DAL - D

Dâire-i selâsenin (üçüncü dâirenin) üstü, dördüncü dâire olup, vilâyet-i kübrâ......

Dank, bir dirhemin altıda biri gümüş para.

Deccâlin çıkması, kıyâmet alâmeti olup, haktır.

Derd dahî maksada kavuşmanın başlangıcıdır.

Derd-i âhıret [âhıret derdi], nübüvvet kemâlâtında medh edilmiş olup, vilâyette mevcut değildir. Eshâb-ı kirâm âhıret derdine tutulmuşlar idi. Dâvüd-i Tâî, âhıret derdine (Kerâmettir) dedi.

Derd ve muhabbet, insanların bildiği bir hâle münhasır değildir. Her kim ki, âhırete hazırlanmakla iştigal eyleye, bu derd ve muhabbet ile vasflanmıştır. Zîrâ onun kalbine muhabbetin dolmasından dolayıdır ki, âdet olan şeyleri [insanların oyalandığı işleri] terk etmiştir. Ve nefse muhâlefet ederek, onun tahrîbine, [ona uymamaya], onu kırmaya cesaret göstermiştir. Her ne kadar buna sebep nedir, bilmese de.

Derd-i talebi, sermâye-i saadet [sermâyeyi tâleb derdini, kurtuluş derdi ile dertlenmeyi] din ve dünya ve şevk-ı matlûbu [matlûbun arzusunu] ni'met-i uzmâ bileler [büyük nîmet bileler].

Derd-i dünyadan [dünya derdinden] ve bedene gelen sıkıntılardan dolayı, kalbler sıkılmaya ki, bu hâller tamamen geçicidir. Ve bu zorluğun altında [karşılığında] kolaylık vardır.

Derd-i dünya [dünya derdi] yakınlaşmaya ve yükselmeye sebebdir.

Derd-i dünya [dünya derdi] hatâlara kefarettir. Yalvarma ve sığınma ile Cenâb-ı kudsîden af taleb eylemelidir.

Derd ve belâ, günahların çok affedildiğini gösterir. Günahların çok olduğunu göstermez.

Dervîşâna [Velîlere] muhabbet ve teveccüh ve ihlâs, büyük bir nîmet ve büyük bir devâ [ilâc]dır.

Duâ kazayı red eder [engeller] ki, Lâ yerüddül kaza illed-duâ [Kaza, ancak duâ ile geri çevrilir,] Hadis-i şeriftir.

Duâ ile memuruz. Hak sübhânehu ve teâlâya duâ ve iltica, tadarru' [boyun bükerek yalvarmak] ve zârî [ağlamak] hoş gelir.

Duâ ve teveccüh, tevekkül ve tefvîze [ısmarlamaya] muhâlif değildir. Tefvîze muhâlif olan budur ki, mâsivâya ilticâ [sığınmak] ve rükûn [cânı gönülden meyl] etmektir.

Duâ-i zahril-gayb, icâbete akrebdir. [Gıyâben uzak kimseye yapılan duâ, kabûl olunmaya çok yakındır. Çabuk kabûl olunur.]

Dâvete icâbeti (gitmeği) menhî kılan esbâb [mani olan sebepler]: Yemeğin şüpheli olması, duvar ve tavanda resmler bulunması, çalgı ve çalgı âleti, yâni tegannî âleti ve boş şeyler (şarkılar) dinlemek, oyun ve eğlence bulunması, dâvet edenin zâlim, bid'at ehli, fâsık, şirretli, sohreti tâlib olmasıdır.

Dâvet-i sâliha [sâlih kimsenin dâvetine] îcâbet lâzımdır, sünnettir.

Delîl, medlûlden ezhârdır. [Delîl, delîl getirilmiş şeyden açıktır]. Hak sübhânehudan daha açık birşey yoktur.

Defâtir-i amâl [amel defterlerinin] uçarak, sağdan ve soldan verilmesi haktır.

Defnolmıyan mevtâ dahî, kabir hayatı ile, azâb ve elemi his ederler. Fakat, hareket ve titreme olmaz.

Dimâg, havâs-ı bâtınanın mahallidir. [Beyin, beş duyunun, görme, işitme, koku alma, tad alma, dokunma duyularının merkezidir. Hiss-i müşterek, hayâl, vâhime, hâfıza, mütasarrıfa denilen, görülmiyen beş duyunun da merkezi dimâgdır.]

Dimâgdan, vehm ve hayâlden, hâtıraların giderilmesi [kaldırılması] zordur.

Dimâg, gurur ve enâniyyet [benlik] yeri ve yükselme, ve tefekkür ve fâsid hayâllerin yeridir.

Dünya [haramlar], altınla süslenmiş bir necâset ve şeker ile kaplı bir zehir gibidir.

[Dünya kelimesinin iki mânası vardır: Birincisi yakın demektir. Dünya hayatı, âhirete nazaran yakın olduğu için, dünya hayatı demektir. İkincisi, pis, fena demektir. Haramlar ve mekruhlar demektir.]

Dünya [haramlar] semm-i kâtil [öldürücü zehir] ve helâk edici bir hastalık ve büyük bir belâ ve bulaşıcı bir hastalıktır.

Dünya [haramlar], görünüşte hoş ve şirindir. Aslında öldürücü bir zehir ve bâtıl [bozuk] mal ve ona mübtelâ olmak faydasızdır. Ve ona sarılan perişân, hor ve ona tutulan delidir. Akıllı o kimsedir ki, kıymetsiz [geçersiz] mala kapılıp ve böyle bir fâsid metâ'a meftûn olmaz. [Dünya hayatında], bu kısa fırsatta, Mevlâ-yı hakîkî celle şânühunun rızasını ele geçirmeye, gönül verir ve âhıret amelini hazırlar. Bu keyflenilen fânî dünyada, istenen şey, kulluk vazîfelerini edâ etmek ve Hakkın marifetini ele geçirmektir. Yazıklar olsun ki, bu dünyada, o kimse kendinden istenileni edâ edemeyip, diğer işler ile meşgûl olur.

Dünya [şeriate uymıyan şeyler] vefâsızdır. Vefâlı olmasına imkân yoktur. Cümleyi Hak teâlâ irâdesinin zuhûru bileler.

Dünya [hayatındaki] haram malının, eğer kıl ucu kadar îtibar olsaydı, düşmânı olan kâfirlere verilmezdi. [Kâfirlere kıl ucu kadar vermezdi.]

Dünya [haramlar], Allahü teâlânın buğz ettiği şeylerdir. [Allahü teâlâ dünyayı sevmez].

Dünya-yı denîyye [alçak dünya] mûteber değildir. Mal ve mevki'nin ele geçmesini asl maksâd zannetmemelidir.

Dünya, nefsin isteklerinin meydana gelmesine yardımcı olan şeylerdir. Bunun için, lânetlenmiştir.

Ed-dünya mel'ûnetün “Dünya mel'ûndur”. Hadis-i şerif.

Dünyada her nev'i zarûrî, ihtiyaç olan [mubâh] şeyler dünyadan değildir. Fudûl olanlar dünyadandır.

Dünyanın tarifi.

Dünya [hayatı] azîz ise [nefse uygun ise], âhıret hor, dünya hor ise, âhıret azîzdir. İkisinin cem'i mümkin değildir.

Dünya-yı denînin [alçak dünyanın, yâni haramların] tadına ve güzelliğine sakın aldanma. Onun yalancı gösterişine kapılma. Çünki hepsi geçici ve kıymetsizdir. Bugün böyle olduğuna belki inanmazsın. Fakat yarın ölünce, doğru olduğu anlaşılacaktır. O zaman inanmanın faydası olmıyacaktır.

Dünyanın lezzeti ve elemi ikidir. Cisme [nefse] lezzet verenden ruha elem vardır. Ve aksi de vâki'dir.

Dünyevî hâdise ve tefrika ve musîbetler her ne kadar [nefse] zâhirde acıdır, amma, bâtına nazarla merhem ve rahattır. Ve uhrevî yükselmeye sebebdir. Zâhirin düşmesi, bâtının yükselmesine sebebdir.

Dünyanın, [haramların] muhabbeti, günahların başıdır.

Dünyanın [haramların] kötülüğü ortaya çıkmadıkca, ona tutulmaktan kurtulmak muhaldir. Ve ondan kurtulmadıkca, felâh ve uhrevî kurtulma zordur.

Dünya hayatının, Cenâb-ı Hak beş şey olduğunu bildirdi. [Hadîd sûresinin yirminci âyetinde meâlen, (Dünya hayatı, elbette la'b, yâni oyun ve lehv, yâni eğlence ve zînet, yâni süslenmek ve tefâhur yâni öğünme ve malı, parayı, evladı [haram yollardan] çoğaltmaktır) buyurdu.] Şeriate yapışınca, bunlardan kurtulmak nasip olur.

Dünyayı, âhıret ameli ile tâleb eyleyen aldanmış ve hüsrâna uğramıştır.

Dünya, nîmet ve lezzet için değildir. Âhıret, nîmet ve lezzet için hazırlanmıştır.

Dünyada [insanı], yimek, uyumak, (istediği gibi) yaşamak ve nîmetlenmek [gibi, nefsin arzuları] için yaratmadılar. Yaşama ve nîmetlenme [asl hayat] âhırettedir. Bilâkis tâat ve kulluk için ve kendini bilmek için halk olundun.

Dünya [hayatı], âhıretin tarlasıdır.

Dünyaya, yaşayıp (keyf sürmek), nîmetlenmek [nefse uymak] için gönderilmedik. Esas yaşama sonradır (âhırettedir). Dünyaya, tâat ve ibâdet için gönderildiler (insanlar). İnsandan istenilen şey, Hak celle ve âlâyı tanımaktır. Eğer bu istenen işlerde bozukluk (noksanlık) var ise, mâtem edilecek bir hâldir ki, dünya ve dünyada olan şeyler onun yerini tutmaz. Bunların yokluğu (elden kaçırılması) ile bu fânî hayatta üzülürlerse [zorluk çekerlerse] bu zorluk âhıret için kolaylıktır.

Dünya [hayatı] şol kimse için zem edilmemiştir ki, ....

Dünyanın dîne (âhırete) tercîh edildiği zamanda, amel edenin ecri, diğer zamandaki amel edenin ecrinin elli mislidir.

Dünyanın âhıret hükmünde kılınmasının îzâhı.

Dünyada Allahü teâlânın rızasının ele geçmesi istenmiştir. Onu tanımak âhırette vaat edilmiştir.

Dünyada [âhiret âşıklarının] âşığın nasibi hep şevk ve ızdırabdır. Kavuşmak âhırettedir.

Dünya ayrılık yeridir. Kavuşmak yeri âhırettir. Kavuşmamaktan dolayı, gönülleri kırılmaya.

Dünya [hayatı] amel ve kesb yeridir. Ve âhıret, karşılık ve ecrin verileceği yerdir. Amel işlerken ecr taleb edip, onunla kalmak, kendini ecrden mahrum eylemektir.

Dünya hayatı geçicidir. Bu birkaç günlük hayatı ganîmet bilip, Mevlâ-yı hakîkî celle şânehünün rızasını kazanmaya sarf etmek gerektir. Ve zikir ve fikir ile geçirmelidir. Alçak dünyanın, geçici ve helâk edici olarak sergilenen (fânî) nîmetlerine meyl etmeyip, âhıreti kastedeler. Ve ebedî mülkü ve devamlı nîmetleri ve Allahü teâlânın rızasını kazanmak ile meşgûl olalar.

Dünyayı [haramları] terk mümkin olmazsa, hükmen terk etmelidir ki, bu da sözlerde ve işlerde şeriate uymaktır. [Şeriate uymakla olur].

Dünya [hâyatı], baştan başa ayrılık yeri ve üzüntü yeridir. Kavuşma yeri âhırettir. Hak sübhânehu, onun ameli [âhıret amelleri] ile kerem eyleye. [Âhıret amelleri ile şereflendire]. Tâ ki o yerin kavuşması hâsıl ola [âhıretin]. Dünya [da nefsin] rahatlığı kaldırılmadıkça, Allahü teâlâya tam kavuşmak hâsıl olmaz. Bunun için, Hak teâlâyı taleb edenler, bu dünyada, devamlı ciğerleri yanar ve gözleri yaş dolar. Ve her vaktte kederli, yanıp, erimekte kararsızdırlar [devamlı, yanıp, erirler].

Dünyada, zarûrî işleri yapmakta ve zarûret miktârı meşgûl oluna. Bütün gayreti ona sarf etmek, akılsızlıktır.

Dünya [hayatı] işlerine zarûret kadar, [zarûret miktârı az çalışıp], diğer vakitleri kalbi toparlamaya sarf eylemek gerektir.

Dünya [hayatında], doğru ile yalancı ve hak ile bâtıl birbirine karıştırılmıştır.

Dünyada, avâmın hâlini havâsa [seçilmişlere] benzetmek, hikmet ve maslahattır [bir fayda ve hikmeti vardır.]

Dünyadaki müşâhedeler ve [kalb gözü ile görülen şeyler] ile tesellî olmak, susuz kimsenin serâbı su zannetmesi gibidir.

Dünyadaki bütün şuhûdlar [görünen şeyler], zıllerin şâibesinden uzak değildir. Zîrâ aslın zuhûr etmesine [zılsiz] dünyanın yapısı müsâid değildir. Zîrâ aslın zuhûr edeceği yer âhırettir.

Dünyada zuhûrlar sûrettedir. Âhırette hakîkîdir.

Dünyadaki zuhûrlara, ister tecellî-i sıfat, ister tecellî-i zat desinler, zıllerdir.

Dünyayı [haramları] ihtiyâr edenler, münâfık hükmündedir. Sûrette olan îman âhırette fayda vermez.

Dünyada hiçbir mahal yoktur ki, oraya bir Peygamber gönderilmemiş ola.

Dünya [haramların] muhabbetinin izâlesi için ilâc, şeriate yapışmaktır.

Dünyanın [memleketlerin] tamamına dört kimse mâlik oldular. İkisi mümin, ikisi kâfir. Zülkarneyn ve Süleymân “aleyhimesselâm”, Nemrûd ve Buhtunnasar. Beşincisi Mehdîdir “aleyhirrahme”. Hadis-i şerif.

Dostluğa yakışmaz ki, üzmemek için sükût oluna.

Dostlardan insanlık îcâbı vâki' olan ve muhabbete ters düşen bir iş zuhûr ederse, affedip, onların güzel işlerine bakıla.

Dostlardan son nefes selâmeti için duâ umulur.

Duman, sıcak sıvı ve katı zerrelerden mürekkebdir.

Dil de, baş gibi, devamlı kötü ahlâka yer ve kaynaktır.

Dîn-i mübînde kat'î ve tevâtür ile sâbit olan maddelere tam îtikat edip, müteşâbihatı zâhirinden sarf eylemek [müteşâbihatı zâhir üzere almamak, te'vil etmek] veya onun ilmini Hak sübhânehuya havâle eylemek gerektir. Üzerinde ittifak [icmâ] olan îtikatta şüphe eylemeyeler.

Dinden nasibi olmıyan kimse, kurb [yakınlık] ve marifetten [tanımaktan] nasıl hisse alabilir.

Dinde Ebû Hanîfenin ve eshâbının kavlleri mûteberdir. Ehl-i tarihin kelâmları mûteber değildir.

Dinde haraç [zor şey] yoktur.

Dînül mer'i dînü halîlihi. “Kişinin dîni, arkadaşının dîni gibidir.”

Deynden bir dankı sahibine vermedikçe, sâlih mümin Cennete giremez.

Deynden [borcundan] bir dankı sahibine vermek, pek-çok dirhem sadaka vermekten daha iyidir.

Deynden [borcundan] bir dank gümüşü sahibine vermek, altıyüz kabûl olunmuş ve makbûl [nâfile] hacdan eftaldir.

Dünya hayatı çok azdır. Ve ebedî azâb buna [buradaki küfre] karşılıktır.
Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri