HA - H
Hâcâtın kazası [isteklerin yerine gelmesi] ve müşkilâtın
küşâyişi [zorlukların açılması] için, (La havle ve lâ kuvvete illâ billah) kelimesini beşyüz kere okuyalar. Ve evvelinde ve âhırınde en az yüz kere salât eyleyeler. (Bu imam-ı Rabbânî radıyallahü anh'ın hatm-i hacegânıdır.)
Hâdis olan, fânî
ve müstehliktir [yok olucudur.]
Hâkimlerden ve gayrilerden görülen zulüm ve şiddeti, fiili Hak [Hakkın fiili] bilmelidir. Zâhirin gâm ve hüznüne bende [kul] mâni olamaz.
Hâl, telvînden haber verir. Sâhib-i temkin [temkin sahibi] olan hâlden geçmiştir.
Hâl, ilimden eşreftir
[şereflidir]. Hâl, ehl-i vecd ve kemâlin husûsiyyetidir.
Hâl'in doğruluğuna alâmet, yakînin hâsıl olmasıdır. Yakîn hâsıl oldukta, hâl; vehm ve hayâlden bîrûndur [uzaktır] demişlerdir.
Hub ve cünûndan hâlî olan [Sevgi, muhabbet ve delilik olmıyan] âdem, hayvânâta mülhaktır [dahildir].
Hub
olmasaydı [sevgi bulunmasaydı], îcâd küşâyiş (îcâd açıklık) bulmaz ve âlem ademde [yoklukta] gizli kalırdı.
Hubb-i evvel, manissa-i zuhûra gelmiş olup, sebebi halk-ı halâyık olmuştur. [Mahlûkatın yaratılmasına sebep olmuştur.]
“Hubb-i dünya re'sü külli hatî'etin” [Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır.] Hadis-i şerif.
Hub [sevgi,
muhabbet] asl olup, hullet [dostluk] onun zılli gibidir.
“Hac ile ömre arasını birleştirin. Zîrâ onlar fakirlik ve günahların kalkmasına sebep olur.” Hadis-i şerif.
“Hac eylemek, geçmiş günahlara kefarettir.” Hadis-i şerif.
[Molla Muhammed Berkîye cevap]: Hac için azık ve
binek mevcut iken, muhtâr olan, fakîh Ebülleysin fetvâsı mûcibince, eğer gâlib zannı yolun emniyyeti ve helâk edici tehlikesi yok ise, farziyyeti [farz olması] sâbittir. Yoksa mümkin değildir. Bu şart, edâsının şartıdır. Farz olmasının [vücûb şartı] değildir. Hac ile vasıyet vâcibdir. -Çünki vakit müsâid değil.-
Hucub-i ilâhînin [ilâhî perdelerin] tamamen kalkması mümkin değildir.
Hucub-i esmâ ve sıfât ve şu'ûn ve
îtibarâtın harkı [ismlerin, sıfatların, şu'ûn ve îtibarâtın perdelerinin kalkması] şühûdî olup, kalildir [az hâsıl olur]. Hark-ı vücûdî mümteni'dir. [Vücûdun perdesinin kalkması mümkin değildir.] Zulmânî perdelerin kalkması seyr-i âfâkî ve seyr-i enfüsîyi geçtikten sonra müyesser olur. Nûrânî perdelerin kalkması, seyr-i esmâ ve sıfât vâcib-i teâlâya bağlıdır ki, ism
ve sıfât ve şân ve îtibar nazarında kalmıya.
Hadis-i şerifleri inkâr küfür değildir. Münkiri mübtedi'dir [inkâr eden bid'at ehlidir]. [Hadis-i şerif olduğunu kabûl etmezse bid'at ehli olur. İnanmaz ise kâfir olur.]
Hadis-i şerifte gelmiştir ki, bu üç şeyden çekinmiyen kimse, gerçekten mümindir. Hizmet-i iyâl [Âilesine hizmet], ve fakirler ile berâber oturmak ve hizmetkârı ile taâm yimek. [Hizmetkâr temiz olmak lâzımdır.]
Hadislerin bazısı, bazısını tefsîr eder.
Haram sebebi ile tahsîl olunan herşey haramdır.
Haramı, gerek îtikaden ve gerekse îtikat dışında güzel gören mürted olur.
Haramı haram, helâli helâl bilmek,
kat'î olan haram ve helâldir ki, inkârı küfürdür.
Haramda şifâ yoktur.
Haramdan bir altını sahibine geri vermek,
yüz altın sadaka vermekten eftaldir.
Harem-i Kâbenin füyûz ve berekâtı başka, harem-i Medînenin kemâlât ve kârı ve semeresi başkadır.
Hurûf ve kelimât-ı Kur'anı [Kur'an-ı kerimin kelimeleri ve harfleri] yer değişmeksizin [aynen] Allahü teâlânın kelâm-ı nefsîsidir. Ve Hak teâlâya en yakın şeydir.
Hurûf-ı mukatta'ât-ı Kur'anî [Kur'an-ı kerimin hurûf-ı mukatta'âtı] muhib ile mahbûb [seven ile sevilen] arasındaki hâllerin hakîkatlerine ve sırların inceliklerine remzler ve işaretlerdir.
Hüzn ve ferahlığın olmaması, kazaya râzı olmaya ters değildir.
His ile idrâk olmıyanı akıl idrâk eylediği gibi,
akıl ile idrâk olunmıyan, nübüvvete uyarak idrâk olunur.
Hesap, mîzân ve sırât haktır. Muhbir-i sâdık onu haber vermiştir.
Hesap-ı müminin [müminlerin hesabı] kısa bir müddet içinde olacaktır. Fasl-ı kaza [yapılma zamanı] bir sâ'attır. Birinin hesabı, diğerini hesaptan işgal etmez.
Hasenâtül ebrâr, seyyiâtül mukarrebîndir.
Hasen-i Basri, gemi beklerken, Habîb-i Acemi deryadan yürüyüp geçti.
Ammâ fazîlet, Hasenindir. [Habîb-i Acemi, Hasen-i Basrînin mürîdidir.]
Hüsn-i hulk [güzel ahlâk] hakkındaki Hadis-i şerifler.
“Hüsn-i hulk [güzel ahlâk], gücü yettiği hâlde gadap eylememektir.” Hadis-i şerif.
“Hüsn-i hulk [güzel ahlâk]
hatâları eritir. Su kırağıyı erittiği ve mahv ettiği gibi. Ve kötü ahlâk dahî ameli ifsâd eder. Sirkenin balı bozduğu gibi”. Hadis-i şerif.
Hüsn-i hulk [güzel ahlâk] buğz eylediği kimseye fütüvvettir. Ve ikrâh eylediği [tiksindiği] şahsa mal
vermek, kalbin nefret eylediği zat ile, hüsn-i sohbettir, demişlerdir.
Hüsn-i dünyevî, nâ'merdîdir. [Dünyevî güzellik, beğenilmez]. Uhrevî güzellik beğenilmiştir.
Ebûl-Hasen-i Harkânî, Sultan Mahmûd Gaznevî zamanında idi.
Ebûl-Hasen-i Harkânî, itaat-i ilâhîyi, itaat-i
Resûlden gayri bildi ki, istikâmetten dûr [uzak] namazdır.
Ebûl-Hasen-i Harkânî, Muhammed Kassabdan eftâldir. Yâni müntehîdir [sona varmıştır].
Ebûl-Hasen-i Harkânî, sona varmakla, mürîdlerin ondan istifâdesi azdır. Yâni geri dönmemiş müntehîdir. Sona varıp, inmemiştir ki, tâlibler ondan tam istifâde edemezler.
Husûl, bu'dün [uzaklığın] vücûdiyle berâber tasavvur olunur. Ammâ vusûl daha kıymetlidir. [Vusûl, vilâyette, Husûl, nübüvvet makamında.]
Huzur, gafletten kurtulmaktan ibârettir.
Huzur, öyle ola ki, nefs-i hazır dahî arada olmıya. Vücûd yolunu yokluk
sahrasına çeke. Ve kendi huzuru yine kendiye müteveccih ola [döne].
Huzur ve teveccüh-i kalbî, zikrin fevkidir [üstüdür]. Ve ondan daha latîftir.
Huzur-ı dâimî [dâimî huzur] bâtına nisbetle mümkindir. Ve başlangıçta zuhûr eder. Bu devam, zâhirde zordur.
Huzur ve âgâhînin devamında, uyku ve tilâvet ve namaz ve bunların gayrisi birdir. [Huzur ve âgâh olan kalb, namaz, uyku ve tilâvette aynıdır.] Huzur ve âgâhî kalbin melekesi olup ve onun sıfat-ı lâzımesi olur ki, hiçbir zaman ayrılık kabûl etmez.
Huzurun devamında, mâsivânın unutulması ve hâtırlanmaması hiç lâzım değildir. Huzur-ı dâimî huzur-ı mâsivâ ile birleşir.
Huzur-ı mübtedî [mübtedînin huzuru] öyle bir huzurdur ki, gaybet ona der-kafâdır [Sonra gaybet hâsıl olur]. Huzur-ı mütevassıt [Yolun ortasında olan için huzur], ki gaybet onun der-kafâsı değildir. [Gaybet onunla hâsıl olmaz]. Ve bu iki
huzurda hazırın vücûdı der-meyândır [aradadır]. Ve fena husûle peyveste değildir. [Fena hâsıl olmasına bağlı değildir]. Ve huzur-ı müntehî [sona varanın huzuru ise] bir huzurdur ki, nefs-i hazır der-meyân [arada] değildir.
Hataranın
[fikir, düşüncenin] menşe'i nefstir. İlhâm da hatarât cümlesindendir. Lâkin bunda, husûl-i yakîn galebe-i zan [yakının hâsıl olması kuvvetli zan] ve inşirâh-ı bâtın [bâtının açılması] vardır.
Hakkul müslimi alel müslimi hamsün. Reddül
selâmî ve iyâdetülmerîdi ve ittibâ'ul cenâizi ve icâbet-ü dâveti ve teşmît-ül âtıs-ı. [Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına cevap vermek, hastasını dolaşmak, cenâzesinde bulunmak, dâvetine gitmek ve aksırdığı zaman elhamdülillah deyince, yerhamükallah demek]. Hadis-i şerif.
Hak sübhânehü ve teâlâ, bazı mahlûkatından râzıdır. Ve onu hasen [güzel, iyi] kılmıştır. Diğer bazılarından râzı değildir. Onu kabîh [çirkin] eylemiştir.
Hak teâlâ, temessül [misâllendirilme] ve misâlin ve tevehhüm [vehmin] ve hayâlin ötesidir. Ve bunların tamamı, Hak teâlânın mahlûkudur.
Hak teâlâ, âfâk ve enfüsün ve nisbet ve îtibarâtın ötesidir. Onu derûn ve bîrûnun verâsı taleb eylemek gerektir. [Onu âfâk ve enfüsün ötesinde aramak lâzımdır.]
Hak teâlâ bizim akıllarımızdan ve anlayışımızdan, ilimlerimizden ve idrâkımızdan verâül verâdır [ötelerin ötesidir.]
Hak teâlâ verâ'-ı âfâk ve enfüstür [âfâk ve enfüsün ötesidir]. Onun tâlibi âfâk ve enfüsten geçmedikçe, marifet elde edemez [kavuşamaz].
Hak teâlâ verâül verâdır [ötelerin ötesidir]. Sümme verâül verâdır [yine ötelerin ötesidir]. Bu ötelerin ötesi olmak, kurb yönündendir. Uzaklıkta değildir. Her ne ki tasavvur olunur ise, hattâ bir kimsenin zâtından dahî ziyâde ona yakındır.
Aklın ondan haberdâr olması zordur. Cânib-i bu'dün verâ'iyyeti cevelangâh-ı vehmîdir. [Uzaklık ciheti ile ötelerin ötesi olması vehmin anlıyacağı şeydir]. Hâlbuki yakınlıkta olan bir verâ'iyyeti vehm ve hayâl, anlıyamaz ve kendine, kendinden ziyâde yakınlığı tasavvur eylemeye kâdir değildir.
Hak teâlânın bu'dü [uzaklığı], derk [anlayış] ve marifet [bilmek] îtibariyledir.
Hak teâlânın akrebiyyeti [çok
yakınlığı], bizim ebâdiyetimize [uzaklığımıza] sebep olmuştur.
Hak teâlâ karîbdir [yakındır].
Hak teâlânın kurb
[yakınlık] ve maiyeti [berâberliği] bîçûnîdir. Bizim akıl ve şühûdumuzdan münezzeh bir kurbdur [yakınlıktır].
Hak teâlânın âleme olan nisbeti, nokta-i cevvâlenin dâireye olan nisbeti gibidir. O dâire o noktanın dönmesinden meydana gelmiştir.
Hak teâlânın ihâta ve kurbu [yakınlığı] ilm-i huzurîye bağlıdır.
Hak teâlânın ihâtası mücmelin müfassalı ihâtası
gibidir. Meselâ kelime, aksâmında câri' olduğu gibidir.
Hak teâlâ hiç-birşeye hulûl etmez. Mahlûkatın bazısının, vâcib-i teâlânın nûrlarının zuhûruna liyâkati [kâbiliyyeti] vardır. Ve senki (taş) ve külûh (toprak keseği), sahibi liyâkat
değildir. Dünyada rü'yet vâki' olmaz.
Hak teâlânın kurb ve maiyeti [yakınlığı ve berâberliği] mevcûdun mevhûma [vehm olunmuşa] ve aynanın sûrete kurbu kabîlindendir.
Hak teâlânın kayyûm-ı âlem olması, ecsâm-ı garîbenin [garîb, acâyip şeylerin] dübazlarla [hokkabazlarla] kıyâmı [birlikte durması] gibidir.
Hak teâlâya, mümkinâtın madde ve heyûlâsıdır demek, çok kötü bir çirkinliktir.
Hak teâlâ bizzat mevcûddur. Ve
eşya dahî onun îcâdıyle mevcûddur.
Hak teâlâ zâtı ile mevcûddur. Vücûd ile değil.
Hak teâlâ kendi zâtı ile
hay'dır. Yâni zindedir. Kendi zâtında dânâ (bilen), bînâ (gören), şineva (işiten), tüvana (gücü yeten), mürîd (dileyen) ve gûyâ (söyliyen)dir. Kâinâtı yoktan yaratandır. Ve kemâlât, sıfat-ı hayat, ilim, basar, sem', kudret ve irâde ve kelâm ile değildir.
Hak teâlânın âleme nisbeti [bağlılığı], halıkıyyet [hâlık olması] ve mahlûkların onun mahlûku olması ciheti iledir. Sûrî ve zıllerle ilgili nisbet var ise, ismlere ve sıfatlaradır.
Hak teâlânın misâlde ve hayâlde sûreti yoktur.
Hak teâlânın misli yoktur. Misâli vardır, demişlerdir.
Hak teâlânın, İmâm-ı Rabbânî indinde misâli dahî yoktur.
Hak teâlâya akreb-i eşya [en yakın şey] ve sıfât-i
ilâhînin ezharı, Kur'an-ı mecîddir ki, zılliyyetten ârîdir [zıllıyyet değildir].
Hak teâlânın kelâmımızı işitmesi kelimesiz, öne almadan ve sona bırakılmadan vâkı' olur.
Hak teâlâ, bizim ve sizin Rabbimiz ve âlemlerin Rabbi, gerek semalar olsun ve gerek arzın ve yükseklik ve aşağılıkların, Rabbi birdir. Ötelerin ötesidir. Benzeri ve misli olmaktan münezzeh ve şekil ve misâlden uzaktır. Baba ve oğul olmak,
Hak teâlânın şânında muhâldir. Benzeri ve misâli muhâldir. Hulûl, birleşmek şâibesi çirkindir. Görünmek ve zuhûr fitnesi çirkindir. Zaman ve mekân onun mahlûkudur. Vücûdına başlangıç ve bekâsına nihâyet yoktur. Hayr ve kemâl ona sâbit, naks ve zevâl onda yoktur. O hâlde ibâdete müstehak Hak sübhânehu ve teâlâdır.
Hak teâlâya, ilim ile, şühûd ile ve marifet ile yol bulunamaz.
Hak teâlâ hulûl etmez, zuhûr eder.
Hak teâlâ ne dahil-i âlemdir, ne hâric-i âlemdir. Ne muttasıldır [bitişiktir], ne münfasıldır [ayrıdır].
Hak
teâlâ üzerinden zaman mürûr eylemez [geçmez]. Zaman ve mekân onun mahlûkudur.
Hak teâlâ yakındır. Zîrâ herşey kendi mahiyeti ile şeydir. Ammâ, şey'in aksi ve zılli, kendi mahiyetinin zılli ve aksi ile zıl ve aks değildir. Belki kendi aslının
mahiyeti ile aks ve zıl olmuştur. Zîrâ zıl, mahiyet sahibi değildir. Mahiyet-i asldır ki, zıl ile zuhûr eylemiştir. Pes [o hâlde] asl zılle, zılden akreb oldu [daha yakın oldu]. Zîrâ zıl, asl ile zıldir. Kendi nefsi ile değildir. Ve çünki âlem, ef'âl-i vâcibînin [Allahü teâlânın ef'âlinin] zılâl [zılleri] ve ukûsidir [aksleridir]. Nâçâr sıfât-ı ilâhî, âleme âlemden
ve âlemin üsûlinden ki ef'âldir. Akreb oldu ki [daha yakın oldu ki], asl-ıl üsûldür. Sıfât dahî, Zat-i teâlânın zıllıdir. Ve zat-i celle sültânehü asl-ı cemî'-i üsûldür. Binnetîce, Zat-i teâlâ, âleme âlemden ve ef'âl ve sıfât-ı vâcibden akreb [yakın] olmuş olur.
Hak teâlâya ilim ve fehm vâsıtası ile aşk-i ilâhî [ilâhî aşk] hâsıl olmaz. Aşk-ı ilâhî, sülûke bağlıdır. [Tesavvuf yolunda sülûk yapmak, ilerlemek lâzımdır].
Hak teâlânın zat-i aktesi [mukaddes zatı] ve sıfât-i mukaddesesi, bir mertebede kâindir. Sıfatın ziyâde [ayrı] olması sâbit olmakla, Hak celle celâlühü de hiç te'ayyün ve tenezzül peydâ olmamıştır.
Hak teâlânın sıfâtı ve ef'âli dahî, zâtı gibi bîçûn ve bîçugûnedir. Ve mümkinâtın [mahlûkatın] sıfâtı ve ef'âli ile hiç münâsebeti yoktur. Meselâ ilim sıfatı kadîm ve basîttir. Te'addüd ve tekessür [adedlenme ve çoğalma] ona yol
bulamamıştır. Te'addüd-i te'allükât [alâka] îtibariyle olursa da. Zîrâ onda bir inkişaf basît vardır ki mâlûmat-ı ezel ve ebed, o inkişaf ile münkeşîf ve cemî'-i eşyayı an-ı vâhid-i basît de bilmiş idi. Meselâ, Zeydi hem mevcut [varlıkta], hem ma'dûm [yoklukta] ve cenin ve sabî ve civân ve pir ve zinde [diri] ve mürde [ölü] ve kâim [ayakta] ve kâid [oturan].....
ilâhir bilmiştir. Te'addüd-i te'allûkât âfâkın te'addüdünü mûcibler ve ezminenin teksîrini isterler. O mahalde ezelden ebede dek, ân-ı vâhid-i basîtten gayri ân yoktur. [Değişmiyen, basît bir ân vardır.] O ânlara aslâ te'addüd yoktur. Hak teâlâ üzre zaman cereyân eylemez. Bütün mahlûkata te'alluk-ı vâhid ile müteallık olmuştur. O te'alluk dahî, sıfât-ı ilim gibi
bîçûn ve bîçugûnedir. [Bilinemez ve ötelerin ötesidir.]
Hak teâlâ bir sıfatla muttasıf [sıfatlanmış] ve bir ismle müsemmâ [ismlenmiş] ve bir hükmle mahkûm değildir. Kendi zâtına ism ve ahkâm bildirmesi teşbîh îtibariyledir ki, mahlûkatın
anlayışlarına karîb olmak içindir.
Hak teâlâ yüce kerem ve ihsânından, kendi feyzlerini ve nîmetlerini varlıklara vermek ve bahş eylemek murâd eyledi. Mahlûkları halk buyurup [mahlûkatı yaratıp], kendi kemâlât-i vücûd ve tevâbi'-i
vücûdundan, yâni diğer sıfât-i kemâl onlara bahş eyledi. Lâkin ondan bir parça ayrı olup, kullara ulaşmak, çırayı çıradan yakmak gibi iktibâs değil idi ki, böyle olmak noksanlık işaretidir. Allahü teâlâ, böyle olmaktan çok yücedir. Yaratmaktan maksad, onlara nîmet ve ihsânlar vermektir. Yoksa onların vesîlesi ile [onlara ihtiyacı olduğundan değil] ismlerin kâmil ve
sıfâtlarının tekmil olması için değil. Hâşâ ve kellâ. Esmâ ve sıfâtı hadd-i zâtında kâmillerdir. Hiç zuhûr ve mazhara ihtiyaçları yoktur. O Hz. celle şânühûda cümle kemâl fiilen hâsıldır. Bir kuvvete bağlı değildir ki, onun meydana gelmesi bir emre (işe) bağlı olsun. Eğer şühûd ve müşâhede ise, o hazrette kendinden kendinedir. [Yine nasıl olduğu bilinemez.] Ve eğer
ilim ve mâlûm ise dahî, kendi bilir ve kendine mâlûmdur. Ve bunun gibi işitmesi ve konuşması kendindendir. Bütün kemâlât, o yerde [bu husûsta] mufassal ve meydana çıkmışlardır. Lâkin ünvân-ı bîçûnî iledir [ötelerin ötesi ünvânı iledir]. Çûn için bîçûne rah yoktur. [Bilinenden bilinmiyene yol yoktur.] Mahlûkat nedir ki, Hak sübhânehu ve teâlânın kemâlâtının aynası
olalar. Ve âlem nedir ki, o cemâlin tafsîli ola. O Hz. celle şânühûda, ayni icmâlde tafsîl ve ayni dıykta [darlıkta] vüs'at vardır. Ve çünki tafsîl ve vüs'at o makamda bîçunîdir. Zan olunur ki, icmâle tafsîl lâzım ola ki, âlemin yaratılmasına bağlıdır. Ve o icmâlin tamamı, bu tafsîl ile ola. Ve hak olan odur ki, o yerde [bu husûsta] hem icmâl vardır, hem tafsîl
vardır. “VALLAHÜ VÂSİ'ÛN ALÎM.” [(Allahü teâlânın fadlı geniştir. Fakire genişlik verir ve onu zengin eder. Mülke lâyık olanı bilir.) Bekara sûresi 247. Âyet-i kerimesinin meâli.] Mâlûm ola ki, bu âlemin yaratılması, bir mertebede vâki' olmuştur ki, onun o mertebeyi mukaddeseye hiç müzâhemesi ve müdafe'ası yoktur. [Ol demiş, var olmuştur.] Herhangi bir mevcûdun
varlığı, her ne kadar, diğer bir şeyin varlığının tahdîdini iktizâ eder, amma o kâide bu makamda geçerli değildir ki [Allahü teâlânın yaratmasında böyle birşey yoktur], âlemin varlığı, Allahü teâlânın varlığına hiç tahdîd ve nihâyet peydâ eylememiştir. Ve hiç nisbet ve cihet isbât eylememiştir. Aynada görünen sûret gibidir ki, bu sûretin varlığı vehm
mertebesindedir. Ve bu aynada mertebe-i vehmde görünen bir sübûtun, o sûretin aslının sübûtuna hiç müzâheme ve müdafe'ası hâsıl değildir. Ve bu sûretin sübûtu [varlığı], o sûretin aslı olan sübût-ı hâricî de, hiç tahdîd ve nihâyet ve cihet peydâ eylememiştir. “VE LİLLÂHİ MESELÜL' Âlâ.” [(Allahü teâlâ için [zâtının zarûrî olması, ilmi, kudreti, mahlûkların
sıfatlarından münezzeh olmak gibi] en yüce sıfat(lar) vardır.) Nahl Sûresi 60. âyet-i kerimesinin meâli.] O mukaddes mertebede, vücûd var denilmesi, hârici benzetme ve eş gösterme kâbilindendir ki, hâric için orada yer yoktur. Vücûd için o mukaddes mertebede yer yok iken, hârice nasıl yer olsun ki, hâric vücûdun bir kısmı, bir parçasıdır.
Hak teâlâ, o azamet ve kibriyâsı ile, kulluğa kabûl buyurup, kullarını Cenâb-ı kudsîne dâvet buyurmuştur.
Hak
teâlâ âhırette kurtulmanın medârını [esasını], kat'î vahy ile sâbit olan Hakkın şeriatine bağlı ve yakınlığını sünnete tâbi olmaya bağlı kılmıştır.
Hak sübhânehu ve teâlâ hiçbirşeye muhtaç değildir. Kullarına emirleri ve yasakları lütf ve
ihsândır.
Hak teâlânın mukaddes bârigâhına bizim kusurlu amellerimiz yakışır değildir.
Hak teâlânın kuldan
râzı olması, kulun Haktan râzı olmasının üstüdür [fevkı'dir.]
Hak teâlânın ziyâde mahbûbu [en çok sevdiği] şu kimsedir ki, Allahü teâlânın kullarına muhabbetine sebep olan ve kulların dahî Mâbut-i teâlâya muhabbet eylemelerine vesîle
olandır. O kimse, teblîg ve dâvet sahibidir.
Hak teâlânın fî'l ve irâdesinden râzı olmak ve belki lezzet almak gerektir.
Hak teâlâ afüvvün mecîddir [Çok affeden, çok acıyan, merhametlidir].
Hak teâlânın dostları, onun belâsına
râzılardır. Bununla berâber, belâların def'i için duâ ederler.
Hak teâlânın kendi zâtına ve sıfâtına ve ef'âline muhabbeti vardır. Ve bu muhabbetin çokluğundan, her birinde iki îtibar vardır ki, muhibbiyyet ve mahbûbiyyettir. Ve mahbûbiyyet-i
zâtiyyenin zuhûru kemâlât-ı Habîbullahdır . Ve muhibbiyyet-i zâtiyyenin zuhûru kemâlât-ı kelîmullahdadır. Ve mahbûbiyyet-i esmâ ve sıfâtın zuhûru, diğer Enbiyâda tahakkuk eder. Esmâ ve sıfâtın zılleri olan mahbûbiyyet ve muhibbiyyet-i zıllıyyenin zuhûru, Evliyây-ı Mahbûbîn ve muhibbînde hâsıl olur.
Hak teâlânın fiili illet ve sebebden hâlidir. [Bir sebebe bağlı değildir. Bir sebep için değildir.] Fakat hikmet ve maslahattan hâlî değildir. [Bir hikmeti vardır.]
Hak sübhânehu müsebbib-ül-esbâb [sebeplerin îcâd edicisi] ve varlıkların bir araya gelmesini hâsıl edicidir. Bir sebep îcâd etmeye kâdirdir.
Hak teâlâ hikmet-i bâligası ile [yüce hikmeti ile], kendi yüce kudretini, hikmet perdesinde gizli kılmıştır.
Hak
teâlânın ve mâsivâsının delîli yine kendisidir.
Hak teâlâ cümleyi Cehenneme atsa, zulüm değildir. Zîrâ, kendi mülkünde tasarruf etmektedir.
Hak teâlâ, zat, sıfat ve ef'âlde yegânedir [benzersizdir].
Hak celle ve âlâdan evvelâ açığa çıkan Hz. vücûd
olup, diğer kemâlât ona tâbidir.
Hak teâlânın izni olmadıkça, hiçbirşey, hiçbirşeye zarar veremez.
Hak teâlânın,
ubûdiyyete [rab olmaya] hakkı olmakta şerîkini nef' etmek, Enbiyânın dâvetine mahsûstur. Muhâlifler dahî aklî delîl ile vücûb-ı vücûdda şerîki nef' ediyorlar. [Hak teâlâya ibâdet edilmesini, başka hiçbirşeye ibâdet edilmemesini Peygamberler bildirmiştir. Akıl ile anlaşılmaz.]
Hak teâlâ için bütün kemâlât sâbittir. Ve Ondan bütün noksanlıklar uzaktır. Ve bütün varlıklar varlıkta durmakta ve varlıklarını devamda Ona muhtaçtır. Fayda ve zarar Onun dilemesi ile olur. Onun izni olmadıkça, hiçbir nesne hiçbir nesneye
zarar vermeye kâdir değildir. Bu sıfatlar ile muttasıf olan, ancak Allahü teâlâdır. Zîrâ, başka olmak için farklı olmak lâzımdır. Eğer, kemâl sıfatlar ile muttasıf ve noksan sıfatlardan münezzehdir denilmese [böyle kabûl edilmese] noksan lâzım gelir.
Hak teâlâ, mutlak [şeksiz, şüphesiz] nîmet vericidir. Vücûd [var olmak] Onun ihsânı, hayatta kalmak dahî Onun lutfüdür. Kâmil sıfatlar, Onun [herşeye] şâmil olan rahmetindendir. Hayat, ilim, sem', basar ve nutk, cümlesi ondan ihsândır. Ve
çeşidli nîmetler ve bitmeyen [tükenmiyen] çeşidli keremler Onun feyziyledir. Zorluğu ve şiddeti kaldırmak, duâyı kabûl ve belâyı def' etmek Ondandır. Bir rızık vericidir ki, yüce merhâmeti ile kullarını rızıklandırır. Günahları sebebi ile (rızıklarını) uzaklaştırmaz ve kesmez. Günahları örtücüdür. Günahları sebebi ile kulların nâmus perdelerini yırtmaz. Onları
hesaba çekmekte ve cezâlarını vermekte acele etmez. İyiliklerini dost ve düşmandan uzak eylemez. Bu nîmetlerin en büyüğü ve en üstünü islâma dâvettir ki [dâvet buyurmasıdır ki], ebedî hayat [saadet] ona bağlıdır. Ve rıza-ı Mevlâ ona bağlıdır. Bütün mahlûkatın iyilikleri, Onun güc vermesi ve mümkin kılması iledir. Nîmet verene Şükretmek, akıl ile de açıkça
anlaşılmaktadır. Hak sübhânehu, kemâl sıfatlar ile muttasıf ve noksan sıfatlardan berîdir ve kullar ise, ayb kirlerine ve noksanlık lekelerine bulaşmış olduğundan, Onunla hiç münâsebeti yoktur. Kulların iyi bildikleri bazı işler, hakîkatte çirkin olabilir. Hak teâlâya hürmet ve şükür şeklleri, Ondan bildirilmedikce, Onun şükrüne lâyık ve Onun kabûl edeceği bir
ibâdet olamaz. Ona tâzîm şeklini şeriat bildirmiştir. Şu hâlde Hak teâlânın şükrünü edâ eylemek, kalben ve bedenen ve îtikaden ve amelen, şeriatin emirlerini yerine getirmeye bağlıdır. Allahü teâlâya, şeriatin dışında yapılacak hürmete ve ibâdete güvenilemez.
Hak teâlânın feyzleri devamlı, gerek mülk ve evlat kısmından ve gerek hidâyet ve irşâd cinsinden, havâs [seçilmiş] ve avâm, yüksek ve aşağı [kimseler] üzerine fark gözetmeksizin gelmektedir. Farklılık bu feyzleri kabûl etmek ve etmemek
bakımındandır.
Hak teâlâ kullarının rızklarına kefildir. Günlük erzâkı ele geçirmek için fazla çalışarak, kendilerini perîşân eylemeyeler. Eğer az bir çalışma ile mümkin olursa, ne âlâ [ne güzel] ve yoksa onun ardına düşmiyeler.
Hak teâlânın talebinde tenbellik [alâkasızlık] eylemeyüp, Onun marifet yolunu arayalar. Ve bu nîmetim kokusu her ne cenâhdan gelirse, o tarafa [ona] alâka göstereler. Ve bu fânî dünyada istenen şey, bu devletin [nîmetim] ele geçmesidir.
İnsanın yaratılmasından maksad, marifete kavuşmasıdır.
Hak teâlâ cemil-i mutlaktır. Cemil-i mutlaktan gelen herşeyi eğer ki, celâl ile dahî açığa çıksa, güzeldir.
Hak sübhânehu ve teâlâ, o rahmet ve ref'et ile (merhâmet ile), başaşağı (Cehenneme) düşecek kâfirlere, uzak ve düşman olduğunu izhâr buyurup, müslümanlara, onlara düşman olmalarını, şiddet ve sert olmalarını ve muhârebede onları
katletmelerini emir buyurmuştur.
Hak teâlânın hukûku, bütün hukûklardan öncedir.
Hak teâlâ, hayrı da şerri de
diler. Ve her birini yaratır. Ammâ, hayrdan râzıdır. Ve şerden râzı değildir.
Hak teâlâ, insana gücü yetmiyeceği şeyi emretmemiştir. Hep kolaylığı murâd eder.
Hak teâlânın, ilm-i ilâhîsinin, kendisine de teâlluku vardır. Kendini de şân-ül-ilm ile âlimdir.
“Hak teâlâ ile
ilgili bir iş yaparken, kötü kimseden korkmamalıdır.” Hadis-i şerif.
Hak teâlâ herkese, zannettiği gibi muamele buyurur. [(Kullarım beni zannettikleri gibi bulur). Hadis-i kudsî.]
Hak teâlânın mahall-i nazarı kalbdir.
Hak teâlânın kullarına cezâsı, günahları miktârıncadır. Eğer günah gizli
ise ve günahkâr kimse, günahından (tevbe edip) Ona sığınıyor ve yalvarıyorsa, o günaha dünyevî belâların kefaret olunması mümkindir. Eğer günah şiddetli ve büyük ise ve günah işleyen inatçı ve kibrli ise, o günaha âhırette cezâ verilir ki, bu cezâ şiddetli ve devamlıdır.
Hak teâlâ cilve buyurursa [dilerse], sonradan yaratılmış bîçâre mahlûk âdeme teveccüh eder.
Hak teâlâ
Resûlullahın râzı olmasını taleb etmektedir.
Hak sübhânehu ve teâlâ, mâsivâya [mahlûklara] köle olmaktan kurtarıp ve uzaklaştırıp, tamamen kendi mukaddes cenâbına bağlıya.