MİM - M

“Sana gelen her iyilik, Allahü teâlâdandır. Sana gelen her çirkinlik de, kendindendir [nefsindendir] âyetinde murâd, seyyiâtın menşe'idir.

Allahü teâlânın indirdiği her âyet-i kerimenin bir zâhiri ve bir bâtını vardır ve herbir harfin bir hudûdu vardır. Ve herbir hudûdun da bir mânası vardır.

Mâ-türîdiyye mezhebimizde, Allahü teâlânın mevcut ve bir olmasını, akıl sahibi olan herkesin bulması lâzımdır. Dağda, çölde yaşayan ve puta tapanlar için, nazarı [düşünmeyi] terk ettiklerinden dolayı küfür hükm edilir [Cehenneme gideceklerdir].

Allahü teâlânın mâsivâsı ki, âlem diye ismlendirilmiştir. Gerek unsurlar [elemanlar] ve gerek gökler, akıllar ve gerek nefsler ve gerek elemanların basitleri ve gerek bileşik cismlerin hepsi, Hak sübhânehunun yaratması ile var olmuşlardır. Ve yokluktan varlığa gelmişlerdir. Allahü teâlânın kadîm olması, herşeyden önce var olması, ancak Hak teâlâ için sâbittir.

Mâsivâ mevcut değildir. Yoktur. Lâkin mevcut görünmektedir.

Mâsivânın mahiyeti hakkında meşâyıh-i kiram üç nev' söz söylemişlerdir. Birinci tâife; âlem, Hak sübhânehunun yaratması ile hâricde mevcut ve onda kemâl sıfatlardan her ne var ise, Hak sübhânehûnun yaratması iledir, derler. Ve Hak sübhânehûyu âlemden ayrı olarak, tenzîh ederek, ancak mevleviyyet ve ubûdiyyet [rab olmak ve kul olmak] ve sâni'iyyet ve masnû'iyyet [yaratıcı ve yaratılan] olarak isbât ederler. Bu tâife, kendi sıfât ve olgunluklarını, ödünç alınmış elbise gibi bilirler. Bu tâife, kitap ve sünnete muvâfık olarak, mümkinin mertebelerinin hepsini vâcibden ayrı kılıp, kendilerini yaratılmış kul bilirler. Kendilerini Hakkın zıllı bilmezler. İkinci tâife, âlemi Hak teâlânın zıllı bilirler. Ammâ, âlemin hâricde mevcut olduğunu bilirler. Lâkin, zılliyyet yolu ile değildir. Asâlet yolu ile değildir. Bunların vücûdları, zıllin asl ile ayakta durması gibi Hak teâlânın varlığı ile varlıktadır, derler. Bu tâife her ne kadar mümkinin derecelerini başlangıcdan ayrı görüp, yok bilirler. Ammâ, zılliyyet ve asâlet vâsıtasıyle bunların vücûdlarının artıklarından bir nesne kalmıştır. Üçüncü tâife, vahdet-i vücûda inanırlar. Yâni hâricde ancak bir mevcut olup, o da Hak sübhânehûdur, derler. Ve âlem için hâricde, ayrıca âlem yoktur, derler. Bu tâife de, her ne kadar, âlemi, Hak sübhânehûnun zıllıdir derlerse de, eşyanın zıllı mevcutiyyeti, fakat his mertebesindedir. Hak sübhânehûnun zâtını vücûb ve mümkin sıfatları ile vasflanmış bilirler. Ve iniş dereceleri isbât ederler. Ve herbir mertebede, hemen Allahü teâlânın zâtını, o mertebeye lâyık olan hükümlerle vasflandırırlar. Her ne kadar, bu tâife kavuşmuşlardır ve olgunlardır. Ammâ, sözleri halka ilhâd ve dalâleti gösterir [sevk eder]. Bu tâife, hârici, te'sîrlerin çeşidli olması karşısında, mecbûri olarak, eşya ilmen mevcut derler. Ve görünen şeyler için, varlık ile yokluk arasında geçiddir derler. Vücûbun rengini vâcibde sâbit kılarlar [isbât ederler]. Bu üç tâifenin ilimlerinin ve marifetlerinin farklı olmasına sebep, farklı makamların hâsıl olmasındaki farktandır. Herbir makamın başka ilimleri ve marifetleri vardır.

Mâsivâya, akla gelen, vehme gelen ve görülen herşey dahildir.

Allahü teâlâdan gayrisi, yok olucudur ve bir şey değildir. Hak olarak görünen bâtıl ve var görünen yoktur. Onun zâtı, yokluktur ki, her dürlü kötülük ve noksanlığın kaynağıdır.

Mâsivâ, baştan başa noksanlık ve şerliktir.

Mâsivâya bağlı olunca, kurtuluş mümkin değildir.

Mâsivâya bağlılık, kalb hastalıklarının en şiddetlilerindendir. Ve onun tedâvîsi, mühim şeylerin en mühimmidir.

Mâsivâya bağlılığın en şiddetlisi, kendi nefsine bağlılıktır ki, her hayrı kendi nefsi için işler. Eğer çocuğunu severse, kendi için sever. Aynı şekilde mal, makam muhabbeti de böyledir.

Mâsivâya bağlılık, kendi nefsine bağlılıktır. Her belâ ki vardır, kendine bağlılığı olmaktan gelir. Kendinden kurtulunca, mâsivâ bağlılığından kurtulmuş olur.

Mâsivânın maksad, gaye olmaması lâzımdır. Zîrâ Hak sübhânehûnun gayrisinin maksâd olmasına izin verilirse, çok kere, hevâ ve nefsânî istek ve arzuların yardımı ile, mahlûkun maksad olmasını Hak sübhânehûnun rızası üzerine tercîh edip, ebedî felakete ulaşır. Bunun için, Allahü teâlâdan gayrısının maksûd olmasını nef' etmek, îmanın kemâli için zarûrîdir.

Mâsivâyı yok etmek için, tevhîd-i vücûdî kullanılmaz. [Yürürlükte değildir.] Tevhîd-i şühûdî lâzımdır.

Mâsivâya bağlılıktan kurtulmak için, Hak sübhânehûdan gayri şeyler, gönül üzerinde hâtırlanmıya.

Mâsivânın yok edilmesinden murâd, mâsivâya bağlantının ve onun maksad oluşunun yok edilişidir. Belki, mâsivâyı görmek ve devamlı onunla meşgûl olmayı yok etmektir. Tevhîd-i şühûdînin hâsılı budur ki, bu yolun şartıdır. Mâsivâ hakîkatte mevcut olsun, gerek olmasın.

“Mümin kardeşinin ihtiyacını gidermek, on sene itikaf eylemekten hayrlıdır”. Hadis-i şerif.

“Bir müminin ihtiyacını îfâ için bir kimse yürürse, Hak celle ve âlâ yetmişbeşbin meleği ona koruyucu kılıp, eğer sabah vakti ise, akşama kadar ve eğer akşam vakti ise, sabaha kadar ona rahmet ile duâ ederler. Ve herbir adımını kaldırdıkca, bir günahını mahv ve bir derece yükseltirler.” Hadis-i şerif.

“Bir mümin kardeşinin ihtiyacına bir kimse çalışsa, tâ ayrılıncaya kadar, Allahü teâlâ herbir adımına yetmiş hasene ihsân edip ve yetmiş günahını mahv eder. Eğer o iş onun çalışması ile tahakkuk ederse, bütün günahlarına magfiret olunup, doğduğu günki gibi olur. Eğer o esnâda âhirete gitse, hesapsız Cennete dahil olur.” Hadis-i şerif.

“Bir kimse bir mümine bir iyilik yapınca [kalbine neşe verince], Allahü teâlâ, bu iyilikten bir melek halk edip, bu melek Allahü teâlâya hep ibâdet eder. Ve tevhîd okur. O kimse kabre dahil oldukta, bu melek nûrlu ve sevimli olarak, bunun kabrine gelir. O kimseye, sen beni bilirmisin dedikte, sen kimsin diye suâl edip, o dahî ben senin falan kimseye verdiğin neşe ve sürûrum ki, Allahü teâlâ, beni bugün seni sevindirmek ve kıyâmet günü sana şefaat etmek ve Cennetteki yerini sana göstermek için gönderdi, dese, gerektir.” Hadis-i şerif.

Mümin kardeşinin yüzüne tebessüm etmek sadakadır. “Hadis-i şerif.”

Mümine haksız yere [olmadığı hâlde] küfür isnâd eden kendisi kâfir olur [kendine döner].

Müminlerin dünyada elem çekmesi, âhıret nîmetlerinin kıymetini bilmek içindir. Ve büyükler için, sevgilinin istediği belâları, kıymetlidir. Ve dünyada müminler mihnet çekerse, dost düşmandan mütemeyyiz [ayrılmış] olur. Ve belâlar günahlara kefarettir.

Mümin olan kimse, büyük günahın meydana gelmesine sebep olmak korkusundan, küçük günahı terk eder. “Hadis-i şerif.”

Günahkâr mümin îmandan çıkmaz.

Mümin müminin aynasıdır.

Müminin şerefi, geceyi ihyâ eylemek ile ve insanlardan birşey istememek [beklememek] iledir.

Mümine eziyyet vermek haramdır.

Müminin üzerine kıyâmet günü çabuk geçer. Yâni ikindi ile akşam arasında olan zaman miktârı olur. Ve onlar insanların hesabından kurtuluşuna kadar Cennet bahçelerinde kalırlar.

Dünya malından zararın giderilmesine ilâc, zekâtın ondan çıkarılmasıdır [Zekât vermektir].

Malı insanlardan çoğaltan ve depo eden kimse, ateşi ister.

Mal ve evlat ve zevcelerden her neye ki, muhabbet edilse, kendi nefsi için eder.

İnsanoğlu malın azlığını sevmez. Hâlbuki az mal, hesabın kısa ve kolay olmasına sebebdir.

Mal sadaka ile noksan olmaz [eksilmez]. Hadis-i şerif.

Mâlikîde abdest azasını ovmak farzdır. Elbet ovmalıdır.

Bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsini terk etmemelidir.

Mâlâ-yâni ile [faydasız şey ile] meşgûl olmak, Hak teâlânın o kuldan yüz çevirdiğinin işaretidir. “Hadis-i şerif.”

Kulun, Allahü teâlâya en sevgili olduğu hâl, kulunun secdede olduğu hâldir. Yüzü toprakta olunca [secdeye kapanınca] affolunur. Hadis-i şerif.

Mâverâ-ün-nehr âlimleri, bedenin islâhı ve bâtının [kalbin, ruhun] kurtuluşuna çok hizmet ettiler.

Me'yûs olmak ve hiçbirşey olmadığını anlamak arttıkca, kemâlâtın zuhûru da artar.

Mubâhın işlenmesi, Hak teâlânın emri ile olursa, farz ve vâciblere dahildir.

Mubâhın işlenmesi, vâcib işlerin yapılmasına mani olursa, mubâh olmaktan çıkar.

Mubâhları zarûret miktârı kullanmalı, o da kulluk vazîfelerini yerine getirmek için olmalıdır.

Mubâhların işlenmesinde geniş [müsâmahalı] davranmak, şüpheli işlere götürür. Şüpheli işler de harama yakındır.

Mubâhlar dâiresi geniştir.

Mubâhları kullanmakta zarûret miktârı ile iktifâ edilince [zarûret miktârı azaltınca], keşf ve kerâmet dahî çok olur.

Mebde ve Me'âd risâlesi, imam-ı Rabbânînin tasnîflerindendir.

Mebde ve Me'âd risâlesinde, hakîkat-i Muhammedî makamından yükselerek, hakîkat-i Kâbeye ulaşıp ve onunla birleşip, hakîkat-i Ahmediyye nâmını alır, cümlesindeki hakîkat-i Kâbeden murâd, hakîkat-i Kâbe zıllerinden bir zıldir.

Mebde ve Me'âd risâlesinde îcâzet bahsi.

Mebde-i te'ayyün.

Mebde-i te'ayyünler, Allahü teâlânın ilminde, ilâhî kemâlâtın anlaşılması ve ayırt edilmesinden ibârettir. Ve her kemâl bir şahsın mebde-i te'ayyünüdür. Sekiz sıfatın ilmî varlığından başka, hâricde dahî sübûtu vardır.

Mebde-i te'ayyünler, Muhammed-ül-meşreb olanlarda, şü'ûn makamında, olmıyanlarda ise, sıfat makamındadır.

Mebde-i te'ayyünler, ismlerin zılleridir.

Mebde-i te'ayyün, âşık ile mâşuk arasında geçiddir ve kavuşma yolu ona münhasırdır. [O yoldan kavuşulur].

Mebde-i te'ayyünler, bu dünyadaki varlıkların hakîkatleridir. Âhıretteki varlıkların mebde-i te'ayyünleri başka işlerdendir.

Feyzin kaynağında kesiklik olmaz. Eğer feyzde kesiklik var ise, onun sebebi, feyzi alandadır. Feyzi verende değildir.

Bir bid'at sahibine yolda rast gelen, yolunu değiştirmelidir.

Bid'at sahibinin cenâzesine giden kimse, dönünceye kadar, Allahü teâlânın gadabına uğrar.

Her bid'at sahibi ve sapık, kendi inandıklarının kitaba ve sünnete uygun olduğunu zanneder. Ve kendi yanlış idrâk ölçüsü ile, kitap ve sünnetten yanlış mânalar çıkarır. “O bir çoğunu hidâyete kavuşturur. Bir çoğunu da dalâlete sevk eder.” Âyet-i kerime meâli.

Mübtedînin [yolun başlangıcında olanın] almış olduğu zikir, farzların ve sünnet-i müekkedelerin dışında yapılır. [Bunların dışında bu zikir yapılır.]

Mübtedî [yolun başlangıcında olan], hâlleri de yok etmelidir.

Mübtedî [başlangıcda olan]nin ve ortada ve sonda olanların vazîfeleri aynı değildir. Hâlin ve vaktin gereği gibi meşgûl olmalıdır.

Mübtedî, kalb erbâbıdır. Ve hâlden hâle değişmek kalbdendir.

Mübtedî, erbâb-ı kulûbden [kalbler erbâbından] olmıyan kimsedir.

Mübtedî [başlangıcda olan] ve yolda olanlarda kendini zorlama ve çalışma vardır. Sona varan, kendini zorlamaz. Gaflet içinde iken huzurdadır. [Beden gaflette, ruh huzurdadır].

Mübtedîye, simâ' ve vecd, her ne kadar şartlarına uygun olsa da zararlıdır.

Mübtedî ve müntehî [başlangıcda ve sonda olan] cezbenin dış görünüşünde aynıdır. Ve görünüşte aşk ve muhabbette müsâvîdirler.

Mübtedînin [başlangıcda olanın] cezbi, kalbe çeker. Müntehînin [sona varanın] cezbi ruha çeker. Kalbin cezbinde ve teveccühünde, nefsin ve ruhun teveccühleri de vardır. Yâni ruhun teveccühü, kalbin teveccühünde yerleştirilmiştir. Fakat, mübtedîye hâsıl olan bu ruhun teveccühünde, ruh yok olmamıştır. Müntehîdeki teveccüh ise, ruhun fenasından ve Hakkın varlığı ile bekâsından sonradır.

Mübtedî [başlangıcda olan] ve yolda olanların hâtıraları zararlıdır [öldürücü zehirdir]. Sona varanların latîfelerinin bedenle alâkası ne kadar çok kesilirse, beden o kadar karanlığa yaklaşıp, bedende vesveseler ve hâtıralar çok olur. Bu hâtıralar latîfelerden değildir.

Kemâle ermiş olan mübtedînin ruhuna, nihâyetten aks yolu ile bir nûr vermişlerdir. Mübtedînin zâhiri bâtınına bağlı ve zâhiri ile bâtını arasında sıkı bir bağlılık olduğu için, ruhundaki nûr, zâhirine sirâyet eder. Ve kavuşma zevki onun zâhirinde hâsıl olur [ortaya çıkar].

Mübtedî sûrî tecellînin sahibidir. Müntehî, mânevi tecellînin sahibidir. Müntehî, sûretten ve mânadan geçmiştir.

Mübtedî önünde perdeler vardır. Müntehîde perdeler kalkmıştır.

Dindâr âlimlerin fetvâları ile ef'âl [iş], akvâl [söz] ve ahlâkta amel edesiniz ve sâlihlerin ahlâkını kendinize örnek alıp ve Ehlullaha muhabbet ediniz.

Müteşâbihâtın esrârını, imam-ı Rabbânî, ilim ve marifet ile kimseye açıklamadı. Ve tam bir gizlilikle onu örtmeye çalışırdı.

Müteşâbihâtın tevilinin açıklanması mürselîne [kendisine kitap gönderilen Peygamberlere] mahsûstur.

Kur'an-ı kerimin müteşâbihâtında emniyyetli yol budur ki, ona îman edip ve mânasını Hak sübhânehûya bırakalım. Allahü teâlânın öyle sırlarıdır ki, kulları içinde, seçilmişlerin seçilmişlerine açıklamış, rumûz ve işaret ile, diğerlerinden [uygun olmıyanlardan] örtmüş [gizlemiş]dir. Her kime ki, bu muammanın sırrı açıldı ise, açıklanmasına cesaret eylememiştir.

Mutasavvıf câhiller [ham sofular], sapıklar, kendilerini şeriatin mükellefiyyâtından kurtulmuş sanırlar. Şeriat başkaları için [câhiller için]dir derler.

Mütenâfî, yâni zıd olan iki şeyin bir arada bulunmaması, aynı zamanda bir arada bulunamazlar demektir.

Mücâhid buyurdu ki, sabah ve akşam tevbe etmiyen kimse, zâlimlerdendir. 2/66.

Müctehidi taklîd eden mukallidler, hatâsında dahî sevaba nâil olurlar. Keşf ehlinin hatâsı affolunur ise de, bunlara uyanlar affolunmaz.

Büyük müctehidler, Resûlullaha yakın zamanda oldukları ve ilimleri ve takvâları ve verâları çok olduğu için, hadis-i şerifleri biz câhillerden [uzak düşmüşlerden] daha iyi bilirler, anlarlar. Ve onların sahih oluşunu ve gayri sahih oluşunu, nesh edilip-edilmediğini bizden daha iyi bilirler.

Müctehidin, ictihâd edilecek konularda, diğer müctehidleri ve Resûlullahın ictihâd ve re'yini taklîd etmesi yasaktır.

Müctehidlerin hatâsına dahî sevap vardır. Onların hatâsını taklîd dahî kurtuluş vesîlesidir.

Müceddid-i elf-i sânî bu ümmetin sonuna mensûbdur. (Bu ümmetin en iyileri öncekileri ve sonrakileridir, hadistir). Ve örtülü kalmış bulunan, nübüvvet kemâlâtına kavuşmuşlardır.

Müceddid-i elf-i sânî, Abdülkâdir-i Geylânînin vekîlidir.

Müceddid-i elfin idrâkinde [ikinci binin müceddidini anlamakta], Evliyâ da, ülemâ gibi âcizlerdir.

Müceddid odur ki, zamanında aktâb ve evtâd ve bütün ümmete feyzler, onun vâsıtası ile vâsıl olur.

Meczûb.

“Mecmû'a-i Hânî”, tavsiyeye şâyan fârisî bir fıkh kitabıdır.

Mecnûna Leylâ gelip, sohbet eyledikte, benden uzaklaş ki, muhabbetin beni senden meşgûl eyledi, dedi.

Muhib [seven] sevgiliyi görmeye tâlib ve kavuşmağı arzu ettiğinden, câizdir ki, arzusunun çokluğundan [heyecanından] matlûbun görüntüsü ile dahî, rahat olur.

Muhib [seven] için, sevgiliye kavuşmadıkca, durmak yoktur; [duramaz].

Muhabbet, sevgiliye itaat etmeyi Îcap eder. Muhabbet en yüksek seviyeye çıkınca, itaat da tâm hâsıl olur.

Muhabbet ve buğd-ı fillah olması [Allah rızası için buğz olması] demek, kendisi için sevdiğini, diğer insanlar için de sevmek, kendisi için sevmediğini diğer insanlar için de sevmemek, demektir. “Hadis-i şerif”.

Muhabbet ve Allah için düşmanlık olmadıkca, hakîkî îman ortaya çıkmaz. “H”.

Muhabbetin davâsı, düşmandan teberrî eylemedikce [mahbûbun düşmanından uzaklaşmadıkca] makbûl değildir.

Muhabbet-i îşân [büyükleri sevmek], saadetin sermâyesidir.

Muhabbet-i îşân [büyüklere sevgi] kuvvetli oldukta, feyz alma yolu açıktır. Her nerede olurlarsa olsunlar, feyzlerinden ve bereketlerinden ümîd olunur. Teveccüh de ilâve olursa, nûr üstüne nûr olur.

Muhabbet-i îşân [büyükleri sevmek], hakîkî matlûbun sevgisinin netîcesidir.

Muhabbetsiz ve râbıtasız, yalnız teveccühün te'sîri azdır.

Muhabbet olmasa, tâlibe, matlûbun yolunu gösterici bulunmaz idi. Feyz almak ve bereketlenmek, muhabbet miktârınca olur. Ve gizli mânaları çeker. Ve seven de, sevgilinin hâlini kazanır [Ona benzer]. Fena ve bekâ muhabbetin netîcesidir.

Muhabbet, hüzn ve derdin menşe'idir. Muhabbet bağı ortaya çıkınca, sevgili de seven gibi çâresiz bağlanır.

Muhabbet dostluğun üstündedir.

Muhabbet dostluğun kısmlarındandır. Hullet, üns [yaklaşma] ve ülfet [dostluk]dir. Muhabbet bağlanma yolu ile, dostluğun diğer kısmlarından ayrılmış ve hayret verici bir şey ve başka bir netîceler sahibi olmuştur.

Muhabbet-i zâtiyyeye alâmet, sevgilinin nîmet ve dert ve belâlarının müsâvî olmasıdır.

Ebrârın muhabbeti îtibarât iledir. Mukarreblerin muhabbeti, îtibar edilenlerden yüksektir.

Mâsivâ sevgisi, zâhir ve bâtında [bedende ve ruhda] olursa, avâm muhabbetidir. Yalnız zâhirde olursa, meyl-i tabi'î denir ki, zararsızdır.

Muhabbettir ki, var olma ve yaratma zincirini harekete geçirip, gizli hazîneyi açığa çıkarmış, gayb sırları açıkça görünür hâle gelmiştir. Muhabbettir ki, sâdık olan âşığı yakın derecelerine ulaştırıp, arzu ettiklerini kendilerinden kurtarıp, [bâtıl tanrılardan kurtarıp], sevgiliye kavuşturmuştur. Muhabbet sebebi ile, sâdık mürîd, mürşidin kemâlâtını ve onun hâllerini kazanır.

Muhabbetin kemâli, ikiliğin kalkmasıdır. Ve seven ile sevilenin ittihâdıdır. [Muhib, mâşuka kavuşur].

Muhabbet ve adem-i muhabbet [sevmek ve sevmemek] îtibarâttandır. Muâmele [iş], sıfat ve îtibarâttan daha yukarıya terakkî ettikte, sevmek ve sevmemek diye birşey kalmaz.

Muhabbete müdâhene [ikiyüzlülük] sığmaz.

Sevgiliden gelen elemler de sevgilidir.

Sevgiliye itaat, sevenin hâlinin îcâbıdır.

Sevgilinin elemleri, imam-ı Rabbânî indinde, nîmetlerden daha çok lezzet verir. Zîrâ, dert ve elemlerden lezzet, kendi nefsinin ve murâdının isteğinden uzaktır.

Mahbûbları [sevgilileri] bir mahalle kavuştururlarki, dostlar o makamdan geri kalmışlardır. Meğe ki, sevgililere tâbi olurlarsa, onlar da o makamlara kavuşurlar.

Mahbûbiyyet [sevilmiş olmak] bütün fazîletlerden ve yakınlık makamlarından daha üstündür. Hepsinden ilerdedir.

Mahbûbun [sevgilinin] latîfeleri yazmaktan üstün [yazıya sığmaz] ve mahbûbun [sevgilinin] nefsleri de anlatmaktan daha ötededir [anlatmanın ötesindedir]. Mahbûb tecellî etmedikce, biçâre tâlib onu devamlı arar. Ve onun ruhu besliyen nîmetlerini ve ruhu yükselten hikâyeleri ile ülfet etmekte ve meşgûl olmaktadır. Sevgili görününce derdli olan sâlik, yokluk sahrâsına düşüp, dili tutulur. Daha sonra, söyliyen kim, dinleyen kim olur ve kim idrâk eder ve kimi bulur?

Mahbûbiyyet yolunda, cezbe sülûkten önce olur.

Mahbûbları [sevilenleri], muhabbet ipi ile, seçilmişler yoluna yavaş-yavaş götürürler. Ve mürîdler inâbet yolundan kendi ayakları ile kavuşurlar.

Muhık ile mübtılin [hak yolda olan ile bâtıl yolda olanın] arasındaki fark, Peygambere tâbi olmaktır.

Muhkemât [Açık bildirilmiş olan ahkâm] Kitâbullahın anası ise de, netîcesi müteşâbihâttır ki, o da maksadlardır.

Muhammed Bâkîbillâhın mezarı Delhîdedir.

Muhammed Pârisâ, “Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanınız,” mânasını açıklarken buyurdu ki, sâlik nefsine hâkim olur [kontrolüne alır]. Hak sözü kabûl edip, kendi ayblarını görüp, başkalarının kemâl hâlini görür ve terk edilmiş sünnetlerin ihyâsına çalışmak ile bid'atleri men ederse, Hak teâlânın Melik [her şeye hâkim], semi' [işitmek], basîr [görmek], muhyî [diriltmek], mümit [öldürmek] sıfatları ile sıfatlanmış olur. Câhiller hayâl ederler ki, Velî, ölmüş cesedi canlandırır ve gayb olmuş eşyanın keşfi ve bunların emsâli şeyleri bilirler. Bunlar bozuk düşüncelerdir.

Muhammed Pârisâ “Füsûl-i sitte” de buyurdular ki, Îsâ aleyhisselâm semadan inince, Hanefî mezhebi üzere amel edecektir.

Muhammed Pârisâ buyurdu ki, çok kimse, ölmüş cesedin canlandırılmasına îtibar eder. Ehlullah [Allah adamları], ölü kalbleri diriltir.

Muhammed Sâid, Muhammed Mâsumun büyük kardeşidir.

Muhammed Sâidin menkıbe ve fazîletleri beyanındadır.

Muhammed Sâid, onyedi yaşında, zâhirî ilimlerin aklî ve naklîsini kemâl derecede öğrendi; erişti.

Muhammed Mâsumun fazîletleri.

Muhammed Mâsumun fakirliğini ve zelîlliğini arzı.

Muhammed Mâsumun mahbûb [sevilmiş olduğu] mechûl iken, bilâhere mâlûm olduğu [sonradan ortaya çıktığı].

Muhammed Mâsum, farz namazlardan sonra, yetmiş kere istigfâr ederdi.

Muhammed Mâsum, vaktli ve vaktsiz zikrleri ve duâları ve devamlı duâları toplayarak, fârisî bir risâle yazmıştır.

Muhammed Mâsum buyuruyor ki, bu miskin âşık, bir zaman Hak teâlânın inayet ve lutflarına bakarak, duâ eder [yalvarır] ve öğünür. Ve başka bir zamanda kendi yaptıklarına bakıp, duâ eder [yalvarır] ve fakirliğini ortaya koyar. Bir vaktte dahî, kendinin o mukaddes cenâba, hiçbir münâsebeti olmadığını düşünüp, üzülür.

Muhammed Mâsum buyuruyor ki, bu ayrılık ateşi ile yanmış olan ve size gönlünü kaptırmış olan âşığın hâli budur ki; o hazretin şem'i vücûdüne pervâne, onun tîr-i teveccüh-i yegânesine hedefvâr-i nişâne olmayıp ve onun şikâr-ı reftâr-ı mahbûbesi ve beste-i fitrâk kadd-ı ra'nâ-yı nâzikânesi bulunmayıp ve çeşmân-ı meyîgûn mâşukânesinin küştesi ve tebessüm-i dilberânesinin âşık-ı sergeştesi olmayıp ve kendinin cebîn-i nâzanîni onun âsitâne-i ulyâsında kemâl-i şevk ve arzu ile sürülmüş ve dergâhının sâkinlerinin hâk-i pâyyını gözlerine sürme yapmıyan ve alnında onun köleliği damgası bulunmıyan ve ol dergâhın gulâmlarının silsilesi kendi kerden-i cân ve teninde hüveydâ olmayan, kimse ile hemnişin ve âşinâ ve tekellüm nümâ olmıyayım ne çâre edelim, beni böyle halk eylemişler, kendi ihtiyârımda değilim.

Muhammed Mâsumun arabî olarak yazdığı nasihatıdır.

Muhammed Mâsum, yirmibeş yaşında kayyûmiyyet ile rütbelendirilmiştir. [Kayyûmiyyet makamına getirilmiştir].

Muhammed Mâsumda mafsal ağrısı var idi.

Muhammed Mâsumun vefât tarihi (1079 h.) Zilhicce 27. idi. Ve hâşiyesi.

Muhammed Seyfeddîn, Muhammed Mâsumun oğludur.

Muhammed Eşref, Muhammed Mâsumun oğludur.

Muhammed Nakşibend, Muhammed Mâsumun oğludur.

Şeyh Halîlullah, Muhammed Mâsumun oğludur.

Şeyh Abdül-ehad, Muhammed Mâsumun oğludur.

Muhammed Sıddık, Muhammed Mâsumun oğludur.

Muhammed Ubeydullah, Muhammed Mâsumun oğludur.

Muhammed Sıbgatullah, Muhammed Mâsumun oğludur.

Şeyh Muhammed Sâdık, imam-ı Rabbânînin mahdûmlarıdır.

Şeyh Muhammed Sâdıkın fazîleti.

Muhammed Abdüllah, imam-ı Rabbânînin oğludur.

Muhammed Zâhid, Mevlânâ Derviş Muhammedin pîri ve annesinin kardeşidir [dayısıdır].

Kalb, Allahü teâlânın nazar ettiği mahaldir. Kalbi temiz tutmak gerektir. Ve Hak teâlânın nazar ettiği yeri, halkın nazargâhından çok kötü yapmak, güzellikte ve süslemekte daha aşağı yapmak lâyık değildir. O temizlik zikre bağlıdır.

Mihnet ve sıkıntıya katlanmak, muhabbetin îcâblarındandır. [Muhabbet sahiplerine lâzımdır].

Muhyiddîn-i Arabî, hadis ilminde üstâd [sözü vesika] ve fıkhda ictihâd makamında idi.

Muhyiddîn-i Arabî, son gelen ehl-i tesavvufun uydukları imamdır.

Muhyiddîn-i Arabî, her gece, işlerini ve hâtırına gelen niyyetlerini hesap ederek, sevaplarına şükür, günahlarına tevbe ederdi.

Muhyiddîn-i Arabîyi red edenler, tehlikededir. Onu hatâları ile kabûl edenler dahî tehlikededir. Şeyhi kabûl edeler ve hatâlarını [yanlış sözlerini] kabûl etmiyeler.

Muhyiddîn-i Arabî, raks ve simâ'ı çok şiddet ile yasak etmiştir.

Muhyiddîn-i Arabî buyuruyor ki, kerâmeti çok olanlar, son nefeslerinde, bu kerâmetlerin açığa çıkmasından pişman olurlar.

Muhyiddîn-i Arabînin sözü, imam-ı Rabbânînin sözünden, birkaç derece uzaktır.

Muhyiddîn-i Arabî, âlem, toplanmış ârazdır [gelip-geçici şeylerdir] demiştir ki, hoştur [iyidir].

Muhyiddîn-i Arabî indinde varlıkların mahiyeti, Hak teâlânın ilmindeki, ayrı-ayrı tafsîlâtlı kemâlâttır [olgunluklardır].

Muhyiddîn-i Arabî iki te'ayyüne, te'ayyün-i ilmî ve diğer üç te'ayyüne te'ayyün-i hâricî demiştir. Ve te'ayyün-i ilmî, sûret-i şân-ül-ilimdir, demiştir.

Muhyiddîn-i Arabî, âlem, her ânda ademe gider [yok olur]. Ve onun misli var olur demiştir ki, şühûdîdir. Ve bizim indimizde sâbit değildir.

Muhyiddîn-i Arabînin, büyük dedeleri ki, ölümünden kırkbin seneden çok geçmiştir. Dedelerinin latîfelerinden görülen, âlem-i misâlde bir latîfe idi ki, Şeyh zamanında âlem-i şehâdette mevcut olmuştu. Ve beytullahı [Kâbeyi] evvelce âlem-i misâlde ziyâret etmişti.

Muhyiddîn-i Arabîye göre şeytan, Medîne-i münevverede medfûn olan o Server-i âlemin kendi, hakîkî şekline giremez dedi. Başka sûretlerde de Resûlullah olarak görünemez diyenleri kabûl etmiyor. [Hakîkî sûretini uykuda teşhis zordur].

Muhyiddîn-i Arabîye göre, dört halîfenin hilâfetleri sırası, ömrleri müddetine göredir. Bu kelâm hilâfetlerinde eşid olmalarına delâlet eylemez. Emr-i hilâfet başka, eftal olmak bahsi başkadır.

Muhyiddîn-i Arabî indinde küfür ve günahları, Allahü teâlânın “Mudıl” ismi beğenmektedir. Bu söz hak ehline muhâliftir [yâni yanlıştır].

Muhyiddîn-i Arabîye göre, islâm ve küfür [kâfir] cümlenin meâli rahmettir [gideceği yer rahmettir] deyip ve Hakkın vaadinin hilâfi câizdir, der.

Muhyiddîn-i Arabî hiçbir şey'i aslında kötü ve çirkin bilmez. Hattâ küfür ve dalâlet, îmana göre kötü sayılır, der.

Muhyiddîn-i Arabî, Hak sübhânehûyu mecbûr zannediyor. [Sözlerinden öyle anlaşılıyor]. Çok âlimlere muhâliftir. Fakat, hatâları; keşfî ve ictihâdî olduğundan Mâzurdur. Bazı tâife, şeyhi kötüleyip, dil uzatır. İlimlerini hatâlı görür. Bazı tâife de onun bütün ilimlerini doğru bilirler. Bunlar ifrât ve tefrîttir [fazla ve azdır].

Muhyiddîn-i Arabî indinde, Nebînin vilâyeti, kendi nübüvvetinden eftaldir.

Muhyiddîn-i Arabî indinde, âhıretteki rü'yet, tecellî-i sûrîden ibârettir. Bu telakkî [görüş] rü'yeti inkârdır.

Muhyiddîn-i Arabî, “Hiçbirşey yoktur ki, Onu hamd ve tesbîh etmesin” deki zamirin şey'e a'idiyyetini tahmin ediyor.

Muhyiddîn-i Arabî ve ona tâbi olanlar, Hak teâlâya zatî ihâta ve yakınlık ve zatî berâberlik isbât ediyorlar.

Muhyiddîn-i Arabî, vahdet-i vücûda inanıp, mümkinin varlığı, aynı Allahü teâlânın varlığıdır, demiştir.

Muhyiddîn-i Arabî ve tâbilerinin, “herşey odur” tabirleri, herşey onun zuhûrâtıdır, mânasınadır.

Muhyiddîn-i Arabî ve tâbileri, sıfata ayn-i zattır, dediler.

Muhyiddîn-i Arabî, Fütûhât-i Mekkiyye'sinde, “Cem'i Muhammedî [Muhammed aleyhisselâmın kemâlâtı], Cem'i ilâhîden geniştir. Zîrâ, ilâhî hakîkatlar ve mahlûkların hakîkatları bir aradadır, diyor. Bilmez ki, orada ancak, ülûhiyyet mertebesinin zıllerinden, görüntülerinden bir zıl vardır. O mukaddes mertebeye göre, Cem'i Muhammedînin hiç miktârı yoktur. [Onun yanında hiç kalır.]

Muhyiddîn-i Arabînin, cem'i Muhammedî, cem'i ilâhîden geniştir, sözünün tevili.

Muhyiddîn-i Arabî, hâtemünnübüvve [son Peygamber], bazı ilim ve marifetleri, Evliyânın sonuncusundan alır, demiştir. Ve kendini vilâyet-i Muhammedînin sonu bilir. Bu sözün tevili, Pâdişâhın hazînedârlarından birşey alması gibidir.

Muhlis, niyyeti yenileyen, zorla ihlâs elde eden kimsedir.

Muhlas, niyyeti yenilemeyi ve zorla ihlâs elde etmeyi geçip, hakîkate kavuşmuştur.

Muhlislerin kusurları affolunur.

Mezhep taklîdi lâzımdır.

Mir'ât-i kâinâtta [kâinât aynasında], görülen cemâl değil, cemâlin zılleridir.

Mir'ât-i ademde [yokluk aynasında] mün'akıs olan [aks eden, görülen], kemâlâtın ve sıfâtın kendi aslına katılması, sıfâtların tecellîlerinin üstünleridir.

Murâdlar ve istekler, matlûbun yolunu örten perdelerdir.

Murâdiyyet [istenilmiş olmak] cezbenin önce olmasıdır.

Murâdiyyet eshâbını [Murâdlar yolunun yolcularını], şeyhin aracılığı olmadan cezb edip, işini bitirirler.

Murâdlar yoluna, ictibâ yolu derler.

Murâkabe, kul, Allahü teâlânın devam üzere kendini bildiğini, ilmi olduğunu, huzurunda olduğunu bilmektir.

Murâkabe, bâtınî ve zâhirî hisleri, matlûbu bekleme yolunda toplamaktır.

Murâkabe-i zat, Nakşibendiyye yolunda kıymeti yoktur.

“El-mer'ü me'a men ehabbe” [Kişi sevdiği ile berâber olur] hadis-i şerifi, hicrân ateşi ile yananlara tesellî vermektedir.

Mürebbî-i hakîkî [hakîkî yetiştirici] ve hakîkî terbiye edici, Hak teâlâdır.

Mürebbî-i hakîkî [hakîkî yetiştirici], Hak sübhânehu ve teâlâdır.

Mürşid olan âbâ ve ecdadını [baba ve dedelerini] taklîd eden ve amelleri ile amel eden, kâmil olmıyan çocuk için mürîd ahz eylemek [kabûl etmek] câiz değildir.

Mürşidin tâlibe teveccühü, lafza-i celâl [Allah] zikrederken de, nef-yi isbât zikrinde de [Lâ ilâhe illallah] müsâvîdir. Ve teveccüh edene zikretmek lâzım değildir.

Maraz-ı zâhirî [bedenî hastalık], iş görmeyi gücleştirdiği gibi, kalb hastalığı da, ibâdet yapmağı gücleştirir.

Maraz-ı kalbînin [kalb hastalığının] başı, mâsivâya bağlanmaktır.

Marâz-ı kalbîye [kalb hastalığına] tutulmuş olanın hiçbir ibâdet ve tâatı makbûl değildir. Belki zararlıdır.

Marâz-ı kalbî [kalb hastalığı], Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına, kalbin tâm inanmamasından ibârettir.

Mürîd [Allahü teâlâ], hayr ve şer irâde edicidir. Ve lâkin, şerlerden râzı değildir. 6/62.

Mürîdler, inâbet yolu ile vâsıl olur. [Mürşide bağlanarak ve çalışarak] hayattaki bir mürşidin sohbetine muhtaçdırlar.

Mürîd, bu âyet-i kerimede zikrolunan sıfatla sıfatlanmış olması lâzımdır. [Tebük gazâsına katılmıyan üç sahâbî pişman oldular. Yer yüzü kendilerine daraldı. Mâtem tuttular. Tevbeden başka çâre olmadığını anladılar. Tevbeleri kabûl edildi. Allahü teâlâ geçmiş günahları affeder.] Tevbe sûresi. Â. 118.]

Alçak dünyanın çöplüklerine bağlanıp [âşık olup] ve süsüne aldanmıyalar ve onun çok câzip [renkli]liği ile renklenmiyeler. Geçici ve yok olucudur. Sâbit değildir. Bir şekere bulanmış zehirdir. Ve altın kaplanmış necâsettir ki, ebedî ölüme ve sonsuz hüsrâna götürür.

Müstehab, Hak teâlâyı dost eder ve rıza-yı ilâhîye vesîledir.

Mescid-i Nebevîde edâ olunan namaz, onbin namaza muâdildir (eşiddir). “H.”

Mesh-i serde [başın mesh edilmesinde], kulak ve ensenin mesh edilmesinde ihtiyâtlı hareket etmek lâzımdır.

Müskirâttan [ve uyuşturucudan] kaçınmak lâzımdır. Ve hepsini dahî hamr [şarap] gibi haram ve müstenker kabûl ve îtikat edeler.

Her müslüman kendi kudreti kadar verir ve lutf eder. Kudreti olmadığı hâllerde, mâzeret sahibidir.

Müslümanın malının hurmeti, kanının hurmeti gibidir. “H”.

“Müslümana bir zahmetin gelmesi, onun günahı sebebi iledir.” “H”.

Dünyada görülen şeylerin hepsi, zıllere bağlıdır ve hayâlden kurtulmuş değildir.

Müşâhede-i kalbî [kalbî müşâhede], bazı büyüklerden rivayet olunmuştur. Lâkin onlara ol makamdan yükselme vâki' olmamıştır. Son nefese kadar bu müşâhedeye bağlanmışlardır.

Meşâyıhin ruhlarından istifâde etmeye ve onların yardımına mağrur olmıyalar [aldanmıyalar] ki, o görünenler, kendi şeyhinin latîfeleridir ki, o sûretlerde görünmüştür. Değişik şeylere bağlanmak, hüsrâna mûcibdir.

Meşâyıhin ekserîsi ruh ve sırdan haber verdi. Az kimse, hafîden haber vermiştir.

Müşrik o kimsedir ki, Hak teâlânın gayrinin ibâdetine tutulmuştur. [Mahlûkata ibâdet eden müşriktir]. Eğerçi vücûb-i vücûdda ortağı yok, derse de.

Müşrikler necs-i ayn değildir. [Müşriklerin bedenleri necis değildir]. Onların necâsetleri, îtikatlarının pisliğidir.

Müsâfeha her görüşmekte sünnettir. Muayyen vakit tâyîn etmek bid'attir. 4/197.

Mudga (yürek).

Mudga-i kalbiye [kalbin eti=yürek] âlem-i halktandır. Ve yeri sînedir [göğüstür].

Mudga sol cânibde [sol tarafta] bulunmaktadır ki, âlem-i halktandır.

Mudga, on parçadan birleşmiş olup [meydana gelmiş olup], her birinin tasfiyesinden sonra, aslın zuhûruna kâbiliyyeti olur.

Mat'ûmât-i lezîze [lezîz yiyecekler] ve melbûsât-ı nefîse [nefîs giyecekler] kullanırken, nefsin arzularını düşünmemek gerekir.

Mutlakı mukayyed nasıl bulur. [Hakîkî varlığı, varlığı başkasına bağlı olan nasıl bulur.] Ve sonsuzu, sonu olan nasıl kavrıyabilir.

Matlûba kavuşmak, şeriate uymakla mümkindir.

Matlûb tarafından bildirilmeden, her ne ki kendi tarafından söylerse, kendinden söylemiş olur. Bu sûretle her ne ki matlûbu medh etse, kendini medh etmiş olur.

Matlûb-ı hakîkîden [hakîkî matlûbdan] her ne hâsıl olursa, kavuşanın anlayışının tehammülü kadardır. Ve onun kâbiliyyet ve anlayışına bağlıdır [anlayışı kadardır]. Matlûb ise, bu bağlardan uzak ve berîdir. [Onda yoktur ve Ondan ayrıdır]. Ve bu bağlardan çözülmüş ve ârîdir [arındırılmıştır]. Şimdi Îcap eder ki, himmetin fazlalığı bir mertebeye ola ki, idrâk kaydlarından [bağlarından] ve isti'dâd bağlarından daha üstün ola. Zîrâ mümkin, madem ki, imkân bağları ile bağlanmıştır, hakîkî matlûbdan nasıl hisse alabilsin. Mahlûk olmaktan tamamen uzak olmak mümkin değildir.

Matlûba sevgiden dolayı, onu beklemek, matlûbda kendinden geçmekten daha üstündür.

Matlûbu bu kısa dünya hayatında, ona dâvet olunmuşken, [kucağına çekemiyen, kavuşamıyan], yarın huzur-ı ilâhîye ne yüzle gider ve ne hîle ile behâne ve özr diler.

Matlûbu kendinde aramak lâzımdır. Kendinden hâricde bulunmaz.

Matlûb, âfâk ve enfüsün dışındadır.

Matlûb görünmeye başlayınca [müşâhede olununca], biçâre tâlib, yokluk sahrâsında kaybolup, ondan nâm ve nişân kalmaz.

Matlûb, fena ve bekânın, tecellîlerin ve zuhûrların, görme ve görülmenin, söz ve mânanın, ilim ve cehlin, ism ve sıfatın, zannedilenin ve hayâlde düşünülenin ötesindedir.

Mezâhir-i cemileye [güzel görünenlere] istiyerek ve tekrar bakmak câiz değildir.

Mezâhîr-i cemileden [güzel görünenlerden] olan haz ve lezzet ve babanın oğlu ile ve kardeşin kardeş ile ülfeti hıllettendir [dostluktandır]. Muhabbet başkadır.

Karanlık geceleri zikir vazîfeleri ile aydınlatmağı ve seherlerde ağlamağı ve istigfârı ganîmet bileler.

Mazluma yardımın fazîleti hakkında hadis-i şerif.

Mu'âz ibni Cebel hadis-i şerifinde, Resûlullahın gördüğü rü'yâda hitâb-ı ilâhi...

Marifet, zat-ı ilâhînin sırlarını keşf etmektir. Kerâmet, mahlûkların hâllerini keşf etmektir. Birincisi makbûldür.

Me'âsînin [günahların] ve ahkâm-ı ilâhîyyeye bağlanmamanın [günahların] zulmeti, insanın îman nûrunu selâmete erdirmez [îman nûrunu söndürür].

“Günahlar küfre götürür” hadis-i şerifi.

“El-mualecetü bil iddâdı.” “Yâni zıddı ile ilâc eylemek lâzımdır.”

Me'âsî [günahlar] yayıldığı vaktte, Hak teâlâdan gelen azâb, bütün ümmete gelir. İnsanlara isâbet eden azâb, sâlihlere dahî isâbet edip, sonra Hak teâlânın magfiretine ve rıdvânına mazhar olurlar.

Muaviyenin vâlidesi Hind'in fazîleti.

Muaviye ve onun ile berâber olan Eshâb-ı kirâm hatâda idiler. Fakat, hatâ ictihâdî idi.

Muaviyenin atının burnuna giren toz, Ömer ibni Abdülazîzden eftaldir.

Muaviye hakkında Resûlullah hayrlı duâ etmiştir.

Muaviyenin hatâsı, Veysel Karnî ve Ömer Mervânînin sevabından hayrlıdır.

Muaviyenin hilâfeti, Ali zamanında hakîkî değil idi. Ondan sonra, âdil imam oldu.

Mâbut, maksûd [gaye, kavuşulmak istenen] mânasınadır ki, ona kavuşmak için her dürlü zillet ve aşağılanmak Îcap ettirir.

Mucize-i Kur'aniyye [Kur'an-i kerimin mucizesi], diğer mucizelerden kuvvetli ve devamlıdır.

Mucizeye tâlib olan, kâfirler ve inkâr ehlidir. Hiçbir mümin mucize taleb etmemiştir.

Ma'dûm-ı mutlak [mutlak yokluk], ne vücûd ve ne sâbit olması îtibariyle şey değildir.

Ma'dûm-ı mümkin için [mümkinin yokluğu için], vücûd-ı aynîden mukaddem [şu görülen varlığından önce], meşiyyetin sübûtu vardır. [Önceden yok idi denilebilir].

Ma'dûm-ı mutlak [mutlak yokluk] ne sübût îtibariyle ve ne vücûd îtibariyle şey değildir. Ammâ, mümkin olan yokluk için, şu görülen varlığından önce, Allahü teâlânın irâdesiyle (Kün=ol) emrine muhâtab olup ve te'sîri kabûl eder ve vücûdü hâricde mevcut olur.

Mîraçta, Resûlullah imkân dâiresinden çıkarak, ezel ve ebedî bir ânda gördü.

Marifetin mânası.

Marifet iki nev'dir. Âlimlerin marifeti, bakmaya ve delîl getirmeye bağlı olup, nefis yine serkeştir. Sôfîlerin marifetinde, sâlikin nefsi fânî olmuştur.

Marifet, mârufta fena olmaktan ibârettir ki, hakîkî ölümdür. Ve bu ölüm, derd ve muhabbetin netîcesidir.

Marifet, ilmin ötesi olup, buna, (idrâk-i basît) de derler.

Marifet-i eşya [eşyayı bilmek] yalnız kalbe has değildir. Kalb fânî olunca, zâhir yine bilmektedir (âlimdir)

Marifet-i ilâhî [Allahü teâlâyı tanımak], hârikul'âde şeylerden ve mahlûkata âid gizli şeyleri keşf etmekten daha üstündür ki, marifet, Allahü teâlânın zâtının sırlarını keşf etmektir. Pes; marifet ile hârikul'âde şeyler arasındaki fark, Hâlık ile mahlûkun farkı gibidir.

Marifetullah ki [Allahü teâlâyı bilmek ki], idrâk-i basît [geniş idrâk] mâna olmak üzere, Velîler indinde karar verilmiştir. Ve insânî kemâlleri ona bağlı kılmışlardır. Onun dahî tamam olup ve kemâl bulması, nefsin kemâl ve itmînânına bağlıdır.

Marifetin sûreti ve bunun îmanda mûteber olduğu.

Marifet-i Hüdâ [Allahü teâlâyı tanımak] şu kimseye haram olsun ki, kendini frenk kâfirinden üstün bile.

Marifet-i Hüdâ [Allahü teâlâyı bilmek] celle sultânühu, şu kimseye haramdır ki, onun bâtınında [kalbinde, ruhunda], bir zerre dünya muhabbeti ola.

Marifet-i Hüdâ [Allahü teâlâyı tanımak]dan âciz olduğunu idrâk etmek, yükselme mertebelerinin sonudur.

Marifet-i Hüdânın [Allahü teâlayı tanımanın] vâcib olması, zat ve sıfatı tanıma konusunda şeriatte bildirilenlere âiddir.

Marifet-i Hak sübhânehu [Allahü teâlâyı tanımak] fena ve bekâya bağlıdır.

Marifet-i sôfiyye [sôfiyyenin tanıması] mûteber ve hakîkî îmana kavuşmaya sebebdir.

Mâruf ve münkerin tarif ve taksîmi.

Mâlûmun olmıyan [tanımadığın] kimseye yumuşak davranırsan ve senden kesilmiş olan kimseyi ziyâret edersen, sana zulmeden şahsı affedip ve seni mahrum eden kimseye ihsânda bulunursan, Allahü teâlâ dereceni yükseltir, terfi' buyurur. “Hadis-i şerif.”

Mu'avvizeteyn tekrarı, elemin def'i için ganîmettir.

Mâkulâtta [akla dâir şeylerde, düşüncelerde], vehmden gelecek ihtilâftan emîn olunmaz. Rü'yette [görmekte] ise, kalbin itmînânı mevcûddur.

Müflisânim âmede der gûyi tû,

şey'en lillahi ez-cemâl-i rû-yi tû.

[Biz müflisleriz. Senin köyüne gelmişiz.

Allah rızası için, cemâlinden bize birşeyler ver].

Muktediyât-i bedeniyyeden [bedenî ihtiyaçlardan], ve ihtilât-ı halktan [insanlar ile haşr-neşrolmaktan] kurtulmaya imkân yoktur.

Mukarrebler, Allahü teâlâdan gayri bir şey istemezler. Cenneti, Onun râzı olduğu yer olduğu için isterler.

Mukallidler, âyet-i kerime ve hadis-i şeriften kendi anladıklarına uymayıp, müctehidlerin anladıklarına uyalar. [Bunun için, tefsîr kitaplarını okumamalı, dört mezhepten birine uymalıdır. Müctehidlere uymak lâzımdır.]

Mükâtebe [büyüklerle mektûblaşmak], mânevi bağlantıyı kuvvetlendirir. Ve gıyâbında ona teveccüh edilmesine sebep olur.

Mükâşefe [keşf etmek], sıfat mertebesinde hâsıl olan hâle derler.

Mektûbâtın mütâle'asını lâzım bileler ki, faydalıdır.

Mekr-i Hüdâvendî celle şânühûdan [Allahü teâlânın aldatmasından] emîn olmayalar. Ve dâimâ sığınalar ve yalvaralar ki, büyük işte karışıklık olmaya.

Bir mekruh ki, mubâh mukâbili ola, tahrîmî mekruhtur. Yatsıyı gece yarısına te'hir etmek gibi.

Mekruhtan kaçınmak ve bir edebe riâyet; zikir, fikir ve murâkabeden eftaldir; daha faydalıdır.

Mekşûfât ve meşhûdât, zılâl-i matlûbdur. [Keşf olunanlar, görülenler, matlûbun zılleridir.] Ayn-i matlûb değildir. [Matlûbun kendisi değildir].

Meleklerin adedi, cin ve insanların toplam adedinden kat-kat fazladır.

Melekler, aslı görenler, asla teveccüh etmiş olanlar [asla bağlanmış olanlar]dır. Onlar hakkında zıllıyyet şüphesi yoktur.

Melekler, Hak teâlânın kullarıdır. Hatâ ve yanılmaktan korunmuşlardır. Yemek ve içmekten uzak, kadın ve koca [erkek-dişi] olmaktan uzaktırlar. Bazıları risâlet ile seçilmişlerdir.

Melekler, imkân dâiresindedirler. Mahlûkturlar. [Nasıl oldukları bilinirler.]

Meleklerin bazısı, ateş ile kardan yaratılmışlardır.

Meleklerin hakîkatleri, İsrâfil aleyhisselâmın hakîkatından meydana gelmiştir.

Melâike-i illiyyîn ki [yüksek melekler ki], Allahü teâlâya yakın olanlardır. Onların dahî te'ayyünâtının başlangıcı, te'ayyün-i vücûdîdir.

Melekler, kendi hakîkatlerinin üstüne çıkamaz. İnsanların üstünleri, meleklerin hakîkatlerinin üstüne çıkarlar.

Melâhat, güzellik için güyâ bir merkezdir. Sabahat, o merkezin dâiresidir.

Melâhat, sabahatın üstüdür. Melâhate kavuşmak, sabahat derecelerini kat ettikten sonra ortaya çıkar.

Melâmiye yolu, sôfiyye elbisesini giymiş ve tarîkatın mubâhlarına yapışıp, şeriate yapışmağı avâma âid bilir ki, bu zan ve îtikat, ilhâd ve zındıklıktır.

Memlehaya [tuz içine] düşen insan, tuz olup, alış-verişi câiz olur.

Mümkin [yaratılan] vâcibin [yaratanın] aslını, hakîkatini nasıl idrâk edebilir. Sonradan olanın, devamlı var olanı kavraması hayâldir. Ebedî mahrum kalmak, hüsrâna uğramak ve eleme düşmek elbette olur.

Mümkinin [yaratılanın] vâcib-i teâlâdan nasibi, ayrılıktan harap ve bîtab düşmek, anlıyamamak ve hayrettir.

Mümkinin [yaratılanın] olgunluğu, kullukta tam olmak ve Allahü teâlânın ilahlığını kabûl etmektir.

Mümkinâtın yaratılmasına sebep, sevgidir.

Mümkinât [yaratılanlar] her şer ve fesatın kaynağıdır.

Mümkin için zat yoktur. Cümle görünenler, îtibarât-i zatiyyedir. Ademdir [yokluktur] ki, birşey değildir. Mümkinin zatı durumunda olan sıfat ve fiiller de emânettir.

Mümkinâtı üç kısma taksîm eylemişlerdir. Âlem-i ervâh, âlem-i misâl, âlem-i ecsâd [madde âlemi]dır. Âlem-i misâle berzah [geçid] derler ki, âlem-i ervâhla, âlem-i ecsâd arasındadır. Âlem-i ervâh ve ecsâdın mânaları ve hakîkatları, âlem-i misâlde, latîfelerin sûretleri ile ortaya çıkar. Âlem-i misâl, hadd-i zâtında sûretleri ve şeklleri ihtivâ etmez. Sûret ve şekil ona, diğer âlemden aks etmiştir. Âlem-i ervâh, âlem-i misâlin üstüdür. Ruh, âlem-i misâle gitmez. Âlem-i misâl, görmek içindir. Olmak için değildir. Var olma yeri âlem-i ervâh ve ecsâddır. [Ruh âlemi ve madde âlemidir].

Mümkinin yaratılmış olmasının alâmeti, ihtiyaç sahibi olmasıdır.

Mümkin, kendi parçaları ile mümkindir. Ve kendi sûreti ve hakîkati ile mümkindir. Te'ayyün-i vücûbî mümkinde niçin olur. Mümkinin hakîkati gerektir ki, mümkin ola. Mümkin, Vâcib teâlânın mahlûkudur. Ve ol dahî mümkinin Hâlıkıdır.

Mümkin, kendine yönelmiş ve Allahü teâlâdan yüz çevirmiş iken, yine kendi aslına muhabbeti ve meyl-i tabî'îsi vardır. Kendini bilsin ve gerek bilmesin. Belki kendine olan muhabbeti, hemen fil-hakîka kendi aslı ile alâkalıdır. Çünki, muhabbete teâlluk eden güzellik ve kemâl, asldan gelmektedir. Kendinde adem (yokluk) ve çirkinlikten gayri yoktur ki, muhabbet olsun. [Yâni muhabbet yoktur.]

Mümkinin güzellik ve iyiliği, Allahü teâlânın yüksek mertebesinden zıl yolu ile gelmiştir. Mümkinin zatı [kendisi], onun sâdece şer olan adem-i zatîsi [yokluğu] vâsıtası ile çirkinlik ve noksanlıktır. Mümkinin güzellik ve iyiliği her ne kadar vücûddan gelmiştir. Ammâ, yokluk aynasında görülmekle, ayna hükmünü almış ve kötülükten hisse almıştır. Ve noksanlık kazanmıştır. Mümkin, aslı [zatı] çirkin olduğu için, bu güzellikten aldığı lezzet kadar, hâlis güzellikten lezzet alamaz. Çöpçüye kötü kokudan hâsıl olan lezzet, iyi kokudan hâsıl olmaz.

Mümkin-i fakir [muhtaç olan mümkin], Vâcib-i teâlâya ayna olması mümkin değildir. Belki Vâcib-i teâlâ, mümkine aynadır.

Mümkinin kendisi ademdir ki, o aynada, kemâl sıfatın aks etmesi ile, vücûdu gösterir olmuştur. Ve bu aks etme vâsıtası ile, ademiyyet-i zatiyyesini [zati yokluğunu] ve noksanlık ve yaratılışındaki şerri unutup, emânet olan kemâlât sebebi ile kendini hayr ve kâmil hayâl eylemiştir. Ve bu fâsid hayâlden ve cehl-i mürekkebden dolayı, benlik ve kendini beğenmenin kaynağı olmuştur.

Mümkinde hayr ve kemâl kısmından ve vücûd ve vücûdün tâbilerinden [bağlılarından] her ne mevcut ise, vücûb mertebesinden istifâde edilmiş, emânet olarak alınmıştır. O mertebenin sıfatının yansıması ve parlamasıdır.

Mümkin [yaratılan], her ne kadar, Allahü teâlâya “celle sultânühü” yaklaşıp, kemâl dereceleri tahsîl eylese, ruh ve beden olarak yine mahlûktur. Ve sonradan olmadır ki, bütün mâsivâ, Allahü teâlâdan gayri ne varsa hepsinin hâdis olmasında, din sahiplerinin icmâ'i hâsıl olmuştur. İnkâr eden kâfirdir.

Mümkinâtın hepsi, gerek asl ve değişen sıfatlar olsun ve gerekse âlemler ve akıllar, var olmakta ve varlıkta kalmakta Hak sübhânehuya muhtaçdır.

Mümkinler [yaratılanlar] zat sahibi değildir ki, sıfat o zat ile varlıkta ola. Bütün varlıkları [yaratılanları] varlıkta durduran Allahü teâlânın zatıdır.

Mümkinâtın [yaratılmışların] yaratılmasından maksad, onlara, nîmet vermek ve ihsânda bulunmaktır. Yoksa, onların vâsıtası ile, ismlerin ve sıfatların kemâlâtı hâsıl olmaz. İsmler ve sıfatlar kendi kendine kâmildir. Hiçbir zuhûr ve mazhara [görüntüye ve birşeyde bunları göstermeye] ihtiyaçları yoktur. Bütün kemâlât Hak teâlâda vardır. Kuvveden fiile çıkacak değildir ki, onun meydana gelmesi bir emre bağlı ola. Görmek ve görünmek kendinden kendine olur. Bilen ve bilinen ve söyliyen ve işiten kendidir. Bütün kemâlât, o makamda nasıldır denilemez, anlaşılamaz. Ünvânı ile ayırd olunurlar. O makamda, hem icmâl, hem tafsîl vardır.

Mümkinât [yaratılanlar], âhıret hayatında, sıfatın varlığında mevcut olan hüsn ve cemâlin mazharıdırlar ki [mümkinan Allahü teâlânın hüsnü cemâlini görüyor], lâkin, bu fânî dünyada mümkinin yokluğu ciheti terbiye edilip, sıfatın muhtemel yokluğunda görünen güzellik ve iyiliğe mazhar kılmışlardır. Zîrâ, vâcib olan sıfatların mevcut olan yönlerinde güzellik ve iyilik var olduğu gibi, yokluk ihtimalleri yönünde dahî güzellik ve iyilik sâbittir. Lâkin yoklukta görülen güzellik onunla örtülmüş gibidir. Onun için âhıret nîmetleri makbûl ve râzı olunan şeylerdir. Dünya nîmetleri ise, râzı olunmıyan şeylerdir.

Mümkinlerin hakîkatleri İmâm-ı Rabbânî indinde, Allahü teâlânın “celle sültânüha” ilminde mufassalan [teferruatlı ve geniş olarak] bilinen yokluklar olup, ilim hânesinde açıklanan, Allahü teâlânın ism ve sıfatları bu yoklukların bazısında yansımıştır.

Mümkinâtın cümlesi, bâzan var, bâzan yoktur. [Kaydlı yokluktur.] Bunlar mutlak yokluk değildir.

Mümkinât, vehm mertebesinde yaratılmıştır. Ayrıca hâricde değildir. Allahü teâlânın yaratması ile görünmektedir.

Mümkinât [yaratılanlar], ismlerin ve sıfatların zıllerinin görünüşleridir [aynasıdır].

Mümkinler, arâzların topluluğudur. Zâtiyyet ve cevherlik onda bulunmaz.

Mümkinler, ism ve sıfatları gösterdiği için, sıfatlardan faydalanamazlar. Yokluğun sıfatı olması, sâlikin zâtının yok olmasıdır. Zîrâ onun zâtı, sıfatın ötesinde, başka birşey değildir.

Mümkinât, vücûddan uzaktır. [Hakîkî varlık değildir. Mevcûddur. Yaratılmıştır.]. Bir adem [yokluk] olup, kemâlâtın yansıması sebebi ile görünüş peydâ eylemiştir. [Görünüş kazanmıştır.].

Mümkinlerde herbir ism için çok zıller vardır.

Mümkinlerin zıller olması, yolculuk esnâsındaki sâlikler içindir. Kavuşanlar için, zılli ilâhî yoktur.

Mümkinler, Allahü teâlânın ism ve sıfatlarının aynasıdır [yansıtmaktadır]. Allahü teâlânın zâtını göstermezler.

Mümkinler, sıfatın zıllıdir. Şu'ûnların zıllı değildir.

Mümkinler, ismlerin ve sıfatların kemâlâtının, vehm ve his mertebesinde görünmesidir.

Mümkinler, vücûd sıfatının kemâlâtının zıllerinin yansıması ile [mevcut olmadığı hâlde] görünmektedirler. Aslın kemâlâtı parlayınca, zıllerin kemâlâtı yok olup, asla kavuşup, ârif dahî yokluk sahrâsına teveccüh ile [yönelmek ile] hakîkî fena hâsıl olur.

Mümkinât ne ayn-ı zat, ne de gayri zattır. Meselâ, aynadaki Zeydin sûreti, ne Zeydin aynı, ne de gayrı olduğu gibidir.

Mümkinler, Allahü teâlânın ilmindeki hakîkatlerine uygun olarak, dışarıda görülmektedirler.

Mümkinler, yâni mahlûklar, beş latîfenin âlem-i emirdeki asllarının sonuna kadardır.

Mümkinât kendilerinde zuhûr ve kendilerini halk eylemek îtibariyle kâmilen mardî'i ilâhîdirler. Kabîh ve gayri mardî olan onu, kesb eylemektir.

Men istevâ yevmeni fehüve magbûnün “hadisi”. [İki günü aynı olan aldanmıştır.]

Men arefe nefsehû fekad arefe rabbehû [Kendini tanıyan, Rabbini tanır] hadis-i şerifinden murâd, insandır ki, on latîfeden meydana gelmiştir. Nefis latîfesi bu latîfelerden biridir. Lâkin, latîfelerin reisidir. Bu hadis-i şerifteki nefis latîfesinden murâd, mümkindir ki, insanda mevcûddur. [İnsanın dayanak yeridir. İnsan onunla vardır.]

Men seetehü seyyietün ve serretehü hasenetün fehüve mü'minün. “Hadis-i şerif”. [Yaptığı kötülüğe üzülen, iyiliğine sevinen kimse mümindir.]

Men hâme havlelhumâ yûşekü en yeka'afîhî. [Haramlar Allahü teâlânın korusudur. Her kim sürüsünü korunmuş erâzî etrâfında otlatırsa, o koruluğa düşmesi yakın olur.]

Men lem yezuk lem yedri [Tatmıyan bilmez.].

Bir kimse bir günah işler, sonra pişman olursa, bu pişmanlığı, günahına kefaret olur. Yâni afvına sebep olur. Hadis-i şerif.

Men arefe nefsehu, fekad arefe rabbehû hadis-i şerifinin mânası [Kendini tanıyan, Rabbini tanır], bir kimse kendi hakîkatini, şerirlik [kötülük]ler ve zıdlık ile berâber bilip, her hayr ve kemâli, Allahü teâlâdan gelmiş [Ona âid] bilince, çâresiz, Allahü teâlâyı hayr ve kemâli ile bilmiş olur.

Men dakka bâ'bel kerimi infeteha [Kerimlerin kapısı çalınınca açılır].

Men yütı urrasûle fekad eta'allahü. [Kim Resûline itaat ederse, Allahü teâlâya itaat eder.] Nisâ Sûresi 80. âyet-i kerimesinin izâhı (....).

Men lezimel istıgfâre ce'alellâhü lehü min külli dîkın mahracen ve min külli hemin ferecen ve razekahü min haysü lâ yahtesib. [İstigfâre devam edeni, çok okuyanı Allahü teâlâ derdlerden, sıkıntılardan kurtarır. Onu hiç ummadığı yerden rızklandırır.] “Hadis-i şerif.”

Men iştâka ilâllahi fel-yestemi' kelâmellah.[Kim Allahü teâlâya müştak ise [çok istiyorsa], Onun kelâmına kulak versin.]

Allahü teâlâ için tevâzu edeni, Allahü teâlâ yükseltir.

Men kâle lâilâhe illallahü hüdimet erbeatü âlâfin minel kebâir. [Bir kimse Lâ ilâhe illallah derse, dörtbin büyük günahı affolur.] “Hadis-i şerif”

Men arafellahe kelle lisanühü. [Allahü teâlayı tanıyanın dili söylemez olur.]

Kur'an-ı kerimi kendi görüşüne göre tefsîr eden kâfir olur. [Tefsîr ilminden haberi olmıyanlar ve islâm düşmanları, tefsîr kitapları yazıp, yaldızlı ciltlerle satıyorlar. Bunlara aldanmamalı, dört mezhepten birinin ilmi-hâl kitaplarını okumalıdır.]

Saçını, sakalını müslüman olarak ağartan affolunur. “Hadis-i şerif.”

Men senne sünneten haseneten felehu ecrühâ ve ecrü men amileha. [Bir kimse, islâmda sünnet-i hasene yaparsa, bunun sevabına ve bunu yapanların sevabına kavuşur.] “Hadis-i şerif”

Zengine zenginliği için alçaklık gösterenin dîninin üçte ikisi gider. “Hadis-i şerif.”

Eshâb-ı kirâma dil uzatanlara, onları söğenlere Allahın, meleklerin ve insanların lâneti olsun. “Hadis-i şerif”

(Ve minennâsi men-yeşterî lehvel hadisi) âyet-i kerimesi, tegannînin yasaklığı hakkında nâzil olmuştur.

Münâfık günahına kanaat edendir. Îmanın sûreti onu azâbdan kurtarmaz.

Münâfık, muhabbet iddiâsında bulunup, düşmandan teberrî etmiyendir [kaçınmıyandır].

Münâfık, inkârını kalbi ile yapmakla, namazın sûretini yerine getirir.

Minber ile Kabr-i şerifleri arası, Cennet bahçelerindendir.

Müntehî o kimsedir ki, sevgilinin başlangıcına yetişmiş olup ve seyr-i ilallâhı kat'edip [geçip], seyr-i fillah ehli ola. Mâşukun kemâlâtına nihâyet yoktur. Her bir anda bir kemâl ile tecellîye kavuşmaktadır.

Müntehînin yükselmesi, namaz ibâdetine bağlıdır.

Müntehînin mahlûkların sonuna kadar urucu [yükselmesi], şeriatin sûretine yapışmak ile olur. Ondan sonra vücûb mertebelerinde seyr [ilerleme] şeriatin sûretine ve hakîkatine birlikte uymakla olup, bu iş [muamele] ilim şânına kadar varır ki [yükselir ki], burası, Resûlullahın mebde'i te'ayyünüdür. Bundan sonra ilerlenirse, şeriatin içi de dışı da yolda kalır. Ârif, şân-ı hayatta yükselir. Bu şân matlûbun mukaddemesidir. [İstenilenin başlangıcıdır]. [Maksadın kapısı gibidir.] Bu mertebede ârif, kendini şeriatten dışarıda bulur. Allahü teâlâ koruduğu için, şeriatin inceliklerinden bir inceliği kaçırmaz. Bu büyük nîmete kavuşmakla şereflenenler, çok az, hem de pek çok azdır.

Müntehînin rücû'da [geri inişte] zâhiri ve bâtını mahlûklara döner. Fakat mahlûklara bağlanmaz. Halka dönmekle, kalkmış olan perdeler geri gelmez. Yükselirken zâhiri halkla, bâtını hak iledir.

Müntehî, ilim sahibi değildir demekten murâd, ahvâlin tafsîline âid ilmi yoktur. Mutlaka ilmin yokluğu değildir.

Müntehînin bâtınında [kalbinde, ruhunda], hem vüsûl, hem de zevk-i vüsûl vardır.

Müntehî'i mercû'înin ünsleri, mahbûbun tâat ve ibâdetindedir. Ve onun mahlûkatının edâ-yı hukûkundadır. Alel-husûs, mîraç-ı mümin olan namazda üns-i hâsları vardır. Bir mertebede ki, onun hâricinde güyâ muattal ve bîkârlardır. Husûsan ki, mahbûbiyyet-i zâtiyye ile müşerref olan ve vilâyet-i Muhammediyyeye peyveste olan cemaatin ünsleri tâattadır. Ve himmetleri, tekmil-i namaza masrûftur. Uluvv-i himmetlerinden nâşî, şuhûd ve müşâhedeye kanaat etmezler. Zîrâ yakin üzere bilirler ki, bu neşenin mekşûfât ve meşhûdâtı zılâl-i matlûbdur. Ayn-î matlûb değildir. Ve matlûb-ı mutlak, bu mukayyedât ve müşâhedâttan müberrâdır.

Mansab sahibi, elbette ilim sahibidir.

Nîmet verene şükür, nîmete kavuşan üzerine aklen ve şer'ân vâcibdir. Şükrün derecesi gelen nîmete göre olur. Allahü teâlânın nîmetlerine şükür, evvelâ: Ehl-i sünnet îtikatına göre îtikadı düzeltmek, ikinci olarak: Ahkâm-ı islâmiyyeyi ehl-i sünnet âlimlerinin ilmihâl kitaplarından öğrenip, bunlara uymak, üçüncü olarak: Ehl-i sünnet olan sofiyyenin yolunda kalbi ve nefsi temizlemektir. Bu son kısm şart değildir, faydası büyüktür. İslâmın aslı, ilk iki şarta bağlı ve islâmın kemâli üçüncü şarta bağlıdır.

Münker ve Nekîrin kabirde müminlere ve kâfirlere suâli haktır.

Nübüvveti inkâr edenler, îman ile şereflenememişlerdir. Ve Enbiyâdan başka bir kimse, bu kelimeyi [tevhîdi] söylememiştir. Nübüvveti inkâr edenler, eğer, Allahü teâlâ vardır, derler ammâ, yâ islâmı taklîd ederler veya vücûb-ı vücûdda vâhid bilirler. [Var olan vâcibi bir bilirler.] İbâdete hakkı olmakta vahdâniyyeti inkâr ederler.

Nikâhlı kadından dört adedi ve câriyeden her ne kadar taleb ederse, mubâh kılınmıştır.

Yasaklardan men etmek husûsunda, korku olmadıkça, emr-i mâruf ve nehy-i anil münker eylemek, sizlere vâcibdir. Eğer korku mevcut ise, susmak sizlere helâl olur, “hadis-i şerifi”.

Ölüm sevgiliyi sevgiliye kavuşturan bir köprüdür.

Ölüm ve kıyâmeti tezekkür ve tefekkürden hiç geri kalmıyalar. (Câetirrâcifetü tetbe uher radifetü.) [Birinci nefhâyı (sûrun üfürülüşünü), ikinci nefhâ tâkîb eder.]

Ölüm, âhıret ahvâlinin [hâllerinin] başlangıcındandır. O makamda şühûd [görmek] daha kusursuz ve eksiksizdir.

Mevt [ölüm]den herkes korkar. Fakat, ölüm insana fitneden hayrlıdır. “Hadis-i şerif”.

Mevcut, nefs-ül-emirde ma'dûm [yok] olmaz. Ve ma'dûm mevcut olmaz diye îtikat [inanmak], hukemânın yoludur ki, âlemin kadîm olmasına müncer olur [bağlı kalır]. Ve inanan kâfirdir.

Hakîkî mevcûdün, mevhûma hiç münâsebeti yoktur.

Mevcûda râzı olup, çoğalmasına tâlib olalar.

Mûsâ aleyhisselâmın mebde–i te'ayyünü kelâm sıfatıdır.

Mûsâ aleyhisselâma cevaben, namaz sana burhân, oruç Cehennemden siper ve sadaka sıcaktan gölge ve zikir nûrdur, buyurulduğu.

Mûsâ aleyhisselâm, Resûlullahın zamanında olsaydı, Ona uymaktan gayri başka şey yapmazdı.

Mûsâ bin İmrân, yâ Rabbî, ziyâde azîz kimdir, dedikte, gücü yeter iken, düşmanını affedendir, buyruldu.

Mûsâ aleyhisselâm, sevenler halkasının başı ve Resûllerin sonuncusu, muhabbet olunmuşların başıdır.

Mûsâ aleyhisselâm, Îsâ aleyhisselâmdan daha şanlıdır.

Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâyı görmek istedikte, (Sen beni göremezsin) cevabını alınca, bu isteğinden vazgeçti.

Mûsâ aleyhisselâmın fe-ehâfü en yaktülûni. [Şûara sûresi 14. âyet-i kerimesinde, (beni öldüreceklerinden korkuyorum)] buyurarak, teblîg-i risâletten özr ve ibâ değildi. Beyan-ı hâl [hâlini beyan] idi.

Şarkı söylemek, ilâhî, kasîde ve tegannî ile mevlid ve Kur'an-ı kerim okumak ve dinlemek, bizim tarîkatımızda yasaktır.

[Kur'an-ı kerimi ve mevlidi tegannî etmeden okumak lâzımdır. Çok sevap olur.]

Mehdî hakkında, şeyh ibni Hacer bir risâle yazmıştır. Alâmeti ikiyüze bâlig olur [ulaşır].

Mehdî aleyhirrahme nübüvvet yolu ile vâsıl olmuş, kavuşmuştur.

Mehdî aleyhirrahmenin [meşhûr olan Mehdinin] asâletten nasibi, Îsâ aleyhisselâm yolu iledir.

Mehdînin “aleyhirrahme” hakîkati, sıfat-ül-ilimdir [ilim sıfatıdır].

Mehdî aleyhirrahme gelecek. Ve başı üzerinde bir bulut bulunacaktır.

Mehdînin babasının ismi Abdüllahdır ve Eshâb-ı Kehf arkadaşıdır. “Hadis-i şerif.”

Mehdînin gelişi, yüzyıl başında olacaktır. Daha evvel doğuda, kuyruklu yıldız görülecektir.

Meyyit için duâ, Fâtihâ, sadaka ve istigfâr ve imdâd ve iânet (yardım) lâzımdır. 4/178.

Meyyit için sadaka vermeye niyyet ederken, Resûlullah “”i teşrîk (ortak) etmemelidir. Zîrâ meyyit Resûlullah “”e ihdâ (hediye) etmekle bereketlenir.

Meyyit için sevap niyyeti ile, Allah rızası için yiyecek vermek ibâdettir. Lâkin vakit tâyîni yoktur.

Meyyit boğulmak üzere olan kimse gibidir. Babasından, anasından ve kardeşinden ve arkadaşından, kendisine gelecek olan bir duâya muhtaçdır, beklemektedir.

Meyyite menkûhasından gayrisinin üçgünden ziyâde kederi meşru değildir.

Mirzâ Emânullah Burhânpûrînin fazîleti hakkındadır.

Mîzân Haktır. Ve bu mîzân dünyaya muhâlif olup, yükselir ise ağırdır.

Meyl-i tabî'î [içgüdü] ve taleb [istek] farklıdır.

Mümine, âsî olan kimseyi görüp, men etmemek lâyık değildir. [Bunun için, bid'at sahiplerinin ve haram işliyenlerin kitaplarını okumamalıdır.]

Marifetullahın meydana gelmesi [hâsıl olması], mâsivânın tamamına muhabbetten kalbin kesilmesine, azâd olmasına [kurtulmasına] bağlıdır. Bir kalbde iki sevgi bir arada olmaz.
Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri