FE - F

Fâsık, mübtedi' ve âsînin [günahkâr, bid'at sahibi ve isyânkârın] evine, yemeğine, ancak zarûret veya bir müslümanın işini görmek için gidilir.

Fâsıka hürmet haramdır.

Fâtıma'ya betül derler. Zîrâ zühd ve dünyadan kesilmekte öndedir.

Fâil, ancak azîz ve celîl olan zat-i vâcibdir. Vücûd ancak vâsıtadır ve şarttır.

“Muhakkak ki, ben dünyayı harap etmek için [haramları ve mekruhları harap etmek için] gönderildim. Dünyayı mamur etmek için gönderilmedim.” Hadis-i şerif.

Peygamberlerin gelmediği zamanlardaki müşrikler, Peygamberlerin dâvetini almamıştır. Bunlar, âhırette hesaptan sonra hayvanlar gibi tekrar yok olacaklardır.

“Fitne uykudadır. Allahü teâlâ, fitneyi uyandırana lânet etsin.” Hadis-i şerif.

Fitne zamanıdır. Yakında âlemi fitneler kaplıyacaktır.

Fahreddîn-i Râzî.

Firâset.

Firâset, sâlih kimseleri ayırabilmek ve tanıyabilmektir.

Farzların yerine getirilmesinde havâs ve avâm ve Enbiyâ ve Evliyâ müsâvîdir.

Farzları tamamlıyan edebler ve nâfileler de, farzlardan sayılmışlardır.

Farzlar, yakınlık bahşeden [yaklaştıran] amellerin en sevgilisidir. “Hadis-i kudsî”.

Farz namazlardan sonra Muhammed Mâsum yetmiş kere estagfirullah, derdi.

Farzların yapılmasına mani olan nâfileler ile meşgûl olmak, mâlâya'nîye dahildir.

Bir farzı yapmak, bin sene nâfile ibâdet yapmaktan eftâldir.

Dalâlet fırkalarının hepsi, Cehenneme girip, bozuk îtikatları ile, geçici olarak azâb olunurlar.

Fesatların başı [asıl maddesi] şeriate uymamaktır.

Fısk, büyük günah işlemektir.

Füsûl-i sitte, Muhammed Pârisânın kitabıdır.

Fazîletleri ve kerâmetleri olmıyan, fakat Peygambere tâbi olmakta ileri derecede olanın kıymeti, faydalı bir ilâc [iksir]dir.

Fazîlet ve kerâmet sahibi olan, fakat Resûle uymakta gevşek olanın sohbeti öldürücü zehirdir.

Mutlak fazîlet [üstünlük], hem zâhirî teblîgi, hem bâtınî teblîgi berâber bulundurana mahsûstur.

Fazîlet ve üstünlük, kerâmetin çokluğuna bağlı değildir.

Fadl-ı külli sahibinin [tâm üstünlük sahibinin], fazîletlerin çeşidlerinin hepsi ile üstün olması Îcap etmez.

Fudayl bin İyad, ulemâ-i sofiyyedendir. [Tesavvuf büyüklerindendir]. Bid'at ehlini kötülemiştir.

Allahü teâlânın fiilleri sonradan olma değildir. Herşey bir fi'l-i ezelî ile yaratılmaktadır. Her şey bu fiilin eserleridir, Hak teâlânın fiilleri değildirler.

Fakirler, zenginlerden, yarımgün [âhıret günü] evvel Cennete gireceklerdir.

Çok sabr eden fakirler [derdliler], yarın kıyâmet gününde Allahü teâlânın dostlarıdır. “Hadis-i şerif.”

Fakirlik belâsına düşen, insanlara ihtiyacını arz etmekle fakirlikten kurtulamaz. Cenâb-ı Hakka yalvararak zenginliği yaklaştırır. “Hadis-i şerif.”

Belli bir fakirlik ve darlık, Allahü teâlânın hâs kullarına, tarafından inayettir.

Fıkhın kurucusu Ebû Hanîfedir. Ve fıkhın dörtte üçünü o ictihâd etmiştir.

Fakirlikten kalbleri üzülmesin ve geçim sıkıntısından da muzdarip olmıyalar. “Allahü teâlâ, kim için isterse, onun rızkını genişletir ve takdîr eder.” Hak celle ve âlânın tâlibleri, Onun işlerinden şâd olup ve lezzet duymaları gerektir.

Felsefeciler, tıb ve astronomi ilmini Peygamberlerin kitaplarından çaldılar.

Yunan felsefecileri, dünyadaki insanların en câhilidir.

Göklerin ve âlemlerin, kaza ve kaderde alâkaları yoktur. Hayr ve şerrin vâsıtasız hâlıkı Hak teâlâdır. Ehl-i islâm [müslümanlar] akl-ı fe'âle inanmamışlardır.

Felsefecilerin kısa [hatâlı] görüşleri, yalnız madde âlemini görmektedir. Ve nefsi, aklı, mânevi âlemden saymışlardır.

Yunan felsefecilerinin önce gelenleri, akıl ile hareket edenlerden iken, Allahü teâlânın varlığını anlıyamadılar. Kâinâtın varlığını, kendi kendine var dediler. Felsefecilerin sonra gelenleri, Peygamberlerin nûrlarının bereketi ile Allahü teâlânın varlığına inandılar. Allahü teâlânın birliğini isbât eylediler.

Felsefeciler, göklerin ve yıldızların sonradan yok olmasını kabûl etmezler, ebedîdir, derler. Bazı müslümanlar, onları müslüman sanır. Hâlbuki islâm ahkâmından bazısını yapsalar dahî, bunlar kâfirdir.

Felsefecilerin ilmini kabûl eylemek, Enbiyâyı inkâr eylemektir.

Fena, varlığın, Allahü teâlânın rızasında yok olmasından ibârettir.

Fena, sâlikin yetiştiricisi olan isme kavuşup, orada yok olmasıdır ki, vilâyetin ilk basamağıdır.

Kalbin fenası, kalbin mâsivâdan tam kesilmesi ve mâsivâyı unutmasıdır ki, zor ile hâtırına soksalar, hâtırlayamaz. Bu fena, kalbin zikrinin netîcesidir.

Fena, kötü ahlâktan kurtulmak, bekâ, güzel ahlâk ile vasflanmaktır.

Fena, mâ-sivânın [Allahü teâlânın gayrisinin] unutulmasından ibârettir. Ve mâsivâ iki kısmdır: Biri âfâk ve biri enfüstür. Âfâkın unutulması, ilm-i husûlînin yok olmasıdır. Enfüsün unutulması, ilm-i huzurînin yok olmasıdır. Birincisi, Evliyânın nasibidir. İkincisi, Evliyânın büyüklerinin nasibidir.

Fena, mâsivânın unutulmasıdır ki, dâimî bilmemektir. Bâzan bilmek, bâzan bilmemek şeklinde değildir.

Kalbin fenası, kalbin mâsivâya olan ilim ve muhabbet bağlantısının kesilmesidir, kopmasıdır.

Kalbin fenasının tarifi.

Kalbin fenası, mâsivâ ile ilgili olan ilm-i husûlînin unutulması olup, tecellî-i ef'âle bağlıdır.

Fena ve bekâ, yaratılmış olanın, yaratılmışlıktan kurtulması değildir. Vücûb hâsıl olmak değil. Bu küfürdür. Belki mânası, Allahü teâlâ tarafından yok edilmektir ve var edilmektir.

Fena, zılle [mahlûkata] bağlılıktan kurtulmaktır. Meselâ, ödünc elbiseler giyen bir şahıs, elbiselerin, başkasına âid olduğunu iyice görüp, elbiseyi giyinmiş olduğu hâlde, elbiseyi sahibine verip, kendini bir derecede çıplak bula ki, hayâsı [utanması] sebebi ile, kendisini bir köşeye çekmek gibidir.

Nefsin fenası, sâlik, emânet olarak alınmış olan kemâlâtı asla [sahibine] verilmiş görmek ve bu kemâlâta ayna olan kendini yok bulmak ve hareketsiz ve hissiz bir cansız madde görmektir.

Fena, muhabbetin netîcesidir.

Hakîkî fena, kemâlâtın, Hak teâlâdan olduğunu bilip, kemâlâtı sahibine teslim edip, kendi yokluğu ile hakîkatlenmektir ki, (Ben) tabîrine kâdir olamaz. [Ben diyemez.]

Fena demek, varlıklar kalmaz. Vâcib, nasıl söylenmiş ise, öylece kalır.

Fena, kendini Mevlâ-yı teâlânın aynı olarak tasavvur değil, belki kendini ortadan kaldırmaktır.

Fena ve bekâ, sahibinin vicdânına [ruhuna, kalbine] bağlıdır. Anlatmak ile olmaz [Doğru ifâde edilemez].

Fena, ayn-el-yakîndir. [Görerek yakîndir, inanmaktır]. Bekâ, hakk-el-yakîndir [yaşayarak yakîndir].

Fena-i husûli, sâlik, hayrete ve cehle kavuşmadıkca nasip olmaz.

Fena ıtlâkı [fena tabîr olunması], seyr-i ilallahı tamam eyledikte nasip olur.

Fena, mâsivânın unutulmasıdır. Mâsivânın yok edilmesi değildir. Bu unutmak, dünya ve âhırete şâmildir.

Fena, ecel-i müsemmâ gelmeden evvel, ölmekten ibârettir.

Tam fânî olmak, (ene=ben) tabîrinin doğuş noktası olan, yokluk hakîkatinin anlaşılmasına bağlıdır.

Nefsin fenası, nefsin tamamen nefy edilmesidir. [Faaliyetlerinin te'sîrsiz hâle getirilmesidir.]

Nefsin fenası, sıfatlarının tecellîsinin netîcesidir.

Nefsin fenasında sâlik, vücûdü ve onun kemâl sıfattan olan tâbilerini, vâcibî üstünlüklerin zılleri bulur. Ve bu kemâlâtı asla teslim edip, kendini ölü varlık görür. Sâlik kendini yok görüp, bağlı olan şeyleri de asldan bilmezse adem denir.

Nefsin fenası, on latîfenin fenasını da ihtivâ etmektedir.

Nefsin fenasının kemâli, aslın sıfatına bağlandığı gibi [katıldığı gibi], yokluk dahî, mutlak yokluğa bağlanır [katılır].

Latîfelerin fenası, o latîfenin kendi aslına kavuşmasına bağlıdır.

Fenanın hakîkati, ismlerin çokluğunu, sıfat, şu'ûn ve îtibarâtı görüşten gizlemek, Allahü teâlânın zâtının birliğinden başkası düşünülmez.

Ruhun fenası, sıfatların tecellîsinin ortaya çıkmasının netîcesidir.

Sırrın fenası, sıfât, şu'ûnât ve îtibarâtın tecellîsi netîcesinde hâsıl olur.

Hafînin fenası, tenzîhî olan selbî sıfatların tecellîsi netîcesinde hâsıl olur.

Nefsin fenası, eserin ve aynın zevâline bağlıdır.

Fena hâsıl olmadıkca, Allahü teâlânın zâtı bilinemez.

Fena hâsıl olmadıkca, cenâb-ı Kudse kavuşmak müyesser değildir.

Fena hâsıl olmadıkca, bekâ bulunmaz.

Fena, vilâyet yolunda lâzımdır. Çâre yoktur ve nübüvvet yolunun yaklaşma derecelerinde, eşyaya bağlılığın ortadan kalkması için, fena hiç lâzım değildir.

Şeyhde fânî olmak, üveysîden gayriye [vefât eden velîden istifâde edenden başkasına] zarûrîdir ki, irâdeyi pîrin irâdesine tâbi kılmaktır.

Şeyhde fânî olmak, hakîkî fenanın başlangıcıdır.

Fena ve bekâda mûteber olan, devamlı olmaktır.

Fenadan maksad, îmanın parlaması ve ahkâm-ı şer'ıyyeye tam bağlanmaktır.

Kalbin fenası, hem cezbe, hem sülûke terettüb eder. [Hem sülûk, hem cezbeye âiddir]. Kalbin fenasına kavuşan, seyr-i ilallahı tamam edip, kendi aslına kavuşup ve değişik hareketten istikrarlı harekete [telvinden temkine] kavuşmak hâsıl olduysa, ümîddir ki, dönüşünden emîn ola.

Fena ve bekâ, cezbe yönünden olup, sülûk yapılmamış ise, tekrar beşerî varlığa dönebilir.

Fena ve bekâ, bâtın [ruh] hâllerindendir. Beşerî ihtiyaçların görülmesine muhtaçdır. Ondan kurtuluş mümkin değildir.

Fena ve bekâ, ruh vasflarındandır. Zâhirin olgunluğu, bâtının hâllerinden mâlûmat verir.

Fena ve beka, ruh vasflarındandır. Fakat, sûrî eşyanın ortadan kalkması, ruhun muamelelerine yardımcı olurlar.

Hakîkî fena sahibi, şu'ûr sahibidir, ayırd eder. Eşyanın hakîkatini bilmiştir. Zîrâ bu makamda fena ve bekâ birbirlerinden ayrılırlar. Ve ayn-i fenada bâkî ve ayn-i bekâda fânîdir. Zâtının yokluk ve kemâl sıfatların emânet olduğunu bilip, kendini sırf yokluğa ilhak eder [katar].

Nefsin fenasına vâsıl olmıyan sâlike, gadap zamanında şeytan yol bulur. “Goncdüvâni”

Fena ve bekâ, sâlikin mebde-i te'ayyünü olan ism iledir. Zat-i teâlâ ile değildir.

Fena makamında kalmak iyi değildir. Bekâya yükselmek lâzımdır.

Fena, kendi başına olgunluk ise de, istenen maksaddan değildir. Asl maksada kavuşmak için vâsıtadır.

Kalbin fânî olması, vilâyette bir basamaktır.

Fena her uzva ulaşmadıkça kemâle ulaşılmaz. [Kemâl bulmaz.]

Her mertebenin fena ve bekâsı, onun daha üstüne çıkmaya basamak olur.

Nefsin fenasına başlamak, küçük vilâyettedir. Nefsin hakîkî fenası, büyük vilâyettedir.

Fena ve bekâ, her ne kadar vilâyet-i sugrâda [küçük vilâyette] da teşekkül ederlerse de, fenanın hakîkati, vilâyet-i kübrâdadır [büyük vilâyettedir].

Adem-i hâs'ın adem-i mutlaka [husûsî yokluğun mutlak yokluğa] katılması, bu vilâyetin husûsiyetlerindendir.

Nefsin fenasının kemâlinden sonra bekâdır. Ve vilâyet-i kübrânın muameleleri ileridedir.

Kalbin fenasından sonra, nefsin fenası, sonra nefsin itminânı, sonra, islâm-ı hakîkî.

Fena ve bekâ ilâhî sırlardandır. Ve zevk ve vicdan ile anlaşılır. İnsanlık [nefis] kayası [dağı] yerinde durdukca, hakîkî fena görünmez. Ortaya çıkmaz. Kulluk vazîfesi, kuldan hiçbir vakit sâkıt olmaz.

Fena ve bekâdan sonra, iş asla ve aslın aslına bağlanır. Ve cehl ve hayrete düşer. Bu cehl ve hayret, bilinen cehl ve hayret olmayıp, ilim ve marifet üzerine binlerce meziyyeti vardır. [İlm ve marifetten binlerce defa üstün bir hâldir.]

Kalbin fenasına kavuşmasına aldanmamalıdır, geri dönmek mümkindir.

Fena ve bekâ şühûdîdir [görünüştedir]. Vücûdî [varlıkta] değildir.

Fenanın hâsıl olmasında, varlığın yok olması lâzım değildir. Çünki, fena için, varolmak [vücûdîlik] yoktur ki, yokluğu tasavvur edilsin. Yokluk ile ilgili birşey idi. Vehm ile kendini var saydı. Görülenin yok olması ile, sırf yokluk olur.

Fânî olanın, fena hâlinde kendini mahv ve yok olmuş bulmasının sebebi budur ki, kötü sıfatların nefis latîfesinde tam yerleşmesi vardır. Meselâ, benlik ve emir dinlememek ve emredilenlere itaat etmemek ve câhil olduğunu bilmemek gibi ki, emânet olan üstünlüğü kendinden bilip, kendini kâmil ve hayr olmak üzere bilir. Bu sıfâtın yokluğu ile, nefsin yokluğu tasavvur edilebilir.

Fenanın mukaddemeleri [Fenanın başlangıcları] makamât-i aşere [on makam]dir ki, tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, zikir, teveccüh, sabr, murakabe ve rızadır. Bunları ele geçirmek gerektir. Her ne kadar fena, Cenâb-ı Hakkın ihsânı ise de, bunlar çalışmakla kazanılır, [kesb edilir].

Sâlik fânî olduğunu biliyorsa, ona fena derler. Bu ilim dahî yok olup, yokluğu ortaya çıkarsa, fenanın fenası derler.

Fena ve bekâ tabîrleri, sonradan ihdâs edilmiş olup, ilk defa kullanan Ebû Sa'îd-i Harrâzdır.

Fena ve Bekâ; Resûlullahdan iktisâb olunmuş [alınmış olup], fakat, bu tabîrleri Ebû Sa'îd-i Harrâz açıklamıştır.

Bir fena ki, yokluk dahî, varlık gibi ondan ayrılıp, asla katıla. Zâtın tecellîsindendir.

Cihâd için, “Allah yolunda bir sâ'at beklemek, Hacer-i esved yanında Kadr Gecesi namaz kılarak ihyâ etmekten hayrlıdır.” Hadis-i şerif.
Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri