AngeL_
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 148
|
 |
« : Ağustos 20, 2004, 11:08:33 pm » |
|
Bir gencin tövbesi
Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip " (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür) buyurdu. Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Oradakilere: -Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca: -Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler. Musa aleyhisselâm: -Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler. Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti: -Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir? Allahü teâlâ: (Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah'ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu
|
color=olive]Yıkanlar hatır-ı naşadımı Ya Rab Şâd olsun Benimçin Nâmurad olsun diyenler Bermurâd olsun[/color]
|
|
|
|
Abi-hayat
|
 |
« Yanıtla #1 : Ağustos 20, 2004, 11:55:13 pm » |
|
Ins bizlerde dualari ve tövbeleri kabul olunan kullarindan oluruz.. :(
|
.
|
|
|
AngeL_
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 148
|
 |
« Yanıtla #2 : Ağustos 21, 2004, 01:55:48 am » |
|
Amin inşaAllah....
|
color=olive]Yıkanlar hatır-ı naşadımı Ya Rab Şâd olsun Benimçin Nâmurad olsun diyenler Bermurâd olsun[/color]
|
|
|
AngeL_
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 148
|
 |
« Yanıtla #3 : Ağustos 25, 2004, 03:56:36 pm » |
|
Bir kadıncağızın kocası vefat etmiş. Kalbi kırık kadın, çok sevdiği eşine manevî hediyeler göndermek isteyince aklına evlerinin hemen yakınındaki Kur’an kursu gelivermiş.
Orada ders gören talebelere hatimler okutturmuş, dualar ettirmiş. Daha sonra da, hatimleri ve duaları mukabilinde kat’iyen ücret almayan, okuduğu hatimden dolayı bir bedel almanın “Allah’ın dinini değersiz bir menfaat karşılığında satmak” olduğuna inanan bu talebelere vermek istediği parayı bir türlü kabul ettiremeyince, güzel bir helva yapmış. Talebe odalarını tek tek geziyor, kapıyı vuruyor, içeriden ses gelir ise bir tabak helva bırakıp gidiyor imiş.
Bir gün önce de kursun hocası, “hayatı devam ettirmeye yetecek miktarda yiyecek, içecek ve Cenâb-ı Allah’ın nasip ettiği her çeşit nimet” manasına gelen rızık konusunu anlatmış. “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın.” (Hûd Sûresi, 11/6) ve “Asıl bütün mahlukların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi Allah Tealadır.” (Zâriyat Sûresi, 51/5 meallerindeki ayet-i kerimeleri açıklamış.
Rızık temini için, zillete, mânen dilenciliğe ve sefalete düşmenin yanlış olduğunu; ancak, israfa alışmış kanaatsiz insanların rızık korkusuyla din, namus ve izzetlerini feda edebileceklerini; üç kuruş için başkalarının ayaklarını öpmek kadar mânen bir dilencilik vaziyetine düşebileceklerini beyan etmiş. Dersin sonunda da, israf ve kanaatsizlik etmeyen, verilen imkanları kötüye kullanmayan herkesin zarurî rızkı mutlaka bulacağını, bu konuda Allah’ın taahhüdü olduğunu söylemiş ve “Rızık Allah’tandır, O sizin rızkınızı da verecektir.” demiş.
Talebelerden bir tanesi hocanın sözlerini yan gelip yatmak ve yiyecek-içecek beklemek şeklinde anlamaz mı!.. “Nasıl olsa rızık Allah’tan, o gelip beni bulur. Onu elde etmek için hiç bir şey yapmayacak; hiç gayret göstermeyeceğim.” demiş. İki cümlelik düşüncesinde belki on tane yanlış bulunan talebe başlamış rızık beklemeye. Birinci gün.. ikinci gün.. derken üç gün aç-susuz beklemiş, ama gelen giden yok. İşte o gün, ücret kabul ettiremediği iffetli talebelere helva yapan kadının, onu dağıttığı gün imiş. Bizim muzip talebe dışarıdaki sesi duyunca kapı aralığından ne olup bittiğini anlamaya çalışmış. Bakmış ki, tabak tabak helva onun odasına doğru geliyor.. kadın kapıyı çalıyor; içeriden ses gelirse bir tabak helva bırakıp yan odaya geçiyor. Az sonra bizimkinin kapısı da çalınmış. Ama o söz vermiş bir kere, “Hiç bir gayretim, müdahalem olmayacak, bakalım rızık geliyor mu?” demiş ve bundan dolayı da hiç sesini çıkarmamış. Kadın bir iki defa daha kapıyı vurup içeriden ses gelmeyince helva bırakmadan gidecek olmuş ki, o sırada talebe can havliyle bir kaç kere öksürmüş. Öksürük duyulunca bir tabak helva da onun için bırakılmış.
Daha kadın gider gitmez, üç gündür aç-susuz rızık bekleyen talebe hemen koşmuş, helva tabağını kapmış ve yemeye başlamış. Hem yiyor hem de kendi üslubuyla; “Ya Rabbi, bildim ki rızık Senden. Veriyon veriyon ama öksürtmeden de vermiyon.” demiş.
" Evet, herşey Allah’tandır. Fakat, Cenâb-ı Hak, sebepleri kudretine perde yapmıştır. Bizim fiilerimiz, yapıp ettiklerimiz de birer sebeptir. O sebeplerin ötesinde kudret-i ilahiye vardır. O’na dayanmak, herşeyin neticesini O’ndan beklemek ve tevekkül etmek ise, aradaki sebepleri bütün bütün reddetmek değil; esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip onlara riayet etmektir.
Müminler, sebeplerin gereğini yapmalı, bunu bir çeşit fiilî dua olarak telâkki etmeli, neticeyi yalnız Cenâb-ı Hak’tan istemeli, O’ndan bilmeli ve O’na minnettar olmalıdır. Bu bahsi de bir rehnümânın şu sözleriyle bitirelim: Hiç kimse demesin, “İçime şu geliyor, bu geliyor.. şöyle bir kalbî problemim var..” İçine o geliyor da sen üstüste kırk gece kalkıp o iş için ağladın mı? Başını yere koydun, alnını yaşlar içinde buldun mu? Neden mazeret beyan ediyorsun? Yüreğinle Allah’a teveccüh et, yalvar yakar! “Tut elimden Allahım, tut ki edemem Sensiz” de. Alvar İmamı ne güzel söyler:
Sen Mevlâ’yı sevende Mevlâ seni sevmez mi? Rızasına iven de Hak rızasın vermez mi?
Sular gibi çağlasan Eyyub gibi ağlasan Ciğergâhı dağlasan Ahvalini sormaz mı?
Rica ederim, O’nun uğrunda yüreğinizi parçalamadan yüreği parçalanmış insanlara lûtfedilen şeyleri beklemeyin. O bazen ekstradan da lütfedebilir; ama umumiyetle aldığınız risk kadar, gösterdiğiniz gayret ve cehd kadar mükafat vardır. Hele siz bir gecenize gündüz boyası çalın, O da sizin gecenizi gündüz yapsın. Siz dünya gecelerinizi gündüz yapın, O da ahiret karanlıklarını aydınlığa tebdîl eylesin.. Evet, biz, Rabbimizden istediğimiz şeyler karşısında hiç olmazsa öksürdük mü acaba?!.. "
|
color=olive]Yıkanlar hatır-ı naşadımı Ya Rab Şâd olsun Benimçin Nâmurad olsun diyenler Bermurâd olsun[/color]
|
|
|
|
russya
|
 |
« Yanıtla #4 : Kasım 22, 2005, 02:50:36 pm » |
|
Deli Hafız Fatih dersiamlarından biri, münasebeti olmayan bir müeseseye, münasip olmadığı halde ders verdiği için, ariflerden "Deli Hafız" namıyla maruf bir zat, kendisine, yaptığı işin ihanet olduğunu, emaneti ehlinin gayriye verildiğini ihtar edersede hoca kabul etmez ve biraz kırılır. Ertesi sabah erken, hocanın kapısını çalan hafız, pencereden kendisine bakan ve özür dileyecek zanneden sözde alim kişiye şöyle der: - Dün size söylemeye unutmuştum; onun için geldim. Bugün sana, sade bu deli Hafız kafir, diyor. ,bundan elli-altmış sene sonra herkes kafir diyecek" der ve döner. Emaneti ehline vermeli... Hatıratım, Ali Erol
|
okta KADAR menfat için VİRGÜL kadar EĞİLMEYE değmez...
|
|
|
|
russya
|
 |
« Yanıtla #5 : Kasım 22, 2005, 02:53:15 pm » |
|
Allah (cc) hakkımızda HAYIRLI olanı versin (amin)
Delinen Kırbalar Ebûl Vefa hazretlerinin küçük ama çok sevimli bir oğlu vardır. Çocuk iyidir hoşdur da bir ara sakalara takar. Mahalle sucusunun yolunu bekler, çuvaldız ile kırbaları deler. Kimbilir, belki de fıskiye gibi akan sular hoşuna gider. Aslında saka şaka götüren biri değildir. Bunu yapan bir başka çocuk olsa, çoktan ensesine yemiştir şamarı. Zira delinen kırba dikilemez, ancak boğumlanarak bağlanır ki, koca kırba gitti demektir yarı yarıya. Saka bir sabreder, iki sabreder, bakar olmuyor, tutar eteğini, çıkar huzura. “Affınıza sığınıyorum ama” der, “Vaziyet böyleyken böyle!” Ebûl Vefa hazretleri çok şaşırır. Kırbaların parasını fazlasıyla öder. Sucudan ağlaya, yalvara helallik diler. Saka bir hoş olur. “Keşke eşiğine sultanların baş koyduğu veliyi üzmeseydim” der. Pişman, mahçup dergâhı terkeder. Ebûl Vefa hazretleri çocuğa hiçbir şey demez. Hemen hanımını bulur. “Aman hatun, iyi düşün”der, “biz bir hata yaptık ama nerede?” O gün tırnaklarını saçlarına geçirir, adeta beyinlerini kanatırlar. Uykuyu dağıtırlar. Hanımı sabaha karşı “Tamam!” der, “Galiba buldum!” -Anlat hele? -Çocuğumuza hamileydim. Kız kardeşim bir yere uğrayacak olmalıydı sepetini bırakmıştı bize. Zerzavat arasından bir limon parladı. Canım nasıl çekti anlatamam. Kardeşimi biliyorsun. Bir şey istemiye gör, canını verir. Limonun lâfını etsem, mutlaka bize bırakacak, kendi limonsuz dönecekti evine. Aklıma başka bir yol geldi. Limonu iğneyle deldim, bir damla emdim. Nefsimi körlettim. Ama unuttum gitti. Hata bende, limonunu deldiğimi söylemeliydim ona. -Aman kalk bacına gidelim. -Bu saatte mi? -Evet bu saatte! -Ne diyeceğiz? -Helallik dileyeceğiz. Sonrasını tahmin ediyorsunuzdur. Çocuk bu huyu kendiliğinden bırakır, dost olur sakaya. Kaynak: Huzura Doğru
|
okta KADAR menfat için VİRGÜL kadar EĞİLMEYE değmez...
|
|
|
|
russya
|
 |
« Yanıtla #6 : Kasım 22, 2005, 03:06:14 pm » |
|
EKMEK VEREN ELİ KIRAN BABA Bağdat'ı kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin kapısından seslendi hamalın biri: - Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan. Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. "Ver şu adama" dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala. Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı durdurdu onu: - Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın? Geriye bakıp eliyle işaret etti: - İşte şu evden. Adam kızgın şekilde salladı başını: - Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi. Kapıyı açar açmaz da sordu: - Kim verdi ekmeği hamala? Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine: - Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye. Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun bozulan işlerini. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti; - Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste. Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek: - Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı gerçek durumu: - Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum burada. Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak "Al" dedi. "Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece." Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken adamın dikkatin çekti bu saklayış; - Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi. Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı elinin durumunu: - Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş, o da evi gösterip 'İşte oradan aldım' demiş, bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım. Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar: - Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, hayat arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun... diyerek başlar anlatmaya: - Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu halinle baş başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım. Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru... "Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur..." (Kur'an-ı Kerim, 14/7)
|
okta KADAR menfat için VİRGÜL kadar EĞİLMEYE değmez...
|
|
|
|
Müsenna
|
 |
« Yanıtla #7 : Ekim 05, 2007, 01:03:40 pm » |
|
SÂLİM BİN ABDULLAH (RadıyAllahü Anh)
BİR NASÎHAT
Abdullah bin Ömer'in bir muhterem oğludur.
Ve hazret-i Ömer'in mübârek torunudur.
Ömer bin Abdülazîz halîfeyken ilk daha,
Şöyle bir mektup yazdı "Sâlim bin Abdullah"a:
(Senden ricâm şudur ki, deden hazret-i Ömer,
Hakkında, tafsîlâtlı bilgiler bana gönder.
Ben de, onun izinden yürüyeyim diyorum.
Kendime, onu örnek almayı istiyorum.)
"Sâlim" dahî yazdı ki ona cevap olarak:
Yardımcı olsun sana, bu işte cenâb-ı Hak.
Dedem Hazret-i Ömer, halîfe olduğu gün,
Maaş tâyin ettiler ona eshâbı güzîn.
Maddî bir sıkıntıya düşmüştü ki birazdan,
Sahâbe, çâre için toplandılar o zaman.
Dediler: (Arz etsek de bu durumu Ömer'e,
Maaşını, bir miktâr arttırsak hâle göre.)
Hazret-i Zübeyr ile, Allah aslanı Alî,
Söylemeye giderken Halîfeye bu hâli,
Yolda, hazret-i Osmân durdurdu gidenleri.
Dedi: (Bilmez misiniz siz acabâ Ömer'i?
Zannetmem ki yanaşsın sizin teklîfinize.
Belki de celâllenip, kızacak şimdi size.
Lâkin kızı Hafsa'ya söyletirseniz eğer,
Onun hâtırı için, inşAllah kabûl eder.)
Gidip îzâh ettiler Hafsa'ya önce bunu.
Dediler: (Sakın deme bizlerden uyduğunu.)
Kızı Hazret-i Hafsa, gelerek pederine,
Arz etti çekinerek bunu kendilerine.
Lâkin Hazret-i Ömer, bir anda celâllendi.
Buyurdu ki: (Ey kızım, seni kimler gönderdi?
Ey kızım, Allah için söyle bana şimdi sen.
Kaç elbisesi vardı Resûl'ün hayattayken?)
Dedi ki: (Babacığım, Allah için diyorum.
İki kat elbisesi var idi, biliyorum.)
Buyurdu ki: (Ey kızım, doğru dedin, ne iyi.
Peki, neydi Resûl'ün en kıymetli yemeği?)
Dedi: (Umûmiyetle arpa ekmeği yerdik.
Başkalarına dahî, onu ikrâm ederdik.)
Sordu yine: (Ey kızım, Allahın Resûlü'nün,
En geniş ve en râhat yaygısı neydi o gün?)
Dedi: (Kaba kumaştan vardı ki bir sergimiz,
Yazın dört kat edince, olurdu minderimiz.
Buyurdu ki: (Ey kızım, onlara git de söyle.
Seni göndermesinler bir daha bana böyle.
Dünyâda yaşayışı böyleyken Peygamberin,
Yakışır mı hayâtı başka olsun Ömer'in?
Ey kızım, Peygambere uymaza baban eğer,
Yârın Onun yüzüne, nasıl bakar bu Ömer?)
Abdullatif Uyan
|
Fekün za-iktisadin fi umurike külliha. Feahsin ahval’l-feta husnü kasdihi.
|
|
|
|
kenz
|
 |
« Yanıtla #8 : Ekim 05, 2007, 01:15:23 pm » |
|
Ya biz nasıl bakarız.  Teşekkürler Rahname Allah c.c. razi olsun...
|
İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
|
|
|
|
osmanli
|
 |
« Yanıtla #9 : Ekim 06, 2007, 02:52:56 am » |
|
Allah razi olsun kardesim.
|
Ey Rabbimiz! Bazı yüzlerin ağarıp, bazı yüzlerin kararacağı günde; bizi yüzleri ak, gönülleri pak olan, sevgili resülünün bayrağı altında toplanan mesut insanlar zümresine kat. O'nun(sav) yanında cennete girmeyi, mübarek Cemalini görmeyi, Senin dostlarınla komşu olmayı ve en büyük makam olan rızana ulaşmayı nasib eyle
|
|
|
|
kenz
|
 |
« Yanıtla #10 : Kasım 03, 2007, 05:03:17 pm » |
|
KANLI SU! Yahya Şirvâni diye veli bir zat var idi, Nesebi Seyyid olup, halka merhametliydi...
Gezintiye çıkmıştı bir gün şehir dışına, Talebelerini de toplamıştı başına...
Bir nehrin kenarına vardıklarında birden, Seyyid Yahya, bir kilim serip oturdu hemen...
Taliplerin her biri bir iş için dağıldı, Yahya Şirvâni ise yalnız başına kaldı...
O an zalim bir kişi oradan geçmekteydi, Seyyid'i tanımayıp, Ona şöyle seslendi:
"Hey Aşık, ne durursun, gel al şu matarayı! Nehirden su katıver, açmayalım arayı!.."
Ancak Seyyid o ara tefekküre dalmıştı, Bu yüzden o zalimin sesini duymamıştı.
Derken o zalim kişi, hışımla indi attan, Nehirden düze çıktı suyunu alaraktan...
Neden sonra mübarek, olduğu yerden kalktı Suyu içmekte olan adama doğru baktı.
Ardından buyurdu ki: "Hey kan içici adam! Ne yapıyorsun böyle hiç mi hiç utanmadan?.."
O zalim harâretle suyu içmekte iken, Kan olduğunu sezip, boşaltı verdi hemen...
Tekrar nehre inerek, mataraya su kattı, O suda kan olunca, pişman olup yalvardı.
Dedi ki: "Ey Efendim, ben ettim siz etmeyin! Hatama vakıf oldum. N'olur "Affettim" deyin.
Derken Yahya Şirvâni onu affediverdi. O da tövbe ederek, Yüce Hakk'a yöneldi...
kürşat salih yaman
|
İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
|
|
|
cevher
Yeni üye
Offline
Mesaj Sayısı: 26
|
 |
« Yanıtla #11 : Kasım 08, 2007, 11:19:48 pm » |
|
her an gecer,her var göcer.. kalir Hak.. SEN HEP HAK ILE OLMAYA BAK...
|
hersey Allah icin olmali, gül bile Allah icin solmali...
|
|
|
|
müteallim
|
 |
« Yanıtla #12 : Kasım 09, 2007, 01:17:20 am » |
|
SEN HEP HAK ILE OLMAYA BAK...
evet hep hak ile olmak amma nerede böyle erkek
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
cevher
Yeni üye
Offline
Mesaj Sayısı: 26
|
 |
« Yanıtla #13 : Kasım 09, 2007, 02:43:10 am » |
|
biz insanlar dünya telasina dalip unuttugumuz cok seyler var..ama hatirlamak üzülmekde bir nigmet...
|
hersey Allah icin olmali, gül bile Allah icin solmali...
|
|
|
|
Fatihan
|
 |
« Yanıtla #14 : Kasım 09, 2007, 07:39:27 pm » |
|
Hüzün Senesi
Hatîce vâlidemiz "radıyAllahü anhâ", Yok idi hâtunlardan akıllı ondan daha.
Hem cemâl, hem kemâli üstün idi herkesten, Asîl ve temiz idi, haseb ile neseb’ten.
Şereflendikten sonra Resûl’ün nikâhıyla, Kıymeti, bir kat daha yükselip oldu âlâ.
Hazret-i Peygambere, Allahü teâlâdan, (İslâmı teblîğ eyle!) emri geldiği zaman,
Resûlullah, hemence başladı teblîğine. İlk önce “Hatîce”yi dâvet etti dînine.
O dahî, en ufak bir tereddüt göstermeden, “Allah'ın Resûlü”nü tasdîk etti gönülden.
Kadınlardan, Resûl’e îmân eden ilk önce, “Hatîce vâlidemiz” olmuş oldu böylece.
O Server, o gün onu yanlarına aldılar. Hira mağarasının yakınına vardılar.
Geldiler Cebrâil'in akıttığı çeşmeye. Târif etti abdesti, hazret-i Hatîce'ye.
Resûlullah'ın kalbi, incinseydi bir şeyden, “Hazret-i Hatîce”ye söylerdi önce hemen.
Zîrâ yoktu o vakit gidecek başka yeri. Onun tesellîsiyle râhatlardı kalpleri.
Allah'ın Resûlü’ne çok hizmet ettiğinden, Rabbimiz de hoşnut ve râzıydı kendisinden.
Hattâ selâm gönderdi Rabbimiz bir gün Ona. Kavuştu böylelikle Rabbin iltifâtına.
Resûl’ün dert ortağı, zevcesi ve sırdaşı, Ve “Yirmi dört” senelik bir hayat arkadaşı,
Olan asîl ve temiz, o “hazret-i Hatîce”, Vefât etti nihâyet hicretten üç yıl önce.
Ramazânda, “Altmışbeş” yaşında etti vefât. Elleriyle defnetti Onu Fahr-i kâinât.
Onun ayrılığına pek fazla üzülmüştü. Hattâ “Ebû Tâlip” de aynı sene ölmüştü.
Resûlullah o sene, pek çok üzüldüğünden, "Senet-ül hüzün" dendi o seneye bu yüzden.
Özellikle “hazret-i Hatîce”nin vefâtı, Üzüntüye boğmuştu Server-i kâinâtı.
Çünkü herkesten önce, o îmân eylemişti. Resûl-i müctebâyı, ilk o tasdîk etmişti.
Herkes ezâ ederken Allah'ın Habîbine, O, ferahlık verirdi Onun nûrlu kalbine.
Hem dahî nesi varsa, malı, mülkü, serveti, Dîn-i islâm uğrunda harcayıp fedâ etti.
Ayrıca gecesini, katarak gündüzüne, Severek hizmet etti "Allahın Resûlü"ne.
Onu, bir kere bile kat'iyyen üzmemişti. Ve hattâ hâtırından bile geçirmemişti.
Abdüllatif Uyan
|
'Ene, ene, ene' diyen kaybetti! Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yapwww.evlilikmektebi.com
|
|
|
|
Müsenna
|
 |
« Yanıtla #15 : Kasım 09, 2007, 10:12:08 pm » |
|
AĞLAMA YÂ FÂTIMA!
Üç gün kalmış idi ki Resûlün vefâtına,
Cibrîl aleyhisselâm geldi huzûrlarına.
Dedi: (Yâ ResûlAllah, Rabbin selâm ediyor.
"Habîbim nasıl oldu?" diye hatır soruyor)
O günlerde Resûl'e, hediye kabîlinden,
Birkaç Altın gelmişti sahâbenin birinden.
Resûlullah görünce, o gelen altınları,
Buyurdu ki: (Dağıtın fukarâya onları!)
Götürüp dağıttılar şehrin fakîrlerine.
Velâkin ellerinde bir miktar kaldı yine.
Aliyyül Mürtezâ'ya buyurdular ki hemen:
(Sen de, bu altınları götür dağıt tamâmen!)
Vefâttan bir gün önce idi ki, Resûlullah,
Mescid-i şerîfine teşrîf etti o sabah.
Gördü ki Ebû Bekr-i Sıddîkın arkasında,
Saf tutmuş, sahâbîler namâz kılar ardında.
Bu hâle sevinerek, tebessüm buyurdular.
Kendi de, en son safta Ebû Bekre uydular.
Eshâb, Resûlullah'ı gördü selâm verince.
"Hastalık geçti" sanıp, gark oldular sevince.
Lâkin Peygamberimiz, odasına girdiler.
Bundan sonra, bir daha namâza gelmediler.
Bir müddet istirâhat ederek, sonra yine,
Aliyyül Mürtezâyı çağırdı hânesine.
Başını, kucağına koyuverdi Alî'nin.
Fakat çok değişmişti rengi nûr cemâlinin.
Hazret-i Fâtıma da görünce Onu böyle,
Geldi oğullarının yanına üzüntüyle.
Ellerinden tutarak, ağladı için için.
Dedi: (Bizi kimlere bırakıp da gidersin?
Ey babam, canım babam, sana can fedâ olsun.
Hasan ve Hüseyin'i kime bırakıyorsun?
Vây babam, senden sonra nice olur hâlimiz?
Senden sonra, kimlere bakar bu gözlerimiz?)
Duyunca Resûlullah kızının sözlerini,
Hafifçe araladı mübârek gözlerini.
Ve duâ eyledi ki Allahü teâlâya:
(Sen sabır ihsân eyle yâ Rabbî Fâtıma'ya.)
Ve mübârek kızına buyurdu ki o zaman:
(Ey kızım, can çekişme hâlinde şimdi baban.)
Kendisine bunları söyleyince babası,
İçli iniltilerle çoğaldı ağlaması.
Hazret-i Alî ise, dedi ki: (Ey Fâtıma!
Sus, baban üzülüyor, daha fazla ağlama.)
Peygamber Efendimiz, onun bu dediğini,
İşitip, îkâz etti hemence kendisini.
Buyurdu ki: (Yâ Alî, ilişme Fâtıma'ya.
Bırak, babası için ağlasın biraz daha.)
Abdüllatif Uyan
|
Fekün za-iktisadin fi umurike külliha. Feahsin ahval’l-feta husnü kasdihi.
|
|
|
|
afrah
|
 |
« Yanıtla #16 : Kasım 09, 2007, 10:48:56 pm » |
|
|
.....Eger bu yoldan dönmek kader ise, o kader beni bulmadan Emanetini üzerimden al YARAAB....
|
|
|
|
Oruc_Reis
|
 |
« Yanıtla #17 : Kasım 09, 2007, 10:59:16 pm » |
|
AĞLAMA YÂ FÂTIMA!
Üç gün kalmış idi ki Resûlün vefâtına,
Cibrîl aleyhisselâm geldi huzûrlarına.
Dedi: (Yâ ResûlAllah, Rabbin selâm ediyor.
"Habîbim nasıl oldu?" diye hatır soruyor)
O günlerde Resûl'e, hediye kabîlinden,
Birkaç Altın gelmişti sahâbenin birinden.
Resûlullah görünce, o gelen altınları,
Buyurdu ki: (Dağıtın fukarâya onları!)
Götürüp dağıttılar şehrin fakîrlerine.
Velâkin ellerinde bir miktar kaldı yine.
Aliyyül Mürtezâ'ya buyurdular ki hemen:
(Sen de, bu altınları götür dağıt tamâmen!)
Vefâttan bir gün önce idi ki, Resûlullah,
Mescid-i şerîfine teşrîf etti o sabah.
Gördü ki Ebû Bekr-i Sıddîkın arkasında,
Saf tutmuş, sahâbîler namâz kılar ardında.
Bu hâle sevinerek, tebessüm buyurdular.
Kendi de, en son safta Ebû Bekre uydular.
Eshâb, Resûlullah'ı gördü selâm verince.
"Hastalık geçti" sanıp, gark oldular sevince.
Lâkin Peygamberimiz, odasına girdiler.
Bundan sonra, bir daha namâza gelmediler.
Bir müddet istirâhat ederek, sonra yine,
Aliyyül Mürtezâyı çağırdı hânesine.
Başını, kucağına koyuverdi Alî'nin.
Fakat çok değişmişti rengi nûr cemâlinin.
Hazret-i Fâtıma da görünce Onu böyle,
Geldi oğullarının yanına üzüntüyle.
Ellerinden tutarak, ağladı için için.
Dedi: (Bizi kimlere bırakıp da gidersin?
Ey babam, canım babam, sana can fedâ olsun.
Hasan ve Hüseyin'i kime bırakıyorsun?
Vây babam, senden sonra nice olur hâlimiz?
Senden sonra, kimlere bakar bu gözlerimiz?)
Duyunca Resûlullah kızının sözlerini,
Hafifçe araladı mübârek gözlerini.
Ve duâ eyledi ki Allahü teâlâya:
(Sen sabır ihsân eyle yâ Rabbî Fâtıma'ya.)
Ve mübârek kızına buyurdu ki o zaman:
(Ey kızım, can çekişme hâlinde şimdi baban.)
Kendisine bunları söyleyince babası,
İçli iniltilerle çoğaldı ağlaması.
Hazret-i Alî ise, dedi ki: (Ey Fâtıma!
Sus, baban üzülüyor, daha fazla ağlama.)
Peygamber Efendimiz, onun bu dediğini,
İşitip, îkâz etti hemence kendisini.
Buyurdu ki: (Yâ Alî, ilişme Fâtıma'ya.
Bırak, babası için ağlasın biraz daha.)
Abdüllatif Uyan
Allah siz den razi olsun kardesim guzel bir paylasim
|
cihan baginda ey akil, budur makbul-i ins i cin.Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin.
|
|
|
|
Fatihan
|
 |
« Yanıtla #18 : Kasım 10, 2007, 05:17:29 pm » |
|
Hz. Ebû Bekr'in Vasıyyeti
Hazret-i Büreyde’den, edilir ki rivâyet:
O Server, bir gazâdan, zaferle etti avdet.
Vaktâ ki Medîne’ye, sağ sâlim döndüğünde,
Bir siyâhî câriye, gelip durdu önünde.
Dedi: (Yâ ResûlAllah, adamış idim ki ben,
Eğer sen, bu gazâdan döner isen sâlimen,
Avdet eylediğinde, huzûruna geleyim.
Eğer izin verirsen, tef çalıp söyliyeyim.)
O Server, câriyenin bu arzûsunu duydu,
(Eğer adadıysan çal, yoksa çalma!) buyurdu.
(Adamıştım) diyerek câriye o Server'e,
Başladı huzûrunda, tef çalıp söylemeye.
Az sonra “Ebû Bekr”in, fark etti geldiğini.
Buna rağmen susmayıp, çaldı yine tefini.
Biraz sonra oraya, “Osmân ibni Affân”da,
Geldi, fakat câriye susmadı o zaman da.
Bir müddet geçince de, geldi “Hazret-i Alî”.
Yine de câriyenin, değişmedi o hâli.
Lâkin “Hazret-i Ömer” gelir gelmez o yere,
Câriye, tef çalmayı bıraktı birdenbire.
Tefinin üzerine, oturdu hiç çalmadan.
Peygamber Efendimiz, buyurdu ki o zaman:
(Yâ Ömer, bil ki şeytân, senden korkar bir nice.
Câriye, tef çalmayı bıraktı sen gelince.)
Sa’d bin ebî Vakkâs, nakleder yine bir gün:
Hazır bulunuyorduk, huzûrunda Resûl'ün.
Henüz “Örtünme emri”, gelmemiş olduğundan,
Yanında, kadınlar da olurdu bâzı zaman.
Ona, islâmiyetten suâl soruyorlardı.
Yanında, yüksek sesle konuşup dururlardı.
O an “Hazret-i Ömer”, kapıya geldi birden,
Ve müsâde istedi, girmek için Resûl'den.
Ömer ibnil Hattâb’ın sesini işitince,
Kadınlar, o odayı terk ettiler hemence.
Biraz sonra odaya, girdi Hazret-i Ömer.
Tebessüm ediyordu, o sırada Peygamber.
Buyurdu ki: (Yâ Ömer, şimdi kadınlar vardı.
Bana, islâmiyetten suâl soruyorlardı.
Lâkin senin sesini işitince âniden,
Perdenin arkasına kaçtılar hepsi hemen.)
Yine Hazret-i Sıddîk, az kala vefâtına,
Osmân ibni Affân’ı, dâvet etti yanına.
Buyurdu ki: (Yâ Osmân, yazdım ki bir vasıyyet.
Ben ölünce, sen bunu, eshâba şöyle arz et:
Ben, Ömer bin Hattâb’ı, halîfe seçtim bizzât.
Benden sonra hepiniz, ona edin itâat.)
Cümle eshâb-ı kirâm, bunu kabûl ettiler.
Onu halîfe seçip, itâat eylediler. Abdüllatif Uyan
|
'Ene, ene, ene' diyen kaybetti! Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yapwww.evlilikmektebi.com
|
|
|
|
kenz
|
 |
« Yanıtla #19 : Kasım 11, 2007, 02:00:45 pm » |
|
Allah razi olsun Rahname ve Fatihan.
|
İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
|
|
|
|
Fatihan
|
 |
« Yanıtla #20 : Kasım 11, 2007, 02:04:20 pm » |
|
Cümlemizden İnşa Allah
|
'Ene, ene, ene' diyen kaybetti! Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yapwww.evlilikmektebi.com
|
|
|
|
osmanli
|
 |
« Yanıtla #21 : Kasım 11, 2007, 06:42:23 pm » |
|
Allah razi olsun Rahname ve Fatihan.kardeslerim
|
Ey Rabbimiz! Bazı yüzlerin ağarıp, bazı yüzlerin kararacağı günde; bizi yüzleri ak, gönülleri pak olan, sevgili resülünün bayrağı altında toplanan mesut insanlar zümresine kat. O'nun(sav) yanında cennete girmeyi, mübarek Cemalini görmeyi, Senin dostlarınla komşu olmayı ve en büyük makam olan rızana ulaşmayı nasib eyle
|
|
|
|
kenz
|
 |
« Yanıtla #22 : Kasım 21, 2007, 09:34:54 am » |
|
Abdurrahman-ı Tagi, çok korkardı Allah'tan.
Şiddetle kaçınırdı, her haram ve günahtan.
Bir gün, sevdiklerine buyurdu ki: (Bu dünya,
Hayal’den ibarettir, yahut sanki bir rüya.
Dünya’ya muhabbeti artarsa bir kimsenin,
Azalır ona olan muhabbeti herkesin.
Aksine, azalırsa dünyaya muhabbeti,
Çoğalır o nisbette, halk indinde kıymeti.
Dünya, kulu Allah'tan gafil eden şeylerdir.
Yani Hak teâlânın men ettiği işlerdir.
Bir iş ki, Allah için yapılırsa eğer ki,
O, ahiret işinden sayılır elbetteki.)
Bir gün de buyurdu ki: (Hak teâlâ, kullarda,
İki korkuyu birden, cem etmez bir arada.
Bu dünyada, günahtan kim kaçarsa korkarak,
Korkutmaz ahirette o kulu cenab-ı Hak.
Her kim de, hiç korkmadan işlerse günah, isyan,
Mahşere gittiğinde, korkutulur o insan.
Bu korku, muhabbetle birlikte olmalıdır.
Yani onun kökünde, muhabbet, sevgi vardır.
Mesela ben babamdan korkuyorum pek fazla.
Çünkü çok seviyorum kendisini ihlasla.
Yani onu üzmekten korkuyorum ben asıl.
İşte böyle bir korku, sevgi den olur hasıl.)
Buyurdu ki: (Eziyet etmeyin hiç kimseye.
Çünkü mezun değiliz kimseyi incitmeye.
Nitekim şöyledir ki, tarifi de müminin:
Onun el ve dilinden insanlar olur emin.
Zira bir müslümandan, kötülük sadır olmaz.
O, kötülük görse de, karşılıkta bulunmaz.
Sabredip, tatlı dille eder ona nasihat.
Çünkü gönül yıkmaya yoktur izin ve ruhsat.
İmansız olanın da kalbini kırmak yoktur.
Zira o da, Allah'ın yarattığı bir kuldur.
Düşünün ki bir adam, Kâbe’yi yıkar ise,
Ne muazzam bir günah işlemiştir o kimse.
Kâbe, kul yapısıdır halbuki ey insanlar!
Gönül ise, Allah'ın kudretiyle oldu var.
Rabbimiz buyurur ki: (Sığmam göğe ve yere.
Sığarım iman dolu ve kırık gönüllere.)
Kalp kırmak, kul hakkına girer ki hem de heyhat!
Mahşerde, ödemeye bulunmaz güç ve takat.
Bu haktan kurtulmanın, bir tek çaresi vardır.
O da, şehid olarak, dünyadan ayrılmaktır.
Zira şehid olanın, kul borcu varsa eğer,
Alacaklı olanı, Mevlamız razı eder.
Şehiden ölmek için, dua etmelidir ki,
Yoksa nifak üzere ölünebilir belki.
Kim islama hizmeti düşünse her anında,
Şehiddir o müslüman, ölse de yatağında.) ABDÜLLATİF UYAN
|
İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
|
|
|
|
kenz
|
 |
« Yanıtla #23 : Aralık 31, 2007, 01:44:24 am » |
|
Ziyâeddîn Nurşînî", âlim ve evliyâdır.
Gençlere, çok kıymetli nasîhatleri vardır.
O, bir gün buyurdu ki: (Yolumuzun esâsı,
Aslâ terk etmemektir büyüklerle temâsı.
Bir "Rehber"e kavuşmak, en büyük bir nîmettir.
Sonra yapılacak iş, Ona teslîmiyettir.
Yâni kendine değil, o zâta tam uyarak,
Huzûra kavuşmaktır, hem de sonsuz olarak.
Velhâsıl râhat huzûr, ortada durmaktadır.
Kavuşmanın yolu da, bir rehbere uymaktır.
Kim aklını terk edip, tam uyarsa "Rehber"e,
Kavuşur o sâyede, sonsuz seâdetlere.
Kim de hocası varken, "Nefsi"ne uysa eğer,
Eksik olmaz başından üzüntü, gam ve keder.
Bir hakîkî rehbere olan teslîmiyeti,
Nisbetinde, her insan, kazanır seâdeti.
“Eshâb”, teslim oldular Allah'ın Habîbine.
Yükseldiler Cennetin en yüksek mevkîine.
Kureyş kâfirleriyse, Ona inanmadılar.
Yalnız "baş gözü" ile bakarak aldandılar.
Meselâ dediler ki: (Bu, nasıl peygamberdir?
Görüştüğü kimseler, fakir ve kölelerdir.
Sırtında bir hırka var, dolaşır yalın ayak.
Hiç yoktur Onu bizden ayıran mühim bir fark.)
Eshâbı kirâm ise, Ona, “Peygamber” diye,
Bakarak, ulaştılar rızâ-i ilâhîye.
Öyle yükseldiler ki bu sevgiyle o zevât,
Onlar namâz kılsalar, meselâ iki rekât,
Gayrinin, ömür boyu yaptığı ibâdetten,
Daha kıymetli olur indAllah bu sebepten.
"Dünyâ" ile "Âhiret", zıttır birbirlerine.
Birini kalbe koysan, yer kalmaz diğerine.
İki zıt şey, bir anda, bir yerde bulunamaz.
Birisi varsa eğer, öteki gider, durmaz.
Kim “Doğu”ya yaklaşsa, “Batı”dan uzaklaşır.
Dünyâ'dan uzaklaşan, âhiret'e yaklaşır.
Dünyâya yaklaşırsan, kendini çok seversin.
Kendini sevince de, gayriyi sevemezsin.
Aksine, sen kendini sevmez isen hiç eğer,
Herkesi seversin ve herkes de seni sever.
İki zıt şey, bir yerde, bulunamazlar elbet.
Ya Allah'ın sevgisi, ya da nefse muhabbet.
"Allah sevgisi" varsa, bulunmaz ötekiler.
Ötekiler var ise, Allah sevgisi gider.
Kalplerin, saf ve temiz olması lâzım gelir.
Bu da, Hak dostlarına olan sevgi iledir.
Hak teâlâ Kur'ânda, buyurur ki meâlen:
(Dostlar ile berâber olun mütemâdiyen.)
O “Allah adamları” öyle kişilerdir ki,
Yanlarında olanlar, olmazlar fâsık, şakî.
Abdüllatif Uyan
|
İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN
|
|
|
tunike
araştırmacı
 
Offline
Mesaj Sayısı: 318
bir tebessüm bile sadakadır
|
 |
« Yanıtla #24 : Ocak 03, 2008, 06:04:27 pm » |
|
eyvah mahvoldum
Genç mühendis, işe yeni başladığı şirketteki bir toplantı sırasında, masa üzerindeki gazeteye göz atıp âniden yerinden fırladı ve; “Eyvah mahvoldum!” gibilerden bir şeyler söyleyip koşar adımlarla odasına girdikten sonra, kapısını da arkadan kilitledi.
Bir anda içeride buz gibi bir hava esti. Önce şirket sahibi, toplantıyı bir bıçak gibi kesip dedi ki:
- Bu işte bir bit yeniği var. Kötü birşeyler oldu. Dikkat edin, canına kıyabilir.
Bazıları da, çeşitli şekillerde fikirlerini açıkladı: # Biliyorsunuz ki, bugün borsa tepetaklak geldi. Mutlaka çok sayıda hissesi vardı. # Fâiz veya repo da olabilir, %200 sınırı aşıldı. # Dün dolar bozduracağını söylemişti. Bugün döviz âniden yükseldiği için, milyarlarca lira zarar etmiş olmalı. # Kesinlikle yanılıyorsunuz. Daha 3 gün önce avans çekmişti. Böyle birşeyler yapmaz. Olsa olsa karısıyla kavga etmiştir. # Öyledir öyle. Hanımını geçen gördüm, suratsızın biriydi.
Bütün ihtimaller tek tek sıralanırken, şirket müdürü dedi ki:
- Konuşmakla vakit kaybetmeyelim. Her an bir tabanca sesi gelebilir içeriden... Müdürün sözleri ortalığı tekrar gerdi. Şirkette ne kadar çalışan varsa, mühendisin kapısına yığıldı. Müdür bey yumuşak bir sesle:
- Mühendis beyyy!.. diye seslendi. Canım kardeşim! Sakın bir çılgınlık yapma! Biliyorsun ki bu dünya fânidir. Birgün zaten öleceğiz...
Mühendisin bulunduğu oda kapısı, çelik levhadan yapıldığı için, bütün çabalara rağmen kırılmıyordu. Buna rağmen içeriden çıt çıkmıyordu. Bu arada itfaiyeye haber verildi. Altıncı katta bulunan odanın pencereleri altına brandalar gerildi ve televizyon kameramanları, yüzlerce meraklı eşliğinde canlı yayına geçerek, adamın aşağı atlaması için duâya başladılar.
Mühendis bey, 10 dakika sonra kapıyı açtı. Yüzü ışıl ışıldı ve neler olup bittiğinden habersiz kapı önündeki kalabalığın şaşkın bakışları arasında gülümsedi Az kalsın ikindi namazını kaçırıyordum arkadaşlar!..
|
öyle itaatkar bir kul ol ki,dışardan görenler deli desinler.çünkü deli olmadan,veli olunmaz!
|
|
|
|
Müsenna
|
 |
« Yanıtla #25 : Şubat 11, 2008, 12:31:58 am » |
|
FIRSAT, GANÎMETTİR
"İbni Hasen Samsûnî", büyük âlim ve velî.
Sohbeti, insanlara olurdu fâideli.
Bir gün, sevdikleriyle bir sohbet esnâsında,
Buyurdu ki: (Bu sıhhat, ne nîmettir aslında.
Göz, kulak, hele akıl, ne güzel birer ihsân.
Zîrâ şimdi mahrumdur bunlardan nice insan.
Soracak Hak teâlâ, mahşerde bize yârın.
Ki: (Bu âzâlarını, nerelerde kullandın?
Nerede hebâ ettin gençliğini, ömrünü?)
Bunlara cevap vermek, çok zordur mahşer günü.
Hadîste buyuruldu: (Hasta olmadan evvel,
Sıhhatin kıymetini bilmelidir mükemmel.)
Bunun gibi, fakirlik gelmeden daha önce,
Zenginliğin kıymeti bilinmeli güzelce.
Bir de ölüm gelmeden, bu ömür ve hayâtın,
Kıymetini bilin ki, sorulur size yârın.)
Bir gün de buyurdu ki: (Çalışmak îcâb eder.
Zîrâ selâm vermedi, boş durana o Server.
Çalışan müslümânı, çok seviyor Rabbimiz.
Bunlar, iki cihânda olurlar üstün, azîz.
Şeytân musallat olur, boş durana muhakkak.
Boş vakit geçireni, hiç sevmez cenâb-ı Hak.
Bu dünyâ bir gün biter, gaflete gelmeyiniz.
Arkanızdan, süratle geliyor eceliniz.)
Bir gün de buyurdu ki: (Vefâsızdır bu dünyâ.
Sanki Hayâl gibidir, yâhut tatlı bir Rüyâ.
Allah'ın men ettiği ne varsa, hep Dünyâdır.
Yâni dünyâ, kısaca "Harâm" ve "Mekrûh"lardır.
Atmak için kalbinden, dünyâ muhabbetini,
Dinlemek lâzım gelir, âlimler sohbetini.
Onların, acıyarak, şefkatle bir bakması,
Siler atar kalplerden karartı, kir ve pası.)
Günâh işliyenleri görse idi O eğer,
Derdi ki: (Yâ ilâhî, bunlara hidâyet ver.)
Yine buyururdu ki: (Âhir zaman bu devir.
Kızmak zamânı değil, acımak lâzım gelir.
"Cehennem" şu anda var, azâbı da çok çetin.
Günâhkâr kimseleri bekliyor yakmak için.
Kurtarmak gâyesiyle kulları Cehennemden,
Cömert davranmalıdır, daha önce herşeyden.
Para pul yoksa bile, bir güleryüz, tatlı dil,
Göstermek gerekir ki, bu da fazla zor değil.
Hep güleryüzlü idi kendi de hakîkaten.
Ayrıca, şefkatli ve çok cömertti hilkaten.
Sözü tesir ederdi, gönlüne her kişinin.
Zîrâ hep ihlâs ile söylerdi Allah için.
Söylediği şeyleri, yapardı kendi önce.
Herkes ibret alırdı, Onu böyle görünce.)
Abdüllatif Uyan
|
Fekün za-iktisadin fi umurike külliha. Feahsin ahval’l-feta husnü kasdihi.
|
|
|
Mahi
Moderatör
aktif yazar
   
Offline
Mesaj Sayısı: 1000
Men câle nâle
|
 |
« Yanıtla #26 : Şubat 15, 2008, 04:49:10 pm » |
|
KIRIK TESTİ VE ABÂ
"Bâyezid-i Bistâmî" buyurdu: (Senelerce,
Nefsimi ıslâh için, çalıştım gündüz gece.
Riyâzet, mücâhede çektim uzun seneler.
Netîcede baktım ki, ölmemiş nefsim meğer.
Belimde gurur, riyâ, ibâdete güvenmek,
Her yaptığı ameli, beğenip iyi görmek,
Gibi hastalıklardan mütevellit bir "Zünnâr",
Bulunduğunu görüp, eyledim çok âh-ü zâr.
Onun için, beş sene çektim yine riyâzet.
O zünnârı, belimden kesip attım nihâyet.
Bir ömür müddetince, Rabbime kulluk ettim.
O’na lâyık ibâdet yapmayı çok istedim.
Buna kavuşmak için, gayret ettim bir nice.
Hattâ sabaha kadar, namâz kıldım çok gece.
Yine de namâzlarım, olmadı O’na lâyık.
Allahü teâlâya yalvardım birgün artık.
Gözyaşları dökerek dedim ki: "Yâ ilâhî!
Rızâna vâsıl olmak istiyorum ben dahî.
Rızâ-i ilâhîye kavuşabilmek için,
Daha neler yapması lâzımdır bu âcizin?"
Şöyle ilhâm geldi ki: (Şu “Testi”nle şu “Abâ”n,
Yanında bulundukça, olmaz bize kavuşman.)
Hemence atıverdim “Abâ” ile “Testi”yi.
Kazandım böylelikle rızâ-i ilâhîyi.
Sonra, Hak teâlâdan şöyle ilhâm geldi ki:
(Bana vâsıl olmayı istiyenlere de ki:
"Bâyezid, kırk senedir uğraştı nefsi ile.
Bir ömür müddetince çekti de bunca çile,
Bir “Kırık testi”siyle, bir de “Eski abâ”sı,
Yanında bulundukça, olmadı kavuşması.
Siz, bu hâliniz ile nasıl ulaşırsınız?
O rızâya kavuşmak, kolay mı sanırsınız?")
“Bâyezid -i Bistâmî” vaktâ ki etti vefât,
Bir gece, kendisini rüyâda gördü bir zât.
Ve suâl eyledi ki hazreti Bistâmî'ye:
(Ne gibi muâmele eyledi Allah size?)
Buyurdu ki: (Kabirde, bir ses duydum ilk vakit.
Diyordu: "Ne getirdin sen bize ey Bâyezid?"
Dedim ki: "Sana lâyık bir amel edemedim.
Huzûruna, bir sürü kusurlarımla geldim.
Günâh getirdimse de, şirk getirmedim ama.
Bağışla sen onları, bu doğru îmânıma.”
Daha sonra, kabrime gelerek Münker-Nekîr,
Sormaya başladılar: "Rabbin kim, dînin nedir?"
Dedim ki: "Onu bana sormayın ey melekler!
Bilâkis beni O’na sorun ki, acep ne der?
Eğer kabûl ederse, beni kulu olarak,
Ebedî seâdete kavuşurum muhakkak.
Eğer kabûl etmezse kulluğuna mâzAllah,
Ne fayda, yüzbin defâ desem de Rabbim Allah")
Abdüllatif Uyan
|
Sen bu kapılar dışında başka bir kapının insanı, Bu altın halkalar dışında başka bir halkanın esiri olamazsın!!
|
|
|
suhup
okur
Offline
Mesaj Sayısı: 65
|
 |
« Yanıtla #27 : Şubat 15, 2008, 05:08:43 pm » |
|
Teşekkürler.
|
Kişiye sadakat yakışır görse de ikrah;doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.
|
|
|
Ferzin
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 245
|
 |
« Yanıtla #28 : Aralık 19, 2008, 08:54:50 pm » |
|
Budur senin ilacın-BAYEZİD-İ BİSTAMİ (Rahmetullahi Aleyh)
Hazret-i Bistami’nin, bir gün ziyaretine,
Bir müslüman gelerek, arz etti ki kendine:
(Efendim, otuz yıldır, her gün oruç tutarım.
Ve yine geceleri, kalkıp namaz kılarım.
Lakin bir ilerleme görmüyorum halimde.
Bir açılma, parlaklık bulmuyorum kalbimde.
Halbuki tam doğrudur iman ve itikadım.
Niçin bir ilerleme olmuyor, anlamadım.)
Kalbine, kalp gözüyle bir nazar edip onun,
Buyurdu ki: (Evladım, çaresi zordur bunun.
Üçyüz sene ibadet etsen de bu halinle,
Bir yere varamazsın, bu nefis engelinle.)
O, sordu ki: (Yok mudur peki bunun ilacı?)
Buyurdu ki: (Var ama, yapamazsın, çok acı.)
Dedi: (Aman efendim, nedir o, lütfen deyin.
Elbette ki yaparım, yeter ki siz emredin.)
Buyurdu ki: (Evine gidince öyle ise,
Üzerine giy hemen, pek eski bir elbise.
Bir de torba bularak, içine ceviz doldur.
Seni tanıyanların evinin önünde dur.
Çocukları çağırıp, seslen ki: Ey çocuklar!
Bana tokat vurana, iyisinden ceviz var.)
O bunu işitince, dedi ki (SübhanAllah!
Buyurduğunuz bu iş, zor geldi bana VAllah.
Mümkün ise, siz bana başka bir iş buyurun.
Her ne olsa yaparım, yeter ki başka olsun.)
Buyurdu ki: (Derdinin ilacı budur esas.
Sana, bu işten başka ne yapsan, fayda olmaz.
Yolumuzun esası, bu nefsi terbiyedir.
Bu yapılabilirse, bu yolda ilerlenir.)
Bir gün de, bu büyük zat, birkaç talebesiyle,
Gezintiye çıktılar dinlenmek gayesiyle.
Bir tımarhane görüp, içeriye girdiler.
Oranın doktoruna, şöyle sual ettiler:
(Günah hastalığıyla dertli olanlar için,
Şifa, deva olacak bir ilaç bilir misin?)
O doktor, bu suale cevap veremeyince,
Bunu duyan bir deli, söze girdi hemence.
Bir teveccühü ile hazret-i Bistami'nin,
Dedi: (Ben biliyorum ilacını bu derdin.
Önce, tövbe kökünü, istiğfar yaprağıyle,
Kalp havanına koyup, döv tevhid tokmağıyle.
Sonra, onu geçirip bir insaf eleğinden,
Pişmanlık gözyaşıyla, hamur yap onu hemen.
Aşkullah ateşinde pişirip, kurutarak,
Aşk-ı Muhammediye balından da katarak,
Kanaat kaşığıyla yer isen gündüz gece,
Günah hastalığından, kurtulursun böylece.)
Delinin cevabını, hepsi çok beğendiler.
(Biz cevap veremezdik onun gibi) dediler.
REHBER İNSANLAR -Abdüllatif Uyan
|
|
|
|
|
Aslıhal
araştırmacı
 
Offline
Mesaj Sayısı: 257
Sadece,halin aslı
|
 |
« Yanıtla #29 : Aralık 29, 2008, 11:42:56 pm » |
|
MENKIBE Ömer İbni Abdül Aziz (ra), hilafetinden önce kendilerine bir gerdanlık isabet etmiş. Ve hanımı Onu kullanıyor iken halife olunca hanımına hitaben: " Hanım, bu gerdanlık belki bizim hakkımız olmayarak bize isabet etmiş olabilir. Sen onu ver de beytül male aktaralım" der. Hanımı da kabul ederek teslim eder, o da beytül male yerleştirir. Daha sonra Ömer İbni Abdül Aziz (ra) vefat edip, yerine kayın biraderi halife olduğu zaman kız kardeşine diyor ki: "Kardeşim, senin hakkın olan gerdanlığı eniştem senin elinden aldı. Ben bunu sana iade etmek istiyorum." Kız kardeşi diyor ki: Kardeşim, ben kocama sağlığında itaat edip de vefatından sonra isyan edemem. Merak ediyorsan al gendi hanımının boynuna tak!" der. Yeni halife alır ve kendi hanımının boynuna takar. Bu hadise iki halife arasındaki takva anlayışını ifade eder.
|
İlmin pınarları, gecelerin kandilleri olunuz! Hz.Ali r.a.
|
|
|
salih1977
Yeni üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1
|
 |
« Yanıtla #30 : Ocak 08, 2009, 03:33:47 pm » |
|
Amin
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
|
|
|
sehle
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 176
|
 |
« Yanıtla #31 : Kasım 13, 2009, 06:57:33 pm » |
|
Nasreddin Hoca ve Hiç..
--------------------------------------------------------------------------------
Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Kimsin? ” “Hiç” demiş Hoca, “hiç kimseyim.” Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş: “Sen kimsin? ” “Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara. “Sonra ne olacaksın? ” diye sormuş Nasreddin Hoca. “Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam... “Daha sonra? ..” diye üstelemiş Hoca. “Vezir” demiş adam. “Daha daha sonra ne olacaksın? ” “Bir ihtimal sadrazam olabilirim.” “Peki ondan sonra? ” Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş: “Hiç.” “Daha niye kabarıyorsun be adam, ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: ‘hiçlik makamı’ında! ”
|
<<Hiçbir Bî Edep Vâsılı Hüdâ Olmaz>>
|
|
|
sehle
aktif okur

Offline
Mesaj Sayısı: 176
|
 |
« Yanıtla #32 : Ocak 12, 2010, 06:58:52 pm » |
|
Hz. Ömer (ra) ve Hırsız..!! Hz. Ömer(r.a.) halifeliği döneminde bir hırsızı cellada teslim etti.
Hırsız yalvararak bağırdı:
“Ey insanların efendisi beni bağışla ne olur, çünkü bu benim ilk suçumdur!...”
Hz. Ömer (r.a.):
“Yalan söylüyorsun ey zelil kişi, çünkü Allah (c.c.) hiç bir zaman ilk suçta hemen gazaba gelip ceza vermez. Lutfunu izhar etmek için suçları defalarca örter, fakat sonunda adaletini göstermek icin cezalandırır. Yakalandığına göre bu senin ilk suçun olamaz” dedi
|
<<Hiçbir Bî Edep Vâsılı Hüdâ Olmaz>>
|
|
|
şüheda58
Yeni üye
Offline
Mesaj Sayısı: 3
dün geçdi,bugün can çekişiyor,yarın henüz doğmadı
|
 |
« Yanıtla #33 : Mart 12, 2010, 05:17:28 pm » |
|
bütün menkıbeler için çok teşekkürler hepinize
|
|
|
|
|
|