KAF - K
Kabe kavseyn ev ednâ.
Kâdı İyâd, “Şifâ”sında, imam-ı Mâlikten naklen buyuruyor ki: Eshâb-ı kirâma ve Ali ve Muaviye veya Amr ibni Âs'a dalâlet ve küfür üzere dil uzatan öldürülür.
Kabrin nîmetlerine ve azâblarına îman eyledik. Ve nasıl olduğunu düşünmeyiz ki, onu bilmekle vazîfeli değiliz.
Kabir, dünya ile âhıret arasında geçiddir, yâni vâsıtadır.
Kabir, âhıret hayatının evvelidir. Âhırete âid işlerin başlangıcı kabirdendir.
Kabir azâbı, âhıret azâbları cinsindendir. Rü'yâ elemleri, dünya azâbları cinsindendir.
Kabirde, Cuma
gecelerinde ve günlerinde ve Ramedân ayında, kâfirlerden azâb kaldırılır.
Kabir sıkması ve onda Münker-Nekîrin suâli haktır.
Kabir azâbı, kâfirlere ve ehl-i îmanın bazı âsîlerine olacaktır.
Kabirde hâsıl olan hâller, ölüm zamanında hâsıl
olan hâllerin üstündedir.
“Kabirden maymûn ve hınzır [domuz] sûretinde kalkacaklar, günahlara müdâhene edip, mani olmaya güçleri yeter iken, mani olmıyanlardır.” Hadis-i şerif.
Kabirde ruhun alâkası ve bağlanması vardır. Beden his eder. Lâkin bu bağlanması hareket olacak kadar değildir.
Kabir azâbından ve sevabından halâs imkânsızdır. [Kabirde yâ azâb veya sevap vardır.]
Kabir azâbı, bilhâssa, bevlden sakınmıyanlara [üzerine idrar sıçratanlara] ve söz taşıyanlaradır.
Kabir, Cennet bahçelerinden bir bahçedir, hadisinin îzâhı.
Kabir üzerine çiçek veya ağaç dikmelidir. Bunların
tesbîhlerinin sevabı meyyite vâsıl olur. İbni Âbidîn. Kabz [sıkıntı] zuhûr ederse, üzülmiyeler ki, sâliklere sülûk esnâsında zuhûr eder ve terakkîlerine sebep olur. Kabz [sıkıntı] ve bastın [açılma] ikisi de ahvâle, hâllere dahildir.
Güyâ bu yolun esaslarındandır. Kâbız ve bâsıt [sıkıştırıcı ve açıcı, neşe verici] Allahü teâlânın ismlerindendir. Sâlike bâzan bir ism tecellî eder [bir isme kavuşur], bâzan da diğer bir ism tezâhür eder. Lâkin kabz ve bast [sıkıntı ve açılma] işi, telvîn [hâllerin değişmesi] zamanındadır. Muamele [iş] temkîne ulaşınca, latîfeler dahî, telvînden, [hâllerin
değişmesinden] kurtulup, kabz ve basttan uzaklaşır, hâlin devamlılığı ile sıfatlanır.
Değişik cihetlere dönmek, kendini dağınıklığa atmaktır.
Kader, Hak teâlânın, kendi ihtiyârımla değişik zamanlarda şöyle-böyle yapsam gerektir demesi olup, cebr yoktur ve Hak teâlâya zaman cârî değildir. Takdîr ve halk bir anda cârîdir [cereyân etmiştir].
Kaderin mânası, ortaya getirmek ve yaratmaktır. Yoktan yaratıcı ancak Allahü teâlâdır.
Kader, Hak teâlânın
ezelde, kul, kendi ihtiyârı ile şu fiili işlese gerektir diye ilm-i ilâhînin bağlanmasıdır, alâkasıdır.
Kulun kudreti, fiillerin meydana gelmesinde te'sîr eder.
Kudret, işi yapabilecek gücü ve yapmıyacak gücü vardır, mânasınadır.
Âleme kadîmdir [sonradan yaratılmamış]
demek küfürdür.
Kur'an-ı kerime mahlûk diyen kâfir olur. Kur'an-ı kerimin harfleri ve kelimeleri, kelâm-ı nefsînin delîlleri olup, bir kısmı önce, sonra olması sebebi ile hâdis ve mahlûktur. Bu kelimelerin delâlet ettiği mânalar kadîmdir,
mahlûk değildir.
Kur'an-ı kerim, Allahü teâlâdan gayri bütün eşyadan eftaldir.
Kur'an-ı kerim iki kısmdır.
Muhkemât ve müteşâbihâttır. Muhkemât, şeriat ilimlerinin ve ahkâmın kaynağıdır. İkinci kısmı, hakîkat ve esrâr [sırlar] ilminin hazînesidir ki [deposudur ki], tevilini ancak râsih âlimler açıklar. Muhkemât, Kur'an-ı kerimin kökleri ve meyvâlarıdır, ammâ müteşâbihât maksaddır ve kitabın özüdür.
Kur'an-ı kerim tilâveti, ibâdetlerin üstünüdür. [Tilâvet, insan okumasına denir. Teypten, hoparlörden çıkan sese, okumak değil zırlamak denir. “Elmalı tefsîri”] .
“Namazdaki Kur'an, namaz dışında okunandan hayrlıdır.” Hadis-i şerif.
Kur'an-ı kerim tilâveti ile yükselmek, kökten yukarı doğru çıkmak olup, yükselmesi bilinmiyen sâlik içindir. “Kur'an ehli, Allahın dostlarıdır” hadis-i şerifinde, Kur'an
ehlinden murad, bu cemaat olmak mümkindir ki, şeriatin ahkâmını tatbîk edip, fena ve bekânın hakîkatine mazhar olmuşlardır. Bu hâle kavuşmadan evvel vâki' olan okumak, ebrârın ibâdetine dahildir. Ve o makamda iken olan kelime-i tayyibenin tekrarı, faydalı ve yükselme sağlar. Çünki, bu mubârek kelimenin bereketi ile bâtın [kalbin ve ruhun] temizlenmesi ele geçer. Ve
okumaya kâbiliyyet kazanmış oldukta, “Yalnız temiz olanlar el sürsün” meâl-i şerifi bu mânaya işarettir.
Kur'an-ı kerimi okuyan [bedenen ve ruhen] Evliyâullahdır. Onlara düşmanlık eden, Allahü teâlânın düşmanıdır. “Hadis-i şerif”.
Kur'an-ı kerimde, sâlih amellerden maksad, islâmın beş rüknüdür.
Kur'an-ı kerimden ahkâm çıkarmak, evvelâ
ibâret-i nas ve işaret-i nas ve delâlet-i nas ve iktizâ-i nas ile anlaşılır. Lügat ehlinden avâm ve havâs bu anlayışta berâberdirler. İkinci olarak, ictihâd vâsıtası iledir ki, müctehid olan âlimlere mahsûstur. Üçüncü olarak, insanın idrâkten âciz olduğu mânalardır ki, bunun bildirilmesi cenâb-ı Haktandır ve ancak Peygambere mahsûstur ki, açıklanması sünnet iledir.
Kur'an-ı kerimin toplayıcısı Osman-ı Zinnûreyndir. Belki Sıddîk ve Fârûktur.
Kur'an-ı kerimi hıfz ve takrîr
[okuyup, ezberlemek] ve hadis [hadis kitapları] tahrîri kaydında olmıyan kimse, manen uyulmaya lâyık değildir.
Kur'an-ı kerimin adem-i fehminden [anlaşılmamasından] hâsıl olan îcaz ve hidâyet [derin mâna], anlaşılandan hâsıl olmaz. [Anlaşılmıyan
kısmın mânası, daha çok olup, anlaşılanın azdır.]
Kur'an-ı mecîd, şeriatin ahkâmının hepsini kendinde toplamıştır. Geçmiş şeriatlerin hepsini de kendinde toplamıştır.
Kur'an-ı kerim, inzâl olan bütün kitapların hepsinin aslı ve en şereflisidir. Zîrâ merkez, dâirenin çevresine göre en şerefli yeridir.
Kıyâmetin yaklaşması ve zulmetin birikmesi [çoğalması] sebebi ile, günden güne bu büyüklerin yolu [bu yüksek yol] örtülmektedir. Ve onun nûrları gizlenmektedir. Ve tamamen bir köşede inzivâya çekilmekten başka ilâcı yoktur. Lâkin o dahî,
kendi irâdemde değildir.
Nübüvvet yakınlığı, âlem-i halk ile alâkalıdır. Ve vilâyet yakınlığı âlem-i emr ile alâkalıdır.
Kurb [yakınlık] ve vüsûl [kavuşmak] ve emsâli sözler, başka kelime bulunamadığı için söylenmiştir. Yoksa, o makamda, kurb ve vüsûl, şühud [görmek] ve marifet [bilmek] ve cehl [cehâlet] yoktur.
Kurb [yakınlık] ve visâl [kavuşma] lezzeti, Na'îm-i Cennet lezzetlerinden daha fazla olduğu gibi, bu'd [uzaklık] vi hırmân [mahrumluk] azâbı, Cehennem azâbından daha çoktur.
Kurb [yakınlık] ve bu'd [uzaklık] o makamda birbirinden başka değildir.
Kurb, bu'dun [yakınlık uzaklığın]
karşılığıdır. Uzaklık yok olunca, yakınlık ele geçer. Lâkin, yakınlık ve uzaklık kıyâs edilen şeylerdendir. Birşey bir şeye kıyâsla yakın, diğer şeye kıyâsla uzaktır. Yaklaşmanın kemâli kavuşmadadır. En yakınlık mertebesi, kavuşmaktan da daha yakındır.
Bedenlerin yakınlığı, kalblerin yakınlığında çok te'sîrlidir.
Bedenlerin yakınlığı istenmelidir. Çünki, nîmetim
tamamı bu yakınlığa bağlıdır.
Nâfilelerden meydana gelen yakınlık oldur ki, kul fâil ola. Ve Hak celle ve âlânın fiiline âlet ola. Farzlardan meydana gelen yakınlık, sırf Allahü teâlânın emrine uymak olduğu için, kulun varlığı arada
değildir. Hak teâlâ fâil olup, kul ona âlet olur.
Karanfil, tarçın ve sâir şerbetlerin içilmesi yasak değildir.
Kusur ve noksanı itiraf etmek de bir devlettir.
Kazaya rıza lâzımdır.
Kaza ve kader mes'elesi ilâhî sırlardandır. Bu bâbda, men eden hadis-i şerifler çoktur. Ondan bahs etmek yasaktır. Bu bâbda, Ehl-i sünnete uygun dürüst îtikat etmelidir.
Kaza-i ezelî, irâdeyi ortadan kaldırmış olsa, Hak teâlâ günlük hâdiselerin yaratılmasında muhtar olmaması lâzım gelir.
Kaza iki kısmdır: Kaza-i mu'allak, kaza-i mübremdir. Kaza-i mu'allak değişebilir. Kaza-i mübrem değişmez.
Kaza-i
mu'allak iki kısmdır. Birinin bağlı olduğu sebepler levh-i mahfûzda gösterilmiştir. İkincisinin sebeplerini ancak Allahü teâlâ bilir. [Allahü teâlâ indindedir].
Kazaya râzı olmak, isteğe mani olsa, duâ ile emrolunmamak lâzım gelirdi.
Kaza, insanın kudretini ve ihtiyârını yok etmez. Hak teâlânın kaza eylediğini, kul ihtiyârı ile işler veya terk eder.
Kaza makamının uhdesinden gelmek, ziyâde müşkildir. [Kazayı anlamak çok zordur.]
Kaza namazları hakkında.
Kutb-ı irşâd ve medâr ve bunların emsâli olan lafzlar, şeriatin zâhirini okuyanlarda vârid olmadı. [Onlar böyle şeyler söylemediler]. Sofiyye-i kiramın istilâhlarından ve keşflerindendir.
Kutb-ı irşâd ve gavs ve kutb-ı medâr ki, her vaktte mevcûddurlar. Kutbluk ve bazı makamlar kendi zamanlarına mahsûstur.
Kutb-ul-aktâb, kutb-ı medârdır.
Kutb'a, yardımcıları îtibariyle kutb-ul-aktâb dahî derler.
Kutb-ı medâra inzivâ [gizlenmek] lâzımdır. Resûlullah zamanında kutb-ı medâr var idi.
Kutb-ı medâr makamı,
hilâfet makamına münâsib olan, kemâlât-ı asliyyenin [asl olgunlukların] zılleridir.
Kutb-ı irşâd, kayyûm-i âlem olan zâttır. Herkese rüşt ve îman onun vâsıtası ile gelir.
Kutb-ı irşâd makamı, imamet makamının kemâlâtı zılliyyesidir. [Zılli kemâlâtıdır].
Kutb-ı irşâd, yukarı
çekilerek son mertebeye kavuştuktan sonra, nefsi kulluk makamına iner. Ruhu da, Cenâb-ı Hakka müteveccih olan bir müntehîdir ki, ferd-i kemâlâtı kendisinde toplamıştır.
Kutb, Muhammed-ül-meşrebdir. Zâtın tecellîsi Muhammedîler içindir.
Kutb-ı ebdâl, İsrâfil aleyhisselâmın ayağı altındadır. Muhammed aleyhisselâmın ayağı altında değildir.
Kûl e'ûzü
birabbinnâs sûre-i şerifesinin tefsîri.
“Ya Muhammed ! Ol hicreti terk edenlere de ki, eğer sizin babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve zevceleriniz ve aşîretiniz ve kesb olunmuş mallarınız ve kesâdından korktuğunuz ticâretiniz
ve hoşnud olduğunuz meskenleriniz, Allahü teâlâdan ve Resûlünden ve Onun yoluna cihâddan sizlere muhabbetli ise, imdi Allahü teâlânın acele [hemen] ve sonra gelecek ukûbât [büyük azâb] emrine hazır ve muntazır olun. Allahü teâlâ itaatten hurûc eden kavme tevfik ve hidâyet vermez.” [Tevbe Sûresi 25. Âyet meâli]
İnsanın latîfe-i kalbi, hakîkat-i câmiadır. Âlem-i halk ile âlem-i emrin kemâlâtını câmidir. [İkisinin kemâlâtını kendisinde toplamıştır].
Kalb, vilâyet lisanında, insanlığın hakîkatlerini toplayıcıdır ki, âlem-i emirdendir. Nübüvvet lisanında kalbden murâd, et parçasından ibârettir ki, cesedin sâlih olması onun ıslâhına bağlıdır.
Kâmil müminin kalbi mekânsızdır. Diğerlerinin kalbi mekânsızlık zirvesinden inip, maddeye [niçin, ne kadara] bağlanmıştır. Mümkinât dâiresine dahil olmuştur.
Kalbin tastîki ile hâsıl olan îmana [islâma] mecâzî müslümanlık denir. Nefsin îman etmesine [bağlanmasına] hakîkî müslümanlık derler.
Kalb evvelâ, nefsin saltanatında ve onun idaresindedir. Hak teâlânın inayeti ile, nefsin hâkimiyyetinden kurtula. Asl hâline dönüp, insanın kemâli [olgunluğu] olan yakınlık ve marifete kavuşur.
Kalb, ruh ile nefis arasında geçiddir.
Kalb, âlem-i halk ile, âlem-i emr arasında geçiddir.
Kalb, hâllerin başlangıcında ve ortasında hislere tâbidir. Bunlara sohbetten uzak kalmak câiz değildir. Fakat, sonda, kalbin hisse bağlılığı kalmayıp, histen uzak olmak, kalbin yakınlığına te'sîr etmez.
Kalbe gelen zulmeti [lekeleri] temizlemek için, tevbe ve istigfâr ve pişmanlık ve ilticâ etmelidir [sığınmalıdır] . En kolay şekilde mümkin olur.
Kalbin itminânı zikir iledir. İsbât ve delîl ile değildir.
Kalbin aydınlanması, nûrlanması, zikrin devamına ve
murakabeye ve kulluk vazîfelerinin edâsına ve farz, vâcib ve sünneti edâ ile, haram ve mekruhlardan kaçınmaya bağlıdır.
Kalbin parlaması, ahkâm-ı şer'ıyyeye uyması [hâllenmesi] ve Peygamberimizin şeriati ile zînetlenmesi ve Allahü teâlânın
râzı olmadığı bid'atlerden ve nefsin şehvet ve zevklerine dalmaktan kaçınmaya bağlıdır. Ve zikrin ve şeyhe muhabbetin kalbe devamlı yerleşmesine bağlıdır.
Kalbden hataralar def' olunca [atılınca] beyne ulaşır.
Kalbin akla ve nefse bir miktâr bağlılığı muhakkaktır.
Kalbin, işsiz ve mu'attal olması yoktur. [Kalb devamlı
çalışır.] Mâsivâ veya zat-i ilâhî ile meşgûl olacaktır.
Kalbin mâsivâdan tam kesilmesinin hâsıl olmasını ve bağlantılardan kurtulmasını [insan] idrak eder ve bilir.
Kalbin, birden fazlaya muhabbeti olmaz. [Kalbin muhabbeti, muhakkak bir şeyedir]. Ve maddelerin çokluğu, mal, evlat, makam ve medh olunmak ve insanlar arasında makam sahibi olmak gibi muhabbetin çeşidleri ve miktârları, her ne kadar birden
fazla şeye kalbin muhabbetini gösterse de, yine sevgisi birdir ki, o da nefsidir. Ve onlara olan muhabbeti nefsine olan muhabbetin parçalarıdır. Zîrâ, adı geçen eşyayı kendi nefsi için ister. Nefsine olan muhabbeti yok olsa, onlara muhabbeti dahî yok olur.
Kalbin mâsivâdan kesilmesi, her ne kadar fazla ise nîmettir. Lâkin şu şart ile ki, farzlara ve vâciblere bir halel gelmiye ve yoksa tehlikedir, tehlikedir.
Kalb iki hâlden birisindedir. Yâ, îman edilecek şeylere îman etmiş, bağlanmıştır. Veyahud, o îman edilecek şeyleri inkâr etmektedir. Îman edip bağlanmanın alâmeti, îman edilecek şeylere kalbin râzı olmasıdır. Ve onun sebebiyle göğsün
açılması ve ferahlamasıdır. Küfür ve inkârın alâmeti, tasdik edilecek şeyleri kalbin sevmemesi ve o sebebden göğsün daralmasıdır.
Kalbde hâsıl olan mâna ve diğer latîfeler [lutfa uğraması] için, hayâlde sûret vardır.
Kalbin gaflet ve hâtırası [dünyaya bağlılığı], zâtı ile ilgili derin bir hastalığıdır. Gaflet ve hayâldeki hâtıralar, kalbin huzuru mevcut iken, geçici ve dış hastalığıdır. [Kalb huzura kavuştuktan sonra, hayâlde meydana gelen hâtıralar ve
gaflet, geçici ve dış hastalığıdır.] Zîrâ kalbden hâtıra çıktıktan sonra, hâtıranın geleceği yer hayâldir.
Kalb, isteklerini ele geçirememekten ne kadar kırılırsa, o kadar Allahü teâlânın [kibriyânın] nûrlarının görünmesine kâbiliyyet
kazanır.
Kalb, düşmandan kurtulunca, dostu taleb eylemeye ihtiyaç yoktur. [Dostun muhabbeti, kendiliğinden kalbe gelir.]
Bir kalbde, Hak celle ve âlânın muhabbeti, hakkın gayri ile bir arada olmaz. [Haktan gayrilerin sevgisi ile bir arada bulunmaz.]
Kalb göze tâbidir. Gözü haramlara kapamayınca, dilin [gönülün] muhafazası zordur. Ve zîrâ kalb gördüğü harama bağlı oldukca, fercin muhâfazası zordur. Çünki, fercin korunması için, gözü haramdan korumalıdır; kapamalıdır.
Kalbin selâmeti, mâsivâyı unutmaya bağlıdır. Öyle ki, bin sene ömrü olsa, eşya aslâ hâtırına gelmiye. Bu devlete kalbin fânî olması derler. Ve bu yolda, ilk adımdır.
Kâmil müminin kalbi yâni ârife olan zuhûr [ârifte görünenler] Arşın nûrlarından alınmıştır. Ve zıllıdir.
Kalbde
görünenler, Arşın dalgalarıdır, Arştan aks ederler. Arşın hakîkati değildir.
Kalb ve Arş gerçi, âlem-i halkta görülmektedir. Ammâ âlem-i emirdendirler.
Kalbin tasdik ve yakîni hâsıl olduktan sonra, zuhûr eden küfür ve inkâra kaynak, nefs-i emmârenin red sıfatıdır ki, makam sevgisi ve hükm etmek cibilliyetinden ileri gelir. Ve başkasına tâbi olmak ve taklîd etmeyi kabûl etmeme tabî'atında
[yaratılışında]dır. İsteği budur ki, herkes kendini tasdik etsin, bağlansın. Ve kendi başkasına tâbi ve teslim ve taklîd ile bağlanmasın. [Nefis böyle ister].
Kalblerin bu dünyada Hak teâlâdan nasibi îkândan gayri değildir. [Yakînî bir
îmandan gayrî değildir]. Onu rü'yet ve müşâhede zannederler.
Kalb sâlih ise, beden dahî sâlih olur. Kalb fâsid ise, beden dahî fâsiddir.
Kalb, Mevlânın nazargâhıdır. Kalbin nûrlanmasına çok çalışalar.
Kalb carullahdır [Kalbde Allahü teâlâ tecellî
etmektedir]. Mukaddes cenâbına kalb gibi yakın birşey yoktur. Kalbin incitilmesinden kaçınmak lâzımdır. Mümin kalbi olsun. Âsî kalbi olsun. Zîrâ komşu eziyyetten korunmalıdır. Allahü sübhânehunun zaten incinmesine sebep olan küfürden sonra, kalbi incitmek gibi bir eziyyet yoktur. Halkın cümlesi [insanların hepsi] Allahü teâlânın köleleridir. Bir şahsın kölesine
hâinlik yapmak ve darb etmek, efendisini incitir. Muhakkak şimdi, mutlak mâlik olan Allahü teâlânın büyüklüğü düşünüldükte, onun mahlûkunda tasarruf eylemek, ancak emreylediği kadar mümkindir.
Kalb, hakîkatlerin mahallidir.
Kalb-i hakâyık muhâldir. [Bir şeyin özünü değiştirmek mümkin değildir. Meselâ bakırı altın, cevizi armut yapmak mümkin değildir.]
Kıllet-i taâm makbûl değildir.
Ay, ışığını güneş ışığından alıyor.
Kamis, ayaklara kadar, dır', göğse kadar
açılan gömlektir.
Gençlik kuvvetini tâata sarf etmeli ve geceleri ihyâ etmeyi ganîmet sayalar. Ve karanlık geceleri, zikir, fikir ve ağlama, sızlama ve kabir ve kıyâmetin düşüncesi ile nûrlandıralar.
Kul hakkı, ne kadar az olsa da, Cennete girmeye mânidir.
Kul hakkı bulunan mevtânın ruhu, göklerin üstüne
yükselemez.
Kavme ve celsede tumânînet edeler ki, farz veya vâcibdir.
Gadap kuvveti, şehvet kuvveti, hırs,
haset, alçaklık ve bil-cümle kalıbın parçaları olan dört unsurun muhtelif tabi'atlarıdır.
Gül bahçemi gör de, behârımı anla.
Kıyâs ve ictihâd bid'at değildir. Zîrâ, kıyâs ve ictihâd, nasların mânasını açıklar. Bundan başka bir şey ortaya koymaz.
Küçük kıyâmet ölümdür.
Kıyâmet gününde, gökler ve yıldızlar ve yer ve dağlar ve denizler ve hayvan ve bitki ve
madenler, hepsi yok olurlar. Bu yok olma birinci nefhada olacaktır.
Kıyâmet günü, kâfirlere ellibin senelik zaman, müminlere kolay olup, emredilen namaz miktârı zamandır.
Kıyâmet günü müyesser olan hâller, kabirdeki hâllerin üstündedir.
Kıyâmet, insanların şerlileri üzerine kopsa
gerektir.
Kıyâmette şeriatten suâl olunur. Tesavvuftan olunmaz.
Kıyâmet alâmetlerinin sonuncusu ateştir ki,
Adenden çıksa gerektir.
Kayyûm-i âlem olan ârif, bir asırda çok olmaz. [Birden fazla olmaz.] Belki uzun asırlardan sonra zuhûr buyurur.
Kayyûmiyyet tabîrini, imam-ı Rabbânîden evvel hiçbir insan söylemedi.