HE - H
Hidâyetin mânası, cenâb-ı Hakkın sadr-ı beşerden [insan göğsünden] her darlığı uzak edip, sînesine hiç sıkıntı getirmeyip, emirlere yapışmakta ve yasaklardan kaçınmakta, kolaylık tamam hâsıl edip ve kulun rızasını Hak sübhânehu, kendi kaza ve kaderine tâbi eylemektir.
Hidâyet, matlûba kavuşturan yola, yol gösterendir [klavuzdur].
Hediye, Allahü teâlânın sevk eylediği
[gönderdiği] rızktır. “Hadis-i şerif”.
Her anda âlem ademe gider. Ve onun bir misli vücûde gelir [âlem, her ân yok olur ve bir benzeri meydana gelir], her an böyle olur şeklinde Füsûsta beyan olunan teceddüd-i misâle bazı sofiyye kâildir
[bazı sofiyye böyle inanmaktadırlar]. Bizim indimizde, sâbit değildir. [Bir görünüştür.] Hakîkat değildir. Bu muamele eğer var ise şühûdîdir. Nefs-ül-emirde vâkı' değildir. Eğer bu muamele nefs-ül emirde vâkı' olsa, birisi mâsiyyet işleyip mu'azzeb olan [azâb içinde bulunan] diğeri olmak lâzım gelir ki, kadıyye-i [muamele] adaletten ba'îd [uzak] değildir.
Her hayr ve kemâl, Hak sübhânehûdan gelen fâizdir [gelmektedir]. Vücûd-i teâlâ o feyzin meydana gelmesine vâsıtadır.
Hasenât [iyilikler] Allahü teâlâdandır. Seyyiât [kötülükler] nefstendir, âyetinde murâd, menşe'i seyyiâttır [kötülüklerin menşe'idir].
Herşey Allahdandır, âyet-i kerimesi, her şeyin yaratıcısı [hâlıkı], Allahü teâlâdır demektir.
Her beldenin bir
başka hâssıyyeti, her zemînin fuyûz-ı muhtelifesi vardır.
Her şahsın Cenneti o şahsın mebde-i te'ayyünü olan ism-i ilâhînin zuhûrundan ibârettir ki, eşcâr [ağaçlar] ve enhâr [ırmaklar] şeklinde ve güneş ve köşk sûretinde ve vildân ve gılmân
kısvetinde [sûretinde] zuhûr buyurur.
Her hangi bir makamdan hakîkî matlûbun kokusu gelirse, o yere gidelim. Her cend bu defîne, elimize geçmez ise de, bâri talebinden ve yokluk derdinden vazgeçmiş olmayalım ve dikbaşlıların dâiresinden
dışarı olalım.
Her kim ki, makbûldür [sevilendir]. Derd-i belâ ile mâ-sivâyı sevmekten, onu men edip, sevgili tarafına çekerler. Her kim ki, istenilen [taleb edilen] değildir. Onu kendi hâli üzere terk ederler.
Herkesin konuşmasında, ene [ben] lafzı [sözü] ile, maksûd [istenilen] nefstir.
Her kim ki, marifetten ona birşey
hâsıl değilse, gerektir ki, onun talebinden vazgeçmiş olmaya ve bu devletten meşâm-ı câne [koku alınacak yer] bir mahalden bir râyiha [koku] gelirse, oraya gide.
Her ne ki, âhıret için hazırlanmıştır, güzeldir. Eğer, güzel görünmese bile.
Her ne ki, dünya için hazırlanmış ola, dünyalıktır, çirkindir. Eğer, güzel görünse bile, çirkindir.
Her ne ki, o cenâb-ı kudse mensûb ola, hayr ve kemâldir [olgunluktur] ve kemâle [olgunluğa] ayna gerektir ki, onun hayrı onda zuhûr ede. Ve
ayna ancak şey'in tekâbülünde olur. Hayr ve kemâlin karşılığı, şer ve noksanlıktır ki, (bi-zıddihâ tetemeyyezüleşya) [Eşyanın ortaya çıkması zıddı iledir] demişlerdir. Ve zâhir budur ki, ayna her ne kadar, kendi aynalığında çok ise, yansıyanın meydana gelmesi de, onda çok olur. Pes müşâhede-i şerriyyet-i ârif ziyâde oldukta, zuhûr-ı hayriyyet dahî, ziyâde olur. Zîrâ
ki, her şer ve noksanlığın menşe'i mümkindir. Zîrâ mümkinin zâtı, ademdir [yokluktur] ve hayr olması [hayriyyetin] zuhûruna [meydana gelmesine] kendi şerrini müşâhade kâfîdir. Men tevâda'a lillahi refeahüllahü. [ Allahü teâlâ için tevâzu edeni, Allahü teâlâ yükseltir.]
Her ne ki gafleti giderir ise, zikre dahildir. Dünya işleri ve her ne iş ise, sâlih niyyet ile ola. Meselâ, bey' ve şirâ [alış-veriş] ve onun emsâli zikrolur.
Her ne ki, kalbin huzuruna yardım ede, mübârektir. Ve her ne ki, yardımcı olmıya, uğursuz ve nâmübârektir [mübârek değildir].
Her ne kadar aynada hayr ve kemâl ziyâde zâhir olursa [çok olursa], aynada noksanlık ve kötülük şühûdu o kadar ziyâdedir [çoktur].
Her hakîkat ki, şeriat onu yasaklıya, zındıklık ve ilhâddır.
Her hâtırayı [akla geleni] yapmak lâzım değildir.
Hâtıra bazı şeyler gelir ki, onları yapmamak daha iyi olur. Nefis, inatçıdır.
Her devlet ki, zuhûr eylemiştir. Enbiyâ için gelmiştir. Saadet o ümmet içindir ki, Enbiyâya uymuş olmakla o devletten [nîmetten] hissedâr olalar.
Her ne kârda [kazançta] olurlarsa, hikmeti [faydalı şeyi] terk etmiyeler. Bir nev' üzere olalar ki, fitne çıkmasına sebep olmıyalar.
Herkes, her ne mahalde [yerde], her ne bulursa, onu yimesi doğru değildir. Şeriatin dışında hareket etmiş olmıya. O kimse başlı başına değildir ki, ne bilirse onu yapsın. Hâlbuki, Allahü teâlâ vardır. Ve emir ve yasaklar ile teklîf
buyurmuştur. Rızasını ve rızasızlığını [beğendiği ve beğenmediği şeyleri], âlemlere rahmet olan Peygamberi ile beyan buyurmuştur. Saadetsiz, bedbaht o kimsedir ki, Mevlâsının beğenmediği şeyleri ister. Ve her şeyi Mevlâsı izin vermeden kullanmak istiyor. Böyle kimseler utansın ki, dünyada bu şeylerin sahiplerine bile sormadan kullanmıyor. Bu, hakîkî olmıyan
sahiplerin, haklarını gözetiyorlar da, bunların hakîkî sahibi, beğenmediği şeyleri, şiddet ile, pek sıkı yasak ettiği ve yapanları ağır cezâlarla korkuttuğu hâlde, Onun sözüne iltifât etmiyor, aldırmıyor. Bu hâl nedir? Müslümanlık mıdır, kâfirlik midir?
Her ne hâl ki [her ne varsa] Hak sübhânehûdan zuhûr ede, ona râzı olalar. Bir men ediş ki [yasaklayış ki] mahbûbun murâdı ola, vasldan hezâr-bar bihterdir [çok iyidir].
Her şey, vâcib-ül-vücûdün “celle sültânehu” irâdesi ile [dilemesi ile] var olmaktadır ve Allahü teâlânın fiili ile var olur. Kendi irâdemizi Hak teâlânın irâdesine tâbi kılıp, kavuştuğumuzu, aradığımız şeyler olarak bilip ve onunla sevinmek
gerektir. Böyle olmamak, kulluğu kabûl etmemek, Mevlâya “celle sultânehû” karşı gelmek olur.
Her nîk [iyi] ve bed [fena] ile beşâşet üzere [güler yüzlülük üzere] ülfet edeler. Bâtın [kalb ve ruh] gerek münbasıt [geniş, açık], gerek
mütekabbız [kabz hâlinde daralmış] olsun.
Her kemâl ve cemâl, o bâri-gâhın yoluyladır. Her makamdaki bir kemâl meydanda ola, Onun eseri bulunup ve her ne tarafta ki, hüsn ve cemâl var ise, O hüsn ve cemâlin enmûzici [nümûne] müşâhede edip,
yakînen bildim ki, mahbûb olmaya şâyân odur. Ve matlûb olmaya sezâvâr odur [münâsib, yaraşır odur].
Her feyz ve nûr ki, gayb âleminden insana erişir [gelir], evvelâ sadra [göğse, kalbe] nâzil olur ki, mahall-i ilim ve dâniştir [bilgidir].
Her makamda ki seyr ve sülûk ve terakkî ve uruc vardır. Cümlesi te'ayyünât mertebesidir. Te'ayyünât mertebesinin üstünde, hiç, adım atacak yer yoktur. Her ne kadar urûc vaktinde [yükselmede] lâ-te'ayyün olarak zâhir olur [açığa çıkar]. Lâkin
fil-hakîka bî-perde-i te'ayyün değildir. Lâ te'ayyün-i mahza [ancak] kadem nihâde [ayak basmış, gelmiş] olmak, vücûb ile mütehakkîk[tahakkuk eden] olmaktır ki, muhâldir [mümkin değildir.]
Herkes, kendi aklının derecesine göre, anladığı
nesneyi söyler. Kelâm sahibi, kelâmından bir mâna murâd eder ve işiten o kelâmdan, diğer mâna fehm eder [düşünür], anlar.
Her şeye kalbi bağlamaktan kurtulmadıkça, Hak teâlâya bağlanılamaz. Lâkin, mâ lâ yüdrekü küllühu Lâ yütrek küllühu
muktezâsı ile, birkaç günlük ömrü şeriate uymakla geçirmek lâzımdır.
Her amelde [işte] karşılığın misli, ne miktâr olduğunu, Allahü teâlâ bilir. İnsan bilgisi bunu anlıyamaz [idrâk etmekten âcizdir]. Meselâ, muhsan olan bir kimseyi kazf
edene [akıllı olan nâmuslu kimseye zinâ isnâd edene] seksen sopa vurulması emir buyurulmuştur. Ve hırsızlık haddi olarak, hırsızın sağ elinin kesilmesine, zinâ haddinde, eğer bekâr ise yüz sopa ile ve bir sene şehirden sürmek takdîr olunmuştur. Ve evli olan kadın ve erkeği recm etmek hükm buyrulmuştur. Bu sınır ve takdîrin sırrını insanlar anlıyamaz.
Her yüz sene başında, bu ümmetin ulemâsından bir müceddid tâyîn eylemişlerdir ki, şeriati ihyâ buyurur.
Her
sabah ve akşam yüz kere, Sübhânallahi ve bi hamdihî, sübhânallahil- azîm, diyeler.
Her-çi maksûd-ı tüst, mâbut-i tüst [Maksadın ne ise, taptığın odur].
Her-çi maksûd-ı tüst, mâbut-i tüst [maksâdın ne ise, taptığın odur], şahsın gayesi, şahsın teveccüh eylediği [ele geçirmek istediği] şeydir ki, hayatta oldukca ondan ayrılmaz. Vazgeçmez. Ve onu ele geçirmekte her türlü aşağılık ve kötülük
meydana gelse de, tehammül eder. Bu mâna ibâdetin esasıdır ki, zillet ve aşağılığın kemâlinden haber verir. Pes, maksûd [gaye], mâbut olur.
Her ki yekcâ hemecâ, her ki heme câ hiç câ. [Bir kimse ki, bir mürşide bağlanırsa, her velîden
yardım görür. Her mürşide tâbi olan, hepsinden mahrum kalır.].
Her dîde şüd ve şünîde şüd ve dâniste şüd ân heme gayrı ûst hakîkat-i kelime-i lâ nef-yi ân bâyed-kerd [Görülen, işitilen ve bilinen herşey Ondan başkadır. Lâ kelimesinin
hakîkatında bunların hepsini nef' et!] (şâh-ı Nakşibend buyurmuştur.)
Bu hestî-yi [varlık] mevhûm ki, hicâb-ı nîstî-yi [yokluk perdesi] hakîkîdir. Mürtefi' [yok] ve nâ peydâ [görünmez] ola ve fena-yı hakîkî ve hîsti-i [yokluk] tahkîkî,
meydana çıka. Ve bu yokluk tuzağı ile sayd [avlama]-ı hestî [varlık] edeler.
Hestî-i mevhûmdan halâs bulup, [Varlık mevhûmundan kurtulup], yokluk tuzağı ile mevsûf olmalı ki, varlık muhakkak cilvenümâ ola.
Hestîlik kaydından [var olmak kaydından] bir saat dahî kurtulmak ganîmettir.
Hestî [varlık] ve nistî [yokluk],
ikisi dahî îtibarâttandır. Pes, o hazretten mün'azil olurlar.
“Helekel-müsevvifûne” hadis-i şerifi, (tevbeyi ve iyi işleri sonraya bırakmak ile fırsatı kaçıranlar helâk oldular.)
Heme ûst [herşey Odur] veya heme ezûst [herşey Ondandır], bekâda söylenen sözlerdir. Fütûhât sahibinin bu sözleri söyleme kudreti yoktur.
Heme ûst [herşey Odur] sözünün mânası, eşya ma'dum [adem, yok] ve mefkûd olup, Hak sübhânehû mevcûddur, demektir.
Heme ûst [herşey Odur] tabîrinden murâd, heme nistend mevcut ûst teâlâ [hiç birşey yoktur, O vardır], yâni cümle âlem
görünüştür ve Hak teâlâ vardır, demektir. Fakat, burada mecâz vardır. Hakîkî değildir. Aynadaki Zeydin sûretine Zeyd denilirse, hakîkatte, nefs-ül-emirde Zeyd değildir. Zeydin zuhûrudur. İşte, Muhyiddîn-i Arabî ve ona tâbi olanların, kitap ve risâlelerinde îzâh ettikleri ve açıkladıkları bu mâna ile herşey Odur dediler. Eğer bu tabîrden Hak teâlâ mümkinâtta
[yarattıklarında] münhasırdır ve mutlak var olan, yarattıklarından gayride vücûdu yoktur anlaşılırsa, bu açık küfürdür. Ve zımnında Allahü teâlânın inkârı vardır.
Heme ûst [herşey Odur] doğru değildir. Heme ez ûst [Herşey Ondandır]
doğrudur.
Hem tâat [ibâdet] edeler ve hem o ibâdetten istigfâr [tevbe] edeler. Ve o ibâdeti Allahü teâlânın şânına lâyık görmiyeler.
Hem âlim [ilim sahibi], hem sôfî [tesavvuf yolcusu] olan kimse, kibrit-i ahmerdir [yâni kıymetli ve az bulunur].
Himmeti bülend edip [yüksek gayretli olup] ve zamanları mamur edeler, değerlendireler. Bugün bazı şeylerden gizlenmiş ise de, Ümittir ki, yarın açılmış olur.
Himmeti bülend gerektir ki [yüksek, kıymetli şeyler aramalıdır ki], Allahü teâlâ
herşeyi bir sebep ile yarattığı için, gönderdiği için, kendisine kavuşturan sebebi, vesîleyi, ondan istemelidir.
Hindistânın şerâfeti.
Hind beldesi, sûretâ Hinddir. Lâkin ravdâ-i Cennettir. Anın tahmîr-i tıyneti [toprağı] hâk-i Medînedendir.
Hindistanda bu nev'î Evliyânın toplanması ve bu kısm, Allah için toplanmalar, eğer bütün âlem devr olunsa, bu devletin yüzde biri bulunamaz ve buradaki kazançlar ele geçmez.
Hindistânda el'ân [şu anda] müyesser olan hâlât [hâller] ekser
zamanda müyesser değildir. Kesret-i füyuz ve vâridât sebebi ile başka yerlerin imrendiği yerdir. Ve sabahat ve melâhatin imtizacından [birleşmesindan] dolayı Medîne ve Mekke toprağına hüsn ve letâfette şebâhet-i tammı vardır.
Hind zemîni
[Hindistân memleketi] her ne kadar çâyı zulumât ve kedûrât [zulmetler zemîni ve kedûretler yeri] ise de, lâkin, menba'ı çeşme-i hayat zulümâttadır. [Hayat çeşmesinin menba'ı zulümâttadır.]
Hindistânda, hokkabazlar aynada bağ ve bahçe
göstermişler.
Hindistânda dahî dört Peygamber gelmiş [gönderilmiştir], Allahü teâlâya dâvet buyurulmuştur. Hindde bir Peygambere dört kimsenin îman ettiği bilinmiyor. Dâvetleri umûmî değildir. Hak sübhânehû, bir kavmde veya bir yerde bir
şahsı bu devlet ile [nîmetle] şereflendirip, o kavmi dâvet ederdi. Onlar, inkâr ederek, Hak teâlânın helâkına uğrarlardı. Hindistânda böylece, yıkılmış şehir harâbeleri çoktur.
Hindistânda bir şahs Mehdîlik davâ eylemiş idi. Bir cemaat
cehâletlerinden, onu vaat edilen Mehdî zanneylediler. Onların anlayışlarına göre, Mehdî gelmiş olup, vefât etmiş ve kabri de Fere şehrinde imiş.
Hind ki, Ebû Süfyânın zevcesi ve Muaviye radıyallahü anh'ın annesidir. Kadınların bî'atına
dahil ve belki onların başlarında idi. Ve onların tarafından konuşmuş idi. Bu bî'atten ve Resûlullahın istigfârından, onun hakkında büyük lutuf me'mûl ve ümîddir.
Hendese, yalnız mâlâ-yânidir. Ve faydasızdır.
Henş, bir canavardır ki, süt ile su karıştırılıp, verildikte, sütü içer, suyu bırakır.
Hengâm-ı kurb-ı
kıyâmettir [kıyâmet yaklaştı] ve küfür, bid'at, günah zulmetleri her tarafı kapladı. Herkes, bu zulmetlerin fırtınalarına yakalanıyor. Böyle bir zamanda, bir sünneti ortaya çıkaracak ve bid'atleri yok edecek bir kahraman arıyoruz.
Hindlilerin mâbutları râm ve kerşen, ana ve babadan meydana gelmiştir.
Hüve (o) kelimesi, güyâ gayb-ı hüviyyete [gizli hakîkate] işaret ve zat-i teâlâya şu'ûn ve îtibarâttan hattâ kayd-i ıtlâktan dahî ıtlâktır. Ve Allah lafza-i celâli
kâbiliyyet-i ülâdan ve vahdet-i zatiyyeden ibârettir. Ve zat-ı teâlânın tecerrüde ve cemî'i evsâf-ı kemâl ile ittisâfa kâbiliyyetidir.
Hevâ-yı nefsâniyye ki [nefsin arzusu ki], bâtıl ilâhdır. Lâ tahtına idhal edip, tamam müntefî [yok]
olmalıdır.
Hevâ [arzu, istek] ve nefsin istediği akla gelen kötü şeylerden ve anlaşılması güç gizli şirkten kaçınalar. Şeytanın aldatmasından emîn olmıyalar ve Allahü teâlânın mekrinden korkup, titreyeler. Ve büyük kimseye olan mânevi
râbıtalarını sağlam edeler. Ve sağlam yol olan sünnet-i nebeviyyeyi terk eylemeyeler. Ve bâkî olan [zevâl bulmaz] Allahü teâlâya devamlı ilticâ edip, yalvarıp ve sığınıp, ağlayıp, sızlama lüzûmunda olalar. Böylece, kurtuluş Ümidi üzere olalar.
(Huş der dem) kendi nefesine vâkıf olmaktan ibârettir ki, gaflet ile hurûc eylemeye [çıkış yapmaya].
Hevâ [arzu,
istek] ve heves arzuları [gençlik arzuları], Allahü teâlânın düşmanı olan nefsin ve şeytanın sevdiği şeylerdir. Şeriate uygun şeyler ise, Allahü teâlânın [şeriate uygun ilim ve amel] sevdiği şeylerdir. Akıllı ve zekî insanlar, Allahü teâlânın düşmanlarını sevindirip, hakîkî sahibi gazaba getirmezler.
Hey'et-i vahdânî, mudgânın [yüreğin, kalbin] ismidir ki, on latîfeden mürekkebdir. Âlem-i halka âid eczâsı çok, âlem-i emri azdır.
Hiç kimse, kendi kadar, hiç kimseyi dost ittihaz eylemez.
Hiçbir müslüman üzerine, kendini eftal bilmeye ve
cümleyi kendinden eftal ad eyleye [kabûl eyleye].
Hiçbir bî edeb [edebsiz], Allahü teâlâya kavuşamamıştır.
Hiç
kimse, vâcib olan şeyleri terk etmekte ve yasak edilenleri yapmakta, hiçbir vecihle Mâzur değildir.
Hiç kimse, kendi ameli sebebi ile kurtulamaz. Meğe ki, Allahü teâlâ rahmeti ile hıfz eyleye [koruya].
Hiçbir kimse, Peygamberimizin sohbetinde bulunanların fazîletine eşid olamaz.
Hiçbir kimse, şeytanın ilkâsından
[aldatmasından] korunmuş değildir. Peygamberlere olan ilkâyı, Onlara bildirirler. [Allahü teâlâ bildirir]. Evliyâda bu bildirme lâzım değildir ki, onlar Peygamberlere uyarlar. Her ne ki, şeriate muhâlif olsa, red edip, onu bâtıl bilirler. Hiçbir Velî, Nebî mertebesine ulaşamaz. Lâkin, bazı üstünlük Velîye olmak câizdir. [Fakat her bakımdan üstünlük Nebîdedir].
Hiçbir Peygamber, kendi şeriatinde veya başka bir Peygamberin şeriatinde haram olan bir fiili işlememiştir. [O işi işleme vaktinde, o iş mubâh olsa da.] İçki [alkol, şarap] mubâh idi. Sonra haram oldu. Hiçbir Peygamber içki içmemiştir. O
fiili işlememiştir.
Heyûlaya ehl-i islâm kâil [inanmış] değildir.
| Anasayfaya dön | Kapak Sayfası |
| Sadakat.Net © İslami web hizmetleri | |