ELİF - A-E-İ-Ü

Âbâ ve ecdat [baba ve dede]ların îmanını taklîd etmek, îman-ı taklîdidir ki, mûteber değildir.

Abdestte, ayak parmakları arasını sol elin küçük parmağı ile tahlîle murâat [riâyet] edeler

âdâb-ı Nebeviyyede tehâvün edeni [Peygamberin âdâbında gevşeklik göstereni] ve süneni Mustafâviyyeyi [Peygamberin sünnetini] terk edeni ârif zannetme. “CÜNEYD”.

Âdâba riâyetsiz hizmetin faydası yoktur.

Âdem aleyhisselâmın hilkatinden [yaratılmasından] beri yedi bin yıl tamam olmadı.

Âdem aleyhisselâm su ile toprak arasında iken, Resûlullah ilm-i ilâhîde Peygamber idi.

Âdem aleyhisselâmın mebde-i te'ayyünü tekvîn sıfatıdır.

Âdem aleyhisselâm âlem-i şehâdete gelmezden mukaddem [madde âlemine gelmezden önce] vücûda gelen zuhûrât-ı misâliyesi. [Görünen misâlleri].

Âdem aleyhisselâmdan evvel geçen Âdemlerin vücûdları âlem-i misâlde idi. Âlem-i şehâdette [madde âleminde] ilk mevcut olan Âdem aleyhisselâmdır ki, sıfatı Cemiyet üzere mahlûktur. Çok vasflar sahibidir.

Âhıret dâr-ı cezâdır [karşılık yeridir]; dâr-ı teklîf değildir [emirlerin verildiği, mükellef kılınan yer değildir].

Âhiret mevcûdâtının [âhıret varlığının] mebde-i te'ayyünleri, kemâlât-ı mufassala-i zâtiyye-i mukaddeseler olup, [varlığa başlangıç olan kemâlât [olgunluk], mukaddes zâtın açılmış, mukaddese-i zâtiyyesi olup,] ism ve sıfatları değildir.

Âhıret muamelatı [âhıret işleri] zıllerden değildir.

Âhırette azâbın ve mükâfâtın devamlı olduğunu bilenlerin nazarında, birkaç günlük belâ ve mihnet, devamlı rahata sebep olduğundan, ayn-i rahattır [rahatın tâ kendisidir]. İnsanların dedi-kodularına bakmazlar.

Âhıret azâbı hakkında Peygamberlerin sözbirliği var iken, felsefecilerin sözlerine îtibar olunmaz. Bu azâb aklî değil, hissîdir. [Bizzat tadılacak şekildedir.]

Âhıreti istiyene, Allahü teâlâ, keremi ile, din ve dünyasına kâfîdir.

Âhıretin yaratılış ve mevcûdiyyetine, dünyanın yaratılış ve mevcûdiyyetini mukâyese etmek mümkin değildir.

“Âhır zamanda bir kavm zuhûr eder ki, râfizî diye adlandırılır. İslâmı terk ederler. Onları öldürün ki, onlar müşriktirler.” Hadis-i şerif.

Âhıreti verip dünyayı almak ve Haktan halka yüz çevirmek cünûn ve sefâhettir, [delilik ve akılsızlıktır].

“Âhır zamanda, ümmetime, sultânlardan mihnetler isâbet eder. Fakat, o mihnetlerden şu kimseler kurtulur ki, ilim ve amelin arasını, üstünlük ve mükemmelliğin arasını birleştirip, üsûl ve fürûdan tafsil üzere Hak teâlânın dînini bilip, şeriatin emrinin îcâbı üzere, nefsi için amel eylemeye. Dîn-i hakkı tahsilde [ele geçirmekte] dili, eli ve kalbi ile mücâhede ede [uğraşa]. İşte o kimse, geçmiş olan saadetlere ulaşmış olmakla, kurtulanlardan olur. Ve dahî şu kimseler kurtulur ki, Hak teâlâya ârif olup, sükût eyleyip, eğer hayrı haber veren kimseyi görürse, ona muhabbet eyleye. Ve eğer bâtılı işleyen kimseyi görürse ona buğz edip, onunla görüşmeye. İşte bu kimse de zaman ehlinin îmanının zaafı sebebiyle, açığa çıkaramayıp, içinde gizlemek sebebiyle kurtuluşa erer.” Hadis-i şerif.

“Âhır-zamanda bir kavm zuhûr eder ki, Sultan meclislerinde hazır olup, Allahü teâlânın hükmünün zıddına hükm ederler ve yasak etmezler. Allahü teâlânın lâneti onların üzerine olsun.” Hadis-i şerif.

Gökteki melekler, yeryüzünde, Allah için bir araya gelen bir-iki kişinin bulunduğu yere imrenirler.

Âgâhlık [uyanıklık], Allahü teâlâ ile bâtının huzurundan ibârettir. İlm-i huzurîye benzer ki devam lâzımdır.

Âfâk ve enfüsün ötesinde zıl yoktur. Asâlet nisbetine başlamak vâkı' olur.

Âfâk ve enfüste zâhir olan eşya, Hak teâlânın varlığına ve kemâl-i kudretine delâlet [işaret] edici âyetlerdir.

Âfâk ve enfüsten geçmek, bir emr-i vicdânîdir ki, kimse ondan geçmedikçe, onun mânasını tâm mânası ile idrâk edemez. “Tatmıyan bilmez.” Âfâk ve enfüsten tamamen geçip, şü'ûn ve îtibarâttan seyr ile zâtın mahiyetine resîde olalar [kavuşalar].

Alın, saadet ve şekâvetin açığa çıktığı yerdir. Kalb, ilimlerin ve sırların mahallidir.

Ayakların zinâsı, şeriatin yasak ettiği yere (haramlara) gitmek. Gözlerin zinâsı, şeriatin yasakladığı (haramlara) bakmaktır.

Âyine-i bâtınınızı mâh gibi mülâhaza ederim ki [bâtın (kalb) aynanızı ay gibi mülâhaza ederim ki], güneşe tekâbülünde, dolunay gibi [bedr-i kâmil] kâmil olmuştur.

Aynada hoşa giden sûretin görünmesi, hâricde hakîkî görmek gibi te'sîr eder.

İbrâhîm aleyhisselâm, Habîbullahın ümmetine dahil olmayı temennî buyurmuştur.

İbrâhîm aleyhisselâmın şânının yüksek oluşu, Hak teâlânın düşmanlarından teberrî etmek [kaçınmak] vâsıtasıyladır.

İbrâhîm aleyhisselâm Halîlullahdır.

İbrâhîm aleyhisselâmı salâtta tahsîs eylemek, [namazda teşehhüdde anmak], onun şânına tâzîm içindir. Ondan sonra gelen her Peygamber, o büyük Peygambere uymakla emrolunmuştur.

İbrâhîm aleyhisselâmın vilâyeti, vilâyet-i İsrâfildir.

İbrâhîm aleyhisselâmın mebde-i te'ayyünü, ilim sıfatıdır.

İbrâhîm aleyhisselâmın mebde-i te'ayyünü, te'ayyün-i evvel-i vücûdîdir.

İbrâhîm aleyhisselâmın mebde-i te'ayyünü hıllettir ki, te'ayyün-i evvel olan hubbın muhîtidir. [Muhabbetin muhîtidir.] Ve o merkez ve muhîtin tamamı ki, sûreti misâlîde dâire gibidir. Te'ayyün-i evveldir. Onun en şerefli ve ilk eczâsı merkezdir ki, sevgi (hub)den ibârettir. Muhît-i dâire o merkezin zıllı gibi ve ondan ileri gelmektedir. O muhîte te'ayyün-i sânî demek mümkindir. Ammâ, keşf ile görülmekte, bu te'ayyün iki değildir. Hubbî ve hilleti [muhabbeti ve dostluğu] içine almış olarak birdir. Te'ayyün-i sânî, nazar-ı keşfîde, te'ayyün-i vücûdîdir ki, te'ayyün-i evvel-i hubbînin zıllı gibidir. Zıll-ı şey çok olur ki, kendini asl şey gibi gösterip, sâliki kendine cezb eder. Te'ayyün-i evvel, te'ayyün-i vücûdî veya te'ayyün-i hubbî zan olunur.

İbrâhîm bin Şeybân, meşâyıh tabakasındandır.

İbrâhîm Havvâs, Allahü teâlânın zikrini işitirken, kendinden geçmiş olup, bir hafta sonra, ruhunu teslim eyledi.

Ebû Bekrin fazîleti, îmanda ve çok mal vermekte, nefsini bu yolda hizmetci etmekte, öncekilerin öncesi olması yoluyladır.

Ebû Bekr ile Resûlullah esrâra müte'allik kelâmı konuşurken, Ömer geldikte, konuşma üslûbunu ve beyan edilen esrârı değiştirdiler. Osman geldikte, aynen üslûbu değiştirdiler. Ali geldikte başka bir üsûl ile tâbir buyurdular. [Yâni yine değiştirdiler.] Bu hâl gösteriyor ki isti'dâtların başka başka olması mukarrer (âşikâr) ve fıtratın tegâyürü (değişmesi) vâkı' ve mûteberdir.

Ebû Bekr hakkında, Resûlullah : (Allahü teâlânın benim kalbime akıttığını, Ebû Bekrin kalbine akıttım) buyurmuşlardır.

“Ümmetimin ümmetime en merhâmetlisi Ebû Bekrdir.

Ebû Bekr, Enbiyâdan sonra, insanların en eftalidir.

Ebû Bekrin îmanı, ümmetin îmanı ile ölçülse, ziyâdedir [ağır gelir], hadis-i şerifindeki ziyâdelik, îmanın parlaması ve nûru îtibariyledir. Fazlalık, kâmil sıfata âiddir.

Ebû Bekrden Fârûkun inhitâtı, Resûlullahdan Ebû Bekrin inhitâtından ziyâdedir. [Ömerın Ebû Bekrdan farkı, Ebû Bekrin Resûlullahdan farkından daha fazladır.]

Ebû Bekr hakkında, Resûlullah buyurdular ki: “Ömerin tekmil hasenâtı, Ebû Bekrin bir hasenesidir.”

Ebû Bekr hakkında, Resûlullah buyurdular ki: “Hak teâlânın bana ihsân eylediği, esrârın tamamını, Sıddîkın kalbine döktüm.”

Ebû Bekr-i Sıddîk ki, Enbiyâdan sonra eftal-ı beşerdir. [Peygamberlerden sonra insanların en üstünüdür.] Onun dahî başı bir Peygamberin ayağı altındadır.

Ebû Bekrın fazîleti.

Ebû Bekr isti'dât [kâbiliyyet] ve taklîdleri vâsıtasıyle, Resûlullahı derhâl tasdik eyledi.

Ebû Bekr, makam-ı İbrâhîmin fevkindeki makam-ı hâssaya dahil oldu.

Ebû Bekr fenada ferd-i kâmil idi.

Ebû Bekr, bu ümmetin en önde geleni, merhametlisi, eftalidir.

Ebû Bekr, Resûlullahın sehvini, kendi sevabından daha iyi bilip, onun sehvini taleb buyurup; (Yâ leyteni sehve Muhammedin , keşke Muhammed aleyhisselâmın bir sehvi olsaydım) buyurmuştur.

Ebû Bekrın mebde-i te'ayyünü, ismlerin zıllerinin dâiresinin üst noktasıdır.

Ebû Bekr hutbede buyurdu ki; Resûlullahdan işittim ki, gerçekten şüphesiz ki, insanlar bir kötülüğü gördükte, onu tagyir eylemeseler [ortadan kaldırmasalar], onun cezâsını Allahü teâlâ, onlara da tâmîm eder [Bu cezâya onlar da dahildir], buyurdu.

Ebû Bekr bir kimseyi Kur'an-ı kerim okurken ağlıyor görüp, bizler dahî, bunlar gibi ederdik. Lâkin kalblerimize kasvet arız oldu, buyurdular.

Ebû Bekr, “beni bu iki sevbim [elbisem] ile tekfîn edin [defnedin]” diye vasıyet eylemişlerdir.

Ebû Bekr-i Sıddîkın ve belki bütün sahâbenin şemâil-i şerifesi, geçmiş Peygamberlerin kitaplarında gelmiştir. (Zâlike meselühüm fit-Tevrâti ve meselühüm fil-İncîli.) [... Onların hâlleri, şerefleri, böylece Tevrâtta ve İncîlde bildirilmiştir... (Eshâb-ı kirâm: 7)]

Ebû Bekr-i Sıddîka otuzüçbin kişi kendiliğinden ve seve seve bî'at ettiler. Ebû Bekr buyurdu ki, (Aczini bilmek, anlamaktır. [Asl idrâk, kendinin aczini bilmektir.]). Ebû Bekrın vilâyet tarafından münâsebeti, İbrâhîm aleyhisselâma; nübüvvet tarîkiyle (yoluyla) Mûsâ aleyhisselâmadır.

Ebû Bekr kemâlât-ı Muhammediyyeye yükselmiş, vilâyet-i Mustafaviyyeye dahil olmuştur.

Ebû Bekrın mebde-i te'ayyünü, hakîkat-i Muhammedînin zıllıdir. Bu sebeple vârisân-ı Peygamberin [Peygamberin vârislerinin] eftalidir.

Ebû Bekr Tamistânî demiştir ki, tesavvuf ızdırabdır. Sükûn gelince, tesavvuf kalmaz.

Ebû Ali Dekkak, Ebûl Kâsım Kuşeyrîye, rü'yâda dedi ki; “Dünyaya geleyim de... [dünyalık için değil] nâsı (insanları) uyandırmak için, insanın başlangıç ve sonunu bilmesi lâzım geldiğini duyurmak için..]”

Ebû Hüreyre buyurmuştur ki, “Resûlullahdan iki ilim edindim ki, birini beyan eyledim [açıkladım]. Diğerini âşikâre eylesem [açığa çıkarsam] öldürülürüm. O ilim, ilm-i esrârdır ki, herkesin idrâki ona yetişemez.”

İbn-i Sînâ kısa görüşlü olduğundan, islâmiyetten pay alamadı. Sonunda felsefe pisliğinde kaldı.

İbn-i Sînâ ve Fârâbi, akıl, nefis, ruh ve maddenin başlangıcı olmadığını söyleyip, gökleri ve muhteviyâtını kadîm bilmişlerdir.

İbnül vakit, erbâb-ı kulûba (kalbleri hâlden hâle değişen Evliyâya) denir ki, kalbi temkîne ulaşmamıştır. Ebül-vakit, kalbi ve nefsi temkîne ulaşmıştır. İbnül vakit, erbâb-ı tecelliyât-i sıfâtiyyeye, ebül-vakit, erbâb-ı tecelliyât-i zâtiyyeye mazhardır.

Ebrârın ibâdetleri, korkarak ve tama'kârlık ederek, nefsleri ile alâkalıdır.

İblis, melekûtun muallimi lakabiyle lakablı, tâat ve ibâdetlerinde de büyük şân sahibi idi.

İblis-i la'în ki, her kötülük ve dalâlete menşe' [kaynak]dır. Ademde mevcut hünerlerden nasipsizdir.

“Cebrâîl aleyhisselâm bana geldi, dedi ki: Yâ Muhammed! İstediğin gibi yaşa, muhakkak öleceksin. İstediğini sev, muhakkak ondan ayrılacaksın. İstediğini yap, muhakkak karşılığını göreceksin”. Hadis-i şerif.

İttibâ'i sünnete say' edip [Sünnete yapışmaya gayret edip], tâat vazîfesi ile zamanı değerlendirmeye tam gayret edeler.

El isnânü mütegayyirâni kadiyya-i mukarreredir. [İki şey birbirinden ayrıdır hükmü, değişmez kâidedir.]

Eser, birşeyin mahiyetine âid olan, eserlerden ibârettir. Meselâ ateşin yakması gibi.

İctihâd ve kıyâs, bid'at değildir. Zîrâ kıyâs ve ictihâd nasların mânasını açığa çıkarır. Emri arttırmaz. [Yâni ictihâd ile emirler artmış olmaz.]

İctihâd, Resûlullah zamanında da mevcut idi.

Ecel-i müsemmânın herkes için takdim ve te'hîri [öne alınması veya gecikmesi] mümkin değildir.

İcmâ-ı ümmet, Eshâb-ı kirâm zamanına âiddir.

Uzak düşmüş ahbâbı hayr duâ ile yâd edeler.

Hadis-i şerifler ile amel ederek, ulemâ-i müctehidînin fetevâsıyla haram kılınmış, mekruh ve menhî olan emri irtikâb eylemek, biz mukallidler için câiz değildir. [Ehâdis ile amel bize câiz değildir.]

İhsân her yerde övülmeye değer. Bilhâssa akrabâya ve komşulara olunca daha iyidir.

Ahkâm-ı ictihâdiyye kat'î değildir. Amele bağlıdır. Îtikatı isbât edici değildir. Ahkâm hakkında üçbin hadis-i şerif vardır.

Ahkâm-ı fıkhıyye zarûrîdir.

Allahü teâlâdan gelen din ile bütün insanlar mes'ûldür. Bu din, bütün insanlara gelmiştir, bazı şahslara değil.

Ahkâm-ı şer'ıyyede hükm ve işlerde nesh ve tebdîl [yürürlükten kalkma ve değişiklik] olmuştur.

Ahkâm-ı şer'ıyyeyi kendi aklıyle anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen kimse, nübüvveti inkâr etmektedir. [Peygamberliğe inanmamış olur.] Onunla konuşmak akıl işi değildir. [Deliliktir.]

Ahkâm-ı şer'ıyye, ilâhî emirler ve yasaklardır. Hitâb-ı ezelîdir ki, Allahü teâlânın kelâm sıfatına te'alluk eder.

Ahkâm-ı şer'ıyyenin isbâtında, Kitap, sünnet, müctehîdlerin kıyâsı ve icmâ-i ümmet mûteberdir.

Ahkâm-ı şer'ıyyenin cümlesinde hafîfletme vardır. Ve kolaylığın tamamı ve suhûlet mevcûddur.

Ahkâm-ı şer'ıyye ile süslenmek müyesser olunca, dünya mazarratından, kötülüklerinden kurtuluş hâsıl olur.

Ahkâm-ı şer'ıyye ile tam bezenmek, ibâdetleri yapmakta ve yasaklardan kaçmakta kolaylık, nefsin fânî olmasına bağlıdır. Bu da sofiyyenin hizmetine bağlı ve onların muhabbetine âiddir.

Ahkâm-ı şer'ıyye, nîmete Şükretmeyi açıklamaktır.

Ahkâm-ı şer'ıyyenin ortadan kaldırılması ilhad ve zındıklıktır.

Ahvâlden maksad, hâllere tutulmuşluğun değişmesidir.

Bâtınî hâller ve mânalar, misâller şeklinde açığa çıkar ki, idrâke yakîn ola. Ahvâl ve mevâcîd [hâller ve vecdler] matlûbun, ele geçirilmek istenilenin başlangıçlarıdır. Maksad değildir.

Ahvâlden bir hâl hâsıl olursa, üzülmeye ve sevinmeye değmez. Maksûd [ele geçirilmek istenilen] bîçûn ve bîçûnenin [ötelerin ötesi, anlaşılamaz olanın] hâsıl olmasıdır.

Ahvâlin [hâllerin] en doğrusu, şeriat üzere istikâmettir. [En güzel hâl, şeriate uymaktır.]

Ahvâl ve mevâcîde tâlib olan kimseler mâsivâya tutulmuştur.

Ahvâl ve mevâcîd [hâller ve vecdler] lehv ve la'b'e [oyun ve eğlenceye] dahildir.

Ahvâl ve mevâcîd ve müşâhedât ve tecelliyât, başlangıçta ve arada meydana gelir.

Ahvâl, kalbin telvînlerindendir.

Ahvâl ve mevâcîdin [hâllerin ve vecdlerin] meydana gelmesine sebep, zâtın zikrinde, ismleri ve sıfatları düşünmektir.

Ahvâl [hâller] bâtın içindir. O hâlleri bilmek ise zâhir içindir.

Ahvâlin husûli matlûbdur, ilmi değil. Bazı cemaate bu ilmi ihsân ederler, bazısına etmezler. İkisi de vilâyettedir.

Ahyâ ve emvât [diriler ve ölüler] vusûlde [yetişmekte] müsâvidirler.

İhtiyâc, insanın hâssa-i zâtiyyesidir. [Aslının özelliğidir.] Belki güzelliğindendir.

İhtiyâc noksanlığı gösterir. Alâmeti imkândır. [Mümkin-ül-vücûd sahibidir.]

İhtiyâc vaktinde, sebeplere yapışmayıp, bu yol ile zarar hâsıl olursa, âsî olurlar.

İhtilât-ı halk [halk ile görüşme], eğer onların hukûkunu yapmak niyyeti ile olursa, zikrolur.

İhtiyâr-ı abd [kulun ihtiyârı] zayıftır dedikleri söz, eğer Hak sübhânehunun ihtiyârına nisbetle olursa, doğrudur. Yok eğer, kul, yapmasına memur olduğu işe ihtiyârı kâfî değildir, mânasına olursa, sahih değildir. Zîrâ, gücü yetmiyecek şey teklîf edilmedi.

Ehâss-ı havâstan [Seçilmişlerin seçilmişinden] beşer sıfatının kaldırılması mümkin değildir.

Ehâss-ı havâs, zulmânî ve nûrânî perdelerden halâs ve şühûd ve müşâhededen kurtulmuşlardır.

Ehâss-ı havâs [seçilmişlerin seçilmişleri], en yüksek dereceye çıksalar, yine başları Peygamberlerin ayağı altına kadardır. Aynı seviyede olmak mümkin değildir.

İhlâs-ı şerif sûresinin tefsîri.

İhlâs ile yapılan bir iş, senelerle yapılan ibâdetlerin kazancını hâsıl eder.

İhlâs, fenasız ve muhabbet-i zâtiyesiz tasavvur edilemez.

İhlâs, zorlayarak ve külfetli olarak müminlerin avâmında tahakkuk edebilir ki, böyle ihlâs devamlı değildir. Bu ihlâsı elde edenler muhlistir. Uğraşmadan, zorlamadan, külfetsiz olarak ihlâs, devamının husûlinde der-kârdır (lâzımdır) ki, Hakk-ul-yakîn mertebesidir. Devamlı ihlâs sahibi muhlâstır.

İhlâsın hakîkatine erişmiş olan, tarîkte [tesavvuf yolunda] lâzım olan uğraşmaktan kurtulmuştur. Her ne işte olursa olsunlar, Allahü teâlâ içindir. Niyyet etsinler, gerekse etmesinler. Niyyetin lüzûmu ihtimal olan şeydedir. Onların nefsleri, Allahü teâlâ için feda olmuştur. Ben demeyi şirk bilirler. Evvelce ne ettiler ise, kendi nefsleri için ederlerdi. Ve niyyete muhtaç değiller idi. Şimdi de, niyyete muhtaç değillerdir. Böyle bir ârife eziyyet edip, edebsizlik etmek, Hak sübhânehu ve teâlâya edebsizliğe varır. Zîrâ ona nisbet olunanlar, külfetsiz Cenâb-ı Hak teâlâya nisbet olurlar. Her-gâh, o ârifin amâli bî ihtiyaç [ihtiyaçsızlık] değildir. Lâkin fîl-hakîka Hak teâlânındır. Bu kıyâs üzere onun, Mevlâsı celle ve âlâya tâzîm ve itaat olunup, bu îtibarla, Kelâm-ı Mecîdde vârid olmuştur ki, meâlen: “Resûle itaat eden, Allahü teâlâya itaat etmiş olur.” Nisâ sûresi 80.ci âyeti.

Ahlâk-ı reddiye [kötü ahlâk], ademin [yokluğun] kötülüğünden ötürüdür.

Edeb-i vâhide [bir edebe] riâyet ederek, tenzîhî mekruhtan kaçınmak, zikir, fikir ve murakabeden eftâldir.

Bî-edebin [edebsizin] hiçbiri, Allahü teâlâya vâsıl olamamıştır.

Ezan kelimelerinin mânası.

Ezandan sonra, (Veb'ashü mekâmen Mahmûden illezî ve' adtehü, inneke lâ tuhlifül mîâd) demek, rivayet edilen mühim bir haberdir. Ecr ve sevaba kavuşmak içindir. Yoksa Allahü teâlânın vaadi, elbette vuku'a gelecektir.

“İzâ ra'eyte lî tâliben fe-kün lehü hâdimen” hadis-i kudsî. [Bana tâlib olan, beni isteyen birini gördüğün zaman, ona hizmetci ol!]

İz'ân-ı kalb [kalb anlayışı] olmadıkça, yalnız bilmekle îmana vusûl olmaz [kavuşulmaz].

İrâde, rızayı gerektirmez. Zîrâ, küfür ve isyânlar, Hak celle ve âlânın murâdıdır. Fakat, mardîsi [beğendiği] değildir.

İrâdeden hurûc edip [kendi irâdesini terk edip], Hak teâlânın irâdesine teslim olalar.

İrâdenin ortadan kalkması, vilâyetin şartıdır. Mânevi kuvvetlerin cezbesi olmadıkça, sâdece sûrî ameller ile, nasip olmaz.

İrâde, iki eşidden birini seçmektir. Bir yerde eşidlik yoksa, irâde de olmaz.

İrâdenin sarf'ı abdden vâki' olup, [Kul irâdesini sarf edip,] Allahü teâlâ (dilerse) halk eder.

İrâde aslında [bizzât] kemâl sıfattır. Onun çirkin olması, çirkinlik ile alâkasındandır.

İrâde olmayıp, insanlar mecbûr olsaydı, dünyada zâlimlerin kınanması [kötülenmesi], isyân edenlerin cezâlandırılması olmazdı.

İrâde, işlemek ve işlememekten [yapmak ve yapmamaktan] birini tercîhdir ki, kudretten sonradır. Yaratmaktan öncedir. Eğer, irâde kabûl olunmasa, mecbûriyet lâzım gelir. 3/25

Erzâk-ı ibâde [kulların rızklarına] Allahü teâlâ kefildir. Eğer az bir çalışmakla tahsîli mümkin olursa ne âlâ, ne güzel. Ve illâ ardına düşmeyeler.

Erbâb-ı kulûbun ahvâlleri telvîn üzeredir. Onlar eshâb-ı telvîndir.

Erbâb-ı telvînde müşâhede, gerçekten görmek mânasına bir tabîr değildir. Bunlarda sıfât-ı tecelliye-i mütelevvine, mükâşefe ile tabîr olunur. O bakımdan bunların müşâhede demesi, gerçek görme değildir.

Arz-ı ribâtta [muhârebede] edâ olunan, namaz ikibin kere bin (iki milyon) namaza müâdildir (eşteğerdir). “Hadis-i şerif”.

Ervâh ve berzah-ı sugrâ [Ruhlar ve ruhun mahşere kadar kaldığı âlemler] bahsleri ziyâde nâziktir. Bu bâbda zan ve tahmîn ile konuşmaya 'ret eylemeyeler. Nas'lar ile sâbit olanlara kısaca îman eylemek lâzımdır. Onun tafsîlini Allahü teâlânın ilmine havâle eyleyeler.

Ervâh-ı mükemmel [olgun, üstün kişilerin ruhları] kadîm değildir.

Ervâh-ı mükemmel [olgun kimselerin ruhları, Evliyâ ruhları], bedenleri ile görünürler ki, bu, Tenâsuh (ruhun diğer bedene geçmesi demek) değildir.

Ervâh-ı mükemmel [olgun ve üstün kimselerin ruhları], Allahü teâlânın dilemesi ile, cesed şeklinde görünmüş, acâib şeyler yapmışlardır.

Ervâhın [ruhların] müşâhedesi kemâl değildir. Kemâl, bâtının mâsivâyı bilmekten ve görmekten kurtulması [unutması]dır.

Ez gubâr-ı nâka-i Leylâ ki Mecnûn sâlehâ çeşm ber reh dâşt, girdi zin beyâbân ber nehâst. [Mecnûn Leylânın yolunu beklerken, yıllarca çöle baktı. [Yol gözledi]. Çölden bir toz kalkmadı.]

Üserâ-i Bedrin [Bedr esîrlerinin] katline Fârûk hükm etmişti. Vahy, Fârûkun re'yine muvâfık geldi.

Esbâb [sebepler] ve vesâil [vesîleler] cimâddır. [Cansızdırlar.] Kendileri gibi bir gayri de te'sîr ederek onu meydana getiremezler. Onların ötesinde bir kâdir vardır ki, anı buyurur. Akıllılar, cimâdda gördükleri fiilden, fâil [yapan] ve muharrik [hareket ettirici] den haberdâr olur. Cimâdın fiili, akıllılar indinde, fâili hakîkî fiiline perde olmaz. Belki fâile delîl olur. Akılsızlar, fiil cimâdâtın işidir, der.

Esbâbın ref'inde [sebeplerin kaldırılmasında], hikmetin yok olması vardır ki, onun zımnında [arkasında] maslahatlar [faydalar] olabilir.

Esbâb [sebepler] vardır. Lâkin hakîkî müessir Allahü teâlâdır [Onun fiilidir].

Esbâbın [sebeplerin] te'sîrine râzı olmak lâzımdır. Bu te'sîri de, o sebebin vücûdi gibi, Allahü teâlânın yaratması ile bilmelidir.

Esbâba mübâşeret [sebeplere yapışmak] tevekkülü bozmaz. Te'sîri Allahü teâlâdan bilip ve itimat Ona olup, sebepleri kat'î olarak ortaya koyalar. Sebeplerden kat'î olarak kurtuluşa çâre yoktur.

Esbâb [sebepler] behânedir. Kudretin örtüsü olmaktan gayri değildir.

Esbâb [sebepler] üçtür: Vehmî, terk edilmesi lâzım olan sebepler. Kat'î olarak bilinenlerin yapılması vâcibdir. Şüphe ve zanlı olanların yapılması zanlı ve şüphelidir.

Esbâba [sebeplere] yapıştıktan sonra, sebepler dolayısiyle, Hak teâlâ eser halk ediyor.

Hak teâlâ sebepleri kendi yaratmasına örtü ve koruma kılmıştır.

İstidrâc, kâfirlere nefslerinin sefâları [cilâlanması] vaktinde, gaybî [fen ve akıl dışı] işlerin meydana gelmesidir.

İsti'dâd [kâbiliyyet], Allahü teâlânın ihsânıdır.

İsti'dâdı [kâbiliyyeti] kalb ve ruh mertebesine olan bir kimseyi, tesarruf sahibi olan pîr, daha üst mertebeye ulaştırmaya kâdirdir.

İsti'dâd başkalarına geçebilir.

İstihâreler tekrar tekrar (yedi defa) yapıla. İlticâ ve tezarru' eyleyeler. Eğer, zahmetsiz kalbde arzu ve sînede açılma hâsıl olursa, o emre müteveccih olalar.

İstihârede, bir emrin [arzunun] hâsıl olmamasından ve rü'yâ görmemekten ve kanaat hâsıl olmamasından, dağınık fikirde olmayınız. Zîrâ, vilâyet ve kurb, ona bağlı değildir. Ve herbirinin yokluğu kemâlde sebep-i noksan olmaz. Yüksek himmet sahibi olup, en yüksek maksada ulaşmaya teşebbüs ediniz. Hasenâtlar fazla bulunsun, gerekse bulunmasın. 5/73

İstigfâr, belâların ve sıkıntıların [şiddetli] kaldırılması için, faydalı ve mücerrebdir. [Tecribe olunmuştur.]

İstigfâra sabah ve akşâm devam lâzımdır. Bir kimse, yirmibeş kere dese, beytinde [evinde], ehlinde [âilesinde], dârında [memleketinde ve şehrinde] ve bulunduğu beldede, istenmiyen birşey ile, karşılaşmaz.

“Estagfirullah el'azîm ellezî lâ ilâhe illa hü vel-hayyel kayyûme ve etübü ileyh”. Her tevbeyi ve namazları müteâkib okumalıdır.

İstikâmet, kerâmetin fevkıdir [üstüdür]. Cem'ıyyet ve istikâmet üzere olalar. 4/151

El-istikâmetü fevkal kerâmeti. [İstikâmet, kerâmetin üstündedir.] “Hûd sûresi sakalıma ak düşürdü.” Hadis-i şerif.

İstifsar [birşeyin hikmetini sormak] için duraklamak zem' olunmuş değildir. Melekler, sorma yoluyla, Âdem aleyhisselâmın hilâfet vechini arz eylediler.

Esrârın [sırların] çoğu kayda ve kitaba gelmez. Sohbet ve konuşmaya bağlıdır.

İslâm, îman üzerine atf olunduğu [bağlandığı] mahallerde, îman, kalbin tastîki, islâm, görünürde teslim olma mânasınadır.

İslâmın aslı, ehl-i sünnetin bildirdiği gibi îtikadı düzeltmek ve ahkâm-ı şer'ıyyenin yapılmasıdır. İslâmın kemâli, ehl-i sünnetten olan sofiyyenin sülûk-i tabakınca [uyarınca] tasfiye ve tezkiyeye bağlıdır. Bu üç erkâna muhâlif olan meşakkatli riyâzet [nefsin arzularını yapmamak] ve sıkıntılı mücâhedeler [nefsin istemediklerini yapmak] mâsiyyettir.

İslâmın sûretine uymak insanı kurtarmaz. Yakîn hâsıl eylemek lâzımdır. Ammâ, bu durumun yakîn olması nerede. Belki vehm bile değildir. Akıllılar tehlike ânında vehme dahî îtibar ederler.

İslâmın ve küfrün ahkâmını müteşebbis olan dahî, müşrîktir. Küfürden teberrî [kaçınmak], islâmın şartıdır.

İslâmın binâsı, beş şey üzeredir. Evvelkisi, Vahdâniyyet-i Bârî ve risâlet-i Muhammedîyi ikrâr. [Allahü teâlânın bir olduğunu ve Muhammed aleyhisselâmın risâletini kabûl etmek]. İkincisi, beş vakit namazı edâ. Üçüncüsü, malın zekâtını edâ. Dördüncüsü, mübârek Ramazan orucudur. Beşincisi, hacc-ı beytil haramdır. [Hacca gitmektir].

İslâmın beş şartından birine halel gelirse, islâma halel gelir. [Biri yapılmazsa, o şart yapılmadığı için, islâmiyet eksik olur.]

İslâmın alâmeti, küfür ehline [kâfirlere] düşmanlık ve onlarla inattır.

İslâm ve küfür birbirinin zıddıdır. Birini kabûl etmek, diğerini red mânasına gelir.

İslâmiyet o derece garîb olmuştur ki, küfür ehli, açıkça, küfür ahkâmını, İslâm beldelerinde yapmaya râzı olmayıp, isterler ki, ahkâm-ı islâmiyye tamamen sona ere. Müslümanlardan ve müslümanlıktan eser kalmıya.

İslâm garîb olmuştur ve gittikce de ziyâde garîb olur. Yeryüzünde Allah diyecek kimse kalmasa gerektir.

İslâm-ı hakîkî, nefs-i emmârenin inkıyâdına [teslim olmasına] bağlıdır. Nefsin itminânından evvel kalbin tastîki ile hâsıl olan islâma, islâm-ı mecâzî derler.

İslâm-ı hakîkî, makamât-ı sülûkun tayyından sonra [sülûk konaklarının geçilmesinden sonra] ve nefsin itminânından sonra hâsıl olur ki, bahs edilen bu kemâller ism-i zâhire teâlluk eder.

İslâm-ı hakîkî ile müşerref olduktan sonra, nübüvvet kemâlâtından nasip almaya isti'dâdlı olur.

İslâm-ı hakîkî, küfr-i tarîkatten sonra hâsıl olur ki, [nefsin mutmainne olmasından sonra hâsıl olur ki], bu İslâm ve îman zevâlden mahfûzdur. [Yok olmaktan korunmuştur.]

İslâm-ı hakîkî, ârifin yolunun dönüşsüz olması ve tam olgunluğun asla katılmış olmasıdır.

İslâm, uyanıklık yoludur ve netîcesi tenzîhdir.

İslâm-ı tarîkat, cem'ül cem' makamı olup, küfür tarîkati müteâkip hâsıl olur ve halkı Hak sübhânehudan ayrı görüp, zikir ve namaza rağbet eder.

İsm, ismlendirilenin aynasıdır. Şühûd vaktinde ayna gizlidir. Ve zâhir olan, hemen aynada görünendir. İsmle vukû' bulmayı, zat ve müsemmâ ile tahakkuk zannederler. Ve bu benzetmek ve aynanın gizli olması sebebiyle, tamamen gizlenmiş sıfata, zattır, derler. Zat ile sıfat, birbirinden, ilimde ayrılmıştır derler. Lâkin hak olan budur ki, Allahü teâlânın sıfatları, hâricde ayrıca vardır.

İsm ve mâna ve diğer elfâzın [sözlerin] Hak teâlâ hakkında söylenmesi, ifâde edecek söz bulunamadığındandır. Hak sübhânehuyu, lafzın ve mânanın, âfâk ve enfüsün ve tecelliyât ve zuhûrâtın ve tevhîd ve ittihâdın ve müşâhedât ve mükâşefetin ötesinde olmak üzere aramak gerektir.

İsm-i kabîhden [çirkin ismden] sakınmak lâzımdır.

İsm-i ilâhî celle sültânühu ile bekâ eyleyip, hakîkat-i sübûtiyye hakîkat-ı ademiyyenin cânişeni oldukta, ârifte müdir ve mütasarrıf hemen o ism olur. Ve o ismin evsâfı ile muttasıf ve mütehalli [zinetlenen] olur. O ismin hayatı ile hay ve ilmi ile âlim ve sem'i ile semî' ve basarı ile basîr ve kelâmı ile mütekellim ve irâdeti ile mürîd ve kudreti ile kâdir olur. Zîrâ her ism-i ilâhî celle sültânühu esmâ ve sıfatı mütezammındır. Çünki her esmâ zıldir, başkadır. Ve o ismin cüz'iyâtından bir cüzdir. Ârif, zıl yolundan asla bağlanıp, ism-i sâbık renginde ism-i lâhıkın evsâfı ile muttasıf ve ol asldan bu asla mülhak olup, asl-ı sânîden asl-ı sâlise ve ilâ mâşâ Allah mütehakkık olur.

İsm-i zâhirde yalnız sıfatlar olup, Zat-ı teâlâ düşünülmez. İsm-i bâtında, zat-i teâlâ da hâtırlanır.

İsm-i zâhir ile ism-i bâtın arasındaki fark, ilim ve âlim arasındaki fark gibidir.

Her ism-i ilâhî bütün ismleri ve sıfatları kendinde toplar.

Esmâ-i ilâhî, îtibarât-ı zâttan birer îtibardır.

Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının, zâtının yanında hiç kadri ve miktârı yoktur.

Esmâ-i ilâhîden beheri [İlâhî ismlerden her biri], sıfat ve şu'ûnâtı içine alır. Meselâ âlim ismi, hem sıfat-ı ilme, hem şân-ı ilme şâmildir.

Esmâ-i ilâhîden [ilâhî ismlerden] her birinin aslı, şu'ûn ve zâtın yüceliğine ulaşır [nihâyet bulur].

Esmâ-i ilâhî [ilâhî ismler] tevkîfîdir. [Allahü teâlânın bildirmesine bağlıdır. Şeriatte bildirilmeyen söylenmez.]

Esmâ-i ilâhîden [ilâhî ismlerden] her birinin bütün ismleri ve sıfatları toplaması, onlar ile sıfatlanmış olması demek değildir. Belki ismin sıfatlar ile alâkalı olması ve sıfatlar ile şartlanmış olması, kendisinde hâtırlanmaktır. Meselâ, ilmin ismleri kendinde toplaması, hepsine alâkası olması îtibariyledir. Tekvînin câmiiyyeti ilim, kudret, irâde ve gayri kemâl sıfatlarını içine alması îtibariyledir. Sanki ondan alınmıştır. Kudret ve irâdet, hayat ile şartlıdır. Ve ilim için lâzımdırlar. İlmin topladığı şeyler, bu sıfattan alınmıştır. Ve kelâm onları şâmil olduğu îtibariyle içine alır.

İşâ'at-ı fâhişe ve teftîh-i fâsık haramdır. [Fuhşu (fâhişenin fuhşunu) ve fıskı (fâsıkın fıskını) yaymak haramdır.]

Muhammed Eşref, Muhammed Mâsumun mahdûmzâdesidir.

Eşref saat, cevf-i şebdir [gece yarısıdır.]

Eşya esbâba [sebeplere] terettüb ederse de hiçbir şeyde sebep-i mu'ayyen yoktur. [Eşyanın değişmesi sebeplerle olur.]

Eşya ezdâdıyla tebeyyün eder. [Eşya zıddıyla tanınır.]

Eşyayı, Hak sübhânehu, mertebe-i vehmde [vehm mertebesinde] yaratmıştır. Yâni eşyayı bir mertebede îcâd buyurmuştur ki, o mertebenin husûl ve sübûtu ancak hiss-i vehmdedir. Meselâ bir oyuncunun eğlence mahallinde gösterdiği şeyler gibi ve âyinede görülen suver-i eşya gibidir. [Aynada görülen eşyanın sûretleri gibidir].

Eşyanın mebde-i vücûdu, Hak teâlâ ve tekaddestir.

Eşyanın mebde-i te'ayyünü, esmâ-i ilâhînin zıllidir. İsm-i ilâhî mebde-i teayyünün aslı olup, ism-i küllîdir. Mebde-i te'ayyün o küllînin cüz'iyyâtindendir. İsm-i küllînin aslı da şân-ı zatâ olup, zat-ı teâlâda mücerred îtibardır.

Eşyaya hakîkî mâlik odur. Lâkin, zâhirde kendi kullarından her kimi mâlik eylediyse, hesaba çekilme onunla alâkalıdır.

Eshâb ve tâbiîn-i kiram, mücerred sohbet ile, nihâyetsiz kemâlâta vâsıl oldular.

Eshâb-ı kirâm, Peygamberin muhabbeti uğruna, mal ve nefslerini feda eylediler. Makam ve mevkı'lerini terk eylediler.

Eshâbın cümlesi, sohbetin şerefi sebebiyle, ölmeden önce ölmek ile müşerref oldular.

Eshâbın nefsleri, Peygamberimizin sohbetinde hevâ ve hevesten temizlendi. Sîneleri düşmânlık ve kinden pâk ve müberra oldu.

Eshâb-ı kirâmın cümlesi âdildirler. Rivayette, teblîg-i ahkâmda [teblîg edilen ahkâmda] cümlesi birdir. Birinin rivayeti, diğerinin rivayeti üzerine meziyyet sahibi değildir.

Eshâb-ı kirâm vilâyetin en yüksek tabakasındadırlar.

Eshâb-ı kirâmın, Mekkenin fethinden evvel ve sonra, infâk ve mukatele eden cümlesi, Cennet ile müjdelenmiştir.

“Eshâbın bir müd arpa sadakasına verilen sevaba, sâirleri Uhud dağı kadar mal verseler vâsıl olamazlar.” Hadis-i şerif.

Eshâb-ı kirâmın üsûl-i dinde ihtilâfı yoktur. [Îmanda ihtilâfları yoktur.] Var ise fürû'dadır.

Eshâb-ı kirâmın üstünlüğü.

Eshâb-ı kirâm, vahy ile bildirilmeyen husûslarda, o Servere muhâlefet etmişlerdir. Bu ihtilâf, Fa'tebirû (Kıyas yapınız) emrine imtisâle binâ'endir. Zîrâ müctehidin ahkâm-ı ictihâdiyyede, sâirin reyini taklîdi menhîdir [yasaktır].

Eshâb-ı kirâm birbirleriyle devamlı, tam bir muhabbet üzeredir.

Eshâb-ı kirâmın birini dahî kötülemek, dîni kötülemek olur.

Eshâb arasındaki muhârebeler, düşmanlıktan dolayı değildi. İctihâd yüzünden idi. İctihâdda hatâya da bir derece sevap verilir.

Eshâb-ı kirâm arasındaki fitnenin menşe'i, Osmanın katli, Talha ve Zübeyr den kısasın taleb olunmasıdır. Zîrâ, Medîneden, önce onlar çıkıp, kısasın yapılması için gelmişlerdir.

Eshâb-ı kirâm arasında hilâfet, rağbet edilen ve istenilen değildi ki, kin sebebi olsun.

Eshâb-ı kirâma buğz edip, düşman olmaktan ictinâb [çok çekinmek] lâzımdır ki, o buğz hakîkatte Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme buğz olur ki, (Onlara buğz eden, bana buğz etmiş gibidir) buyurmuşlardır. Eshâb-ı kirâma olan tâzîm ve hurmet, aslında o Hayr-ül-beşere olmuş olur. Ve tâzîm göstermemek de böyledir. (Onun Eshâbına, hürmet göstermiyen, Resûlullaha îman etmemiştir.)

Eshâb-ı kirâm sohbet bereketiyle kemâle ulaştı. Ümmetin evliyâsından öne geçtiler.

Eshâbdan Emîr kerremallahü vecheh ile muhârebe edenler, hatâ üzere idi. Hak tarafı Emîrde idi. Fakat ictihâd hatâsı olduğundan, bir derece sevaba nâildirler.

Eshâb arasında taftîl-i şeyhayn [Ebû Bekr ve Ömer radıyallahü anhümayü üstün tutmak] ve muhabbet-i hatanayn [Osman ve Ali radıyallahü anhümaye muhabbet] ehl-i sünnet alâmetidir.

Eshâb-ı kirâmda hâller ve kerâmet fazla miktarda zuhûr etmemiştir. Zîrâ dünya amel yapma yeridir. Âhıret mükâfât yeridir. Eğer amelin karşılığı olan meyvelerden bir kısm bu dünyada ihsân olunursa, âhıret derecelerinin noksan olmasına sebep olur. Bunun için, dünyada amelin meyveleri verilen bazı kimseler görülmüştür ki, ölümü ânında, bu işlerin olmamasını temennî ederler.

Eshâb-ı kirâmdan iki şahsı Müseylemet-ül-kezzâb yakalayıp, birisine sorup, Muhammedin Resûlullah olduğuna şehâdet eder misin dedikte, evet şehâdet ederim ki, Muhammed Resûlullahdır, cevabını vermiştir. Müseyleme yine suâl edip, benim dahî Resûlullah olduğuma şehâdet edermisin dedikte, evet dedi. Onu bırakıp, ikinci şahsı getirtip, Muhammedin Resûlullah olduğuna şehâdet eder misin dedikte, o kimse evet dedi. Müseyleme, benim dahî Resûlullah olduğuma şehâdet edermisin dedikte, o kimse, ben işitmemek illetine mübtelâyım dedi. Müseyleme suâlini üç kere tekrar edip, o kimse dahî çok sağır olduğunu söyleyip, onun risâletini ikrâr etmedi. Ona gadap edip, şehit eyledi. Bu vak'a Resûlullaha eriştikte, buyurdular ki, maktûl olan şahs yakîn ve sıdk yolunu tutmuştur. Şehitlik rütbesine mâlik olmuştur. Diğeri ruhsat yolunu ihtiyâr edip, kendisinden zulmü def' eylemiş.

“Eshâb-ı kirâmdan sonra, eftâl olan tâbiîn asrı, sonra tebe'-i tâbiîn asrıdır.” Hadis-i şerif.

Eshâb-ı kirâm, Kur'an-ı kerimi ve şeriati teblîg edenlerdir.

Eshâb-ı şimâl, erbâb-ı küfür [küfür erbâbı, kâfirler], eshâb-ı yemin, ehl-i islâm [müslümanlar] ve erbâb-ı vilâyet [vilâyet erbâbı, velîler], sâbıkân-ı bil esâle Enbiyâ aleyhimüssalevâtü vesselâmdır.

Eshâb-ı Kehf, Allahü teâlânın düşmanlarından, ehl-i inâdın istîlâsı vaktinde, îman nûru ile hicret eylemeleri dolayısiyle, o dereceyi bulmuşlardır.

İslâh-ı cesed [bedenin islâhı], kalbin islâhına bağlıdır. Bedenin fesatı dahî, kalbin fesatına bağlıdır.

Aslın zuhûru ne kadar çok ise, zılde dahî mahv ve telâş o kadar çok olur.

Asla kavuşmak, şeriate tâbi olmak iledir. Aslın aslına kavuşmak vâsıtasız vâki' olur.

Üsûllerden ve üsûllerin aslından mücerred, zata [Allahü teâlâya] kavuşmak mümkin değildir.

Üsûl-i dînde [îtikat edilecek şeylerde] hâtıra gelen şey ve vesveselerin menşe'i hannâstır ki, sadrdadır [şeytandır ki, göğüstedir].

Asl, esmâ-i ilâhîden bir ismdir. Aslın aslı, o ismin ismlendirilmişidir ki, îtibarât-i teâlâdır.

Etfâl-i müşrikin [müşriklerin çocukları] ve ehl-i zimmetin çocukları îmandan mes'ûl değildir. Bunlar âhırette dirildikten ve hakların alınmasından sonra, hayvanlar gibi yok edilirler.

Çocuklara dahî, âhırette marifet hâsıl olması ve bunlara akıl ve şu'ûr ita edilmesi mümkindir. Meselâ, o günde müşrikler tevhîd ehli olurlar [yâni inanırlar] ve derler ki, (Allahü teâlâ Rabbimizdir, biz müşriklerden olmadık.)

İtmînânın [kalbin mutma'inne olmasının] alâmeti, nâzil olunmuş ahkâma tam uymaktır.

İtmînândan evvel nefis, şeriatin sûretine uymaktadır.

İtmînân-ı kalb [kalbin mutma'inne olması], zikir iledir.

Et'ime [yiyecek] ve eşribe [içecek] de, tâatın yapılmasına kuvvet bulmaktan gayri niyyetler münâsib değildir.

Bir gün itikaf eden kimse ile Cehennem arasında üç hendek olur ki, herbiri hâfikayndan [magrîb ile meşrik arası mesâfeden] daha çoktur.

İ'tibârât-ı ilâhî, meselâ îtibarât-ı mescûdiyet ve gayri gibidir.

İ'tibârât-ı ilâhînin zat üzere aslâ ziyâdeliği mutasavver [düşünülür] değildir. Onların ilmi, ilm-i huzurîye münâsibdir.

İ'tibârât-ı ilâhîden herbiri ayn-ı zâttır. Beheri arasında îtibar-ı çûnî yoktur. İtibar-ı bîçûnî kâindir.

İ'anet ve imdâd [yardım ve meded] akrandan olursa naks [noksanlık], huddâmdan [hizmetciden] olursa, kemâldir.

İ'tibârâttan îtibar-ı hub [sevgi] ve ba'dehu [sonra] îtibar-ı vücûd sebep-i icâd-ı âlemdirler.

İtizâr edenin [özr dileyenin] özrünü kabûl etmelidir.

Îtikat ile amel iki cenâhdır [kanattır].

Îtikadî ve zarûrî bir mes'elede halel bulunursa, necât-ı uhrevî devletinden mahrumdur. [Îmanda ve zarûrî bilinen husûslarda bir arıza olursa, âhırette kurtuluş mümkin değildir.] Ammâ, amelî konularda müsahale [gevşeklik, ihmâl] olursa, tevbesiz dahî âhırete gidilse, hesaba çekilme, azarlanma olursa dahî, işin sonu kurtuluştur.

Din düşmanı olan nefs-i emmâre ve şeytan-ı la'îni gözetlemek [dikkat etmek] lâzımdır.

Allahü teâlâyı en iyi tanıyanlar, en çok hayrete düşenlerdir.

Amâl-i hasene arasında, Resûlullahdan naklolunmuş ve onun ameli olup, hasâisinden olmıyanları, âhırette sevap almak niyyetiyle îfâ etmek, [yapmak] için, izne ihtiyaç yoktur. Peygamberin ameli ümmete izindir ve sünnettir. Hâcetlerin hâsıl olması, müşkilâtların halli için, bazı ameller ve zikrler ve duâlar ve rukyeler mürşîdin iznine bağlıdır.

Amâl-i sâliha sevabını mümin ve müminâtın tamamının ruhlarına hediye eylemek güzeldir. Her birine tam sevabı ulaşır. Hakkında niyyet olunan meyyitin ecri dahî hiç noksan olmaz.

Amâl-i sâlihadan [sâlih amellerden] murâd, islâmın beş şartıdır.

Amâl-i uhrevîde tevekkül, bî mânadır [Âhıret amellerinde tevekkül olmaz].

Amâlde [amellerde] her ne kadar kusur hâtıra gelirse [yâni amellerini kusurlu görürse], kıymeti çok olup, kabûl olunmaya lâyık olur.

Amellerin ve tâatlerin ve zikrlerin kabûlü, ihlâsa bağlıdır.

Amâl-i sâliha-i bedeniyyesiz [beden ile sâlih amelleri işlemeden], kalb selâmeti davâsı bâtıldır.

Amâl-i sûriyye [sûret (beden) ile ilgili ameller], manen yükselme sebebi ve âhıret derecelerinin yükselmesine sebep olur.

Amâl-i şer'ıyye [şer'î ameller] iki kısmdır. Emirleri yapmak ve yasaklardan sakınmak. İlerleme ve yükselme ikinci cüz'e bağlıdır.

“Amellerin eftali, müminin kalbine sürûr (sevinç) vermektir. [Mümini sevindirmektir.] Hadis-i şerif.

Amellerin ve ibâdetlerin eftali, namaz kılmaktır.

Amâl-i sâliha [sâlih ameller] îmandan değildir. Ammâ, îmanın kemâl bulmasına sebebdir.

Amâlüküm ummâlüküm. [Yaptığınız amellere göre idare edilirsiniz.]

Amellerin kusurlu yapıldığını düşünerek, haseneyi yapmaktan, [yapılan iyiliklerden] müte'essir olmak ve utanmak gerekir.

Amellerin ve ibâdetlerin eftali, tilâvet-i Kur'andır. [Kur'an okumaktır.] Diğer ibâdet ve tâatlerin şefaatinden, gerek mukarreb meleklerin, gerekse mürsel peygamberlerin şefaatinden Kur'anın şefaati makbûldür.

Amâl-i sûriye [sûrî ameller], mücerred mânevi cezbe kuvveti olmadıkca, insanı varlığı sevmekten ve enâniyyetten kurtaramaz.

Amel yap ve istigfâr et. Bu dünyada amel istenmiştir ve zarûrîdir. Kabûle lâyık bilin, gerekse bilmeyin, ibâdet yapmak ve ondan istigfâr etmek gerektir. Ve yalvararak onun kabûlünü istemek gerektir.

A'yân-ı sâbiteye sofiyye-i aliyye izâfî yokluklar derler ve mümkinâtın hakîkatleri olarak tasavvur ederler.

A'yân-ı sâbite, imam-ı Rabbânî indinde ilim mertebesinde birbiriyle birleşen kemâlât ile yokluklardan ibârettir.

A'yân-ı sâbite, sofiyye indinde ilâhî ismlerin ilmî sûretleridir. İsmlerin kendileri değildir.

A'yân-ı sâbite, Muhyiddîn-i Arabî indinde, ilim mertebesindeki kemâllerin tafsîlinden ibârettir.

A'yân-ı sâbite tabîri, şeyh Muhyiddîn-i Arabînin olup, yanlıştır. Zîrâ a'yân hâdistir.

A'yân-ı sâbite mümkinâtın hakîkatıdır. (Muhyiddîn-i Arabî)

A'yân-ı sâbiteye vücûd ile adem arasında geçiştir, demişlerdir. Zîrâ hem ilm-i ilâhî celle şânühûda mevcut olan vücûddan, hem hâricde yok olan ademden kendinde renk vardır.

Agniyânın [zenginlerin] sohbetine rağbet etmeyeler. Ve fakir ve nâ-murâd olmayı azîz bileler.

Agniyâ [zenginler] ile sohbetten uzak olalar. Ve zarûretsiz onlar ile berâber olmayalar.

İfrat ve tefrîtin ikisi dahî zem edilmiştir. Hak, ortadadır.

Ah yazık ki, ömr tamam oldu. Ve hiç amel vücûda gelmedi. Dünyanın vefâsız olduğu açıktır. Fitne ve musîbetler peşpeşe gelmektedir. Dostlar ve ciğerpâreler vefât edip, göçüp gitti. Yine hiç uyanmak ve hâtırlamak ve tevbe ve sığınma yoktur. Gaflet artmaktadır. İsyân ile geçen günler artmaktadır. Bu ne asl îmandır. Ve ne şekil müslümanlıktır. Ne kitap ve sünneti kabûl ederler. Ve ne açık işaretlerin görülmesinden ibret alırlar. Fikir ve endişe lâzımdır ki, bir yerde berâber giden eski dostlar, câna yakın, hep berâber olanlar nice oldu ve nereye gittiler. Cân dostu olan dostlardan hiçbir eser ortada yok. Ve hiç onlardan açık nişân meydanda yok. Yaz harmanı gibi, yokluk rüzgârı, onların nişânını dahî bırakmadı. Öyleyse bizim gibi geri kalanlara lâzımdır ki, şu birkaç günlük ömrü gaflet ile telef ve gözü açık uyku ile [tavşan uykusu ile] zâyi' eylemiyelim. Bu fânî serâya gönül bağlamayıp ve bu insafsız kahbeye aldanmıyalım ve muhabbet bağlamış olmıyalım. Tamamen cenâb-ı Hakkın rızasını kazanmak için, bütün gücü harcamalı, nefis ve şeytanın tuzağından, hevâ ve hevesin girdâbından kenâra (sâhile) çekilmeye çok gayret edelim. Ve kabir ve kıyâmet her zaman gözümüzün önünde olup, kendimizi ölmüşlerden sayalım. Böyle düşünmemiz emrolundu. Var gibi bilinen hayat ve vücûddan soyulup, ölümden önce olan ölüm ile vasflanmak yoluna gidelim. Ve kendimizi gerçek bir ölü ve aslî bir yokluk gibi sayalım. Yokluk ki, kendini var gibi sayıp, vücûd ünvâniyle ortaya çıkmış olup, kendinin kıymet sahibi olduğunu iddiâ ediyor. Halk arasında gülünç olması yerindedir. Dünyanın süsleri sebebi ile kendilerini değiştirmeyeler ki, dünya fânî ve helâk olucudur. Sâbit değildir. Şekerle kaplanmış bir zehir ve altın kaplanmış necâset gibidir. Bu zehir ile ebedî ölüme tutulmak ve dâimî hüsrâna yakalanmak açıktır. Varlık ve ona tâbi olan şeyler hakîkî vücûd sahibine yakışır ve ona lâyıktır. Ve mümkinin üstünlüğü, üstünlük iddiâ etmemesindedir. Noksanlığı da hayrlardan uzaklaşmasıdır.

Eftâl-i tâat [tâatlerin eftali] Evliyâya muhabbet ve düşmana düşmanlıktır.

Eftâliyyet [Üstün olmak] sevabın çokluğu mânasınadır. Fazîletlerin ve menkibelerin çok vukû' bulması mânasına değildir.

İftârda acele etmek ve sahûru geciktirmek sünnettir.

Ef'âlin cem'isinde [bütün işlerde] emirlere ve nehylere [yasaklara] riâyet edilince, emredeni ve yasaklıyanı [unutma gafletinden kurtuluş müyesser olur] ve Hak teâlânın devamlı zikri hâsıl olur.

Ef'âl ve evsâf-ı beşerin [ve beşerin sıfatlarının] cümlesi, Allahü teâlânın mahlûkudur. Mahlûkatın işleri, Allahü teâlânın işleri değildir. [Kulları da, işlerini de, Allahü teâlâ yaratır. Fakat, kul, işinden kendi mes'ûldür.]

Ef'âl-i meşruada [meşru olan işlerde] dahî izin almalıdır, demişlerdir.

Ef'âl ve harekâtın [işlerin ve hareketlerin] cümlesinde teşebbüs edip, niyyet etmelidir. Ve sâlih niyyet zuhûr etmedikce, hiçbir amele [mümkin olduğu kadar] başlamamalıdır.

Ef'âl-i abd [Kulun bütün fiilleri] hayr ve şerden, cümlesi, Hak teâlânın takdîr ve irâdesiyledir (dilemesiyledir). Takdîr yaratmaktan ibârettir.

Eflâtûn Îsâ aleyhisselâma meyl etmedi. Bir şahs ki, ölüleri diriltse [ki Eflâtunun fennine bu aykırıdır.], Onu görüp, hâllerini inceleyip, sonra cevap vermesi lâzım idi. Müşâhede etmeden cevap, büyük bir inat ve akılsızlıktır. [Eflâtûn böyle yaptı.]

Akrabânın cefâsına sabrdan gayri çâre yoktur. Firâren [kaçarak] cefâdan kurtuluşa ruhsat vardır.

Eksirû ihvâneküm fiddîn. “Din kardeşlerinizi çoğaltınız.”

İnsanlarla haşr-neşrolmak, iflâs alâmetlerindendir.

Elbise kestirmek için gün tâyin eylemek sâbit olmamıştır.

Elbise-i fâhire [güzel elbise], latîf içecekler, nefis yiyecekler, Allah için câiz, riyâ ve öğünmek için mâsiyyettir.

Elbise-i nefîseyi “namazda zinetli elbiselerinizi alınız, örtününüz!” hükmünce, namaz için zînetlenmek niyyeti ile giyinip, başka niyyetle giyinmemek gerektir.

Elhâmdülillahi alâ külli hal. Ve e'üzü billâhi min hâl-i ehlinnar. [Her hâl üzere Allahü teâlâya hamd olsun. Cehennem ehlinin hâlinden Allahü teâlâya sığınırım.]

Hikmet on kısmdır. O on kısmın dokuzu uzlettedir. Biri de susmaktadır. Hadis-i şerif.

Esselâmü alâ menittebe'al hüdâ. (Hidâyette olanlara selâm olsun.). Ve Muhammed aleyhisselâma uymayı seçenlere.

Ülfet eyle. (İnsanlarla görüş, konuş). Onlara gönlünü kaptırma. [İhtiyâcın kadar görüş.]

Allahü teâlâ, mâsivâya köle olmaktan kurtarıp, tamamen cenâb-ı Kudsîsine bağlayıp ve mamur eyleye. Yakınlık derecelerinde yükselmeler vere.

Allahü teâlâ kendi mevcûdiyyetinde, kendi zat-ı mukaddesinden gayra muhtaç değildir.

Allahü teâlâya olan muhabbetin kadar, halk sana muhabbet eder. Senin Allahü teâlâdan korkun kadar, halk dahî senden korkar. Ve Allahü azze ve celle ile meşgûliyyetin her ne kadar olursa, nas dahî senin emrinde o kadar meşgûl olurlar. Tamamen Hak teâlâya müteveccih ol (dön) ve kimseye teveccüh eyleme. Nefsin seni meşgûl etmesin. Allahü teâlânın fadlından gayra itimat eyleme.

Allah ismi bütün sıfatları ve şuûnâtı içine alır.

Allahümme innî es'elüke fiilel hayrâti ve terkel münkerât ve hubbel mesâkin ve en tegfire-lî ve terhamenî ve izâ eredte fitneten fi kavmî fe-teveffenî gayri meftun ve es'elüke hubbeke ve hubbe men yühibbüke ve hubbe amelin yükarribünî ilâ hubbike. (Resûlullah okurlardı.) [Yâ Rabbî! Hayr işleri yapmağı, kötü işleri terk etmeyi senden isterim ve miskinlerin sevgisin isterim ve beni bağışlamanı ve merhamet etmeni isterim, kavmim arasında bir fitne irâde buyurduğun zaman, beni fitneye düşmeden vefât ettir! ve senin sevgini, senin sevdiklerinin sevgisini, beni senin muhabbetine yaklaştıracak amelin sevgisini isterim.]

Âfâkî putlara kul olanlar, Zat-i ilâhî düşmanlarıdır. Enfüsi putlara kul olanlar sıfat-ı ilâhî düşmanlarıdır.

İlâhî! Dostlarını öyle kıldın ki, her kim onları bildi, seni buldu. Seni bulmıyan onları bilmedi.

El mer'u me'a men ehabbe. (Kişi sevdiği ile berâberdir) hadis-i nebevîdir. Berâberlik, gerçekten sevenin (sâdık dostun) nasibidir, hadis-i şerifi nice hicran içinde olanların tesellîsidir.

Elvan ve envârın [renklerin ve nûrların] görünmesi fenaya muhâlif değildir.

Elem ve üzüntü, ayrılık ve musîbet, madem ki Allahü teâlânın irâde ve takdîriyledir. Ona râzı olmak lâzımdır.

İlhâm hatarât cümlesindendir. Yakîn hâsıl olması ve zann-ı gâlib vardır. Bâtının açılması vardır. Hatarâya menşe' [başlangıc] ise nefstir.

İlhâm zannîdir. Hâsıl olması umulur.

İlhâm dînin gizli, görülmiyen kısmlarını açığa çıkarır. Kemâlât-i zâide isbât eylemez.

“Allahü teâlâ semavâtın ve erdın nûrudur” âyet-i kerimesinin mânası, sonradan yaratılmışlar, yokluklar olup, baştan başa zulmet ve şerlerdir. Ve onlarda olan hayr ve kemâl, hüsn ve cemâl vâcib-i teâlâ ve tekaddestendir. Lâkin bu nûr zıller vâsıtası ile olup, “Allahü teâlânın müminin kalbindeki nûru, fener içindeki mum gibidir” âyet-i kerimesi bunu irâd buyurur.

İlhâm zannîdir. Kat'i değildir. Kat'ıyyet vahye bağlıdır.

İmâm ile iftitâh tekbîri almağı, tecellîlerden ve zuhûrâttan daha iyi bileler.

İmâm-ı Türpüştînin risâlesi, îtikadı doğru olarak öğrenmekte faydalıdır.

İmâm-ı a'zam, ömrünün sonunda, iki sene ictihâdı terk edip, uzlete çekilmiştir.

İmâm-ı a'zam, Şa'bînin talebelerindendir.

İmâm-ı a'zam dört bin altın kıymetinde elbise giyerdi. Ve güzel elbise tavsiye ederdi.

İmâm-ı a'zam, abdestin edeblerinden bir edebi terk sebebiyle, kırk senelik namazı kaza buyurmuştur.

İmâm-ı a'zam, mutlaka müminim, imam-ı Şâfi'î, inşâallah müminim demişlerdir ki, farklılıkları sözdedir. İmâm-ı a'zamın sözü, hâl-i hazır durum îtibariyledir. İmâm-ı Şâfi'înin ki, âkıbet îtibariyledir.

İmâm-ı a'zam-ı Kûfî, verâ ve takvâ üzere idi. Sünnete uyarak ve sünnet devleti ile ictihâd ve istinbâtta yüksek derecelere ulaşmıştır ki, diğerleri bu derecede değildir. [Onu anlamakta kâsırdırlar.]

İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe, hadis-i şerifleri ve sahâbenin kavllerini kendi reyine tercîh eder. Diğerleri böyle değildir.

İmâm-ı a'zam ile imam-ı Ebû Yûsüf, Kur'an-ı kerimin mahlûk olup-olmamasında, altı ay münâkaşa edip, nihâyet, mahlûktur diyeni tekfîr ettiler. [Küfre gideceğini söylediler.]

İmâm-ı a'zam buyuruyor ki: (Sübhâneke, mâ-abednâke hakka ibâdetike ve lâkin arafnâke hakka marifetike) [Ey Allahım! Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim. Biz, sana hakkıyla ibâdet edemedik. Fakat, akıl ile anlaşılamıyacağını iyi anladık], buradaki marifet odur ki, Allahü teâlâyı kemâl sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh ve yüceliğinden şeriat ne bildirmişse öylece bilmektir.

İmâm-ı a'zam, imam-ı Câfer-i Sâdıktan suâl edip, Yâ ibn-i Resûlillah! Allahü teâlâ, insanların istekli işlerini, onların arzularına bırakmış mıdır, dedikte, cevabında, Allahü teâlâ, rubûbiyyetini, [yaratmak ve her istediğini yapmak büyüklüğünü] kullara bırakmaktan münezzehdir buyurdu. Yine suâl edip, onlara cebr eder mi, dedikte, cevabında; cebr yoktur. Yaratmağı kullara bırakmak da yoktur. İkisi arası olagelmektedir, buyurdu.

İmâm-ı Hasen, imam-ı Hüseynden eftaldir.

İmâm-ı Câfer-i Sâdıkta ayrı ayrı iki nisbet vardı ve birbirinden ayrılmış idi. Nisbetin biri, yüce ceddi tarafından Alîa ulaşır. Diğeri annesinin ecdadından Sıddîk-ı ekberden alınmıştır.

İmâm-ı Câfer-i Sâdık buyurdu ki, Hak teâlâ kulların işlerinde, işleri kullara bırakmadı ve cebr etmedi. Zorlama ve serbestlik dahî yoktur. [Kulun her dilediği olmaz. Ve hiçbir şey zorla yaptırılmaz.]

İmâm-ı Câfer-i Sâdık, sahv erbâbının büyüklerindendir.

İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hem tarîka-i Sıddîkıyyeyi, hem tarîka-i Emîriyyeyi kendinde toplamıştı.

İmâm-ı Câfer-i Sâdık, namazda iken bî-hoş olup, düşmüştü. ...... sebebi.

İmâm-ı Rabbânî kaddesallahü sirrehül'azîz müceddid-i elf-i sânî idi.

İmâm-ı Rabbânînin nûru.

İmâm-ı Rabbânî vilâyet-i Muhammediyye ve vilâyeti Mûseviyyenin terbiyet yaftası olmuştur. [Her ikisi ile yetiştirilmiştir.]

İmâm-ı Rabbânînin, Ramazanın onbeşinci gecesi, sultan-ı vakit meclisinde irâd buyurdukları mevzû'lar.

İmâm-ı Rabbânînin seyri [ilerlemesi] bir noktaya vâsıl olmuştur ki, asl noktaya akreb [çok yakın] noktadır. Onun üstünde seyr düşünülemez.

İmâm-ı Rabbânînin hakîkat-i Muhammediyyeye vusûl bulduğu [kavuştuğu].

İmâm-ı Rabbânîye, mürşidine kavuştuktan birgün sonra, şu'ursuzluk; iki gün sonra fena hâsıl oldu.

İmâm-ı Rabbânînin seyri, seyr-i murâdî [Murâdların seyri, çekilenlerin seyri] olduğu.

İmâm-ı Rabbânî, Muhammed Bâkîye intisâbında, iki ay zarfında, esas huzur meydana gelip, kemâle geldi. [Tecellîler, nûrlar, hâller, keyfiyyetler diye anlatılmak istenilen kazançlar, hocasının kalbindeki deryanın damlaları olarak önüne saçıldı.]

İmâm-ı Rabbânînin sohbetinde hâsıl olan feyzler ve bereketler.

İmâm-ı Rabbânînin, İmâm-ı a'zam ve imam-ı Şâfi'î ile keşfen bir araya gelmeleri.

İmâm-ı Rabbânî, kutbiyyet ve ferdiyetin kemâlâtını daha başlangıçta kendinde toplamış idi.

İmâm-ı Rabbânînin nisbeti, nisbet-i Eshâb-ı kirâmdır. [Yâni Eshâb-ı kirâmın nisbetidir.]

İmâm-ı Rabbânî, tecellî-i zatî ile şereflendi.

İmâm-ı Rabbânîye, ilimler ve marifetler nisân yağmuru gibi yağıp, acâib ve garâib sırlara muttali' kıldılar. Bu gizli sırlara isti'dâtları kadarıyle mahrem olan evlad-ı kiramıdır. 

İmâm-ı Rabbânî, Resûlullahın ruhaniyetleri için, çeşidli yiyecek pişirilerek, meclis kurulmasını emrederdi.

İmâm-ı Rabbânî, vilâyet-i kübrâya ulaşmış ve kemâlât-ı nübüvvetle şereflenmiştir.

İmâm-ı Rabbânî, sâbikûndan idiler.

İmâm-ı Rabbânîye, (Seni ve kıyâmete kadar sana tevessül edenleri magfiret eyledim) diye ilhâm olundu.

İmâm-ı Rabbânî, Ehl-i beyt-i nebevî kemâlâtına gark olmuşlardı.

İmâm-ı Rabbânînin sînesinden [göğsünden] vesvese veren şeytanı ve onun avenesini ihrâc eylemişlerdir.

İmâm-ı Rabbânînin, Nakşibendiyyede (21), Kâdiriyyede (25), Çeştiyyede (27) vâsıtası vardır.

İmâm-ı Rabbânînin, Cenâb-ı Hakkın, dâire-i gadap, dâire-i istigna [ihtiyaçsızlık dâiresi], rahmet dâiresinde seyri.

İmâm-ı Rabbânîye, sülûk esnâsında hâsıl olan keyfiyyetler.

İmâm-ı Rabbânî, Kur'an-ı kerimdeki hurûf-ı mukatta'a ile mümtâz oldular. [Onun sırlarına eriştiler.]

İmâm-ı Rabbânî, zamanın halîfesi ile yol berâberliği yapıp, Ecmir seferine gitmişlerdir.

İmâm-ı Rabbânîye vefâtından altı gün evvel hummâ geldi.

İmâm-ı Rabbânînin ölüm hastalığı sıtma idi.

İmâm-ı Rabbânînin vefât tarihi 1034, Seferinin 28.ci salı günü idi.

İmâm-ı Rabbânînin yaratılışı, Nebî aleyhisselâmın artık toprağındandır.

İmâm-ı Rabbânî buyuruyor ki, bu fakir pür taksîr, kendi zevk ve vicdânıyle anlar ki; sağdaki melek, yirmi yılda bir iyilik bulup, ameller sayfasına yazdığı mâlûm değildir.

İmâm-ı Rabbânînin mezarından, üstün kemâlâtlarının feyzi alınmaktadır.

İmâm-ı Rabbânînin (Merâtib-i vahdet-i vücûdun tahkîki) risâlesi vardır.

İmâm-ı Rabbânî (Şerh-i Ruba'ıyyâtı) şerh ederek, Muhyiddîn-i Arabînin sözlerini tevil buyurmuşlardır. [Şeriate uygun mânalar vermişlerdir.]

İmâm-ı Rabbânî Lahorda Hacı süvâyı sokağında Hâce Kâsımın eski hânesinde bir-iki ay ikâmet buyurdular. O hâne köhne olmakla, telâpür sokağında diğer hâneye intikâl buyurdular.

İmâm-ı Rabbânînin yüce pederleri buyurmuştur ki, yetmiş iki bozuk fırkanın meydana çıkması, tesavvuf yolunu bitirmeyen kimseler sebebi ile olmuştur. [Bu tesavvuf yolundakiler netîceye ulaşamadıkları için sapıtmışlardır.]

İmâm-ı Şâfi'î buyuruyorlar ki, Ebû Bekr-i Sıddîkın eftaliyyetine sahâbe-i kiram ittifak etmişlerdir.

İmâm-ı Şâfi'î, İmâm-ı a'zamın fıkh ilmindeki yüksek derecesinden bir parça anlayıp, (Bütün fukaha, Ebû hanîfenin ev halkı gibidir) buyurmuştur.

İmâm-ı Gazâlî, Fârâbî ve İbni Sînâyı tekfir eylemiştir. [Küfre düştüklerini söylemiştir.]

İmâm-ı Gazâlî buyuruyor ki, Fahr-i âlem mîraçta, Hak teâlâyı görmedi. Bundan maksad, rü'yet-i dünya ile görmedi, demektir.

İmâm-ı Gazâlî buyurdular ki, Sıffîn vak'ası, halîfe olmak için değil, şeriatin kısas emrini yapmak içindi.

İmâm-ı Mâlik, tebe-i tâbiîndendir.

İmâm-ı Ebû Yûsüf için, taklîdden kurtulduktan sonra [yâni ictihâd makamına yükseldikten sonra], üstâdı Ebû Hanîfeye tâbi olması hatâdır.

İmâm müezzinden mutlaka eftaldir. Mamâfih imamda ezanın fazîleti yoktur.

İmâmet bahsi.

İmâmet [halîfelik] bahsi, fürû'i dindendir. Üsûl-i dinden değildir. Fürû' ile meşgûliyyet, mâlâya'nîdir.

Ümmet-i Muhammed, bütün ümmetlerden önce Cennete girecektir.

Ümmet-i Muhammed, hayrül-ümemdir. [Ümmetlerin en hayrlısıdır.]

Ümmet-i Mûsâ, Cennete, kendinden önceki ümmetlerden önce girecektir. [İkinci olarak girecektir.]

Ümmet-i İbrâhîmin şeriatinin ve milletinin eftal olması, Resûlullaha onun milletine uymak emrolunmasından dolayıdır.

Ümmetten bazısında bazı kemâlât olur ki, Enbiyâ ona gıbta ederler. Hâlbuki, bütün ümmetler üzere, her husûsta üstünlük, Enbiyâya mahsûstur.

“Emr-i münkeri gördükte [Şeriate uygun olmıyan bir iş gördükte] değiştirilmesine kâdir olmadığınız vaktte, sabr ediniz. Allahü teâlâ, onu tagyir eder” [değiştirir]. Hadis-i şerif.

Emr-i mâruf ve nehyi münker bütün müslümanlara vâcib ve küffâr ile cihâd gibidir.

“Yâ emr-i mâruf ve nehyi münker edersiniz, veyahud Allahü teâlâ sizin üzerinize gadap gönderir. O vakit, duânız kabûl olmaz.” Hadis-i şerif.

Emr-i mâruf olmıyan memlekette, emirlere itaat ettiği hâlde, yâni mutî' olduğu hâlde üzülmiyenler helâka müstehaktır.

Emr-i mâruf ve nehyi münkeri rıfk ile [yumuşaklık ile] yapmalı ki, kabûl olunmaya yakındır.

Emrâz ve eskâm def'inde [hastalıkların kalkması için] esnâm [putlardan] ve tagûttan [putlaştırılmış olan şeyden] istimdât eylemek [yardım taleb etmek], şirk ve dalâlettir.

Ümem-i sâbıkada [Geçmiş ümmetlerde] bir cemaat kâfir, bir cemaat de sâlih mümin idi. Büyük günah işlemek çok az idi.

Ümem-i sâbıkadan [Geçmiş ümmetlerden] bazıları sabah namazı, bazıları da sâir namazlarla memur idiler.

Ümem-i sâbıkaya [Geçmiş ümmetlere] herbir asırda  bir Nebî gönderilmiştir.

Ümitsiz olmak küfürdür. Ümidvâr olalar. Şeriate mütâbe'at [uymak] ve pîre muhabbet var ise, hiç gâm değildir.

(Belkıs dedi ki: Pâdişâhlar hasmâne bir şehre dahil olduklarında, ol şehri harap ve ehâlisinin azîzlerini zelîl ve esîr eder ve filhakîka bu işi işler.) Neml sûresi 34. âyet-i kerimesi meâli.

“Allahü teâlâ, Âdemi kendi sûretinde yarattı.” Ruh-ı Âdem maksûddur. Veyahud Hak sübhânehu Âdem aleyhisselâmı kendi kemâlâtı ile bezedi ve sıfâtı ile vasfladı. Tam bir ayna kıldı. Bu benzerlik ism ve sûrettedir. Hakîkatte değildir.

“Allahü teâlâ, (şüphesiz ki) nîmetlerin eserini kulu üzerinde görmeyi sever.” Hadis-i şerif.

“Allahü teâlâ bu dîni, fâcir kimselerle de elbette kuvvetlendirir.” Hadis-i şerif.

“Allahü teâlâ, ayrıca bir Cennet yaratmıştır ki, burada hûrîler ve köşkler yoktur. Burada Allahü teâlâ, güler gibi tecellî eder, görünür.” Hadis-i şerifi, zuhûrâtın âlâsıdır.

“Allahü teâlâ, bid'at sahibinin (işleyenin) orucunu, namazını, haccını, ömresini, cihâdını, farzlarını ve nâfile ibâdetlerini kabûl etmez. Bunlar, yağdan kıl çıkar gibi islâmdan çıkarlar.” Hadis-i şerif.

“Belâlar, mihnetler en çok Peygamberlere, sonra Evliyâya, sonra bunlara benziyenlere gelir.'” Hadis-i şerif.

“Şüphesiz ki, Allahü teâlâya kullarının en sevgilisi, Allahü teâlâyı kullarına sevdirendir.” Hadis-i şerif.

“Allahü teâlâ yüksek himmet sahibi olanı sever,” hadis-i şeriftir. Yüksek himmetli olup, en yüksek dereceye kavuşmaktan başka hiçbir şeyle kanaat etmiyeler. Daha yükselmeye tâlib olup, yüksek makamlara çekileler.

“Şüphesiz ki ben, dünyayı îmâr etmek için değil........” hadisi.

“Allahü teâlâ sâdık olan tüccârı sever.” Hadis-i şerif.

“İnsanoğlunun cesedinde bir et parçası vardır ki, bu sâlih olursa, bütün beden sâlih olur. Bu bozulursa, bütün beden bozulur. Bu et parçası kalbdir.” Hadis-i şerif. 5/109.

(Eğer Allahü teâlâ, sana bir zarar eriştirse, Onu senden keşf ve def'e yine Ondan gayri kimse kâdir olmaz. Eğer sana bir hayr murâd ederse, Onun fadlını red ve men eder yoktur. Onun fadlı kullarından dilediğine isâbet eder.) (Yûnüs 107-âyet-i kerimesi meâli)

“Kulumu, beni zannettiği gibi karşılarım!” Hadis-i şerif.

Enbiyâ ve sulehânın [sâlihlerin] dünyada mihnet çekmelerinin sebebi.

Enbiyâ günahtan mâsum, Evliyâ mahfûzdur. [Korunmuştur.]

Enbiyâ kabirlerinde zindedir [diridir]. Lâkin dünya hayatı gibi değildir.

Enbiyâ üsûl-i dinde [îtikatta, îman edilecek husûslarda] müttefiklerdir. İhtilâfları, fürû'ı dinde bazı ahkâma te'alluk eder.

Enbiyâ adedinin tâyînini, ülemâ men etmişlerdir. Sofiyyeden bu bâbda nakledilen bir şey yoktur.

Enbiyâdan birine tevassutla Zat-ı teâlâya ulaşan Enbiyâ ile, Zatı teâlâ arasında (vâsıta edilen) Nebî perde değildir. Onların zattan nasipleri vâsıtasızdır. Lâkin ümmet için böyle değildir ki, tevessül eyledikleri Peygamber, arada perdedir.

Enbiyânın mebde-i te'ayyünleri, Allahü teâlânın ismlerinin bütünüdür. Evliyânın mebde-i te'ayyünleri ise, bu ismlerin parçalarıdır. Bu parçalar, o bütünlerin altındadır.

Enbiyâ ve resûllerden, hiçbirisi gelip-geçmedi ki, şeytan onun kelâmına karışmamış olsun.

Enbiyânın makamları, kendi yükselmelerinin, nihâyet makamları değildir. Bilâkis o makamlardan yüksek mertebelere terakkî eylemişlerdir ki, ba'dehû nüzûl buyurup, [ondan sonra inip], o makamlarda ikâmet ederler. O makamlar onların mebde-i te'ayyünleridir. İlâhî ismlerden ibârettir. Hak teâlâdan feyzlerin vesîleleridir ki, Zat-ı teâlânın vâsıtasız esmâ-i âleme hiç münâsebeti yoktur. Yüksek yaratılışlı olan bir sâlik [tesavvuf yolcusu], yükselmesi esnâsında, o isme vâsıl ve o makamların üstüne dahî yükselir. Ammâ sâlik, kendi mebde-i te'ayyünü olan isme nüzûl eyledikte [indikte], kendi ismi o ismin aşağısı olduğunu anlıyabilir.

Enbiyâ, dâveti âlem-i halka tahsîs etmişlerdir. Kalbden ötesini söyleyen olmamıştır.

Enbiyâya indirilmiş olan herbir kitap, Kur'an-ı kerimin eczâsından bir cüz'dür. Onun bazı ibârelerinden o kitaplar almışlardır. [Kur'an-ı kerim, bütün kitapları kendinde toplamıştır.]

Enbiyâ sebeplere riâyet eylemiştir. Bu riâyetleri ile berâber, Hak sübhânehüye tefviz-i umur buyurmuşlardır. [İşlerini Allahü teâlâya havâle eylemişlerdir.]

Enbiyânın gönderilmesi, âlemlere rahmettir.

Enbiyânın birine îman etmemek, cümlesine îman etmemek olur. Zîrâ onlar, îman edilecek aynı şeyleri söylemişlerdir. Dinlerinin esası birdir.

Enbiyânın ahkâm-ı ictihâdiyyesinde hatâ tecviz (câiz) olunmuştur. Ammâ, hatâ üzere devam etmek tecviz (câiz) olunmamıştır. Hemen hatâlarına âgâh ederler (uyarılırlar).

Enbiyânın bildirdikleri doğru haberleri, akla uydurmaya çalışmak, nübüvveti inkârdır.

Enbiyâ geriye tam dönmüşlerdir. Zâhir ve bâtınları ile halkı (Allahü teâlâya) dâvet etmektedirler.

Enbiyânın dâveti, tenzîh-i sırftır. [Mahlûklara benzemiyen bir Allaha îmana dâvettir.] Semavî kitaplar, îman-ı tenzîhîyi bildirmektedir. Enbiyâ, Allahü teâlâyı yaratmasında mütâle'a etmedi. Allahü teâlânın birliğine dâvet etti. Mâsivâya ibâdete, şirk buyurdular.

Enbiyâya mütâbe'at olmadıkca [uyulmadıkca] kemâle ulaşılmaz. Eğer birşeyler hâsıl olursa istidrâcdır ki, netîcesi âhırette hüsrân ve pişmanlıktır.

Enbiyâdan herbirinin kendi Rabbi ile muâmelesi ve sırrı başkadır ki, hiçbir kimsenin o muâmelede aslen şirketi yoktur. O nisbet ve yakınlığın keyfiyeti mechûldür.

Enbiyâ Evliyâdan eftaldir. Fakat bazı meziyyetler ve marifetler Velîye mahsûs (üstünlük) olsa, fadl-ı küllîyî mûcib olmaz. Câiz ve belki vâkı'dir. Ve fadl-ı külli Enbiyâya mahsûstur. Bunun gibi, Nebîler ile Resûller arası da böyledir. Meselâ Mûsâ aleyhisselâm ile Hızır kıssasında bu husûsu yazmışlardır.

Enbiyânın müttefik bildirdikleri ve ülemânın icmâ'ları olan kavlleri, bâtıl hayâllerle kaldırmak [kabûl etmemek] mümkin midir?

Enbiyâdan bir Peygambere vahy olunup, zamanında mevcut bir âbide gidip, senin zühd ve dünyadan kesilmen, âhırette nefsin rahat etmesi içindir. Allahü teâlâ için olan ameli yaptın mı dedikte, o amel nedir, diye suâl edince, (Velîlere dostluk, düşmânlara düşmanlık eylemektir) dedi. Hadis-i şerif.

Enbiyâya uyan, onların risâletini tastîkten sonra, erbâb-ı istidlâlden olur. [Peygamberleri taklîd ederek hâsıl olan îman, îman-ı istidlâlidir. O büyükleri taklîd eden kimse, Peygamberlerin bildirdiği herşeyin doğru olduğunu aklı ile, düşüncesi ile anlamıştır.] Ve bu taklîdi, aynı istidlâldir. Meselâ bir insan, bir şeyin aslını istidlâl ile isbât eylese, o asldan neşet eden fürû' dahî, o istidlâle müstenid olup, cemi' fürûun isbâtında müstedil (istidlâl) olmuş olur.

İntizâr ve tefakkud-i matlûbdan [matlûbu beklemek ve aramaktan] bir an uzak olmıyalar.

İnzivâyı ihtiyâr eylemek evladır. [Yalnızlığı seçmek iyidir.] Lâkin riâyet-i hikmet ve adem-i inâre-i fitne [hikmeti gözetmek ve fitneyi uyandırmamak] lâzımdır.

İnsan toprak olup, topraktan nebât hâsıl olur, nebâttan hayvan yir ve hayvanı insan yir ve bundan nutfe hâsıl olup, yine insan peydâ olur. İşte ba's budur [dirilmek budur] demek küfürdür.

İnsana ita olunan [verilen] sûrî ve mânevi feyz, zâhirî ve bâtınî feyz [nîmetler], eğer bir an kesilse, varlık ve üstünlükler kalmaz.

İnsana lâzım olan, ehl-i sünnetin gerektirdiği gibi îmanı düzeltmek, ikincisi, ahkâm-ı şer'ıyye-i fıkhıyye mûcibince amel. Üçüncü, sülûk-ı sofiyye-i tarîkat-ı âliyedir. Buna muvaffak olan, büyük bir kurtuluşa nâil olur, kavuşur. Bunu yapmıyan kimse, açık (kesin) bir hüsrâna vâsıl olur.

İnsanın olgunluğu, yokluğunu [adem olduğunu] anlayıp, kendinde emânet olan kemâlâtı, ehline havâle ederek, kendinden intifâ-i kemâlde, hayriyeti de, selb-i hayriyyettedir.

İnsanın yaratılmasından maksad, yağlı ve lezîz yiyecekler, güzel ve nefis elbiseler, mal ve mülk toplamak, nîmetlenmek, oyun ve eğlence değildir. Yaratılmasından maksad, Allahü teâlâya karşı gönlü kırık, boynu bükük olmak ve yalvarmak içindir.

İnsan irâde ve ihtiyârı ile işlerini kesb eder [çalışır]. Halk etmek (işleri yaratmak) Allahü teâlâya mensûbdur. (Allahü teâlâ yaratır).

İnsan kendi fiiline kasıt [niyyet] eyledikten sonra, Hak teâlânın halk etmesi, o fiile te'alluk eder. Bu iş, kulun irâdesini sarf ederek hâsıl olduğu için, medh ve zem ve sevap ve cezâ insana âid oldu.

İnsan halîfe-i rahmandır. Zîrâ sûret-i şey halîfe-i şeydir. “Allahü teâlâ, Âdemi kendi sûretinde yarattı.”

İnsanın kıymeti, himmeti kadardır.

İnsanda iki şey vardır ki, arşta yoktur. Biri, hey'et-i vahdânî (insanda bulunan on şey), diğeri şuûru nûrun alâ nûrdur.

İnsân-ı kâmil, asla kavuştuktan sonra, aslın nûrlarının parlaklığından, bir ışık onun kalb aynasında parlatılıp, onu tekrar âleme döndürmek ile nâkısları terbiye etmesi havâle olunur. Bu dönüşte, hem de onu terbiye etmek vardır.

İnsanın izzeti, îman ve marifet ile dir. Mâl ve câh (mevkı') ile değildir.

İnsan, âlem-i halk ile âlem-i emrin mecmû'undan (bir araya gelmesinden) ibârettir.  

İnsanın kendi murâdını taleb eylemesi, kendi ülûhiyyetini davâ eylemesidir.

İnsan, murâd-ı ilâhîyi tercîh edip, murâd-ı mevlâdan gayri hiç murâdı kalmamak, vilâyet-i hâssaya bağlıdır (mahsûstur).

İnsanın zâtı ademdir. Hayr ve kemâl onun hakkında emânettir. Ve güzellik ve cemâl in'ikâsîdir. Eğer bu hayr ve kemâli kendine nisbet edip, [kendinden bilip], aslı ile ortaklık davâsı ederse, hâindir.

İnsanın aslı (zâtı) nefs-i emmâresidir.

İnsan bir biçâredir ki, onun üstünlüğü ve güzelliği yokluktur. Kendi Mevlâsına mahsûs olan varlıktan nasıl haberdâr olur. Onun kemâl ve cemâline nasıl muttali' olur?

İnsan öyle bir topluluktur ki, âlem-i kebîrde yükseklikler ve aşağılıklardan her ne mevcut ise insanda dahî vardır. Onda âlem-i halk açık, âlem-i emirden ise bir nişân var. İblisin zem'edilen kötü sıfatları kâin (onda mevcut) ve melek sıfatı dahî sâbittir.

İnsan bir topluluktur. İmkân âleminde bulunan herşeyin kendisi, vücûb âleminde bulunanların ise sûreti, insanda bulunur.

İnsan, on latîfeden mürekkebdir. Beşi âlem-i halktan [madde âleminden], beşi âlem-i emirdendir [ruh âlemindendir]. Nefis, âlem-i halktandır.

İnsan, mebde-i te'ayyünü olan ismin zıllıdir. Zılde bulunan, hayr ve kemâl aslının ziyâsıdır.

İnsan, yedi meşhûr latîfeden mürekkebdir. Her latîfenin ahvâli ve mevâcîdi başkadır.

İnsanın hakîkati o ademdir ki, hakîkat-i nefis-i nâtıkadır.

İnsanın olgunluğu, kemâl iddi'a etme