AYN - A-İ-U-O-Ö
Âişe-i Sıddîka âlime ve müctehîde idi. Eshâb-ı kirâm, müşkilâtta ona mürâce'at ederlerdi.
Âişe-i Sıddîka, Resûlullah vefât edinceye kadar, makbûleleri ve sevgilileri idi. Onun evinde ve kucağında vefât edip ve orada defnedildi.
Âişe-i Sıddîka, ilim ve ictihâdda Fâtımadan ve Fâtıma zühd ve dünyadan kesilmekte, ondan daha ileridedir.
Âişe-i
Sıddîkanın fazîleti.
Âdetler, şer'î delîl olamazlar.
Âdetlere ve rüsûma [üsûllere] uymaktan ele birşey geçmez.
Kalbin selâmetini istemelidir.
Ârif için rücû'dan sonra istidlâle ihtiyaç gelir. [Bu âleme indikten sonra, delîlleri araştırmaya ihtiyaç gelir.]
Ârifte, ilmi nisbetinde, yokluk ve kendinden geçmek artar. Yakınlığı nisbetinde dûr olur. [Uzakta görür] Ârifin
kendini kusurlu görmek büyük nîmettir.
Âriflerin kalbleri, Hak teâlânın büyüklüğünün tecellîsinde kendinden geçmiştir.
Ârif kendini kâfirden aşağı bilir. Zîrâ âlem-i emr latîfeleri ayrılmıştır.
Ârif-i tâm-ül-ma'rife, efrâd-i âleme
kül menzîlesindedir. [Tâm irfân sahibi olan ârif, âlemin fertlerine göre (hepsi) menzîlesindedir. (Mahlûkat teferrûat, o ise bu işin özüdür.).] Ârif, kendi yokluğuna âlim [kendi yokluğunu bilir] ve kemâl sıfatlarına âlim olunca [bilince],
matlûbun kapısı açılır.
Ârif, aslına kavuştuktan sonra, rücû' ederse [geri dönerse] irşâd ile şereflenir.
Ârif, aslın-aslına kavuşunca, Allahü teâlânın yaratmasından gayri birşey bilmez. [Hâlık yaratıcı, kendisi mahlûktur.]
Ârifin bâtını [kalbi, ruhu] zâhirinden ve bütün mahlûklardan uzaktır. Zâhirin gafleti, bâtına sirâyet eylemez.
Âşık-ı sâdık [sâdık olan âşık], Peygambere uymakta sağlam [azîmli] olandır.
Âşıktaki kemâlât, Allahü teâlânın
kemâlâtından bir nûrdur, şu'âdır.
Akıllı odur ki, bu dünyadaki sayılı nefesleri ile ebedî hayatı ele geçire.
Âlem, vücûd-i zıllî ile [zılden bir mevcûdiyyet olarak] hâricde vardır. Evhâm ve hayâlât değildir.
Âlem-i asgar [en küçük âlem] insanın kalbidir ki, zat ile münâsebeti diğerlerinden fazladır.
Âlem-i sagîr insandır ki, âlem-i halk ile âlem-i emirden meydana gelmiştir.
Âlem, Allahü teâlâdan gayri şeylerin
[bütün mahlûkların] ismidir.
Âlem-i kebîr, Arşın altında ve Arşın üstünde olanlara denir.
Âlem-i kebîrde her ne
varsa, âlem-i sagîr [insan] ve âlem-i asgarda [kalbde] da vardır.
Âlem-i halk, anâsır-ı erbe'adan [dört esas maddeden] ibârettir.
Âlem-i halk altı günde halk olunmuştur. Arşın yaratılışı daha evveldir.
Âlem-i halkın yakınlığı asldır. Âlem-i
emrin yakınlığı zıllidir.
Âlem-i halkın ötesi âlem-i emirdir. Âlem-i emrin ötesi, şu'ûnların ve ismlerin dereceleridir, mertebeleridir.
Âlem-i emre lâ mekânî [mekânsız âlem] derler.
Âlem, Allahü teâlânın varlığına alâmettir. Âlemde zâhirî kemâlât
görünmektedir.
Âlem-i emrin âlem-i halktan çok bakımdan üstünlüğü var ise de, umûmî üstünlük âlem-i halkadır.
Âlem-i sagîr ve kebîr, Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının tezâhür ettiği [ortaya çıktığı] yer ve şu'ûn ve zatî kemâlâtın aynasıdır. Zat ve sıfât-i ilâhiyyeye delîl olmuşlardır.
Âlem her anda yok olup, misli vücûda gelmesi Mektûbâtta
îzâh olunmuştur.
Âlemin nizâmı, şer'î emirlere bağlıdır.
Âlem-i misâl, âlem-i şehâdet gibi mevcûdâttandır.
Vehm ve hayâlin dışında vardır.
Âlem-i misâl, bütün âlemlerden daha geniştir. Bütün âlemlerdeki varlıkların sûreti onda vardır.
Âlem-i misâlde, akıldan geçenlerin ve mânaların dahî bir sûreti vardır.
Âlem-i şehâdetteki güneş ışığının ve ay
ışığının âlem-i misâldeki nûrlara üstünlüğü vardır.
Allahü teâlâdan başka hiçbir maksadı kalmayınca, o zaman Allahü teâlâdan gayriye ibâdetten kurtulur. Âhiret maksadları sevap ise de, mukarrebler indinde günahtır.
“Fesat zamanında ibâdet etmek, bana hicret etmek gibidir.” Hadis-i şerif.
Mâsivâya bağlanmaktan kurtulunca,
Allahü teâlâya ibâdet kolay olur.
Bir ibâdet ki, korku ve sevinç ile olursa, kendi için olur.
İbâdetin en iyisi
zikirdir. Ve zikrin üstünlüğü, Allahü teâlâda fânî olmaktır.
İbâdete lâyık, nasıl olduğu bilinemiyen Allahü teâlâdır ki, bizim akıl ve fehmimiz, onu idrâk edemez. Ve keşf ve şühûd gözümüz [beden ve kalb gözümüz] Onun azametini ve celâlini
görmekten hayrete düşer. Böyle îman, ancak gayb yolu ile olur. Gaybî olmıyan îman, kendi düşündükleridir ki, Hak teâlânın mahlûkudur. Ve şerîk eylemişlerdir. Gayba îman, o vakit müyesser olur ki, vehm oraya gidememelidir.
İbâdet yapmaktan
maksad, kulların menfaatleri içindir.
İbâdette lezzete bağlanmıyalar. İbâdet ederken lezzet hâsıl olur ise, nîmettir.
İbâdetin kabûl olması, üstünlüğü, marifete bağlıdır.
İbâdet ile âdet.
İbâdetin kabûle yakın olanı, kulun varlığı arada olmıyanıdır.
İbâdetin mânası.
İbâdet, insânın kırılması ve alçalmasıdır.
İbâdetten maksad, yakîne kavuşmak [ele geçirmek] dir.
İbâdetten maksad, zahmet ve güçlük çekmektir ki, nefis ile düşmanlıktır.
İbâdın kulûbü, [kulların kalbleri], Hak
teâlânın tasarrufundadır. Murâdına [isteğine] göre çevirir.
İbâreler ve işaretler, zıllere ve sıfatlara bağlıdır. Aslın zuhûrunda kalmazlar. [Asl zuhr edince, ibâre ve işaretler kalmaz.]
Abbâs radıyallahü anhın fazîleti.
“Abbâs bendendir, ben Abbâstanım.” Hadis-i şerif.
Abdülhâlık Goncdüvânî, silsile-i hâcegânın başıdır. Hızır aleyhisselâmdan ilim almıştır.
Abdülkâdir Geylânî,
vilâyet-i Muhammediyyeyi son noktasına ulaştırmıştır.
Abdülkâdir Geylânînin yükselmesi, ekserî Evliyâdan yüksek olduğundan, kerâmeti fazladır.
Abdülkâdir Geylânînin, “ayaklarım, Evliyânın hepsinin ensesi üzerindedir” [sözü], kendi zamanındaki evliyâya mahsûstur.
Abdülkâdir Geylânî, emr-i mâruf ve nehyi anil münker eylemiş ve korku olunca da câiz buyurmuştur.
Abdülkâdir
Geylânî hutbede, Hızır aleyhisselâma, “Ey isrâil oğlu, gel, Muhammed aleyhisselâmın kelâmını dinle” buyurdu.
Abdülkâdir Geylânînin kendini medh sözü, sekr sözüdür.
Abdülkâdir Geylânî oniki imamdan sonra, vilâyet yolunun merkezine getirildi.
Abdüllah ibni Mübârek, haramdan bir
altını sahibine geri vermek, yüz altın sadakadan eftaldir, buyurdu.
Abdüllah ibni Mubârek buyurdu ki, Muaviyenin atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîzden eftaldir.
Abdüllah ibni Mubârek, müstehabları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşeklik de, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da, marifete kavuşamaz, buyurdu.
Abdürrahmân bin Avf, Cennete sahâbîlerin fakirlerinden beşyüz sene sonra girecektir.
Abd [kul], irâdesini sarf
etmekte muhtârdır. Allahü teâlâ, yaratmakta muhtârdır.
Abd [kul], fiilini diledikten sonra, Hak teâlâ, onu yaratır.
Abd-i makbûl [makbûl kul], Allahü teâlânın rızasına râzı olandır. Kendi rızasına tâbi olan, kendine kuldur.
Abd-i
makbûl [makbûl kul], birkaç günlük hayatı tâat ile geçirip, gaflet ile geçirmez. Geçim ve nîmet ile meşgûl olmaz. [Dünya nîmetlerini keyfine göre kullanmaz.] Bunların netîcesi pişmanlıktır.
Abdin fiili [kulun işi], Hak teâlânın yaratması ve
kulun kesbinden ibârettir.
Abdin [kulun] Rabbi ile arasındaki perde, nefsidir. Âlem değildir. Kulun murâdı nefsidir.
Abdin [kulun] hareketine, Hakkın kudreti îtibariyle halk [yaratmak], kulun kudreti nisbetiyle kesbi denir.
Abdin
[kulun] kudreti, şeriat ile teklîf edilenlerin uhdesinden gelecek kadardır. [Onları yapacak kadardır.]
Abd [kul], kendi ihtiyârı ile kesb eder. Kulun kastından sonra, Hak teâlâ, dilerse, yaratır.
Abdin [kulun] ihtiyârı zayıftır dedikleri, Hak sübhânehunun ihtiyârının kuvveti îtibar iledir. Yoksa, emirlerin yerine getirilmesine kâfî değil mânasına değildir.
Abdin [kulun] fiilinde, kulun te'sîri yoktur, fâil, ancak Hak sübhânehudur demek küfürdür.
Abd [kul], bir
arzusunu ele geçirmekte, şeriatten dışarı çıkarsa, şeriatin hudûduna tecâvüz ederse, o maksûd onun mâbudu ve ilâhı olur. Eğer arzu edilenin ele geçirilmesinde, şeriatin yasak ettiği şey irtikâb olunmazsa o kul müşrik olmaz. Ve o şeye meyli, maksûd kabûl edilmemiştir.
Ubûdiyyet [Allahü teâlânın emrinden râzı olmak], zâhirî ve bâtınî olup, bâtınîsi de muhteliftir. En çabuk ulaştıranı Nakşibendiyyedir.
Ubûdiyyet, Hak teâlâya muhabbet ve bunun alâmeti, ahkâm-ı şer'ıyyeyi yerine getirmektir.
Ubûdiyyet, kendi
irâdesinden kurtulup, Hak teâlânın murâdı ile olmaktır.
Ubûdiyyetin hakîkati, nefsin arzuları için olan tedbîrlerden geçip, Cenâb-ı Hakka tevekkül etmektir.
Ubûdiyyetin bir kısmı beden ile tahsîl olunur. [Zâhirî âza ile, maddî kuvvetler ile], diğer kısmı kalb ve ruha bağlıdır.
Ubûdiyyet, zillet [kendini hakîr bilmek] ve yokluk ve teslim ve onun emirlerine bağlanmaktır.
Abdiyyet makamı,
iyilikleri sahibinden bilmek ve kendini kötü görmektir.
Abdiyyet makamı, vilâyet kemâllerinin en üstünüdür.
Osmanın hilâfeti sahâbenin icmâ'ı ile sâbittir.
Osman, Enesın yolda, bir bakışını [bir kadına bakışını] keşf etti.
Osmanın vilâyet ve nübüvvet yolundan münâsebeti, Nuh aleyhisselâmadır.
Osman, vilâyet ve nübüvvet yüklerini
taşıdığı için (zinnûreyn) denir. Çünki, Ebû Bekr ve Ömer nübüvvet, Ali vilâyet yükünü taşımaktadır.
Osmanın ve şeyhaynın eftâliyyetlerini inkâr eden, kâfir olmaz. Bid'at sahibi ve sapık olur.
Ucb, öldürücü zehirdir. Ve öldürücü hastalıktır. Sâlih amelleri yok eder.
Aczini anlamak, idrâktir.
Adem-i hâriciye [hâricî yokluğa] zıd olan, hârici varlıktır. Sübût-i vehmî değildir.
Adem, diğer tabîrle
yokluktur. Kadîm değildir. Ve kâinâtın aslıdır.
Ademât-i mukayyede [kaydlı yokluklar], ilm-i ilâhîde mevcûddur.
Adem, şer ve nâksın başlangıcı ve cümle kötülüklerin en kötüsü olarak görünmektedir.
Adem, vücûdün aksi ve zıddıdır.
Adem, yokluk aynasında vücûdî kemâlât zuhûr eder. Ayna olmak, işte budur.
Adem, hiç yoktur ki, hiçbir mertebede
sâbit değildir. (Var değildir.) Varlığı îtibarîdir.
Adem hâricde yoktur. İlmde var kabûl edilmiştir.
Adem, her
ne kadar yoktur. Ammâ, eşyanın tafsîlinin kaynağıdır.
Ademin aslı ve menşe'i ilâhî kemâlâttır ki, ilimde ortaya çıkmıştır. [Marifet ile anlaşılabilir.]
Adem-i mutlak [mutlak yokluk], ilm-i ilâhîde teferruatı ile bulunup, bu yokluğun noksanlıklarından herbiri ilim mertebesindeki aks eden kemâlâtın karşılığı olmuştur. Ve her bir kemâl karşılığındaki yoklukta aks ederek görünmüştür.
Adem [yokluk] vehmen hissetmek derecesinde ortaya çıkıp, istikrar kazanır. [Anlaşılır].
Adem mukâbilindeki vücûd
[Yokluğa tekâbül eden varlık], Allahü teâlânın vücûd sıfatı olmayıp, zıl ve aksleridir.
Adem-i mukayyedin [kaydlı (şartlı) ademin] mutlak ademe bağlanması, nefsin fenasından sonradır.
Adem-i mukayyedin [kaydlı ademin] mutlak ademe bağlanması, tecellî-i zâtın te'sîri iledir.
Adem-i mutlak ki
[mutlak adem ki] sırf şerdir. Allahü teâlânın varlığına karşılık olmaya mecâli yoktur. [Karşılık olamaz.]
Adem sûretinde sâlikin örtünmesi, fena sûretinde sönmesi vardır. Örtünmüş [gizlenmiş olan] ortaya çıkıp, geri döner.
Adem, Resûlullahdan (ev ednâ) makamında kaldırıldı.
Adem, ism-i ilâhînin varlığının gelişinden ibârettir
ki, ârifin mebde-i te'ayyünü [te'ayyününün başlangıcı]dır.
Ademin [yokluğun] tarîkattaki mânası, kendini ve kendi vasflarını anlamamaktır [idrâk etmemektir].
Ademden hakîkî fenaya geçeler ki, zılden asla kavuşalar.
Adem [yokluk] ki, cezbe cihetinde fânî olmaktır.
Sahibinin geri dönüşü câizdir. Zîrâ henüz tarîkattedir. Ve cezbesi, sülûke zam olmamıştır [bağlanmamıştır].
Adem, cezbe ile peydâ olmuş bir fenadır. Fena, maksad olan varlığın istîlâsıdır. Yoklukta ârifin vasflarının örtünmesi, fenada bu
vasfların yok edilmesi vardır.
Ademi [yokluğu] veya mecnûn olmayı istemek, münâsip değildir.
Azâb-ı Cehennem
[Cehennem azâbı], geçici olsun, devamlı olsun, küfre ve küfür sıfatlarına mahsûstur.
Âhıret azâbı, çok şiddetli ve devamlıdır. Ve dünyanın hayatı çok kısadır. Dünyanın güzelliğine ve tadına aldanmamalıdır. Bir insanın kıymeti, dünya ile
ölçülse idi, dünyalığı çok olan kâfirler herkesten azîz olurdu. Dünyanın görünüşüne aldanmak akılsızlıktır.
Azâb-ı kabir [kabir azâbını, kabirde azâb] çekenlerin nar'a ve çığlıklarını, insandan ve cinden başka bütün mahlûkat işitir.
Arşa olan zuhûr, zıllıyetten yüksektir [uzaktır.]. Kimsede bu kâbiliyyet yoktur.
Arş-ı ilâhî, âlem-i halk ile
âlem-i emr arasında geçiddir.