AYN - A-İ-U-O-Ö

Âişe-i Sıddîka âlime ve müctehîde idi. Eshâb-ı kirâm, müşkilâtta ona mürâce'at ederlerdi.

Âişe-i Sıddîka, Resûlullah vefât edinceye kadar, makbûleleri ve sevgilileri idi. Onun evinde ve kucağında vefât edip ve orada defnedildi.

Âişe-i Sıddîka, ilim ve ictihâdda Fâtımadan ve Fâtıma zühd ve dünyadan kesilmekte, ondan daha ileridedir.

Âişe-i Sıddîkanın fazîleti.

Âdetler, şer'î delîl olamazlar.

Âdetlere ve rüsûma [üsûllere] uymaktan ele birşey geçmez. Kalbin selâmetini istemelidir.

Ârif için rücû'dan sonra istidlâle ihtiyaç gelir. [Bu âleme indikten sonra, delîlleri araştırmaya ihtiyaç gelir.]

Ârifte, ilmi nisbetinde, yokluk ve kendinden geçmek artar. Yakınlığı nisbetinde dûr olur. [Uzakta görür]

Ârifin kendini kusurlu görmek büyük nîmettir.

Âriflerin kalbleri, Hak teâlânın büyüklüğünün tecellîsinde kendinden geçmiştir.

Ârif kendini kâfirden aşağı bilir. Zîrâ âlem-i emr latîfeleri ayrılmıştır.

Ârif-i tâm-ül-ma'rife, efrâd-i âleme kül menzîlesindedir. [Tâm irfân sahibi olan ârif, âlemin fertlerine göre (hepsi) menzîlesindedir. (Mahlûkat teferrûat, o ise bu işin özüdür.).]

Ârif, kendi yokluğuna âlim [kendi yokluğunu bilir] ve kemâl sıfatlarına âlim olunca [bilince], matlûbun kapısı açılır.

Ârif, aslına kavuştuktan sonra, rücû' ederse [geri dönerse] irşâd ile şereflenir.

Ârif, aslın-aslına kavuşunca, Allahü teâlânın yaratmasından gayri birşey bilmez. [Hâlık yaratıcı, kendisi mahlûktur.]

Ârifin bâtını [kalbi, ruhu] zâhirinden ve bütün mahlûklardan uzaktır. Zâhirin gafleti, bâtına sirâyet eylemez.

Âşık-ı sâdık [sâdık olan âşık], Peygambere uymakta sağlam [azîmli] olandır.

Âşıktaki kemâlât, Allahü teâlânın kemâlâtından bir nûrdur, şu'âdır.

Akıllı odur ki, bu dünyadaki sayılı nefesleri ile ebedî hayatı ele geçire.

Âlem, vücûd-i zıllî ile [zılden bir mevcûdiyyet olarak] hâricde vardır. Evhâm ve hayâlât değildir.

Âlem-i asgar [en küçük âlem] insanın kalbidir ki, zat ile münâsebeti diğerlerinden fazladır.

Âlem-i sagîr insandır ki, âlem-i halk ile âlem-i emirden meydana gelmiştir.

Âlem, Allahü teâlâdan gayri şeylerin [bütün mahlûkların] ismidir.

Âlem-i kebîr, Arşın altında ve Arşın üstünde olanlara denir.

Âlem-i kebîrde her ne varsa, âlem-i sagîr [insan] ve âlem-i asgarda [kalbde] da vardır.

Âlem-i halk, anâsır-ı erbe'adan [dört esas maddeden] ibârettir.

Âlem-i halk altı günde halk olunmuştur. Arşın yaratılışı daha evveldir.

Âlem-i halkın yakınlığı asldır. Âlem-i emrin yakınlığı zıllidir.

Âlem-i halkın ötesi âlem-i emirdir. Âlem-i emrin ötesi, şu'ûnların ve ismlerin dereceleridir, mertebeleridir.

Âlem-i emre lâ mekânî [mekânsız âlem] derler.

Âlem, Allahü teâlânın varlığına alâmettir. Âlemde zâhirî kemâlât görünmektedir.

Âlem-i emrin âlem-i halktan çok bakımdan üstünlüğü var ise de, umûmî üstünlük âlem-i halkadır.

Âlem-i sagîr ve kebîr, Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının tezâhür ettiği [ortaya çıktığı] yer ve şu'ûn ve zatî kemâlâtın aynasıdır. Zat ve sıfât-i ilâhiyyeye delîl olmuşlardır.

Âlem her anda yok olup, misli vücûda gelmesi Mektûbâtta îzâh olunmuştur.

Âlemin nizâmı, şer'î emirlere bağlıdır.

Âlem-i misâl, âlem-i şehâdet gibi mevcûdâttandır. Vehm ve hayâlin dışında vardır.

Âlem-i misâl, bütün âlemlerden daha geniştir. Bütün âlemlerdeki varlıkların sûreti onda vardır.

Âlem-i misâlde, akıldan geçenlerin ve mânaların dahî bir sûreti vardır.

Âlem-i şehâdetteki güneş ışığının ve ay ışığının âlem-i misâldeki nûrlara üstünlüğü vardır.

Allahü teâlâdan başka hiçbir maksadı kalmayınca, o zaman Allahü teâlâdan gayriye ibâdetten kurtulur. Âhiret maksadları sevap ise de, mukarrebler indinde günahtır. 

“Fesat zamanında ibâdet etmek, bana hicret etmek gibidir.” Hadis-i şerif.

Mâsivâya bağlanmaktan kurtulunca, Allahü teâlâya ibâdet kolay olur.

Bir ibâdet ki, korku ve sevinç ile olursa, kendi için olur.

İbâdetin en iyisi zikirdir. Ve zikrin üstünlüğü, Allahü teâlâda fânî olmaktır.

İbâdete lâyık, nasıl olduğu bilinemiyen Allahü teâlâdır ki, bizim akıl ve fehmimiz, onu idrâk edemez. Ve keşf ve şühûd gözümüz [beden ve kalb gözümüz] Onun azametini ve celâlini görmekten hayrete düşer. Böyle îman, ancak gayb yolu ile olur. Gaybî olmıyan îman, kendi düşündükleridir ki, Hak teâlânın mahlûkudur. Ve şerîk eylemişlerdir. Gayba îman, o vakit müyesser olur ki, vehm oraya gidememelidir.

İbâdet yapmaktan maksad, kulların menfaatleri içindir.

İbâdette lezzete bağlanmıyalar. İbâdet ederken lezzet hâsıl olur ise, nîmettir.

İbâdetin kabûl olması, üstünlüğü, marifete bağlıdır.

İbâdet ile âdet.

İbâdetin kabûle yakın olanı, kulun varlığı arada olmıyanıdır.

İbâdetin mânası.

İbâdet, insânın kırılması ve alçalmasıdır.

İbâdetten maksad, yakîne kavuşmak [ele geçirmek] dir.

İbâdetten maksad, zahmet ve güçlük çekmektir ki, nefis ile düşmanlıktır.

İbâdın kulûbü, [kulların kalbleri], Hak teâlânın tasarrufundadır. Murâdına [isteğine] göre çevirir.

İbâreler ve işaretler, zıllere ve sıfatlara bağlıdır. Aslın zuhûrunda kalmazlar. [Asl zuhr edince, ibâre ve işaretler kalmaz.]

Abbâs radıyallahü anhın fazîleti.

“Abbâs bendendir, ben Abbâstanım.” Hadis-i şerif.

Abdülhâlık Goncdüvânî, silsile-i hâcegânın başıdır. Hızır aleyhisselâmdan ilim almıştır.

Abdülkâdir Geylânî, vilâyet-i Muhammediyyeyi son noktasına ulaştırmıştır.

Abdülkâdir Geylânînin yükselmesi, ekserî Evliyâdan yüksek olduğundan, kerâmeti fazladır.

Abdülkâdir Geylânînin, “ayaklarım, Evliyânın hepsinin ensesi üzerindedir” [sözü], kendi zamanındaki evliyâya mahsûstur.

Abdülkâdir Geylânî, emr-i mâruf ve nehyi anil münker eylemiş ve korku olunca da câiz buyurmuştur.

Abdülkâdir Geylânî hutbede, Hızır aleyhisselâma, “Ey isrâil oğlu, gel, Muhammed aleyhisselâmın kelâmını dinle” buyurdu.

Abdülkâdir Geylânînin kendini medh sözü, sekr sözüdür.

Abdülkâdir Geylânî oniki imamdan sonra, vilâyet yolunun merkezine getirildi.

Abdüllah ibni Mübârek, haramdan bir altını sahibine geri vermek, yüz altın sadakadan eftaldir, buyurdu.

Abdüllah ibni Mubârek buyurdu ki, Muaviyenin atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîzden eftaldir.

Abdüllah ibni Mubârek, müstehabları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşeklik de, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da, marifete kavuşamaz, buyurdu.

Abdürrahmân bin Avf, Cennete sahâbîlerin fakirlerinden beşyüz sene sonra girecektir.

Abd [kul], irâdesini sarf etmekte muhtârdır. Allahü teâlâ, yaratmakta muhtârdır.

Abd [kul], fiilini diledikten sonra, Hak teâlâ, onu yaratır.

Abd-i makbûl [makbûl kul], Allahü teâlânın rızasına râzı olandır. Kendi rızasına tâbi olan, kendine kuldur.

Abd-i makbûl [makbûl kul], birkaç günlük hayatı tâat ile geçirip, gaflet ile geçirmez. Geçim ve nîmet ile meşgûl olmaz. [Dünya nîmetlerini keyfine göre kullanmaz.] Bunların netîcesi pişmanlıktır.

Abdin fiili [kulun işi], Hak teâlânın yaratması ve kulun kesbinden ibârettir.

Abdin [kulun] Rabbi ile arasındaki perde, nefsidir. Âlem değildir. Kulun murâdı nefsidir.

Abdin [kulun] hareketine, Hakkın kudreti îtibariyle halk [yaratmak], kulun kudreti nisbetiyle kesbi denir.

Abdin [kulun] kudreti, şeriat ile teklîf edilenlerin uhdesinden gelecek kadardır. [Onları yapacak kadardır.]

Abd [kul], kendi ihtiyârı ile kesb eder. Kulun kastından sonra, Hak teâlâ, dilerse, yaratır.

Abdin [kulun] ihtiyârı zayıftır dedikleri, Hak sübhânehunun ihtiyârının kuvveti îtibar iledir. Yoksa, emirlerin yerine getirilmesine kâfî değil mânasına değildir.

Abdin [kulun] fiilinde, kulun te'sîri yoktur, fâil, ancak Hak sübhânehudur demek küfürdür.

Abd [kul], bir arzusunu ele geçirmekte, şeriatten dışarı çıkarsa, şeriatin hudûduna tecâvüz ederse, o maksûd onun mâbudu ve ilâhı olur. Eğer arzu edilenin ele geçirilmesinde, şeriatin yasak ettiği şey irtikâb olunmazsa o kul müşrik olmaz. Ve o şeye meyli, maksûd kabûl edilmemiştir.

Ubûdiyyet [Allahü teâlânın emrinden râzı olmak], zâhirî ve bâtınî olup, bâtınîsi de muhteliftir. En çabuk ulaştıranı Nakşibendiyyedir.

Ubûdiyyet, Hak teâlâya muhabbet ve bunun alâmeti, ahkâm-ı şer'ıyyeyi yerine getirmektir.

Ubûdiyyet, kendi irâdesinden kurtulup, Hak teâlânın murâdı ile olmaktır.

Ubûdiyyetin hakîkati, nefsin arzuları için olan tedbîrlerden geçip, Cenâb-ı Hakka tevekkül etmektir.

Ubûdiyyetin bir kısmı beden ile tahsîl olunur. [Zâhirî âza ile, maddî kuvvetler ile], diğer kısmı kalb ve ruha bağlıdır.

Ubûdiyyet, zillet [kendini hakîr bilmek] ve yokluk ve teslim ve onun emirlerine bağlanmaktır.

Abdiyyet makamı, iyilikleri sahibinden bilmek ve kendini kötü görmektir.

Abdiyyet makamı, vilâyet kemâllerinin en üstünüdür.

Osmanın hilâfeti sahâbenin icmâ'ı ile sâbittir.

Osman, Enesın yolda, bir bakışını [bir kadına bakışını] keşf etti.

Osmanın vilâyet ve nübüvvet yolundan münâsebeti, Nuh aleyhisselâmadır.

Osman, vilâyet ve nübüvvet yüklerini taşıdığı için (zinnûreyn) denir. Çünki, Ebû Bekr ve Ömer nübüvvet, Ali vilâyet yükünü taşımaktadır.

Osmanın ve şeyhaynın eftâliyyetlerini inkâr eden, kâfir olmaz. Bid'at sahibi ve sapık olur.

Ucb, öldürücü zehirdir. Ve öldürücü hastalıktır. Sâlih amelleri yok eder.

Aczini anlamak, idrâktir.

Adem-i hâriciye [hâricî yokluğa] zıd olan, hârici varlıktır. Sübût-i vehmî değildir.

Adem, diğer tabîrle yokluktur. Kadîm değildir. Ve kâinâtın aslıdır.

Ademât-i mukayyede [kaydlı yokluklar], ilm-i ilâhîde mevcûddur.

Adem, şer ve nâksın başlangıcı ve cümle kötülüklerin en kötüsü olarak görünmektedir.

Adem, vücûdün aksi ve zıddıdır.

Adem, yokluk aynasında vücûdî kemâlât zuhûr eder. Ayna olmak, işte budur.

Adem, hiç yoktur ki, hiçbir mertebede sâbit değildir. (Var değildir.) Varlığı îtibarîdir.

Adem hâricde yoktur. İlmde var kabûl edilmiştir.

Adem, her ne kadar yoktur. Ammâ, eşyanın tafsîlinin kaynağıdır.

Ademin aslı ve menşe'i ilâhî kemâlâttır ki, ilimde ortaya çıkmıştır. [Marifet ile anlaşılabilir.]

Adem-i mutlak [mutlak yokluk], ilm-i ilâhîde teferruatı ile bulunup, bu yokluğun noksanlıklarından herbiri ilim mertebesindeki aks eden kemâlâtın karşılığı olmuştur. Ve her bir kemâl karşılığındaki yoklukta aks ederek görünmüştür.

Adem [yokluk] vehmen hissetmek derecesinde ortaya çıkıp, istikrar kazanır. [Anlaşılır].

Adem mukâbilindeki vücûd [Yokluğa tekâbül eden varlık], Allahü teâlânın vücûd sıfatı olmayıp, zıl ve aksleridir.

Adem-i mukayyedin [kaydlı (şartlı) ademin] mutlak ademe bağlanması, nefsin fenasından sonradır.

Adem-i mukayyedin [kaydlı ademin] mutlak ademe bağlanması, tecellî-i zâtın te'sîri iledir.

Adem-i mutlak ki [mutlak adem ki] sırf şerdir. Allahü teâlânın varlığına karşılık olmaya mecâli yoktur. [Karşılık olamaz.]

Adem sûretinde sâlikin örtünmesi, fena sûretinde sönmesi vardır. Örtünmüş [gizlenmiş olan] ortaya çıkıp, geri döner.

Adem, Resûlullahdan (ev ednâ) makamında kaldırıldı.

Adem, ism-i ilâhînin varlığının gelişinden ibârettir ki, ârifin mebde-i te'ayyünü [te'ayyününün başlangıcı]dır.

Ademin [yokluğun] tarîkattaki mânası, kendini ve kendi vasflarını anlamamaktır [idrâk etmemektir].

Ademden hakîkî fenaya geçeler ki, zılden asla kavuşalar.

Adem [yokluk] ki, cezbe cihetinde fânî olmaktır. Sahibinin geri dönüşü câizdir. Zîrâ henüz tarîkattedir. Ve cezbesi, sülûke zam olmamıştır [bağlanmamıştır].

Adem, cezbe ile peydâ olmuş bir fenadır. Fena, maksad olan varlığın istîlâsıdır. Yoklukta ârifin vasflarının örtünmesi, fenada bu vasfların yok edilmesi vardır.

Ademi [yokluğu] veya mecnûn olmayı istemek, münâsip değildir.

Azâb-ı Cehennem [Cehennem azâbı], geçici olsun, devamlı olsun, küfre ve küfür sıfatlarına mahsûstur.

Âhıret azâbı, çok şiddetli ve devamlıdır. Ve dünyanın hayatı çok kısadır. Dünyanın güzelliğine ve tadına aldanmamalıdır. Bir insanın kıymeti, dünya ile ölçülse idi, dünyalığı çok olan kâfirler herkesten azîz olurdu. Dünyanın görünüşüne aldanmak akılsızlıktır.

Azâb-ı kabir [kabir azâbını, kabirde azâb] çekenlerin nar'a ve çığlıklarını, insandan ve cinden başka bütün mahlûkat işitir.

Arşa olan zuhûr, zıllıyetten yüksektir [uzaktır.]. Kimsede bu kâbiliyyet yoktur.

Arş-ı ilâhî, âlem-i halk ile âlem-i emr arasında geçiddir.

Arşın üstü ruhlar âlemidir. Bu âlemde âlem-i emr latîfeleri vardır ki beştir.

Arşa olan zuhûrun onda biri ârifin kalbinde yoktur.

Arş-ı ilâhî o azameti ile berâber, mekânlı olduğundan ruha nisbet ile, hardal dânesi kadar değildir.

Arşa işaret eylemek, onun kayyumuna [varlıkta tutana] işaretin aynıdır.

Areftü Rabbî bi-cem'il izdâd. [Bütün zıdları cem' etmesi ile Rabbimi bildim.]

Urûc [yükselmek], Hakka dönmeye derler. Nüzûl [iniş], halka teveccühe [dönmeye] derler. Seyr-i ilallah ve seyr-i fillah, urûc ederken olur. Seyr-i anillahı billah ve seyri eşya billah, nüzûl yaparken olur.

Urûclar ve zuhûrlar, mahlûkların hakîkatlerinin sonuna kadardır.

Urûcda mertebelerin sonu, namazın hakîkatıdır.

Urûcda teveccüh Hak teâlâya olup, halk ile münâsebeti yoktur ki, uzlet ehli böyledir.

Uzlete ülfetten ziyâde râgıb olalar. [Uzlete, yalnızlığa, insanlara karışmaktan daha çok rağbet etmelidir.] Zâhir ilimlerden de uzak olmamalıdır.

Uzlet, yümünlü ve bereketlidir. Halkın hukûku ve Allah rızası için sohbet, uzlete mani değildir.

Azîmet, haramla mübahların fazlasından sakınmak; ruhsat, haramlardan sakınmaktır.

Askerin, beytülmâldan maaş alması, cihâda mani değildir. [Cihâd sevabını gidermez.]

Askerlik ganîmettir. Bir saati, diğer makamlarda bulunmanın çok saatinden iyidir. .

Aşk-ı ilâhî, bâtının [ruhun] nasibidir ki, bedende te'sîrleri gözükmez.

Aşk olmasaydı, aşk gam-ı olmasaydı, bu kadar güzel söz ortaya çıkmazdı.

Aşkta merhamet yoktur. Katleder ve diyet isterler [öldürürler, karşılığını isterler]. Yâni ibâdeti kaldırmazlar.

Aşk-ı mâşuk [mâşukun aşkı], sevgisi gizlidir. Âşığın aşkı [sevgisi] ise, açık olup, coşar ve gürler [gürültülüdür].

Aşk ve derd, insana diğer mahlûkat içinde üstünlük sağlamıştır.

İkâb [cezâlandırma] ve âhıret azâbı, kulun kesbi karşılığındadır.

Akl-ı me'âş, kısa görüşlüdür. Mânevi hastalıkları [âfetleri], hastalık kabûl eylemez.

Akl-ı me'âş, zenginliğe rağbet eder ve dünya erbâbına rağbet eder. [Bunlara rağbet edenlerin aklı, akl-ı me'âştır.]

Akl-ı me'âd, ileri görüşlüdür. Evliyâ ve Enbiyâda bulunur. [Onların nasibidir.]

Akl-ı me'âd, şerh-ı sadrdan sonra, mutmainne sadra inince, ona bağlanır. [Nefis mutmainne olunca, akl-ı me'âd ona bağlanır.]

Akl-ı fe'âl ki, filozoflar dokuzuncu seyyare derler. Ve günlük hâdiseleri ona isnâd ederler. Böyle birşey yoktur.

Akıl, hissin ötesi olup, his ile idrâk edilmiyeni, idrâk ettiği gibi, nübüvvet gücü de, akıl gücünün ötesi ve üstüdür. Akıl ile anlaşılamıyan, nübüvvet gücü ile idrâk edilir.

Akıl, ancak his edilenleri [beş duyu ile] idrâk edebilir. Görülenlerde misâli olmıyan işleri, akıl idrâk edemez.

Aklı olan dünyaya bağlanmaz; düşkün olmaz ki, dünya sırf yokluktur.

Akıl hüccettir, ammâ eksiktir. Hüccet-i bâliga [tam hüccet] Peygamberlerin gönderilmesidir.

Aklın ötesi demek, akıl anlıyamaz demektir. Yoksa orada, akıl zıddına hükm eder değildir.

Aklın anlıyamadığı işleri, ilâhî nûrdan gayri ile bilmek mümkin değildir.

İnsanların akılları, yaratıcıyı isbâttan âcizdir.

Akıl, tasfiye ve tezkiyeden sonra, ilâhî makam ile münâsebet kurar. Fakat, yanılmak ve unutmak ondan ayrılmaz. Vâhime, mütehayyile, gadap ve şehvetten ayrılmaz.

Aklın tasfiye ve tezkiyesi, sâlih amellerin yapılmasına bağlıdır.

Akıl erbâbı, yâni felsefeciler, nefsten bâzan ruhu, bâzan kalbi kasteder. Onlar nefs-i emmâreyi mücerred mefhûmlardan [âlem-i emirden] sayarlar. Kalb ve ruhun ismini bilmezler.

Akıllarının esîri olanlar [akıllarına uyanlar], bu muhabbetin kıymetini bilmezler.

Ukalâ [akla tâbi olanlar], mâlûm için, zihinde sûret hâsıl edip, onun meydana gelmesi zihindedir. İlmde değildir, derler. Son devr sofiyyesine göre, o sûret ilimde hâsıldır.

Aklî delîller, kanaat hâsıl etmekten başka, birşey bildirmez.

Allahü teâlânın bir kulundan yüz çevirdiğinin alâmeti [sevmediğinin alâmeti], onun mâlâya'nî ile meşgûl olmasıdır. “Hadis-i şerif”.

Alâüddîn-i Attâr, zamanının kutb-ı irşâdı olmuştur.

İllet-i mânevi [mânevi hastalık], mâsivâya bağlanmaktan ibârettir.

İllet-i mâneviye [mânevi hastalığa], çok zikrederek, ilâc taleb edeler.

İlm için, rü'yet-i basar ve kalb [kalb gözü açık olması] şart değildir.

İlm, âlim ile berâberdir.

İlm ve bilmek mahalli sadrdır [göğüstür].

İlim iki kısmdır. İlm-i ahkâm-ı fıkh, ilm-i îtikat-ı kelâm [ahkâmı bildiren fıkh ilmi, îtikadı bildiren kelâm ilmi], ilimleri kendinde toplamıştır.

İlim, inkişâftan [tekâmülden] ibârettir. Bu inkişâf ihâta ile olursa, ilm-i husûlîdir [çalışarak ele geçen ilimdir].

İlm, mâlûmun sûretinden ibârettir ki, bunun ilimde husûlî ve hulûlî [girmesi, hulûl etmesi] ne mânaya olur, [ne mânası olur.].

İlm-i husûlî sahibi, zevk ve şevktedir. Ve sohbeti zevk verir.

İlm-i husûlî ve ilm-i hudûrî bir vaktte cem olur. İki ilm-i hudûrî cem' olmaz [birlikte olmaz].

İlm-i husûlînin zat-ı teâlâya [Allahü teâlânın zatına] âid olması muhaldır. Onun ilm-i hudûrîsi, müte'allık olur. [Alâkalı olur.]

İlm-i husûlî âfâka [insanın dışındaki âleme], ilm-i hudûrî enfüse [insanın içindeki âleme] te'alluk eder.

İlm-i husûlî eşyanın sûretini bilmektir. Şey'in sûreti şey'in gayridir.

İlm-i zarûrînin mahalli kalbdir ki, te'alluk edeninin gayri cismânî olmasına mani değildir.

İlm, hâl'in başlangıcıdır. İlm, havâs ve avâm içindir. Hâl, vecd ve kemâl ehlinin husûsiyetidir.

İlm-i şey [birşeyin ilmi], o şeyin sûretinin akılda hâsıl olmasıdır ki, o şeyin aynı değildir.

İlm-el-yakîn [ilim ile bilmek], eserden müessire istidlâldir. [Eserden delîl ile eser sahibini anlamaktır]. Dumanı görüp, ateşe hükm etmek gibi.

Ayn-el-yakîn [görerek bilmek], eser perdesi olmadan müessiri görmektir. Ve görülende yok olmaktır. Ateşi müşâhede [görmek] gibi.

Hakk-el-yakîn [bizzat içinde yaşayarak bilmek], müessir ile hakîkatlenmektir ki, bekâ makamıdır.

İlim, ayn ve hakk-ül-yakîn için meşâyıhın tarifleri, imam-ı Rabbânî indinde, bu tariflerin hepsi, ilm-ül-yakîndir.

İlm-el-yakîn ile ayn-el-yakîn birbirine perdedir. İlm esnâsında görmek yoktur.

Yakînler, meşâyıh indinde, zat-i ilâhîye nisbet ile, imam-ı Rabbânî indinde âyetlere (delîllere)dir.

Ayn-el-yakîn, imam-ı Rabbânî indinde, dumanın ateşe olan hâlidir.

Hakk-el-yakîn, dumanı görüp, ateşin varlığına hükmetmektir.

Ayn-ül-yakîn ve hakk-ül-yakîn, âfâk ve enfüsün ötesidir. .

Şeriat ilminin sûreti, zâhir âlimlerin nasibidir ki, Kitap ve Sünnetin hükmleri ile alâkalıdır. Şeriat ilminin hakîkati, ulemâ-i râsihînin nasibidir ki, Kitap ve Sünnetin müteşâbih kısmı ile alâkalıdır.

İlm ve amel ihlâssız makbûl değildir ki, ruhsuz beden gibidir.

İlm ve amel, şeriat kitaplarında beyan edilmiştir. İhlâs, sofiyyeye hizmete bağlıdır.

İlm-i ledünnî, ifâdasında [feyz almakta], Hızır aleyhisselâmın ruhaniyeti vâsıtadır. “Muhammed Pârisâ”

Gaybdan haber vermek, kalbden geçenleri bilmek gibi hârik-ul'âde şeyler, ehl-i istidrâcda da bulunur.

Bir vâsıta ile birşeyi bilmek konusunda ukalâ [akıl erbâbı] demişlerdir ki, mâlûm olan vâsıtadır, şey'in kendi değildir.

İlm-i ilâhî mücerred bir inkişâftır. Mâlûmun [bilinenin] görülmeden anlaşılmasıdır.

İlm-i ilâhî, hayat şânının altındadır. Lâkin, ilim için zat mertebesinde bir şân vardır ki, hayat ve diğer sıfatlar için yoktur. Bu, ilm-i hudûrî de değildir.

İlm-i ilâhînin zatî güzelliği, diğer sıfatlarda yoktur.

İlm sıfatı, ayrıca sıfattır. Te'alluk ettiği mâsivâdır. [Mâsivâ ile alâkalıdır]. Zat mertebesine ulaşamaz. Ve ilim ki zatın kemâlidir. Mâsivâya te'alluk etmekten üstün ve yüksektir.

İlm-i ilâhî.

İlm-i ezelî, eşyaya varlıklarından önce te'alluk eden ilimdir.

İlm-i mümkin, mâlûm olan şeylerin sûretinin, âlimin nefsinde hâsıl olması iledir ki, âlimin değişmesine sebebdir.

İlm-i ilâhî değişen cüzlere te'alluk eder ise de [alâkalı ise de], Allahü teâlânın ilim sıfatında değişiklik olmaz. Değişiklik, birini diğerinden sonra bilince olur. Ammâ, cümleyi bir anda bilmekle değişikliğe ve sonradan olmaya tehammülü yoktur [böyle şey olmaz].

İlm-i ilâhînin eşyaya bağlantısı ilm-i hudûrîdir.

İlm-i ahvâl [hâllerin ilimleri], herkese verilmemiştir.

“Ümmetimin âlimleri, isrâil oğullarının Peygamberleri gibidir” şerefi ile müşerref olan, râsih ilimli âlimlerdir.

“Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir” hadis-i şerifindeki ilim, ilm-i şeriattir ki, zâhiri ve hakîkati vardır.

“Ulemânın mürekkebi şehitlerin kanından daha ağırdır.” Hadis-i şerif.

Zâhir âlimlerin nasipleri, îtikadı düzelttikten sonra, şeriat ve ahkâmdır ve ameldir. Bâtın âlimlerinin nasibi bununla berâber, hâller ve zevkler ve marifetlerdir. Ulemâ-i râsihînin nasibi, esrâr-ı dekâyıktır ki [ince sırlardır ki] müteşâbihâtta işaret vardır.

Ulemâ-i râsihîn, vilâyet yollarını kat'iderek, Peygamberlerin husûsiyeti olan dâvet makamına kavuşmuşlardır.

Ulemâ-ı râsihîn, özü kabuk ile bir araya getirerek ve hakîkati sûrete getirmiş, müteşâbihâttan zevk almışlardır.

Ulemânın ilimleri, nübüvvet kandilinden alınmış, sofiyyenin marifetleri ise, keşf ve ilhâmdır.

Zâhir âlimlerine fena ve bekâ nasip olmamış, vilâyet-i hâssa vâki' olmamıştır.

“Gâfil âlimlerden, yaltakcı hâfızlardan, câhil tesavvufculardan kaçınmak lâzımdır.”

Dünya âlimlerinin ki, gayretleri alçak dünya içindir. Ve sohbetleri, öldürücü zehirdir. Ve fesatları yayılır.

Dindâr âlimler, makam ve riyâset sevgisinden geçmiş ve tervîc-i şeriat [şeriati yaymaktan] ve islâmiyeti kuvvetlendirmekten gayri birşey istemezler.

Ulemâ'i sû' [kötü âlimler] insanları dalâlete sevk etmekte kâfî olup, iblis işsiz ve boş kalmaktadır.

İlmi, dünyanın mâl ve mevkı'ine vesîle kılanlara, şiddetli azâb vardır.

Eşya ilmi ki, aslında kâmil bir sıfattır. Bağlanma olursa kötüdür.

Gayreti yüksek olan, devamlı matlûbu arzu eder. Yok olacak olan şeye rağbet etmeye değmez.

Tabî'at ve riyâzî ilimlerin incelikleri ile meşgûl olmak, en şerefli vakti zâyi' ve mâlâya'nî ile meşgûl olmak ve belki akâidde gevşeklik meydana getirir. Bu ilimlere bağlılık bir üstünlük olsa, onu, şeriatin sahibi ihmâl eylemez ve selef-i sâlihîn yüz çevirmezlerdi. Onlar rağbet etmeyince, bunlarda kemâl dahî yoktur.

Ulviyyet ve süfliyyet [yüksek varlıklar ve aşağı varlıklar] ve cümle mahlûkat, nûr-i Muhammedîden halk oldu.

Riyâzî ilimler, mantık ve emsâli ile meşgûl olmak için cevâz vardır. Ammâ, onları ele geçirmekten maksad, ahkâm-ı şer'ıyyeyi bilmek için olmak şarttır ve yoksa câiz değildir.

Ali, hilâfeti zamanında ve emri altında, kendi bağlılarından, yardımcılarından büyük bir topluluk arasında buyurmuştır ki, muhakkak Ebû Bekr ve Ömer, cümle ümmetin en üstünüdür. İmâm-ı Zehebî, bunu seksenden çok kimseden rivayet eylemiştir.

Alîın mücâdelesi, bâgîler, âsîler ile savaş farz olduğundan idi.

Ali buyurdu ki, birâderlerimiz bize bâgî oldular. Kâfir ve fâsık değildirler.

Aliye Resûlullah buyurdu ki, “Sen, Îsâya benzemektesin. Ona yahudiler o derece düşmanlık ettiler ki, annesi Meryeme iftirâ ettiler.”

Ali vilâyet yolundan kavuşanların önderi ve başkanıdır. Bu yolda feyz herkese Onun aracılığı iledir.

Ali radıyallahü anh buyurdu ki, bütün ilimler besmelenin “B” sinde, belki “B” nin noktasında toplanmıştır.

Aliye kusur isnâd eylemek, çirkinliğin en kötüsüdür.

Ali, Sıddîktan eftaldir diyen, ehl-i sünnetten ayrılır.

Ali, vilâyet ve nübüvvet taraflarından Îsâ aleyhisselam ile münâsebetlidir.

Umdet-ül-islâm fârisî fıkh kitabıdır.

Birkaç günlük ömr ki, ebedî mülk onun ile alınır. Çok kıymetlidir. Onu boşuna sarf eylemiyeler.

Birkaç günlük ömrü, en mühim işlere sarf edeler. Geceleri ihyâ etmeği, seherleri ağlamağı ganîmet bileler.

Ömr, her ân geçmekte, ecel-i müsemmâ yaklaşmaktadır. Bu kısa fırsatta, çok zikir ile meşgûl olmalıdır.

Ömer, “Rabbinin azâbı elbette vardır. Onu önliyecek yoktur.” âyetini işitince, aklı gidip, deveden düştü. 1/302. [Vettûrî. 7. Âyet.]

Ömer, Ebû Bekrdan sonra, ümmetin eftalidir.

Ömer, vilâyet-i Muhammediyyeye vâsıl ve kemâlât-ı Muhammedî onda hâsıl oldu.

Ömerın vilâyeti, İbrâhîm aleyhisselâma, nübüvvet tarafından Mûsâ aleyhisselâmadır.

Ömer hakkında Resûlullah : “Benden sonra Peygamberlik bitmese idi, Ömer Peygamber olurdu,” buyurdu.

Ömerın vefâtında, Abdüllah ibni Ömer, ilmin on bölükte dokuz bölüğü öldü, buyurdu.

Ömer, hıristiyân kâtib kabûl etmedi. Câiz değildir, dedi.

Ömer ile, Hak sübhânehunun kelâmı, çok zaman aynen vâki' oldu.

Ömerin gadâbından korkunuz. Çünki, Allahü teâlâ gadap eder.

Ömer hakkında.

Ömer buyurdu ki, geceleri uyumayıp, cemaati [sabah namazını] terk etmekten ise, uyumak iyidir.

Amr ibni Âs'ın yanılması, Veysel Karânî ve Ömer Mervânînin doğru işinden eftaldir.

İhlâssız amel, ruhsuz kalıb gibidir ki, kabûl olması mümkin değildir.

Amel vaktinde ecr taleb etmek, kendini ecrden mahrum eylemektir.

Her amel ki, Allah rızası için ise, zikre dahildir.

Amelin mükâfâtı işleyene olduğu gibi, vâdı'ına ve binnetice Peygambere de olur.

Kötü işler hâtırıma geliyor korkusu ile hayr ameli terk etmek câiz değildir. Amel et, tevbe et.

Ameli terk eylemeyeler ve ondan istigfârı dahî terk eylemeyeler.

Amel eylemeyip, suçunu dahî kabûl etmeyip, pişman olmıyan, kulluktan uzaktır.

Amellere verilen ecr, ameli işliyene göre değişir.

Amelin sevabı, niyyetin düzgün olmasına bağlıdır.

Umûma azâb vâki' oldukta, sâlihler magfiret ve rıdvana mazhar olur, hadisi.

Anâsır-ı selâsenin [üç unsurun] nasibi, vilâyet-i mele-i âlâya kadardır. Unsur-ı hâk'in [toprak unsurunun] nasibi, nübüvvet mertebesinin kemâlâtındandır.

Avâm, müntehînin bâtınından nasıl haber alır ki, müntehînin bâtınının zevkinden, kendi zâhirî bile haberdar değildir.

Avâm, Şeyh-i Genc-i şekeri, oğlunun vefâtında üzülmediği için, üstün bilirler. Hâlbuki, Resûlullah , İbrâhîmin vefâtında ağladı ve çok üzüldü.

Avâm indinde, cesedi ihyâ [geliştirmek] büyük iştir. Havâs indinde [büyükler yanında] kalbi ihyâ mûteberdir.

Avâm, hakîkat ehlinden yüz çevirirler. Ve mahlûkatın ahvâlini bilmiyen, daha yüksek olan işleri bilmez derler.

Avâmın bâtını zâhiri ile karışıktır. Ve zâhirin gafleti bâtına sirâyet eder.

Avâmın marifeti ile havâsın marifeti bir değildir.

Avâmın îmanı ile havâsın îmanı farklıdır.

Avâmın ve ehassül-havâsın îmanı [baştakilerin ve sondakilerin îmanı] gaybî olup, ortadakiler şühûd lezzeti ile doymuşlardır.

Avâm işiterek veya delîl ile gayba îman etmişlerdir. Sondakilerin en üstünleri, gayblar gaybını, celâl ve cemâl perdelerinin arkasında mütale'a eylemişlerdir. Ortadakiler, zılleri asl zannetmişlerdir.

Hasta ziyâreti sünnet, hastanın kimsesi yoksa vâcibdir.

Fıtr bayramında, yimek, içmek, senelerce nâfile oruç tutmaktan daha faydalıdır. 

Îsâ aleyhisselâmın mebde-i te'ayyünü kudret sıfatıdır.

Îsâ aleyhisselâm, bu ümmetin imamına uyup, arkasında namaz kılsa gerektir.

Îsâ aleyhisselâm gökten inip, Muhammed aleyhisselâmın şeriati ile amel edecektir.

Îsâ aleyhisselâmın, mele-i alâ ile münâsebeti vardır.

Îsâ aleyhisselâm gökten inip, ictihâdı, İmâm-ı a'zamın ictihâdına uygun olacaktır. 

Îsâ aleyhisselâm vilâyette, Mûsâ aleyhisselâm nübüvvette çok yüksek mertebededirler.

Ayn [birşeyin esası], şey'in hakîkat ve mahiyetinden ibârettir.

Ayn-ı sâbite ile tahakkuk, Evliyâlık kemâlâtındandır.

Ayn-ı sâbiteye te'ayyün-i vücûbî derler.

Ayn-ı sâbite, sâlikin mebde-i te'ayyünidir. Ve vilâyet ona kavuşmaya bağlıdır.

Ayn-ı sâbite, Allahü teâlânın ismlerinin zılli, aksi ve nûrudur.

Ayn ve eserin yok olmasına başlamak, vilâyet-i kübrânın başlangıcındadır. Ve yok olmanın kemâli, onun sonundadır. Zîrâ zıllerden ve enfüsün bağlarından çıkmak, ayn ve eserin yok olmasını Îcap ettirir. Vilâyet-i kübrânın başlangıcındadır.

Ayn ve eserin fena esnâsında yok olması, vilâyet-i Muhammediyyeye mahsûstur. Diğer vilâyetlerde yalnız ayn yok olup, eseri yok olmaz.

Ayn ve eserin yok olmasından murâd, görünüşün yok olmasıdır. Mahlûkatın vücûdu yok oluyor demek, ilhâd ve zındıklıktır.
Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri