MİM - M
“Sana gelen her iyilik, Allahü teâlâdandır. Sana gelen her çirkinlik de, kendindendir [nefsindendir] âyetinde murâd, seyyiâtın menşe'idir.
Allahü teâlânın indirdiği her âyet-i kerimenin bir zâhiri ve bir bâtını vardır ve herbir harfin bir
hudûdu vardır. Ve herbir hudûdun da bir mânası vardır.
Mâ-türîdiyye mezhebimizde, Allahü teâlânın mevcut ve bir olmasını, akıl sahibi olan herkesin bulması lâzımdır. Dağda, çölde yaşayan ve puta tapanlar için, nazarı [düşünmeyi] terk
ettiklerinden dolayı küfür hükm edilir [Cehenneme gideceklerdir].
Allahü teâlânın mâsivâsı ki, âlem diye ismlendirilmiştir. Gerek unsurlar [elemanlar] ve gerek gökler, akıllar ve gerek nefsler ve gerek elemanların basitleri ve gerek
bileşik cismlerin hepsi, Hak sübhânehunun yaratması ile var olmuşlardır. Ve yokluktan varlığa gelmişlerdir. Allahü teâlânın kadîm olması, herşeyden önce var olması, ancak Hak teâlâ için sâbittir.
Mâsivâ mevcut değildir. Yoktur. Lâkin
mevcut görünmektedir.
Mâsivânın mahiyeti hakkında meşâyıh-i kiram üç nev' söz söylemişlerdir. Birinci tâife; âlem, Hak sübhânehunun yaratması ile hâricde mevcut ve onda kemâl sıfatlardan her ne var ise, Hak sübhânehûnun yaratması iledir,
derler. Ve Hak sübhânehûyu âlemden ayrı olarak, tenzîh ederek, ancak mevleviyyet ve ubûdiyyet [rab olmak ve kul olmak] ve sâni'iyyet ve masnû'iyyet [yaratıcı ve yaratılan] olarak isbât ederler. Bu tâife, kendi sıfât ve olgunluklarını, ödünç alınmış elbise gibi bilirler. Bu tâife, kitap ve sünnete muvâfık olarak, mümkinin mertebelerinin hepsini vâcibden ayrı kılıp,
kendilerini yaratılmış kul bilirler. Kendilerini Hakkın zıllı bilmezler. İkinci tâife, âlemi Hak teâlânın zıllı bilirler. Ammâ, âlemin hâricde mevcut olduğunu bilirler. Lâkin, zılliyyet yolu ile değildir. Asâlet yolu ile değildir. Bunların vücûdları, zıllin asl ile ayakta durması gibi Hak teâlânın varlığı ile varlıktadır, derler. Bu tâife her ne kadar mümkinin
derecelerini başlangıcdan ayrı görüp, yok bilirler. Ammâ, zılliyyet ve asâlet vâsıtasıyle bunların vücûdlarının artıklarından bir nesne kalmıştır. Üçüncü tâife, vahdet-i vücûda inanırlar. Yâni hâricde ancak bir mevcut olup, o da Hak sübhânehûdur, derler. Ve âlem için hâricde, ayrıca âlem yoktur, derler. Bu tâife de, her ne kadar, âlemi, Hak sübhânehûnun zıllıdir
derlerse de, eşyanın zıllı mevcutiyyeti, fakat his mertebesindedir. Hak sübhânehûnun zâtını vücûb ve mümkin sıfatları ile vasflanmış bilirler. Ve iniş dereceleri isbât ederler. Ve herbir mertebede, hemen Allahü teâlânın zâtını, o mertebeye lâyık olan hükümlerle vasflandırırlar. Her ne kadar, bu tâife kavuşmuşlardır ve olgunlardır. Ammâ, sözleri halka ilhâd ve
dalâleti gösterir [sevk eder]. Bu tâife, hârici, te'sîrlerin çeşidli olması karşısında, mecbûri olarak, eşya ilmen mevcut derler. Ve görünen şeyler için, varlık ile yokluk arasında geçiddir derler. Vücûbun rengini vâcibde sâbit kılarlar [isbât ederler]. Bu üç tâifenin ilimlerinin ve marifetlerinin farklı olmasına sebep, farklı makamların hâsıl olmasındaki
farktandır. Herbir makamın başka ilimleri ve marifetleri vardır.
Mâsivâya, akla gelen, vehme gelen ve görülen herşey dahildir.
Allahü teâlâdan gayrisi, yok olucudur ve bir şey değildir. Hak olarak görünen bâtıl ve var görünen yoktur. Onun zâtı, yokluktur ki, her dürlü kötülük ve noksanlığın kaynağıdır.
Mâsivâ, baştan başa noksanlık ve şerliktir.
Mâsivâya bağlı olunca, kurtuluş mümkin değildir.
Mâsivâya bağlılık, kalb hastalıklarının en şiddetlilerindendir. Ve onun tedâvîsi, mühim şeylerin en mühimmidir.
Mâsivâya bağlılığın en şiddetlisi, kendi nefsine bağlılıktır ki, her hayrı kendi nefsi için işler. Eğer çocuğunu severse, kendi için sever. Aynı şekilde mal, makam muhabbeti de böyledir.
Mâsivâya bağlılık, kendi nefsine bağlılıktır. Her belâ
ki vardır, kendine bağlılığı olmaktan gelir. Kendinden kurtulunca, mâsivâ bağlılığından kurtulmuş olur.
Mâsivânın maksad, gaye olmaması lâzımdır. Zîrâ Hak sübhânehûnun gayrisinin maksâd olmasına izin verilirse, çok kere, hevâ ve nefsânî
istek ve arzuların yardımı ile, mahlûkun maksad olmasını Hak sübhânehûnun rızası üzerine tercîh edip, ebedî felakete ulaşır. Bunun için, Allahü teâlâdan gayrısının maksûd olmasını nef' etmek, îmanın kemâli için zarûrîdir.
Mâsivâyı yok
etmek için, tevhîd-i vücûdî kullanılmaz. [Yürürlükte değildir.] Tevhîd-i şühûdî lâzımdır.
Mâsivâya bağlılıktan kurtulmak için, Hak sübhânehûdan gayri şeyler, gönül üzerinde hâtırlanmıya.
Mâsivânın yok edilmesinden murâd, mâsivâya bağlantının ve onun maksad oluşunun yok edilişidir. Belki, mâsivâyı görmek ve devamlı onunla meşgûl olmayı yok etmektir. Tevhîd-i şühûdînin hâsılı budur ki, bu yolun şartıdır. Mâsivâ hakîkatte
mevcut olsun, gerek olmasın.
“Mümin kardeşinin ihtiyacını gidermek, on sene itikaf eylemekten hayrlıdır”. Hadis-i şerif.
“Bir müminin ihtiyacını îfâ için bir kimse yürürse, Hak celle ve âlâ yetmişbeşbin meleği ona koruyucu kılıp, eğer sabah vakti ise, akşama kadar ve eğer akşam vakti ise, sabaha kadar ona rahmet ile duâ ederler. Ve herbir adımını kaldırdıkca,
bir günahını mahv ve bir derece yükseltirler.” Hadis-i şerif.
“Bir mümin kardeşinin ihtiyacına bir kimse çalışsa, tâ ayrılıncaya kadar, Allahü teâlâ herbir adımına yetmiş hasene ihsân edip ve yetmiş günahını mahv eder. Eğer o iş onun
çalışması ile tahakkuk ederse, bütün günahlarına magfiret olunup, doğduğu günki gibi olur. Eğer o esnâda âhirete gitse, hesapsız Cennete dahil olur.” Hadis-i şerif.
“Bir kimse bir mümine bir iyilik yapınca [kalbine neşe verince], Allahü
teâlâ, bu iyilikten bir melek halk edip, bu melek Allahü teâlâya hep ibâdet eder. Ve tevhîd okur. O kimse kabre dahil oldukta, bu melek nûrlu ve sevimli olarak, bunun kabrine gelir. O kimseye, sen beni bilirmisin dedikte, sen kimsin diye suâl edip, o dahî ben senin falan kimseye verdiğin neşe ve sürûrum ki, Allahü teâlâ, beni bugün seni sevindirmek ve kıyâmet günü
sana şefaat etmek ve Cennetteki yerini sana göstermek için gönderdi, dese, gerektir.” Hadis-i şerif.
Mümin kardeşinin yüzüne tebessüm etmek sadakadır. “Hadis-i şerif.”
Mümine haksız yere [olmadığı hâlde] küfür isnâd eden kendisi kâfir olur [kendine döner].
Müminlerin dünyada elem
çekmesi, âhıret nîmetlerinin kıymetini bilmek içindir. Ve büyükler için, sevgilinin istediği belâları, kıymetlidir. Ve dünyada müminler mihnet çekerse, dost düşmandan mütemeyyiz [ayrılmış] olur. Ve belâlar günahlara kefarettir.
Mümin olan
kimse, büyük günahın meydana gelmesine sebep olmak korkusundan, küçük günahı terk eder. “Hadis-i şerif.”
Günahkâr mümin îmandan çıkmaz.
Mümin müminin aynasıdır.
Müminin şerefi, geceyi ihyâ eylemek ile ve insanlardan birşey istememek [beklememek]
iledir.
Mümine eziyyet vermek haramdır.
Müminin üzerine kıyâmet günü çabuk geçer. Yâni ikindi ile akşam arasında
olan zaman miktârı olur. Ve onlar insanların hesabından kurtuluşuna kadar Cennet bahçelerinde kalırlar.
Dünya malından zararın giderilmesine ilâc, zekâtın ondan çıkarılmasıdır [Zekât vermektir].
Malı insanlardan çoğaltan ve depo eden kimse, ateşi ister.
Mal ve evlat ve zevcelerden her neye ki, muhabbet
edilse, kendi nefsi için eder.
İnsanoğlu malın azlığını sevmez. Hâlbuki az mal, hesabın kısa ve kolay olmasına sebebdir.
Mal sadaka ile noksan olmaz [eksilmez]. Hadis-i şerif.
Mâlikîde abdest azasını ovmak farzdır. Elbet ovmalıdır.
Bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsini terk etmemelidir.
Mâlâ-yâni ile [faydasız şey ile] meşgûl olmak, Hak
teâlânın o kuldan yüz çevirdiğinin işaretidir. “Hadis-i şerif.”
Kulun, Allahü teâlâya en sevgili olduğu hâl, kulunun secdede olduğu hâldir. Yüzü toprakta olunca [secdeye kapanınca] affolunur. Hadis-i şerif.
Mâverâ-ün-nehr âlimleri, bedenin islâhı ve bâtının [kalbin, ruhun] kurtuluşuna çok hizmet ettiler.
Me'yûs olmak
ve hiçbirşey olmadığını anlamak arttıkca, kemâlâtın zuhûru da artar.
Mubâhın işlenmesi, Hak teâlânın emri ile olursa, farz ve vâciblere dahildir.
Mubâhın işlenmesi, vâcib işlerin yapılmasına mani olursa, mubâh olmaktan çıkar.
Mubâhları zarûret miktârı
kullanmalı, o da kulluk vazîfelerini yerine getirmek için olmalıdır.
Mubâhların işlenmesinde geniş [müsâmahalı] davranmak, şüpheli işlere götürür. Şüpheli işler de harama yakındır.
Mubâhlar dâiresi geniştir.
Mubâhları kullanmakta zarûret miktârı ile iktifâ edilince [zarûret miktârı
azaltınca], keşf ve kerâmet dahî çok olur.
Mebde ve Me'âd risâlesi, imam-ı Rabbânînin tasnîflerindendir.
Mebde
ve Me'âd risâlesinde, hakîkat-i Muhammedî makamından yükselerek, hakîkat-i Kâbeye ulaşıp ve onunla birleşip, hakîkat-i Ahmediyye nâmını alır, cümlesindeki hakîkat-i Kâbeden murâd, hakîkat-i Kâbe zıllerinden bir zıldir.
Mebde ve Me'âd
risâlesinde îcâzet bahsi.
Mebde-i te'ayyün.
Mebde-i te'ayyünler, Allahü teâlânın ilminde, ilâhî kemâlâtın
anlaşılması ve ayırt edilmesinden ibârettir. Ve her kemâl bir şahsın mebde-i te'ayyünüdür. Sekiz sıfatın ilmî varlığından başka, hâricde dahî sübûtu vardır.
Mebde-i te'ayyünler, Muhammed-ül-meşreb olanlarda, şü'ûn makamında, olmıyanlarda
ise, sıfat makamındadır.
Mebde-i te'ayyünler, ismlerin zılleridir.
Mebde-i te'ayyün, âşık ile mâşuk arasında
geçiddir ve kavuşma yolu ona münhasırdır. [O yoldan kavuşulur].
Mebde-i te'ayyünler, bu dünyadaki varlıkların hakîkatleridir. Âhıretteki varlıkların mebde-i te'ayyünleri başka işlerdendir.
Feyzin kaynağında kesiklik olmaz. Eğer feyzde kesiklik var ise, onun sebebi, feyzi alandadır. Feyzi verende değildir.
Bir bid'at sahibine yolda rast gelen, yolunu değiştirmelidir.
Bid'at sahibinin cenâzesine giden kimse, dönünceye
kadar, Allahü teâlânın gadabına uğrar.
Her bid'at sahibi ve sapık, kendi inandıklarının kitaba ve sünnete uygun olduğunu zanneder. Ve kendi yanlış idrâk ölçüsü ile, kitap ve sünnetten yanlış mânalar çıkarır. “O bir çoğunu hidâyete
kavuşturur. Bir çoğunu da dalâlete sevk eder.” Âyet-i kerime meâli.
Mübtedînin [yolun başlangıcında olanın] almış olduğu zikir, farzların ve sünnet-i müekkedelerin dışında yapılır. [Bunların dışında bu zikir yapılır.]
Mübtedî [yolun başlangıcında olan], hâlleri de yok etmelidir.
Mübtedî [başlangıcda olan]nin ve ortada ve sonda
olanların vazîfeleri aynı değildir. Hâlin ve vaktin gereği gibi meşgûl olmalıdır.
Mübtedî, kalb erbâbıdır. Ve hâlden hâle değişmek kalbdendir.
Mübtedî, erbâb-ı kulûbden [kalbler erbâbından] olmıyan kimsedir.
Mübtedî [başlangıcda olan] ve yolda olanlarda
kendini zorlama ve çalışma vardır. Sona varan, kendini zorlamaz. Gaflet içinde iken huzurdadır. [Beden gaflette, ruh huzurdadır].
Mübtedîye, simâ' ve vecd, her ne kadar şartlarına uygun olsa da zararlıdır.
Mübtedî ve müntehî [başlangıcda ve sonda olan] cezbenin dış görünüşünde aynıdır. Ve görünüşte aşk ve muhabbette müsâvîdirler.
Mübtedînin [başlangıcda olanın] cezbi, kalbe çeker. Müntehînin [sona varanın] cezbi ruha çeker. Kalbin cezbinde ve teveccühünde, nefsin ve ruhun teveccühleri de vardır. Yâni ruhun teveccühü, kalbin teveccühünde yerleştirilmiştir. Fakat,
mübtedîye hâsıl olan bu ruhun teveccühünde, ruh yok olmamıştır. Müntehîdeki teveccüh ise, ruhun fenasından ve Hakkın varlığı ile bekâsından sonradır.
Mübtedî [başlangıcda olan] ve yolda olanların hâtıraları zararlıdır [öldürücü zehirdir].
Sona varanların latîfelerinin bedenle alâkası ne kadar çok kesilirse, beden o kadar karanlığa yaklaşıp, bedende vesveseler ve hâtıralar çok olur. Bu hâtıralar latîfelerden değildir.
Kemâle ermiş olan mübtedînin ruhuna, nihâyetten aks yolu
ile bir nûr vermişlerdir. Mübtedînin zâhiri bâtınına bağlı ve zâhiri ile bâtını arasında sıkı bir bağlılık olduğu için, ruhundaki nûr, zâhirine sirâyet eder. Ve kavuşma zevki onun zâhirinde hâsıl olur [ortaya çıkar].
Mübtedî sûrî
tecellînin sahibidir. Müntehî, mânevi tecellînin sahibidir. Müntehî, sûretten ve mânadan geçmiştir.
Mübtedî önünde perdeler vardır. Müntehîde perdeler kalkmıştır.
Dindâr âlimlerin fetvâları ile ef'âl [iş], akvâl [söz] ve ahlâkta amel edesiniz ve sâlihlerin ahlâkını kendinize örnek alıp ve Ehlullaha muhabbet ediniz.
Müteşâbihâtın esrârını, imam-ı Rabbânî, ilim ve marifet ile kimseye açıklamadı. Ve tam bir gizlilikle onu örtmeye çalışırdı.
Müteşâbihâtın tevilinin açıklanması mürselîne [kendisine kitap gönderilen Peygamberlere] mahsûstur.
Kur'an-ı
kerimin müteşâbihâtında emniyyetli yol budur ki, ona îman edip ve mânasını Hak sübhânehûya bırakalım. Allahü teâlânın öyle sırlarıdır ki, kulları içinde, seçilmişlerin seçilmişlerine açıklamış, rumûz ve işaret ile, diğerlerinden [uygun olmıyanlardan] örtmüş [gizlemiş]dir. Her kime ki, bu muammanın sırrı açıldı ise, açıklanmasına cesaret eylememiştir.
Mutasavvıf câhiller [ham sofular], sapıklar, kendilerini şeriatin mükellefiyyâtından kurtulmuş sanırlar. Şeriat başkaları için [câhiller için]dir derler.
Mütenâfî, yâni zıd olan iki şeyin bir arada bulunmaması, aynı zamanda bir arada bulunamazlar demektir.
Mücâhid
buyurdu ki, sabah ve akşam tevbe etmiyen kimse, zâlimlerdendir. 2/66.
Müctehidi taklîd eden mukallidler, hatâsında dahî sevaba nâil olurlar. Keşf ehlinin hatâsı affolunur ise de, bunlara uyanlar affolunmaz.
Büyük müctehidler, Resûlullaha yakın zamanda oldukları ve ilimleri ve takvâları ve verâları çok olduğu için, hadis-i şerifleri biz câhillerden [uzak düşmüşlerden] daha iyi bilirler, anlarlar. Ve onların sahih oluşunu ve gayri sahih oluşunu,
nesh edilip-edilmediğini bizden daha iyi bilirler.
Müctehidin, ictihâd edilecek konularda, diğer müctehidleri ve Resûlullahın ictihâd ve re'yini taklîd etmesi yasaktır.
Müctehidlerin hatâsına dahî sevap vardır. Onların hatâsını taklîd dahî kurtuluş vesîlesidir.
Müceddid-i elf-i
sânî bu ümmetin sonuna mensûbdur. (Bu ümmetin en iyileri öncekileri ve sonrakileridir, hadistir). Ve örtülü kalmış bulunan, nübüvvet kemâlâtına kavuşmuşlardır.
Müceddid-i elf-i sânî, Abdülkâdir-i Geylânînin vekîlidir.
Müceddid-i elfin idrâkinde [ikinci binin müceddidini anlamakta], Evliyâ da, ülemâ gibi âcizlerdir.
Müceddid odur
ki, zamanında aktâb ve evtâd ve bütün ümmete feyzler, onun vâsıtası ile vâsıl olur.
Meczûb.
“Mecmû'a-i Hânî”,
tavsiyeye şâyan fârisî bir fıkh kitabıdır.
Mecnûna Leylâ gelip, sohbet eyledikte, benden uzaklaş ki, muhabbetin beni senden meşgûl eyledi, dedi.
Muhib [seven] sevgiliyi görmeye tâlib ve kavuşmağı arzu ettiğinden, câizdir ki, arzusunun çokluğundan [heyecanından] matlûbun görüntüsü ile dahî, rahat olur.
Muhib [seven] için, sevgiliye kavuşmadıkca, durmak yoktur; [duramaz].
Muhabbet, sevgiliye itaat etmeyi Îcap
eder. Muhabbet en yüksek seviyeye çıkınca, itaat da tâm hâsıl olur.
Muhabbet ve buğd-ı fillah olması [Allah rızası için buğz olması] demek, kendisi için sevdiğini, diğer insanlar için de sevmek, kendisi için sevmediğini diğer insanlar için
de sevmemek, demektir. “Hadis-i şerif”.
Muhabbet ve Allah için düşmanlık olmadıkca, hakîkî îman ortaya çıkmaz. “H”.
Muhabbetin davâsı, düşmandan teberrî eylemedikce [mahbûbun düşmanından uzaklaşmadıkca] makbûl değildir.
Muhabbet-i îşân [büyükleri sevmek], saadetin sermâyesidir.
Muhabbet-i îşân [büyüklere sevgi] kuvvetli oldukta, feyz alma yolu açıktır. Her nerede olurlarsa olsunlar, feyzlerinden ve bereketlerinden ümîd olunur. Teveccüh de ilâve olursa, nûr
üstüne nûr olur.
Muhabbet-i îşân [büyükleri sevmek], hakîkî matlûbun sevgisinin netîcesidir.
Muhabbetsiz ve
râbıtasız, yalnız teveccühün te'sîri azdır.
Muhabbet olmasa, tâlibe, matlûbun yolunu gösterici bulunmaz idi. Feyz almak ve bereketlenmek, muhabbet miktârınca olur. Ve gizli mânaları çeker. Ve seven de, sevgilinin hâlini kazanır [Ona benzer].
Fena ve bekâ muhabbetin netîcesidir.
Muhabbet, hüzn ve derdin menşe'idir. Muhabbet bağı ortaya çıkınca, sevgili de seven gibi çâresiz bağlanır.
Muhabbet dostluğun üstündedir.
Muhabbet dostluğun kısmlarındandır. Hullet, üns [yaklaşma] ve ülfet [dostluk]dir.
Muhabbet bağlanma yolu ile, dostluğun diğer kısmlarından ayrılmış ve hayret verici bir şey ve başka bir netîceler sahibi olmuştur.
Muhabbet-i zâtiyyeye alâmet, sevgilinin nîmet ve dert ve belâlarının müsâvî olmasıdır.
Ebrârın muhabbeti îtibarât iledir. Mukarreblerin muhabbeti, îtibar edilenlerden yüksektir.
Mâsivâ sevgisi, zâhir
ve bâtında [bedende ve ruhda] olursa, avâm muhabbetidir. Yalnız zâhirde olursa, meyl-i tabi'î denir ki, zararsızdır.
Muhabbettir ki, var olma ve yaratma zincirini harekete geçirip, gizli hazîneyi açığa çıkarmış, gayb sırları açıkça görünür
hâle gelmiştir. Muhabbettir ki, sâdık olan âşığı yakın derecelerine ulaştırıp, arzu ettiklerini kendilerinden kurtarıp, [bâtıl tanrılardan kurtarıp], sevgiliye kavuşturmuştur. Muhabbet sebebi ile, sâdık mürîd, mürşidin kemâlâtını ve onun hâllerini kazanır.
Muhabbetin kemâli, ikiliğin kalkmasıdır. Ve seven ile sevilenin ittihâdıdır. [Muhib, mâşuka kavuşur].
Muhabbet
ve adem-i muhabbet [sevmek ve sevmemek] îtibarâttandır. Muâmele [iş], sıfat ve îtibarâttan daha yukarıya terakkî ettikte, sevmek ve sevmemek diye birşey kalmaz.
Muhabbete müdâhene [ikiyüzlülük] sığmaz.
Sevgiliden gelen elemler de sevgilidir.
Sevgiliye itaat, sevenin hâlinin îcâbıdır.
Sevgilinin elemleri, imam-ı Rabbânî indinde, nîmetlerden daha çok lezzet verir. Zîrâ, dert ve elemlerden lezzet, kendi nefsinin ve murâdının isteğinden uzaktır.
Mahbûbları [sevgilileri] bir mahalle kavuştururlarki, dostlar o makamdan geri kalmışlardır. Meğe ki, sevgililere tâbi olurlarsa, onlar da o makamlara kavuşurlar.
Mahbûbiyyet [sevilmiş olmak] bütün fazîletlerden ve yakınlık makamlarından daha üstündür. Hepsinden ilerdedir.
Mahbûbun [sevgilinin] latîfeleri yazmaktan üstün [yazıya sığmaz] ve mahbûbun [sevgilinin] nefsleri de anlatmaktan daha ötededir [anlatmanın ötesindedir]. Mahbûb tecellî etmedikce, biçâre tâlib onu devamlı arar. Ve onun ruhu besliyen nîmetlerini ve ruhu yükselten hikâyeleri ile ülfet etmekte ve meşgûl olmaktadır. Sevgili görününce derdli olan sâlik, yokluk sahrâsına
düşüp, dili tutulur. Daha sonra, söyliyen kim, dinleyen kim olur ve kim idrâk eder ve kimi bulur?
Mahbûbiyyet yolunda, cezbe sülûkten önce olur.
Mahbûbları [sevilenleri], muhabbet ipi ile, seçilmişler yoluna yavaş-yavaş götürürler. Ve mürîdler inâbet yolundan kendi ayakları ile kavuşurlar.
Muhık ile mübtılin [hak yolda olan ile bâtıl yolda olanın] arasındaki fark, Peygambere tâbi olmaktır.
Muhkemât
[Açık bildirilmiş olan ahkâm] Kitâbullahın anası ise de, netîcesi müteşâbihâttır ki, o da maksadlardır.
Muhammed Bâkîbillâhın mezarı Delhîdedir.
Muhammed Pârisâ, “Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanınız,” mânasını açıklarken buyurdu ki, sâlik nefsine hâkim olur [kontrolüne alır]. Hak sözü kabûl edip, kendi ayblarını görüp, başkalarının kemâl hâlini görür ve terk edilmiş sünnetlerin
ihyâsına çalışmak ile bid'atleri men ederse, Hak teâlânın Melik [her şeye hâkim], semi' [işitmek], basîr [görmek], muhyî [diriltmek], mümit [öldürmek] sıfatları ile sıfatlanmış olur. Câhiller hayâl ederler ki, Velî, ölmüş cesedi canlandırır ve gayb olmuş eşyanın keşfi ve bunların emsâli şeyleri bilirler. Bunlar bozuk düşüncelerdir.
Muhammed Pârisâ “Füsûl-i sitte” de buyurdular ki, Îsâ aleyhisselâm semadan inince, Hanefî mezhebi üzere amel edecektir.
Muhammed Pârisâ buyurdu ki, çok kimse, ölmüş cesedin canlandırılmasına îtibar eder. Ehlullah [Allah adamları], ölü kalbleri diriltir.