Sadakat İslamî Forum
 
*
Selamün Aleyküm; Ziyaretçi kardeşim. Ailemiz ferdiysen giriş yap. Değilsen Sadakat Ailesine 10 sn de katılabilirsin. Aralık 03, 2008, 06:42:10 ÖÖ


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 ... 3 4 [5]   Aşağı git
  Favorilere Ekle  |  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Erkek sahâbiler...(R.A)  (Okunma Sayısı 10973 defa)
kenz
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1287



« Yanıtla #80 : Ağustos 31, 2007, 12:16:40 ÖÖ »

HZ. BİLAL-İ HABEŞİ (r.anh)

Hz. Peygamber'e ilk iman edenlerden biri ve sonradan ona müezzin olan sahabî. İslâm tarihinde unutulmaz yeri olan Bilâl-î Habeşî, aslen Habeş'lidir. Anasının adı Hamâme, babasının adı Rebah, künyesi Abdullah'tır.

Bilâl, islâm'ın ilk tebliğ yıllarında Ümeyye b. Halef'in kölesiydi. İslâm'ın ortaya çıktığı yıllarda bir çok kimse, soy ve soplarının yüksekliğine, şirk toplumu içindeki nüfuzlarına bakarak kavim ve kabîle taassubuna düşmüş, islâm'a cephe almış ve sapıklıkta kalmışlardı. Bilâl b. Rebah gibi kimseler de zayıf ve acizliklerine rağmen hak davete uyup şirkten kurtulmuşlardı. İşte Bilâl b. Rebah (r.a.) islâm davetine ilk icabet edenlerden biriydi.

Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl'in müslüman olduğunu anladıktan sonra, onu islâm'dan çevirmek için yapmadığı eziyet ve işkence kalmamıştı. Ümeyye, öğlen vakti güneşinin bir yanardağ kesildiği anda, Bilâl'i alır, kızgın kumların üzerine yatırır, sırtına kocaman bir taş koyar ve şöyle derdi: "Muhammed'e küfret; Lat ve Uzza'ya iman et. Yoksa onlara iman edinceye kadar böylece kalacaksın."

Bilâl'in kızgın kumlar üzerinde sırtı yanar, göğsü yanar, nefesi tıkanır, bu müthiş işkence altında saatlerce kıvranırdı. Fakat dudaklarında daima şu sözler dökülürdü: "Allahu Ahad, Allahu Ahad", Onun bu durumu, müşrikleri bile hayrete düşürürdü (İbn Sa'd, Tabakat, III, 232).

O, geçim için, makam ve mevki için başka ilâhlara sığınmazdı. O biliyordu ki hüküm 'a aittir, rızık 'a aittir. Öldürmek ve yaşatmak 'ın elindedir. Geçici dünyanın çıkarları için put ve tağutları tasdik etmek ve bu arada imandan bir cüz de 'a ayırmak iman için yeterli değildir. Tam ve kâmil anlamda hükmün, öldürmek ve diriltmenin 'a ait olduğunu rızık verenin yalnız olduğunu, 'ı bütün sıfatlarıyla tanıyıp ona göre iman etmedikçe ve bu uğurda gelecek sıkıntı ve ezalara katlanmadıkça imanda kemâle ulaşmanın mümkün olmadığını biliyordu. Bilâl, rızık ve ölüm korkusu taşımıyordu. Yalnız 'tan korkuyor ve yalnız ondan ümid ediyordu.

İşkence altında kıvranan Bilâl (r.a.)'a rastgelen Varaka b. Nevfel,

"VAllahi ey Bilâl, birdir, birdir. " der, sonra da müşriklere dönerek: "Siz onu bu yüzden öldürürseniz, biz onu, kendimize örnek alırız." derdi (İbnü'l-Esir, el-Kâmil Fi't-Târih, II, 66).

Bilâl'in efendileri olan Mekkeli müşrikler onu, çoluk çocuğun oyuncağı yapmışlardı, ona işkence edenlerden biri de Ebu Cehil'di. Ama Bilâl'e yapılan işkenceler sırasında gösterdiği sabır ve tahammül hepsini şaşkına çevirirdi. Nasıl oluyor da bu derece ağır işkencelere katlanabiliyordu.

Ümeyye b. Halef'in Bilâl'e yaptığı işkencelere çok üzülen Hz. Ebû Bekir (r.a.) ona bu işkenceden vazgeçmesini söylemiş o da; "Onun ahlâkını bozan sensin, onu bizden uzaklaştıran senden başkası değildir" demişti. Bunun üzerine Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) ona şu cevabı vermişti: "Benim yanımda senin şu kölenden daha güçlü ve kuvvetlisi var. Hem de senin dinindendir. İstersen onu al ve bunu bana ver." Ümeyye bu teklifi kabul edip öteki köleyi aldı ve Hz. Bilâl'i Hz. Ebû Bekir'e verdi. Başka bir rivayette Hz. Ebu Bekir'in onu yedi ukiyeye satın alıp azat ettiği kaydedilir. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 232).

Bilâl'i Resulullah'ın yanına götürüp azat etmiş ve Bilâl işkenceden kurtulmuştu. Elbette bu 'ın bir takdiridir. Bilâl Hz. Ebû Bekir'e bu sebeple borçlu değildir. İki mümin de görevlerini yapmışlar. da onlara ecrini vermiştir. Hz. Ömer şöyle der:

"Efendimiz Ebu Bekir, yine efendimiz Bilâl'i azad etti. "(İbnü'l-Esîr, Üsdü'l- Gabe, I, 209).

Bilâl daha sonra diğer ashab ile birlikte Medine'ye hicret etti. Orada Sa'd b. Hayseme'ye misafir oldu. Ensar ile Muhacirler arasında kardeşlik oluşturulunca Bilâl'e de Abdullah b. Abdurrahman el-Has'amî kardeş ilân edildiler. Bu kardeşlik köklü bir şekilde sürüp gitti. Öyle ki Bilâl, Hz. Ömer devrinde Şam'da bulunduğu sırada maaş olarak divandan ona ayrılan hissesinden kardeşine de bir hisse veriyordu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 234).

Bilâl, Resulullah (s.a.s.)'in müezzini olarak tanınmaktadır. Ve sık sık ezanı Bilâl'e okuttururdu. Hatta sabah ezanındaki " " (Namaz uykudan hayırlıdır) ibaresini Bilâl ezana eklemiş Resulullah "Bilâl, bu ne güzel söz!" diye onu tasvip etmişti. (Avnu'l-Ma'bud, Serh Ebû Dâvud, III,185; İbn Mâce, Ezan, 1, 3,). Hz. Bilâl, Resulullah'ın bütün gazalarına katıldı. Bedir gazasında Hz. Bilâl, Mekke'de kendisine her türlü eza ve işkenceyi reva gören Ümeyye'yi görmüş ve şöyle bağırmıştı: "İşte küfrün başı!.." Bunun üzerine dikkatleri ona çevrilmiş ve müslümanlar derhal onun ve oğlunun etrafını sararak ikisini de öldürmüşlerdi. Resul-u Ekrem Mekke'nin fethi ardından Kâbe'ye girerken has müezzini Hz. Bilâl'i yanlarında bulundurmuşlardı. İbn Ömer, bu vakayı şöyle nakleder ve der ki:

"Resul-u Ekrem, Mekke'nin fethi gününde, Mekke'nin yüksek tarafından bir deve üzerinde geldi. Üsame b. Zeyd, Bilâl ve Osman b. Talha da yanlarındaydılar. Resul-u Ekrem Kâbe içinde uzun bir müddet kaldılar, sonra çıktılar. Arkasında müminler içeri girmek için birbiriyle yarış etti. İlk giren bendim. Bilâl, kapının arkasındaydı. Bilâl'e Resulullah'ın nerede namaz kıldıklarını sordum, yerini gösterdi. Ne var ki Bilâl'e, Resulunun kaç rekat namaz kıldıklarını sormayı unuttum." (Buhârî, Megâzî, 49).

Resulullah, Kâbe'yi putlardan temizledikten sonra müezzini Bilâl, burada ezan okuyarak, ortalığı tevhîd nameleriyle coşturmuştu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 234). Resul-u Ekrem'in vefatı üzerine, ona karşı büyük bir sevgi duyan Hz. Bilâl, Medine'de kalmaya dayanamayıp, ayrılmak zorunda kaldı. Hz. Ebu Bekir, Bilâl'e yanında kalması için ısrar ettiği halde, Hz. Bilâl ona şöyle demişti: "Eğer sen beni için azat ettinse bırak istediğim yere gideyim; yok kendi nefsin için azat ettinse beni yanında alıkoy!" Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir şöyle demişti: "İstediğin yere git!..." Resulullah'ın vefatından sonra cihadı, ezana tercih eden Hz. Bilâl, Şam'a gitti ve Hz. Ebû Bekir devrinde Suriye'de meydana gelen gazalara katıldı (İbn Sa'd, Tabakat III,238).

Hz. Ebû Bekir'in vefatından sonra, Hz. Ömer devrinde cihat devam etti. Hz. Bilâl bu cihatlara da katıldı. Hz. Ömer, hicrî onaltıncı yılda Suriye ve Filistin'e gittiği zaman, Bilâl onu karşılamaya çıkarak Câbiye'ye gelmişti. Sonra halifenin maiyetinde Kudüs'e giderek, bu kutsal şehrin teslimi sırasında bulunmuş ve Hz. Ömer ile birlikte Kudüs'e girmişti. Hz. Ömer, burada, Resulullah'ın vefatından beri ezan okumayan Bilâl'den ezan okumasını rica etmiş, Hz. Bilâl de halifenin ısrarına dayanamayarak ezan okumuştu. Bilâl Tevhîd'in bu üstün yanı olan ezanı okumaya başlar başlamaz, Hz. Ömer ve diğer ashab Resulullah (s.a.s.) dönemini hatırlayarak, gözlerinin önüne, geçmiş günleri getirip hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Bilâl'in ezanını dinleyenlerin hepsi, kendilerinden geçmişlerdi. Kudüs'ü teslim alma sırasında Hz. Ömer'den başka Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh, Muaz b. Cebel, Amr b. el-Âs gibi ashabın ileri gelenlerinden bir çok kimse bulunuyordu.

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in irtihâlinden sonra Suriye'ye giden Bilâl,

"Havlan" kasabasına yerleşti. O burada huzur içinde yaşıyordu. Hz. Bilâl, Suriye'de bir müddet kaldıktan sonra bir gece rüyasında Hz. Peygamber (s.a.s.)'i gördü. Resulullah ona, şöyle demişti: "Beni ziyaret etmeyecek misin?" Hz. Bilâl, uyanır uyanmaz, hazırlığını tamamlayıp Medine yolunu tuttu. Medine'ye gece ulaştı. Oraya varınca Ravza-i Mutahhara'ya yüzünü sürerek, burada Resul-u Ekrem'le birlikte geçirdigi günlerin hatırasını düşünerek ağladı. Bu sırada Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin Bilâl'i görmüş, fecir vaktinde ondan ezan okumasını rica etmişlerdi. Bilâl, (r.a.) onların arzusunu yerine getirerek, Peygamber Mescid'inde ezan okumuştu. Bilâl'in sesini duyan Medineliler, İsrafil suruyla uyandırılmış gibi yerlerinden fırlamış ve ezanı dinlemeye başlamışlardı. Birinci şehadetten sonra Resulullah'ın risâletini ikrar eden şehadet tekrar okunurken, Hz. Peygamber'in kabrinden kalktığını tasavvur ederek evlerinden dışarı fırlamışlardı. Bu sabah, bütün Medine'ye, risalet devrini bütün canlılığı ile yaşatan, herkesin hislerini coşturan, bütün müslümanların Resul-u Ekrem'e karşı duydukları sevgiyi canlandıran Bilâl'in sesi idi.

Hz. Bilâl, hicretin yirminci yılında altmış yaşlarında iken vefat etti. Dımaşk'ın Bâbü's-Sagîr tarafına defnolundu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 238; İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gabe, I, 209).

Hz. Bilâl (r.a.), vefatı yaklaşınca, ölümün ızdırabını, sevgililerine kavuşmasındaki zevk ile mezcetmiş; ömrünün son anlarında onun hastalığını gören zevcesi, teessüründen "ah ne acı" dedikçe, Bilâl: "Oh! ne tatlı!." diyor ve ekliyordu: "Yarın sevgililerle, Muhammed ve arkadaşlarıyla buluşacağım." diyordu.

Bilâl-i Habeşî, islâm'ın ahlâkıyla ahlâklanmış, fazîlet ve kemâl sahibi bir sahabî idi. Hz. Bilâl'in, ilk müslümanlardan olduğunu ve islâm akîdesi uğrunda en büyük çileyi çekenlerden olduğunu, herkes bilir ve ona son derece sevgi ve hürmet beslerdi. Hz. Bilâl, bütün vaktini, Resul-u Ekrem'e hizmetle geçirdi. O, Resulullah'ın meclislerinde daima hazır bulunurdu. Her namazda, her durum ve işte Resulullah'dan ayrılmazdı. Hz. Peygamber'in hazinedarlığını, Bilâl yapardı. Çarşı ve pazardan alınacak her şeyi o tedarik eder, icabında ödünç para alır, Resulullah'ın evinin ihtiyaçlarını sağlar, sonra da müsait zamanlarda o borçları öderdi.

Hz. Bilâl'in doğruluk ve ahlâki, islâm'a bağlılığı bütün çağdaşları tarafından aynı derecede takdir edilmekte ve övülmekteydi. Artık o, siyahî bir köle değil, ashab'ın ileri gelenlerinden ve islâm devletinin yönetiminde söz sahibi olan müminlerden biriydi.

Hz. Bilâl, uzun boylu, zayıf, ince ve koyu esmerdi. Ömrünün sonlarına doğru saçlarının çoğu beyazlaşmıştı. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 238-239).

Hayat'üs sahabe
Moderatöre Bildir   Logged

İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4503



WWW
« Yanıtla #81 : Eylül 12, 2007, 09:30:10 ÖÖ »

Abdullah bin Huzâfe es-Sehmî.




Ne Yazık ki Bir Tek Canım Var

Medar-ı İftiharımız tarafından tavsiye edilen, her yönüyle mahiyetimizi bildiren ve hatırlatan en güzel iki isimden birisi: Abdullah...
Bu güzel ve tatlı ismin kahramanlarından layıkıyla müsemması: Abdullah bin Huzâfe es-Sehmî.
Rasûlü'nü (a.s.m.) görenlerden...
Sahâbî.
Hz. Ömer (r.a.) devrinde müslüman arkadaşlarıyla birlikte Bizans'a esir düşer.
Kendisine İslâm'ı bırakıp hıristiyanlığı kabul etmesi teklifi yapılır.

O; böyle bir dönekliği kesinlikle reddeder.
Tâgiye (İmparator), İslâm dininden dönüp hıristiyanlığı kabul etmezse bakır kazana atıp cayır cayır yakacağını söyler.

O; yine dönmeye yanaşmaz.
İmparator emreder. Kazan getirilir. İçine zeytinyağı doldurulur. Altı yakılır ve diğer esir müslümanlardan birisi getirilir. Dönme teklifi yapılır. Müslüman dönmeyince kaynayan kazana atılır. Ve atılır atılmaz eti kemiğinden soyulur.

Abdullah'a aynı teklif:
"Dininden dön. Hıristiyanlığı kabul et. Yoksa sen de arkadaşın gibi olacaksın."

O, yine "Hayır" der.
Kazana atılması emredilir. Götürülürken hıçkırıklarını tutamaz, ağlar.
İmparator onun böyle ağladığını görünce; "Onu getirin" der.
Hz. Abdullah geriye gelir gelmez tarihin sine-i tekriminde emanet olarak kalacak, meleklere parmak ısırtacak, Rahmet'i çoşturacak şu sözleri söyler:

"Zannetme ki bana revâ gördüğüne ağlıyorum. Hayır. Lâkin şu anda benim yolunda feda olacak ancak bir tek ruhum var. Ne kadar isterdim saçlarım sayısınca ruhlarım olsaydı da hepsine musallat olsaydın ve ben de hepsini seve seve için feda etseydim."

Tâgiye; bu iman, aşk ve şevk karşısında küçük dilini yutar. Görüp duydukları hoşuna gider. Ve bir bahaneyle onu hürriyetine kavuşturmak ister:

"-Benim başımı öp. Seni serbest bırakacağım."

"-Hayır"

"-Dininden dön. Seni kızımla evlendirip mülkümde ortak yapacağım."

"-Hayır. Hayır"

"-Başımı öp. Seninle beraber seksen esir müslümanı serbest bırakacağım."

"-İşte şimdi oldu."

Başını öper gibi olur ve seksen arkadaşıyla beraber Medine'ye dönerler. Halife Hz. Ömer (r.a.)di.

Böyle günlerin adamı Hz.Ömer... Mukaddesata saygılı Hz.Ömer... Yapılması gerekeni zamanında yapan Hz.Ömer... Taşı gediğine koyan Hz.Ömer...

Hz. Abdullah'ın bu türlü sebatı, şecaati ve kendisi için değil, seksen müslümanın hürriyeti için bu ağır fedakarlığa katlanışı çoktan duymuştur.
Onların Medine'ye ayak bastıklarını duyunca ileri gelen bütün müslümanları toplar. Gelen nurlu ve çilekeş kafileyi karşılar. Bağırlarına basarlar. Hz. Ömer (r.a.) arkadaşlarına şöyle der:

"-Şimdi kalkacak ve herkes Abdullah'ın başını öpecek. Çünkü o baş, müslümanların hürriyetleri için bir tagiyenin başını öptü."

Başta kendisi ve bütün müslümanlar o mübarek başı öperler.
İşte İslâm'ın temelleri böyle atıldı ve yükseldi.
İşte hakiki din olan İslâm'ın mensubları böylesine kefere ve fecereyi kâle almadılar. Metelik vermediler.
Bir insan için herşey olan ruhlarını bile verirken, verdiklerini azımsadılar. Buna da fedakarlık mı denilir diye adeta yaptıklarını gizlemeye çalıştılar.
Ve işte böylesine de diğergamdılar. Kendi menfaatini başkasının zararında değil, başkalarının menfaatini kendi zararında buldular, gördüler...
Hem kendileri, hem de davaları yükseldi...

Bizler de müslümanız , bizler de Abdullah'ız diyen neslimin bu duygularla dolup taşmasını Yüce Dergah'tan dilenirken..Bizleri de bu şerefli zümrenin bir ferdi kılmasını Yüce rabbimden niyâz ederim.
Moderatöre Bildir   Logged

kurbaninizi verdinizmi kur´an talebeleri kurbanlarinizi bekliyor.
osmanli
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3161



WWW
« Yanıtla #82 : Eylül 28, 2007, 01:34:41 ÖÖ »

Abdullah b Zübeyr bir hutbesinde sunlari söyledi
"Hz.Peygamber"Bu dünyada ipekli giyen kimseler ahirette giyemiyeceklerdir"buyurdu;
Moderatöre Bildir   Logged

kardesinin yüzüne gülümsemen senin icin sadakadir
iyilik ile emretmen sadakadir:
kenz
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1287



« Yanıtla #83 : Ekim 08, 2007, 06:28:57 ÖÖ »

Yine gecelerden bir geceydi. Üseyd RadıyAllahu Anh, evinin arkasında yer alan avluda oturuyordu. Gece ilerlemişti. Gökyüzünde yıldızlar ışıl ışıldı. Oğlu Yahya yanı başında uzanmış yatıyordu. Yorgun geçen bir günden sonra derin bir uykuya dalmıştı. Yakınında yolunda cihad için hazır tuttuğu atı bağlıydı. Güzel ve asil bir attı.
Gece, sessiz ve sakindi. Yıldızlarla dolu berrak semâ, yeryüzünü tatlı bir tül ve ışıltılarla dolu esrarlı bir kubbe gibi örtüyordu.
Bu duygu ve güzellikle yüklü tabloyu, hafiften esen bir rüzgârın serinliği tamamlıyordu. Bu serinlik sayesinde de oğlu rahat uyuyordu.
Gecenin sessizliği, güzelliği, yalnızlık, yüksek duygular… Bütün bunlar onda 'ın kelâmını okuma arzusu meydana getirdi... Üseyd RadıyAllahu Anh, duyguyla yüklü bir okuyuşla Kur'an okumaya başladı.
Güzel sesi, gecenin sessizliğinde dalga dalga ilerliyordu. Hafiften esen rüzgâr sanki bu sesi incitmeden, bozmadan biraz daha ileriye taşımaya çalışıyordu. Samimiyet dolu, şefkat ve sevgi dolu bir sesle okuyordu:
"Elif, Lâm, Mîm.
O kitap ki, onda en küçük bir şüphe yoktur. O, takva sahipleri için bir hidâyet rehberidir.
Onlar, gayba inanırlar, namazlarını hakkıyla edâ ederler, kendilerine verdiğimiz mallardan yolunda infâk ederler.
Onlar, sana indirilene de, senden önce indirilen kitaplara da iman ederler. Âhiret gününe de kesinlikle inanırlar. (Bakara, 1–4)
***
Tilâvet, bu noktaya geldiğinde birden at ürker. Daireler çizmeye, ipini koparırcasına asılmaya, şahlanmaya başlar. Onun bu hâlini gören Üseyd RadıyAllahu Anh okumayı keser; at da sakinleşir.
Hayvan iyice sakinleştikten sonra Üseyd RadıyAllahu Anh, bıraktığı yerden tilâvetine devam eder:
"İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler. Kurtuluşa, felâha erenler de ancak onlardır." (Bakara, 5)
***
At yeniden daireler çizmeye, yularına daha güçlü asılmaya başlar. Üseyd yine okumayı keser; at tekrar sakinleşir.
Bu durum, birkaç kez tekrar eder. Üseyd okudukça hayvan şaha kalkar, daireler çizer, yerinde duramaz: O okumayı bırakınca at da sakinleşir.
Üseyd, yularının yettiği kadarıyla geniş daireler çizen ve yularını zorlayan hayvanın, yakınında uyuyan oğlu Yahya'yı çiğnemesinden korkar. Yavrusunu uyandırmak ve tehlikeli bölgeden uzaklaştırmak ister. Ona doğru ilerlerken gözü semâya takılır.
Gözlerin görmediği güzellikte, gölgeliği andırır bir bulut… Pırıl pırıl ışıltılarla dolu… Ufukları hoş bir ışık seline boğmuş, yükseliyordu. Nihayet gözden kayboldu.
Üseyd, sabah olunca Resûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e koştu. Gece yaşadıklarını, gördüklerini anlattı. Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz:
"Onlar meleklerdi ya Üseyd! Seni dinliyorlardı. Okumaya devam etseydin, belki insanlar da onları göreceklerdi, gözlerden saklanmayacaklardı." buyurdu.
Ancak Üseyd devam edememişti. Atın, oğlu Yahya'yı çiğnemesinden korkmuştu. Neler olduğunu o anda anlayamamıştı.
Moderatöre Bildir   Logged

İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
kenz
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1287



« Yanıtla #84 : Ekim 15, 2007, 10:49:48 ÖS »

ŞEDDAD  İBNİ  EVS


O, yumuşak huylu, açık sözlüydü. Rğzından lüzum­suz bir söz çıkmazdı. Bir defasında ağzından bir söz kaçmıştı. Zaman kaymetmeden şu açıklamayı yaptı: "islâm'a girdiğim günden beri sözlerimi dikkat ederek söylemeğe çalıştım. Fakat bu söz nasıl oldu ağzımdan kaçtı. Onu aklınızda tutma­yın. " dedi.

Şeddad İbni Evs radıyAllahu anh âbid, zâhid bir zât... korkusundan kalbi ürperen, devamlı vücudu titreyen ve derin tefekküre dalan bir yiğit... Gece yattığı zaman ilâhî rahmetin  enginliğini düşünen ve ilâhi azabın şiddetini de unutmayan bir zâhid...

O, Medine'li müslümanlardandır. Hazrec kabilesinin Neccar koluna mensuptur. Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem efendimizin şâiri Hassan'ın yakın akrabası. Babası Evs İbni Sabit, Akabe'de İslâm'la şereflendi. Bedir harbine iştirak etti. Uhud'da şehid oldu. Annesi Harime de müslümandı. Şeddat böyle güzel bir muhitte, müslüman bir aile ocağında yetişti. Geniş bir ilme sahipti.

Ubâde İbni Sâmit radıyAllahu anh onun, ilmî konularda herkesin kendisine başvurduğu zahir ve bâtın ilimlerine vâkıf bir ilim eri olduğunu söyler. Şeddat radıyAllahu anh'ın ilmi ve hilmini "Mecmeu'l-bahreyn" olarak tavsif eder.

O, yumuşak huylu, açık sözlüydü. Ağzından lüzumsuz bir söz çıkmazdı. Bir defasında ağzından bir söz kaçmıştı. Zaman kaybetmeden şu açıklamayı yaptı: "İslâm'a girdiğim günden beri sözlerimi dikkat ederek söylemeğe çalıştım. Fakat bu söz nasıl oldu ağzımdan kaçtı. Onu aklınızda tutmayın. " dedi. Riyadan, gösterişten de çok sakınırdı. Namazlarından sonra dua ve istiğfarı çok yapardı. Sık sık tefekküre dalardı. korkusuyla kalbi ürperir ve: "Ya Rabbi! Cehennem ateşini düşündükçe uykum kaçıyor." derdi. Saman üzerindeki dâne gibi sabahlardı.

O, son derece halim selimdi. Kalbi rakik; yufka yürekli ve gözü yaşlıydı. Birgün ağlarken görüldü. Kendisine: "Niçin ağlıyorsun?" diye soruldu.   O da:

"Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in bir hadisini hatırladım da onun için ağlıyorum. " dedi. Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu hadisinde: "Ümmetim için, şirk ve gizli şehvetten korkuyorum. " buyurdu. O zaman ben: "Ya RasûlAllah! Ümmetin senden sonra şirke düşecek mi?" diye sordum. Resül-i Ekrem sallAllahu aleyhi ve sellem: "Evet, dediler. Gerçi onlar güneşe, aya ve puta tapmayacaklar, fakat işlerinde riyakârlık yapacaklar. ( için değil de ondan başkalarının rızası için hareket edecekler) Gizli şehvet ise şudur: Onlardan, biri, oruç tutar, oruçlu olur. Sonra şehvete sebeb bir şeyi görür ve orucunu bozar. " buyurdu.

Şeddat İbni Evs radıyAllahu anh İslâm'ın emir ve nehiylerine uymakta çok titizdi. Hayatında tatbik eder, taviz vermezdi. Çevresine de Teâlâ'nın emir ve yasaklarını güleryüzle, tatlı dille anlatırdı. Her fırsatta tebliğ vazifesini unutmazdı. 50 kadar hadis-i şerif rivayet etti. Râvileri arasında Şam'ın en güzide ricali vardı. Oğulları, Ya'lâ ve Muhammed ile Mahmud bin Lebid, Mahmud bin Rebi', Abdurrahman bin Ganem, Beşir bin Kâ'b bunlardan bazılarıdır.

Onun rivayet ettiği hadislerden bir kaç tanesi şöyledir:

Ebu Eş'as es-Sağani rivayet ediyor:

"Şam Cami-i şerifine gitmiştim. Orada Şeddat ibni Evs ile karşılaştım. Bir yere gidecekti. Nereye gideceğini sordum. O da; Hasta bir arkadaşını ziyaret edeceğini söyledi. Ben de kendileriyle gelebileceğimi söyledim. Beraber gittik. Oraya varınca hastaya durumunun nasıl olduğunu sordu. Hasta: "Nimet içerisinde olduğunu" söyledi. Bunun üzerine Şeddad: "Günahlarının affedildiğini sana müjdelerim. Çünkü Resûl-i Ekrem sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim. " dedi ve Efendimizden duyduğu hadis-i kudsîyi nakletti: buyurdu.

Şeddat İbni Evs radıyAllahu anh İki Cihan Güneşi efendimizden ayrılmazdı. Yaşı küçük olduğu için savaşlarda bulunamadı ise de onun muhabbetiyle hep beraberdi. Birgün bir arada iken, Fahr-i Kâinat sallAllahu aleyhi ve sellem efendimiz: "Yanımızda yabancı birisi var mı?" diye sordu. Biz de:

"Yok Ya RasûlAllah dedik. Kapının kapatılmasını işaret ettikten sonra: "Ellerinizi kaldırınız, La ilahe illAllah deyiniz. " buyurdu. Bir müddet bu şekilde "Kelime-i Tevhid"e devam etti. Sonra mübarek ellerini indirdi ve; "Sana hamd olsun yâ Rabbi! Beni bu kelime ile gönderdin. Bana onu emrettin. Bana, onunla cenneti va'dettin. Sen va'dinde hulf etmezsin. Va'dinde duran yalnız sensin. " buyurdu. Bu sözlerden sonra bize: "Sizi müjdelerim teâlâ sizi mağfiret buyurdu. Hepinizi bağışladı. " dedi.

Birgün o yine Fahr-i Kâinat sallAllahu aleyhi ve sellem efendimizden hadis naklediyordu. Onun şöyle buyurduğunu işittim. "Kim riya ile namaz kılar, oruç tutar, sadaka verirse, o Teâlâ ya ortak koşmuş olur " buyurdu demişti. Avf İbni Mâlik ona: "Böyle bir adamın amelinden halis olanı ayrılarak kabul olunmaz mı?" diye sordu. Şeddad radıyAllahu anh da şu hadis-i kudsiyi nakletti: "Müşrik olan insanın çoğundan da, azından da zâtı-ı kibriya müstağnidir."

Yine rivayet ettiği hadislerden bir tanesinde: "Ey insanlar Dünya, hazır bir meta'dır Ondan iyiler de kötüler de yer. Ahiret haktır Orada Teâlâ hükmeder. Ey insanlar! Sizler âhiret adamı olunuz. Ahireti düşünüp ona hazırlanınız. Dünya adamlarından olmayınız. Ahireti unutup dünyaya dalanlardan olmayınız. Siz, 'dan korkarak amel yapınız. Biliniz ki, amellerinize göre arz olunursunuz. Teâlâ ya mutlaka kavuşacaksınız. Kim zerre miktar hayır yaparsa, onun karşılığını görür. Kim de zerre kadar kötülük işlerse onun karşılığını görür. Cezasını çeker "

Şeddad İbni Evs radıyAllahu anh ömrünün sonlarına doğru Şam, Filistin, Beytül Makdis ve Humus'ta bulundu. Bu havalide ilimle uğraşanlar hep ona müracaat ederdi. 58. hicri yılında yetmiş beş yaşlarında iken Kudüs'te vefat etti. Cenab-ı Hak şefaatlerine nail etsin. Amin.

Moderatöre Bildir   Logged

İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
hocaoğlu
aktif okur
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 123



« Yanıtla #85 : Ekim 23, 2007, 12:32:39 ÖS »

TALHA BİN UBEYDULLAH

ŞEMAİLİ: Kısaya yakın orta boylu, enli omuzlu, geniş göğüslü, pembe tenli çok yakışıklı bir zat idi.

Sik saçlı olup. saçı ne düz, ne de kıvırcıktı.

O müthiş günde. Uhud çenginde Alemlerin Efendisini müdafaa ve muhafaza ederken bir eli sakatlanmıştı.

Yürürken hızlı yürür, bir tarafa döneceği zaman, bütün vücuduyla dönerdi.

Tanla b. Ubeydullah (RadıyAllahu Anh)'ın nesebi, ata soyu altıncı babada Hz. Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh) ve yedinci babada Rasulu (Sallalahu Aleyhi Vesellem) ile birleşir. Aşerei Mübeşşere'dendir.

LAKAPLARI: Talhatü'l Hayr, Talhatü'l Feyyaz ve Talhatü'l Cud'dür.

Bizzat Kainatın Efendisi tarafından takılan bu lakaplar, bazı gazalardaki yararlılıkları ve gösterdiği üstün kahramanlıkları üzerine Talhatü'l Hayr demiştir.

"Talhatü'l Cud" lakabını alışındaki sebep elinin açıklığı idi. Cömert Talha demektir bunun manası.

Hem cömert, hem konukseverdi. Peygamber Şehri Medine'ye gelenler hep onun evinde misafir kalırlardı ve her türlü izzet ve ikramı görürlerdi.

"Talhatü'l Feyyaz"  lakabını alışı ise; Tebük gazası esnasında İslam ordusunun teçhizi için o kadar mal sebil etti ki Rasulü (SallAllahu Aleyhi Vesellem) ona bu Talha (RadıyAllahu Anh) da ilk müslümanlardandır. Aşerei Mübeşere'dendir (Cennetle müjdelenen on sahabi) ve Şura üyelerinden biridir. Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) hicretten önce Zübeyr  (RadıyAllahu Anh ile Talha (RadıyAllahu Anh)'ı kardeşlemiş. hicretten sonra da Ebu Eyyub elEnsari (RadıyAllahu Anh) ile  kardeşlemiştir.

Hz. Talha {RadıyAllahu Anh)'ın, Hz. Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh)'ın kızı Ümmü Gülsüm başta olmak üzere birkaç zevcesi oldu. On tanesi erkek, dört tanesi kız on dört evlat sahibi idi.

Tüm gazalarda bulundu. Ancak  vazifeli olduğu için, Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) Efendimiz tarafından haber toplamak üzere Suriye cihetine gönderildiği için Bedir Savaşı'na katılamamıştı. Fakat talebi üzerine ganimetten pay almış, uhrevi sevabı da istemiş, Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) onun da verildiğini müjdelemiştir.

Hazreti Talha (RadıyAllahu Anh) ticaret kasdıyla seyahatler yapıyordu. Bir keresinde Basra'ya gitmisti. Basra panayırında bulunduğu bir gün, manastırın birinden bir rahip, pazar halkına nida etti:

Bu  pazar  halkı  içinde Mekkeli bir kimse var mı?

Talha (RadıyAllahu Anh) atıldı:

 Evet, ben Mekkeliyim! Rahibin  gözlerinde  ışıl  ışıl yanan bir parıltı ile sordu.

  Ahmed (SallAllahu Aleyhi Vesellem) zuhur etti mi?

 Hangi Ahmed?

  Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'ın oğlu Ahmed! O orada zuhur edecektir. Peygamberlerin (SallAllahu Aleyhi  Vesellem)  sonuncusudur. Haremi Şeriften çıkarılacak, hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicret edecektir. O'na koşmanı sana tavsiye ederim."

Rahibin bu sözleri üzerine Talha (RadıyAllahu Anh)'ın kalbine tesir etti. Oradan ayrılarak Mekke'ye gelince hemen soruşturdu.

 Ben yok iken buralarda birşeyler oldu mu?

 Evet, dediler. Ve devam ettiler.

  Abdullah'ın oğlu MuhammedülEmin peygamberlik iddiasıyla meydana çıktı. Hatta Ebu Kuhafe'nin Oğlu (Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh) da O'na tabi oldu!

Talha (RadıyAllahu Anh) bu habere çok sevindi, hiç vakit kaybetmeden doğru Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh)'ın huzuruna vararak:

 Ya Eba Bekir! Duyduklarım doğru mu? Sen şu Zat'a tabi mi oldun?

 Evet ey Talha! Duydukların doğrudur. O, 'ın Rasulüdür (SallAllahu Aleyhi Vesellem), bizi hak dine davet edicidir. Ben tabi oldum. Sen de hemen O'nun huzuruna git. Kendisine tabi ol!

Talha (RadıyAllahu Anh), bambaşka bir atmosfer içerisinde heyecanla banları dinledikten sonra, rahibin söylediklerini Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh) a haber verdi. Hemen kendisini Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'in huzuruna götürmesini istedi.

Uçarcasına gittiler  huzura vardılar. Cihan Peygamberi (SallAllahu Aleyhi Vesellem), Talha'ya (RadıyAllahu Anh) İslamiyet'i arz ve teklif etti. Kur'anı Kerîm okudu. İslam Hukuku'nu anlattı. Yüce 'ın ettiği izzet ve şerefleri haber verince, zaten o manevî havada eriyen Talha (RadıyAllahu Anh), infilak edercesine. coşkuyla iman etti saadet kervanına katıldı.

Peygamberimiz  (SallAllahu Aleyhi Vesellem) Medine'ye hicret ettiği sırada   Talha   (RadıyAllahu Anh) bir ticaret kervanı ile Şam'a hareket etmiş bulunuyordu. Şam'dan döndüğü zaman, Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)in Medine'ye hicret ettiğini görünce, o ticaret kervanındaki bütün malını ve servetini bırakarak Kainatın Efendisi'ne koştu ve Medine'ye yerleşti. Hz. Es'ad bin Zürare'yi (RadıyAllahu Anh) Mekke'ye gönderip evladü iyalini Medine'ye getirtti.

Varlık sebebimiz Hz. Muhammed Mustafa (SallAllahu Aleyhi Vesellem) Efendimiz'in cennetle müjdelediği on sahabeden biri olan Hz. Talha bin Ubeydullah (RadıyAllahu Anh) mukaddes dava uğrunda canını, malını, kanını ve bütün varlığını sebil etti. Gaza meydanlarında akıllara durgunluk verecek kahramanlıklar gösterdi. Kafirlerle vuruşurken öyle celadetle kılıç salladı düşmanlarının ciğerini deldi ki. kaçacak delik aradılar.

Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem): "Yeryüzünde yürüyen bir şehide bakmak isteyen, Talha bin Ubeydullah'a baksın!" buyurmuşlardır.

Hele hele Uhud harbinde; İslam mukadderatının geçirdiği müthiş anlar esnasında, Peygamberimizi (SallAllahu Aleyhi Vesellem) öldürürlerse İslamiyet'i kökünden kazıyacağını zanneden o müşrikler, ok, kılıç, gürz ve taşlarla Rasulullah  (SallAllahu Aleyhi Vesellem) saldırdıklarında, kendisini Rasulüne siper eden Talha (RadıyAllahu Anh), akıllara durgunluk verecek kahramanlıklar gösterdi.

Rasulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) buyurdu ki:

"Uhud günü; yeryüzünde sağımda Cebrail (Aleybisselam), solumda da Talha (RadıyAllahu Anh)dan başka, Bana yakın bir kimse bulunmadığını gördüm."

Ne müthiş bir gündü o. Ne amansız bir saldırıydı. Ne kadar kafir varsa Rasulüne (SallAllahu Aleyhi Vesellem) saldırıyorlardı. Oklar her taraftan yağmur gibi yağıyordu. Taşlar, tüfekten çıkmış saçma gibi heryana saçılıyordu. Rasulüllah'ın (SallAllahu Aleyhi vesellem) etrafında etten ve kemikten bir kale kurulmuştu adeta, amma buna rağmen atılan taşlar Kainatın Efendisi'nin, mukaddes yüzünü yaralamış, tebessüm ettiğinde pırıltılar saçan dişlerinden biri kırılmıştı.

Buhari'nin rivayetinde; "Kendi sözlerine göre Talha ile Sa'd'dan başka herkesin dağıldığı hengamede bu ikisi Rasulullah'dan (SallAllahu Aleyhi  Vesellem) ayrılmamışlardır."

Rivayetlere göre Uhud'da Rasulüllah'a (SallAllahu Aleyhi Vesellem) gelen saldırılara karşı elini germiş, bu sebeple darbeler onun eline gelmiş ve çolak bırakmıştır. Kendisine bir ok isabet etmiş, orta parmağı kesilmiş, sol el yüzük parmağının dip mafsalından kopmuş, sakatlanan bu eliyle Rasulullah'a (Sallallalıu Aleyhi Vesellem) kalkan yapmış ve yetmiş küsur darbe almıştır. Bu haliyle, iki zırh giyinmiş olan Rasulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'i daha emniyetli olan bir tepeye çıkarmış saldırılardan emin kılmıştır.

Bu savaşta, yine bir müşrik birliği kudurmuşcasına Rasulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'e karşı a

mansız bir hücuma geçti. Etrafta Talha (RadıyAllahu Anh)'dan başka kimseler yok. Nebiler Serveri adeta bir köşeye sıkıştırılmış. O İslam mücahidi bir arslan gibi nara atarak ileri fırladı, kılıcım yıldırımdan bir kamçı gibi kafirlerin suratına indirdi. Kafirlerin feryadı gökleri tutuyordu. Rasulü Kibriya'nın huzuruna gelince bu tehlikeli anda Rasulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) buyurdu:

 Bana  kendim  feda  eder, siper olur musun?

Hz. Talha (RadıyAllahu Anh), iman kahramanı, kılıcını havaya kaldırarak haykırdı:

 Anam babam Sana feda olsun Ya RasulAllah! Yeter ki Sen emret!..

Talha (RadıyAllahu Anh), Uhud Savaşında gösterdiği cansiperane fedakarlık, eşsiz şecaat, bu müthiş muharebede akıllara hayretler veren kahramanlıklar karşısında, bütün sahabeler hayran kaldılar, bazıları gözyaşlarını tutamadı:

Hz. Ömer  (RadıyAllahu Anh) onun için:

 Uhud gününün en büyük adamı Talha'dır (RadıyAllahu Anh), demiştir.

Talha (RadıyAllahu Anh) ahlak itibari ile de çok yüksek bir zat idi. Son derece sevimli ve hoşdu. Herkes onu sever, onun lütuf ve muhabbetinden zevk alırdı. Altın gibi bir kalbi vardı, dilinden hep inciler saçdırdı. Onun güzel halini anlatmaya kafi gelecek olan şu vak'a çok dikkate şayandır:

Hz. Ömer (RadıyAllahu Anh) gibi bir insan Ümmü Eban'ı zevce olarak almak istemişti. Ümmü Eban onun şiddetinden bahsetmişti. Daha sonra Zübeyr (RadıyAllahu Anh) aynı kadını istemiş, onu da reddetmişti. Fakat Hz. Talha (RadıyAllahu Anh)  onu istediği zaman Ümmü Eban onun nikahına girmeyi hemen kabul etmişti. Kendisine sebebini sordular. Dediki:  O'nun ahlakını tanırını. Talha evine girdi mi yüzü gülerek girer, evinden çıkarken mütebessim çıkar, birşey istenildi mi verir, kendisine birşey yapıldımı teşekkür eder, bir kusur yapılsa af eder.

Talha (RadıyAllahu Anh) ziraat ve ticaretle meşgul olurdu, büyük servet sahibi idi. Eli çok açık olup, yedirir içirir bol bol infakta bulunurdu. Bin dinar sadaka ettiği günler olmuştur. On bir yaşından altmış yaşına kadar, yeryüzünde yürür şehit gibi gezen büyük sahabi Talha (RadıyAllahu Anh) Hicret'in 36. yılında Cemel vak'asında şehit olmuştur. Hz. Ali (RadıyAllahu Anh) ağlayarak yanına varmış, elleri ile yüzündeki toprakları silmiş ve cenaze namazını kendisi kıldırmıştır. Şehadetinde yıllar sonra rüyada bir zata:

" Benim yerimi değiştirin" demiştir. Meğer su akıntıları kabrini açıyormuş. Kabrinden çıkarılınca sanki yatağında ve uyur gibi sapasağlam hiç çürümemiş bir halde bulmuşlar.

(Celle Celalühü) ondan razı olsun.

Moderatöre Bildir   Logged

Mal cimrilerde, Silah korkaklarda, Yönetim akılsızlarda olursa iş bozulur...Hz Ebu Bekir (r.a.)
müteallim
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4503



WWW
« Yanıtla #86 : Kasım 13, 2007, 11:33:16 ÖS »

Süheyb bin Sinan ya da Süheyb-i Rûmî

Hz. Süheyb, ve Resulü için tüm zenginliklerinden vazgeçen insanların sembolüdür. Hakkında ayet nazil olmuştur. Cömertliği ve nişancılığı ile meşhurdur.
Süheyb bin Sinan ya da Süheyb-i Rûmî olarak meşhur olmuştur. Hz Süheyb’in babası, Nemr soyundan Sinan, anası Kuayd kızı Selma’dır. Dedesi, Musul civârındaki bir kasabanın hâkimi idi. Günün birinde, Bizanslılar hücum ettiler. Çok kimseyle birlikte, Küçük Süheyb de esir düştü. Uzun müddet, Romalıların elinde esir kaldı. İşte bu yüzden, Süheyb-i Rûmî olarak anılmıştır. Onu, Mekkeli Abdullah bin Ced’an satın aldı. Bir müddet sonra da, iyi hareketlerinden dolayı azât etti.

Hz. Süheyb, orta boylu, kırmızı yüzlü, çok cömert ve lâtifeyi seven bir kişiydi. Resûlullah’ın hadîslerine büyük önem verir, ‘hata ederim’ endişesiyle hadîsleri nakletmezdi. ‘Niçin nakletmiyorsun’ diyenlere şöyle cevap veriyordu: “VAllahi ben Resûlullah’ın hadîslerini bile bile nakletmiyorum. İsterseniz gelin size Peygamber Efendimiz’in savaşlarını ve yanlarında bulunduğum sırada gördüğüm şeylerin hepsini anlatayım. Fakat, “Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu.” demeye gelince, ben onu yapamam!”

Efendimiz, Süheyb’i çok severdi. “Bir kimse ’a ve âhiret gününe inanıyorsa, bir ananın evlâdını sevmesi gibi Süheyb’i sevsin.” buyurmuştur. Ka’be-i Muazzama’nın güneyinde, yüksekçe bir yerde, Hz. Erkam’ın evi bulunuyordu. Hz. Erkam, Mekke’nin ileri gelenlerinden, itibarı çok olan bir zât idi ki, herkes kendisine hürmet ve ikrâm ederdi. Bu gibi sebeplerden dolayı, Efendimiz ve diğer Müslümanlar burada toplanırlar, emniyetli bir yer olduğu için ibâdetlerini rahat yaparlardı. Yeni Müslüman olmak isteyenler de bu eve gelir, Müslüman olmakla şereflenirdi. Bunun için, bu eve Dar’ül-İslâm ve Dârü’l-Erkam gibi isimler verilmişti. Süheyb bin Sinan da bu evde Müslüman olmuştur. Müslüman olduğunu açıklamaktan çekinmeyen yedi mücâhid sahâbîden biri oydu.

Hakkında ayet indi

Hz. Süheyb, Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra Mekkeli müşriklerin, şiddetli hücum ve işkencelerine mâruz kaldı. Hz. Süheyb, Mekke’de akrabası, dayanağı olmayan bir zât olduğu için, müşrikler kendisine çok zulmederler, konuşamayacak hâle getirinceye kadar döverlerdi. Demir gömlek giydirirler, en sıcak günde, güneş altında tutulur, üstüne de yük bindirirlerdi.

Bir gün, Hz. Habbâb ve Hz. Ammâr’la birlikte giderlerken, müşriklerden bazıları ile karşılaştılar. Müşrikler, “İşte Muhammed’e tâbi olan kimseler!” diye alay ettiler ve bazı yakışıksız sözler söylediler. Hz. Süheyb onlara cevâben dedi ki: “Evet! ’ın Peygamberine tâbi olan, O’nunla beraber bulunmaktan zevk alan kimseler biziz. Hz. Muhammed’e (sas) biz inandık, siz inanmadınız. Biz O’nun (sas) söylediklerinin, bildirdiklerinin hepsinin doğru olduğunu kabûl ettik. Siz yalanladınız. Bütün üstünlük ve fazîletler İslâmiyet’te, bütün zillet ve felâketler de müşrikliktedir. Müslümanlıkta aşağılık, müşriklikte üstünlük yoktur.” Hz. Süheyb böyle söyleyince saldırdılar ve onu konuşamayacak hâle gelinceye kadar dövdüler.

Hz. Süheyb, Mekke’de kendi gayretleriyle büyük bir servet elde edip hayli zengin oldu. Medîne-i Münevvere’ye hicret edeceği müşrikler tarafından haber alınınca yine yolu kesildi. “Senin bu kadar mal ve para ile gitmene izin vermeyiz!” dediler.

Hz. Süheyb de, “Ey müşrikler. Beni iyi tanırsınız ki, çok iyi ok atarım. Üzerime gelirseniz, sadağımdaki okların hepsini size atarım ve sonra kılıcımı çekerim. Bunlardan biri elimde bulundukça bana bir şey yapamazsınız, kendiniz bilirsiniz! Yanımda ve Mekke’de bulunan mallarımı size verirsem önümden çekilir misiniz, yolumu açar mısınız?” dedi. Hemen kabûl ettiler. Müşriklerin elinden kurtuldu ve hiç parasız olarak yoluna devam etti. Çölde binbir güçlüklere rağmen Peygamber’imize (sas) kavuşmanın heyecanı ile bütün sıkıntılardan zevk alarak yoluna devam etti. Efendimiz (sas), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le (r.anhüm) birlikte Hz. Külsüm bin Hedm’in hânesine misâfirdiler. Orada buluştular. Süheyb olanları anlattıktan sonra Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Süheyb kazandı, Süheyb kazandı, Ebû Yahyâ kazandı! Satış kârlı çıktı. Satış kârlı çıktı!”

Sonra Hz. Süheyb (ra) hakkında nâzil olan: “İnsanlardan bir kısmı, ü Teâlâ’nın rızâsını isteyerek O’na ibâdet yolunda kendini ve malını fedâ ederler.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi (Bakara, 2/207) okudular. Hz. Ömer, Hz. Süheyb’i çok severdi. Hz. Ömer, hançerle yaralanınca yerine geçecek halîfeyi seçmek için şûra ehlini tayin edip, yeni halîfe seçilinceye kadar Hz. Süheyb’in kendisinin yerine vekil olması ve cenâze namazını kıldırması için vasiyet etti.

Hz. Süheyb, üç gün müddetle cemaate namazları kıldırdı. Hz. Ömer’in cenâze namazını da kıldırdı. 70 yaşında, 658’de Medîne-i Münevvere’de vefât etti. Bâki Kabristanı’na defnolundu.

Moderatöre Bildir   Logged

kurbaninizi verdinizmi kur´an talebeleri kurbanlarinizi bekliyor.
kenz
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1287



« Yanıtla #87 : Kasım 16, 2007, 04:17:36 ÖS »

Abbas bin Abdülmuttalib(R.A.)


Hz. Abbâs'ın, Peygamber Efendimize yakınlığı ve faziletinin çokluğundan dolayı ashab–ı kirâm arasında ayrı bir yeri vardı. Sözü dinlenir, herkes tarafından sevilir, sayılır ve hürmet edilir bir zat idi. Dört büyük halife gibi ileri gelen zatlar dahi o gelince, ona hürmetlerinden ve tevâzularından ayağa kalkarlardı.

Peygamber Efendimiz, Vedâ Hutbesi'nde "Fâizin her türlüsünün ayağı altında olduğunu ve ilk kaldırdığı fâizin de amcası Abbâs'a ait olan fâiz borçları olduğunu" söylemiştir. Hz. Abbâs çok zengindi ve fâizle borç para veriyordu. Ancak fâizin kaldırılmasından sonra bir daha kesinlikle fâiz alış verişiyle uğraşmamıştır.

Hz. Abbâs ziyâdesiyle cömert olup, ikrâm ve ihsânları çok idi. Köleleri satın alıp azat ederdi. Yetmiş köle azat ettiği meşhurdur. Yakın akrabayı ziyaret etmeye, onların haklarını yerine getirmeye çok dikkat eder, muhtaç olanlara yardım ederdi. Medine'ye yerleştikten sonra yapılan bütün muhârebelerde ve özellikle Bizans seferlerinde, müslüman orduların silah ve teçhizatının mâlî kaynağını Hz. Abbâs karşılamıştı. Hz. Ömer halifeliği döneminde Mescid–i Nebevî'nin genişletilmesini istemişti. Mescidin hemen yanında Hz. Abbâs'ın evi vardı. Hz. Ömer evi satın alıp onu da mescide katmak isteyince, Hz Abbâs evini hediye olarak verdi.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, onu "Kureyşin en cömerdi ve akrabalık bağlarına en çok riayet edeni" diye övmüş; ayrıca "Kim amcama eziyet verirse, mutlaka bana eziyet vermiştir. Şurası muhakkak ki, kişinin amcası babası yerindedir." (1) buyurmuştur.

Efendimizin pâk hanımlarından olan Meymûne annemiz Hz. Abbâs'ın baldızı idi. Hudeybiye barışı sırasında Hz. Abbâs, dul kalmış olan Hz. Meymûne'yi yeğenine gelerek övmüş ve onunla evlenmesini Efendimize teklif etmişti. Efendimiz hem amcasının hatırına, hem de Hz. Meymûne'nin şeref ve asâletine hürmet ederek, bu teklifi kabul etti. Böylece Hz. Abbâs, velisi olarak Hz. Meymûne'yi dört yüz dirhem mehir ile Peygamberimize nikâhlamıştı.

Bir gün Peygamber Efendimiz, ashabı ile oturuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer vardı. O esnada Hz. Abbâs içeri girdi. Onun geldiğini gören Hz. Ebû Bekir hemen ona yer verdi. Hz. Abbâs da gelip Resûlullah ile Hz. Ebû Bekir'in arasına oturdu. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bu hareketinden dolayı Hz. Ebû Bekir'e: "Büyüklerin kıymetini büyükler bilir." buyurdu.

İbn Abbâs RadıyAllahu Anhümâ şöyle anlatıyor: "Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizin huzurunda daima belli bir yerde otururdu. Babam Hz. Abbâs'tan başkasına da yerini vermezdi. Resûlullah da onun Hz. Abbâs'a gösterdiği bu iltifattan memnun kalırdı.

Bir gün Resûlü, ashabıyla oturuyordu. Hz. Ebû Bekir de yanı başındaydı. O sırada babam Hz. Abbâs'ın gelmekte olduğu görüldü. Hemen Hz. Ebû Bekir yerinden kalktı. Bunun üzerine Efendimiz:

"Yâ Ebû Bekir! Neyin var?" buyurdu. Hz. Ebû Bekir:

"Yâ Resûlullah! Amcanız geliyor!" diyerek, yer vermek için kalktığını belirtti. Bu durum Efendimizi çok memnun etti. Amcasına baktıktan sonra tebessüm buyurarak Hz. Ebû Bekir'e döndü ve:

"Bu gelen Abbâs'tır. Sırtında beyaz bir elbise var. Kendisinden sonra çocukları siyah giyecekler. Onlardan on iki tane melik çıkacak." buyurdu. Hz. Abbâs gelince: "Yâ Resûlullah! Ebû Bekir'e ne söylediniz?" diye sordu. Efendimiz: "Hayırlı şeyler söyledim." buyurdu. Hz. Abbâs: "Doğru söylüyorsun yâ Resûlullah! Anam babam sana feda olsun. Sen zaten hayırdan başka bir şey söylemezsin." dedi. Efendimiz Hz. Ebû Bekir'e söylediğini ona da söyledi.

Yine İbn Abbâs anlatıyor:

"Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm Hz. Abbâs'a dedi ki:

 "Ey amcam! Pazartesi sabahı sen ve oğlun bana gelin de size dua edeyim. Teâlâ bu dua bereketine sana da oğluna da hayırlar halketsin."

İbn Abbâs devamla der ki:

"Biz beraberce gittik, Resûlullah hepimize bir örtü örttü, sonra şöyle dua buyurdu: "'ım! Abbâs'ı ve oğlunu mağfiret eyle ve bağışla! Öyle ki, zâhirî ve bâtınî hiçbir günahları kalmasın! Yâ Rabbî, onu ve oğlunu meydana gelecek âfet ve belâlardan koru!" (2)

Hz. Abbâs uzun boylu, beyaz tenli, çok cesûr, çok yiğit ve gür sesli bir zat idi. Mekke'nin fethinden sonra Efendimizin yanından hiç ayrılmamıştı. Huneyn gazasında İslâm ordusu dağılıp Efendimizin etrafında çok az kişi kalmışken, Resûlullah ile birlikte kalıp, bir adım bile gerilemedi. Hz. Abbâs, savaşın ilk anlarında bozguna uğrayan müslümanlara Akabe ve Rıdvan biatlerinde Peygamberimize bağlılık sözü verdiklerini gür sesiyle hatırlatmıştı. Câbir'den yapılan bir rivâyete göre Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem dağılan müslümanlara: "Nereye gidiyorsunuz ey insanlar! Ben Resûlullah'ım, Ben Muhammed bin Abdullah'ım!" diye sesleniyordu. Fakat o savaş hengâmesinde develer birbirine giriyor, insanlar alabildiğine kaçışıyordu. Bunun üzerine Efendimiz yanındaki Hz. Abbâs'tan müslümanları çağırmasını istedi. Hz. Abbâs yüksek sesle: "Ey Akabe'de biat eden ensâr! Gelin! Ey Rıdvan ağacı altında biat edip söz veren muhacirler! Dönün! Muhammed burada, nereye gidiyorsunuz?!" diye yüksek sesle bağırınca, Hz. Abbâs'ın bu çağrısını duyan ashab "Lebbeyk!" diyerek koşup Resûlullah'ın çevresinde toplanmaya başladılar. Böylelikle onun, cesareti ve gür sesiyle yaptığı bu çağrı, müslümanları çözülmekten kurtarmış, ordunun tekrar toplanmasını sağlayarak, savaşın kazanılmasına imkân vermiştir.

Peygamber Efendimiz son hastalığında iken onun vefat etmek üzere olduğunu anlayan Hz. Abbâs, devlet meselesinin geleceği konusunda endişeye kapıldı. İdarenin ve hilafetin Hâşimoğulları'nda kalmasını arzu etmekle beraber Peygamber Efendimizin bu husustaki talimatlarını öğrenmek için Hz. Ali'yi uyardı. "Haydi, Resûlü'nün yanına gidelim de halifeliği kime bırakacağını soralım. Bize bırakırsa bunu bilelim. Şayet bizden başkasına bırakıyorsa, kendisiyle konuşalım; bize gerekli tavsiyelerde bulunsun." dedi. Fakat Hz. Ali bu teklifi yerinde bulmadığı için bu hususta Resûlullah'ı rahatsız etmediler.

Peygamber Efendimizin vefatından sonra mübârek cenazelerini yıkamak üzere Hz. Ali, Hz. Abbâs ve oğulları Fazl ve Kusem, Üsâme bin Zeyd ve Sâlih odaya girip kapıyı kapadılar. Peygamber Efendimizi gömleği üzerinde olduğu hâlde yıkamaya başladılar. Yıkadıkça evin içine, eşine rastlanmamış çok güzel bir koku yayıldı. Sonra vefat ettiği yere kabr–i şerîfi kazılıp, Peygamber Efendimizi kabr–i şerîfine koydular.

Hz. Abbâs üç halife zamanında da yaşadı. İbn Şihâb'dan bildirildiğine göre; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, hilafetleri sırasında kendileri bir binek üzerinde iken Hz. Abbâs'a rastlarlarsa, bineklerinden inerler, onunla beraber gideceği yere kadar yürürler, sonra dönerlerdi. Devlet işlerinde halifeler onun fikrini alırlardı. Hz. Ömer, fetihlerden elde edilen ganimetlerden, Hz. Abbâs'a da hisse ayırırdı. Hz. Ömer Medine'de kuraklık olunca, Efendimize yakınlığı sebebiyle vesile edinmek için Hz. Abbâs'ı yağmur duasına alır götürürdü. Bu hususta Enes RadıyAllahu Anh'dan şöyle rivayet edilmiştir:

"Halk yağmursuz kalıp kıtlığa uğradığı zaman Ömer bin Hattab, Peygamber Efendimizin amcası Abbâs bin Abdülmuttalib'i vesile edinerek yağmur duası yapar ve duada: "Ey 'ım! Bizler, Peygamberimizi vesile edinerek sana niyaz ettiğimizde bize yağmur ihsan ederdin. (Şimdi de) Peygamberimizin amcasını vesile edinerek senden istiyoruz, bize (yine) yağmur ihsan eyle." derdi.

Bunu rivayet eden Enes RadıyAllahu Anh: "Bu duanın akabinde kendilerine yağmur ihsan olunurdu." demiştir. (3) Zübeyr bin Bekkâr "Ensâb" isimli eserinde bu meseleyi daha geniş bir şekilde izah ederek, şunu ilave etmiştir: "Bunun üzerine gökten dağlar gibi rahmetler boşandı. O kadar ki, yeryüzü yeşerdi ve insanlar rahat yaşadılar. O zaman bütün insanlar ellerini Hz. Abbâs'ın üzerine sürerek: "Ey Haremeyn'in Sâkîsi! (Mekke ve Medine'nin sulayıcısı) ne kadar da mübâreksin!" dediler. Hz. Ömer de buyurdu ki: "Abbâs, Teâlâ ile bizim aramızda vesiledir."

Hz. Abbâs, üç hanımından on tanesi erkek olmak üzere toplam on üç çocuk sahibi oldu. Oğullarının isimleri: Fazl, Abdullah, Ubeydullah, Kusam, Abdurrahman, Ma'bed, Hâris, Kesir, Avn ve Temâm idi. Bunların içinde Abdullah bin Abbâs Hazretleri ilimde çok yükseldi. Kızları içinde Ümmü Gülsüm ise, bazı hadis–i şerîfler rivayet etmiştir. Onun adıyla anılan Abbâsî Devleti'nin halifeleri ise, oğlu Abdullah'ın soyundan gelmiştir. Hz. Abbâs ömrünün sonlarına doğru gözlerini kaybetti ve göremez oldu. Hz. Osman'ın şehit edilmesinden iki sene evvel, 88 yaşında Medine–i Münevvere'de vefat etti. Cenaze namazını Hz. Osman kıldırdı ve Bakî kabristanına defnedildi.

Dürüst, geniş düşünceli, cömert, yardımsever bir sahâbî olan Hz. Abbâs birçok hadis–i şerif rivayet etmiştir. Buhârî ve Müslim'de ondan otuz beş hadis rivayet edilmiştir.

ondan razı olsun.

Dipnotlar:

1–Tirmizî, Menâkıb 3764

2–Tirmizî, Menâkıb 3766

3–Buhârî, İstiskâ 3, Hadis no: 964, 1/342, Fezâilü's–sahâbe 11, Hadis no: 3507, 3/1360

Moderatöre Bildir   Logged

İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
kenz
aktif yazar
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1287



« Yanıtla #88 : Aralık 10, 2007, 08:30:26 ÖS »

ZÜBEYR BİN AVVAM

(RadıyAllahu Anh)

Cennetle müjdelenen on sahabiden biri olan Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh) ilk müslümanlardandır. Hem Habeş, hem de Medine muhacirlerindendir. Hazreti Ömer (RadıyAllahu Anh) tarafından halife seçimine mahsus olarak kurulan Şûra üyelerindendir.
Resulûllah (SallAllahu Aleyhi Ve sellem) Efendimiz O'nun hakkında şöyle buyurmuştur:
"Her Peygamberin bir Havarisi vardır, benim havarimde Zübeyr'dir."
Hazreti Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh) iman edince, bu iman iksirinden herkese yudumlatmak istiyordu. İşte Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh)'de O'nun eliyle İslâm sarayına girmişti. Hazreti Ebu Bekir (RadıyAllahu Anh)'in teşviki ile davet ve tebliği üzerine kalkıp beraberce Peygamberimiz (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'in yanına geldiler.
Peygamberimiz (SallAllahu Aleyhi Vesellem) O'na İslamiyeti arz ve teklif etti. Kur'anı Kerim okudu. İslam şeriatını anlattı. (Celle Celalûhu)’ın müminlere va'd ettiği izzet ve şerefleri haber verdi. Zübeyr Bin Avvam (RadıyAllahu Anh) hemen müslüman oldu. İslam ile hayat buldu.
Zübeyr Bin Avvam (RadıyAllahu Anh) İslam'ın büyük kahramanlarındandır.
Eşca'unas
Yani; insanların en şeceâtlisi, en cesuru diye ün yapmıştır. (Celle Celalûhu) yolunda ilk kılıç sıyıran ve Peygamberimiz (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'in hayır duasını alan kişidir.
Birgün Mekke'de Nebiyyi Muhteremin müşrikler tarafından yakalandığı şeklinde bir haber işitir. Bunun üzerine o kadar celâllendi, öfkelendi ki, işin doğrusunu öğrenmeden şanlı kılıcını çektiği gibi Mekke'nin yukarı taraflarına doğru ok gibi giderken yolda Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'ı gördü. Alleyhissalatû Vesselam O’ nu böyle görünce:
"Ey Zübeyr! Ne oldu, neyin var?"
"Anam babam sana feda olsun, ey 'ın Resulü... Sizin müşrikler tarafından yakalanıp, şehit edildiğinizi duydum."
Kâinatın Efendisi tebessüm buyurarak, O'na ve kılıcına duada bulundu.
İslamda, mukaddes dava uğrunda ilk sıyrılan kılıç, O’ nun kılıcı oldu...
Bütün savaşlarda Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) ile birlikte bulunmuştur. Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Huneyn v.b...
Bedir savaşında Zübeyr (RadıyAllahu Anh) sarı renkli bir sarık taşıyordu. Aleyhissalatû Vesselâm Efendimiz, meleklerin o gün Zübeyr'in simasında savaşa iştirak ettiklerini söylemiştir.
Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh)'in kendi ifadesiyle, "mahrem yerine varıncaya kadar" yara almadığı uzvu kalmamıştır. Uhud bozgununda, savaş meydanından ayrılmamış, Peygamberimiz (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'in önünde ölmek üzere biât yapmış olan İslâm mücahidlerindendir.
Kureyza gününde Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) O’ndan memnuniyetini;
"Anam babam sana feda olsun..." diyerek ifade etmiştir. Bu ifadeleri Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz pek nadir kullanmıştır.
Ve Hayber gazasında, Hazreti Ali (RadıyAllahu Anh) burçlara doğru heybetle ilerledi. Karşısında zırhlara bürünmüş insan azmanı bir adam. Bu kişi şöhreti her yanı sarmış olan "Merhab" adlı yahudi savaşçısı...
Avaz avaz bağırıyor;
"Er diliyorum, karşıma çıkacak kim var?"
Hazreti Ali (RadıyAllahu Anh), Uhud savaşında Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'ın elinden aldığı meşhur "Zülfikar" adlı kılıcı elinde, adım adım zırhlara bürünmüş adeta küfür kalesi gibi duran yahudiye yaklaştı ve ulvi teklifini yaptı.
"İslâma gelin, kurtuluşa erin!"
Yahudi savaşçısı böğürürcesine haykırdı:
"Asla! Asıl sen er meydanına gel!"
Hazreti Ali (RadıyAllahu Anh) yıldırımdan bir gülle gibi elindeki "Zülfikar" isimli kılıcı nasipsiz kâfirin beynine indirdi. Göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda her şey olup bitti. Adamı sanki yıldırım çarpmıştı. Demirden zırh, teneke gibi yırtılmıştı.
Merhab'ın intikamını almak için fırlayan bir kaç kişi de yere serildi.
Bu defa geberen Merhab'ın oğlu Yasir, babasının intikamını almak için cenk sahnesine geldi. Adeta kudurmuştu, avaz avaz bağırdı:
"Karşıma çıkacak kim var?"
Bu sefer Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh), bu müthiş kahraman meydana atıldı ve atını Yasir'in üzerine sürdü.
"İşte ben Geliyorum!"
Ortada müthiş bir cenk başladı. Kılıçlar havada parıltılı kavsler çizerek tokuştular. Etrafa kıvılcımlar saçıyordu.
Bu arada Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh)'in annesi Hazreti Safiyye'de bu cengi seyrediyordu. Kainâtın Efendisi’ne yaklaşarak sordu:
"Ya Resulullah! Oğlum burada şehit olacak mı?" Resulullah:
"Hayır."
Resulullah (SallAllahu Aleyhi Ve sellem) bu beyanından az sonra Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh) yahudi savaşçısının kellesini bir vuruşta ayağının dibine düşürdü.
İslâm saflarından tekbir sesleri yükselirken, yahudiler tarafında adeta kıyamet koptu.
Müthiş bir çarpışma başladı Hayber'de... Hazreti Ali (RadıyAllahu Anh) ve Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh) en önde biçer döver gibi ilerliyorlardı. Kafiri tarumar ederek destanlar yazdılar.
Hayber Kalesi'nin devrilen kapısı ile küfrün kalle kapısı yıkılmıştı. Hayber'in fethinden sonra Resulü Mekke'nin fethine hazırlanmaya başladı.
Harıl harıl hazırlık yapılırken Hatib, Mekkelilere bir mektup yazıp bir kadınla göndermişti.
Resulullah (SallAllahu Aleyhi Ve sellem) bunu Nebi'lik nuruyla gördü, hemen Hazreti Ali ve Mikdad ile Hazreti Zübeyr'i gönderdi. Onlar derhâl atlarına atlayıp, süratle yol aldılar. Yarı yolda kadına yetişip gizlediği mektubu alarak getirip Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)'a takdim ettiler.
Mekke'nin fethinde de Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh), Resuller Serveri’nin sancağını taşıdı. Ve alemde kimseye nasip olmayan bu şerefle Peygamber Efendimiz'in sancağını getirip Mekke burçlarına dikti.
Hazreti Zübeyr son derece temiz kâlpli, yüce ahlaklı, müttaki, zahid, alicenap, merhametli bir insandı.
O kadar rikkât sahibi idi ki, bazı ayetleri işitince hemen gözlerinden yaşlar boşanırdı. Haşyetullahı bütün kalbi ile hissederdi.
Peygamberimiz’den ne gördü ise tüm hayatını, O'nun prensiplerine ve sünnetine sadık kalarak sürdürdü.
Otuzsekiz hadis rivayet etmiştir.
Ömrünü Resulullah ile geçirmesine seferde ve hazerde beraber olmasına rağmen, fazla hadis rivayet etmemesinin sebebini oğlu Abdullah sordu:
"Ey Babacığım! Senin Rasuli Ekrem'den filan ve filan gibi Hadis rivayet ettiğini görmüyorum, niçin?"
"Evet Resulü’nden ayrılmadım. Fakat O'nun şu sözü söylediğini duydum. "Kim ki benden yalan bir söz naklederse kendine Cehennemde yer ayırsın."
İşte bu hadisi şeriften sebep, yanlış bir şey söyler, ilave ederim korkusu ile fazla hadis rivayet etmemiştir.
Zübeyr (RadıyAllahu Anh) aynı zamanda emanete riayeti ile maruftu. Hiçbir kimse yoktu ki, O'na an aziz, en kıymetli ve değerli şeyini emanet etmesin. Emaneti itibarı ile şöhreti o dereceye varmıştı ki, adalet güneşi Hazreti Ömer (RadıyAllahu Anh) şöyle demiştir:
"Bir ahitnâme bırakmış, yahut bir terike terketmiş olsaydım, onu en çok Zübeyr'e emanet etmeyi isterdim. Çünkü Zübeyr, dinin erkanından bir rükundür."
Hattâ Hazreti Osman, Hazreti Mikdad, Hazreti Abdullah İbni Mesud, Hazreti Abdurrahman İbni Avf gibi bir çok yüce sahabi, mallarına ve çocuklarına Hazreti Zübeyr (RadıyAllahu Anh)'i vasi bırakmışlar, ellerinde neleri varsa o iman kahramanına tevdi etmişlerdi.
Rasuller Serveri tarafından Cennetle müjdelenen Zübeyr (RadıyAllahu Anh) ticaretle meşgûl olarak maişetini kazanmasının dışında, hissesine düşen ganimet malllarıda O'nu zengin edecek derecedeydi. Menkûl ve gayrimenkûlleri itibari ile Medine'nin zenginlerinden sayılırdı.
Böyle olmasına rağmen, son derece sade yaşar, basit giyinir, dünya zinetine gönül vermezdi. Yemekleride sade idi, yemek seçmezdi. İman ve takva elbisesine bürünen Zübeyr (RadıyAllahu Anh)'in yolunu Resulü çizmişti. Resulullah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) nasıl yaşamışsa, O'da öyle yaşamaya gayret ediyordu.
Hicretin otuzaltıncı yılında Cemel vak'asında namaz kılarken İbni Cürmüz tarafından şehit edilmiştir.
O'ndan razı olsun!

Moderatöre Bildir   Logged

İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
Mahi
Moderatör
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 645


Men câle nâle


« Yanıtla #89 : Şubat 11, 2008, 06:50:42 ÖS »

BİLÂL-İ HABEŞÎ



Hz. Peygamber'e ilk iman edenlerden biri ve sonradan ona müezzin olan sahabî. İslâm tarihinde unutulmaz yeri olan Bilâl-î Habeşî, aslen Habeşlidir. Anasının adı Hamâme, babasının adı Rebah, künyesi Abdullah'tır.

Bilâl, İslâm'ın ilk tebliğ yıllarında Ümeyye b. Halef'in kölesiydi. İslâm'ın ortaya çıktığı yıllarda bir çok kimse, soy ve soplarının yüksekliğine, şirk toplumu içindeki nüfuzlarına bakarak kavim ve kabîle taassubuna düşmüş, İslâm'a cephe almış ve sapıklıkta kalmışlardı. Bilâl b. Rebah gibi kimseler de zayıf ve acizliklerine rağmen hak davete uyup şirkten kurtulmuşlardı. İşte Bilâl b. Rebah (r.a.) İslâm davetine ilk icabet edenlerden biriydi.

Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl'in müslüman olduğunu anladıktan sonra, onu İslâm'dan çevirmek için yapmadığı eziyet ve işkence kalmamıştı. Ümeyye, öğlen vakti güneşinin bir yanardağ kesildiği anda, Bilâl'i alır, kızgın kumların üzerine yatırır, sırtına kocaman bir taş koyar ve şöyle derdi: "Muhammed'e küfret; Lat ve Uzza'ya iman et. Yoksa onlara iman edinceye kadar böylece kalacaksın."

Bilâl'in kızgın kumlar üzerinde sırtı yanar, göğsü yanar, nefesi tıkanır, bu müthiş işkence altında saatlerce kıvranırdı. Fakat dudaklarında daima şu sözler dökülürdü: "Allahu Ahad, Allahu Ahad", Onun bu durumu, müşrikleri bile hayrete düşürürdü (İbn Sa'd, Tabakat, III, 232).

O, geçim için, makam ve mevki için başka ilâhlara sığınmazdı. O biliyordu ki hüküm 'a aittir, rızık 'a aittir. Öldürmek ve yaşatmak 'ın elindedir. Geçici dünyanın çıkarları için put ve tağutları tasdik etmek ve bu arada imandan bir cüz de 'a ayırmak iman için yeterli değildir. Tam ve kâmil anlamda hükmün, öldürmek ve diriltmenin 'a ait olduğunu rızık verenin yalnız olduğunu, 'ı bütün sıfatlarıyla tanıyıp ona göre iman etmedikçe ve bu uğurda gelecek sıkıntı ve ezalara katlanmadıkça imanda kemâle ulaşmanın mümkün olmadığını biliyordu. Bilâl, rızık ve ölüm korkusu taşımıyordu. Yalnız 'tan korkuyor ve yalnız ondan ümid ediyordu.

İşkence altında kıvranan Bilâl (r.a.)'a rastgelen Varaka b. Nevfel,

"VAllahi ey Bilâl, birdir, birdir. " der, sonra da müşriklere dönerek: "Siz onu bu yüzden öldürürseniz, biz onu, kendimize örnek alırız." derdi (İbnü'l-Esir, el-Kâmil Fi't-Târih, II, 66).

Bilâl'in efendileri olan Mekkeli müşrikler onu, çoluk çocuğun oyuncağı yapmışlardı, ona işkence edenlerden biri de Ebu Cehil'di. Ama Bilâl'e yapılan işkenceler sırasında gösterdiği sabır ve tahammül hepsini şaşkına çevirirdi. Nasıl oluyor da bu derece ağır işkencelere katlanabiliyordu.

Ümeyye b. Halef'in Bilâl'e yaptığı işkencelere çok üzülen Hz. Ebû Bekir (r.a.) ona bu işkenceden vazgeçmesini söylemiş o da; "Onun ahlâkını bozan sensin, onu bizden uzaklaştıran senden başkası değildir" demişti. Bunun üzerine Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) ona şu cevabı vermişti: "Benim yanımda senin şu kölenden daha güçlü ve kuvvetlisi var. Hem de senin dinindendir. İstersen onu al ve bunu bana ver." Ümeyye bu teklifi kabul edip öteki köleyi aldı ve Hz. Bilâl'i Hz. Ebû Bekir'e verdi. Başka bir rivayette Hz. Ebu Bekr'in onu yedi ukiyeye satın alıp azat ettiği kaydedilir. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 232).

Bilâl'i Resulullah'ın yanına götürüp azat etmiş ve Bilâl işkenceden kurtulmuştu. Elbette bu 'ın bir takdiridir. Bilâl Hz. Ebû Bekir'e bu sebeple borçlu değildir. İki mümin de görevlerini yapmışlar. da onlara ecrini vermiştir. Hz. Ömer şöyle der:

"Efendimiz Ebu Bekir, yine efendimiz Bilâl'i azad etti. "(İbnü'l-Esîr, Üsdü'l- Gabe, I, 209).

Bilâl daha sonra diğer ashab ile birlikte Medine'ye hicret etti. Orada Sa'd b. Hayseme'ye misafir oldu. Ensar ile Muhacirler arasında kardeşlik oluşturulunca Bilâl'e de Abdullah b. Abdurrahman el-Has'amî kardeş ilân edildiler. Bu kardeşlik köklü bir şekilde sürüp gitti. Öyle ki Bilâl, Hz. Ömer devrinde Şam'da bulunduğu sırada maaş olarak divandan ona ayrılan hissesinden kardeşine de bir hisse veriyordu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 234).

Bilâl, Resulullah (s.a.s.)'ın müezzini olarak tanınmaktadır. Ve sık sıkezanı Bilâl'e okuttururdu. Hatta sabah ezanındaki " " (Namaz uykudan hayırlıdır) ibaresini Bilâl ezana eklemiş Resulullah "Bilâl, bu ne güzel söz!" diye onu tasvip etmişti. (Avnu'l-Ma'bud, Şerh Ebû Dâvud, III,185; İbn Mâce, Ezan, 1, 3,). Hz. Bilâl, Resulullah'ın bütün gazalarına katıldı. Bedir gazasında Hz. Bilâl, Mekke'de kendisine her türlü eza ve işkenceyi reva gören Ümeyye'yi görmüş ve şöyle bağırmıştı: "İşte küfrün başı!.." Bunun üzerine dikkatleri ona çevrilmiş ve müslümanlar derhal onun ve oğlunun etrafını sararak ikisini de öldürmüşlerdi. Resul-u Ekrem Mekke'nin fethi ardından Kâbe'ye girerken has müezzini Hz. Bilâl'i yanlarında bulundurmuşlardı. İbn Ömer, bu vakayı şöyle nakleder ve der ki:

"Resul-u Ekrem, Mekke'nin fethi gününde, Mekke'nin yüksek tarafından bir deve üzerinde geldi. Üsame b. Zeyd, Bilâl ve Osman b. Talha da yanlarındaydılar. Resul-u Ekrem Kâbe içinde uzun bir müddet kaldılar, sonra çıktılar. Arkasında müminler içeri girmek için birbiriyle yarış etti. İlk giren bendim. Bilâl, kapının arkasındaydı. Bilâl'e Resulullah'ın nerede namaz kıldıklarını sordum, yerini gösterdi. Ne var ki Bilâl'e, Resulunun kaç rekat namaz kıldıklarını sormayı unuttum." (Buhârî, Meğâzî, 49).

Resulullah, Kâbe'yi putlardan temizledikten sonra müezzini Bilâl, burada ezan okuyarak, ortalığı tevhîd nameleriyle coşturmuştu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 234). Resul-u Ekrem'in vefatı üzerine, ona karşı büyük bir sevgi duyan Hz. Bilâl, Medine'de kalmaya dayanamayıp, ayrılmak zorunda kaldı. Hz. Ebu Bekir, Bilâl'e yanında kalması için ısrar ettiği halde, Hz. Bilâl ona şöyle demişti: "Eğer sen beni için azat ettinse bırak istediğim yere gideyim; yok kendi nefsin için azat ettinse beni yanında alıkoy!" Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir şöyle demişti: "İstediğin yere git!..." Resulullah'ın vefatından sonra cihadı, ezana tercih eden Hz. Bilâl, Şam'a gitti ve Hz. Ebû Bekir devrinde Suriye'de meydana gelen gazalara katıldı (İbn Sa'd, Tabakat III,238).

Hz. Ebû Bekir'in vefatından sonra, Hz. Ömer devrinde cihat devam etti. Hz. Bilâl bu cihatlara da katıldı. Hz. Ömer, hicrî onaltıncı yılda Suriye ve Filistin'e gittiği zaman, Bilâl onu karşılamaya çıkarak Câbiye'ye gelmişti. Sonra halifenin maiyetinde Kudüs'e giderek, bu kutsal şehrin teslimi sırasında bulunmuş ve Hz. Ömer ile birlikte Kudüs'e girmişti. Hz. Ömer, burada, Resulullah'ın vefatından beri ezan okumayan Bilâl'den ezan okumasını rica etmiş, Hz. Bilâl de halifenin ısrarına dayanamayarak ezan okumuştu. Bilâl Tevhîd'in bu üstün yanı olan ezanı okumaya başlar başlamaz, Hz. Ömer ve diğer ashab Resulullah (s.a.s.) dönemini hatırlayarak, gözlerinin önüne, geçmiş günleri getirip hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Bilâl'in ezanını dinleyenlerin hepsi, kendilerinden geçmişlerdi. Kudüs'ü teslim alma sırasında Hz. Ömer'den başka Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh, Muaz b. Cebel, Amr b. el-Âs gibi ashabın ileri gelenlerinden bir çok kimse bulunuyordu.

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in irtihâlinden sonra Suriye'ye giden Bilâl,

"Havlan" kasabasına yerleşti. O burada huzur içinde yaşıyordu. Hz. Bilâl, Suriye'de bir müddet kaldıktan sonra bir gece rüyasında Hz. Peygamber (s.a.s.)'i gördü. Resulullah ona, şöyle demişti: "Beni ziyaret etmeyecek misin?" Hz. Bilâl, uyanır uyanmaz, hazırlığını tamamlayıp Medine yolunu tuttu. Medine'ye gece ulaştı. Oraya varınca Ravza-i Mutahhara'ya yüzünü sürerek, burada Resul-u Ekrem'le birlikte geçirdiği günlerin hatırasını düşünerek ağladı. Bu sırada Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin Bilâl'i görmüş, fecir vaktinde ondan ezan okumasını rica etmişlerdi. Bilâl, (r.a.) onların arzusunu yerine getirerek, Peygamber Mescid'inde ezan okumuştu. Bilâl'in sesini duyan Medineliler, İsrafil suruyla uyandırılmış gibi yerlerinden fırlamış ve ezanı dinlemeye başlamışlardı. Birinci şehadetten sonra Resulullah'ın risâletini ikrar eden şehadet tekrar okunurken, Hz. Peygamber'in kabrinden kalktığını tasavvur ederek evlerinden dışarı fırlamışlardı. Bu sabah, bütün Medine'ye, risalet devrini bütün canlılığı ile yaşatan, herkesin hislerini coşturan, bütün müslümanların Resul-u Ekrem'e karşı duydukları sevgiyi canlandıran Bilâl'in sesi idi.

Hz. Bilâl, hicretin yirminci yılında altmış yaşlarında iken vefat etti. Dımaşk'ın Bâbü's-Sağîr tarafına defnolundu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 238; İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gabe, I, 209).

Hz. Bilâl (r.a.), vefatı yaklaşınca, ölümün ızdırabını, sevgililerine kavuşmasındaki zevk ile mezcetmiş; ömrünün son anlarında onun hastalığını gören zevcesi, teessüründen "ah ne acı" dedikçe, Bilâl: "Oh! ne tatlı!." diyor ve ekliyordu: "Yarın sevgililerle, Muhammed ve arkadaşlarıyla buluşacağım." diyordu.

Bilâl-i Habeşî, İslâm'ın ahlâkıyla ahlâklanmış, fazîlet ve kemâl sahibi bir sahabî idi. Hz. Bilâl'in, ilk müslümanlardan olduğunu ve İslâm akîdesi uğrunda en büyük çileyi çekenlerden olduğunu, herkes bilir ve ona son derece sevgi ve hürmet beslerdi. Hz. Bilâl, bütün vaktini, Resul-u Ekrem'e hizmetle geçirdi. O, Resulullah'ın meclislerinde daima hazır bulunurdu. Her namazda, her durum ve işte Resulullah'dan ayrılmazdı. Hz. Peygamber'in hazinedarlığını, Bilâl yapardı. Çarşı ve pazardan alınacak her şeyi o tedarik eder, icabında ödünç para alır, Resulullah'ın evinin ihtiyaçlarını sağlar, sonra da müsait zamanlarda o borçları öderdi.

Hz. Bilâl'in doğruluk ve ahlâkı, İslâm'a bağlılığı bütün çağdaşları tarafından aynı derecede takdir edilmekte ve övülmekteydi. Artık o, siyahî bir köle değil, ashab'ın ileri gelenlerinden ve İslâm devletinin yönetiminde söz sahibi olan müminlerden biriydi.

Hz. Bilâl, uzun boylu, zayıf, ince ve koyu esmerdi. Ömrünün sonlarına doğru saçlarının çoğu beyazlaşmıştı. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 238-239).

Ahmed AĞIRAKÇA
Moderatöre Bildir   Logged

Bilmediğini öğretir sana günler! Zamanla gelir sana beklemediğin haberler.
kem68
Yeni üye
*
Offline Offline