KEF - K

Kâinâtta görülen Cemâl değil, Celâldir.

Kâr budur, bunun gayrisi hiçtir.

Kâfirlerden uzaklaşmak en büyük ibâdettir.

Kâfirlerin âdetlerini yapan ve merâsimlerine hurmet eden bir kimsede, o esnâda zerre kadar dahî îman var ise, Cehenneme gider. Ammâ o zerre îman bereketi ile, ebedî azâbdan kurtulur.

Kâfirlerin belli günlerinde, küfür ehlinin âdetlerini yapmak ve ehl-i küfrün hediyelerine benzer hediyeleri kızlarının ve oğullarının evlerine göndermek ve kaplarını kâfirler gibi o zamanlarda boyamak şirk ve küfürdür.

Kâfirlerin, kendilerinin değer verdikleri günleri tâzîm ve o günlerde yahudilerin belli âdetlerini yapmak, şirki gerektirir ve küfrü Îcap ettirir.

Kâfirlerle tanışıklık ve ahbablık eylemek, islâm dâiresinden çıkmaktır.

Kâfirlerle ahbablık ve yakınlık üç dürlüdür. Birincisi, kâfirlerin küfrüne râzı ve onun için yaklaşmaktır ki küfürdür. İkincisi, zâhir îtibariyle [görünüşte] iyi geçinmektir, yasak değildir. Üçüncüsü, dînlerini bâtıl bilip, akrabâlık veya sevgi netîcesi meyl ve yardımdır ki, küfür değildir, fakat yasaktır.

Kâfirlerin perîşân sözlerinden üzülmiyeler. “Herkes, kendine uygun işi yapar.” [Âyet-i kerime meâli]. İyi ve kötü sözlerine karşılık vermemelidir.

Kâfirlerle karışmaktan kurtulmaya çâre yoktur. Bu karışma sebebiyle, ehl-i islâmı necis bilmiyeler.

Kâfirlerle karışmak, görüşmek, zarûret miktârı olmalıdır.

Kâfirlerin yiyecek ve içeceklerinin haram olmasına hükm verenler, kendilerini onu işlemekten korumaları imkânsızdır.

Kâfirlerle, isterse az olsun, cihâd eylemiyen mümin değildir.

Kâfirler ile cihâd ve onlara sert davranmak dînin zarûrî emirlerindendir.

Kâfirler ile muâşeret [berâber yaşayan, seven] ve mübâşeret edenlere [dostluk kuranlara], Allahü teâlâ lânet eder. Hadis-i şerif.

Kâfirler, yalnız dâr-ül-harbde sâkin olanlar değildir.

Kâfirlere Hak teâlânın düşmanlığı, zatîdir. Nefsin arzuları ve diğer kötü amellerden hâsıl olan kötülüğü ise, sıfatları sevmez. Bunlara düşmanlık sıfata âiddir. Rahmet sıfatı, zatın düşmanlığını ortadan kaldırmaz.

Kâfirlere, şeriatin ahkâmını tatbîk etmek, kaf dağı kadar ağır gelir.

Kâfirler ve müşrikler delîl getirdiler ki, bizim küfrümüz ve şirkimiz Hak teâlânın isteği ve irâdesi iledir ki; böylece buyurur: “Müşrikler diyecekler ki, eğer Allahü teâlâ dilese idi, biz ve babalarımız müşrik olmazdık, kendimizden birşeyi haram etmezdik.” [Enâm Sûresi: 148. Âyet-i kerimesi meâli.] Hak teâlâ bunların bu özürlerini kabûl eylemez ve buyurur: “Bu kâfirler sana inanmadıkları gibi, daha önce gelmiş olanlar da, Peygamberlerine inanmadılar. Bunun için azâbımızı tattılar. Onlara söyle ki, yanınızda kitap ve senet gibi sağlam bilginiz var ise, onu bize gösteriniz. Fakat, siz uyduruyor, yalan söylüyorsunuz.”

Mahrum ve fakir kâfirin sebebi şudur ki, kâfir Hüdânın düşmanıdır. Ve dâimî azâba müstehaktır. Ve dünyada azâbın kaldırılması ihsân ve ni'met-i ilâhîdir. Kâfirlerin bazısına, hem azâbını kaldırarak, hem de lezzet bahş ederek, bazısının yalnız azâbını kaldırarak dünyada fırsat verirler.

Kâfirlerin bazısının hakîkatinde sevgi olduğu için, cezbe görülür ise de, şeriate uymadıklarından, ebedî hüsrâna düşeceklerdir.

Tarîkati inkâr eden dahî, Allahü teâlâyı bir bilip, mâsivâyı yok ve fânî kılmıştır. Böylece âriftir, fakat tam ârif değildir.

Kibir, alçak sıfatların en kötüsüdür.

Büyük günah işlemek küfür değildir, fısktır.

Büyük günah işleyen îmandan çıkmaz. İmâm-ı a'zamdan suâl olunan kıssa.

Büyük günahların ısrarı, insanı küfre götürür.

Büyük günah sahibi, Allahü teâlânın irâdesine kalmıştır. İsterse, affeder. Dilerse, azâb eder.

Büyük günah sahibinin azâbda ebedî kalması, harama helâl demesinden dolayıdır [inkâr etmesidir].

Kitâbullahdan sonra, kitapların en sağlamı Buhâriyyi şeriftir.

“Tergîb ve terhîb” kitabı, hadis ilminde mûteber kitaptır.

“Kitap-ı fıkarât” Hâce-i ahrârındır.

Dînî kitapları mütâle'a etmek [okunması, öğrenilmesi] ve [okutulması, öğretilmesi] tarîkate mani değildir.

Fıkh kitaplarını okuyalar. Öğrenmeye ve öğretmeye ragbet edeler. Öğretmek ve öğrenmek tarîkate mani değildir. Belki, sâlih niyyetler ile okumak, [ruhî] mânevi yakınlığı kuvvetlendirir.

Çok uyuyup, çok gülmeyi terk etmek lâzımdır ki, kalbi öldürürler.

Kesretten vahdete [çokluktan birliğe] ve farktan cem'e [ayrılıktan topluluğa] ve cem'den [topluluktan] cem'ul cem'e [daha büyük topluluğa] teveccüh edip ve zılden asla koşalar. Ve sıfattan da sıfatlanana ilerleyeler.

Yalan ve iftirâ, bütün dinlerde haramdır. Ve bu haramları işleyenlere azâblar bildirilmiştir.

Kerâmet, hakîkatte, şirkin incesinden kurtulmak ve marifete vâsıl olmak ve fena ve yokluk hâsıl olmasıdır.

Kerâmet haktır.

Kerâmet ile istidrâc arasındaki fark.

Kerâmete ve keşfe tâlib olan, mâsivâya tâlibdir. Hak teâlâya yakınlığı ve marifeti [tanıması] yoktur.

Kerâmetin çokluğu iki şey üzeredir. Yükselirken çok yükselip, inerken az inmektir. [Urûcun çok olması, nüzûlün az olması.]

Kerâmet, yakîni kuvvetlendirmek içindir. Yakîn verilmiş [ihsân edilmiş] olan için kerâmete hâcet yoktur.

Kerâmet ve hârikalar, kalbin zikir ile cevherleşmesi [süslenmesi] ve zâtın [Allahü teâlânın zâtının] zikrinin varlığına göre aşağıdır. “sâhib-i Avârif.”

Kiramen kâtibîn, günahın yazılmasında üç saat beklerler. Tevbe edilirse yazmazlar.

Eğer ben akıllı isem, kendi hâlimi gizlemeliyim. Söz kapımın kilidini muhkem vurmalıyım. Bir mâtem-zedeyi kurtarmalıyım. Söylediğim söze, mâtem tutmalıyım.

Eğer aşk ve aşkın gammı olmasaydı, bu kadar güzel sözleri kim söyler, kim işitirdi.

Kürsî-yi ilâhî, âlem-i emirden değildir. Zîrâ arştadır. Göklerden de değildir.

Kerimlerin keremine behâne [ufak bir sebep] kâfîdir.

Kötü kimseler, o gürûhdur ki, emr-i mâruf ve nehyi münker eylemezler. Kötü kavm o tâifedir ki, şüpheleri sebebiyle haramları helâl kabûl ederler.

Ağlamak ve âhıret korkusu, ilâhî nîmetlerdendir. Ve ilerleme sağlar.

Kesb, irâdeyi sarf eylemeye derler. İşin yaratılması Hak teâlâdandır.

Helâl rızık kazanmak, sâlih niyyet ile olunca, zikre dahildir.

Helâl rızık kazanmak mubâh ve belki sevaptır ki, büyükler bu işi yapmışlardır.

Kesb olunan amellere, âzaların şâhitliği haktır.

Çalışıp da Allahü teâlâya tevekkül, çalışmadan Allahü teâlâya tevekkülden hayrlıdır.

Keşfte hatâ vardır.

Sahih keşfler kalbe gelir.

Sahih keşf, hayâl ahkâmından değildir. Belki ilhâmî ahkâmdandır ki, geldiği yer kalbdir. Bazı keşfler vardır ki, onların kaynağı hayâldir. Böyle olan keşf itimada lâyık değildir. Zîrâ kalbin tastîki ona eklenmemiştir.

Keşf, şeriate uygun olursa, itimada şayândır. Böyle değil ise itimat edilmez.

Keşf ve ilhâm, başkasına hüccet değildir. Ammâ müctehidin kavli, başkasına hüccettir.

Keşf ve kerâmetin görülmesi, derecenin yüksekliğine alâmet değildir.

Keşfler ve kerâmetler, yoldaki sâlikleredir. Sona kavuşmuş olanlar, cehl ve hayranlıktadırlar.

Keşfler ve rü'yâlar, îtibara ve itimada lâyık değildir.

Kâbe, zuhûrların ve Arşa olan tecellîlerin üstüdür.

Kâbe, duvar, direk ve taştan ibâret değildir. Bunlar olmasa, yine Kâbedir. Ve kendisine doğru secde edilen yerdir.

Kâbe, sûretâ dünyadandır. Hakîkatte âhırettendir.

Kâbe, Ravda-i mütahharadan eftaldir.

Kâbe-i muazzama vâsıtadır. Secde edilen hakîkatte Zat-i teâlâdır.

Kâbe, Evliyâyı ziyârete gelir. Ve duvarları yerinden ayrılması lâzım gelmez.

Kâbenin hakîkati, te'ayyün mertebelerinin üstünde olup, sırf nûrdur.

Kâbenin hakîkati.

Kâfirlere düşmanlık yapmak ve dostluk yapmamak ve onlara sert davranmak ve cihâd, kat'î olarak âyet-i kerime ve hadis-i şerif ile sâbit olmuştur ki, aslâ şüphe mümkin değildir. Kâfirlerin aslı ne olursa olsun, âyet-i kerime ve hadis-i şerife uymak bize farzdır.

Kâfirleri azîz tutan, müslümanları tahkîr etmiş olur.

Küffârı [kâfirleri] azîz tutmak, meclislerine hurmet ve sohbetlerine devam etmek ile olur.

Kâfirlerden şeyler suâl edip, hükmlerinin îcâbıyla amel eylemek, o düşmanları son derece yükseltmektir.

Kâfirler içinde olup, nefis ve malından korkunca, lisan ile muvalât [yakınlık] câiz ise de, terk etmek iyidir.

Kâfirlerin gâlib olması esnâsında takiyye [mudârâ, idare etmek] helâldır.

Kâfirlerin kötülenmesinde yazılmış şiirleri okumak câizdir.

Kâfirlere âhırette asla merhamet yoktur.

Kâfirlerin âhirette azâbları, uygun cezâdır. Müstehak oldukları derecede azâb edilmekten noksan edilmez. [Tam karşılığını görürler.] Kâfirler rahmete müstehak değildir. Azâblandırma derecesinde noksan vâkı' olmaz [İndirme yapılmaz].

Kâfirlerin dünyada merhamete kavuşmaları, görünüş îtibariyledir. Hakîkatte hîledir, istidrâcdır.

Kâfirlere dünyada hâsıl olan nîmetler, onların harap olmaları için, istidrâc yolu ile, nîmet şeklinde gösterilmişlerdir. Tâ ki, yüz çevirme ve dalâlette gark olmaları içindir.

Kâfirlerin duâları bâtıldır. Kabûl edilmez. Kabûl olma ihtimali yoktur.

Kâfirlerin cezbeden nasibi olduğu.

Kâfirlere nefslerinin parlaması vaktinde, gaybî işlerin meydana gelmesi istidrâcdır.

Kâfirlerin te'ayyünlerinin başlangıcı mudıl ismine te'alluk eder [bağlanır].

Dedi-kodu ile biryere ulaşılmaz. İş yapmak lâzımdır.

Dedi-koduya kıymet verilirse, söz taşıyanlardan kurtulmak mümkin değildir. Ve ihlâsa kavuşmak da, mümkin olmaz.

Küfür, nefs-i emmâre arzularından kaynaklanır.

Küfrün yaratılması çirkin değildir. Kulun küfrü kesb eylemesi çirkindir.

Küfür ve günahlar, Hak teâlânın murâdıdır [İrâde eder]. Lâkin râzı değildir.

Muvakkat [geçici] bir küfür için, ebedî azâbla cezâlandıracağının sebebini [hikmetini] Allahü teâlâ bilir. Yaratılmışların ilmi buna yetişmez.

Küfürden başka günahlar için, ebedî azâb bildiren âyet-i kerimeler; o günahı işlemekte, hiçbir sakınca görmemek ve şeriatin emr ve yasaklarını aşağı görmek gibi küfür şâibesinden [bulaşmasından] dolayıdır.

Küfür, her tarafı kaplamadıkça ve açıktan yapılmadıkça Mehdî “aleyhirrahme” gelmez.

Küfür ve islâmın ahkâmının ikisini de berâber yapan müşriktir. Küfürden uzak durmak, islâmın şartıdır.

Küfrün her çeşidine tutulmuş olan muayyen bir şahsa, islâm ihtimali var ise, Cehennemlik demeyip, lânet etmemelidir.

Küfrü doksan dokuz vechi ile zâhir [açık] ve bir vech ile islâm olan kimseyi, küfür ile hükm eylememeli. [Bir işinden veya bir sözünden yüz mâna anlaşılsa, doksandokuzu küfrünü, biri îmanını gösterse, îmanlı olduğunu anlamalı].

Küfür, şeriatleri inkârdır. Şirk, bir küfürdür ki, mutlak küfürden daha ileridir.

Küfür, zarûrî olan dîni vecîbeleri ve meşhûr olan şeriat ahkâmını inkâr ve dinden olduğu zarûrî olarak bilinen nesneyi kabûl etmemektir.

Tarîkat küfrü, hakîkî sevgilinin muhabbetinin galebesinden doğduğu için, makbûldür.

Tarîkat küfrü sekr, islâm-ı hakîkî sahvdır.

Hakîkî küfür, Hâlık ile mahlûkun başkalığını görmemektir.

Tarîkat küfrü, Hâlık ile mahlûku bir varlık görmekten ibârettir ki, islâmın güzelliği ile küfrün kötülüğünü ayırd etmek, sâlikin nazarından kalkıp, ne zaman ki sekrden sahva gelirse, islâm-ı hakîkî ile müşerref olup, küfürden kurtulur.

“Herşey aslına rücû' eder.”

Allahü teâlânın kelâm sıfatı geniş bir kelâmdır ki, Allahü teâlâ, ezelden-ebede o bir kelâm ile söyleyicidir. Bütün semavî kitaplar ve inen suhuflar, o bir kelâm-ı basîtten bir sayfadır.

Bir kelâm ki, onda sıra ola. Öncelik ve sonralık ola. Bunlar, sonradan olma alâmetlerdir. Hak teâlâdan sâdır olmaz. Mûsâ ve Cebrâîl aleyhimesselâmın işittikleri kelâm-ı ilâhîdir. Ammâ, o kelâmların Hak sübhânehuya nisbeti, mahlûkun Hâlıka nisbeti gibi idi. Kelâmın söyliyene nisbeti gibi değil idi.

Kelâmın ilim gibi söyleyici ile ittihâdı [birleşmesi] vardır ki, sâir sıfatta yoktur.

Kelâm-ı ilâhî tevil olunur. Kelâm-ı ilâhînin tefsîri nakil ve işitmekle şartlıdır [olur].

Kelâm-ı lafzî, kelâm-ı nefsî gibi, Hak kelâmıdır. Bunu inkâr eden de kâfir olur.

Kelâm-ı ilâhî, bazı büyükler için, tâbi olmak ve vâris olma yolu ile meydana gelir ki, bu kelâm ilhâmın ruha bağlantılı olması ve melek ile olan kelâmın gayrıdır.

Kulun kelâmını, Allahü teâlâ, harf ve kelimelerin önceliği ve sonralığı ve vâsıtası olmaksızın işitir.

Kelâm-ı ilâhîde [ilâhî kelâmda] topluluk ve cüz'lere bölünmeme mevcut iken, açıklanma dahî sâbit ve genişlik ve ayırt edilme dahî olmaktadır. Ve emr, nehyden ayırd edilmektedir. Bununla berâber, basîttir, deriz. Zîrâ genişlik ve mufassal olma dahî, kemâl sıfatlardandır. Bu topluluk ve genişlik idrâk ettiğimiz gibi değildir.

Gülistân ve Bostan gibi kitapların öğrenilmesi ve öğretilmesi, kelâm ilmi akîdelerini [îmanı] ve fıkh ahkâmını öğretmeye göre lüzûmsuzdur.

“İki kelime vardır. Söylemesi çok kolaydır. Terâzîde çok ağır gelirler. Allahü teâlâ, bu iki kelimeyi çok sever. Sübhânallahi ve bi hamdihi, sübhânallahil'azîm.” Hadis-i şerif.

Her ne zaman evhâm hâtıra geldi, hayâline bir hayâl geldi, Allahü teâlâ, o değildir.

Kelime-i temcîd, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” ile elem ve kötü şeyleri def' eyliyeler.

Kelime-i tenzîhi, “Sübhânallahi ve bi hamdihî”yi her gün yüz defa okumalı. “Hadis-i şerif.”

Kelime-i tevhîd, “Lâ ilâhe illallah” cümlesidir ve tevhîd, şerîkleri nef' etmeye bağlıdır. Hak teâlânın vahdâniyyet ile anlaşılması için, şerîklerin nef' edilmesi lâzımdır. Îman, kelime-i tevhîd ile “Muhammedünresûlullah”ın birlikte tastîkine bağlıdır.

Kelime-i tevhîd, Allahü teâlânın gadabını söndürür.

Kelime-i tevhîdi tasdik edip, zerre îman hâsıl eden kimse küfür âdetlerine ve şirk pisliklerine bağlanmış olsa dahî, Ümittir ki, ebedî Cehennemden kurtulur.

Tevhîd kelimesinden murâd, bâtıl ilahlara ibâdeti yok etmek ve Hak sübhânehûnun mâbudiyyetini isbâttır. [İbâdet edilecek yalnız O vardır.]

Kelime-i tevhîdin azâbı kaldırması için, günahları kötü görmesi lâzımdır; hadisi.

Kelime-i tevhîd, Zâtı, hâdisten [sonradan olandan, yaratılandan] ayırmak olup, altı derece ve mertebesinin beyanı.

Kelime-i tevhîd, terâzinin bir kefesine, gökler ve yer diğer kefesine konsa, bu kelimenin kefesi, diğer kefeden ağır olur. “Hadis-i şerif.”

Kelime-i tevhîd, tarîkat ve hakîkat ve şeriati ihtivâ etmektedir.

Kelime-i tevhîdi herbir tekrarda çok hasenât, amel defterine yazılır.

Kelime-i tevhîdde, “Lâ ilâhe”nin mânası, Hak üzere başka mâbut yok demektir.

Kelime-i tevhîdin mânası, tarîkatta, sona kavuşmuş olanlara göre, Allahdan başka mâbut yoktur ki, şeriat dahî böyledir. Başka mevcut yoktur, başka maksûd yoktur demek, başlangıcda ve yolda [ortada] olanlara göredir.

Kelime-i tevhîdin mânasında, âlimlerin maksadları, sofiyyenin dahî maksadlarıdır. Onlar dahî, maksadı ve mâbudu yok bilirler. Lâkin, mahalleri ve makamları değişiktir.

Kelime-i Lâ ilâhe illallah ile, maksadları ve murâdları yok ederler ki, sadra [göğüs sahâsına] Hak sübhânehûdan başka murâd ve istek kalmıya.

“İnsanlarla akılları miktârı konuşunuz.” Hadis-i şerif.

Kelime-i şehâdeti, sâdece söylemek kifâyet etmez. Bunu münâfıklar da ağızlarına alırlar [söylerler]. Emirlere uymak lâzımdır.

Bazı oruç tutanlar vardır ki, onun orucdan eline geçen, açlık ve susuzluktur. “Hadis-i şerif.”

Sûrî ve mânevi kemâlât [olgunluk], şeriat dâiresinde yerleştirilmiştir. Ve Hâtem-ül Enbiyâya tâbi olmaya bağlıdır.

Bizim aklımızın ölçüsüne göre, bilinen kemâlât, noksanlığın kendisidir.

Zâhirî kemâlât ile bâtınî kemâlâtı bir arada bulunduran kimse kibrit-i ahmerdir. [Bulunmaz bir hazînedir.] Yâni azîz ve nâdirdir.

Sûrî ve mânevi kemâlâtın hepsi, Peygamberimizden, faydalanarak alınmıştır. Bizlere ahkâm ve beden ile alâkalı amellerin gelmesi, ulemâ-i kiramın rivayeti ile, esrâr ve bâtınî muamelatın gelmesi, Evliyâ-i kiramın rivayeti ile vâki' olmuştur.

Parça için bulunan olgunluk, kül için [tamamı için] dahî sâbittir. Lâkin bir aks değildir.

Vilâyet olgunluklarında, nefis mutmainne iken, bedenin maddeleri, serkeşlik ve isyândan uzak [kurtulmuş] değildir. Nübüvvet kemâlâtında, bedenin maddeleri de, aşırılıktan kurtulmuşlardır.

Vilâyet kemâlâtı, sâlik yükselirken, birbirinden ayırd edilip, bir asldan diğer asla, ilerlemektir. Nübüvvet kemâlâtı başlayınca, muamele-i icmâl ve besâtat-i sırfa [işin özüne ve basitliğe] vâsıl olur.

Vilâyet kemâlâtını ikmâl edenlerin [tamamlıyanların] bazısını, hilâfet makamı ile şereflendirirler.

Kemâlât-ı vilâyet, kemâlât-ı nübüvvetin [vilâyet üstünlükleri, nübüvvet üstünlüklerinin] sûreti olup, farkı bedendendir.

Peygamberlerin kemâlâtına başlıyan ârif, şeriatin sûretinden, şeriatin hakîkatine yükselir. Bu makamda yükselmek, amellerin hakîkatine bağlıdır. Bu makamdan yükseldikten sonra, bir iş zuhûr eder ki, âzalar ve kalb ile olan amellerin, onda te'sîri yoktur. Ve sûret ve hakîkat geride kalır. Burada yükselmek, sırf, Allahü teâlânın fadlına ve ihsânına bağlıdır.

Nübüvvet kemâlâtının ele geçtiğine alâmet, ahkâm-ı şer'ıyyenin, nefsin arzularına uygun olmasıdır.

Vilâyet kemâlâtı, şeriatin sûretinin netîcesi, nübüvvet kemâlâtı, şeriatin hakîkatinin netîcesidir, meyvesidir.

Vilâyet kemâlâtının, nübüvvet kemâlâtına göre, hiç miktârı yoktur. Keşke okyânûsa nisbet ile, damla hükmünde olsaydı.

Nübüvvet kemâlâtına kavuşturan yollar ikidir: Birisi vilâyetin, geniş bir şekilde kemâlâtını kat'ederek, tecellîlerin ele geçmesinden sonradır. Diğeri, vilâyet kemâlâtı arada olmaksızın kavuşulup, Peygamberlere ve tâbilerine mahsûstur.

Nübüvvet kemâlâtı, bazı çok büyük Evliyâya hâsıl olur. Kemâlâtın ele geçmesi, nübüvvet makamı değildir.

Nübüvvet kemâlâtını tamam eyleyenlerden bazısını imamet makamı ile şereflendirirler.

Nübüvvet kemâlâtından, toprak unsurunun asâlet ile çok haz ve lezzeti vardır. Hakîkatte on latîfenin üstüdür.

Nübüvvet kemâlâtı, âfâk ve enfüsün ötesindedir.

Nübüvvet kemâlâtında yükselirken, bâtın Hak sübhânehuya karşı olup, zâhir halk tarafınadır. İniş vaktinde halka karşı olur. Ve tamamen, insanları Hak celle ve âlâya dâvet buyurur.

Kemâlât-ı nübüvvete kavuşmak, üç vilâyetin ele geçmesinden sonra ve ism ve sıfat ve şü'ûn ve îtibarât ve tenzîhiyyât [noksan sıfatlardan uzak tutmak] ve taktîsâtı [kemâl sıfatları ile muttasıflık] geçtikten sonra ve ism-i zâhir ve ism-i bâtından yükseldikten sonradır. Nübüvvet kemâlâtının dahî, zata te'alluku yoktur. Zatın mertebesi bu kemâlâtın üstüdür.

Nübüvvet kemâlâtının, îtibarâttan üstünlüğü vardır ki, vilâyet-i kübrâda dahildir. Ve sıfatın aslıdır. Fakat, mutlak îtibarât değildir.

Kemâlâtın asla dönüşü, fenada kâmil derecedir. Ve nefsin itmînânı ve islâm-ı hakîkî buna dayanır, [bunun üzerine binâ edilir].

Kemâlâtın asla bağlanmasında, fena hâsıl olursa da, kemâlâtın, yokluk aynasına alâkası kalır. Sonra, zaman geçtikçe, o alâka dahî yok olur. Aynaya alâka oldukça, yokluğun mutlak yokluğa katılmasına mânidir.

Kemâlât-ı zatiyye, zat-i teâlâ mertebesinde, zatın kendisidir. Meselâ, ilim sıfatı o derecede zatın aynıdır. Aynı şekilde, diğer sıfatlar da böyledir. Ve zat-i teâlâ tamamiyle ilimdir. Tamamiyle kudrettir. Ve ilâhir... olup, zat-i teâlânın bir kısmı ilim ve bazı diğeri kudret ve... ilâhir değildir. Parçalanma [cüz'lere bölünme] mümkin değildir.

Kemâlât-ı zâtiyye, ilim mertebesinde, açıklanmış ve ayırt edilmiştir. Ve ikinci mertebede, zıllî varlık peydâ eyleyip, sıfat diye ismlendirilmiştir.

Kemâlâtın sonu, Zâtın sevilmesidir ki, asâlet ile Peygamberimizin nasibidir.

Çöpçü, attârın kokularından nâhoş olur [hoşuna gitmez].

Günaha ikrâr edip, ona kanaat eyleyen münâfıktır. [Günahını anlatır, tevbe etmez]. Îmanın sûreti, ondan azâbı kaldırmaz.

Günahlar eğer, zînâ, alkollü içki içmek, müzik ve eğlence ve yabancı kadınlara bakmak ve abdestsiz Kur'an-ı kerimi tutmak ve bid'at îtikat gibi, Allahü teâlânın hakkı olup, kulun hakkına, hukûkuna âid olmazsa, onların tevbesi, pişmanlık, istigfâr ve özr dilemek iledir. Ammâ, farzların terkinde, kazası lâzımdır. Kulların hukûkunun tevbesinde, hukûku sahibine veya vârislerine geri vermeli, helâllaşmalı, vârisi olmazsa, fukaraya, sahibinin veya mazlumun niyyetine vermeli, sevabını ona bağışlamalıdır.

Günahların başı, dünya sevgisidir.

Gizli günahın tevbesi gizli yapılır. Âşikâre günahın tevbesi âşikâre olmalıdır.

Günah işlendikte hazır olup, lâkin onu inkâr eden hazır olmamış gibidir. [Günahı gören gizlemelidir]. Orada bulunmayıp, ona râzı olsa, hazır olup, inkâr eylememiş gibidir. [Görmediği günaha râzı olsa, gördüğü günaha râzı olması gibidir].

Bir günah işlendikte, insanlar, kudreti var iken mani olmaz, red etmezlerse, bütün şehre azâb olur. Yoksa olmaz.

Günaha râzı olmak, günahı işlemiş gibidir. “Hadis-i şerif.”

Günaha itiraza kudreti yoksa, sükût helâldır. [Sükût etmelidir.] “Hadis-i şerif.”

Zâhirin günahı, haramları ve mekruhları işlemektir. Bâtın [ruh, kalb] günahı, mâsivâya bağlanmaktır.

Günahı işleyenler, bunun ilâclarını bilirlerse, hastalıktan kurtulurlar.

Küçük günahta ısrar, büyük günaha yol açar. Büyük günahta ısrar, küfre götürür.

Kenz-i fârisî risâlesi, fârisî bir fıkh kitabıdır.

Sâbit yıldızların hareketi, doğudan batıya doğrudur.

Gecelerde uyanık olmak, ganîmet sayılmalıdır.

Gecenin yarısını uyku için, ikinci yarısını ibâdet ve tâat için ayırıp, tahsîs edeler. Eğer böyle bir gayrete kudreti yoksa, gecenin üçte birinde uyanık bulunalar ki, yarıdan sonra, altıda birine kadardır.

Gece ve gündüzde bir-iki vakit yalnız kalmak için ayırıp ve çok zikir ve günahlarını hâtırlamalı ve hatâlarını hâtırlamalı ve teveccüh ve inâbet o zamanda ganîmet sayıla.

Bir günah ortaya çıkıp ve açıklanınca, zararı sahibine âiddir. Ve açığa çıkıp, değiştirilmediği vaktte, umûma zarar verir. [Günah kaldırılmaz ise, herkese zarar verir.]. “Hadis-i şerifi”.
Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri