|
_313_
|
 |
« Yanıtla #7 : Ocak 29, 2006, 03:17:30 ÖS » |
|
Senin yukarda bildirdigin rivayet ve asagidaki rivayetler konunun ihtilafli oldugunu gösterir. (Dürr-ül-muhtâr)ın Tahtâvî ve İbni Âbidîn hâşiyelerinde, son cildin sonunda diyor ki, (İnsanın, bilmesi lâzım olmıyan şeyleri münâkaşa etmek mekrûhdur. Öğrenmesi emr edilmemiş olan şeyleri sormak câiz değildir. Meselâ, Lokman ve Zülkarneyn Peygamber midir, değil midir? Cebrâîl aleyhisselâm, Peygamberlere nasıl gelirdi? Melek ve Cin, insanlara ne şeklde görünürler? İnsan şeklinde görünürken, yine cin ve melek midirler? Cennet ve Cehennem nerededirler? Kıyâmet ne zemân kopacak? Îsâ aleyhisselâm, gökden ne zemân inecek? İsmâ’îl ve İshak aleyhimesselâmdan hangisi efdaldir vehangisi kurban edildi? Fâtıma ve Âişeden “radıyAllahü teâlâ anhümâ” hangisi dahâ efdaldir? Resûlullahın “sallAllahü aleyhi ve sellem” ana babaları ve Ebû Tâlib hangi dinde idiler? İbrâhîm aleyhisselâmın babası kim idi? Bunlar gibi şeyleri sormamalıdır. Bunları öğrenmekle emr olunmadık).
• Abdülmuttalib şöyle anlatmışdır: Evimde uyurken, bir rü’yâ gördüm ve çok korkdum. Ta’bîri için Kureyşin kâhinine gitdim. Bana bakıp; efendimize acabâ ne oldu da yüzünün rengi değişdi, başına bir iş mi geldi, dedi. Rü’yâmda şöyle gördüm diyerek rü’yâmı anlatmaya başladım: Yerden göklere yükselen bir ağaç gördüm. Dalları doğu ve batıya ulaşıyordu. O ağaçdan dahâ parlak bir nûr görmedim. Güneşden yetmiş def’a parlak idi. Arablar ve acemler ona doğru secde ediyordu. Ağacın büyüklüğü, nûru ve yüksekliği gitdikce artıyordu. Ba’zan gözden kayboluyor, ba’zan açığa çıkıyordu. Kureyşkabîlesinden bir kısmı bu ağacın dallarına sarılıyordu. Bir kısmı ise o ağacı kesmeye çalışıyordu. Onun gibisini hiç görmediğim güzel yüzlü bir genç, gelip ağacı kesmek isteyenlere engel oluyordu. Bir kısmının arkasından tutup çekiyor, bir kısmının da gözüne ışık salıyordu. Ben o ağacdan nasîbimi almak için elimi uzatdım ve oradaki gence, bu nûr kimlere nasîb olur, dedim. Senden önce bu ağacın dallarına yapışanlar nasîblenirler, dedi. Sonra korku ile uyandım. Ben bunları kâhine anlatınca, kâhinin rengi değişdi ve eğer sen bu rü’yâyı gerçekden görmüşsen, senin neslinden bir oğul gelecek, doğudan batıya kadar heryere hâkim olacak, bütün insanlar ona ita’ât edecekdir, dedi. Sonra Abdülmuttalibin yanında bulunan oğlu Ebû Tâlibe bakıp o sen olmayasın, dedi. Resûlullah “sallAllahü aleyhi ve sellem” zuhûr edince, Ebû Tâlib bu hâdiseyi devâmlı anlatırdı ve o ağaç Ebûl Kâsım Muhammed-ül-Emîndir, derdi. Ebû Tâlibe, öyleyse neden îmân etmiyorsun, dediklerinde, ayblanmakdan korkuyorum diye cevâb verirdi.
Kaynak: Peygamberlik Müjdeleri (Molla Cami Hazretleri)
Şü’arâ sûresi, ikiyüzondokuzuncu âyetinde meâlen, (Sen, ya’nî Senin nûrun, hep secde edenlerden dolaşdırılıp, sana inkılâb etmiş, ulaşmışdır) buyuruldu. Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, bu âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken, (Bütün ana ve babalarının mü’min ve günâhsız olduğunu) anlamışlardır. (Eshâb-ı kirâm) kitâbında bildirildiği gibi, Ehl-i sünnet büyüklerini şî’î sananlar, (Bunlar, şî’îlerin sözüdür) diyenler de vardır. Ehl-i sünnetin büyükleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” buyuruyor ki: Babası Abdüllah ile anası Âmine, İbrâhîm “aleyhisselâm” dîninde idi. Ya’nî, mü’min idi. Allahü teâlânın, bu ikisini diriltip Peygamberimizden “ sallAllahü aleyhi ve sellem” kelime-işehâdet işitmeleri ve söylemeleri, îmâna gelmek için değil, bu ümmetden olmakla şereflenmeleri içindi. (Akrabâna düâ etme!) âyet-i kerîmesi, Ebû Tâlib için idi. Ana ve babası için değildi. İmâm-ı a’zamın (Fıkh-ı ekber) kitâbının, elimizde bulunan tercemelerinde, bu ikisinin, îmânsız öldüğü yazılı ise de, İmâm-ı a’zamın kendi eli ile yazdığı kitâbda, îmânla öldükleri yazılıdır. Sonradan, düşmanların bir (mâ) silerek, bu yanlışlığın kasden yapıldığı anlaşılmışdır.
Kaynak: Seadet-i Ebediyye
|