ELİF - A-E-İ-Ü
Âbâ ve ecdat [baba ve dede]ların îmanını taklîd etmek, îman-ı taklîdidir ki, mûteber değildir.
Abdestte, ayak parmakları arasını sol elin küçük parmağı ile tahlîle murâat [riâyet] edeler
âdâb-ı Nebeviyyede tehâvün edeni [Peygamberin âdâbında gevşeklik göstereni] ve süneni Mustafâviyyeyi [Peygamberin sünnetini] terk edeni ârif zannetme. “CÜNEYD”.
Âdâba riâyetsiz hizmetin faydası yoktur.
Âdem aleyhisselâmın hilkatinden [yaratılmasından] beri yedi bin yıl tamam olmadı. Âdem aleyhisselâm su ile toprak arasında iken, Resûlullah ilm-i ilâhîde Peygamber idi.
Âdem aleyhisselâmın mebde-i te'ayyünü tekvîn sıfatıdır. Âdem aleyhisselâm âlem-i şehâdete gelmezden mukaddem
[madde âlemine gelmezden önce] vücûda gelen zuhûrât-ı misâliyesi. [Görünen misâlleri]. Âdem aleyhisselâmdan evvel geçen Âdemlerin vücûdları âlem-i misâlde idi. Âlem-i şehâdette [madde âleminde] ilk mevcut olan Âdem aleyhisselâmdır ki, sıfatı
Cemiyet üzere mahlûktur. Çok vasflar sahibidir.
Âhıret dâr-ı cezâdır [karşılık yeridir]; dâr-ı teklîf değildir [emirlerin verildiği, mükellef kılınan yer değildir].
Âhiret mevcûdâtının [âhıret varlığının] mebde-i te'ayyünleri, kemâlât-ı mufassala-i zâtiyye-i mukaddeseler olup, [varlığa başlangıç olan kemâlât [olgunluk], mukaddes zâtın açılmış, mukaddese-i zâtiyyesi olup,] ism ve sıfatları değildir.
Âhıret muamelatı [âhıret işleri] zıllerden değildir.
Âhırette azâbın ve mükâfâtın devamlı olduğunu bilenlerin nazarında, birkaç günlük belâ ve mihnet, devamlı rahata sebep olduğundan, ayn-i rahattır [rahatın tâ kendisidir]. İnsanların dedi-kodularına
bakmazlar.
Âhıret azâbı hakkında Peygamberlerin sözbirliği var iken, felsefecilerin sözlerine îtibar olunmaz. Bu azâb aklî değil, hissîdir. [Bizzat tadılacak şekildedir.]
Âhıreti istiyene, Allahü teâlâ, keremi ile, din ve dünyasına kâfîdir.
Âhıretin yaratılış ve mevcûdiyyetine,
dünyanın yaratılış ve mevcûdiyyetini mukâyese etmek mümkin değildir.
“Âhır zamanda bir kavm zuhûr eder ki, râfizî diye adlandırılır. İslâmı terk ederler. Onları öldürün ki, onlar müşriktirler.” Hadis-i şerif.
Âhıreti verip dünyayı almak ve Haktan halka yüz çevirmek cünûn ve sefâhettir, [delilik ve akılsızlıktır].
“Âhır
zamanda, ümmetime, sultânlardan mihnetler isâbet eder. Fakat, o mihnetlerden şu kimseler kurtulur ki, ilim ve amelin arasını, üstünlük ve mükemmelliğin arasını birleştirip, üsûl ve fürûdan tafsil üzere Hak teâlânın dînini bilip, şeriatin emrinin îcâbı üzere, nefsi için amel eylemeye. Dîn-i hakkı tahsilde [ele geçirmekte] dili, eli ve kalbi ile mücâhede ede [uğraşa].
İşte o kimse, geçmiş olan saadetlere ulaşmış olmakla, kurtulanlardan olur. Ve dahî şu kimseler kurtulur ki, Hak teâlâya ârif olup, sükût eyleyip, eğer hayrı haber veren kimseyi görürse, ona muhabbet eyleye. Ve eğer bâtılı işleyen kimseyi görürse ona buğz edip, onunla görüşmeye. İşte bu kimse de zaman ehlinin îmanının zaafı sebebiyle, açığa çıkaramayıp, içinde gizlemek
sebebiyle kurtuluşa erer.” Hadis-i şerif.
“Âhır-zamanda bir kavm zuhûr eder ki, Sultan meclislerinde hazır olup, Allahü teâlânın hükmünün zıddına hükm ederler ve yasak etmezler. Allahü teâlânın lâneti onların üzerine olsun.” Hadis-i şerif.
Gökteki melekler, yeryüzünde, Allah için bir araya gelen bir-iki kişinin bulunduğu yere imrenirler.
Âgâhlık
[uyanıklık], Allahü teâlâ ile bâtının huzurundan ibârettir. İlm-i huzurîye benzer ki devam lâzımdır.
Âfâk ve enfüsün ötesinde zıl yoktur. Asâlet nisbetine başlamak vâkı' olur.
Âfâk ve enfüste zâhir olan eşya, Hak teâlânın varlığına ve kemâl-i kudretine delâlet [işaret] edici âyetlerdir.
Âfâk ve enfüsten geçmek, bir emr-i vicdânîdir ki, kimse ondan geçmedikçe, onun mânasını tâm mânası ile idrâk edemez. “Tatmıyan bilmez.” Âfâk ve enfüsten tamamen geçip, şü'ûn ve îtibarâttan seyr ile zâtın mahiyetine resîde olalar [kavuşalar].
Alın, saadet ve şekâvetin açığa çıktığı yerdir. Kalb, ilimlerin ve sırların mahallidir.
Ayakların zinâsı, şeriatin yasak ettiği yere (haramlara) gitmek. Gözlerin zinâsı, şeriatin yasakladığı (haramlara) bakmaktır.
Âyine-i bâtınınızı mâh gibi mülâhaza ederim ki [bâtın (kalb) aynanızı ay gibi mülâhaza ederim ki], güneşe tekâbülünde, dolunay gibi [bedr-i kâmil] kâmil olmuştur.
Aynada hoşa giden sûretin görünmesi, hâricde hakîkî görmek gibi te'sîr eder.
İbrâhîm aleyhisselâm, Habîbullahın ümmetine dahil olmayı temennî buyurmuştur.
İbrâhîm aleyhisselâmın şânının yüksek oluşu, Hak teâlânın düşmanlarından teberrî etmek [kaçınmak] vâsıtasıyladır.
İbrâhîm aleyhisselâm Halîlullahdır.
İbrâhîm aleyhisselâmı salâtta tahsîs eylemek, [namazda teşehhüdde anmak],
onun şânına tâzîm içindir. Ondan sonra gelen her Peygamber, o büyük Peygambere uymakla emrolunmuştur.
İbrâhîm aleyhisselâmın vilâyeti, vilâyet-i İsrâfildir.
İbrâhîm aleyhisselâmın mebde-i te'ayyünü, ilim sıfatıdır.
İbrâhîm aleyhisselâmın mebde-i te'ayyünü, te'ayyün-i
evvel-i vücûdîdir.
İbrâhîm aleyhisselâmın mebde-i te'ayyünü hıllettir ki, te'ayyün-i evvel olan hubbın muhîtidir. [Muhabbetin muhîtidir.] Ve o merkez ve muhîtin tamamı ki, sûreti misâlîde dâire gibidir. Te'ayyün-i evveldir. Onun en şerefli
ve ilk eczâsı merkezdir ki, sevgi (hub)den ibârettir. Muhît-i dâire o merkezin zıllı gibi ve ondan ileri gelmektedir. O muhîte te'ayyün-i sânî demek mümkindir. Ammâ, keşf ile görülmekte, bu te'ayyün iki değildir. Hubbî ve hilleti [muhabbeti ve dostluğu] içine almış olarak birdir. Te'ayyün-i sânî, nazar-ı keşfîde, te'ayyün-i vücûdîdir ki, te'ayyün-i evvel-i hubbînin
zıllı gibidir. Zıll-ı şey çok olur ki, kendini asl şey gibi gösterip, sâliki kendine cezb eder. Te'ayyün-i evvel, te'ayyün-i vücûdî veya te'ayyün-i hubbî zan olunur.
İbrâhîm bin Şeybân, meşâyıh tabakasındandır.
İbrâhîm Havvâs, Allahü teâlânın zikrini işitirken, kendinden geçmiş olup, bir hafta sonra, ruhunu teslim eyledi.
Ebû Bekrin fazîleti, îmanda ve çok mal vermekte, nefsini bu yolda hizmetci etmekte, öncekilerin öncesi olması yoluyladır.
Ebû Bekr ile Resûlullah esrâra müte'allik kelâmı konuşurken, Ömer geldikte, konuşma üslûbunu ve beyan edilen esrârı
değiştirdiler. Osman geldikte, aynen üslûbu değiştirdiler. Ali geldikte başka bir üsûl ile tâbir buyurdular. [Yâni yine değiştirdiler.] Bu hâl gösteriyor ki isti'dâtların başka başka olması mukarrer (âşikâr) ve fıtratın tegâyürü (değişmesi) vâkı' ve mûteberdir.
Ebû Bekr hakkında, Resûlullah : (Allahü teâlânın benim kalbime akıttığını, Ebû Bekrin kalbine akıttım) buyurmuşlardır.
“Ümmetimin ümmetime en merhâmetlisi Ebû Bekrdir.
Ebû Bekr, Enbiyâdan sonra, insanların en eftalidir.
Ebû Bekrin îmanı, ümmetin îmanı ile ölçülse, ziyâdedir [ağır gelir], hadis-i şerifindeki ziyâdelik, îmanın parlaması ve nûru îtibariyledir. Fazlalık, kâmil sıfata âiddir.
Ebû Bekrden Fârûkun inhitâtı, Resûlullahdan Ebû Bekrin inhitâtından ziyâdedir. [Ömerın Ebû Bekrdan farkı, Ebû Bekrin Resûlullahdan farkından daha fazladır.]
Ebû Bekr hakkında, Resûlullah buyurdular ki: “Ömerin tekmil hasenâtı, Ebû Bekrin bir hasenesidir.”
Ebû
Bekr hakkında, Resûlullah buyurdular ki: “Hak teâlânın bana ihsân eylediği, esrârın tamamını, Sıddîkın kalbine döktüm.”
Ebû Bekr-i Sıddîk ki, Enbiyâdan sonra eftal-ı beşerdir. [Peygamberlerden sonra insanların en üstünüdür.] Onun dahî
başı bir Peygamberin ayağı altındadır.
Ebû Bekrın fazîleti.
Ebû Bekr isti'dât [kâbiliyyet] ve taklîdleri
vâsıtasıyle, Resûlullahı derhâl tasdik eyledi.
Ebû Bekr, makam-ı İbrâhîmin fevkindeki makam-ı hâssaya dahil oldu.
Ebû Bekr fenada ferd-i kâmil idi.
Ebû Bekr, bu ümmetin en önde geleni, merhametlisi, eftalidir.
Ebû Bekr, Resûlullahın sehvini, kendi sevabından daha iyi bilip, onun sehvini taleb buyurup; (Yâ leyteni sehve Muhammedin , keşke Muhammed aleyhisselâmın bir sehvi olsaydım) buyurmuştur.
Ebû Bekrın mebde-i te'ayyünü, ismlerin zıllerinin dâiresinin üst noktasıdır.
Ebû Bekr hutbede buyurdu ki;
Resûlullahdan işittim ki, gerçekten şüphesiz ki, insanlar bir kötülüğü gördükte, onu tagyir eylemeseler [ortadan kaldırmasalar], onun cezâsını Allahü teâlâ, onlara da tâmîm eder [Bu cezâya onlar da dahildir], buyurdu.
Ebû Bekr bir kimseyi
Kur'an-ı kerim okurken ağlıyor görüp, bizler dahî, bunlar gibi ederdik. Lâkin kalblerimize kasvet arız oldu, buyurdular.
Ebû Bekr, “beni bu iki sevbim [elbisem] ile tekfîn edin [defnedin]” diye vasıyet eylemişlerdir.
Ebû Bekr-i Sıddîkın ve belki bütün sahâbenin şemâil-i şerifesi, geçmiş Peygamberlerin kitaplarında gelmiştir. (Zâlike meselühüm fit-Tevrâti ve meselühüm fil-İncîli.) [... Onların hâlleri, şerefleri, böylece Tevrâtta ve İncîlde
bildirilmiştir... (Eshâb-ı kirâm: 7)]
Ebû Bekr-i Sıddîka otuzüçbin kişi kendiliğinden ve seve seve bî'at ettiler. Ebû Bekr buyurdu ki, (Aczini bilmek, anlamaktır. [Asl idrâk, kendinin aczini bilmektir.]). Ebû Bekrın vilâyet
tarafından münâsebeti, İbrâhîm aleyhisselâma; nübüvvet tarîkiyle (yoluyla) Mûsâ aleyhisselâmadır.
Ebû Bekr kemâlât-ı Muhammediyyeye yükselmiş, vilâyet-i Mustafaviyyeye dahil olmuştur.
Ebû Bekrın mebde-i te'ayyünü, hakîkat-i Muhammedînin zıllıdir. Bu sebeple vârisân-ı Peygamberin [Peygamberin vârislerinin] eftalidir.
Ebû Bekr Tamistânî demiştir ki, tesavvuf ızdırabdır. Sükûn gelince, tesavvuf kalmaz.
Ebû Ali Dekkak, Ebûl Kâsım
Kuşeyrîye, rü'yâda dedi ki; “Dünyaya geleyim de... [dünyalık için değil] nâsı (insanları) uyandırmak için, insanın başlangıç ve sonunu bilmesi lâzım geldiğini duyurmak için..]”
Ebû Hüreyre buyurmuştur ki, “Resûlullahdan iki ilim edindim ki,
birini beyan eyledim [açıkladım]. Diğerini âşikâre eylesem [açığa çıkarsam] öldürülürüm. O ilim, ilm-i esrârdır ki, herkesin idrâki ona yetişemez.”
İbn-i Sînâ kısa görüşlü olduğundan, islâmiyetten pay alamadı. Sonunda felsefe pisliğinde
kaldı.
İbn-i Sînâ ve Fârâbi, akıl, nefis, ruh ve maddenin başlangıcı olmadığını söyleyip, gökleri ve muhteviyâtını kadîm bilmişlerdir.
İbnül vakit, erbâb-ı kulûba (kalbleri hâlden hâle değişen Evliyâya) denir ki, kalbi temkîne ulaşmamıştır. Ebül-vakit, kalbi ve nefsi temkîne ulaşmıştır. İbnül vakit, erbâb-ı tecelliyât-i sıfâtiyyeye, ebül-vakit, erbâb-ı tecelliyât-i
zâtiyyeye mazhardır.
Ebrârın ibâdetleri, korkarak ve tama'kârlık ederek, nefsleri ile alâkalıdır.
İblis,
melekûtun muallimi lakabiyle lakablı, tâat ve ibâdetlerinde de büyük şân sahibi idi.
İblis-i la'în ki, her kötülük ve dalâlete menşe' [kaynak]dır. Ademde mevcut hünerlerden nasipsizdir.
“Cebrâîl aleyhisselâm bana geldi, dedi ki: Yâ Muhammed! İstediğin gibi yaşa, muhakkak öleceksin. İstediğini sev, muhakkak ondan ayrılacaksın. İstediğini yap, muhakkak karşılığını göreceksin”. Hadis-i şerif.
İttibâ'i sünnete say' edip [Sünnete yapışmaya gayret edip], tâat vazîfesi ile zamanı değerlendirmeye tam gayret edeler.
El isnânü mütegayyirâni kadiyya-i mukarreredir. [İki şey birbirinden ayrıdır hükmü, değişmez kâidedir.]
Eser,
birşeyin mahiyetine âid olan, eserlerden ibârettir. Meselâ ateşin yakması gibi.
İctihâd ve kıyâs, bid'at değildir. Zîrâ kıyâs ve ictihâd nasların mânasını açığa çıkarır. Emri arttırmaz. [Yâni ictihâd ile emirler artmış olmaz.]
İctihâd, Resûlullah zamanında da mevcut idi.
Ecel-i müsemmânın herkes için takdim ve te'hîri [öne alınması veya
gecikmesi] mümkin değildir.
İcmâ-ı ümmet, Eshâb-ı kirâm zamanına âiddir.
Uzak düşmüş ahbâbı hayr duâ ile yâd
edeler.
Hadis-i şerifler ile amel ederek, ulemâ-i müctehidînin fetevâsıyla haram kılınmış, mekruh ve menhî olan emri irtikâb eylemek, biz mukallidler için câiz değildir. [Ehâdis ile amel bize câiz değildir.]
İhsân her yerde övülmeye değer. Bilhâssa akrabâya ve komşulara olunca daha iyidir.
Ahkâm-ı ictihâdiyye kat'î
değildir. Amele bağlıdır. Îtikatı isbât edici değildir. Ahkâm hakkında üçbin hadis-i şerif vardır.
Ahkâm-ı fıkhıyye zarûrîdir.
Allahü teâlâdan gelen din ile bütün insanlar mes'ûldür. Bu din, bütün insanlara gelmiştir, bazı şahslara değil.
Ahkâm-ı şer'ıyyede hükm ve işlerde nesh ve tebdîl [yürürlükten kalkma ve değişiklik] olmuştur.
Ahkâm-ı şer'ıyyeyi kendi aklıyle anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen kimse, nübüvveti inkâr etmektedir. [Peygamberliğe inanmamış olur.]
Onunla konuşmak akıl işi değildir. [Deliliktir.]
Ahkâm-ı şer'ıyye, ilâhî emirler ve yasaklardır. Hitâb-ı ezelîdir ki, Allahü teâlânın kelâm sıfatına te'alluk eder.
Ahkâm-ı şer'ıyyenin isbâtında, Kitap, sünnet, müctehîdlerin kıyâsı ve icmâ-i ümmet mûteberdir.
Ahkâm-ı
şer'ıyyenin cümlesinde hafîfletme vardır. Ve kolaylığın tamamı ve suhûlet mevcûddur.
Ahkâm-ı şer'ıyye ile süslenmek müyesser olunca, dünya mazarratından, kötülüklerinden kurtuluş hâsıl olur.
Ahkâm-ı şer'ıyye ile tam bezenmek, ibâdetleri yapmakta ve yasaklardan kaçmakta kolaylık, nefsin fânî olmasına bağlıdır. Bu da sofiyyenin hizmetine bağlı ve onların muhabbetine âiddir.
Ahkâm-ı şer'ıyye, nîmete Şükretmeyi açıklamaktır.
Ahkâm-ı şer'ıyyenin ortadan kaldırılması ilhad ve
zındıklıktır.
Ahvâlden maksad, hâllere tutulmuşluğun değişmesidir.
Bâtınî hâller ve mânalar, misâller şeklinde
açığa çıkar ki, idrâke yakîn ola. Ahvâl ve mevâcîd [hâller ve vecdler] matlûbun, ele geçirilmek istenilenin başlangıçlarıdır. Maksad değildir.
Ahvâlden bir hâl hâsıl olursa, üzülmeye ve sevinmeye değmez. Maksûd [ele geçirilmek istenilen]
bîçûn ve bîçûnenin [ötelerin ötesi, anlaşılamaz olanın] hâsıl olmasıdır.
Ahvâlin [hâllerin] en doğrusu, şeriat üzere istikâmettir. [En güzel hâl, şeriate uymaktır.]
Ahvâl ve mevâcîde tâlib olan kimseler mâsivâya tutulmuştur.
Ahvâl ve mevâcîd [hâller ve vecdler] lehv ve la'b'e
[oyun ve eğlenceye] dahildir.
Ahvâl ve mevâcîd ve müşâhedât ve tecelliyât, başlangıçta ve arada meydana gelir.
Ahvâl, kalbin telvînlerindendir.
Ahvâl ve mevâcîdin [hâllerin ve vecdlerin] meydana gelmesine sebep, zâtın zikrinde, ismleri ve sıfatları düşünmektir.
Ahvâl [hâller] bâtın içindir. O hâlleri bilmek ise zâhir içindir.
Ahvâlin husûli matlûbdur, ilmi değil. Bazı
cemaate bu ilmi ihsân ederler, bazısına etmezler. İkisi de vilâyettedir.
Ahyâ ve emvât [diriler ve ölüler] vusûlde [yetişmekte] müsâvidirler.
İhtiyâc, insanın hâssa-i zâtiyyesidir. [Aslının özelliğidir.] Belki güzelliğindendir.
İhtiyâc noksanlığı
gösterir. Alâmeti imkândır. [Mümkin-ül-vücûd sahibidir.] İhtiyâc vaktinde, sebeplere yapışmayıp, bu yol ile zarar hâsıl olursa, âsî olurlar.
İhtilât-ı halk [halk ile görüşme], eğer onların hukûkunu yapmak niyyeti ile olursa, zikrolur.
İhtiyâr-ı abd
[kulun ihtiyârı] zayıftır dedikleri söz, eğer Hak sübhânehunun ihtiyârına nisbetle olursa, doğrudur. Yok eğer, kul, yapmasına memur olduğu işe ihtiyârı kâfî değildir, mânasına olursa, sahih değildir. Zîrâ, gücü yetmiyecek şey teklîf edilmedi.
Ehâss-ı havâstan [Seçilmişlerin seçilmişinden] beşer sıfatının kaldırılması mümkin değildir.
Ehâss-ı havâs,
zulmânî ve nûrânî perdelerden halâs ve şühûd ve müşâhededen kurtulmuşlardır.
Ehâss-ı havâs [seçilmişlerin seçilmişleri], en yüksek dereceye çıksalar, yine başları Peygamberlerin ayağı altına kadardır. Aynı seviyede olmak mümkin değildir.
İhlâs-ı şerif sûresinin tefsîri.
İhlâs ile yapılan bir iş, senelerle yapılan ibâdetlerin kazancını hâsıl eder.
İhlâs, fenasız ve muhabbet-i zâtiyesiz tasavvur edilemez.
İhlâs, zorlayarak ve külfetli olarak müminlerin
avâmında tahakkuk edebilir ki, böyle ihlâs devamlı değildir. Bu ihlâsı elde edenler muhlistir. Uğraşmadan, zorlamadan, külfetsiz olarak ihlâs, devamının husûlinde der-kârdır (lâzımdır) ki, Hakk-ul-yakîn mertebesidir. Devamlı ihlâs sahibi muhlâstır.
İhlâsın hakîkatine erişmiş olan, tarîkte [tesavvuf yolunda] lâzım olan uğraşmaktan kurtulmuştur. Her ne işte olursa olsunlar, Allahü teâlâ içindir. Niyyet etsinler, gerekse etmesinler. Niyyetin lüzûmu ihtimal olan şeydedir. Onların nefsleri,
Allahü teâlâ için feda olmuştur. Ben demeyi şirk bilirler. Evvelce ne ettiler ise, kendi nefsleri için ederlerdi. Ve niyyete muhtaç değiller idi. Şimdi de, niyyete muhtaç değillerdir. Böyle bir ârife eziyyet edip, edebsizlik etmek, Hak sübhânehu ve teâlâya edebsizliğe varır. Zîrâ ona nisbet olunanlar, külfetsiz Cenâb-ı Hak teâlâya nisbet olurlar. Her-gâh, o ârifin
amâli bî ihtiyaç [ihtiyaçsızlık] değildir. Lâkin fîl-hakîka Hak teâlânındır. Bu kıyâs üzere onun, Mevlâsı celle ve âlâya tâzîm ve itaat olunup, bu îtibarla, Kelâm-ı Mecîdde vârid olmuştur ki, meâlen: “Resûle itaat eden, Allahü teâlâya itaat etmiş olur.” Nisâ sûresi 80.ci âyeti.
Ahlâk-ı reddiye [kötü ahlâk], ademin [yokluğun] kötülüğünden ötürüdür.
Edeb-i vâhide [bir edebe] riâyet ederek,
tenzîhî mekruhtan kaçınmak, zikir, fikir ve murakabeden eftâldir.
Bî-edebin [edebsizin] hiçbiri, Allahü teâlâya vâsıl olamamıştır.
Ezan kelimelerinin mânası.
Ezandan sonra, (Veb'ashü mekâmen Mahmûden illezî ve' adtehü, inneke lâ tuhlifül mîâd)
demek, rivayet edilen mühim bir haberdir. Ecr ve sevaba kavuşmak içindir. Yoksa Allahü teâlânın vaadi, elbette vuku'a gelecektir.
“İzâ ra'eyte lî tâliben fe-kün lehü hâdimen” hadis-i kudsî. [Bana tâlib olan, beni isteyen birini gördüğün
zaman, ona hizmetci ol!]