CİM - C
Câmii Kur'an [Kur'an-ı kerimi toplıyan] fil-hakîka Sıddîk ve Fârûktur .
Câmiiyyet-i kalbin mânası. [Her insan bir topluluktur. Varlıkta bulunan herşey insanda da vardır.]
Cânib-i meşrıktaki [Doğu taraftaki] nurânî sütun, Mehdî'nin başlangıcının [gelmesinin] işaretidir.
Cebriyye
mezhebi, kuldan irâde ve ihtiyârı kaldırıp [yok deyip], kulu; işlerin yapılmasında mecbûr bilirler. Belki işi kulun [irâde-i cüz'iyyesi ile] yaptığını, kula nisbet eylemezler. Ve bunu Allahü teâlâ yapıyor [kulu mecbûr] bilirler. Bu küfürdür. Ve buna böyle inanan kâfirdir. Hayrlı işe sevap taleb edip, şer işe azâb yoktur. Ve kâfirler ve âsîler Mâzur ve onlara suâl ve
azâb yoktur. Zîrâ işler bil-cümle Haktandır. Ve bunlar mecbûrdurlar derler. Böyle îtikat küfürdür. Hak teâlâ Saffât sûresi 24. âyetinde meâlen buyurur: (Onlar inanışlarından ve yaptıklarından sorulacaklardır.) Hicr sûresi 92. ve 93. âyet-i kerimelerinde meâlen, (Rabbin hakkı için, onların hepsine kıyâmet gününde işledikleri küfür ve mâsiyyetlerden suâl edip,
cezâlarını veririz.) buyuruluyor. Yetmiş Peygamber lisanından bunlar mel'ûndur. Ve mezhepleri aklın anlıyacağı şekilde bâtıldır. Zîrâ elin titremesi ile, eli istekle kaldırmak başka olduğu meydandadır. Kulun o kadar ihtiyâr ve kudreti vardır ki, emirlerin ve nehylerin uhdesinden gelmeye kâdirdir. Hak teâlâ kerimdir. Kula gücü yetmiyeceği şeyi emir buyurmamıştır.
Uhdesinden gelmeye kâdir olduğu kadar teklîf buyurmuştur. Bu cemaat, kendilerine eziyyet edeni kınayıp, intikâm almaya kalkarlar. Ve çocuklarını döverler ve edeblendirirler. Yabancı bir erkeği kendi zevceleri ile görseler, kınayıp, azar da ederler. Mâzur ve mecbûrdur deyip, göz yummazlar. Kat'î nas ile sâbit olan âhıret azâbından bu behâne ile kurtulmak ve istedikleri
işleri ihtiyâr eylemek isterler. Böylece kaza ve kaderi inkâr ederler.
Cebriyye mezhebi, kuldan kudreti ve irâdeyi kaldırıp [irâde ve ihtiyâr yok deyip], fâil ancak Allahü teâlâ derler ki, küfürdür.
“Ceddi dû îmane küm bi kavli lâ ilâhe illallahü” hadis-i şerifi. “Îmanınızı Lâ ilâhe illallah diyerek tâzeleyiniz!”
Cezbe ancak bir üst makamadır. Üstün üstüne değildir. Meczûb olmıyan sâliklere makam-ı kalbdedir. Cezb edilmeleri ancak makamı ruhadır ki, makamı kalbin üstüdür. Ruhun şühûdünü şühûd-i Hak bilirler.
Bir cezbe ki, encâm-ı kârı [nihâyeti] sülûk ola, kâfîdir. Eğer sülûke gelmezse meczûb-ı ebterdir [kıymetsizdir], mahbûb değildir.
Cizyeyi, Hak teâlâ, küfrün hakâreti için emreylemiştir.
Cesedi terbiye eden ruhdur. Kalıbı terbiye eden kalbdir.
İnsandaki âlem-i halktan olan maddelerin, âlem-i emirden olan latîfeler tarafından terbiye edildiği bildirilmektedir.
Câfer bin Sinân buyuruyor ki, (İbâdet ve iyilik yapanların, kendilerini, günah işleyenlerden üstün görmeleri, onların
günahlarından daha fenadır.)
Câfer bin Sinân buyuruyor ki, (İşlenen günahın tevbesinden gaflet eylemek, o günahı işlemekten daha kötüdür.)
Celâleddîn-i Devâni, isbât-ı vâcibde bî misldir. (Vâcib-i teâlâyı isbâtta emsâli bulunmıyan bir zâttır). Öyle iken, delîllerinde, noksanlık mevcûddur.
Celâleddîn-i Rûmî, vahdet-i vücûd mensûblarının reîslerindendir.
Celâleddîn-i Rûmî, sofiyye-i muvahhidîn
[vahdet-i vücûd ehlinin] reîslerinden iken, kendine bağlı olanların ahvâline riâyet ve helâk edici şeylerden onları selâmete rağbet ettirip himâye ediyor, kendilerini ve bunları tehlikelerden koruyor, faydalı şeyleri çekip, zararlı şeylerden kaçınıyorlar. İhtiyâçlarını elde etmeye uğraşıyorlar. Çocuklarını terbiye ediyorlar. Mühim işlerde birbirine danışıyor,
kızlarını ve âilelerini açık gezdirmeyip, yabancıların bunlara yaklaşmasına müsâ'ade etmiyorlar. Çocuklarını fena arkadaşlardan koruyorlar. Zâlimlere ve düşmanlara cezâlarını veriyor ve hastalarını zararlı gıdâlardan perhîz ediyorlar. O hâlde bu alçak dünya işlerinde, kesret ahkâmına riâyeti terk etmek mübâh iken, bunları gözetip de, âhıret işlerinde bu ahkâma riâyet
farz olduğu hâlde, terk etmek ve vahdet-i vücûd hîlesi ile kulluk vazîfelerinden kurtulmak istemek, ahkâm-ı ilâhîyeye inanmamak ve Peygamberlere inanmamaktır.
Celâl ve elem yolu ile olan lezzet, cemâl ve in'am [nîmetler] lezzetinden
ziyâdedir [çoktur].
Cemaat-i nâfile mekruhtur [Nâfileleri cemaat ile kılmak mekruhtur].
Cemaatin fazîleti.
Cemâl-i ilâhî.
Cem' makamı, insanları Hak teâlâdan ayrı görmeyip, birinin ahkâmını diğere câri kılmaktır. Cem'
makamı sekrdir. Fark makamı, yâni cem'ül-cem' sahv olup, buraya vüsûlde ârif islâm-ı hakîkî ile müşerref ve dâvet ve irşâda lâyık olur.
Cem' makamında Allahü teâlânın varlığı zuhûr ve istilâ edip, sâlik kendi mevhûm varlığını âciz [hiçbir
şey] bulur. Bîçâre sâlik mukayyed varlıktan nasıl haberdâr olur. Ve hakîkî varlıktan nasıl haber bulup, cemâl ve kemâlden ne vech ile hissedâr olur. O yüksek makamdan onun nasibi, nasip alamamaktır. Bu işte ilm-i matlûbu nice tedârik eder ki, ilm-i menâfîyi ayndır. [Asl ilme terstir]. Çok ârif, bu makam-ı cem'den terakkî edip, fark-ı ba'del cem'e vâsıl ve bekâ ve
şu'ûr ile şeref hâsıl ettikte, ilim ile aynın ikisi cem' olur. Ve biri diğerine münâfi (zıd) olmaz. O zamanda ilm-i bâkî ile fehm eder, ilm-i fânî ile değil. Ayn fenada bâkî ve ayn bekâda fânîdir.
Cem' makamında olan sâlik namazı merfû'
bulur [kaldırılmış bulur]. Ve şer'î teklîfleri, zincîr-i dest [el bağı] ve pây-ı mecnûn bulur ve hayâl-i sükût tekâlif eder. Ve zikri laklaka [söz kalabalığı] ve günah fehm eder.
Cem'ul cem', halkı Hak celle ve âlâdan ayrı görmek olup,
küfür tarîkattan sonra hâsıl olur.
Cem'ul cem', yâni fark mertebesi, islâm-ı hakîkî, sahv ve marifet makamıdır.
Cem'ul cem' makamında olan sâlikin ârâmi [rahatı] ubudiyyette ve lezzeti de tâattedir.
Cem'i Muhammedî cem'i
ilâhîden daha geniş diyen ârif, cem'i Muhammedî vücûb ve imkân mertebelerini câmidir [toplamıştır.] Lâkin cem'i ilâhî onları câmi değildir diye buyurur. Hâlbuki bu şuhûd şey'in misâllerinin asla benzemesi kâbilindendir. Zîrâ cem'i Muhammedîde olan nümûne vücûb mertebesinin numûneleridir. Aslı değildir. O mertebe imkânın ihâtasından daha yüksek [berter] ve münezzehdir.
Cuma edâsında sultânın bulunması şart kılınmıştır ki, fitne çıkmak tehlikesi ortadan kalkmış olur.
Cumaya, beş
vaktte cemaate ve bayram namazlarına hazır olmak zârûriyât-i dindendir.
Cin tâifesi ecsâd ile mütecessid olup [cesedler ile cesedlenip], acâib işler vuku'a getirirler ki, tenâsüh değildir.
Cin, teklîfte insana tâbi ve bizim Peygamberimizin şeriatine tâbi kılınmıştır.
“Cinden herkesin bir kârini
[yakını, arkadaşı] vardır. “Hadis-i şerif”
Cemel ve Sıffîn vak'aları ictihâd yüzünden idi.
Cemî'-i umûrda [bütün
işlerde] azîmet yolunu seçmeli ve ruhsattan ictinâb etmelidir [kaçınmalıdır].
Cennet ve Cehennem hâlihâzırda [şimdi] mevcûdlardır. Ve devamlı var olacaklardır.
Cennet ve Cehennem, arş ve kursî, lehv ve kalem ve ruh, bâkî kalırlar ki, yok olmaz mânasına değildir.
Cennet
ehlinin ekserîsi Ümmet-i Muhammeddir
Cennet ve Cehennem arasında üçüncü bir mahal yoktur.
Cennette günler
vardır. Hâlbuki güneş yoktur.
Cennet nîmetlerinin dünya ile münâsebeti yoktur.
Cennete arzu ve giriftâr olmak
[tutulmak], mezmûm değil [kötülenmemiş], makbûldür.
Cennete girmek îmana bağlıdır. Îman da Hak Sübhânehunun fadlı ve ihsânıdır.
Cennet ile müjdelenmiş bir şahsı, tekfir eylemek, Kitap ve Sünnet ile küfürdür.
“Cennete ümmet-i hayrilbeşerden
yetmişbin kimse hesapsız dahil olsa gerektir.” Hadis-i şerif.
Cennette aynı mertebede bulunanların, aynı nîmetlerden, lezzet almaları başka-başkadır.
Cennette zevceler zevcin yanında olacaktır.
“Cennette yüz derece vardır ki, âlâsı Allah yolunda cihâd edenlere
ihsan edilmiştir. İki derecenin arası yer ve gök arası kadardır”. Hadis-i şerif.
Cennete giren insanların çoğunun girmelerine sebep, Allah için takvâ ve güzel ahlâktır. Ve Cehenneme insanların çoğunun girmelerine sebep, gam ve ferecdir (tasa
ve şadûmanlıktır) hadis-i şerifini Tirmizî ve İbni Hibban ve Beyhekî rivayet ederler.
Cennet hûrîsinin bir kılı dünyaya zuhûr etse, dünyada gece [şeb'] vâki' olmaz.
Cennetin eşcar [ağaçları], enhar [nehirleri] ve bunun gibi hûrî ve gılmâni, Hak sübhânehûnun tenzîh ve tahmîdinin mânalarının görünmesidir ki, dünyada o mânalar bu harfler kisvesine ve kelimeler sûreti ile peydâ olmuştur [görünmüştür, ortaya
çıkmıştır]. Meselâ Sübhânellah gibi ve dahî Elhamdülillah gibi. Ve bu kelimelere dünyada mübâşeret, mûcib-i terakkîdir [söylemek yükselme sebebidir]. Bunun gibi, Cennette o latîfelere ve nîmetlere kavuşmak derecelerin yükselmesine ve makamların yükselmesine sebebdir.
Cennete girmek ve Cehennemden kaçınmak, şeriatin emirlerini yapmaya bağlıdır.
“Cennete girmek ancak, rahmet-i
ilâhî iledir.” Hadis-i şerif.
Cüneyd-i Bağdâdî.
Cüneyd-i Bağdâdînin Resûlullaha tâbi olmayı teşvîk etmesi.
Cüneyd-i Bağdâdî buyurur ki, hâdis [mahlûk] kadîme [hâlıka] makrûn oldukta [yaklaştıkta], bundan eser kalmaz. Yâni arş ve arşta bulunan herşey hâdistir. Ârifin kalbi yanında nisbeti mahv ve telâşî sahibidir ki, kalb kadîmin nûrlarının zuhûr
ettiği yerdir. O hâlde nasıl his eder.
Cüneyd-i Bağdâdî, erbâb-ı sahvın [sahv erbâbının] reîsidir ve sahvı sekre tercîh eder.
Cüneyd-i Bağdâdî bu tâifenin seyyidi iken, ondan havârîk naklolunmadı. [Fazla kerâmet zuhûr etmedi].
Cüneyd-i
Bağdâdî vahdet-i vücûd bânîsi iken [kurucusu iken], serâpa [tepeden tırnağa kadar] şeriate uymak ile bezenmişti.
Cüneyd-i Bağdâdî kutbiyyet ve ferdiyetin kemâlâtını câmi idi.
Cüneyd-i Bağdâdî rü'yâda dedi ki, beni gecenin ortasındaki iki rekât namaz kurtardı.
Civânlık eyyâmı [gençlik
çağı] ömrün en kıymetli zamanıdır. En kıymetli şey ise marifetullahdır. Gençliğini en kötü şey olan hevâ ve heves peşinde harcayıp, marifetullahı, ömrün en kötü zamanı olan ve ele geçeceği de kesin olmıyan ihtiyârlık zamanına bırakanlara yazıklar olsun.
Civânân-ı müste'idana hayf ve efsun ki, fıtrat-i âlîlerini bu fânî-i denîye masrûf edip, [Kıymetli ömrünü bu fânî ve denî (alçak) olan dünya için sarf eden kâbiliyyetli gençlere çok yazık!], onlar gençliklerini dünya için harcamakla aldatıcı
bir kahbeye tutulmuşlar, kıymetli cevherleri, saksı parçaları ile değişmişlerdir. (Mutlak cemâl parlak ve hazırdır [dönülecek yer bellidir.]).
Civânlıktaki [gençlikteki] ibâdet makbûldür.
Cihâddan maksad, i'la-i kelime-i dîndir. Ve din düşmanlarını tahrîb etmektir.
Cihâd-ı ekberden murâd, kalıb
[bedenin yapı maddeleri] ile cihâddır.
Cehl ve inat ve te'assubun ilâcı yoktur.
Cehl ve hayret, şuhûd-i mâruf
üzere [bilineni görmek, bilmek] meziyyet sahibidir ve a'lî-i makamâttır.
Cehennemden bir şerâre [kıvılcım] dünyaya düşse, herşeyi yakıp ve mahv ederdi.
Cehenneme dühûl [girmek] ve onda ebedî kalmak, teklîften sonra, şirke bağlıdır.
Cehenneme dühûl [girmek] küfre
bağlıdır. Ve küfür nefs-i emmâre hevâlarından neşet eder.
Cû' [açlık] bir kimseye galebe edip, bunu insanlardan gizleyip, Allahü teâlâya teveccüh ederse, Allahü teâlâ onun bir senelik rızkını verir [rızkını açar]. Hadis-i şerif.
Çûn için bîçûne yol yoktur. [Misilli için misilsize yol yoktur.]
Çehre-i mâşûk [mâşukun yüzü] karşı karşıya
gelen iki aynalarda, aynanın temizliği ve nûrâniyyeti kadar aks ve meydana çıkar [görünür]. Ayna renge bulanmış ve sûreti kabûl etmiyorsa, noksanlık aynadadır. Yoksa aynanın gösterdiği sûrette değil.
Cihâdın fazîletleri hakkında Hadis-i
şerifler.
Cevâhir-i şerh-i Mevâkıf kitabını Muhammed Mâsum bitirdi. Felsefecilerin kabahatlerini anladı.
Cihâdda, gâzilere ve şehitlere verilen ecrler niyyetin doğruluğundan sonradır. Bozuk bir niyyet ile ameli ibtâl eylemeyeler [Boşa gitmesine sebep olmıyalar].
| Anasayfaya dön | Kapak Sayfası |
| Sadakat.Net © İslami web hizmetleri | |