BE - B

Baba Âbrîzin Âdem aleyhisselâmın çamuruna su dökmesi ruhu iledir.

Bazgeşt [urûcdan sonraki nüzûl, geri dönme], nefy ve isbât [Lâ ilâhe illallah] zikrinden sonra, mâlûm yol üzere, kalb dili ile (Allahım), benim maksûdum sensin ve senin rızandır, demektir.

Bâtılın hiçbir sûretle doğruluğu yoktur.

Bâtından murâd, âlem-i emrin beş latîfesidir ki, insanın eczâsındandır [parçalarındandır. Bir kısmıdır, cüz'üdür.].

Bâtın için hâllerin hâsıl olması vardır. O ahvâlin ilmi yoktur. [Hâsıl olmakla anlaşılır.] Eğer zâhir olmasaydı, bilmek ve ayırmak yolu açılmazdı.

Bâtın, zâhirden perdelenmiştir [gizlidir.] Ve anlaşılmasından hayâ eder. Her ne kadar zâhirden ona imdâd ulaşır ise de, lâkin hayâ, nâz ve ihtiyaç duymamak mâşuka lâzımdır.

Bâtının tasfiyesine münâfi olan [temizlenmesine mani olan] herşeyi düşman kabûl etmek gerekir.

Bâtının taleb ateşi ile alevlenmesi ve mahlûkat ile alâkalarının kesilmesi ve ilâhî hakîkatler ile dolması ve temizlenmesi; zikrin devamı ile ve insanlar ile az görüşmek ve mâlâ-yâni olan sözlerin azlığı ile ve büyüklere olan sevginin derinleşmesine bağlıdır.

Bâtının nûrlanmasında kelime-i tayyibeden [Lâ ilâhe illallah'dan] daha faydalı birşey yoktur. Bu kelimenin birinci kısmı ile, isti'dâtlı bir sâlik, Allahü teâlâdan başka herşeyi bırakıp; ikinci kısmı ile, ibâdete müstehak olan bir ilâhı isbât eder ki, sülûkun hülâsasıdır.

Bâtına [kalbe] meşgûl olup, zâhiri terk eden [zâhirin, bedenin yapacağı emirleri terk eden] mülhiddir. Ve ahvâli [hâlleri] istidrâcdır.

Bâtının imdâdı olmaksızın ahkâm-ı şer'ıyye ile süslenmek güçtür.

Bâgîler ile kıtâl [savaş] farzdır.

Bâ kerimân kârehâ düşvâr nist. [Kerimler ile yapılan işler güc değildir.]

Bâyezîd-i Bistâmînin (Sübhânî) kavlinin mânası, Hakkı tenzîhdir. Kendini tenzîh değildir.

Bâyezîd-i Bistâmînin namazda; Allahü teâlânın korkusu ve şeriati tâzîminden dolayı, göğüs kemiklerinin hırıltısı işitilirdi.

Bâyezîd-i Bistâminin (Sübhânî) sözü, tesavvuf yolunda kemâle ulaşmadan söylenmiştir. Daha sonra, kemâle ulaştı.

Bâyezîd-i Bistâmînin (Sübhânî) kavli, hâllerin galebesinden dolayı olduğundan Mâzurdur. (Affedilip, mes'ûl olmaz).

Bâyezîd-i Bistâmî duâ ederken, âmîn diyen bir fâsık, vefâtından sonra, necât buldu [kurtuldu].

Bâyezîd-i Bistâmî buyurur ki, arş ve arşta olan şeyler, ârifin kalbinin bir köşesine konsa, kalbin genişliğinden dolayı hissetmez. Burada arşın misâllerini arş üzere hükm eylemiştir.

Putperest olan, aslında kendine tapmaktadır.

“İslâmiyet garîb olarak başladı. Garîb olarak döner. Garîblere müjdeler olsun.” Hadis-i şerif.

“Bid'at dalâlettir. Her ne ki, benden sonra olursa merdûddur [red edilir]. Hadis-i şerif.

Bid'at ehlinin aslı dokuzdur. Hâricîler, şî'a, mu'tezîle, mürci'e, müşebbihe, cehmiyye, dırâriyye, neccâriyye, kilâbıyye olup, cümlesi, Eshâb ve tâbiîn ve Fukaha-i seb'anın vefâtından sonra, açığa çıktılar. (Gunye).

Bid'at ehlinin en kötüsü Eshâb-ı Resûle [Eshâb-ı kirâma] buğz üzere olanlardır.

Bid'at ehline hurmet göstermek, islâmın yıkılmasına yardım etmektir. (Bu ise) amelin boşa gitmesine sebep olur.

Bid'atten ictinâb [kaçınmak] lâzımdır.

Bid'at ehline Resûlullah lânet edip, Allahü teâlânın, meleklerin ve bütün insanların lânetleri, bunların üzerine olsun buyurdu.

Bid'atin terki, sünnetin işlenmesinden daha iyidir.

Bid'at, sünneti ortadan kaldırıyor ise, bid'at-ı seyyie, sünnetten sâkıt ise [ortadan kaldırmıyor ise] bid'at-i hasenedir. İkisi de dalâlettir.

Bid'at-i hasene dahî olsa, sünnetin kalkmasına sebep olur.

“Bid'ati ortaya çıkaran ve bunu yapan kimseye şeytan çok ibâdet yaptırır. Onu çok ağlatır.” Hadis-i şerif.

Bid'at ehli sohbetinin fesatı, kâfir sohbetinin fesatından daha ziyâdedir.

Bid'at bulunan mahallerde, hikmete riâyet olunup, vakit ve hâle göre, fetevâ-i kalb ile amel edilmelidir.

Bid'at sahibine buğz için ondan yüz çeviren kimsenin kalbini Allahü teâlâ emn ve emân ile memlû eder [emîn eder, korkudan korur]. Bid'at sahibine güleryüz göstererek karşılasa, şeriatin hükmünü hafîfe almış olur.

Bid'at sahibini tahvîf eden [hor gören] kimsenin kalbini, Hak teâlâ emn ve emân ile doldurur ve bir kimse bid'at sahibini teşhir eylese, Allahü teâlâ onu büyük korkudan [Kıyâmet gününün korkusundan] emîn eder. Bir kimse bid'at sahibine ihânet eylese, Allahü teâlâ, Cennette derecesini yüksek eyler. Bir kimse bid'at sahibine karşılaştığında, güleryüz üzere mülâyenet ve mülâyemet eylese [yumuşaklık gösterse], şeriati hafîfe almış olur.

Bid'at yayılmış, sünnet terk edilmiş olan bu zulmetli zamanda, ilimlerin tahsîli ve neşri en önemli iştir. Ve Sünnet-i Muhammediyyenin ihyâsı maksadların en büyüğüdür. “Alâ sahibihessalâtü vesselâmü vettehıyye.” Hâlleri ve vecdleri hiç düşünmiyeler. Bu dâr, dâr-ı ameldir. [Bu dünya, amel yeridir]. Tâatleri yapmakta merd olalar. Yalnızlığı ve bir yere çekilmeyi ganîmet bileler. Bedenin ihtiyacı olan şeyleri (yiyecek, içecek v.s.) Allahü teâlâya havâle edeler.

Bid'at yayılıp, zulmeti, âlemi kuşatmıştır.

Berâhime-i Hindin [Hind Berehmenlerinin] ve felâsife-i yunanın [Yunan filozoflarının] yaptıkları riyâzet ve mücâhedeleri, Peygamberlerin şeriatlerine uygun olmadığından, âhırette kurtulamazlar.

Berâhime (Berehmenler) hakkında îzâh.

Bir kimseye rucû' eylemeye (tâbi olmaya) illet (sebep), ve bir mevcûda itimat eylemeye sebep, yâ mürebbî (terbiye edici) veya saltanat sahibi veyahud mâbudiyyet ve ülûhiyyettir ki, bunların cümlesi cenâb-ı mukaddese ve bîçûn-i hakîkiye (akıl ermiyene) müsellemdir (teslimdir). [Kul'eûzü tefsîri]

Berzah-ı kübrâda [Âhıret gününde] dağılmış parçaları ve çürümüş kemikleri toplayıp, beden zıl muamelesinden kurtulur. O vaktte yakınlık devleti (nîmeti) aslen beden unsuru için olup, bâtın eski nisbetinde iken, zâhire bir yakınlık bahş ederler ki, bâtın zâhire tâbi olmaya tâlib olur.

Birinin makbûlü, cümlenin makbûlüdür. Birinin merdûdü, cümlenin merdûdüdür.

Bast [ilerlemek] ve kabz [durmak], bu tarîkte [yolda] uçulan kanattır. Kabz ile üzgün ve bast ile sevinçli olmıyalar.

Bast ve kabz erbâb-ı kulûbda hâsıl olur ki, onlar başlangıç ehlidir. Kalb, makam-ı telvînde olduğu müddetçe, kabz ve bastın gelmesine sebep olur. Temkîne bağlı oldukta kabz ve basttan kurtulur. Müntehî [yolun nihâyetine eren] için bu kabz ve bast yoktur. Onda yekrengi ve temkîn [sükünet ve temkîn] mevcut iken, bazı noksanlıklar sebebi ile, bir tatsızlık ortaya çıkar.

Bast ve kabz sâliklere zuhûr eden iki hâldir. Kabzda terakkî edemeyip [yükselemeyip], tâate rağbet ederler.

Basît ve mürekkeb cismlerin cümlesi [her ne var ise cümlesi], Hak sübhânehûnun îcâdıyla mevcûddur. Ve ademden vücûda gelmiştir.

Beşerin havâssı [insanların seçilmişleri], meleğin havâssından [seçilmişlerinden] eftaldir.

Beşerin yaratılmasından murâd, Allahü teâlâyı tanımak olup, bu da Allahü teâlâda fânî olmaya bağlıdır.

Bi'set-i Peygamberi, her zamanda, her memlekete vâki' olmuştur.

Bedenlerin uzaklığı, kalblerin uzaklığına sebep değildir.

Bazı âyet-i kerimelerin tevilleri.

Bekâ-yı şey, vücûd-ı şey'in zaman-ı sânî ve sâlisinde... ilâ Maşââllah istikrârından ibârettir.

Bekâ-billâh.

Bekânın hâsıl olmasında yorulma ki, tâm fenadan sonra, uğraşmaksızın, fadl ve ihsân ederek, bekâ ile müşerref kılarlar.

Bekâ, ilâhî ismlerin sâlikte cilvelerin görünmesidir.

Bekâ ve fena dâimîdir. Aynı fenada bâkî, aynı bekâda fânîdir.

Bekâ-billâh hâsıl olmadan önce devamlı huzur mümkin değildir.

Bekâ-yı zatî ile müşerref olan bir ârif-i kâmil, cemâlini merâyâ-ı âlemde [âlem aynalarında], müşâhede eder. Âlem onun zuhûr yeri ve tafsîlidir. Zatı, efrâd-ı âlemde sârî olup [âlemde bulunan herşeyde sirâyet edip], külli eczâsını [bütün cüzlerini] ihâta eylediği gibi, bütün âleme de muhit olur.

Bekâ, vilâdet-i sâniyedir ki, vücûd-i mevhûmdan [Bekâ, ikinci bir doğuştur ki, mevcut-i mevhûmdan kurtulup] münhali' olup, vücûd-ı mevhûble [ihsân olunmuş bir vücûd ile] mevcut olmaktır.

Bilâlin sin'i, indallah [Allahü teâlâ indinde] şindir.

Belâ, sevenin matlûbdan başkasına iltifât etmesine mani olup, mahbûba götüren [ulaştıran] kemend-i mahbûbdur.

Belânın kalkmasına duâ edip, af ve âfiyeti ricâ ederiz.

Belânın kalkmasını ârif kimse istemez. Zîrâ ârif, belâları mahbûbdan bilir. Ve onun murâdı olduğunu düşünür. Onun def'ine nasıl tâlib olur? Sûretâ duâyı dili ile söylese de, duâ emrine uymak içindir. Aslında hiç tâlib değildir. Her belâdan lezzet duyar.

Belâlara sabr, kazaya rıza ve tâatta sebât ve mâsiyyetlerden ictinâb [kaçınmak] lâzımdır.

Belâdan güç yettiği kadar ve kudreti miktârı ictinâb edeler ki [kaçınalar ki], el firârü mimmâ lâ yutâku min sünenil mürselîn. [Tâkat getirilemiyen şeyden firâr (kaçmak) Peygamberlerin âdetleridir.]

Beldeler, menziller ve köylerin acâibi ve garâibi vardır. Hânenin sahibinin hâneye özel yakınlığı vardır. Ve komşuluk hakkı vardır. Ve onun berekâtından nasiplenmek gerektir.

Bir beldede bilinen âdetler, şer'î delîl olamaz. Bir şeyin câiz olmasına delîl olan, eskiden beri devam ede-gelen bütün beldelerin âdetlerinin icmâ'larıdır.

Belâlar ondan ve def'i dahî ondandır. Ve herbirinin muayyen vakti vardır ki, takdim ve te'hîri mümkin değildir. Her ecel için yazılmış bir kitap [vakit] vardır. Izdırâb faydasızdır.

Bende-i makbûl [makbûl kul] o kimsedir ki, devam-ı zikir ile vasflanmış ola [devamlı zikir ile vasflanmıştır.]. Bir an gaflet ve hevâ-i nefs ile berâber olmıya.

Borçtan kurtulmak için çok vakit (ekseri), (Allahümme ekfini bihelâlike an haramike ve agninî bi fadlike ammen sivâke.) [Yâ Rabbî! Helâl ile iktifâ edip, haramdan sakınan ve beni fadlınla senden başkasına (muhtaç olmaktan) müstagni eyle.]

Bevâsır halkası takmak hoş değildir.

Bu suhte-i firâkın [ayrılık ateşi ile yanan bu kimsenin] ve çok arzulıyanın [kalbi iştiyak içinde olanın] hâli budur ki......

Bugünün kârını [işini] ferdâya [yarına] te'hîrde özr nedir ki, hergünün bir ferdâsı vardır.

Bühtân ve iftirâ zemm edilen sıfatların en kötüsüdür. Bu iki sıfat, yalanı içine aldığı içindir ki, bütün dinlerde haramdır.

Beyt-il mukaddesteki sahratullahın [taşın] kemâlâtı, kemâlât-ı Kâbeye dahildir.

Beytullahın haccı, bütün şartları mevcut olduğu takdîrde, edâ oluna. Ve beytten beytin sahibine yaklaşmaya say' eylemek gerektir. Ve hacc-ı mebrûrun [kabûl olunan haccın] sevabı ancak Cennettir, buyurmuşlardır.

Bîçûn ve bîçûnegî tabiri, Leyse kemislihî şey'ün [Ona benziyen hiçbirşey yoktur] âyet-i kerimesinin fârisî tercemesidir.

Bîçûn mertebesine tealluk eden nisbet dahî bîçûn ve ibâret ve işaretten uzaktır. Bâzan o nisbet-i bîçûnîyi âlem-i misâldeki sûreti ile ortaya çıkarırlar [gösterirler ki] anlamaya ve anlatmaya yakın ola.

Bîçûnden [akıl ile anlaşılamıyandan] ibâret-i çün ile bahs etmek, aynı küfür ve ilhaddır. [Akıl ile anlaşılamıyanı akıl ile anlaşılanlar ile anlatmak küfür ve ilhaddır.]

Bî'at-i nisâ [kadınların bî'ati] yalnız söze bağlı idi. (Söz ile idi). Resûlullahın mübârek eli, bî'at eden kadınların eline dokunmadı. Kötülenmiş sıfatlar ve kötü huylar, erkeklere nisbetle kadınlarda daha çok olduğundan, bî'at şartları erkeklerden daha çok oldu.

Bî'at-ür-rıdvânda, bî'at edenlerin cümlesinden Allahü teâlâ râzıdır. Cümlesi ehl-i Cennettir.

Bî'at-ür-rıdvân ehli, mutlaka ehl-i Cennettir.
Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri