Sadakat İslamî Forum
 
*
Selamün Aleyküm; Ziyaretçi kardeşim. Ailemiz ferdiysen giriş yap. Değilsen Sadakat Ailesine 10 sn de katılabilirsin. Aralık 03, 2008, 06:29:27 ÖÖ


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 2 [3] 4 5   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Erkek sahâbiler...(R.A)  (Okunma Sayısı 10972 defa)
sıddık-birgüvi
araştırmacı
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 314

Avatar Yok


« Yanıtla #40 : Mart 22, 2006, 02:35:59 ÖÖ »

Hem zenci hem de yaşlı bir kadındı.

Bunlara fakirlik de eklenince tamamen içine kapanmış ve kimselerle görüşmez olmuştu.
Fakat bu haliyle de mescidi temizlemekten de geri kalmazdı.

Cemaat dağılınca hemen resulullah (SallAllahü Aleyhi vesellem)'ın mescidine gelir,
kıyıda köşede kalan çöpleri toplar ve ortalığı temizledikten sonra,
elindeki değneği yardımıyla zorlukla yürüyerek Medine dışındaki evine dönerdi.


Adeta kendini mescidin hizmetine adamış bir melek gibiydi.
Yaşlı kadın günün birinde vefat etti.
Komşuları, onu basit bir cenaze merasimiyle defnettiler.
Yaşayışından kimsenin haberi olmayan zenci kadının vefatından da fazla kişinin haberi olmamıştı.

Durumu Peygamber Efendimiz işitince sordu:
"Neden vefat haberini bana duyurmadınız?"

resulullah (SallAllahü Aleyhi vesellem)'ın etrafındaki nur halkasını oluşturan sahabeler, birbirine güvenip o yaşlı kadının vefatını duyurmamış olmalıydı.
resulullah (SallAllahü Aleyhi vesellem), oldukça üzgün bir vaziyette zenci kadının kabri başına gitti ve tekbir getirerek cenaze namazını bizzat kıldı.
kainatın efendisi (s.a.v), ashabının göz yaşları arasında o yaşlı zenci kadın için dua etti.  :gul:
Moderatöre Bildir   Logged
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4503



WWW
« Yanıtla #41 : Mart 29, 2006, 11:08:03 ÖS »

Hazreti hanzala.

Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretlerinin henüz yeni evlendiği günün gecesiydi. Sevgili Peygamberimiz, eshâbını toplayarak islâma saldırmak ve yok etmek için bütün savaş hazırlıklarını tamamlayan Mekkeli müşriklere karşı harp yapılması kararını vermişlerdi. Harbe katılacak sahâbiler tek tek evinden çağırıldı. Harp haberini duyuran haberci, Hanzala'nın evine uğradı. Bu karar ve resûlullah Efendimizin emri ona da ulaştı. Emri duyan Hanzala, boy abdesti alma fırsatını bulmadan Uhud'a gitmek üzere hemen sahâbenin arkasından koşmaya başladı ve eshâbının arasına katıldı.

Harp sona erince Müslümanlar Medine'ye dönmeye başladılar. Harbe iştirak edenlerin yakınları acaba bizden geriye dönen olacak mı heyecanı içerisinde yollara sıralanmışlardı. Bunların arasında henüz bir günlük evli olup, gece yarısı sevgili peygamberimizin emrine uyarak harbe giden ve şehitlik şerbeti içen hazreti Hanzala'nın dul hanımı da vardı.Herkes büyük bir heyecanla harpten dönenlere yakınlarını soruyor, fakat hiç kimse kimseye cevap vermiyordu. Ancak sorulan soruları sevgili peygamberimiz (a.s) cevaplıyordu. En son olarak soru sorma sırası, şehit olan Hanzala'nın hanımına gelmişti. Resûlullah Efendimize yaklaşarak:

- Ey! ın Resûlu! Hanzala nerede?
Sevgili peygamberimiz cevabında:
-''Hanzala şehit oldu'', buyurdu.

Bunun üzerine Hanzala'nın hanımı:

-Yâ Resûlullah, şu anda söyleceğim bir aile sırrıdır. Sizler de biliyorsunuz ki, kocamla daha henüz ilk evlendiğimiz geceydi. Kocam Hanzala, sizin mübârek emrinize uyarak boy abdestini alamadan harbe katıldı. Bildiğiniz gibi şehit oldu. Bu sebeple, emir veriniz de kocamı bulsunlar ve yıkasınlar, dedi.

Bunun üzerine sevgili peygamberimiz yarı hüzünlü bir şekild:
-Sen Hanzala için hiç merak etme! Ben Hanzala'yı rahmet suları ile melekler tarafından yıkanırken gördüm, buyurdu.

Bunun üzerine bütün sahâbiler Uhud yolunu tuttu ve herkes Hanzala'yı aramaya başladı. Daha sonra sahâbiler Hanzala'nın henüz vücûdu kurumamış ve ıslak bir şekilde buldular. Sevgili peygamberimizin müjdesini bizzat gözleriyle gördüler.

Bunun için O'na ''Gasilül- melâike'' yani (Meleklerin gusül ettirdiği Hanzala'' denir. Bu evlilikten Eshâbın büyüklerinden hazret-i Abdullah dünyaya geldi.
Moderatöre Bildir   Logged

kurbaninizi verdinizmi kur´an talebeleri kurbanlarinizi bekliyor.
sıddık-birgüvi
araştırmacı
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 314

Avatar Yok


« Yanıtla #42 : Mayıs 19, 2006, 12:28:01 ÖÖ »

.:..:.. HUBEYB BİN ADİY  ..:..:..Uhud savaşında bazı yakınları ölen müşrikler, Müslümanlardan bunların intikamını almak istediler. Alçakca bir plân hazırladılar. Hemen de planı tatbike koydular. Bu maksatla bir heyet Medine'ye giderek Resulullahın huzuruna çıkıp:
- Yâ ResûlAllah. Bizim kabîlelerimiz, İslâmiyeti kabûl ettiler. Yalnız Kur'ân-ı kerîm öğretmenine ihtiyâcımız var. Lütfen bize; İslâmiyeti, Kur'an-ı kerimi öğretecek kimseler yollar mısınız? diye ricada bulundu.
Sevgili Peygamberimiz kendilerine, 10 kişilik bir öğretmenler heyeti yolladılar. Başlarında,
Âsım bin Sâbit hazretlerinin bulunduğu bu heyette, Mersed bin Ebî Mersed, Hâlid bin Ebî Bükeyr, Hubeyb bin Adiy, Zeyd bin Desinne, Abdullah bin Târık, Muattib bin Ubeyd de bulunuyordu.
Bu öğretmenler kâfilesi, geceleri yürüyerek, gündüzleri gizlenerek Hüzeyl Kabilesi topraklarında, Reci' suyu başında, seher vakti konakladılar...
Bu sırada yanlarında bulunan Adal ve Kare kabilesi heyetinden biri, bir bahane ile yanlarından ayrıldı. Hemen Lıhyanoğullarına gidip, haber verdi.
Çarpışmaya karar verdiler
Çok geçmeden kâfilenin etrâfı sarıldı. 200'den fazla silâhlı eşkiyâ oradaydı.
- Bize öğretmen lâzım! diyenler, çekip gittiler. O güzîde Müslümanları, eşkiyâ ile karşı karşıya bıraktılar.
Lıhyânoğulları mensupları, esir ticâreti ile geçinirlerdi. Bu sebeple:
- Teslim olun. Canınızı kurtarın, teklifinde bulunuyorlardı. Asıl niyetleri onları Mekke'de köle olarak satmaktı. Böylece çok para kazanacaklardı. Çünkü Mekke'li müşrikler kendilerine:
- Yakaladığınız her Müslüman için, değerinden fazla para öderiz, demişlerdi.
Bunu Müslümanlar da duymuşlardı. Onun için, aralarında istişâre ederek çarpışmaya karar verdiler. Arkalarını dağa dönüp, kılıçlarını çekip, ın dîni uğrunda vuruşmaya başladılar.
İkiyüz kişilik düşmana karşı görülmemiş bir kahramanlıkla çarpıştılar. Üzerlerine saldıran kuvvetten bir kısmını öldürdüler.
Nihayet çarpışa çarpışa on Sahâbi'den yedisi okla vurularak orada şehid düştü.
Sadece Hubeyb bin Adiy, Zeyd bin Desinne ve Abdullah bin Târık kalmış, müşriklerle çarpışıyorlardı.
Çok geçmeden müşrikler, onları sağ olarak yakaladılar.
Arkadaşlarım bana örnektir
Lıhyanoğulları üçünü de yayların kirişleri ile bağladılar. Mekke'ye götürmek üzere yola çıktılar.
Abdullah bin Târık Mekkeli müşriklere götürülmeye râzı olmadı. Gitmemek için zorlandı.
- VAllahi ben size arkadaş ve yoldaş olmam! Şehid olan arkadaşlarım bana örnek ve önderdir, deyip, bir zorlayışta ellerini kurtardı.
Lıhyanoğulları O'nu taşa tuttular, sonunda O'nu da şehid ettiler.
Lihyânoğulları, Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinne'yi Mekke'ye götürüp müşriklere yüksek bir fiyatla sattılar.
Çünkü Hz. Hubeyb Bedr Gazâsında müşriklerden Hâris bin Âmir'i Cehenneme yollamıştı.
Onun oğulları şimdi kendisini almak için, büyük para ödediler.
Zeyd bin Desinne'yi de Safvân bin Ümeyye, Bedir savaşında öldürülen babası Ümeyye bin Halef'in intikâmını almak üzere satın aldı.
Mekkeli Müşrikler, Hz. Hubeyb ve Zeyd'i satın aldıktan sonra, onlara ne cezâ vereceklerini konuşuyorlardı:
- Hayır! Evvelâ işkence etmeliyiz.
- Ama Harâm aylar içinde bulunuyoruz!
- Evet! Bu sebeple, hemen öldüremeyiz! Harâm ayların geçmesini beklememiz gerek.
- O hâlde, hapsedelim.
- Ellerini, ayaklarını zincire vuralım! diyorlardı. Öyle yaptılar.
İntikam hırsı
Harp meydanındaki yenilginin intikâmını, müdâfaasız bir insandan alacaklardı. Hem de o esîri; harpte değil, parayla pazardan almışlardı!..
Hârisoğulları, iftihârla Hubeyb bin Adiy'i kendi âile fertlerine gösteriyorlar:
- İşte babamızı öldüren. Şimdi vereceğimiz cezâyı beklemekte! diyorlardı.
Hz. Hubeyb bin Adiy, hapsedildiği evde tam bir tevekkül ile, ü teâlânın kendisi hakkındaki takdirini bekliyordu.
Üzüm salkımı
Hapsedildiği evde bulunan ve azatlı bir cariye olan Mâviye şöyle anlatmıştır:
Hübeyb, benim bulunduğum evde bir hücreye hapsedilmişti. Ben ondan daha hayırlı bir esir görmedim.
Bir gün baktım elinde insan başı gibi kocaman bir üzüm salkımı vardı. Ondan yiyordu. Hergün böyle üzüm salkımı elinde görülürdü.
O mevsimde hem de Mekke'de üzüm bulmak asla mümkün değildi. ü teâlâ ona rızık veriyordu.
Hz. Hubeyb, hapsolunduğu hücrede namaz kılar, Kur'ân-ı kerîm okurdu. Onun okuduğu Kur'ân-ı kerîmi dinleyen kadınlar ağlaşırlar. Ona acırlardı.
- Ona bir isteğin var mı? dediğimde,
- Bana tatlı su ver, putlar için kesilen hayvanların etinden getirme, bir de beni ödürecekleri zaman önceden haber ver, başka birşey istemem, dedi.
Öldürüleceği gün kararlaştırılınca gidip kendisine söyledim. Hayret ettim, öldüreceği zamanı öğrenince onda en ufak bir değişiklik ve zerre kadar üzüntü eseri görülmüyordu. Bana:
- Ne olur bana, bir ustura buluver. Temizlik yapacağım. Ben de sana duâ ederim, dedi.
Haksız yere cana kıymayız
Ben de çocuğumun eline bir ustura verip, gönderdim. Çocuk yanına gidince birden korktum.
- Eyvah bu adam çocuğu ustura ile keser o nasıl olsa öldürülecek, dedim. Koşup çocuğa baktım.
Hubeyb, gönderdiğim usturayı çocuğun elinden alıp, çocuğu sevmek için dizine oturtmuştu. Ben bu durumu görünce çok korkup, feryâd etmeye başladım. Durumu anlayınca,
- Bu çocuğu ödüreceğimi mi zannediyorsun? Bizim dînimizde böyle şey yok. Haksız yere cana kıymak bizim hâl ve şânımızdan değildir, dedi. Aslında eli usturalı bir esir çok şey yapabilirdi. Hattâ bu fırsat sâyesinde, hürriyetine bile kavuşabilirdi.
Hz. Hubeyb böyle birşeyi, düşünmek bile istemedi. Küçük bir yavruyu âlet etmek küçüklüğünü aklına bile getirmedi.
Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinne'yi öldürmek için müşriklerin kararlaştırdığı gün gelmişti. Fakat müşriklerin kin ve intikâm hisleri geçmek bilmedi.
Herkese haber verildi. Bu yüzden şehrin zengin-fakîr, genç-ihtiyâr, kadın-erkek ve bütün çocuklar oradaydılar. Bu iki yüce Sahâbenin başına gelecekleri merak ediyorlardı.
Bir isteğin var mı?
Bir sabah erkenden O büyük îmânlı Sahâbînin zincirlerini çözüp, zindandan çıkardılar. Mekke dışında Ten'im denilen yere götürdüler. Çünkü bütün mel'anetlerini, orada yapmayı âdet edinmişlerdi.
Bu iki ve Resûlullah dostu ise, heyacanlı değildiler.Yolda karşılaşıp görüşen bu iki Sahâbî kucaklaşarak birbirlerine uğradıkları belâya sabretmelerini tavsiye ettiler.
Az sonra bir müşrik bağırdı:
- Ey Hubeyb! Sen bizim babamızı, Hâris bin Âmir'i öldürdün. Bugün onun intikâmını senden alacağız. Ölmeden önce bir isteğin var mı?
Hubeyb bin Adiy gâyet sâkin, şunları söyledi:
- Yaşatan ve öldüren ve öldükten sonra gene diriltecek olan, yalnız Cenâb-ı Allahtır.. O'na binlerce hamd olsun.
Darağacında namaz
Müşrikler hayretle tekrar sordular:
- Ölmeden önce son bir arzun yok mudur?
- Beni bırakınız iki rekât namaz kılayım...
- Kıl orada.
Elleri ve ayakları çözülen Hz. Hubeyb, hemen namaza durup, büyük bir sükûnet içinde huşû' ile iki rekât namaz kıldı. Cenâbı Hakka son duâlarını yaptı.
Toplanan müşrikler, kadınlar, çocuklar heyecanla onu seyrediyorlardı. Namazını bitirdikten sonra
- VAllahi eğer ölümden korkarak namazı uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız, namazı uzatırdım ve daha çok kılardım, dedi.
Böylece idam edilirken iki rekât namazı ilk kılan, âdet ve sünnet olmasına sebep olan Hubeyb bin Adiy'dir Peygamber efendimiz, onun idam edilirken iki rekât namaz kıldığını işitince bu hareketini yerinde ve uygun bulmuştur.
ve Resûlullah sevgisi için
Hârisoğulları hırsla yaklaştılar:
- Artık ölmeye hazır mısın? diye sordular.
Aslında O'nun bağırıp çağırmasını istiyorlardı. Çünkü o zaman daha keyifle, işkence edeceklerdi.
Fakat aksine Hubeyb halâ sâkindi:
- Müslüman olarak öldükten sonra, ne şekilde can verirsem vereyim, önemli değil. Çünkü bütün çektiklerim, ve Resûlullah sevgisi içindir. Cenâb-ı Hak dilerse, parça parça edeceğiniz vücudumun zerresini, lütuf ile Cennetine nâil eyler, dedi.
Hz. Hubeyb, son namazını kıldıktan sonra, Mekkeli müşrikler, onu tutup darağacına kaldırarak bağladılar. Yüzünü kıbleden Medine'ye doğru çevirdiler. Sonra:
VAllahi dînimden asla dönmem! Bütün dünya benim olsa, bana verilse yine İslâmiyyetten dönem!..
Esselâmü aleyke Yâ ResûlAllah
- Şimdi senin yerine Peygamberinin olmasını, onun öldürülmesini, sen de evinde rahat oturasın ister misin?
- Ben Muhammed aleyhisselâmın değil benim yerimde olmasını, Medîne'de yürürken ayağına bir diken bile batmasına asla râzı olmam!
- Ey Hubeyb, İslâm dîninden dön eğer dönmezsen seni muhakkak öldüreceğiz.
- yolunda olduktan sonra benim için öldürülmenin hiç ehemmiyeti yoktur.
Hz. Zeyd bin Desinne'ye de bu şekilde söylediler. O da aynı cevabı vererek şehid oldu.
Bundan sonra Hubeyb:
- ım! Şuracıkta düşman yüzünden başka yüz görmüyorum... ım! Resûlüne selâmımı ulaştır. Bize yapılan bu işi Resûlüne bildir, diyerek duâ etti.
Hubeyb bu duâyı yaptığı sırada sevgili Peygamberimiz, Eshâb-ı kirâmla oturuyordu.
Zeyd bin Hârise şöyle anlatmıştır:
Bir gün Resûlullah efendimiz Eshâbıyla otururken kendisine vahy geldiği sırada kaplayan hâl gibi bir hâl kapladı. Sonra,
- Ve aleyhisselâm, dedi.
- Yâ ResûlAllah bu selâmı kimin selâmına karşılık verdiniz?
- Kardeşimiz Hubeyb'in selamına karşılık verdim. Cebrâil aleyhisselâm, Hubeyb'in selâmını bana ulaştırdı.
Ve Hubeyb ile Zeyd'in şehid edildiğini Eshâbına duyurdu. Hubeyb'in etrafında toplanan Kureyş müşrikleri:
- İşte babalarınızı öldüren bu adamdır, diyerek gençleri üzerine mızraklarıyla saldırttılar. Mızraklarını saplayarak vücudunu yaralamaya başladılar.
Yüzümü Ka'be'ye çevir
Bu sırada Hubeyb'in yüzü Kâ'be'ye doğru döndü. Müşrikler Medine'ye doğru döndürdüler.
Hz. Hubeyb:
- ım eğer ben senin katında hayırlı bir kul isem yüzümü Ka'be'ye çevir, diyerek duâ etti.
Yüzü yine kıbleye döndü. Müşriklerden hiçbiri onun yüzünü Kâ'be'den başka bir tarafa çeviremedi.
Bu esnada Hz. Hubeyb darağacı üzerinde düşman arasında garip bir halde şehit edilmekte olduğunu dile getiren bir şiir söyledi.
Mekkeli müşrikler darağacına çıkardıkları Hz. Hubeyb'e, ellerindeki mızraklarla işkence yapmaya başlayınca:
- Valahi ben Müslüman olarak öldürülecek olduktan sonra vurulup hangi yanım üstüne düşersem düşeyim gam yemem. Bunların hepsi yolundadır, dedi.
Hubeyb bundan sonra yüksek sesle şöyle bedduâ etti.
- Ey büyük ve herşeye kâdir ım. Sen de bu zâlimlerin tamâmını mahveyle! Onlardan hiç birini sağ bırakma! Hepsini ayrı ayrı öldür, ım!
Hâinler korkak olur
Hâinler korkak olur. Bu hâinler de bedduâyı işitince korkmaya başladılar. Hz. Hubeyb biraz daha konuşursa, vaziyet değişebilirdi. Oradakiler müşrik de olsalar tesir altında kalabilirlerdi! Hattâ o mazlûmu kurtarmak istiyen bile çıkabilirdi. Hârisoğulları:
- Konuşturmayın şunu! diye bağırdılar.
Sonra da mızraklarını peşpeşe saplamaya başladılar, içlerinden biri göğsüne mızrağı sapladı, mızrak sırtından çıktı.
Hubeyb, vücudundan kanlar fışkırırken ve darağacında sallanarak son nefesini verirken,
- Eşhedü enlâ ilâhe illAllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh diyerek şehid oldu.
Hubeyb bin Adiy'in cenazesi kırk gün darağacında asılı kaldı. Bedeni çürüyüp kokmadı. Hep taze kan aktı.
Peygaber efendimiz onun cenazesini getirmek üzere Eshâb-ı kirâmdan Zübeyr bin Avvâm ve Mikdâd bin Esved'i gönderdi.
Gece gizlice Mekke'ye girip Hubeyb'i asılı bulunduğu darağacından indirip deveye yükleyerek Medine'ye doğru yola çıktılar.
Cennetteki komşu
Durumu öğrenen müşrikler büyük bir kalabalık hâlinde üzerlerine hücum ettiler.
Hz. Zübeyr ve Mikdâd, kendilerini savunmak için cenazeyi yere koydular. Biraz sonra baktılar ki, Hubeyb'in cenazesini bıraktıkları yer yarılıp, cesedi içine alındı ve kapandı.
Onlar da oradan uzaklaşıp, Medine'ye döndüler.
Peygaber efendimiz, Hubeyb bin Adiy için:
- O benim Cennette komşumdur, buyurmuştur.
Bu şekilde şehid edilen Hubeyb, Ensârdan ya'nî Medîneli Müslümanlardan olup Evs kabilesindendir.
Hicretten önce Müslüman oldu. Bedir ve Uhud savaşına katıldı. Bu savaşlarda büyük kahramanlıklar gösterdi.
Moderatöre Bildir   Logged
sermin.cetin
okur
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 69

Avatar Yok


« Yanıtla #43 : Mayıs 19, 2006, 12:33:05 ÖÖ »

ELİNE SAĞLIK :x  :x  :x  :x  :x
Moderatöre Bildir   Logged

Şimdi seni analar,Arıyor ağlar gibi...,
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi!
Düşkünlerin kanadıydın.
Yoksulların sahibi;
Nerde kaldın ey Resûl,
Nerde kaldın ey NEBİ?
muhacir
araştırmacı
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 266

Avatar Yok


« Yanıtla #44 : Mayıs 19, 2006, 10:03:49 ÖÖ »

razı olsun.Mevla bizleri o mübarek zatların şefaatlerine nail eylesin.
Moderatöre Bildir   Logged

amâ ve hırsa uyup nefs ile mahkûr olma,
Rahatın zâil olur,nâmı meşhur olma,
Sohbet-i Arif-i Billah'a eriş, dûr olma,
Saltanat-ı Mesned-i Dünya ile mağrur olma.
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4503



WWW
« Yanıtla #45 : Mayıs 20, 2006, 01:25:58 ÖÖ »

Iste bu ilmin ve alimin cilesidir.amma sonu tatlidir.buna razi olduk elhamdülillah.
sag olasin kardesim.
Moderatöre Bildir   Logged

kurbaninizi verdinizmi kur´an talebeleri kurbanlarinizi bekliyor.
seval_1985
aktif okur
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 195

Avatar Yok


« Yanıtla #46 : Mayıs 21, 2006, 12:10:10 ÖÖ »

Hz. Zeyd R.A.

Peygamber Efendimiz (S.A.S.) Kur'an'ı insanlara açıkladığı ilk yıllarda, müşrikler tarafından tahammül edilemez hakaretlere maruz bırakılıyor, hor görülüyor ve hatta Taifte olduğu gibi acımasızca taşlanıyordu. Ama etrafında pervane olan genç sahabeler, Hz. Muhammed'e (S.A.S.) değil bir taşın dokunmasına, yakıcı bir güneş ışığına veya sıcak bir rüzgârın değmesine bile razı değildi. Bunlardan biri de Zeyd (R.A.) idi.
0 zamanlar 22 yaşında olan bu genç sahabe, 0 Zât'ı (S.A.S.) muhafaza eden melâike ordusunu bile kıskanıyor ve kendisi gibi genç olan diğer sahabeler tarafından 0'nun etrafında oluşturulan koruyucu etten duvarın en önünde yer alıyordu. Hz. Zeyd bu konuda o kadar çırpınıyordu ki, âdeta Efendimiz'in (S.A.S.) aldığı soluğu bile seçmek ve onu okşamak arzusundaydı.
Bu yüce sahabe, güneşin ortalığı âdeta kavurduğu bir günde Gazveye hazırlanırken, Peygamberimizin alnında parıldayan ter damlacıklarını gördü. Her bir damla, Zeyd'in kalbine bir hançer gibi saplanmıştı. Dayanamadı, başını yukarı öfkeyle kaldırarak güneşe çevirdi ve hiç kımıldamadan ona bakmağa başladı.
Peygamber efendimiz (S.A.S.) bir şeyler olduğunu hissetmişti. Hemen Zeyd'e döndü ve kolunu tutarak:
-Zeyd, dedi. Ne yapıyorsun? Güneşi söndüreceksin...
Zeyd, bakışlarını yere çevirdi. Ve 'ın izniyle güneş 0'na muhatap oldu. Güneş:
-Ya Zeyd, diyordu. Ben 'ın Elçisini (S.A.S.) incitmek ister miyim hiç? Sadece 0'na daha yakın olmayı arzu etmiştim.
İmân ve sevgi Mekke sokaklarından bütün âlemlere yansıdı ve 0'nu sevenlerin gönlüne ulaştı. Zeyd'den bütün gençlere bir mesajdı bu.
"0'nu benim gibi sevmelisiniz" diyordu.

DE Kİ: "EĞER 'I SEVİYORSANIZ BANA UYUN Kİ 'TA SİZİ SEVSİN VE GÜNAHLARINIZI AFFETSİN. ŞÜPHESİZ BAĞIŞLAYICI VE MERHAMET SAHİBİ OLANDIR.
AL'İ İMRAN 31
Moderatöre Bildir   Logged
sermin.cetin
okur
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 69

Avatar Yok


« Yanıtla #47 : Mayıs 21, 2006, 12:16:59 ÖÖ »

:x  :x  :x
Moderatöre Bildir   Logged

Şimdi seni analar,Arıyor ağlar gibi...,
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi!
Düşkünlerin kanadıydın.
Yoksulların sahibi;
Nerde kaldın ey Resûl,
Nerde kaldın ey NEBİ?
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4503



WWW
« Yanıtla #48 : Mayıs 21, 2006, 12:39:18 ÖÖ »

cok güzel cenabu hak sefaatinden mahrum eylemesin.
Moderatöre Bildir   Logged

kurbaninizi verdinizmi kur´an talebeleri kurbanlarinizi bekliyor.
Salih67
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 6

Avatar Yok


« Yanıtla #49 : Mayıs 21, 2006, 02:01:33 ÖÖ »

Gülen  Gülen  Gülen  ne mutlu o mübarek sahabe gibi sevenlere
              cenabi hak hepimizi peygamberimizin sefatine
              nail eylesin.  Amin , Amin
Moderatöre Bildir   Logged

z istekle , yarim niyyetle , topal gayretle büyük is basarilmaz
seval_1985
aktif okur
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 195

Avatar Yok


« Yanıtla #50 : Mayıs 21, 2006, 02:58:13 ÖS »

amin arkadaşlar
Moderatöre Bildir   Logged
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4503



WWW
« Yanıtla #51 : Ağustos 29, 2006, 01:13:16 ÖÖ »

EBU  HÜREYRE RADIYAllahÜ ANHÜ

Hazreti Ebû Hüreyre anlatır: “Bir gün Resûlullah efendimize bir kâse süt hediye getirildi. Ben o gün çok açtım. Resûlullah efendimiz bana, “Git Eshâb-ı Soffayı çağır!” buyurdu.
Giderken, “Bu sütün hepsi bana ancak yeter” diye hatırımdan geçti. Eshâb-ı Soffayı çağırdım, yüz kişi kadar vardı. Resûlullah efendimizin emri üzerine, o süt kâsesini alıp her birine ayrı ayrı verdim. Hepsi doyasıya içti. Resûlullahın mucizesi olarak süt hiç eksilmiyordu. Sonra Resûlullah efendimiz buyurdu: “Ben ve sen kaldık, sen de iç!”
Ben biraz içtim. Tekrar, “İç!” buyurdular. Tekrar içtim. İçtikçe, “İç” buyurdular. O kadar içtim ve doydum ki, artık hiç içecek hâlim kalmadı. Sonra da kâseyi alıp, Resûlullah efendimiz de içti.”
Hz. Ebû Hüreyre, Müslüman olduktan sonra, annesinin de Müslüman olmasını çok istiyor, bunun için çok uğraşıyordu. Fakat bir türlü muvaffak olamıyordu. Bu husûsta şöyle anlatmıştır:
Bir gün Peygamberimizin huzûruna gidip dedim ki:
- Yâ ResûlAllah! Annemi İslâma davet ediyorum, bir türlü kabûl etmiyor. Bugün de Müslüman olmasını söyledim. Bana hoş olmayan sözlerle karşılık verdi, kabûl etmedi. Hidâyete kavuşması için duâ buyurunuz.
Bunun üzerine Resûlullah efendimiz, “ım Ebû Hüreyre’nin annesine hidâyet ver!” diye duâ buyurdu. Duâyı alınca sevinerek eve gittim. Eve varınca annem, “Yâ Ebâ Hüreyre, ben Müslüman oldum” dedi ve Kelime-i şehâdeti söyledi. Ben sevincimden yerimde duramıyordum. Tekrar Resûlullahın huzûruna koştum, sevincimden ağlayarak annemin Müslüman olduğunu müjdeledim. Dedim ki:
- Yâ ResûlAllah! Annemi ve beni mü’minlerin sevmesi için, bizim de müminleri sevmemiz için duâ ediniz.
Resûlullah efendimiz, “ım, şu kulunu ve annesini mü’min kullarına, mü’minleri de onlara sevdir” buyurarak duâ etti. Artık beni bilen ve gören her mü’min sevdi.
Hz. Ebû Hüreyre, ibâdetlerde çok ihtiyatlı hareket ederdi. Hep abdestli bulunur ve “Resûlullah, Abdestli olan vücut a’zâsına Cehhennem ateşi dokunmaz, buyurdu” derdi.
Hz. Ebû Hüreyre, ölümü yaklaştığında ağlamıştı. Sebebi sorulunca demişti ki:
- Âhiret azığının azlığından ve yolculuğun zorluğundan.
Moderatöre Bildir   Logged

kurbaninizi verdinizmi kur´an talebeleri kurbanlarinizi bekliyor.
tiryandafilam
Yeni üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 36



« Yanıtla #52 : Eylül 14, 2006, 09:44:02 ÖS »

MUS'AB BİN UMEYR
 

"Seni Mekke'de ilk gördüğümde, üzerinde paha biçilmez ne kıymetli elbiseler vardı. Senden daha güzel giyinen yoktu Mekke'de..! Şimdi ise sen, saçların dağılmış ve sadece eski bir hırkanın içinde, başın bile dışarıda, açıkta yatıyorsun..!

 

Zengin ve aristokrat bir aile içinde dünyaya gelmiştin. Anne- baban üzerine tir tir titriyor, bir dediğini iki etmiyorlardı. Bilhassa annesi Hünas, oğluna gözü gibi bakıyor, dizinin dibinden ayırmak istemiyordu. Gençlik yıllarına geldiğinde Mus'ab artık yakışıklı bir delikanlıydı. Bakımlıydı;bir giydiğini ikinci kez giymez , güzel kokular kullanırdı. Hayranlıkla takip edilen biri haline gelmişti. Geçtiği sokaklarda pencereler aralanır, görüp seyredebilmek için perdeler hareket eder ve arkasından uzun uzun süzülürdü. Onu elde etmek için her şeyini verecek nice kadın vardı..! İtibarlıydı; meclislerde bulunması şeref kabul edilir ve hürmet görürdü. kapılar da kalpler de kendisine sonuna kadar açıktı.

Sürpriz bir şekilde bir akşam, kendini İbn Erkam'ın evinde buluverdi. İnsanlığın Emini orada Kur'an okuyup sohbet ediyor, dua ve ilticada bulunuyordu. Kulak verdi bir müddet... Vurulmayacak gibi değildi..!Çok hikmetli bir hikmet çağlağanıyla karşı karşıyaydı. Kulağından girenlerin, hücrelerine kadar işlediğini hissediyordu. Kalbinde tatlı bir sızı başlamış, vücudunu ayrı bir hararet basmıştı.Onun bu durumu, Hz. Peygamber'in (s.a.v) gözünden kaçmadı. Yaklaştı yanına elini göğsüne koyup sıvazlamaya başladı. Mübarek ellerin hararetiyle iliklerine kadar imanın işlediğini hissediyordu.Daha oracıkta, yaşının fevkinde bir olgunlukta bir kabul yaşadı, Mus'ab. Akışı değiştirecek bir olgunluktu bu..! Kabına sığmıyordu...Nur kesilmiş, sevinçten uçuyordu.İnsanların hayranlıkla baktıkları o lüks hayatın kendisine huzur vermediğini, veremeyeceğini şimdi daha iyi anlıyordu.O'nun için her şey yeni ve çok orjinaldi.Sadece bedeninin isteklerinin yerine getirmiyor, aynı zamanda ruhuyla beraber bir doyum yaşıyordu burada.

 

 

Müslüman olmuştu olmasına ama , bunu ailesine hele annesine nasıl anlatacaktı.Zira ondan çekindiği kadar hiç bir güçten korkmuyordu. Bütün gücüyle Mekke üstüne gelse endişe duymazdı ama annesinin vereceği tepki, aklını başından alıyordu. bu sebeple imanını gizlemeye karar verdi; kimseye birşey söylemeyecek ve böylelikle , annesiylede karşı karşıya gelmemiş olacaktı.

 

 

İman etmek kolay değildi. İmanla birlikte çileler, imtihanlarda başlayacaktı elbet. tatlı çileler güzel çileler. Mus'abın da başladı  çileleri. Tüm Mekkelilerin öğrendiği gibi anneside öğrendi Mus'abın yeniden doğduğunu.Beklediği gibi annesinin büyük tepkisiyle karşılaşmıştı. Bir zamanlar el üstünden inmeyen Mekkenin delikanlısı Mus'ab, artık deyip PEYGAMBER'e hayranlığını ifade ettiği için her gün dayak yiyordu. İrtibat kurmasın diye kuytu bir yere hapsedilmiş ve başına bir bekçi dikmişlerdi.Aklıyla gönlü Rasülünün yanındaydı ama, bedeniyle kendi evinde hapis yaşıyordu artık..!Evet annesinin istekleri çok önemliydi AMA BİR ANNEDE DE, OĞLUNUN KALBİNE KİLİT VURMAMAMLIYDI. iNCİTEMEZDİ ONU DA.. HAKKI VARDI ÜSTÜNDE.. Ancak gönlünün gülüyle irtibatının kesilmesini bir türlü hazmedemiyordu. Tam buldum derken mahrumiyetin ne anlamı vardı.

Derken Mus'ab, Mekke'de bunalanların Habeşistan'a hicret haberini almıştı. Bir yolunu bulup bu esaretten kurtuldu ve o da ilk muhacirlerden oldu. Örnek olabilecek bir ahlakı vardı ve dinin yaşama noktasında kusursuz bir Mü'min haline gelmişti. Habeşistan hicreti uzun değildi ve ortalık biraz durulur gibi olunca yeniden dönmüşlerdi Mekke'ye.

Annesi çok otoriterdi. Dönünce tekrar hapsetmek istedi Musabı. İkisi de kararından dönmemekle kararlıydılar. İkisi de göz yaşı döküyordu; annesi öz evladını kendince bir hayal uğruna kaybetmenin üzüntüsüyle ağlıyor, oğul ise Hakka kalbinin kapılarını kapatıp üstüne gelen annesinin gereksiz inadına yanıyordu.Yüreği imanla dolup taşan bir delikanlının ateş püsküren bir anneyle imtihanı...Küfürde inatla imanda ısrarın bir mücadelesiydi bu...

Bu durum kendi öz evladı Musab'ı evinde kovacağı ana kadar devam etti durdu.  Sıcak bir yuvadan kovulmuştu kovulmasına ama, dünyanın en sıcak bir gönlüne kuracaktı otağını. Geldi Rasulullah'ın huzuruna , teslim oldu ona ve ayrılmadı bir daha.

Artık Musab da diğer sahabiler gibi , bulabildiği haşin libaslar içinde , bazen karnı doyan, zaman zaman da aç kalan bir insandı. O da artık Habbab'ların Bilallerin arasına girmişti. Güzel kokular sürmeye alışkın mübarek cildi, açlık ve sıkıntıdan , baharda kabuk değiştiren yılan derisi gibi kabarmış, pul pul dökülüyordu.

Uzaktan meclise geliyordu bir gün..! Yaklaşırken etrafındaki sahabilerle birlikte gelişini seyrediyordu Rasulü(s.a.v) de. Musabın yorgun ama huzurlu halini süzen gözlere çoktan yaş bürümüştü. Başlar öne eğildi. hüzünlenmişlerdi beraberce... Zira Musab eski ve yıpranmış  köhne bir elbise içindeydi. İslamdan önceki durumunu bilenlere onun bu hali çok dokunmuştu. Bilal zaten fakirdi. Habbab ve Ammar ın da imkanları ,iyi değildi; alışkınlardı onlar yokluğa..! Ama Musab öylemiydi? Gördükleri karşısında Rasulullah dayanamadı ve şunları söylemeye başladı.

" Bu gelen musabı ben, daha öncede görüyordum. Anne- babası yanında Mekke'de ondan daha kıymetli birisi yoktu. o, bunların hepsini ve Resulü için terk etti ve geldi buraya..."

 

O ise bütün bu olup bitenlere aldırış etmiyordu. Zira insana huzuru elbise vermiyordu ki. Bir kalpte iman yoksa kalıp bedeni sıkan sürekli bir işkenceydi. O mutluydu. Mutlulukların en güzelini yaşıyordu. Kuldu o ve kulluğunu bütün engellere rağmen yapıyordu. Biliyordu cennet ucuz değildi. Fakirlik açlık ... Hiçbiri önemli değildi. İmanın tadı ruhunu doyuruyordu ya daha ne istesin.

Akabe beyatında müslüman olan 12 kişi den Rasulullah'a mektup gelmişti.Kendilerine dinin öğretecek bir muallim gönderilmesini istiyorlardı. Rasulu Musabı seçti. ne şerefli bir vazife idi ki, hicret öncesi Medine'yi Mukaddes göçe Musab hazır hale getirecek, böylelikle medeni Medine temellerini atmış olacaktı.

Musab Medinede sürekli islamı anlattı. Anlatıyordu ama en önemlisi yaşıyordu. Hali, tavrı ve anlattıkları bir bütündü. 'ın izniyle bir yıl sonra Mekke'ye geldiğinde, Musab arkasında 75 mü'min vardı.Manzarayı gören Rasulü kim bilir nasıl sevinmişti.13 senedir Mekke, bu denli kapılarını Açıp imana "buyur "etmemişti. belki de Mekke'nin sıkıntıları , Medine'de rahmet olup yağmaya başlamıştı. O'nu daha sevindirecek bir başka müjdesi vardı Musabın. giderken bir fertti yalnızdı.. Rabbinden başka dayanağı yoktu ama O, Medine'de bir maya olmuş şehri olması gereken konuma , asli fıtratına dönüştürüyordu. Nimeti tahdis anlamında bunu söylerken , aynı zamanda çok duyguluydu:

Medine'de içinde İslamın konuşulmadığı hiçbir ev kalmadı ya RAsulullah. 'ın izniyle hicret gerçekleşmişti. kalplerde ve Rasulünün aşkı vardı.

 

 

Derken Bedir geldi çattı.O gün ruhu gibi tertemiz beyaz sancağı taşıma görevini   Rasulu Musaba verdi.Bedirden ayrılırken yüzler gülüyordu. Ortada bir zafer vardı. Ancak mekke müşrikleri mağlubiyeti kabul edemiyorlardı. Göğüsler kinle kabarıyor ve Bedir'in intikamını yerde bırakmama adına yemin üstüne yeminler ediliyordu.

 

Çok geçmeden Kureyş, daha derin bir hınçla , Medine'ye yönelecek ve yollar Uhud'da yine birleşecekti. Hatta ne acı ki Uhud'a intikam için gelenler arasında Musabın annesi Hünas ve kardeşi Aziz İbn Umeyr de vardı.

 

 

O gün Uhud'un sancağını da Mus'ab taşıyordu. Polat gibi bir imanı vardı ve önünde durmaya imkan yoktu. Hakiki imanı elde etmiş adete dünyaya meydan okuyordu. O denli bir yiğitti ki haline melekler gıpta ile bakıyorlardı. Bir ara bir dağılma olmuştu deli divane oldu Musab. Atını sağa sola mahmuzluyor ve olanca gayretiyle kuvve i maneviyeyi toparlamaya çalışıyordu. Bütün himmetini Rasulullah'ı korumaya hasretmişti. Tek başına bir ordu olmuştu. Bir elinde sancak , diğerinde kılıç, can siperane çarpışıyordu. Onu çiğnemeden Rasulullah'a ulaşamayacağını anlamıştı kureyş. Aşılmalıydı Musab ve en baba yiğit adamları çıkardılar karşısına .

 

 

Bu arada Rasulullah'ı öldürmeye yemin etmişti İbn Kamia. Zırhları içinde Musab da Peygambere çok benziyordu ve dikildi Musabın karşısına . Hedef olmuştu bir kere. Darbeler darbeleri kovaladı.kıyasıya bir mücadele vardı. Derken sağ koluna bir kılıç darbesi geldi ve kopardı kolunu.Umurunda mıydı musabın ve haykırdı dünyasını aydın kılan sahibinin adını

Muhammedü'r-Rasulullah..!

 

Rasullulah davasının sancağı yere düşmemeliydi. onu sol eliyle alıp kaldırmaya çalıştı. Derken ona da bir darbe geldi ve kopardı yerinden..!Daha bir telaşlanmıştı.sancağın üzerine abandı adeta Mus'ab..!dişleriyle ısırıp tuttu onu ve yerden kaldırdı göğsüyle..! yine aynı kelimeleri tekrar ediyordu

Muhammedü'r-Rasulullah..!

 

Gözünü kan bürümüş, durmaya niyeti yoktu İbn Kaimenin. Hamle üstüne hamle derken... Mızrak sinesine saplanmış, boynuna da kılıç darbesi gelmişti.

Musab, İbn Erkam'ın evinde başladığı yepyeni hayatını en zirvede noktalıyordu. Cansız bedeni Uhud'a "alem "olurken muazzez ruhu, şehidlerin arasına çoktan pervaza başlamıştı...

 

Bir zamanlar bir defa giydiği elbiseyi bir daha sırtına sokmayan Musab'ın kefeni de eski hırkası olmuştu. Başını örtseler ayakları dışta kalıyor, ayaklarını örtseler başı dışarıda kalıyordu.

 

Peygamber efendimiz onu öyle görünce dudaklarından şu cümleler dökülecekti.

"Seni Mekkede ilk gördüğümde , üzerinde paha biçilmez ne kıymetli elbiseler vardı. Senden daha güzel giyinen yoktu Mekke'de... şimdi ise sen, saçların dağılmış ve sadece eski bir hırkanın içinde, başın bile dışarıda açık yatıyorsun."

sonra Uhud meydanına döndü. bu sefer ki hitabı tüm şehidlere idi.

"Allah'ın Rasulü şehadet ediyor ki, kıyamet gününde sizler, katında  da şehidlersiniz.

Daha sonra Rasulünün arkada kalanlara da diyecekleri olacaktı. Döndü ve kulağımıza küpe olacak şu cümleleri söylemeye başladı:

"Ey insanlar! Onları ziyaret edin ve gelin buralara. Onlara selam verin. Nefsim yedi kudretinde olan 'a yemin olsun ki bunlar, Kıyamet gününe kadar kendilerine selam veren her bir Müslüman'ın selamını alır ve onlara bu selamı iade ederler.

Duyduk, işittik ve itaat ediyoruz ya Rasulullah...!

Selam sana ey Musab..!

Selam size ey şehidler topluluğu..! Selam Uhud ve Uhud'un arslanlarına..! Ve selam , bulunduğu her beldeyi, medeni birer Medine yapmaya and içmiş mefkure muhacirlere..!


alıntıdır
Moderatöre Bildir   Logged

LA RAHATE FİD DÜNYA
antepli
yazar
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 588

Avatar Yok


« Yanıtla #53 : Eylül 15, 2006, 02:32:58 ÖS »

(a.c.)RAZI OLSUN.Ben şahsen bu sahabe efendimizi çooook severim.
Elbette diğerlerinide çok seviyorum ama bu sahabe efendimizin hayatı çokk etkiler beni.Mevlam,şefaatlerine nail eylesin.Onlardanda razı olsun.
Moderatöre Bildir   Logged

İnsan uykudadır,ancak öldüğünde uyanır...
Oruc_Reis
yazar
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 512



WWW
« Yanıtla #54 : Ekim 18, 2006, 10:55:26 ÖS »

Kâ’b Bin Züheyr (RadıyAllahu anh)
 
Kâ’b her ne kadar müşriklerin arasında bulunsa da, mizaç itibarıyla müminlere yakındır. Bir kere merttir, cesurdur, cömerttir. İçi dışı birdir, her sınıftan insanla bir araya gelebilir. Riyadan, yalandan hoşlanmaz, haksızlığa direnir.
Hepsi bir yana inatçı değildir, hatasını kabul eder, yanlışını gösterene darılmaz.
Nitekim ani bir kararla Medine’ye doğru yola çıkar. Sabaha karşı, hani Habeşli Bilal’in (RadıyAllahu anh) yanık sesinin perde perde yayıldığı vakitlerde şehre girer, doğruca Mescid-i Nebi’ye koşar. Kendisini arayan cengaverlerin arasından rahatlıkla geçer, nedense bu nurlu mekânda zerre kadar endişe duymaz.
Tekbirler alınınca mücahidlerle saf tutar, önündekine bakarak yatar, yanındakiyle birlikte kalkar. Namazı müteakip baldan tatlı bir sohbet başlar. Aman ım bu huşu, bu huzur nerede var?. Onu da aralarına alırlar mı acaba? Müslümanlarla dost olmak için dayanılmaz bir arzu duyar.

Nitekim...
Bir ara fırsatını bulup Efendimiz’e yaklaşır, “Yâ ResûlAllah!” diye fısıldar, “Kâ’b bin Züheyr yaptıklarına pişman olmuş. Onu sana getirsem, affeder misin?”
- Elbette.
- Eşhedü en lâ ilahe illAllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühu
- Peki sen kimsin?
- Kâ’b bin Züheyr benim!
Gençlerin eli bir an kılıçlarına kayar, gayri ihtiyari kabzalarını okşarlar. Ancak Efendimiz gülümseyince geçmişi unutuverir, o sayfayı kapar, muhabbet defterini açarlar.
Resul-i ekremin bağrına bastığı şair bir hislenir, bir hislenir, nasıl anlatıla? O anın hatırına öyle bir kasîde okur ki şiir vadisinde at koşturanlar yaya kalırlar...
Kâ’b bir Arabın gönül telini titretecek ne kadar mevzu varsa girer çıkar. Kasideye “Bâ-net Suâdü” (zaten Suad da beni terketti) diye başlar. Sevdiği kızın, o nazlı dilberin adeta resmini yapar ama hiçbir ten tasvirine bulaşmadan. Dinleyenler yaralı ceylânı andıran, sürmeli sürmeli bakan, dişlerine kar yağan, güldü mü ortalığı aydınlatan Suad’ı kız kardeşleri yerine koyar, pınarlardan sızan suda, bülbüllerin cıvıltısında, bulut süpüren rüzgârda ve geceleri yıkayan yağmurda onu bulurlar. Evet Suad zariftir, asildir ama kalburda su ne kadar durursa sözünde o kadar durur, çekip bir meçhule gider, şairi çıra gibi yakar. Garip ozan ayrılık acısıyla safkan devesine atlar, kızgın kumlu çöllere dalar. Öyle bir deve ki dağ gibi yüksek, yel gibi süratli, hani terleyince kulağının ardından ırmaklar akan. Ne dersiniz? Yoksa hançer bakışlı hayvan da mi eşini arar? Gerdanı sağlam, boynu uzun, derisi sedeften parlak, ipek tüylü kuyruğu memelerinin üstüne sarkar. Kenelerin örseleyemediği bacakları adeta kara mızrak. Bastıkça yeri sarsar, sağa sola çakıllar sıçrar. Yürüdükçe adaleleri gerilip gerilip boşalır, sanki döşünden döş fırlar. Kertenkelelerin kül kesildiği, çekirgelerin gölgeye sindiği o alevli çölde hararet artar da artar ama deve yarları tepeleri aynı hızla aşar. Ölmüş çocuğuna diz döven bir kadın edasıyla çırpınır, süvarisini sevdalısına yetiştirmeye bakar. Hani üstü başı yırtılan, saçları darma dağın olan analar vardır... Al kanlara bulanan analar...
Deve, çöl, aslanlar, ceylanlar derken mevzuyu getirir ustaca “o güne” bağlar. Ve başlar kendini anlatmaya...
Söz taşıyıp öç alan ikiyüzlü şiir düşmanları: “Ey Ebi Sülma’nın oğlu sen mahvoldun” diye mırıldandılar, “artık kendini ölmüş bil!” Çare sorduklarım “Biz bu işte yokuz” dediler, “git başının çaresine bak!” Çekilin yolumdan, dağılın etrafımdan! Er Rahman neye hükmetmişse o olur. Hem hayat dediğin nedir ki? Bin yıl yaşansa bile bitmeyecek mi? İnsanoğlu eninde sonunda o kambur kutuya binmeyecek mi? “Efendim.. Peygamber seni öyle bir cezaya çarptıracak ki...” Zavallılar! İşte o’nun kapısındayım, içimde nihayetsiz bir bağışlanma ümidi... Çünkü O, sırları bilendir ve affedenlerin en affedicisi. Kur’anı indiren için bir savunma mühleti de vermeyecek mi? Evet ben kabahatliyim belki ama yüce huzurundayım şimdi. Bu makam ki, filleri titretir, beni ancak buyruğuna bağlı Resul kurtarabilir. İşte ona uzatıyorum sağ elimi. “Suçlusun” derse tamam, önünde eğik bulur boynumu adaletin heybeti. Şüphe yok ki, Peygamber, ’ın kılıçlarından en keskin kılıçtır ve nihayetsiz felaha, nura, hidayete götürendir bizi. (İşte burada Efendimiz ayağa kalkar sırtlarındaki bürdelerini Kâ’b’ın omzuna bırakırlar.)
Ve arkadaşları... Cömertlikte, yiğitlikte hiç birinin yok dengi. İnsan yurdunu, ocağını, malını mülkünü nasıl terk eder? Tereddütsüz hicret için teslimiyet gerekli. Evet, onlar, başları dimdik gezen, yiğit üstü yiğitler, Hazret-i Davud gibi demir gömlek giyerler. Zırhları pırıl pırıl çelikten, büklümleri ayrıkotunun halkaları gibi... Mızrakları düşman devirir ama gurur nedir bilmezler. Hiç yenilmediler ya, yenilseler de ümit kesmezler. Daima göğüslerinden vurulur, asla geri dönmezler...

İslâmbol’da
Kaside-i Bürde’den acemice bir özet geçtik, o muhteşem nazımı berbat ettik. Şimdi siz bunu Arapça aslından ve Hazret-i Kâ’b’ın ağzından dinleyecektiniz ki...
Kâ’b (RadıyAllahu anh) o günden sonra kalemini Hak yolunda kullanır ve İslamı anlatmak için gittiği Şam’da vefat eder.
Defnin akabinden Hazret-i Muaviye hırkayı satın almak ister, Hazret-i Büceyr, Halife Muaviye’ye (RadıyAllahu anh) fevkalade saygı duyar ama hırkadan ayrılamaz.
Onun da vefatından sonra Hazret-i Muaviye, vârislerini (20 bin dirhem gümüşle) ikna eder. Bu mukaddes emanetin devlet gücüyle muhafazasını arzular. Nitekim Emevî ve Abbasî halifeleri ona gözleri gibi bakarlar. Mısır’ın fethinde Mekke Şerifi tarafindan Yavuz Sultan Selim Han’a teslim edilir ki halen “Hırka-ı Saadet” dairesini şereflendirmektedir.
Türkler Efendimizin hırkasını altından sandıklarda saklar, dört yanını mücevherlerle donatırlar. Başında beş asır Kur’an-ı kerim okur, bir an bile aksatmazlar.

 
SELAMETLE KARDESLEIM
Moderatöre Bildir   Logged

cihan baginda ey akil, budur makbul-i ins i cin.Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin.
enfa
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1287



« Yanıtla #55 : Kasım 07, 2006, 10:17:00 ÖS »

Ashab-ı kirâm'ın ileri gelenlerinden Künyesi Ebâ Muhammed'tir. Mekke'nin zengin ailelerinden olup, yakışıklı ve güzel giyinen bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke'nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında şöyle buyurmuştu: "Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim" (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).

Mus'ab, Mekke'de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Hz. Peygamber(s.a.s)'in insanları İslâm'a davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber'e giderek iman edip müslüman oldu. O sırada Mekkeliler, müslümanlara yoğun bir baskı uyguladığından, Hz. Mus'ab müslüman olduğunu ailesinden gizlemek zorunda kalmıştı. Ama o, Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki Osman b. Talha, Mus'ab'ın namaz kıldığını görüp durumu annesi ile akrabalarına bildirmişti. Bunun üzerine akrabaları yakalayıp hapsettiler. Mekke'nin bu nazlı ve zengin genci için artık çile dolu zor günler başlamıştı.

Habeşistan'a hicret eden ilk kafileye katılıncaya kadar hapiste tutulan Hz. Mus'ab, hicret imkanı çıkınca, dinini daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için Habeşistan'a hicret etti. Habeşistan dönüşünde Hz. Mus'ab'ın durumu tamamen değişmiş ve bu nazlı delikanlının yerini, kalbi İslam ve imanla dopdolu iradesi güçlü kuvvetli, metin bir genç almıştı. Annesi ondaki bu kararlılık ve metaneti görünce, üzerindeki baskısını biraz hafifletmek zorunda kaldı.

Bu sırada Birinci Akabe Beyatı olmuş ve Medinelilerden bir grup İslâm'ı kabullenmişti. Kendilerine İslâm'ı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Rasulullah'tan bir öğretici istediler. Hz. Peygamber de bu önemli görev için Hz. Mus'ab b. Umeyr'i görevlendirdi. Hz. Mus'ab onlara hem namaz kıldıracak, hem Kur'an öğretecek, hem de diğer insanlara İslâm'ı anlatacaktı ve yeni kimseleri İslâm'a davet edecekti.

Böylece Medine'ye ilk hicret eden sahabi Mus'ab b. Umeyr oluyordu. Medine'de ilk cuma namazını da Mus'ab b. Umeyr kıldırdığı kaynaklarda ifade edilir (İbn Sa'd, a.g.e., III, 118).

Bir yıl sonra Mekke'ye, hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Mus'ab b. Umeyr, Hz. Peygamber (s.a.s)'e İslâm'ın Medine'deki hızlı yayılışının müjdesini verirken şöyle demişti: "İslâm'ın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı." Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanlar bu habere çok sevindiler. Oğlunun Mekke'ye döndüğünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi. Ancak Mus'ab bütün bunlara karşı olgun bir müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini İslâm'a daveti bir sonuç vermediği gibi annesi de Mus'ab'ı yolundan döndürememişti.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında iki ay kadar kalan Mus'ab b. Umeyr, Hicretten on iki gün önce Medine'ye vardı. Hz. Peygamber (s.a.s) onu Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a) ve Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ile kardeş ilan etmişti (İbn Sa'd a.g.e., III, 120).

Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. "Rasûlullah'ın bayraktarı" olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında müslümanların gerilediğini gören Mus'ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle şu ayeti okuyordu: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir" (Alu İmrân, 3/144). Bu ayetin Uhud gününe kadar nazil olmadığı ve o gün giderildiği rivayeti, Hz. Mus'ab'ın katındaki değerini ifade eder (İbn Sa'd, a.g.e., III,120,121). Uhud Gazvesinde İslâm ordusunun sancağını taşıyan Mus'ab b. Umeyr'in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol eli de kesildi. Bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı ve yukarıdaki ayeti okumaya devam etti. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Sancağı hemen Suveybit b. Sa'd ve Ebû'r-Rûm b. Umeyr adlı sahabiler aldılar.

Hz. Mus'ab şehid olarak yerde yatarken, günün sonlarına doğru, Hz. Peygamber (s.a.s) Mus'ab'ı elinde sancakla gördü ve "İleriye git ey Mus'ab!" diye emretti. Fakat o kişi geri dönerek "Ben Mus'ab değilim" deyince Hz. Peygamber onun Mus'ab kılığında savaşan 'ın meleklerinden biri olduğunu anladı (İbn Sa'd, a.g.e., II, 121).

Uhud savaşında Ashab-ı kiram'ın ileri gelenlerinden birçok kimse şehid oldu. Hz. Mus'ab b. Umeyr de şehidler arasındaydı. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ne kadar üzüntülü olduğu yüzünden okunuyordu. Mus'ab'ın mübarek na'şının başucunda oturarak, Uhud şehidleri hakkında nazil olduğu bildirilen şu ayeti okudu: "Mü'minlerden öyle er kişiler vardır ki, 'a verdikleri sözde sadakat ettiler. Kimi adağını ödedi şehid oldu. Kimi de (şehid olmayı) bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler" (el-Ahzab 33/23). Sonra Hz. Peygamber diğer sahabilere, şehidlere yaklaşıp selam vermelerini söyledi ve verilen selamların şehidler tarafından alınacağını ifade etti (İbn Sa'd, a.g.e., III, 121).

Hz. Mus'ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insanı kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus'ab b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir halde şunları söyledi: "Seni Mekke'de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor." Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabiyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.

yolunda canını feda eden bu aziz şehid sahabi için Ashab-ı Kiram'dan Habbab (r.a) şunları anlatıyor: "Biz Hz. Peygamberle birlikte Medine'ye yalnız rızası için hicret ettik. Artık mükâfatını 'tan bekleriz. Arkadaşlarımız arasında bu nimetlerden tatmadan âhirete gidenler vardır ki Mus'ab b. Umeyr bunlardan biridir. O Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız şehidin bir kaftanını bulmuş ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhîr denilen kokulu ottan koymamızı emretti" (Buharî, Cenâiz 27; İbn Sa'd, a.g.e., III, 121).
Moderatöre Bildir   Logged


Kimseye bâkî değildir mülk-ü devlet, sîm-ü zer
Bir harap olmuş gönül tâmir etmektir hüner..
enfa
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1287



« Yanıtla #56 : Nisan 06, 2007, 10:06:30 ÖS »

Nesebi; İsfahan'dan Abülmülk ailesinden gelmektedir.
 
Aileleri Mecusi idi. Kendilerinden, evvelki ismi sorulduğunda; "Mabeh' tir" demişti.
Daha sonra bizzat Resulullah (s.a.v)'in ağzıyla; "Selman-ül Hayr", (Hayırlı Selman veya Hayrın Selmanı) diye değiştirildi. Künyesi: Abdullah' tı.
 
Müminlerin annesi Hz. Aişe (r.a) şöyle buyuruyordu:  
"Birçok geceler, Selman ile Resulü Ekrem (S.A.V) yalnız kalırlardı. Hatta bu geceler ezvacı tahirattan hiç kimse Resulü Ekrem (S.A.V)'in hizmetine girmezdi."
 
İnancında o kadar sağlamdı ki, kısa zamanda bizzat Resulullah (s.a.v)' tan yakınları arasına alındığı müjdesine kavuştu. "Selman, bizim efradı ailemizdendir. Ehli beytten sayılır."
 
 
Enes b. Malik'in (r.a) rivayeti ile yine Resulullah: "Cennet üç şahsa müştaktır: Ali, Ammar ve Selman" buyurdu.
 
0 kadar sade giyinirdi ki köleliğinde ne kadar basit giyinmiş ise Medain valisi olduğu zaman da aynı hal ve şekilde devam etmiş. Elbisesi alelade bir aba, bir gömlek, bir şalvardan ibaretti. Hatta Medain' de İranlılar valiyi bu kıyafetle görünce çocuklar birbirine: "gurk amed, gurk amed (kurt geldi kurt geldi)" diye hayretle bağırarak çağırıyorlardı.
 
0 kadar cömertti ki gelirinden bir şey almaz dağıtırdı. Ve ancak eli ile kazandığını yemek adeti idi.
 
Evi yoktu, gölgeleri takip eder, oturur, dinlenirdi.
 
Hizmetçisini bir işe yollayınca hamuru kendisi yoğurur; "Ona iki vazifeyi birden veremeyiz" derdi.
 
İnsanlardan sadaka almazdı, çok çekinir, hatta fakirlere bile sadaka kabul etmemelerini tavsiye ederdi. Derdi ki: "Allah Resulü (S.A.V) bize ant verdi ve şöyle buyurdu:  "Her birinizin taşıyacağı dünyalık, bir yolcunun taşıyacağı azık kadar az olsun."
 
Derdi ki: "Şunlara şaşılır; dünyaya hırsla sarılır ama ölüm onu arıyor, unutmuş ama; unutulmuş değil, güler ama bilmez ki Rabbi ondan razı mı değil mi?"
 
Hz. Osman'ın hilafeti zamanında vefat etti. H. 35 M. 655
 
Mübarek hilyeleri: Buğday renginde, esmer ve uzun boylu idi.
Moderatöre Bildir   Logged


Kimseye bâkî değildir mülk-ü devlet, sîm-ü zer
Bir harap olmuş gönül tâmir etmektir hüner..
kenz
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1287



« Yanıtla #57 : Nisan 07, 2007, 10:09:09 ÖS »

rzı olsun enfa eline sağlık mevla şefaatlerien nail kılsın bizleri
Moderatöre Bildir   Logged

İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
muhacir
araştırmacı
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 266

Avatar Yok


« Yanıtla #58 : Nisan 08, 2007, 01:48:34 ÖS »

Alıntı

Derdi ki: "Şunlara şaşılır; dünyaya hırsla sarılır ama ölüm onu arıyor, unutmuş ama; unutulmuş değil, güler ama bilmez ki Rabbi ondan razı mı değil mi?"
Moderatöre Bildir   Logged

amâ ve hırsa uyup nefs ile mahkûr olma,
Rahatın zâil olur,nâmı meşhur olma,
Sohbet-i Arif-i Billah'a eriş, dûr olma,
Saltanat-ı Mesned-i Dünya ile mağrur olma.
osmanli
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3161



WWW
« Yanıtla #59 : Nisan 09, 2007, 01:34:19 ÖÖ »

Alıntı sahibi: "kenz"
rzı olsun enfa eline sağlık mevla şefaatlerien nail kılsın bizleri
:x
Moderatöre Bildir   Logged