LAM - L

Li îlâfi okumak, korkulu yerlerde ve düşman istîlâ ettiği zamanlarda, emniyyet ve refâh için tecribe edilmiştir. En az hergün ve gecede onbir kere okuyalar.

Öğünülecek [kıymetli] elbisenin kullanılması, tâm fena ile müşerref olmuş sâlikte, bâtının ameline mani değildir. Fakat, devamlı huzura kavuşmamış olan sâlikte, mani olabilir. Fakat, mutlaka mani olur demek mümkin değildir.

Kıymetli elbise giymekte, ibâdet ve namazı edâ etmek için zînetlenme niyyeti olmalıdır. Âyet-i kerimede, meâlen; “Her namazı kılarken, süslü, temiz, sevilen elbiselerinizi giyiniz.” [Her mescidde zînetli elbiselerinizi alınız], vârid olmuştur. Güzel elbiseden maksad, insanlara gösteriş için değildir, ki bu yasaktır.

Resûlullahın elbisesi, çok çeşidli idi. Güzel (süslü) elbise dahî giyer idi. Ve yünden elbise dahî kullanır idi. Giyimde zorlama, âdet-i şerifleri değil idi. Hazır olanı kabûl buyururdu.

Âl-i İmrân sûresinin 186.ci âyeti (Le tüble vünne fî........) ile başlıyor. (Burada, siz imtihan edilirsiniz. Emvâliniz [mallar] noksan olur ve nefsleriniz [canlarınız] gider. Ve kendilerine sizlerden evvel kitap gelenlerden ve müşriklerden, çok eziyyet verici sözler işitirsiniz. Sabr ederseniz ve kendinizi haramdan korursanız, muhakkak biliniz ki bu ikisi, îmanın alâmetidir) buyuruyor.

Dünyevî nîmetlerin ve lezzetlerin ilâcı, ahkâm-ı şer'ıyyenin yerine getirilmesine ve ilâhî emr ve yasaklara tâbi olmaya bağlıdır.

Kavuşma lezzeti [Allahü teâlâya], Cennet nîmetlerinin lezzetlerinden daha çoktur. Ve kavuşmamanın elemleri, Cehennem azâbından daha şiddetlidir.

Lezzet ve tatlılık Cezbenin başlangıcıdır.

Lezîz lokmaları sevmek ve güzel elbiselere düşkün olmak gerekmez [uygun değildir]. Bunların netîcesi pişmanlık ve hasrettir.

Dilin sâlih olması, din ve dünyanın islâhını ihtivâ etmektedir. [Dili islâh olmuş ise, din ve dünyası islâh olur.]

Lisanımızdan sâdır olan kelâm-ı Kur'an [okuduğumuz, ağzımızın hareketi ile çıkan ses] kelâm-ı ilâhî değildir. İnkâr eden kâfir olmaz.

Leşker-i duâ [duâ ordusu], leşker-i gazâdan [gazâ ordusundan] kuvvetlidir.

Letâif-i aşere [on latîfe].

Âlem-i emr latîfelerinin başlangıcı kalbdendir. Ve kalbin üstü ruh, ruhun üstü sır, sırrın üstü hafî, hafînin üstü ahfâdır. Kalb, âlem-i halk ile âlem-i emr arasında geçiddir.

Beş latîfenin aslları, âlem-i kebîrde olup, bu âlem-i kebîrin bu beş latîfesinin aslı da, Allahü teâlânın ismlerinin zılleridir. Bu zıl dâiresi, Enbiyâ ve meleklerden başka mahlûkatın te'ayyünâtının başlangıcıdır.

Beş latîfenin her biri âlemdir ki, âlem-i halktan kat kat fazladırlar. Sâlik bu beş latîfeyi geçip, fena ile hakîkatlenir [fenaya kavuşur]. Sonra ilâhî kemâlâta başlar ki, bekâ makamıdır.

Âlem-i emr latîfelerinin zuhûr mahalli, Arşın üstüdür ki, mekânsızlık ile sıfatlanmıştır. Âlem-i emrin mekânsız olması, âlem-i halka nisbetledir. Biçûn-i hakîkî cellet azemetühûya [Allahü teâlâya] nisbet ile nasıl olduğu bilinir. [Çün'dür.]

Âlem-i halk latîfeleri, âlem-i emrin latîfelerinin asllarıdır.

Âlem-i emrin beş latîfesi yükselerek, asllarına ki, Arşın üstündedir, katılır [kavuşur]lar. Ve o makamdan Allahü teâlânın sıfât ve ismlerinin zılleri ki, onların aslıdır, yükselirler ki, vilâyet-i sugrâ ile tabîr ederler. Evliyânın vilâyetidir. Ve oradan ism ve sıfatların asllarının dâiresi ki, vilâyet-i kübrâya bağlanır. Ve vilâyet-i Enbiyâdır. Oraya kavuşur ki, yükselmenin nihâyetidir. Bunun daha yukarısına âlem-i emr için yükselmek yoktur. Nefs-i mutmainne ve toprak unsuru için vardır.

Letâif-i aşereden [on latîfeden] herbirinin hem sûreti, hem hakîkati vardır.

Sır, hafî ve ahfâ latîfesinin makamı, göğsün ortasıdır.

Âlem-i emr latîfelerinin yakınlığı, aslından ve yaratılışındandır. [Hılkât ve cibilliyetinden.] Âlem-i halkın latîfelerinin yakınlığı ise, olgunluk kazandıktan sonradır.

Âlem-i emr latîfeleri, kalb, ruh, sır, hafî ve ahfâdır ki, bunlar insan denilen küçük âlemin parçalarıdır. Onların aslı âlem-i kebîrdedir. O beşlinin hâllerinin açığa çıkması, arşın üzerindedir ki, mekânsızlık ile vasflanmıştır.

Letâif-i sitte dahî anâsır-ı erbe'a gibi [Altı latîfe dahî, dört unsur gibi] başka başka hakîkatin sahibidir.

Latîfelerin her birinden Allahü teâlâya kavuşturan yol vardır.

Âlem-i emrin beş latîfesinin her biri, bir emre mahsûs ve bir kemâle mensûbdur.

Âlem-i emrin beş latîfesinin fenaları, herbirinin aslına kavuşarak, onda yok olmasına bağlıdır.

On latîfenin herbiri ile muâmele [iş] başkadır. Her birinin vilâyeti, seyr ve sülûkü başkadır. Ruh ile nefis birdir [aynı şeydir diyenler], işin hakîkatini anlıyamamışlardır [bilmiyorlar].

Âlem-i emrin beş latîfesi, küçük âlem olan insanın parçalarıdır. Onların aslları, âlem-i kebîrdedir ki, insandan gayri olan yüksek ve alçak şeylerdir Ve o aslların açığa çıkması, Arşın üstündedir ki, mekânsızlıktan hisse almıştır. O latîfelere, bu mülevves [çirkin] bedene aşk ve bağlanma vermişlerdir. [Latîfeler bedene bağlanmış]. Bu sebebden o nûrânî latîfeleri, bu zulmânî şekil ve sûret ile husûsî bir alâka ile bağlamışlardır [bir yapmışlar, toplamışlardır]. Aynı şekilde o latîfelerden herbirinin insanın cesedinde mu'ayyen bir mekânı ve başka bir yuvası vardır. Ve en yüksek makamdan en aşağı makama [yere] inmiştir. Latîfelerin yükselmesi, bedenden uçmaları ve bedeni boşaltmaları hâllerin en şereflilerindendir. Ve cesedin fenası ile tabîr olunmuştur. [Buna cesedin fenası denir.]

Latîfelerin kendi asllarından yükselmeleri [ayrılmaları] vilâyetin şartıdır.

Âlem-i emrin beş latîfesi komşu gibidir. Onların bazıları bazılarından daha latîftir. Hangisi daha latîf ise, âlem-i gayba daha yakın, daha önce feyz almaktadır. Bu latîfelerden birine bir ihsân geldikte, ona yakın olan gıbta edip, şevk ile ağlamaya başlar. Kalbin ağlaması, ruhun bulmasına [kavuşmasına] delîldir.

Âlem-i emrin beş latîfesinin herbirinin vilâyeti başkadır.

Âlem-i emr latîfelerinin, vilâyet kemâlâtı ile ve âlem-i halkın latîfelerinin ise nübüvvet kemâlâtı ile münâsebeti vardır.

Unsurların latîfelerinin hakîkî tasfiyesi, yüksek vilâyettedir. [Vilâyet-i ulyâdadır]. Evvelki vilâyetlerdeki tasfiyeleri, tasfiyenin sûretidir.

Âlem-i halk latîfeleri ve onların asllarında seyr, âlem-i emrin seyrinden sonradır.

Sır, hafî ve ahfâ latîfelerinin bağlantıları, sıfâtın üstünde olup, zat dâiresine dahildir.

Âlem-i emr latîfelerinin sonu ile imkân (mümkinât) dâiresi tamam olur.

Yedi latîfeden her birinin kat' edilmesinde, gerek zûlmânî, gerek nûrânî, bin perde aşılır.

Âlem-i emr latîfeleri, her ne kadar yukarıya ilerlerse, âlem-i halk ile o kadar alâkası kesilir. Ve o münâsebetsizlik, âlem-i halkın çok inişine sebebdir. Ve âlem-i halk ne kadar inerse, sâlike zevk, tatlılık çok olup, kendi ayb ve kusurlarını idrâk etmek çok olur. Bu sebebdendir ki, ârif, frenk kâfirini kendinden iyi bilir.

Âlem-i halk latîfeleri de, âlem-i emr latîfeleri gibi yükselir ki, yüzü hakka karşıdır ve bir tezellüldür ki, yüzü halka karşıdır. Tam iniş on latîfenin inmesine bağlıdır.

Latîfelerden, fena ve bekâ ile hakîkatlenen ancak nefis latîfesidir.

On latîfeden toprak unsuru, yükselme derecelerinde cümleden yukarı çıkıp ve iniş derecelerinde cümleden [hepsinden] daha aşağı iner.

On latîfeden, âlem-i emr latîfeleri ve nefis; fena ile müşerref olurlar [şereflenirler]. Dört unsurun muhâlefetleri devam eder.

Kalb latîfesinin aslı, fiiller makamıdır. Ruh latîfesinin aslı, sıfâtın zılleridir.

Kalb latîfesinin izâfî sıfatlara, ruh latîfesinin hakîkî sıfatlara bağlantısı vardır.

Kalb latîfesinin nasibi, fiiller mertebesidir. Ruh latîfesinin nasibi, sıfatlar mertebesidir. Sır latîfesinin nasibi, şü'ûnât mertebesi, hafî latîfesinin nasibi, tenzîh ve taktîs mertebesidir. Cehl ve hayret mertebesi, ahfânın nasibidir.

Sır, hafî ve ahfâ latîfelerinin şirkine, islâmda îtibar edilmemiştir.

Sır latîfesinin aslı, zâtın şü'ûnâtıdır.

Ahfâ latîfesi, gerçi latîfelerin en latîfidir. Ammâ, mümkinât dâiresine dahil ve yaratılmışlık damgası ile damgalanmış ve hastalıklıdır. Sâlik, imkân dâiresinden dışarıya ayak basınca ve vücûb mertebesinde seyr buyurup, vücûbun zıllerinden onun aslına ulaşınca, şan ve sıfat bağından kurtulunca, çâresiz mümkin onun nazarında hakîr ve îtibarsız ve onun en güzel ve en latîfi dahî alçaklık ve cimrilikte berâber müşâhede edip [görüp] ve nefsle ahfâyı bu makamda birbirine karıştırır.

Ahfâ latîfesinin vilâyeti, diğer vilâyetlerin üstüdür. Ve bu latîfenin, kâinâtın serveri ve mevcûdâtın mefhari aleyhi ve alâ alihissalevât vet-teslîmât vel berekât ile husûsî bir durumu [ayrı bir husûsiyyeti] vardır.

Ahfâ latîfesinin, toprak latîfesi ile; hafî latîfesinin nâr [enerji] ile; sır latîfesinin, hava ile; ruh latîfesinin su ile; ve kalbin nefis ile münâsebetleri vardır.

Nefis latîfesi, âlem-i emr latîfesi gibi, vilâyet-i kübrâda, fena ve bekâ ile şereflenip ve itmînânın kemâline ulaşır. Âlem-i halkın latîfelerinin yükselmesi, vilâyet-i ulyâya uygundur. Toprak latîfesinin kemâli, nübüvvet kemâlâtına bağlıdır.

Lânet etmek, ibâdet değildir.

“Kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lânet olsun.” Hadis-i şerif.

Allah lafza-i celîlesi, müsamma olan [delâlet ettiği] Allahü teâlâya kavuşulamıyacağına işaret ediyor. Lam-ı tarif ilâhe kelimesinin lamında idgâm edilerek [gizleyerek] gizlenmiş, yalnız lâmi ilâhe bâkî kalmıştır ki, marifeti o hazrete ulaştıkta, fânî ve yok olur, demektir. Derin âlimler, lafza-i Celâlden hayrete düşmüşler, aslına vâsıl olamamışlardır.

İcmâl ve vahdet [öz ve birlik] lâfzının biçûn mertebesinde tafsîl lafzından daha münâsebeti çoktur. Zîrâ tafsilâtlanma sözünden kısmlara ayrılma, parçalanma anlaşılabilir. Ona binâ'en, o yüksek harîme [makama] söylemek için, icmâl ve vahdet tabîrini seçtiler. Yoksa, Hak teâlâ bizim anlayışımızın kavradığı icmâl ve tafsîlden münezzehdir [uzaktır].

Allahü teâlânın dostlarına kavuşmak, Allahü teâlâya kavuşmanın başlangıcıdır, parçasıdır.

Lokman Hakîm, oğluna, ey oğul! Tevbeyi yarına geciktirme. Zîrâ, ölüm ansızın gelir, buyurdu.

Lokmada ihtiyât lâzımdır. Şeriatin helâl ve haramına riâyet etmek lâzım.

Kadına ve zekerine dokununca, şâfi'îde abdesti yeniden almalıdır.

“Bir kimseye deli denilmedikce, îmanı tamam olmaz.

Levh-i mahfûz, bütün [sayısız] mümkinleri ihtivâ etmektedir. Ve kalem-i âlâ [yüksek kalem] ki, mukaddes ruhdur ve umûmî akıldır. Onun bazısının özetidir.

“Sen olmasaydın, sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım” hadis-i kudsîsi, Hâtem-ür-Rüsül “”in şânında vâki' olmuştur ki, hûb [sevgi] olmasaydı, yaratılış açığa çıkmaz ve âlem devamlı yoklukta kalırdı.

Lehv ve la'be [oyun ve eğlenceye] kıymetli vakti sarf eylemiyeler ki, pişmanlıktan başka hiç netîcesi yoktur.

Karanlık geceleri ağlamak ve istigfâr ile aydınlatalar.

“Allahü teâlâ ile öyle vakitlerim olur ki, o anda hiçbir melek ve hiçbir Peygamber bana yaklaşamaz [aramıza giremez]” hadis-i şerifindeki nâdir vakit namazdır.

“Onun gibi hiçbir şey yoktur” âyet-i kerimesinin fârisî tercemesi bîçûn ve bîçugûnedir ki [nasıl olduğu bilinemez ve nasıldır denilemez], ilim, şuhûd ve marifet Ona yol bulamaz demektir.

Kalbim üzerinde perde hâsıl oluyor. Onun için günde yetmiş kere tevbe ediyorum. [Estagfirullah diyorum] hadis-i şerifi.

Kadr gecesinin Mekkede ibâdet ile geçirilmesi, başka bir yerde yüzbin kere bin aylık ibâdete eşiddir.

Gecenin yarısı veya üçte birini ki, gece yarısından gecenin altıda birine kadardır. İbâdete ayıralar.

Gece ve gündüzde bir-iki vakti uzlete tahsîs ve o vaktte zikir ve fikir ve kusurlarını ve hatâlarını hâtırlamak ve tevbe, istigfâr ve varlığı ve sâir kemâlâtı ve kendinden istekleri uzaklaştırmağı ganîmet sayıla.

Yumuşak ve kolaylaştırıcı olan şahsa Cehennem ateşi haramdır, hadis-i şerifi.
Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri