden sonraya da kimse kalmaz. Muayyen dakika ne zamansa, o zaman alırlar canı... Şunun bunun müdahalesi ile bugün ölenler var mesela; hep bunlar ecelleriyle ölmüşlerdir. Ecelsiz ölen yoktur. Onlara ecel o şekilde takdir olunmuş ve o şekilde gitmişlerdir. Binâen aleyh, bundan kurtulmanın çaresi de yoktur. Şöyle yaparsan kurtulursun, böyle yaparsan kurtulursun demek boştur. Korkaklığın da ölüme faydası yoktur.

Onun için, hepimizi affetsin... Bize lütfettiği bu İslâm dininin kadr ü kıymetini anlamak, şuurlu bir müslüman olabilmek devletini cümlemize nasîb eylesin... Dünyanın gözü de hep bizlerde... hepimize sağlam akîde ihsan buyursun... Metanet versin, sabr ü selâmet versin...

Bize de sabır tavsiye etti. Estaizü billâh:

(Vallàhu meas-sàbirîn) diye Kur'an'ın bir çok yerlerinde gelir; sabırlılarla beraberdir. Sabreden derviş, muradına ermiş derler. Onun için, her zorluğa göğüs germek ve yılmadan İslâm'ın müdâfii ve muhafızı olmak hepimizin vazifesidir.

İslâm'ın iki yolu var: Birisi emr-i ma'ruf, diğeri nehy-i anil-münker... Bununla her müslüman me'murdur. Bu, devletin polisine, jandarmasına ait bir şey değildir. Her müslüman hem emr-i ma'ruf yapacak, hem de nehy-i anil-münker yapacak. Fenalıklara engel olmağa çalışacak; iyilikleri de teşvik edecek, yaptırmaya çalışacak...



Cuma günü söyleyeceğim bir Mus'ab vardı. Şimdi de söyleyivereyim de, cumaya yine söylerim:

Mus'ab isminde birisi, Umeyr'in oğlu... İlk müslümanlardan. İslâmiyeti çok acı... Şimdi, Peygamberimiz saklı, iman âşikâre değil yâni. Bir evde etrafına gelen beş-on kişiye müslümanlığı anlatıyor. Mus'ab da duymuş ki, müslümanlık diye bir şey var ortada. Acaba nedir diyerekten, Peygamberimiz'in gizli olduğu yeri buluyor. Giriyor içeriye, dinliyor. Peygamber SAS nasihat ediyor, dini anlatıyor. Hristiyanlıkla mukayese ediyor, bir şeyler yapıyor.

Mus'ab, gayet zengin bir adamın evlâdı... Çok güzel, çok da zengin... Çok da şık giyinen bir genç... Müslüman oluyor. Müslüman olanlara çok eza, cefa yapıyorlar. Yaşama imkanı yok gibi o devirlerde, müslüman olanların... Diyor ki:

"--Ben kimseden korkmam ama, anamdan korkarım. Anam benim müslüman olduğumu duyarsa, kimbilir bana neler yapar? Annedir çünkü... Haber vermeyin ona!" diyor.

Fakat bir müşrik annesine, "Senin oğlun da müslüman oldu." diyor. Annesi de bunu hapsediyor, odanın birine kilitliyor.



O zamanlar müslümanlar, Mekke'yi terkedip Habeşistan'a kaçmaya mecbur oldular. O sıralarda Mus'ab da bir yolunu buldu, Habeşistan'a kaçanlarla beraber o da kaçtı. Şimdi biz, bu mahalleden öbür mahalleye, bu komşudan, öteki komşuya gitmeye zorlanıyoruz. Zorluk var diyoruz, şu bu diyoruz, binbir bahane buluyoruz. O günkü devirde, Mekke'den çıkıp da ta Habeşistan gibi diyara gitmek, lafta kolaydır. Vasıta yok, hep yayan yapıldak...

Gidiyorlar, fakat orda barınamıyorlar. Bir müddet sonra, yine geri dönüyorlar. Geri döndükleri vakitte, annesi bunu yine hapsediyor. O zaman SAS Hazretleri, onu Medine-i Münevvere'ye kaçırıyor. Peygamber o zaman Mekke'de, İslâm da daha gelişmiş değil...

Orda, Peygamber SAS gelinceye kadar, tam yetmişiki kişinin müslüman olmasına sebep oluyor. Orda durmuyor, etrafındaki köylere gidiyor, kasabalara gidiyor, cemaatlerin arasına gidiyor. Putların fenalığından bahsediyor, İslâm'ın ulviyetinden, 'ın birliğinden bahsediyor. İnsanların içlerinde nasibleri olanlar müslüman oluyorlar.



Neticede bir köye gidiyor. Orda müslümanlığı anlatmaya çalışırken, oranın ağası olan herif kızıyor, "Bu ne demek?" diyor. Hemen kılıncını çekiyor, geliyor, onun başına dikiliyor:

"--Eğer yaşamak istiyorsanız, gidin burdan!.. Yoksa, kafanızı keseceğim!" diyor.

Mus'ab zavallı, güzel de idareci bir efendiymiş. rahmet eylesin...

"--Efendi, biz buraya döğüşmeye gelmedik. Ben konuşuyordum. Müsaade et, otur, sen de dinle!.. Hoş görürsen ne a'lâ; görmezsen biz de bırakır gideriz. Zorla işimiz yok." filân diyerekten adamı iknâ ediyor.

Oturtuyor oraya, ona güzel bir Kur'an okuyor. Peygamber'den aldığı ilhamların bazılarından, putların boş şey olduğundan bahsederekten, adamın gönlünü yumuşatıyor. "Eşhedü en lâ ilâhe illAllah, ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû" dedirtiyor. Evvelâ konuşmayın diyor; arkasından da kelime-i şehadet getiriyor, müslüman oluyor.

Onun için, telkinin çok faydası var. Usûlü dairesince, kavgaya gürültüye lüzum yok... Put dediğin senin taştan yapılmış, cansız bir mahlûk... O mahluktan medet ummak ne kadar cahilâne bir şey! Bugünün münevveri bile buna aldanmakta... Bugünün münevverleri bile --Allah korusun-- yine bu taşlara tapınmaktalar, şefaatçi diyerekten. Hiç taştan şefaatçi olur mu?..



Şimdi, Peygamber SAS Medine'ye hicret etti, geldi. Geldikten sonra Bedir Harbi oldu. İkinci harb Uhud Harbi oldu. Uhud Harbi'nde Cenâb-ı Peygamber bayrağı Mus'ab'a veriyor. Mus'ab böyle iki tarafa koşturuyor, askeri şecaate getiriyor. Düşman da kalabalık tabii. Orada ecel gelmiş. Bir düşman süvarisinin hücumuna uğrayaraktan kolları kesiliyor, kendisi de orda bayrak elinde, şehid düşüyor.

Cenâb-ı Peygamber, harb sonunda şehidleri toplarlarken, Mus'ab'a çok ağlamış. Çünkü Mus'ab çok zengin bir babanın evlâdı, çok ferah fahur büyümüş; fakat, İslâmiyet uğrunda o fedâkârlığa katlanmış. Aç, yarı aç yarı tok, bir gün aç bir gün tok, hep İslâmiyet lehinde çalışmalar yapıyor; en nihayet de şehadet şerbetini içiyor.

Bir gün Rasûlüllah SAS onu görmüş. Kış günü, üşümüş, üstünde bir şey yok. Kendini muhafaza için bir posta bürünmüş giderken, Rasûlüllah demiş ki:

"--Şuna bakın! Bir babanın ne kıymetli bir evlâdı idi. Bugün, İslâm yolunda her şeyini bıraktı. Anasını da bıraktı, babasını da bıraktı, malını mülkünü de bıraktı. İslâm fedaisi!.." diyerek, daha hayatında iken onu öyle görünce ağlamış.

Onun için, Celle ve A'lâ cümlemize din ve iman aşkı, iman gayreti versin de, dinimizi yalnız kendimize hasretmeyelim. Etrafımızdaki insanlara, komşulara dinin fadàilinden bahsetmekte ne beis var?.. İyilikle güzellikle anlatmaya çalışalım! Bu fena, at onu dışarıya... Bu da kötü, onu da at dışarıya... Biz bize kalalım mı?.. O, kâfirleri yola getirmiş, bizimkiler de herhalde yola gelir. Gelecek olanı tabii...

affetsin kusurlarımızı... İmanımızda kemâl nasîb etsin... Sevdiği, razı olduğu kulları arasına cümlemizi kabul etsin...

Bu dünya fânî diyoruz ama, dilimiz diyor. Ashab bunu güzel anlamış, dünyaya hiç metelik vermemiş... Nasıldı o Selmân-ı Fârisî?.. Evinde bir şey yok, "Ben nasıl gideceğim huzur-u Rasûlüllah'a?" diye ağlıyor. Biz ne yaparız bilmem. Dünyaya o kadar bel bağlamışız ki, bu bel bağlayış bizi her fedakârlıktan uzak ediyor. "Ne yapalım çoluk var, çocuk var, ev var, bark var..." diyoruz.

Selman'ın babası çok zengin, emtiası çok, her şeyi çokmuş. Mus'ab'ınki de öyle ama, iman için hepsini feda etmişler. Hiçbir şeyi gözleri görmüyor.

O günkü ilimle bugünkü ilim arasında dünya kadar fark var ama, bugünkü bilgiler dilde, içeriye inmiyor. O gün böyle bilgilerin hiçbiri yoktu ama, iman bilgisi hepsinin üstündeydi elhamdü lillâh!... onlara nasîb olan imandan, bir nebze de bize ihsân etsin inşâAllah...

El-fâtihah!..

5 Ekim 1978 Perşembe
_________________
ELBET PUT OLURLAR ÖPÜLEN ELLER ETEKLER
ELBET ÖPEN OLDUKCA OLUR ÖPTÜRECEKLER
Moderatöre Bildir   Logged

ÜN GELDİ AĞLADIĞIM GÜNLERE AĞLADIM.
BAHADIRHAN
aktif okur
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 181

Avatar Yok


« Yanıtla #24 : Ekim 18, 2004, 07:19:04 ÖS »

Amin, Yüce onlardan razı olsun.
Moderatöre Bildir   Logged
tarhun
aktif okur
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 194



« Yanıtla #25 : Aralık 18, 2004, 09:39:50 ÖS »

ÖMER B. HATTAB (r.a)

                  İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim
                  kılmak için Resulullah (s.a.s)'ın verdiği tevhidî mücadelede
                  ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil
                  Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden
                  nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört
                  yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire
                  1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da
                  Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna
                  mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı
                  olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).
                  Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı
                  hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde,
                  babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete
                  başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret
                  kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan,
                  Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke
                  eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin
                  sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması
                  durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve
                  dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket
                  edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların
                  çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık
                  vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123;
                  Üsdül-Ğâbe, IV, 146).
                  Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki
                  gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin
                  dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek
                  insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'ı
                  öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi
                  öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun
                  müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu.
                  Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer
                  (r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah
                  (s.a.s)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken,
                  yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle
                  öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)'i
                  öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak
                  istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine
                  girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması
                  gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle
                  eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an
                  okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip,
                  Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a),
                  eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı
                  darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa
                  yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını
                  bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya
                  başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti.
                  Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer
                  (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)'ın nerede
                  olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin
                  yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet
                  ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu
                  öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında
                  gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye
                  başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde
                  kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir. İyi bir
                  niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa,
                  onu öldürmek bizim için kolaydır" diyerek kapıyı açtırdı.
                  Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'ın iki yakasını tutarak;
                  "Müslüman ol ya İbn Hattab! ım ona hidayet ver!"
                  dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân
                  ettiğini açıkladı (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269;
                  Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986,
                  124 vd.).
                  Rivayetlere göre Ömer (r.a)'ın müslüman oluşu, Resulullah
                  (s.a.s)'ın yapmış olduğu; ım! İslâmı Ömer b. el-Hattab
                  veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt" şeklinde bir duanın
                  sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî,
                  el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd,
                  aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
                  Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O,
                  iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı
                  yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).
                  Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı
                  müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak
                  gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca
                  doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve müslüman olduğunu
                  haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o,
                  müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara
                  gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte
                  herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu
                  şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral
                  desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman
                  oluşu bir fetihti" (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III,
                  270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn
                  Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk
                  ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129).
                  Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre
                  karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden
                  mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden
                  beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.
                  Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'ın yanında
                  bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.
                  O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve
                  dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan
                  okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche
                  kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar
                  Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz.
                  Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde
                  yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz.
                  Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: "Ömer'den
                  başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O,
                  hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna
                  taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri
                  gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi
                  yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at
                  namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve
                  onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını
                  yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip
                  etsin" dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi
                  (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud;
                  "Onun hicreti bir zaferdi" (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-Ğâbe,
                  IV, 153) demektedir.
                  Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen
                  bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah
                  (s.a.s)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine
                  başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri
                  sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun
                  daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu.
                  Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade
                  etmekteydi: "Allah, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı"
                  (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).
                  Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine
                  ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan
                  olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci
                  yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.
                  Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır
                  koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin,
                  İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki
                  hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep
                  olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine
                  görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o,
                  Resulün, Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket
                  etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen
                  kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.
                  Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan
                  karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok
                  edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in
                  kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a)
                  olmuştur.
                  Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i
                  kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini
                  açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes
                  Ömer (r.a)'ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber,
                  onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha
                  (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer'i hafife
                  tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin?
                  Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir" demişlerdi. Hz.
                  Ebû Bekir onlara; "Derim ki: ım! Kullarının en iyisini
                  onlara halife yaptım" karşılığını vermişti. Sonra da Hz.
                  Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini
                  yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman
                  dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at
                  edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in
                  II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu
                  (Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.;
                  Suyûtî a.g.e., 92-94).
                  Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler
                  Resulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın
                  hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida
                  ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi.
                  Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara
                  ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim
                  güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî
                  seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)'ın
                  vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini
                  bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî
                  akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden
                  ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî
                  faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düşen, bu
                  siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan
                  Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte
                  taraftan İran cephesinde netice almak için ordular
                  sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete
                  uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek
                  doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla
                  İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh
                  yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye
                  yönelen Muğîre b. Şu'be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele
                  geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.
                  Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî
                  harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar
                  fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki
                  hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek
                  zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart
                  olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini
                  bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz.
                  Ömer (r.a)'a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri
                  gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den
                  komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola
                  çıktı. Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat
                  Kudüs'e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz.
                  Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye
                  geri döndü.
                  Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz.
                  Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini
                  kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında
                  başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve
                  Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün İran
                  toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars
                  cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.
                  Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu
                  harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, müslümanları
                  Mısır'dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara
                  girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti
                  (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Mısır'da da Bizans'ın
                  hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün
                  yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp,
                  İstanbul t.y., I, 285-286).
                  İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan
                  gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek
                  kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran
                  devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar
                  İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman
                  olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek
                  istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi,
                  geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.
                  Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki
                  engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da
                  henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti
                  teşkilatlandırmaya çalışıyordu.
                  Hz. Ömer'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara
                  dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına
                  alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların
                  çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı.
                  İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin
                  sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin
                  etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması
                  zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının
                  tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının
                  kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.
                  Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını
                  korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı
                  çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her
                  ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de,
                  onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz
                  konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için
                  kurulmuştur.
                  Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri
                  bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.
                  Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için
                  valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk
                  kimsedir. O, Kufe'ye, Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b.
                  Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine'deki
                  kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından
                  birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer, tayin ettiği
                  kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair
                  talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını
                  tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm
                  Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).
                  Hz. Ömer (r.a)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla
                  müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O,
                  mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların
                  sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu
                  konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark
                  yoktur.
                  O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve
                  yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra
                  köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân
                  oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı
                  gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da
                  yardımlarda bulunmuştur.
                  Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara
                  ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar
                  açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i
                  okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin
                  verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın,
                  müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının
                  yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade
                  etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an,
                  Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük
                  meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her
                  tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin
                  tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed
                  en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I,
                  317).
                  İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında
                  ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan
                  takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan
                  problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).
                  İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir
                  coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine
                  rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran
                  bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da
                  Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde
                  henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı
                  tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in, devleti
                  müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken,
                  bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de
                  para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in
                  Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de
                  bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî
                  Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).
                  Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek
                  saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman
                  bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah
                  şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından
                  gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri
                  kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit
                  edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti.
                  Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe
                  bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.
                  Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra
                  İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de
                  bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin
                  sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer,
                  Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz
                  bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını
                  verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe
                  mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir
                  kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.
                  Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi
                  karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer
                  (r.a), haberleşme açısından endişe duyduğu için Kendisiyle
                  Mısır'daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul
                  etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı
                  şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine
                  askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.
                  Hz. Ömer'in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren
                  meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne
                  başvurur, onlarla istişare ederdi. O "istişare etmeden
                  uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur" demekteydi.
                  İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi
                  müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden
                  Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin
                  görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve
                  uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde
                  bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi.
                  Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle
                  alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi
                  onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet
                  anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.
                  Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça
                  sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz
                  yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır,
                  onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek
                  için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: "Fırat
                  kıyısında bir deve helak olsa, bunu Ömer'den sorar diye
                  korkarım" sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden
                  uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için
                  seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli
                  dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine
                  ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri
                  dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde
                  ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde
                  adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında
                  rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun
                  en açık delilidir.
                  Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin
                  dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve
                  Eslem'e; "Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış
                  biri var. Haydi onların yanına gidelim" dedi. Oraya
                  gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere
                  bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer,
                  onlara; "Işıklı aileye selâm olsun" dedi. Kadın selâmı
                  aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona
                  yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın,
                  karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla
                  tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su
                  bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi
                  ve; "Allah bunu Ömer'den elbette soracaktır" diye ekledi. Hz.
                  Ömer, ona; "Ömer bu durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda
                  kadın;
                  "Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu"
                  karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek
                  Eslem'le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları
                  yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a);
                  "Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için
                  bırak da yükümü kendim taşıyayım" diyerek buna izin vermedi;
                  çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada
                  bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları
                  doyurdu. Eslem; "O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan
                  dumanları seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer oradan
                  ayrılırken kadın; "Siz bu işe Ömer'den daha layıksınız" dedi.
                  Hz. Ömer;
                  "Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada
                  bulursun" dedi.
                  Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede
                  gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.
                  İlmi
                  Hz. Ömer'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle
                  devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu
                  teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek
                  için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer
                  (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren
                  kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme
                  kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye
                  başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî
                  hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer'in
                  içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi
                  vardır ve Resulullah (s.a.s)'ın hadislerinden başka hiç bir
                  şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs
                  Kal'acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta
                  Hz. Ömer'in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak
                  ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).
                  Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz
                  davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazı
                  kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler
                  için şahid istemişti. Hz. Ömer'in kendisinden beş yüz otuz
                  dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123).
                  Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim
                  sahibiydi. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, kendisine
                  Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdiği
                  sorulduğunda: "Ebu Bekir ve Ömer'den başkasının fetva
                  verdiğini bilmiyorum" karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm
                  Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).
                  Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda
                  şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk
                  iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan
                  sonra ise bu sertliği İslâm'ın lehine müşriklere karşı
                  yönelmiştir.
                  Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve
                  hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak
                  ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat
                  göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk
                  önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya
                  toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu yasakladım.
                  İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler.
                  'a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara
                  uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım".
                  Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça
                  mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir
                  devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve
                  sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks
                  elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde
                  alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun
                  müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu
                  zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.
                  Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken
                  beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için
                  de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve
                  mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer
                  şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir.
                  Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa
                  şiir yazmıştır.
                  Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi.
                  Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı
                  nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "ve
                  namazı ailene emret" (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak
                  uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac
                  farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat
                  riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında
                  öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız
                  kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm
                  döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile
                  getiriyordu:
                  "Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna,
                  nefsime zulmetmiş bulunuyorum" (Şıblî, a.g.e., II, 373).
                  Hz. Ömer (r.a)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer
                  (r.a), Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları
                  tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan
                  eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna
                  rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla
                  hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su
                  taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için
                  mescid'in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu.
                  Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde
                  hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı
                  dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih
                  etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri
                  gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i
                  ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline
                  sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer
                  (r.a), Ahnef'i gördüğünde ona; "Gel de kovalamaya katıl.
                  Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı
                  olduğunu biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu
                  kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi
                  görevlendirmediğini söyleyince O; "Benden daha iyi köle
                  kimmiş?" diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I,
                  384-385). Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer
                  (r.a)'ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş
                  oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve
                  makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış
                  tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir
                  örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak
                  bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından
                  kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)'a âdil
                  sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim
                  kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer
                  (r.a) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber
                  (s.a.s)'in Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de
                  bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen
                  araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak,
                  Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir
                  vakıf şartnamesi de düzenlemişti: "Bu arazi satılamaz, hibe
                  edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere,
                  akrabaya, kölelere, yolunda, yolcu ve misafirlere
                  harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde
                  ve yedirmesinde bir sakınca yoktur" (Buharî, Şurût, 19).
                  İslâmda ilk vakıf olayı budur.
                  Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı
                  kendi iaşesinin temini için Ashab'a müracaat etmiş, Hz. Ali
                  (r.a)'ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde
                  devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında
                  müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashab'a
                  verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak
                  onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a), yemek
                  olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman
                  kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.
                  Hz. Ömer (r.a)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda
                  sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar
                  tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan
                  çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (s.a.s)'in yanına
                  gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir şey istemek için orada
                  bulunan kadınlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarında hemen
                  kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde
                  Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; "Allah yaşını
                  güldürsün ya Resulullah" dedi. Bunun üzerine Resulullah
                  (s.a.s); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini
                  işitince perdeye koştular" dediğinde Hz. Ömer; "Ya Resulullah,
                  onların çekinmesine sen daha layıksın" dedi. Sonra da
                  kadınlara dönerek; "Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah
                  (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?"
                  diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; "Evet. Sen Resulüllah
                  (s.a.s)'den sert ve haşinsin" dediler. Resulullah (s.a.s),
                  Nefsim yed-i Kudretinde olan 'a yemin olsun ki, şeytan
                  sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi"
                  (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).
                  Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle
                  buyurmuştu:
                  "Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer'e saygı duymasın.
                  Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın"
                  (Suyûtî, a.g.e., 133).
                  Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda
                  Ömer (r.a)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: "Sizden önce
                  geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim
                  ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır"
                  (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'ın
                  işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir
                  anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s);
                  doğruyu Ömer'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır"
                  (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında
                  da Hz. Ömer'i göstererek şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı
                  sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı
                  bulunacaktır" (Suyûtî, aynı yer).
                  Ömer (r.a)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha
                  önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir.
                  Hz. Ömer şöyle demiştir: "Rabbime üç şeyde muvafık düştüm:
                  Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde" (Müslim,
                  Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemiştir.
                  Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah
                  (s.a.s)'e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab;
                  Hz. Ömer (r.a)'ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler
                  için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).

Moderatöre Bildir   Logged

MUHABBETTEN MUHAMMED OLDU HASIL
MUHAMMEDSİZ MUHABBETTEN NE HASIL
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4503



WWW
« Yanıtla #26 : Mart 18, 2005, 10:32:16 ÖS »

EBU ZERR -I GIFARI r.a.

Ebû Zerr Gifari (ra)... İlk Müslümanlardan... Sahâbî Ebû Zerr, Benû Gıfâr kabilesine mensub olup doğum tarihi bilinmemektedir. H. 31 (M. 651/652) yılında Mekke ile Medine arasında bir yer olan er–Rebeze’de vefât etmiştir. Ebû Zerr (r.a)’in annesinin künyesi Ümmü Cündüb’dür. Hz. Cündüb b. Cenâde’nin künyesi Ebu Zerr’dir. İslâm tarihinde isminden ziyade bu künyesi ile meşhur olup bununla anılmaktadır.

Ebû Zerr el–Gifârî’nin kabilesi ve ailesi genellikle câhiliye devrinde yol kesmek, kervanları soymak ve eşkıyalık yapmakla tanınırdı. Ebû Zerr, cesareti ve atılganlığı ile o kadar büyük bir şöhret yapmıştı ki, ismini duyan, olduğu yerde korkudan titrerdi.

Genç yaştaki Ebû Zerr hazretleri bir gün, birdenbire değişerek mesleğini bırakıp haniflerden oldu. İslâm’ın henüz zuhur etmediği bir zamanda yolunu tuttu. Öyle ki, etrafındakilere, “’tan başkasına ibadet edilmez. Putlara tapmayınız, onlardan hiçbir şey istemeyiniz!” demeye başladı. Böylece hak yolunu bulmuş ve lebbeyk demişti. Bu husustaki ifadesine göre, müslüman olmadan üç yıl evveline kadar kendine mahsus bir şekilde ’a ibadet ettiğini ifade etmiştir.

Ebû Zerr (r.a.), İslâm daha duyulmadan hakkın dâvetine cevap veren ve ruhen iman eden büyük sahâbîlerden biridir. Ebû Zerr hazretlerinin İslâm ile müşerref olması başlı başına bir olaydır. Şöyle ki: Bir gün, Gıfâroğulları kabilesine mensub bir kişi, Mekke’den kendi kabilesine döndüğünde doğru Ebû Zerr’e gitti ve Mekke’de bir zatın zuhur edip kendisinin peygamber olduğunu iddia ederek insanları yeni bir dine dâvet ettiğini ve Cenâb–ı Hakkın vahdâniyeti hakkında halka talimatta bulunduğunu haber verdi. Ve bu işi tahkik etmesini ilâve etti. Kabiledaşının vermiş olduğu bilgileri dikkatle dinleyen Hz. Ebû Zerr, karşısındakinin sözleri bittikten sonra:

“Cenâb–ı Hakk’a yemin ederim ki, bu zat, iyilikleri öğrenmeleri ve kötülüklerden sakınmaları için halka nasihatler yapmaktadır” dedi.

Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Ebû Zerr Mekke’ye gitti. Bu sırada Hz. Muhammed’in Mekke’deki durumu çok kritik olduğundan, ashabı onu büyük bir titizlikle koruyor ve bulunduğu yeri hiç kimseye açıklamıyorlardı. Ebû Zerr, Hz. Peygamber’i kime sorduysa bir cevap alamadı. Çaresiz Kâbe’ye gitti. Zemzem suyundan içerek biraz rahatladı. Tekrar Hz. Peygamber’i aramaya çıktı. Yine kimseden bir cevap alamadı. Bu arada tesadüfen karşısına çıkan Hz. Ali’ye sordu ise de yine bir cevap alamadı. Birkaç gün böyle geçti.

Nihâyet kendisinin Rasûlullah’ın nübüvvetini ve onu aradığı hususu Rasûlullah’a bildirilince önce şekli şemâili ve durumu tetkik edildi. Sonra zararsız bir kimse olduğu anlaşılınca Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygamber’e götürüldü. Rasûlullah ile yaptığı kısa bir konuşma ve görüşmeden sonra kelime–i şehâdet getirerek İslâm’a girdi. Artık bu günden itibaren bütün kuvvet ve kudretiyle bütün aşk ve şevkiyle, bütün cesaret ve şecâatiyle İslâm’ı yaymaya ve öğretmeye başladı. Ebû Zerr (r.a.) kardeşi Uneys (veya Enis’in) de İslâm’a girmesini sağladı. Kabilesinde de İslâm’a dâvet faâliyetlerine girişti ve birçoğu onun eliyle Müslüman oldu. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra meydana gelen Bedir, Uhud, Hendek ve diğer gazvelere katıldı. Tebük gazvesinde İslâm ordusu hazırlandığı zaman Ebû Zerr gecikmiş; devesinin bitkinliğine rağmen Rasûlullah’ın ardından yürüyerek Tebük seferine katılmıştı. Mekke fethi sırasında kendi kabilesinin sancaktarlığını yapmıştır.
Moderatöre Bildir   Logged

kurbaninizi verdinizmi kur´an talebeleri kurbanlarinizi bekliyor.
Mustafax67
araştırmacı
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 494



« Yanıtla #27 : Mart 22, 2005, 12:29:14 ÖÖ »

kardesim sizin buna yazdinigz icin razi olsun.bun ben bilmiyordum.simdik onu ben de biliyorum
Moderatöre Bildir   Logged

DININ diregi NAMAZ dir!!!!!
Evfacan
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 412



« Yanıtla #28 : Mart 22, 2005, 01:13:11 ÖÖ »

. Bu Ebû Zerr Gifari (ra) gerek camilerde gerekse baska yerlerde hic duymamistim. Ilginc ...............
Ilk müslümanlardan biri olmak ne güzel bir nimet olasi gerek.  Açık ağızlı gülümseme :D
Saygilar
Moderatöre Bildir   Logged

Yiğit yaralı olur - Yine dağ gibi durur
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4503



WWW
« Yanıtla #29 : Ağustos 23, 2005, 12:00:33 ÖÖ »

Ebû Zer Gıfârî hazretleri



Ebû Zer Gıfârî hazretleri, Eshab-ı kiramın meşhurlarından olup, zahidliği, yalnızlığı ve sözünde durmadaki sadakatiyle meşhurdur. Resûlullah efendimize bi’at ederken “Hak teâlânın yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldanmıyacağına, ne kadar acı olursa olsun daima doğru sözlü olacağına” söz vermişti. Ömrünün sonuna kadar hep böyle kaldı. Bu hususta Resûlullah efendimiz, “Dünyaya Ebû Zer’den daha sadık kimse gelmedi” buyurmuşlardır.

Ebû Zer, dünyaya hiç değer vermezdi. Son derece kanaatkâr, fakir ve yalnız yaşardı. Peygamber efendimiz bu sebeble ona “Mesîh-ül-islâm” lâkabını vermişti. Peygamberimize tam bağlanıp, O’nun sevip, beğendiğini seven, Onun sevmediğini ve beğenmediğini sevmeyen Ebû Zer, Resûlullahın vefâtında da yanında bulunmuştur. Peygamberimizin vefâtından sonra Şam’a çekilip, son derece mahzun ve yalnız yaşadı.

Tebük muharebesinde Ebû Zer Gıfârî hazretlerinin devesi pek zayıf ve dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Yolun ortasıda devesi çöküp kalınca, devesinden indi. Eşyasını sırtına yükleyerek orduya yetişti. Alnız başına tenha bir yere oturdu. Peygamberimiz , Hz. Ebû Zer’i böyle tenhada görünce “ü teâlâ, yalnız başına yürüyen, yalnız başına vefât edecek olan ve yalnız başına haşrolunacak olan Ebû Zer’e rahmet eylesin” buyurmuşlardır.

Şüphelilerden ve haramlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakirlere dağıtırdı. Herkesin böyle yapmasını isterdi. Fakat oranın zenginleri Ebû Zer’in bu durumunu beğenmediler. Oradan gitmesi için Hz. Osman’a mektup ile bildirdiler. Böylece Medine-i Münevvre’ye davet edildi.

Hz. Osman, Şam halkının kendisinden şikayet sebebini sordu. Ebû Zer de hâdiseyi olduğu gibi anlattı. Bunun üzerine Hz. Osman “Yâ Ebâ Zer, halkı zühd yoluna zorla sokmak imkânsızdır. Benim vazifem, onlar arasında Hak teâlâ hazretlerinin emriyle hükmetmek ve onları çalışma, iktisat tarafına teşvik eylemektir.” buyurdu. Sonra Ebû Zer, Resûlullah bana “Binalar Seldağı’na ulaştığı zaman, sen Medine’den ayrıl” diye emretmişlerdi. İzin verirseniz, ben Medine’den gideyim dedi.

Hz. Osman müsaade buyurdular ve bir deve sürüsü ile, iki köle verdiler. Yetecek miktarda yiyecek ve hediyele