|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #40 : Kasım 02, 2008, 12:32:57 pm » |
|
Hakiki bir mürşide kamile gelip bu ilmi öğrenmek isteyen bir mümün, nefsinin terbiyesi için ilk adımı atmış olur.Artık o mürşide kendini teslim etmiş ve biat etmiş demektir. Bu maksatla bir mürşide gelip bağlanan kişiye mürid (yani Allahı arzu eden kişi )denir. Mürid, geçmiş günahlarına tevbe etmiş, farzları yapmaya ve haramlardan sakınmaya kati olrak söz vermiştir.Artık bu kişinin nefsi sıkı bir takip ve kontrol altına girmiş demektir. Sonra mürid kalbine ve ruhuna Allahü Teala Hazretlerinden gelen nuru almayı öğrenir.Allah, dan gelen bu nuru almada vasıta, başta peygamberler sonra da onun varis ve vekili olan mürşid-i kamillerdir.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #41 : Kasım 03, 2008, 12:40:09 pm » |
|
Allah`dan gelen nurları alabilmek için, Allah`ı, Resulullah`ı ve Resulullah`ın varsi olan velileri sevmek şarttır.Bir kimsenin bu üçünden birini sevmemesi nurdan mahrum olmasına sebeptir.Çünkü Allah (c.c) nurun sahibi, diğerleri de nuru insanlara getiren oluklardır. Sevgi hakkında Sünen-i Ebi Davud, a zikredilen bir hadis-i şerif şöyledir:H.z Ömer (r.a) rivayet ediyor: “Allah Resulü (s.a.v) buyurdu:Allahın kullarından bir takım insanlar vardır ki ne peygamberdirler ne de şehittirler.Lakin Allah katındaki mevkilerinden dolayı onlara hem peygamberler hem de şehitler kıyamet günü gıpta edeceklerdir.Dediler ki : “Ey Allah`ın resulü kimdir onlar bize bildirir misin?” buyurdular ki: “Akraba olmadıkları halde ve mali yönden hiçbir çıkarı bulunmadığı halde birbirlerini sırf Allah için seven kimselerdir.VAllahi onların yüzleri nurdur.Şüphesiz onlar nur üzere olacaklardır.Onlar, insanlar korktukları zaman onlar korkmayacaklar, üzüldükleri zaman onlar üzülmeyeceklerdir.Sonra şu ayeti okudu (S.Yunus 62): “Haberiniz olsun Allah`ın velileri var ya; onlar için ne korku vardır ve ne de mahzun olacaklardır.” Yine sevginin insanı nelere götürdüğüne dair bir hadis şerif:Buhari,Müslim,Ebu Davud ve Tirmizi,Hazreti Enes RadıyAllahü anh`den rivayet ediyor: “Bir adam Peygamber (s.a.v)e: -“Kıyamet ne zaman kopacak? Diye sordu.Efendimiz: -“Soruyorsun ama ne hazırladın?” buyurdu. -“Bir hazırlığım yok; sadece ve resulünü seviyorum” deyince o şöyle buyurdu: -“Elmer`ü me`a men ehabbe=Kişi sevdiği ile beraberdir.” Bu Hadis-i Şerifin ravisi Enes (r.a) buyuruyor ki: -“İslamdan sonra artık Peygamber (s.a.v)in “Ohalde sen sevdeklerinle berabersin” sözünden daha çok hiçbir şeye sevinmedik.İşte ben de Peygamber (s.a.v)i,Ebu Bekrì ve Ömer`i, seviyorum.Onlar gibi amelim yoksa da onları sevdiğim için inşaAllah onlarla beraber olurum.” Görülüyor ki; Allah`ın veli kullarını sevmek mümini bir yere götürebiliyor.Bir şartla ki, Kuran-ı Kerimdeki emri icabı Peygamberimizin sünnetine tam sarılmakla.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #42 : Kasım 03, 2008, 12:41:00 pm » |
|
Velilik çok yüksek bir mertebedir.Busebeple kolay kolay herkes veli olamaz.Veliliğin belli çileleri vardır.Gerçek velilerin hayatlarını okduğumuzda bu çilelerin neler olduğunu kolayca anlamak mümkündür. Evliya, veli kelimesinin çoğuludur.Veli;lügatte dost manasınadır.Din ve tasavvuf istilahında ise, Allah`ın kendilerini dost olarak seçtiği, keramet sahibi şeriat ehli mümin zatlardır.Veliler de derece derecedir.Veliliğin en küçük derecesine “velayeti suğra” makamı denir.Bunun işareti şudur:Bu derecede olan ber veli, yüzlerce sene uğraşsa, kalbine Allah fikrinden başka bir dünce sokmak istese, yine de kalbine Allah`tan başka bir düşünce sokamaz.Velayette bu makamın adına fena-i kalp makamı denir. Manevi derecesi bu durumda olmayan birine veli veya evliya demek caiz değildir.Yine, bu durumda olmayan birinin velilik iddiasında bulunması dini açıdan son derece mahzurludur. Veliliğin diğer üst dereceleri şöyledir.Velayti Kübra,velayeti ulya,velayeti nübüvvet,velayeti risalet,velayeti ülü`l azmiyyet makamlarıdır.Tasavvufta, velilere “Velayeti ulya” ve diğer üst makamların esrarından haber vermek yasaktır.Bunlar velilik sırlarıdır.Çünkü sıradan insanlar bu hakikatleri anlayamazlar.(Nitekim Ebu Hüreyye Hazretleri de, Resulullah Efendimizin kendisine sır olarak bildirdiği fakat açıklamaya izin vermediği bilgilerden bahsetmektedir.)
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #43 : Kasım 04, 2008, 12:02:39 pm » |
|
Velilik ve velayet sırları hakkında büyük alim olan İmam Gazali (r.a) Hazretleri, “Elmunkızu mineddalal” isimli eserinde şu izahatı yapmaktadır: -“Zahiri ilimleri bırakıp, çalışma ve gayretimi tasavvuf üzerine verdim.Yakinen anladım ki, Hak yolunda olanlar ancak tasavvuf erbabı olan sofilerdir.Onların iç alemleri, yolları ve ahlakları en güzel şekildedir.Eğer akıl,ilim ve hikmet sahipleribir araya toplanıp da sofilerin tarikatlarını değiştirip ondan daha yüksek ve daha güzel bir yol bulalım diye birleşseler, mümkün değil bulamazlar. Çünkü onların görünür ve görünmez hareket ve durumları, H.z Resululah`ın hallerinden örnek alınmıştır.Dünyada ve ahirette peygamberlik nurundan daha yüksek bir nur yoktur ki, onunla nurlanmak mümkün olsun. Sofiler peygamberlik nurundan o kadar istifade eder, Kuran ve sünnete bağlılıkla ok adar nurlanırlar ki, bazen uyanık halde melekleri görürler.Peygamberlerin ruhlarını müşahade ederler.Daha nice faydalara kavuşurlar.Bundan başka, süret ve misal müşahedesinden(maddi alemden) sıyrılıp öyle bir mertebeye varırlar ki, dil onu anlatmaktan acizdir.”
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #44 : Kasım 04, 2008, 12:03:48 pm » |
|
Bu kişilerin en büyük yardımcısı Şeytan`dır.Şeytan sahte mürşide devamlı mürid toplar.İnsanların rüyalarına girerek onları rüyalarında kandırır.Sık sık o kişinin süretine girerek insanlara gözükür.Rüyalarda önceleri dine uygun halleri telkin eden Şeytan, iyice itimat topladıktan sonra insanları sapıttıracak görüntülere başlar.Sahte mürşidin tabileri artık her gece Peygamber Efendimizi(!) rüyalarında görmeye başlarlar.Peygamber Efendimiz (!) ise o mürşide(!) selamlar ve talimatlar gönderir.Ertesi gün sahte mürşidin yanında en iyi rüyayı anlatan mürid en iyi müriddir.Artık bütün ameller bu rüyalar istikametinde yoğunlaşır.Şeytanın yardımı ile keramete benzer haller görülmeye başlar.Bu halleri görenler o kişiye kolayca bağlanır. İşin aslı ise şöyledir: O kimsenin Peygamber Efendimiz diye gördüğü Şeytandır. “Şeytan benim suretime giremez” Hadis-i Şeirfine ne dersiniz denirse; bu doğrudur.Burada Şeytan, Peygamber Efendimizi suretine değil başka bir surete girmiş ve rüyanın sahibine ben peygamberim diye fısıldamış oluyor.O kişinin gördüğü, Peygamber Efendimiz değil;Şeytanın girdiği bir surettir.O suretin Peygamber Efendimiz olup olmadığını anlamak için Peygamber Efendimizi hayatta görmek ve bilmek lazımıdr.Peygamber Efendimizin (s.a.v) yüzünü Sahabe-i Kiramdan başka kim bilebilir? Mana aleminde Peygamberimizin hakiki yüzünü görebilmek imkansız denecek kadar zordur.Onu mana aleminde görebilmek için normal bir insanın kolay kolay yerine getiremeyeceği şekilde ibadet etmesi şarttır.Kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kılın, yani kırk sene sabahlara kadar hiç uyumadan ibadetle meşgul olan, Kabede iki rek`at namazda Kuran-ı Kerimi hatmeden,İmamı Azam Hazretleri ve onun gibi zatlar ancak görebilir. Hulasa; sahte rüyalar sahte mürşitlerin en büyük sermayeleridir.Halbuki başta Şah Muhammed Bahaüddin (k.s) Hazretleri olmak üzere bütün mürşid-i kamillerin ortak bir süzü vardır: -“Sadatımız rüyaya ehemmiyeti mahsusa affetmezler”. Yani bizim büyüklerimiz rüyaya fazla ehemmiyet vermezler.Hakiki mürşidi kamillerin rüyaya bakış açıları işte budur.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #45 : Kasım 05, 2008, 11:50:49 am » |
|
Abdülkadir Geylani (k.s) Hazretleri anlatıyor: Henüz tasavvufa yeni sülük etmiştim.Bir akarsu kenarında ibadetle meşgüldüm.Gökyüzünden bir nida geldi. -“Ey Abdülkadir!Hazır ol sana tecelli edeceğim.” Bu ses gelir gelmez! Etrafımda ne kadar ağaç taş varsa hepsi secdeye vardı.Ben bu hal karşısında hayrette kaldım.Ve düşündüm ki, Hak Teala Hazretleri mekandan münezzehtir.Bu ses ise gök tarafından geliyor.O halde şeytanidir.Bu düşünce ile ondan yüz çevirdim ve defetmek istedim.Tekrar: -“Ey Abdülkadir! Ben senin Yüce olan rabbinim.” Diye nida geldi.Her şey yine secdeye kapandı.Bunlara asla iltifat etmedim.Zikre devam ettim.” Bunun üzerine gökten siyah bir şey parça parça olarak yanıma düşüverdi.Meğer Şeytan-ı laıyn imiş.Etrafımda olup secdeye kapanan ağaçlar ve taşlar onun avenesi, yardımcıları imiş.Ağaç ve taş şekline girerek beni sapıttırmaya gelmişler.Hepsi dağılıp gittiler.Şeytan-ı laıyn da bana dedi ki: -Yürü var git!İlmin bereketleri ile şerrimden kurtuldun, diyerek yanımdan firar etti. Adamın biri evliyadan A`la Bin Ziyad`a gelir: -“Dün gece rüyamda seni gördüm.Cennete salınarak yürüyordun” der.Bunun üzerine A`la Bin Ziyad öyle öfkelenir ki: -İblis, benden başka dalga geçecek birini bulamamış mı?Gözüne de senden başka alçak birini kestirememiş mi ki, elçi olarak seni görevlendiriyor” dedi.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #46 : Kasım 05, 2008, 11:51:41 am » |
|
Mürşid-i kamilin tabileri üç tür. 1-Müridleri 2-Halifeleri 3-Varisi Mürşide tabi olan herkese mürid denir. Müridlerin içinde çok ibadet edeni ve dine çok hizmeti ile dikkati çeken, ayrıca çile ve erbeıyn çekerek (40 gün aç karına gece ve gündüz zikir ve ibadetle meşgul olan) kişiler olur.Şeyh, irşat vazifelerinde işte bu kişilerden istifade edebilir.İstifade ettikleri bu yetişkin müridlere “Şeyhin Halifeleri” denir.Bunlar ibadette ve dine hizmette çok ileri mertebededirler. Şeyh, vefat etmeden önce Resulullah Efendimizin de bulunduğu bir manevi toplantıda yerine bırakacağı halifesinin kim olacağı işaretini alır ve vefat etmeden önce o halifesini yerine “varis” tayin eder. Diğer halife ve müridler şeyhin vefatından sonra yeni varis-i resule gelerek biat ederler.Buna mecburdurlar.Eğer yeni varis-i resule gelipo biat etmezlerse manevi nispet ve irtiabatları kopar.Ana şebekeden kopmuş su musluklarının susuz kaldığı gibi bunlar da feyizsiz kalırlar. Tasavvuf tarihine baktığımızda ana şebekeden kopmuş pek çok batıl sisliler görülir.Bunlar günümüze kadar çoğu, babadan oğla geçen birer “silsileyi sulbiyye” olarak feyizsiz tarikat kollarını oluşturmuşlardır.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #47 : Kasım 06, 2008, 12:22:26 pm » |
|
İsteyen herkes peygamber olabilir mi veya olabilmiş midir? Şüphesiz ki hayır.Peygamberler, hususi yaratılmış zatlardır ve yine bunların kendilerine mahsus hususi hal ve sıfatları vardır.Allahi Teala Hazretleri,resullerini alalade kullarından değil, hususi olarak yarattığı tam ve mükemmel kullarından gönderir. Peygamberler söylediklerinden başla şeyler de bilir fakat, onları söylemeğe memur olmadıkları için söylemezler. Peygamber Efendimiz (s.a.v) den sonra İslam şeriatını ve İslam nurunu yaymakla vazifeli büyük veliler de böyledir.Onlar da hususi seçilerek gönderilirler. İsteyen herkes peygamber olamayacağı gibi, isteyen herkes de varis-i Resul olamaz.Bu sebeple Allah`la kulları arasında bir vesile olduğunu kabul eden bir kimsenin, bu vesileyi kendisi gibi alelade bir insan kabul etmesi doğru değildir.Peygamberler günah işlemeyecek şekilde yaratılmıştır.Hakiki varis ve vekilleri de günahtan muhafaza edilirler.Hususi koruma altındadırlar.Fakat tekrar ifade edelim ki, “hakiki” olması şarttır.Eğer bu zatlar, hata ve günah erbabı kimseler olsalardı, yaymak istedikleri şeyler hep hatalı olurdu. Allah`ın nurunu yaymakla vazifeli bu mübarek zatların adedi her asırda bir, iki veya üçü geçmez, (Zamanımızda her mahallede bir tane (!) bulunuyor olması ayrı bir bahistir) Bu zatların vazife yapmadıkları bir zaman ve asır yoktur.İslamiyetin yok olduğunun zannedildiği bir yerde, aynen Resulullah`a gelen şekliyle İslamiyeti “bi iznillah” yeniden diriltirler. Bu zatların ahlakları tamı tamına Kur`ana uygundur.Sünnet-i Resülullah`dan karınca başı kadar ayrılmazlar.Çalışma ve irşad şekilleri Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünneti üzeredir:Kur`anı Kerimi ve Kur`an ilimlerini talim, dini öğretmek ve fertleri irşad.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #48 : Kasım 06, 2008, 12:23:30 pm » |
|
Bir kimsenin, bu zatlara karşı içinde beliren bir sevgi,öbür alemde kurtuluşuna vesile olur.Çünkü Peygamberimiz (s.a.v): -“Kişi sevdiği ile beraberdir.” Buyurmuştur. Yaşadıkları devirde bu zatları bulmak ve intisap etmek çok zordur ve nasip işidir.Bu sebeple bunlara Silsile-i Kibriti Ahmer (yeryüzünde çok az bulunan kırmızı kükürt taşı) de denmiştir.Bunları, ancak ezelden nasibi olanlar anlayabilirler ve intisap edebilirler. Hayatlarında iken hemen hepsine ulema-i rüsum (yani maaşlı din alimleri) muhalefet etmişler,aleyhlerinde ileri geri sözler sarf etmişlerdir.Bu Resulullah Efendimizin de, kitap ehli Yahudi ve Hıristyan alimleri tarafında reddedilmesine benzer.Bu kimseler kısa akıllarının almadığı her şeyi ya inkar ederler veya te`vile kalkışırlar. İyilerle beraber olmak ve hakiki mürşi-i kamili bulup ona bağlanmak için Cenab-ı Hakka yalvarmak, çok dua etmek lazımdır.Abdülkadir Geylani (k.s) Hazretleri bir sohbetinde dinleyenlerine şöyle diyor: “-Salih zatların peşine takıl.Kimin Salih kimin münafık olduğunu bilemediğin için gece kalk;iki rekat namaz kıl ve ardından şöyle dea et: “Ya rabbi! Bana Salih kullarını göster.Beni sana getirecek kılavuzu göster.Gözümü sana yakınlık nuru ile nurlandırarak mükemmelleştir.Bana başkalarının gördüklerini anlatan değil, bizzat gürdüklerini haber verecek bir kılavuzu bildir. Ve yine Abdülkadir Geylani (k.s) Hazretlerinin bir duası da şöyledir: -“Allahım! Senden, bizi belalara uğratmadan kendine yaklaştırmanı isyitoruz.Bizleri kötülerin şerrinden facirlerin tuzağından koru.Senden bizleri iyi amellere ve ameller de ihlasa muvaffak kılmanı istiyoruz.Amin.” Ebu`l Hasen Harkani(k.s) Hazretleri de buyuruyor ki: -“Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz:Dünya hırsına sahip alim ve ilimden yoksun sufi.”
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #49 : Kasım 07, 2008, 11:25:30 am » |
|
Bir gün; Beyezid-i Bestami Hazretlerine yakınları: -“Efendim, filan yerde büyük bir zat vardır.Fazilet ve keramet sahibi bir velidir.” dediler ve daha başka sözlerle o zatı çok övdüler.Bunun üzerine Beyazıd-i Bestami (k.s) Hazretleri, -“Madem öyledi, o halde o büyük zatı ziyarete gitmemiz lazım oldu.”buyurdular.Talebelerinden bazıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler.Beyazıd-i Bestami (k.s) Hazretleri, bildirilen zatın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü.Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü.Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: -“Dinin hükümlerini yerine getirmekte,Sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riayette zayıf birisine, nasıl olur da keramet sahibi denilir.Böyle bir kimsenin,Allahi Tealanın evliyasından olması mümkün degildir.”buyurdu.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #50 : Kasım 07, 2008, 11:26:15 am » |
|
Tenvırul kulub sahibinin izahına göre ise, hakiki mürşidde bulunması gereken vasıflardan bazıları şunlardır: 1-Mürşidi Kamil şer`i ve dini ilimlere tam vakıf olcak(Cahil kimseden mürşid olmaz.) 2-Kitaba ve sünnete tam uyacak (Kitaba ve sünnete uymayandan mürşid olmaz) 3-Dini yaşayacak.İlim okutacak,ilim okutturacak (İlimle meşgul olmayandan mürşid olmaz.)
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #51 : Kasım 08, 2008, 12:11:13 pm » |
|
Yalnız vesile ayrı, Mabud ayrırdır.Vesileyi mabud kabul etmek küfürdür.Fakat vesileyi Mabud manasında düşünerek ondan uzaklaşmak da nasipsizliktir ve hesapsız güzellilerden mahrumiyettir.Vesile ve vasıtayı uluorta inkar, en büyük vesile ve vasıta, Allah`ın Resulünü (s.a.v), Cebrail Aleyhisselamı ve kur`anı Kerim`i inkardır.Çünkü bunların her üçü de Allah ile kulları arasında vesiledir.Bu hususa aklı ermeyenlerin hiç olmassa sükutu tercih edip susmaları onlar için en doğru yoldur.Meşhur bir sözdür: “Men lem yezuk; vah bilmez yazık” Tatmayan bilemez.Vah yazık!
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #52 : Kasım 08, 2008, 12:12:42 pm » |
|
Muhammed Bahaüddin Şah Nakşıbend (k.s) Hazretleri buyuruyorlar: -Biz, ilk zamanlar kendimizi aranan, başkalarını da arayan sanırdık.Yanılmışız; şimdi o görüşümüzden dönüyoruz.Gerçek mürşid, Allahü Teala`dır.O, kimin içinde, bu yola karşı bir istek bulursa bize yolluyor.Bize gelince, nasibi neyse, bizim yolumuzdan ona kavuşuyor.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #53 : Kasım 08, 2008, 12:13:43 pm » |
|
Ya Rabbi! Son nefesimize kadar (son nefes dahil) bizleri sevgililerin yolundan ayrıma, bize onları sevdir ve bizleri onların kalplerinden düşürme.Nu mübarek zatların şefaatlerine bizleri de nail kıl.Hatalarımızı affet.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #54 : Kasım 10, 2008, 11:43:12 am » |
|
Ey hakkı hak olmayanlardan ayırt ederek Allah`ın rızasını talip ve Resululah`ın siyretine Ragıp olan ahpaplar ve kardeşler!Bilmiş olun ki, bir kar ve zarzarar diyarı olan bu dünya alemine gelerek, iman ile müşerref olan ve… LA İLAHE İLLAllah MUHAMMEDÜN RESULULLAH kelime-i saadetini, dilleri ile takrir ve kalpleriyle tasdik eden kadın ve erkek her mü`min ve muvahiddin, yaratılışının aslında mevcut bulunan ve bu risale-i şerifin baışından sonuna kadar zikrolunan ilahi feyizler ve ihsanlar; her birinin alınlarında gizli yazı ile yazılmıştır ki, aşıklar ve sadıklar yolu yordamı ve sıratiyle kulluk görevlerini yerine getirmeye gayret ve himmet ederlerse, Cenab-ı vahib-ül ataya mutlaka ihsan buyurur ve mahrum bırakmaz.Sen itikadını buna bağlı ve kapıcısı olduğun Allah`ın hazinesi olan kalp kapısını; arzu, hırs,şehvet ve muhabbet gibi şeytanın bayağı ve aşağılık askerlerine karşı koru ve onları içeriye bırakma;Bir taraftan da, bir mürşid-i kamil bulup elinden tutmaya çalış! Zira, delilsiz yola çıkmak ve yolu bulmak; geceleyin bilinmeyen bir yola ışıksız ve yanlız gitmek gibidir.Gittiği yeri görmez, bastığı yeri bilmez.Önünde bir hendek mi, yoksa uçurumu var fark edemez.Bu suretle yola çıkanların, tehlikeye düşmelerinde korkulur.Fakat, mürşid-i kamil gidip gelimiştir.O yolların hatalarını ve tehlikelerini görüp anlamıştır.Dalalet ettiği müridini, o yollardan kolaylıkla geçiririr.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #55 : Kasım 10, 2008, 11:44:15 am » |
|
-Bu zamanda, öyle mürşid-i kamil nerede bulunur? Bilinmesi ve bulunması gayet zor ve kıymetli olan bir şey, diyecek olursan bu itarazın bir bakıma yerindedir. Fakat, insaf ile düşünür ve insaf ile hakkı teslim edersen, nefsin hile ve oyunu bu sözünde açıkca görünmektedir.Öyle anlaşılıyor ki, mürşid-i kamil aramak hususunda noksanlık yine sendedir.Eğer; sen tetik ve uyanık bulunur,sözünde sadık olursan, Cenab-ı Feyyaz-ı mutlak, sıdk-u hulus ile yolunu arayan kulunu haşa sümme haşa mahrım bırkamaz.Sen, dogrulukla onu ararken, bakarsın, o seni elinden tutuverir. -Nişanı yok, alameti belli değil; mürşid-i kamil olduğunu nasıl bileyim? dersen, alameti pek çoktur.Fakat, sana söyleyeceğim 3 husus kafi gelecektir.İyi dinle ve belle: 1-Huzurna vardığın zaman, bütün gamın kederin gider.İçinde bir ferahlık ve muhabbet uyanır. 2-Meclisinden ayrılmayı istemesin.Birer inci tanesi gibi söylediği her sözden, şevkin ve muhabbetin artar. 3-Ziyaretine gelen herkes, büyük veya küçük , genç veya ihtiyar, hatta devlet reisi bile olsa, elini öpmeğe mecbur ve hayır duasını niyaz ile mesrur olurlar. İşte bu 3 vasfı nefsinde toplayan zat-ı şerifin bütün hareketleri, davranışalrı, durumu, tutumu, Resulullah`ın siyretidir.Bu üç işaret ve alamet; riyasız, gösterişsiz hangi zatta görülür ve bilinirse hiç durma, hemen git, teslim-i külli ile teslim ol! Ölü yıkayacının elindeki ölü gibi, emrettiği yerde dur, her emrine uy, hizmetlerini ve emirlerini kendine nimet bil,emirleri gereğince hizmetinde ol.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #56 : Kasım 10, 2008, 11:45:04 am » |
|
Ancak, dikkat edilecek çok mühim bir husus vardır: Babadan kalmış veya bir fırsatını ve sırasını bulup gelir kaynağı yapmak maksadıyla bir dergah ele geçirmiş kimseler vardır.Bunlar,ehlullah kisvesine bürünürler.Tasavvufa dair bvazı kitap ve risaleleri okurlar ve ariflik iddiasıyla ortaya çıkıp: -Biz de şeyhiz! Diyerek sözüm ona meşihat makamında bulunur ve irşada başlarlar,amma irşad nedir bilmez, bildiğide yanıldığına değmez.Bu gibi kimseler, tıpkı körler gibidirler.Bunların müridleri de kör olurlar.İki kör, yola nasıl gidebilirler?Önünde sonunda, bunların bir tehlike uçurumuna düşmelerinden korkulur. Bir başka güruh daha vardır: -Şeriat, zahir halidir.Bizim yolumuz batındır.Gusül, abdest, namaz, ve oruç ebrar işidir.Onlar; cennet, huri, gılman ve diğer nimetler ile cennet sefaları için çalışırlar.Bizim ise, guslümüz ezelidir.Abdestimiz de o zaman alınmış, namaz ve orucumuz da ozaman ede olunmuştur.Biz, cemal aşıkıyız.Bizim, cennetle cehennemle işimiz yoktur, diyerek ve Allah korusun, buna benzer yerli yersiz sözler söyleyerek: Biz, daim huzurda oluruz, derler.Her türlü menhiyatı, mübah derecesinde işlerler.Sakın, sakın bu gibilerden, ırak olmak, hakka yakın olmaktır.Hatta, meclislerinde bile bulunmamak lazımdır, elzemdir.Bu gibiler, yani bu amelde, bu kavilde ve bu fiilde bulunanlar, insan pisliğine batmışlardır.Yanlarına varana bulaşır, hiç olmassa fena kokuları ulaşır. Bu gibi kimselerden son derece çekinmek ve sakınmak lazımdır.Kadın veya erkek her mü`minin alnında gizli yazı ile yazılmış bulunan ilahi feyizler ve sonsuz ihsanlar, ki maye-i Muhammedi ve siyret-i Ahmedidir.Böyle herkese şamil ve Allahu teala`nın ihsanı olan nimetler, layık ve reva mıdır ki, gafletle kaybedilsin?
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #57 : Kasım 11, 2008, 11:43:12 am » |
|
Bu önemli noktaya dikkat ve ibret gözü ile bakan aşık ve sadık, yukarıda üç işaret ve alametini saydığımız mürşid-i kamili bulur bulmaz, şüphe ve tereddüde düşerek fırsatı kaçırmadan, edep ve terbiye ile huzruna varmalı, mübarek ellerinden öpmeli ve bendeliğe kabulünü rica ve niyaz eylemeledir.Bunun için de, Allah rızasından gayrı bütün istekleri içinden çıkarmalı, gönlünü Allah rızasına bağlayarak saf ve temiz bir kalb ile huzurda emir işaretlerini beklemelidir.Mürşidin emirlerini hiç düşünmeden kuşkuya düşmeden kabul etmeli, kuşku uyandıracak sözler söylememeli, müteveccih bulunmamalıdır. Kalpleri dilediği gibi kullanan mürşid, huzurunda bulunan müridin kalbine nazır olur ve bir dakika geçer geçmez, ne zuhur ederse o suretle inabe verilir.Eğer, danışmaya muktedir değilse, müride o gece istihare tenbih eder ve kendisi de aynı gece Resulullah`a teveccüh buyurup: -Ya Resulullah! Şu isimde bir ümmetin, inabe ister.Kendine istihare ısmarladım, deyip her ne suretle ihsan buyururlar ise, ona göre inabe verir. Mürşitte, bu ikisine de kudret yoksa, müride ısmarladığı gibi, kendisi de aynı gece istihare edip, ne gibi bir emir ve işaret zuhur ederse, ona göre inabe verir. Bundan sonra inabe vereceği müridi dizinin dibine oturtur.Kendisine önce teveccühü tarif eder ve alnınu, müridin alnına verip 10-15 dakika kadar teveccüh eder.Sonra, müridin sağ elini, kendi sağ eline alarak beş şart üzerine emir buyurur.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #58 : Kasım 11, 2008, 11:44:16 am » |
|
1-Abdeste devam etmek. 2-Farz olan namazları terk etmeyerek vakit ve zamanı ile ede etmek 3-Kazaya kalmış namaz ve orucu varsa, onları da tekmilen eda etmek 4-Yalan söylemekten ve dedikodu etmekten son derece çekinmek ve sakınmak 5-Hiç kimsenin aleyhinde olmayıp, kendi kusurlarının affı niyazı ile meşgul bulunmak. Bundan sonra, müridin kabiliyet ve tecellisi neyi gerektiriyorsa, Fethiyye evradı, istiğfar, salat-ü selam veya ism-i celal`den haline göre verir ve: MANASI: Muhakkak ki, sana biat edenler gerçekte Allahü Tealaya bi`at etmişlerdir.Allah`ın eli, onların elleri üstündedir.Kim ahdini ve bi`atini bozarsa, vebali mefssine racidir.Kim, Allahü Tealaya olan ahdine ve bi, atine vefa ederse, Allah da ona pek büyük bir ecir verecektir; ayet-i kerimesini okuyarak fatiha buyururlar.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #59 : Kasım 12, 2008, 01:45:41 pm » |
|
Bundan sonra müride lazım olan, bu ahde ve sözleşmeye kuvvetle sarılmak ve sabit kadem olmaktır.Bu ahdi bozmamaya son derece dikkat ve ihtimam göstermek şarttır.Zira, en küçük gevşeklik ve savsaklamak, ahdin bozulmasına sebep olur. Yukarıda anlatıldığı şekilde, salik icazet ve inabe aldıktan sonra, b,lmiş olsun ki, ahdedip söz verdiği beş şartı tam ve eksiksiz yerine getirmeğe son derece dikkat etmeli ve bir gün bile geciktirmeden edasına gayrette kusur göstermemeli, farz namazları mümkün olduğu kadar cemaatle kılmaya çalışmalı, ayrıca sünnet üzere nafile namazları da geri bırakmamalıdır.Teheccüt namazı, iştirak namazı, duha namazı ve tahiyyet`ül mescit, abdest aldıktan sonra kılınan namaz ve evvabin namazı gibi namazlardan, mürşidi hangisini emretmişse, tam ve eksiksiz eda etmeli, emrolunanlardan hiç birisini geri bırakmamalı, zaruret dolayısyla herhangi birisini kaçırırsa, ilk fırsatta edasına itina etmelidir.Unutmamalıdır ki, nafile namazlar hakka yakınlaştırmayı kolaylaştırdığından, devamlı olarak kılınmalıdır. Eğer, kendisine Fethiyye evradı verilmişse, sabah namazını kıldıktan sonra, her gün okumalı ve mürşidinin icazeti olan istiğfar, salavat-ı şerife, tevhid-i şerif ve ism-i celal şerifi de, gecenin son üçte biri içinde, teheccüd namazı vaktinde okumalıdır ki efdal olan budur.İşrak namazından veya ikindi namazından sonra da efdal vakitlerdir.Kendisne, hangisi kolay ve uygun gelirse, tenha bir yerde kıbleye yönelerek oturmalı, üç ihlas ve bir fatiha şerif okuduktan ve sevabını önce Sahib-i şeriat sallAllahü aleyhi ve selem efendimiz hazretlerinin,şebeke-i muattaralarına hediye eyledikten ve bu arada bütün enbiya-i izam ve resuül-u kiram hazeratının mübarek ruhlarına, cihar yar-ı Güzin ve diğer sahabe-i kiram, tabi`in ve taba`i tabiin ve eimme-i müçtehidiyn rıdavanullahi teala aleyhim ecmaiyn efendilerimizin ruhlarına ve bütün ehlullah kaddesAllahü teala esrarğhğm hazeratının mübarek ruhlarına ve gelmiş geçmiş bütün mü`min kardeşlerinin aziz ruhlarına hediye etmeli ve daha sonra da ölümü düşünmelidir. Ölümü düşünmek demek şudur: Kendisi hastalanmış ve son nefesine gelmiştir.Malından, mülkünden, evlat ve akrabasından artık hiçbir hayır ve fayda beklenemez.Hepsini bırakıp gidecektir.Sayılı nefesleri tükenince, kendisini ölü yıkayacasına teslim edecekler, teçhiz ve tekfin edecekler, tabuta koyarak, cenaze namazını kılacaklar,sonra da kabire görütürüp yerleştirecekler, üzerine toprak atıp herkes birer tarafa dağılacaklardır.Allahü Tealadan başka hiç bşr şeyin sebatı olmadığını böylece bilmeli ve icazet aldığı gün, mürşidinin huzurunda nasıl edepli olmuşsa, aynı edeple ve guya mürşidinin huzurunda imiş gibi verilen dersi okumaya başlamalı, hayırdan ve şerden hatırına hiç bir şey getirmemeli, kendisine herhangi bir mana veya başka bir zuhurat olursa, onu mürşidinden başka hiç kimseye söylememelidir.Eğer mürşidi izin vermişse, ancak izin verdiği kimseye söyleyebilir ki, bu hususta TEVECCÜH VE RABITA bölümünde ayrıca bilgi sunulacaktır.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #60 : Kasım 13, 2008, 11:27:03 am » |
|
Mürşid-i Kamil ile Mürid Arasındaki Münasebetlerde Bilinmesi Ve Bellenmesi Gereken İncelikler Nelerdir? Salik, bir mürşid-i kamilin mübarek elini tutp, hizmetine girdiği ve emirlerini yerine getirmek için canla ve başla çalışmaya başladığı gün, anasından doğup dünyaya yeni gelmiş gibidir.Artık, mürşidi onun manevi babasıdır ve ilahi feyzin memesini ağzına vererek ona ilahi feyzi emzirmeğe başlar ve müridini Allahü Tealanın rızasına varacak yola ulaştırır. Ancak, müridin kabiliyet ve irfanı ve teslimiyeti bakımından, bazısı kısa zamanda, bazısı da aradan uzun zaman geçtikten sonra erginlik çağına girer ki , manevi babası olan mürşid-i kamil, sanki sonsuz ve hesapsız mücevherlere malik imiş gibi, müridine haline göre biraz mücevher ihsan ederek, kendisine ilahi feyzin ticaretini gösterir.Eğer, mürit bunun değerini bilmeyerek sermayaden ziyan ederse, hepsini elinden alır ve bir zaman böylece gezdirir.Daha sonra, biraz mücevher daha ihsan eder.Bu defa da sermayaden ziyan edecek olursa, tekrar elinden alır ve onun terbiyeye muhtaç olduğunu anlayarak terbiye kapılarını açar. Mürid, verileni kaybetmeyerek kıymetini bilir ve ticaretinde başarı gösterirse, o zaman biraz daha ihsan eder ve onu alışverişe başlatır.Yani, sülükün başlangıcını ihsan eder.Salik, bu ihsanları kaybetmeyerek ilerledikçe daha fazlasını ihsan buyurur.O Kadar ki, salik o mücevherler içinde garkolur. Böylelikle, salik erginlik çağına girmiş ve erginliğini ispat ederek manevi babasının güvenini kazanmış olacağından, mürşidi bütün mücevherleri kendisine ihsan eder ve alış-veriş usullerini de gösterir ve öğretir. Bu dönemde; müridin, mürşidinin himmetiyle kendisine ihsan olunan mücevherleri kaybetmemesi, gayet sağlam bir altın sandığa koyarak muhafaza etmesi gerekir.Knedi kendine: -Gerek bu sandıkta bulunanlar ve gerekse bütün diğer malik olduğum şeylerin hepsi, bana mürşidimin ihsanıdır.Bu fakir. Müflis bir biçareyim, diyerek hizmetlerini ve emirlerini yerine getirmeye evvelkinden fazla çalışmalı, rızasını ve duasını almalı, kendisine emanet olunan şeylerin zerresini bile kaybetmemeye gayret etmelidir. Böyle bir dikkat ve gayret içinde bulunan müride, mürşidinin himmetiyle SEYR-İ FİLLAH tan nihayetsiz derecelere ulaşmak ihsan olunacağına, asla şüphe edilmemelidir.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #61 : Kasım 13, 2008, 11:27:52 am » |
|
Bu arada mürid: -Artık erginleştim, olgunlaştım.Bu kadar da mücevhere malikim.Bundan böyle, manevi babaya ne ihtiyacım var? Yollu bir davranışa cesaret eder veya buna benzer bir durum gösterirse ve mürşidinin rızasını gözetmeyerek: -Bundan sonra biz de başlı başımıza bir sultan olduk, gibi hallere düşerse, kısa zamanda bütün o mücevherleri kayıp ve telif eder ve Allahü Teala`nın amanında bir müflis olarak kalır.Bundan sonra, kendisine taraf-ı ilahiden mücahede kapıları açılır.Bir müddet, o mücahede içinde çalışıp durursa da asla faydası olmaz, şaşkın ve üzgün ortalıkta kalıverir. Eğer kusurunu anlayarak, bu mücahede rüzgarının ne yönden olduğunu fark edebilrse ve sıdk ile iman diyerek mürşidine yüz dindürüp gelir ise, manevi babası olan zatın şefkat ve merhametine kalmıştır.Dilerse, eski halini tekrar ihsan buyurur, kendisini o halde bırakır. Bir diğer husus da şudur: Malum olsun ki, bazı salikin tecellisi gereğince, SEYRULLAH vuslatı karanlıkta zuhur eder.Yani, yedi letaifte bir nur eseri görünmeyerek vuslat olur.Ancak, bu süretle giden salik, yalnız nefsini kurtarmış olur.Başkalarının irşat ve tecellisine kabiliyeti olmaz.İşte, böyle karanlıkta gidip, kendisini kurtarmış olan müridin terbiyesi, yedi letaiften başlayarak zikir ve fikir ile meşgül iken, yine karanlıkta olmak üzere, kalp yününde biraz ağaçlar, akar sular ve bunlara benzer alametler görür.Bunu şeyhine ifade ettiği zaman, LETAİF-İ KÜL`le varincaya kadar, mürşidinin telkiniyle bir müddet daha aynı şekilde gider ve gerek kalpte ve gerekse diğer letaifte yine karanlıkta olmak üzere ruhaniyette ve cismaniyyette sallAllahu aleyhi ve selem efendimizi veya Cihar Yar-ıgüzin efendilerimi veya Hazret-i piri görür.Bundan sonra, kendisine LETAİF-İ KÜL telkin olunur.Onda da biraz gittikten sonra, NEFİY VE İSBAT telkin olunur.Eserleri zuhur ettikten sonra, MÜRAKABE telkin olunur. Bazı salikler de , TECELLİ-İ ESMA`da veya TECELLİ-İ EF`AL`de yahut TECELLİ-İ SIFAT`ta kalır ve daha ilerisine gidemez.Tecellisi gereğince, oraya eleşüp kalırsa, zaman mürşidi o salike TECELLİ-İ ZAT`tan iki günde veya üç günde bir veya her gün huzuruna alıp teveccüh buyurur.Böylece, o salik düçar olduğu tehlikeden kurtulur ve selamate ulaşarak ileriye geçirilir.İleri geçmesi mümkün olmadığı takdirde, bulunduğu hal üzere kullanılır.Çünkü, tecellisinin gereği böyledir.Fakat, o müridin mürşidi kudsi kuvvet sahibi ve maliki, kamil ve mükemmel bir zat olursa o zaman biçare saliki kudsi kuvveti hasebiyle ta Zatullah`ta müstağrak olmak derecesine kadar götürür. Önemli bir husus daha vardır: Salik, sülüke başlayıp ta kalbin nuru zuhur edince, keyfiyeti şeyhine bildirdiği zaman, birden ileri geçirmemeli ve onurun sebat için birkaç gün o mertebede tutmalıdır.Ondan sonra, ruha geçirmeli ve sırasıyla her birinin eserleri zuhur ettikçe, üçer beşer gün bekletilerek LETAF-İ KÜL`le vardırılmalıdır.Eğer salik LETAİF-İ NEFS`e vardığı zaman, arada birinin nurunu kaybediverirse, onu tekrar buldurmadıkça daha ileri geçirilmemelidir. Bazı saliklere de, bu letaif arasında kabirlerin veya kalblerin keşfi gibi gaipten bazı alametler zuhur eder ve kendisinde ilişiklik belirtisi görülürse bu tehlikeden o saliki geçirmek için: -Bu gibi şeyler tehlikelidir, diyerek yüz vermemeli ve biraz sert davranmalıdır.Salike: -Bunlar, erkeklerin aybaşı hali görmesi gibi şeylerdir.Bizim maksadımız ise vuslattır, denilmek süretiyle o ilişkilerden geçirmeli ve bu tehlikeden kurtulması için mürşid kendi hücresinde, müridinin gıyabında teveccüh buyurmalıdır.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #62 : Kasım 14, 2008, 12:04:29 pm » |
|
Kulun yüksek makamlara erismesi, ancak su iki seyden birisi ile mümkün olur: Ya Ilahi bir cezbe, ya da Sadiklardan olan seyhlerden birinin elinde sülûk etmekledir. Hususi bir cezbe herkes için söz konusu olmayabilir. Fakat digeri için bir engel yoktur. Bir Mürsid-i Kamil'in elini tutup hizmetine girildigi, emirleri tutulup canla, basla çalisilmaya baslandigi zaman, salik, sanki annesinden yeni dogmus gibi olur. Artik Mürsidi onun manevi babasi ve terbiyecisidir. Allah'a giden yolda yegâne vasitadir.
Tasavvuf yolunun büyükleri, Allah'a giden yolda kendisine yol gösterecek, rehberlik edecek seyhin, Allah'in kapilarindan bir kapi olduguna isaret etmislerdir. Bu yola giren bir kimsenin, seyhini böyle görmesi, müridligin ilk basamagidir demislerdir. (Adab) Imam-i Sa'rani'den yapilan bir açiklamaya göre; Ehl-i tarik, insani Allah'in huzuruna kalb huzuru ile çikmaktan men eden kötü sifatlardan temizlenmeye irsad edecek bir mürsid-i kâmile intisab etmenin mutlaka zaruri oldugunda icma ve ittifak etmislerdir diye bildirilmistir. (Adab)
Mürsidi Kamile bir Peygamber gibi vahiy gelmiyor. Ve bir Peygamber gibi vahiy teminati altinda da degildir. Bundan kasit, bir Peygamber gibi mucize ortaya koymak mecburiyetinde görülemezler. Bununla beraber onlar Allah'in ordularindan bir ordudur. Allah'in ordulari ise, O'nun bilgisi dâhilindedir. Nitekim:
Rabbinin ordularini kendisinden baskasi bilmez. Ve o insan için ancak bir ögütten ibarettir .(Müddesir /31) buyurulur.
Bazi bilginlerin açiklamasina göre Rabbin Ordulari'ndan maksat bunlar Allah'in Velilerini olusturan topluluktur. Asirlardir onlarin Islam toplumundaki serefli yerini ve faziletlerini, gerçek ilim adamlarindan kimse inkâr etmemistir. Rabbimiz (cc) buyurur ki:
Dikkat ediniz! Allah'in velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar(Yunus /62)
Öyleyse, kendini bos seylerle oyalama. Bu yolun yol kesicilerine takilarak, gerçek saâdetten mahrum olma. Bilgisi kendisine fayda saglamayan, Islam'in edeb kültüründen mahrum ve nasipsiz kimselerin telkinleri seni oyalamasin. Faziletine inandigin bir mürsidin himmetine erismek için acele etmelisin.
Peygamberler ile (Allah cümlesine salât etsin) Evliyaullah'in meslekleri aynidir. Aralarindaki tek fark, Peygamberlerin ihtisas sahibi olmalari, delil ve hüccet getirmede mucizeye kadir olmalari ile Evliyaullah'in onlara bagli bulunmalaridir. Nasil ki peygamberlerin yolunu kesen yol kesiciler varsa, Allah dostlarinin kapisina giden yolu kesenler de eksik olmayacaktir. Mevlana Halid el-Bagdadi (ks) der ki:
Kalb ehli tarafindan gözetilmek isterseniz, inkâr ehlinin sözlerine kulak asmayiniz. Allah (cc)'un bir kulundan yüz çevirdiginin alametlerinden biri de, O kulun velilerin haysiyet ve sereflerine dil uzatmasidir. Bu söz büyüklerin kelamidir. Kim velilerin aleyhinde konusulan sözlere kulak verirse, o da onlardan sayilir.
Yeryüzü kiyamete kadar Allah'in evliyasi ile sereflenecektir. Evliya Velinin çoguludur. Veli ise, araya isyan karismamak üzere taati devam eden kimsedir. Bir baska manada ise Veli, kendisine Allah'in ihsani araliksiz olarak devam eden kimsedir. Bir kimsenin hakikatte Veli olabilmesi için, bu iki vasfin gerçeklesmesi lazimdir. Peygamber nasil masum ise, Velinin de Allah tarafindan korunmus olmasi lazimdir. (Reddü'l-Muhtar )
Mürsid-i kâmil olan zâtlar hakkinda söylenmesi gereken söz; onlarin vasiflarinin Allah Teâlâ'nin korumasi altinda oldugunu kabul etmektir.
Mürsid-i Kamiller Allah'in yeryüzündeki eminidirler. Onlarla beraberlikte çok hayir ve bereket vardir.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadiklarla beraber olun (Tövbe/119)
Mürsid-i Kamiller kalp mütehassisidirlar. Kötülügü emreden nefsin hile ve desiselerine karsi gelistirdikleri metodla, kalpleri tamir etmede Allah onlara kabiliyet vermistir. Sen, dinin emrettigi farzlari, vacibleri ve diger hususlari, bir fikih âliminden alip ögrenebilirsin. Mesela Islam akaidini bir kelam âliminden ya da Ilm-i Kelama ait bir eserden ögrenebilirsin. Ama kalbinde olusan firtinalari, Kamil bir Mürsidin verecegi bir reçeteyle durdurabilirsin. Alimlerin ihtisas alanlari degisik degisiktir. Nasil ki kalp doktoru, ameliyat doktorunun sahasina karismazsa, bilginler de, kendi ihtisas alanlarini asan hususlara girmezler. Girmemelidirler. Çünkü bu Fizik ilmi degildir. Din ilmidir. Bu bakimdan, asrin getirdigi birtakim tereddütler, kalplerde olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Bu tereddütleri gidermek için, mutlaka bir mürside ihtiyaç vardir. Efendim böyle bir zamanda bunlara ne gerek var! Denilemez. Gerçek saâdete, ilim ve amel bütünlügü ile ulasilir. Bu bütünlük, kalpte gelismedikçe, bedene tesiri olmaz. Öyleyse, vasiflarini belirttigimiz Mürsid-i Kamillere giderek, bu ihtiyaç giderilmelidir.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #63 : Kasım 14, 2008, 12:05:13 pm » |
|
Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Mürsidi Kâmile olan ihtiyacin önem ve ehemmiyeti hakkinda söyle buyurdular.
Bazi âlimler, ulemalar Kuran'a ve sünnete bagli oldugu müddetçe ehli tasavvuf gibi yasayanlarda da Cenabi-i Zül celal Hazretlerinin evliyasi olur, diyorlar evet dogrudur. Fakat bu nadirattandir. Tarikata girenler ile girmeyenlerin arasindaki fark dagdaki olan meyveyle bahçedeki olan meyvenin arasindaki fark gibidir, çünkü bahçede yetisen meyvenin bir bahçivani olur. Topragini havalandirir, temizler gübresini atar suyunu verir, asisini yapar. Çiçeklendigi zaman onun flitini verir, haserelerden korur. Mümbit bir sey olur.
Ama diger taraf da kendi basina zikreden, ne nefsi levvamede oldugunu bilir ne mülhimede oldugunu bilir. Oda meyvedir ama bu meyve kendiliginden olur, sahibi olan meyve gibi olmaz. Doktoru olan hastayla doktoru olmayan hasta gibidir. Doktoru olan hasta ilaçlarla ameliyatla tedavi olur. Doktoru olmayan da sabir Allah sabir Allah der. O hastaligi çeker. Yinede Allah'a dost olur ama çeke çeke gider.
Mürsidi Kamile bagli olan ise sihhatli gider. Baska bir misal verecek olursak; nasil devletin askeriyesi varsa nasil orduda bir çavusun, onbasinin, basina bir sikinti gelse bir tehlike olsa o ordunun generali hemen emir verir ve birden o sikinti çözülür. Sivilde ise kahvede birini öldürseler onun katilini bile bulamiyorlar. Niye, sahiplenen yok Degil mi. Iste Tarikata giren insanda manevi askerdir. Manevi askerinde bir arayani olur. Maneviyat, evliyaullah da onlari arar, onlari kollar ve gelecek hadiseleri onlara bildirir ve uyarir aradaki fark budur.
Yunus Emre Hz.leri Seyhi Olmayanin Seyhi Seytandir buyuruyor.
Bu sözün manasi sudur. Müslüman eline bir mecmua aliyor, kalbin açilmasi için bin defa Ya Fettah çekeceksin ve yahut isinin olmasi için su kadar esma çekeceksin diye okuyor. Bu arada ruhi sultani genisliyor ama bu seferde nefis ve seytan daraliyor. Daraldigi içinde Allah'in varligina birligine sek süphe yaptirmaya basliyor. Akli fikrine, fikride kalbine diyor ve konusmaya basliyor. Seytan ve cin bu insana musallat oluyor. Onun için insana bir rehber gerekiyor. Bizlere Fikih ilmi ile isik tutan mezhep sahibi büyük imamlarimiz dahi bu manevi ihtiyacin gerekliligini anlamislar.
Imam-i Azam Ebu Hanife Hazretleri, Bu mübarek, Cafer-i Sadik Hz.lerine intisap etmis ve su sözleri söylemistir:
Ömrümün son iki senesinde, Cafer-i Sadik Hazretlerine intisap etmeseydim, hüsrandaydim, buyurmustur. Buradaki, hüsran olmak manasi, yanlis anlasilmasin, ahiretini kaybetmis anlaminda degildir. Ancak buna su sekilde bir örnek verebiliriz.
Nasil ki, askeriyede, bir astegmen, albayliga kadar yükselebiliyor, ondan sonra general olabilmesi için kurmaylik sinavina girmesi gerekir. Yoksa general olamaz, albayliktan emekli olur. Ayni bunun gibi, maneviyatta da, erinden generallige kadar gidilir. Iste manevi general olabilmek için, Allah'a vuslat bulmak için, illaki bir gönül dostu, bir mürebbi sarttir. Iste, Imam-i Azam Hazretleri de, bir gönül dostu olan, Cafer-i Sadik Hazretlerine intisap edip, tabi olmus. Kendisine manevi haller, kesif ve kerametler verilmis, o nese ve muhabbet ile Hakk'a âsik olmustur. O'na, dost, Muhammed-il Mustafa ya yar olmustur. Kendisi bu güzellik ve hakikati, ancak Cafer-i Sadik Hazretlerine intisap ettikten sonra, ona tabi olduktan sonra, yakalamis ve onun için bu ask ve vecd halinden uzak geçen ömrünü, hüsrana ugramis olarak nitelendirmistir.
Ayni sekilde, yine, mezhep sahibi olan, Imam-i Safi Hazretleri ve Imam-i Ahmet bin Hanbel-i Hazretleri de, Ümmi bir zât olan, Seyban-i Rai (ks) Hazretlerine müntesip olmuslardir.
Yine büyük Âlim ve Müfessir olan Imam Sarani Hz.leri de Ümmi bir zât olan Ali Havas (ks) Hz.lerine intisap etmistir. Hem Mezhep imamlarimiz da, hem de diger büyük ilim sahibi imamlarimizda da tarikat'a suluk edenler çoktur. Çünkü Tarikat Seriat'tan ayri bir sey degildir. Beraberlerdir.
Hakikate ve marifetullah'a ulasabilmek için ancak gerçek bir Mürsidi Kâmilin terbiyesinden geçmek gerektir.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #64 : Kasım 15, 2008, 12:36:46 pm » |
|
Allahu Teala`nın emriyle her asırda, ilimleriyle amel eden alimlerden, her konuda üstad sayılan kişilerden, Resulullah sallAllahü aleyhi ve selleme halife olabilecek olgunlukta ve erginlikte bulunanlardan 10-15 ve bazen daha fazla mürşid-i kamil vardır.Vaktine göre, her biri birer büyük beldede irşad ile memurdurlar.Bazen de, üçü beşi, bir büyük beldede bulunur ve irşada memur olurlar. Ancak, bunların hepsi tıpkı tıpkısına saiyret-i Ahmediyyeyi baş tacı etmiş, bir adım ayrı-gayrısı bulunmayan, ayniyle Resululah Sallalahü aleyhi ve sellem efendimizin siyretleriyle amillerdir.Daima, huzuru Nebevi`de olmak üzere müteveccihlerdir.Terbiye edilecek müridi, o makama danışarak tecellisine göre terbiye ederler ve seyr-i sülükünü gösterirler.Bunlar, Halife-i irşad`dırlar.Sırrı hilafet bahsinde açıklandığı gibi, Resululah`ın huzurunda bunlara da Allahü Teala`nın aynı ihsanı vukubulur ve müritlerini terbiye etmeleri için her birine bazı aletler verilir.O suretle terbiyeye memur olurlar.Ancak, sırrı hilafette olan Zat-ı-vala-kadr, bu Zat-ı şeriflerden üstün olduğundan, bu zevat evvelce olduğu gibi hala da dereceleri bakımından Resulullah`ın postunda bulunduğundan, iki cihandaki bütün ümmet-i Muhammed`in ve kendisine biàt eden ve müritlerinin ve diğer kimselerin terbiyeleri de onlara tevdi edilmiştir ki, her birini tecellileri gereğince terbiye etmekle görevildirler. Hilafet irşadıyle memur olan Zat-ı-şerifin birinden, bir mürit inabe almak istediği zaman o zatın, siyret-i Nebeviyyeye uygunluğunu ve şeriat-ı Mustafaviyye`ye uyup uymadığını girmeli ve kalp huzuru hasıl olunca, inabe edip ölü yıkayıcı elinde ölü gibi teslim-i külli ile teslim olmalıdır. Bazı salike, zikri az ve bazısına da çok verilir.Bazılarına, farzlardan başka teheccüd, işrak, duha, evvabiyn ve tahıyyatül mescit ve abdest namazı gibi nafile namazlarda emrolunur.Bazılarına da BIYZ orucu verilir ki, BIYZ aydın gün ve geceler anlamına gelir ve her kameri ayın 13,14,15inci gecelerinin günleridir.Bu suretle, her ay üç gün oruç tutulur ve buna BIYZ ORUCU denir.Bazılarına da Davud orucu verilir ki, Davud aleyhisselamdan kalan bu oruç, bir gün oruç tutmak ve bir gün bırakmak suretiyle bir yıl sürer.Bunlar, müridin tecellisinin gerektirdiği hususlardır.Bu sebeple, birine bakıp: -Filana çok, bize az verildi, veya: -Falana az, bize çok verildi, diyerek emrolunanı ne çok, ne az görmeli, gönlüne bir şey getirmeden kendisine emrolunanı yerine getirmeye dikkat ve gayret etmelidir. İbadetlerde olduğu gibi, zahir hizmetlerde de böyledir.Bazılarına hafif, bazılarına da ağır hizmetler verilir.Bazılarını huzura sık sık çağırarak taltif ederler.Bazılarını, seyrek olarak huzura kabul ederler, sert davranırlar.Bunların hiçbirisine incinmemeli, alınmamalı ve gerek celal yüzü ile, gerekse cemal yüzü ile hangi şekilde olursa olsun, bunları hakkında büyük nimet bilmeli, cemalde mesrur olduğu gibi, celalde de mesrur olmalıdır.Bu gibi davranışarın bir hikmeti olacağını düşünerek, kötüye yormamalı ve daima rızada bulunmaya çalışmalıdır.Zira, ehlullah`ın sırrına, kıt ve kısır akıllarla erişilemez ve hareketlerinin hikmeti bilinemez.Sözün kısası, her halde ve her hususta rizadan büyük yol olmaz.Müride, her şeyden önce edep ve erkan üzere hareket etmek gerekir. Edeple Şeyh huzuruna girenler, Onlardır hep saadeti bulanlar: Dost ile dost olup didar görenler, Mülke sultan olup seyran sürerler..
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #65 : Kasım 15, 2008, 12:37:34 pm » |
|
Şeyhin, tekkesi veya hariçte misafir kabul edecek bir yeri yoksa, evlerine giderek kapıyı vurmalı, içeriden (Kimdir o?) diye sorulmadıkça girmeden beklenmeli, sorulduktan sonra ismini vermeli (Filan) diyerek kendisini tanıtmalı, müsaade olunursa etrafına bakmadan girilmeli ve şeyhin huzuruna varılarak iki diz üzerine çökmeli ve mübarek ellerini öpmeli ve ayağa kalkılarak emirleri beklenmelidir.Oturması emrolunursa, gösterilen yere düşünmeden oturmalı ve teveccüh üzere durmalı, şeyh sormadıkça söylemek istediği şeyi söylememeli, konusurken yüksek sesle değil, hafif ve mülayim konuşmalıdır.Sorulmazsa , susulmalıdır.Konuşmalarını anlamaya çalışarak dinlemeli ve anladığı kadarı ile yetinmelidir.Sorusuna cevap olarak bir menkıbe anlatılırsa, sezmeye gayret etmelidir.Sorulmadan bir şey söylememeli, hatta bir müşkili dahi olsa, kalbinde tutup müteveccih bulunduğu halde durmalıdır.Ancak, sorarlarsa söylenmelidir.Konuşması sırasında bazı hususları saklamaya ve gizlemeye çalışarak tekrar ettirmemelidir.Kalbine başka düşünceler gelirse, bunları def`e uğraşmamalı: -Beni, benden daha iyi bilir.Her halime vakıftır,düşüncesiyle ve teslim-i külli ile durmalıdır.Bir cezbe veya istiğrak gibi bir hal zuhur ederse, onu da def`e çalışmamalı, tam teslim olarak beklemelidir. Şeyhin huzuruna varılınca, meclisinde başka şeyhler de bulunursa, onların da ellerini öpmelidir.Gerek şeyhin huzurunda ve gerekse başka bir yerde başka şeyhleri övmekten veya kötülemekten de çekinmelidir.Başka bir kimse tarafından, bu konuda söz açılırsa ve kendisi de cevap vermeye mecbur kalırsa, dilinin döndüğü kadar onları övmeli ve fakat: -Onlar da şeyh adamlarıdır.Lakin, şeyhime tercih edemem, demeli ve böylece sabit kadem olmalıdır. Şeyhin huzurunda iken aksırma, tükürme veya sümkürme arız olursa, kalben destur ile dışarıya çıkmalı ve onu def`ettikten sonra tekrar huzuruna girmelidir. Kendisine HAL yönünden bir şey vuku bulunca, hemen gelip söylemesi hususunda izin verilmiş olsa bile, ihtiyata ve adaba riayet etmeli, boş ve tenha bir vakit gözeterek huzuruna varmalı ve ellerinden öptükten sonra ne diyecekse söylemelidir.Ne emrolunursa, can ve gönülden kabul etmeli, hizmetinde bulunmalıdır.Eğer dilediği zaman gelebilmesi için izin verilmemişse, huzuruna varıldıkta müteveccih durulmalı ve sorulmadan bir şey sölememelidir.Gerek bu gibi hususlar için ve gerekse başka maksatlar için ziyaret olunduğu zaman huzurda çok oturmamalı, biraz daha oturması emrolunursa oturmalı ve (destur) diye kalkılarak şeyhin ellerini öptükten sonra, adap üzere yüzü şeyhüne ve arkası kapıya gelmek üzere geri geri giderek kapıdan çıkmaladır. Yolda giderken, ister yaya isterse bir vasıtaya binmiş olarak şeyhine rastlarsa, mümkün olduğu kadar gizlenmeye çalışmalı, gizlenmek kabil olmassa el ve etek kavuşturup, edep ile selamını beklemeli, selam verince boyun büküp kalben selamını almalı, el ile ve sesle karşılık vererek teklifsizlik sureti göstermemelidir. Mürid, fakir ise şeyhinin ihsanlarını kendisine nimet bilerek almalıdır.Meclislerinde bulunurken,az veya çok bir şey ihsan ettikleri zaman, oturulan yerden uzanmamalı, ayağa kalkmalı, saygı ile verileni almalı ve mümkünse elini de öpmelidir. Şeyhin, geçim sıkıntısı veya elbise ihtiyacı bulunur da, müridinde bu sıkıntı ve ihtiyacı gidermek imkanı olursa, istemeden yiyecek, elbise veya harçlık yetiştirmelidir.Bunlara benzer adap çoktur.Bu zat-ı şerifler, Allahü Tealanın ihsanına mazhar olduklarından, olur olmaz kusura kalmazlar.Fakat her yönden, adaba riayet etmeye çalışan salik, Allahü Tealanın lutfu ile kısa zamanda maksatlarının ötesine varacaktır.Dergahları ve hariciyeleri olan şeylere de böylece gitmeli ve hzimetlerinde bulunmaldır.Bu ziyaret ve hizmetleri kendisi için nimet bilmeli, emir ve tenbihlerini yertine getirmeye dikkat ve gayret etmelidir.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #66 : Kasım 17, 2008, 12:36:17 pm » |
|
Sülükü tekmil eden salike, gözetmesi gerekli beş şart vardır: 1-) Tam bir tevekkül içinde bulunmalıdır.Yani, yiyecek ve içecek, giyecek gibi şeylerde, buldukları ile kanaat etmeli; yemekte, içmekte ve giymekte (Yarın şöyle yapayım..) gibi düşünceleri tamamıyle kafasından silmelidir.Çoluk çocuk sahibi bile olsa, onların da yemelerinde, içmelerinde ve giyinmelerinde ve kendisine düşen bütün görevlerinde derin derin düşüncelere dalmamalı, zikrinden ve fikrinden başka bir şey düşünmemelidir. Mana:Dünya hayatındaki ma`işetlerini bile, aralarında biz taksim ettik.(Ez-Zuhruf:32) hükmüne bağlanmalı ve bütün işlerini Hakka bırakmalıdır. 2-)Tam bir rıza içinde bulunmaldır.Kendisine hayırlı ve ya bunun aksi ne olursa, zuhur edene razı olmalıdır.Gerek çoluk çoçuğu, gerek akraba ve ahbapları ile veya herhangi bir yabancı ile malına veya parasına ve buna benzer çekişmeyi gerektiren anlaşmazlıklara düştüğü zaman, hayra razı olduğu gibi buna da razı olmalı, kimse ile çekişmemeli ve: (Dost armağanıdır) diyerek asla kederlenmemelidir.Zikrine ve fikrine bıkmadan, usanmadan ve ara vermeden devam etmeli ve Allahü Teala`nın rızasından ayrılmamaya çalışmalıdır. 3-) Teslim-i külli ile şeyhine teslim olmalıdır.Mürşidinin her emrini, bir mücevher hazinesi bilmeli ve neye işaret buyururlarsa, onu bellmeli ve emrolunduğu gibi aynen ve harfiyen yerine getirmeye çalışmalıdır. 4-) Şeriata son derece itaat etmeli, şeriat-i-Ahmediyye`yi baş tacı ederek her işini, her fiilini, her kavlini ve her amelini en küçük zerreye kadar şeriaatten ayırmamaya dikkat ve gayret etmelidir.Bütün işlerini şer`e tatbik ederek görmeli ve yapmalı, bütün haramlardan sakınmalı, yemede içmede ve giyinmede, dilini, kulaklarını, ayaklarını ve gözlerini şeriat hükümleri dahilinde kullanmaya son derece itina etmelidir. 5-) Resulullah sallalahu aleyhi ve sellem efendimizin siyretlerine, uymalıdır.Sünnet-i seniyyesine canla başla sarılmalı ve icaplarını gücü yettiği kadar yerine getirmeye çalışmalıdır.Resululahın güzel adetleri, güzel fiilleri ve amellerini aynen yapabilmek mümkün olmazsa da, h,ç olmssa taklide çalışmalı, Muaffak olabileceği kadar bütün hareketlerini benzetmeye dikkat ve gayret etmelidir.Unutmamalıdır ki, Ehlulllah`a bir nefeste Allahu Tealanın iki ihsanı olur.Her ne kadar nefes bir olursa da, girmesi ve çıkması bakımından ilahi tecelli iki ihsan buyurulur.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #67 : Kasım 18, 2008, 01:04:42 pm » |
|
1-) Hiç bir vakit abdestsiz bulunmamak, uykuya yatacağı zaman dahi abdest ile yatmaya çalışmaktır. 2-) Farz olan namazları cemaatle kılmak, yalnız olursa vaktinde ve zamanında eda etmeye dikkat ve gayret etmektir. 3-) Yalan söylememek, dedikodu yapmamak, kimseyi arkasından çekiştirmemek ve böyle sözler konuşulan meclislerde bulunmamaya ziyadesiyle itina ve ihtimam etmektir. 4-) Kazaya kalmış namaz ve oruçları varsa, edaya muvaffak olabilmek için tam bir gayret göstermektir. 5-) Hiç kimsenin aleyhinde bulunmamak ve bu ahlakta olan kimselerle görüşmemeye çalışmaktır.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #68 : Kasım 19, 2008, 02:07:51 pm » |
|
Allahu Teala`nın rızasına talip ve Resulullah sallalahu aleyhi ve sellem efendimizin siyretine Ragıp ve tarikat-i aliyyeye muhip ve sadık olup böyle bir mürşid-i kamile kavuşmaya mukadder olamayan din kardeşlerimiz, Resulü zişanın ruhsatı iledir. Malum olsun ki, aşık ve sadık olan mürid, bütün aramalarına ve araştırmalarına rağmen mürşid bulamassa, tenha ve gizli bir yerde, kendi hücresinde belirli bir vakitte kıbleye yönelerek oturur.Kendi kendine ölümü düşünmeye başlar: Güya, son nefese gelmiş, artık ahrete gidecektir.Hastalığı artmış, can boğazına gelmiştir.Malını, mlkünü, çoluk çocuğunu, akraba ve ahbaplarını, dünyaya ait her şeyini bırakıp gidecektir.Ruhunu teslim eder etmez, kendisini sevenlerin muhabbetleri de, o ruhla birlikte gidecek ve yakınlarında cesedi bir an önce mezara koymak için bir telaş baş gösterecek , kefen ve diğer lüzumlu şeyler tedarik olunacak, hazırlanan teneşirde gasledilecek, kefenine sarılıp tabuta konulacak, namazı kılındıktan sonra kabrine yerleştirilecek, üzerine toprak atılacak ve bütün sevdikleri, çoluk çocuğu, akraba ve ahbapları kendisini orada yapayalnız bırakarak birer tarafa dağılacaklar.İşte, bütün bunları enine boyuna tefekkür ettikten sonra, bir müddet kendisini dinlemeli ve kitabın baş tarafında anlatılan üç türlü teveccüh şeklinden hangisi kendisine kolay gelirse, öylece Hazreti Pir Muhammed Baha`edin Şah-ı Nakşibend kaddesAllahü sırrahulazize teveccüh etmeli ve bu teveccühünü bozmaksızın yüz istiğfar, yüz salat-ü selam okumalı ve eğer dayanabilirse bunları 200, 300 , hatta 500`e kadar arttırmaya ruhsatı vardır, o kadar tekrarlamalıdır.Bitirince, FATİHA diyerek Fatiha-i şerifi okuduktan sonra ellerini yüzüne sürerek kalkmalıdır. Hazreti Şah efendimizin Şemail-i şerifleri orta boylu, tıknazca, kır sakallı, yani beyazı siyahından fazla, mübarek yüzleri değirmi, yanakları biraz kırmızıya yakın, iki kaşının arası açık, bıyıkları kırkık, gözleri sarı şehdane ela, ki kestane karası tabir olunur.Bu hey`et ve bu şekil üzere teveccühünü alıp, huzuru şeriflerinde diz dize oturmuş ve alnını alınlarına dayamış ve mübarek kalplerinden lendi kalbine ilahi feyiz akıyormuş farz ederek bir müddet öyle durmalı, daha sonra zikrini muvacehede okuyormuş gibi düşünerek okumalı ve duasını ederek FATİHA`yı müteakip Fatiha-i şerifi de okuyup, ellerini yüzüne sürmelidir. Eğer, Fethiyye-i şerifi de okumak için şevk ve muhabbet gelirse, bir Cuma gecesi iki rek`at namaz kıldıktan sonra istihareye niyetlenerek Fethiyye-i şerifi başının altına koymalı ve sağ tarafına yatmalıdır.Manasında, Hazreti Pir efendimizi ve ya Ehlullah`tan birisini görür ve onlardan isteğine ruhsat verildiğine dair bir işaret alemeti olursa, her gün sabah namazından sonra, Fethiyye-i şerifi okumalıdır. Böylece, hiç ara vermeden Hazreti Pir efendimizin şemail şerifesi üzerine teveccühüne devam ve sebat etmeli, zahirde olduğu gibi zuhur edinceye kadar Fethiyye-i şerifi okumaldır. Hazreti Pir efendimizin ma`nen zuhur buyurduktan sonra İBTİDAİ SÜLUK bahsinde açıklanan usul ve tertip ile, ism-i celale başlanmalı, eserleri zuhur edince, diğer mertebelere devam olunmalıdır.Böylelikle kısa zamanda VUSLAT-I İLAllah kapıları kendisine açılır ve Allahü Tealanın ihsanlarına mazhar olur. Bu arada, herhangi bir müşkili olrusa, teveccühünde Hazreti Şah efendimize kalben niyazda bulunmak suretiyle, bu müşküllerinin hali de kolaylaşır.Bu taktirde, ne gibi bir işaret veya alamet zuhur ederse, asla kuşkulanmadan hak olarak kabul edilmeli, emir ve iş`arları dahilinde hareket olunmalıdır.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #69 : Kasım 21, 2008, 03:18:20 pm » |
|
Fahr-i kainat sallalahu aleyhi ve sellem efendimizin vakt-i saadetlerinden, Ebu Müslim zamanına gelinceye kadar TARIKAT-İ ALİYYE biri gizli ve diğeri açık olmak üzere iki idi. Fahr-i alem sallalahu aleyhi ve sellem efendimiz, ZİKR-İ HAFİ`yi önce Hazreti EbaBekir efendimize telkin ve onu irşad buyurdular.Sonra da, Hazreti Ali efendimize de telkin buyurarak bir müddet çalıştırdılar.Hazreti Ali efendimiz, asla tad bulamadılar ve tarikatten feyiz alamadılar.O zaman, Fahr-i alem sallalahu aleyhi ve sellem efendimiz, Cenab-ı Hakka temenni ve niyazda bulundular.Hazreti Ali, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman rıdvanullahi aleyhim ecma`iyn efendilerimiz hakkında, emr-i-ilahi zuhur etti: -Habibim! Onların, dördünün de kabiliyetleri başka başkadır.Birisinin gittiği yoldan, diğeri gidemez.Onların, tecellileri iktizası böyledir, buyuruldu ve her birinin hakkında bir tarik Fahr-i alem sallalahu aleyhi ve sellem efendimize talim olundu. Onlar da, Cenab-ı Hakkın ihsanı ile, her birisine telkin ve irşad buyurdular.Sonradan, anlatıldığı gibi ikisinin tarikinden başka bir yere ashabı kiramdan kimse irşad olunmadığından, ta Eba Müslim zamanına kadar Hazreti Eba Bekir efendimiz ile Hazreti Ali efendimizin tariklerinden, seyr-i sülük gösterilerek, Cenab-ı Hakkın ihsanı ile VASIL-I İLAllah olurlardı. Eba Müslim`den sonra, 12 tarik zuhur etmesinin sebebi ve hikmeti şudur: Fahr-i alem sAllahu aleyhi ve sellem efendimiz haretlerinin sülalesinden 12 imam zuhur etmiştir.Dördü, Eba Bekir efendimizin tarikinden ve sekizi Hazreti Ali efendimizin tarikinden sülük görmüşlerdir.Sülüklerinden sonra, bunların da cihar yari Güzin efendilerimiz gibi, her birilerinin tecellileri başka başka olduğundan Cenab-ı Hak kendi tecellerine göre keyfiyetsiz olarak birer tarik göstermişti.Bundan dolayı, kendilerine yakın olan kimselere, sırren o tarik üzere telkin buyurur, ve sülük gösterirlerdi.Lakin, zahirde açıklamazlar, kendileri sülük girdükleri tarikten görünürlerdi.Çünkü, o vakitler: -Bunlar, Eba Bekir tarikinden ve İmam Ali tarikinden ileri geçip, kendiliklerinden tarik icat ettiler.Tarik-i Muhammediyye`yi bırakıp, batıl yola gittiler, diye halk arasında bir fesada sebep olmamak için, bunu açıklamazlardı,Bundan dolayı, o zaman iki tarikten başka, vuslat yolu yoktu. Sonra, yeniden cehalet vakti geldi, çattı ve Eba Müslim`in ortaya çıkmasına kadar, mü`min ve muvahhit olan kimseler, mağaralarında ve hücrelerinde ibadet ve taàtle meşgul olmaya ve hallerini kimseye açıklamamaya başladılar. Eba Müslim`in ortaya çıkması üzerine, kitapların haber verdikleri gibi şeriat-ı mutahhara, ilerleri, doğuyu ve batıyı tuttu.O zaman fasıklar, facirlerve münafıklar birer tarafa dağıldılar ve perişan oldular.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #70 : Kasım 22, 2008, 11:57:59 am » |
|
Bundan sonra, mezkur imamların her birerlerinin tecellisinde bir pir zuhur etti ve 12 tarik meydana çıktı. TARİK-İ CEHRİ`de ilk zuhur eden tarik KADİRİ`dir ki, bu tarik İmam Hüseyin (r.a) hazretlerinin tariki olup, pederleri Hazreti Ali Hazretlerinin gittikleri yoldur. KADİRİ tarikinden, yedi tarik ayrılmıştır. TARİK-İ RUHANİYYE`den ilk zuhur eden ŞAH NAKŞİBENT`tir.Onun tariki de, İmam Hasan(r.a) hazretlerinin tarikidir ki, Eba Bekir Hazretlerinin gittiği tarik idi.Bu sebeple, TARİK-İ RUHANİ`den zuhur eden pirler, TARİK-İ NAKŞİ`den sülük görmüşler ve HİLAFET makamından sonra mezkur imamların hangisinin tecellisinde bulundu ise, Cenab-ı Hak kendilerine tecellisinde bulunduğu imamın tarikini tarif buyurup: -Bu tarik ile kullarımı irşad edip, ben azim-ül-Bürhan`a ulaştır diye emr-ü-ferman buyurduğunda, o vakit tarif olunan emir üzerine kendilerine bi`at eden kimselere tarikin üsülünü telkin buyurarak irşad ederlerdi. Böylelikle, 12 tarikin pirleri HAFİ`den zuhur edip, evvela kendisi TARİK-İ NAKŞİ`den bir mürşidin irşadıyle HİLAFET makamını ihraz ettikten sonra, hangi imamın tecellisinde bulundu ise, yukarıda belirtildiği gibi o imamın tarikini ihya eyledi. Bunun gibi, TARİK-İ CEHRİ`den zuhur eden pirler de, evvela kendileri TARİK-İ CEHRİYE`den bir mürşitten irşat olundular ve hilafet makamını ihraz ettikten sonra, bulunduğu imamın tarikini ihya eylediler. Bu suretle, 12 imamın tecellisinde 12 pir zuhur etmiş ve bu imamların tarikleri meydana çıkarak ihya olunmuştur. Bunlardan başka, gerek TARİK-İ RUHANİ`den ve gerekse TARİK-İ NEFSANİ`den pirler zuhuru ile tarik çoğalmıştır.Fakat, tarik adı verilmez.Tarik adı verilen, bu 12 imamın tariklerini ihya eden pirlerin tarikleridir.Geri kalanına KOL adı verilir.Çünkü, onlar kimi HALVETİYE`den, kimi NAKŞİYYE`den kimisi de diğer tariklerden ayrılmışlardır.Yani salike kolaylık olması için, ilahi ruhsat ile her ibiri bir usül göstererek o yoldan saliki Hakka vasıl etmişlerdir.Bundan dolayı, bu 12 tarikten başkasına TARİK denilmez, KOL denir.Sebep ve hikmeti, 12 pir 12 imamın tarikini ihya ederek onların siyretlerine uyduklarından, bunlara PİR adı verilmiştir.Geri kalanına,, bunlardan ayrıldıklarından dolayı, PİR adı verilmesi, ilahi ruhsat ile usul gösterdiklerindendir.Tariklerine KOL adı verilmesi de, bu tariklerin birisinden ayrıldıklarından dolayıdır. Sözün kısası, hepsi haktır ve hepsinin yolu TARİK-İ VUSLAT`tır.Hepsinin maksudu, varılacak yerleri birdir.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #71 : Kasım 23, 2008, 08:05:49 am » |
|
Ancak, TARİKAT-İ ALİYYE`nin bir olmayıp, PİR`ler zuhuru ile çoğaltmasının hikmeti de şudur: Bütün insanların tecellileri bir değildir.Bundan dolayı, Cenab-ı Hakkın kullarına büyük bir nimeti olarak, hangi tarik kendisinin tecellisine uygun gelir ve tad alırsa, tarike sülük ederek kolaylıkla: MANASI:Kim`nefsini bilirse, Rabbini de bilir. Sırrına uyabilmeleri için, bu kadar PİR`ler gelmiş ve TARİKAT-İ ALİYYE, kol kol olmuştur.Yoksa, birinsin gittiği tarik başka, diğerinin gittiği tarik başka değildir.Tarikat-i aliyyenin hepsi de birdir ve hepsi de TARİK-İ MÜSTAKİM`dir.Aleyhissalatü vesselam efendimizin, bizzat gittikleri tariktir.Hiç birisi başka değildir.Hepsinin maksutları ve varılacak yerleri birdir. Ancak bazısının tariki kolay olup, salik kolaylıkla yakın zamanda maksuduna nail olur.Bazısınında, tarikatte şartları ağır olduğundan salik minnet ve meşakkatle ve uzun zamanda meramına nail olur.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #72 : Kasım 24, 2008, 12:19:45 pm » |
|
ALTUN SİLSİLE HAKKINDA AÇIKLAMA:Maruf ve meşhur olduğu sürece “Altun silsile”yi teşkil eden zevat-ı kiram`ın adedi 33`dür.Bunun neden 32 veya 34 olmayıp da hususiyle 33 olduğu sırlardan bir sırdır.Ancak bazı çevrelerin Altun silsilenin birinci halkası olarak Peygamber Efendimizi (S.A.V) zikredip, 33`ünde bu süretle teşkil olduğunu iddia ettikleri esefle müşahade olunmaktadır.Halbuki, Peygamber Efendimiz (S.A.V) Hatemü`l Enbiyadır ve böyle olması hasebiyle de Silsile-i Enbiya`ya dahildir.Altun Silsile`yi teşkil eden zevat-ı kiram ise, Peygamber olmadıkları halde irşadla vazifeli Allah dostlarıdırlar ve adedleri yukarıda işaret edildiği üzere, sırlardan bir sır olarak 33`dür. Ey iman edenler!Allah`tan korkun ve Allah`a yaklaşmaya vesile olan amelleri ve zatları (hakiki alimleri ve mürşid-i kamilleri) arayın ve bulun.Ve Allah`a yaklaşma yolunda mücahade edin (çalışıp gayret gösterin) ki muhakkak felaha erersiniz.( Sure-i Maide a.35)
Hadis-i Şerif (meal): “Ümmetimin içinde 33 ebdal racül vardır.Kalpleri Halilürrahman İbrahim (aleyhisselamın) kalbi üzeredir.Ebdallardan bir racül vefat ettiği zaman yerine bir başka racül getirilir.”
Müsne-i Ahmedübnü Hanbel`de Usametübnü sabit (r.a) rivayet ediyor
“Şu ümmetim içinde 33 ebdal racül vardır.Yeryüzü onlar sebebi ile ayakta durur, yağmur onlar sebebi ile yağar ve yardım olunanlar onlar sebebi ile yardım olunurlar.” (Teberani filkebir)
Meşhur Müncid lügati Ebdal kelimesini şu ibare ile açıklamış:
Ebdal saliklerden bir gruptur.Dünya onlardan boş kalmaz.Biri vefat ettiği zaman diğeri bedel olarak onun yerine getirilir
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #73 : Kasım 24, 2008, 12:21:54 pm » |
|
1-)Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v) 2-)H.z Ali Bin Ebi Talib(k.v) 3-)H.z İmam-ı Hüseyn Bin Ali (r.a) 4-)H.z İmam-ı Zeynelabidin (r.a) 5-)H.z İmam-ı Muhammed Bakır (r.a) 6-)H.z İmam-ı (Caferü`s Sadık (r.a) 7-)H.z İmam-ı Musa Kazım (r.a) 8-)H.z İmam-ı Safa Ali Rıza (r.a) 9-)H.z Maruf-u Kerhi (k.s) 10-)H.z Sırrı Sakati (k.s) 11-)H.z Güneydi Bağdadi (k.s) 12-)H.z Şeyh Şibli(k.s) 13-)Şeyh Abdülvahid Temim (k.s) 14-)Şeyh Ebül Hasan Kureşi (k.s) 15-) Şeyh Ebu Said Mübarek El-Mahzumi (k.s) 16-)Pir-i Trikat Cenabı Seyyid Abdülkadir Ceylani (k.s) 17-)H.z Şeyh Seyyid Abdürrezzak (k.s) 18-)H.z Şeyh Şerefüddin (k.s) 19-)H.z Şeyh Seyyid Behaeddin (k.s) 20-)H.z Şeyh Seyyid Abdülvahhap (k.s) 21-)H.z Şeyh Seyyid Akil (k.s) 22-)H.z Şeyh Seyyid Şemsüddin (k.s) 23-)H.z Şeyh Seyyid Ebü`l Hasan (k.s) 24-)H.z Şeyh Seyyid Geda Rahman-ı Evvel (k.s) 25-)H.z Şeyh Seyyid Fazıl (k.s) 26-)H.z Şeyh Seyyid Geda Rahman Sani (k.s) 27-)H.z Şeyh Seyyid Kemal Küyenli (k.s) 28-)H.z Şeyh Seyyid Sikenderi (k.s) 29-)Kutbu`l Aktab Şeyhü`l Meşayih H.z İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani Ahmed Faruki (k.s) 30-)Hazinü`r Rahme Şeyh Muhammed Said (k.s) 31-)H.z Delilü`r Rahman Şeyh Abdü`l Ehad (k.s) 32-)H.z Şeyh Muhammed Abid (k.s) 33-)H.z Pir`i Destgir Mürşid-i Ber Hak Şemseddin Habibullah Mirza Can-ı Canan (k.s) 34-)H.z Şeyh Gulam Ali Ma`ruf Abdüllah-i Dehlevi (k.s) 35-)H.z Mevlana Şeyh Ebu Said Sahib (k.s) 36-)H.z Mevlana Şeyh Ahmed Sahib (k.s) 37-)H.z Mevlana Şeyh Abdürraşia Sahib (k.s) 38-)H.z Mevlana Şeyh El-Hac Hafız Osman Nuri Bin Osman Bin Osman İzmiri (k.s) 39-)H.z Mevlana Eşref Zade Şeyh El-Hac Hafız Muhammed Hulusi Bin El-Hac Ömer Şabanü`z Zekiyi`l El Keyni (k.s) Allah Mübareklerin Şefaatlerine Cümlemizi Nail Eylesin İnşaAllah.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #74 : Kasım 25, 2008, 01:13:23 pm » |
|
1-)TAYFURİYYE: Arif Billah Bayezıd-i Bestami (k.s) Hazretlerine mensuptur. 2-)AHRARİYYE: Hace Abdullah-i Ahrar (k.s) hazretlerine mensuptur. 3-)MÜCEDDİDİYYE: Müceddid-i Elf-i Sani İmam-ı Rabbani Ahmed Fariki`s Serhendi (k.s) hazretlerine mensuptur. 4-)MAZHARİYYE: Şemsü`d-Din Habibullah Mirza Canı-ı Canan (k.s) hazretlerine mensuptur. 5-)MÜCEDDİD-İ DEHLEVİYYE: Abdullah-i Dehlevi (k.s) Hazretlerine mensuptur. 6-)SA`DİYYE: Mevlana Ebu Sa`id Müceddidi (k.s) Hazretlerine mensuptur. 7-)REŞİDİYYE: Mevlana Abdü`r Reşid Sahib (k.s) Hazretlerine mensuptur. 8-)MAZHARİYYE: Mevlana Muhammed Mazhar (k.s) Hazretlerine mensuptur. 9-)KASANİYYE: Tarıkat-ı Aliye-i Naşibendiyye şubelerinden olup (Mahdum-u Azam) lakabı ile ma`ruf (Mevlana Şeyh Şemsü`d-Din Kasani ) Hazretlerine mensuptur. 10-)HALİDİYYE: Mevlana Halid Ziyaeddin Mücaddidi bin Hüseyn Şeyh-i Zuri Hazretlerine mensuptur.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #75 : Kasım 26, 2008, 12:36:04 pm » |
|
Şeri`at, tarikatın kapısıdır.Tarikat, hakikatin bahçesidir.Yani, tarikat gayet sağlam bir hisar içinde, bir bahçedir.Şeri`at o bahçenin kapısıdır.Hakikat, o bahçede bulunan türlü gül-gülistan ve türlü meyve ağaçlarıdır.Ne o bahçenin sonu vardır, ne o ağaçların sonu vardır.Onun hisarı o kadar sağlamdır ki, bir kimse kuş olsa, oraya girmesi imkansızdır.Ancak, kapısından girebilir. Bu bahçenin kapıcısı, şeytan aleyhilla`nedir.Bir kimse kamil olmayan bir mürşidin elini tutarak, bu bahçenin kapısına varırsa, şeytan karşısına çıkarak der ki: -Eğer, sen bu kapıdan içeri girersen, çok mihnet ve meşakkat çekersin.Muradına da nail olamaz, şeriat perdesinde kalırsın.Şeriat dedikleri EBRAR işidir.Sen, Hudaya aşıksın.Şeriat perdesinde kalara, abdestle namazla uğraşmanın alameti yoktur.Hepsi, haktan ibarettir.Kimden kime ibadet edeceksin? Hepsi Haktan ibarettir.İyi veya kötü yoktur.Haram ve helalde yoktur.Onların hepsi bir perdeden ibarettir ve EBRAR işidir.Aşık-ı didar olan.canının istediğini yemeli, içmeli ve hepsine bir nazarı ile bakmalı, hiçbir şeyi ayrı görmemelidir.Hepsinden, dost yüzünü müşahade ederek cümbüşe bakmalı, gibilerinden ve buna benzer söz ve bahislerden dem vurarak, nefsin istidadına göre bir taraftan kandırıp aldatmaya çalışır.Nefis de. Bunları akla uygun bulur ve razı olur da, şeytandan yardım isterse, onu oradan alır, bir hendeğe yuvarlayarak bin parça eder.Tarikatı bulayım derken, şeraitte elden gider, dünyada ve ahirette ziyan edenlerden olur. Bu sebeple, salike mürşid-i kamil aramak lazımdır.Çünkü, mürşid-i kamil olanlar, bu bahçenin bahçıvanlarıdır.Şeytan da o bahçenin kapıcısı olduğuna göre, bahçıvanın hizmetçisi yerindedir.Onun için mürşid-i kamil olanların müritlerine, şeytan musallat olamaz.Onu şeraitten ayırıp, dalalete düşüremez.Ancak başlangıçta bazı kuruntular verebilir ki , bu da her salike göre değildir.Teslimiyyeti zayıf olanlara göredir.Teslimiyeti kuvvetli olanın, şeytan semtine uğrayamaz ki, kuruntu verebilsin.Şeyhinin himmeti berakatı ile, bundan kurtulur.Bu sebeple, onlar şeri`at kapısından girerler ve tarikat bahçesini seyrederler.Tekmil-i sülük edince de, o bahçenin güllerini koklarlar.Velayete kadar ulaşarak, hakikat ağaçlarını görürler.Sıfat-ı radiyye ile sıfatlanınca, o ağaçların altında, kendilerine ilahi feyizler ihsan buyurulur ve gölgelenirler.Merdiyye sıfatı ile sıfatlanınca, o ağaçların türlü meyvelerini yerler, sonsuz ilahi ihsanlara mazhar olurlar. Sözün kısası, bu dört keyfiyet birbirine bağlıdır.Birisini bulmayınca, ötekini bulmak imkansızdır.Şeriati bulmayınca, tarikatı bulmak imkansızdır.Tarikati bulmayınca, hakikati bulmak imkansızdır.Hakikati bulmayınca, onun da ötesinde olan ma`rifeti bulmak imkansızdır.Öyle olunca, şeraitten zerre kadar ayrılmaya gelmez.Çünkü, şeraitten ayrılan, taikatten koku duymaz. Şeri`attir cümle işlerin başı Şeri`atsiz tarikat, şeytan işi! Tarik ehlinde yok ise şeri`at Onun şeyhi şeytandır ol dem mutlak..
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #76 : Kasım 27, 2008, 11:59:49 am » |
|
Şeri`at`te israf, doyduktan sonra yememektir. EHL-İ-TARİK`in israfı ise, doyuncaya kadar yemektir. EHLULLAH`ın israfı ise Huzur-u-ma Allah`sız yemektir. VELİYULLAH`ın israfı ise, emniyet ile yemektir. Bu ve buna benzer şeylerde, israf bunun gibidir.Mesala, şeri`atte giyecek şeylerin israfı, haddini tecavüz ettirmektir. Tarikatte, yetecek kadarından fazlası israftır. Ehlullah`a göre elbise giyilince, emniyetle muhabbet etmek israftır. Veliyullah`a göre elbise giyilince, emniyetle muhabbet etmek israftır. Dünya meta`ından olan bütün eşyanın israfı, bundan kıyas olunmalıdır.Hepsi belirtildiği gibidir. İSRAF, şeri`at dilinde boş, faydasız ve manasız söz söylemektir. Tarikatte, faydalı ve manalı şeyleri söylemektir.Çünkü, tarik ehline boş faysasız ve manasız sözleri söylemek değil, faydalı ve manalı sözleri söylemek hiçbir şekilde el vermez.Çok söz söylemek, kalbi öldürmektir.Bu sebeple aşık-ı didar olan kimseler, Cenab-ı Hakkın rızasını düşünürler ve rızaya uygun sözler söylerler.Yani, şeraite dair tarikat usulünden söz söylemeye ruhsat vardır, arta kalanlar israftır. Ehlullahà göre, huzur-u-ma Allah`sız söz söylemek israftır. Uyku da böyledir:Şeraitte, 8 saatten fazla uyku israftır. Tarikatte, altı saatten fazla olursa israftır.Hem de, yatacağı zaman abdest almak ve teveccüh ile yatmak gerekir.Tarik ehlinin uykusunda, bu üç şart vardır ki, eğer birisi eksik olursa, o gece uykuyu israf etmiş olur. İsraf da haramdır.Tarikatte haram olan, hakikatte küfürdür.Bu yüzden, hakikatten uzak kalmasına sebep olur. Ehlullah`a göre, huzur-u-ma Allah`sız uykuya yatmak israftır. Veliyullaha göre huzuru filahsız uykuya yatmak israftır. Bütün mübah olan şeyler, böyle hareket edilirse, hürmet altına girer.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #77 : Kasım 28, 2008, 11:56:51 am » |
|
Zakir, zikrinin neticesi olarak bazı belirtiler zuhur edince, mürşidine bildirir ve onun izin ve icazeti ile zikri terk ederek mürakabe`ye başlar ki, bu mürakabeye Hadis-i şerifte işaret vardır: Mana:Bir saat tefekkür etmek, yetmiş yıl ibadet etmekten hayırlıdır, buyurulmuştur.Bir ayet-i kerime de: Mana:Nice adamlar vardır ki; ne ticaret, ne alış veriş onları Allahu Tealayı zikretmekten men`edip alıkoyamaz.(En-Nur:37) buyurulmak suretiyle, mürakabeye işaret olunmuştur. Salik, alışık olduğu teveccühle, kalbinde müşahadesine muvaffak olduğu yedi letafin belirtilerini, nefiy ve isbat ve bütün ihsanullarının lütfu ile ve tam temizlik içinde, kıbleye yönelerek oturmalı ve mürakabede bulunmaldıır.Bu mürakabenin en az bir saat olması lazımdır.Daha fazla olursa aşk olsun; Allah rızasının yoludur ki, üç şekilde olur.
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #78 : Kasım 29, 2008, 12:51:23 pm » |
|
1-)Salik, yukarıda tarif olunduğu gibi, temiz ve gizli bir yerde oturur.Gözlerini yumar, kendisini bütün düşüncelerden uzaklaştırır.Sanki ölmüş gibi bütün azalarını hareketten alıkoyar.Bir kar ve zarar diyarı olan bu fani alemi, ins ve cini, melekleri, feriştehleri, hurileri ve gılmanları,cenneti ve cehennemi, yeryüzünden gökyüzüne ve gökyüzünden yeryüzüne varıncaya kadr her zerresiyle bütün mevcudatı,sanki hiç yaratılmmaış ve kendisi de mahv ve yokolunmuş farz ederek, her gün bu usül üzere mürakabe ile meşgul olur ve sonunda, Allahü sübhanehü ve teala`nın lütuflarıyla vuslat sırları fetholunur ve Allahü Teala`nın ihsanlarına mazhar olacağı umulur. 2-)Aynı şekilde mürakabe ile meşgul bulunduğu sırada, her türlü isteklerden, arzulardan vazgeçer, kendisini bütün düşüncelerden uzaklaştırır, zikrinde ve fikrinde hiçbir şey bırkamaz, ölü gibi bütün azasınu hareketten alıkoyar ve gözlerini kapayarak, emr-i hak vaki olmuşta ölmüş, mezara konulmuş, aradan uzun zaman geçmiş, teni ve kemikleri çürümüş ve büsbütün mahvolmuş, vücudundan hiçbir eser kalmamış farz ederek, en az bir saat, ortalama iki saat ve en çok üç saat müddetle bu murakabeye devam etmek suratiyle: Mana:Ölmeden evvel ölünüz. Sırrı fetholunur ve böylelikle Allahü Teala`nın lütuf ve ihsanına mazhar olunacağı umulur. 3-)Aynı şekilde mürakebe ile meşgul bulunduğu sırada, her türlü isteklerden arzulardan vaz geçer, kendisini bütün düşüncelerden uzaklaştırır, zikrinde ve fikrinde hiçbir şey bırakmaz, emr-i hak vaki olmuş, kabire konulmuş, bütün azası yok olmuş ve vücudundan hiçbir eser kalmamış kıyamet kopmuş, yeryüzünden gökyüzüne kadar bütün mevcudat mahvolmuş, Haktan başka bir şey kalmamış farzederek, bir saat, iki saat veya üç saat müddetle bu mürakabeye devam eden salike: Mana: (Bugün mülk kimindir?) diye sorulur.Kimse cevap veremez.Allahü Teala buyurur: (Tek ve kahhar olan Allah`ın) El-Mü`min:16 Ayet-i kerimesinin sırrı zuhur eder, sessiz ve harfsiz: MANA: Ey emin ve mutma`in olan nefis! Ondan razı olarak ve rızsını kazanmış bulunarak Rabbine dön! Gir, Salih kullarım zümresine…Gir, onlarla birlikte cennetime… El-Fecr:27,28,29,30 hitabına mazhar olur ve vuslat sırlarına kavuşmuş bulunur. Aşıkların al canını, Ver onlara cananını; Aşık neyler can-ü-teni? İster hemen cananını…
|
|
|
|
|
|
fazıl14
|
 |
« Yanıtla #79 : Aralık 01, 2008, 01:46:45 pm » |
|
1-) Tecellisi gereğince, kendisinde başkalarını irşat kabiliyeti bulunduğundan, ona o veçhile hilafet verilir. 2-) Kendisinde irşat kabiliyeti bulunmadığından, ona da o veçhile ihsan olunur. 3-) Kabiliyeti dolayısıyla sülükü ihmal ettikten, ona da o veçhile ihsan olunur. Ancak, bunlardan birisi tekmil-i sülük ederek, hilafet makamını ihraz edince: -Halife oldum, ben de bir şeyhim derse Allah korusun bu büyük bir tehlikedir ki, yedi derya paklayamaz. Salikin, bu makamda selameti kendisini herkesten aşağı görmesi ve şeyhine karşı teveccüh ve muhabbetini artırmasıdır ki, bu taktirde kendi derecesi yücelir ve yükselir.Eğer başkalarına karşı böbürlenir ve şeyhini eskisi kadar sayıp sevmezse, kendi derecesinden o kadar kaybeder ki, hesabını ve sayısını bulamaz. Salik, bir anda arşı ve ferşi müşahade edebilecek kudrette olsa bile, yularının yine mürşidinin elinde olduğunu bilmeli ve her husuta teslim olmalıdır.
|
|
|
|
|
|