NUN - N
Nârdan [ateşten, Cehennemden] kurtuluş, hayr sahiplerinin seyyidine bağlılık, Cennete girmekte, arkasına takılınanların, peşinde gidilenlerin en fazîletlisine uymaya bağlıdır.
Nâs'ın [insanların] hayrlısı, Allahü teâlâ için [haramlardan]
sakınan, sıla-i rahm eden [akrabâyı ziyâret eden] ve emr-i mâruf ve nehy-i münker eden kimsedir. “Hadis-i şerif”
Nâfile namaz, Kur'an-ı kerimi hatm, tesbîh ve tehlîl edince, sevabını ölmüşlere hediye etmek, etmemekten iyidir.
Nâkıs ile kâmilden [kusurlu ile mükemmelden] mürekkeb olan şey kusurludur.
Nâkıs şeyhden, kâmil gelmez
[kusurludan mükemmel gelmez] ve sâlikin [tesavvuf yolcusunun] kâbiliyeti yok olur.
Nâmus ve âr, örf ve âdet, nefs-i emmâre hevâsından dolayıdır. [Nefs-i emmârenin isteklerinden dolayıdır.]
Nübüvvet vilâyetten eftaldir.
Nebînin nübüvveti, kendi vilâyetinden üstündür.
Nübüvvet, aklın erdiği makamların ötesidir.
Nübüvvette teveccüh halkadır.
Nebî [Peygamber], kendinden önceki bir Resûlün, Nas ile vâkı, hâsıl olan ahkâmına tâbidir. İctihâd ve sünnetine tâbi değildir.
Her Nebînin ayağı altında, bir vilâyet-i hâssa mevcûddur.
Nübüvvet sona ermiş [bitmiş] ve vahy kesilmiş [nihâyet
bulmuş] ve din kemâl bulmuş ve nîmet tamam olmuştur. Hangi hüccet ve senet ile böyle bir dîn-i metini, bir kimse değiştirebilir?, [yâni kimse ortadan kaldıramaz], Peygamberlerin vahy ve ilâhî sözü ile tesbît edilen ve kat'î olarak berâberce söylemiş oldukları kelimelerini [hepsinde müşterek olan kelimeyi] kendi hayâl ve görüşü ile değiştire ve ortadan kaldıra.
[Değiştiremez ve ortadan kaldıramaz.].
Necâtın [kurtuluşun] sünnete uymakta ve bid'atten sakınmakta olduğunu yakînen bileler. [Bunun için bid'at sahipleri ile ve haram işliyenler ile arkadaşlık yapmamalıdır.]
Necât-i uhrevî [âhırette kurtulmak] ulemânın fetvâsına bağlıdır. Sâlih, sağlam olan ulemânın hilâfına olan keşfler îtibardan sâkıttır.
Necâtı [kurtuluşu], Hak teâlânın sonsuz rahmetinden Ümit edeler. Ve tâati, onun rahmetinin eseri olarak kabûl edeler.
Necâset, her zaman necâsettir. Bir vakit pis olması, başka vakit temiz olması düşünülemez. [Aynî, kendisi necis her zaman necistir. Önce ve sonra mubâh olamaz.].
Nisbet-i bâtın [bâtının bağlılığı] ne kadar yüksek olursa, o kadar cehâlete yakîn olup, zâhiri bî halavet eder. [Zâhir tad alamaz.]. Zîrâ bâtından çok uzak olur.
Günlerin uğursuzluğu, Âlemlere rahmet olanın gelmesi ile bitmiştir.
Nisbet-i bâtın [bâtının nisbeti] ne kadar
derk-i zâhire gelmeyip, ondan [bedenden, zâhirin anlamasından] uzak olursa, o kadar çok parlak [nurlu] olur.
Nisbete adem-i ilimden [ilmin yokluğundan] dolayı nisbet-i bâtınî [bâtının nisbeti] mutlakâ nefy eylemek mümkin değildir. Zîrâ
ekseriyâ vâki'dir ki, bâtın için bu neşeye [dünyaya] münâsib bir nisbet hâsıl olur. Ve zâhirin aslâ ona ıttılâ'ı, haberi olmaz [zâhir aslâ onu bilmez] ve nefy eder.
Nisânın [kadınların] intisâbı [bağlanması] câizdir. Mahremleri değil ise,
perde arkasında oturup, tarîkati ahz ederler [alırlar].
Kadınlar ile sohbet [konuşmak], dünyaya bağlanmaya meyle sebebdir. Ve Hak sübhânehudan gâfil eder. [Bunun için, kadınların bulunduğu yerlerde çalışmamalıdır.]
Nisvânda [kadınlarda] şirkin gizlisinden kurtulan ve kâfirlik alâmetlerinden birini yapmıyan çok azdır.
Nasihatlerin îcâbı ile amel etmek hâsıl olmaz ise de, kusur ve noksanını itiraf dahî hâsıl olur, o da bir devlettir.
Nasihat zâhiren acıdır. Saadet mend [bahtiyâr] o kimsedir ki, onu şeker gibi tenâvül edip, mânevi tad almaktan hissedâr ola.
Nazar ber kadem, hîyn-i mürûrda [yürürken] nazarı kadem üzere rast olmaktır [ayaklarına bakmaktır] ki...
Nazar
ber kadem [Bu yolda ayaklarına bakmak.]
Nüzûl [iniş], uruc [yükseliş] miktârı olur.
Nîmetleri başkalarına
göstermek, hamd etmek olur.
Nîmetler ve hasenât fadl-ı ilâhîdir. Hayrlı işler, vücûd nîmetine bile mükâfat olamaz.
Nefs-ül-emr mertebesi [kendisini görmek], vehm mertebesinden [hayâlini görmekten] ekvâ ve esbettir.
Nefs-ül-emr
mertebesi vehmlerin zevâliyle [yok olması ile] zâil olmıyan [yok olmıyan] vücûd demektir.
Nefs-ül-emirde aynadaki sûret mevcut değildir. Fakat, tevehhüm ve tehayyül [kuruntuya düşme, hayâle getirme] îtibariyle, sûretin husûli nefs-ül-emrî
olur. Birincisi, mutlaka nefs-ül-emrîdir. İkincisi tevehhüm ve tehayyülün tavassutuyla nefs-ül-emri olur.
Nefs-i emmâre.
Nefsin makamı dimâgdadır.
Nefs-i emmâre eşyanın en câhilidir. Himmeti [gayreti] kendini mahv etmeyedir.
Nefs-i emmârenin gayesi, kendisi gibi bir kimseye bağlı olmayıp, herkes ona bağlı ola. [Ondan emr ala, ona uya.]
Nefs, bizzât, ahkâm-ı semaviyeyi inkâr eder.
İnsanın nefsi, Allahü teâlâya isyân, can düşmanı olan şeytana itaat dilemektedir.
İnsanın nefsi ve vesvese veren şeytan, kendisine düşmandırlar. Maksadları, terbiye eden ve mâbut olan [tapınılan] ve hakîkî mâbut olandan insanı uzaklaştırıp, [ona itaat ettirmeyip], onun mâ-sivâsına bağlarlar. [Mahlûklara bağlarlar.] Ve
gizli ve açık şirke delîl olurlar.
Herkesin ene [ben] diye hitâbından [söylemesinden] kastedilen kişi kendi nefstir.
Nefs-i emmâre hayvanlarda yoktur.
Nefs-i nâtıka, nefs-i emmâre demektir.
Nefs-i nâtıkanın hakîkati adem [yokluk]dur ki, vücûdün aks etmesi [yansıması in'ikâsı] vâsıtası ile, kendini mevcut tasavvur etmiştir. [Kendini, vücûd vâsıtası ile mevcut zannetmişlerdir.]
Nefs-i emmâre ademdendir. Kötülükleri ademden kesb etmiştir. [Almıştır.] Üstâdı iblistir. Lâkin kötülük yapmakta, isyânda, iblisi geçmiştir.
Nefsin kendisi kötülük ve isyândır. Kendini hayr ve kâmil bilerek, cehâletin merkezi [tedâvî edilmiyen şekli] olmuştur.
Nefse muhâlefet etmek [verâ üzere] hareket, cihâd-ı ekberdir. [Büyük cihâddır.]
Nefs, bir merkez, santraldır.
Duygular, organlar onun tafsîlatıdır [âletleridir].
Nefsin kalb ile bağlılığı vardır. Gönül vâsıtası ile ruha bağlanır. Ruhdan gelen feyzler, tafsîlatlı olarak kalbe ve nefse ve nefsten his organlarına yayılır.
Nefs-i emmârenin inkârı mevcut iken, ahkâm-ı islâmiyyeyi delîl [şeriatleri delîl] ile [akıl ve fen ile] anlamak güçtür. Önce nefsi temizlemek zarûrî olup, bundan sonra, îman-ı hakîkî müyesser olur.
Nefs-i emmârenin azgınlık zamanı olan gençlik zamanında, insan, şeytana muhâlefette bulunsa, az bir amel için çok sevaba nâil olur. İhtiyârlık zamanında [ömrün sonunda] güç ve kuvvet kalmaz ve normal şartlar bozulup, [cemiyetin sebepleri,
perişân oldukta] nedâmet ve pişmanlıktan gayri yapılacak iş yoktur. Ve çok olur ki, o zamana dahî yetişmek nasip olmaz. Pişmanlık zamanı yakalanamayıp, pişmanlık nasip olmazsa, ebedî azâb ve büyük cezâya yakalanır.
Nefs-i emmâre üzerine,
şeriatin emir ve yasaklarına uymaktan ziyâde, zor bir iş [şey] yoktur.
Nefs-i emmârenin fesâdâtı semm-i kâtildir. [Nefs-i emmârenin fesatları yol kesicidir.] Şeytanın ilkâsı ile olan hâricî fesatlar, kolaylıkla zevâl pezîrdir. [Kolaylıkla
izâle edilir.]
Nefs-i emmârenin haraplığı [mahv olması] şeriatin sahibine uymakla olur. Gayrı ile mümkin değildir.
Nefse, hayrlı amelleri ityân [yapmak], kötülüklerden kaçmaktan kolaydır. Emirlere uymakta nefsin rızasının yokluğu, kendisinin bir kayde bağlı olmak istemediğindendir. Emirleri yapmak, yolu ile değildir. Nefse çok zor gelen, ona muhâlif
olan, men edilenlerden kaçmasıdır ki, bunun ecri mudâ'aftır.
Nefs, emmârelikten kurtulup, itmînâna kavuşmadıkça, şeriatin aslının hâsıl olması, müyesser olmaz.
Nefsin itmînânından evvel meydana gelen islâmın erkânı, namaz, zekât ve oruç ve hac ve cihâd ve diğer güzel ameller, amellerin sûretidir. Zîrâ, nefs-i emmâre henüz isyândadır.
Nefsin safâsı [saf olması, temizlenmesi], dalâlettir.
Nefsin tezkiyesi [kötülüklerinin izâlesi] mergûbdur
[beğenilir].
Nefsin tezkiyesi, kalbin safâsına ve onu kalbin siyâset eylemesine bağlıdır.
Nefs-i mutmainne,
kat'î nas ile Cennet ile müjdelenmiştir. Lâkin, mutmainne olmanın, muayyen [belli] şahsta meydana geldiğini bilmek kat'î değildir.
Nefs mutmainne olunca, dimâgdan göğüs tahtına istikrâr peydâ eder [yerleşir].
Nefs mutmainne olunca, serkeşlik [dikbaşlılığı] ve taşkınlığı kalmaz.
Nefsin itminânı, Zat-i ilâhînin tecellîsi
zamanında olur.
Nefs mutmainne olduktan sonra meydana gelen serkeşliği [dik başlılığı, isyânı], dört unsurda olup, bu serkeşlik, hilâf-ı evla olanı terk etmek ve ruhsatı istemek ve azîmeti terk eylemek olup, haram işlemek ve farzları terk
etmek değildir.
Nefsin itmînânı, anâsırın [unsurların, maddelerin] itidalinden [orta derecede olmasından] evvel veya sonra olur. Birincisinde, rezil sıfatlara dönmesi muhtemeldir.
Nefsin itmînânı, ilm-i huzurînin yok olmasından ibâret olan nefsin fânî olması sebebi ile olur.
Nefs-i emmârenin
tahrîb ve mu'âdâtı [karşılıklı düşmanlığı] cihâd-ı ekberdir.
Nefsin safâsiyle keşf-i mugayyebât olur ki, istidrâcdır.
Nefsin, itmînândan sonra, terakkiyâtında [yükselmesinde], zikir, tevbe ve huzurun zevâli [unutulması, gitmesi] lâzımdır.
Nefs, on latîfeden birisi ve diğerlerinin reîsidir. Bizzât, semavî ahkâmı inkâr edip, kendini üstün görmek ve kibrli olmak onda vedî'adır [emânettir]. Ve emmâre-i bissû vel-fahşâdır. [Kötülüğü emredendir.] Sofiyye-i aliyyenin sülûk yolları,
onun ıslâhı ve islâmı ve tathîr ve itmînânı içindir. Nefs-i emmâre, rezil sıfatlarından kurtulup, islâmı kabûl eyledikte, evvelâ levvâme olur, sonra mülheme ve sonra tedricen fena-yı etemm ve bekâ-yı ekmel tavassut ederek, mutmainne olup, cehl-i mürekkebden kurtulup, ve ilâhî marifete yakınlığa kavuşur. Bunların cümlesi, sıfât-i nefstir.
En-nefsü kettıflı. [Nefis, çocuk gibidir.]
Nefs-i emmâre inadcıdır. Bir işi murâd ettikte, netîcesine varmaya
acele eder. Hakîkatini ve boşluğunu [bâtıllığını] düşünmez.
Nefs-i merdûdın [inkâr eden nefsin], tereddüd ettiği zaman, kalbine gelen husûs ile amel et.
Nefse sükûnet [rahâtlık] getiren ve kalbi mutmain kılan şey, iyi ve hayrlıdır. Bunun aksi, müftiler fetvâ verseler de, iyi değildir. “Hadis-i şerif.”
Yakınların nafakası vâcibdir. Onu kazanmak şarttır. Ve helâl olmak lâzımdır. Geri kalan zamanı zikre ve fikre harcamalıdır.
Nef-yi isbât [Lâ ilâhe illallah, yâni, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. İbâdet olunacak sâdece o vardır]ın, cüz'i evveli ile [birinci kısm ile] isti'dâtlı bir sâlik [tesavvuf yolcusu], hakîkî matlûbun mâsivâsını nefy edip [yok edip],
ikinci cüz'i [kısmı] ile hakîkî mâbudun varlığını isbât eder ki, sülûkun hülâsasıdır.
Nefîs elbise ile imtiyaz [zâhir olmak] ve sevb-i hasîsten [hasîs elbiseden] sakınmak lâzımdır.
Naks ve şer ve kötülük demek, bunları anlamak demektir. Fenalık ve naks ile vasflanmak değildir.
Nokta-i
cevvâleden [Bir ipin ucuna taş bağlayıp, diğer ucundan tutup, çevirince, taştan] hâsıl olan dâire-i mevhûmenin [hakîkatte olmayıp, var gibi görünen dâirenin] o noktaya [taşa] hiç ilgisi yoktur. Farazâ o dâire tamam görünse, dâire hâsıl olunca, o nokta sınırlanmamıştır. Nokta dâirenin herhangi bir cihetindedir, denilemez.
Nokta-i cevvâlenin dönmesinden fehmde [hayâlde] meydana gelen dâire, [var kabûl edilen dâire] gibi, aslı yokluk olan bu âlem, var zan olunmaktadır.
Nokta-i cevvâle mevcûddur. Hayâlde teşekkül eden dâire hâricde yoktur. Lâkin, his ve vehm mertebesinde var kabûl edilmiştir [var görülmektedir].
Nokta-i cevvâleden dâirenin husûli [Dâire şeklinde hızla dönen bir noktadan dâirenin meydana gelmesi] vehm ve hayâl bakımından nefs-ül-emrîdir. [Yalnız, geçici bir görünüş olmayıp, kalıcı bir varlıktır.] Lâkin hakîkatte dâire yoktur. Nokta
vardır.
Nakl-i ervâh [ruh nakli] mevcut değildir.
Namazda hudû' [Allah korkusu], nazarı [bakmağı] secde edilen
yere bakmaya mahsûs kılmak ve tâyîn eylemektir.
Namazdan sonra, hâcetlere kavuşmak için Fâtiha okumak bid'attir.
Namaz bu sûrete maksûr değildir. [Yâni bu dış görünüşünde değildir]. Gayb âleminde bir hakîkati vardır ki, diğer hakîkatlerin üstüdür. Tâ o hakîkate yükselmedikçe [kavuşmadıkca], onun kemâli nasıl anlaşılır. O hakîkat, bu sûret ile kâimdir. Namaz, bir gönül alan sevgilidir ki, güyâ onun dış görünüşü, bu mecâz âleminde, bu erkân-ı mahsûsa ile [namazın erkânı ile]
meydana çıkmış ve güzel edâları, bu kıyâm, ku'ûd ve âdâb ve huşû' ile açığa çıkmıştır. O sûret ile alâkası olmıyan, o sûreti yapmıyan kimse, bu erkânın hakîkatini nasıl fehm eder.
Namazın hakîkati, bütün hakîkatlerden üstün ve müşâhedelerden
ve tecellîlerden yüksektir.
Namaz dînin direğidir ve müslüman ile kâfirin arasındaki farkı bildirir.
Namaz
maksadtır.. Diğer ibâdetler namazın vesîleleridir [yardımcılarıdır].
Namaz , bütün ibâdetlerin ve orucun üstü ve eftalidir.
Namazda otururken, parmağı ile işaret etmek, mûteber rivayette haramdır. Fetvâ böyledir.
Namazdan sonra secde
câiz değildir.
Namazın adâbı.
Namazları müstehab vakitlerinde ve cemaat ile edâ edeler [kılalar]. Belki, ilk
tekbîri imam ile almağı terk etmiyeler.
Namazları cemaat ile edâ eden kimse, sıratı şimşek gibi geçer. “Hadis-i şerif.”
Namazda meşgûl eden, renk, nakış ve resim ve [yazı] ve benzerleri mekruhtur.
Namazları evvel vaktinde kılmak
lâzımdır. Lâkin, insanlık îcâbı (âcizlik) müstesnâdır. Ve kışın yatsının te'hîri müstehabdır. [demişler ise de, imam-ı Rabbânî tecvîz etmiyor [izn vermiyor].]
Namazda her tekbîr, o rüknü yapmaya lâyık olmadığını bildirmektedir.
Namazda, erkâna ve şartlara ve sünnetlere ve edeblere riâyet edip, tumânînete ve tâdîl-i erkâna riâyette mübâlega oluna. [Aşırı dikkat göstere]. Zîrâ ekserî kimseler, namazı zâyi' edip, elden kaçırıp, tâdîl-i erkânı yapmamışlardır. Bunlar
hakkında azâblar bildirilmiştir. Namaz düzgün olarak edâ olunursa, kurtuluş Ümidi çok olur.
Namazda, Resûlullah safları düzeltir, ondan sonra namaza dururlardı ve “safları düzeltmek, namaz kılmanın bir parçasıdır” buyururlardı.
Namazda niyyet, yalnız kalb ile olmak sünnettir. Dil ile niyyet bid'attir.
Namazın edâsında, bu farzı bizim
Peygamberimiz edâ eylemiştir. Ben de edâ edeyim diye niyyet edildikte, Ümittir ki, farzı yapmak sevabından başka, tâbi olmak sevabı da ayrıca hâsıl ola.
Namaz hakkında, (izâ kâme-l- abdü fis salâti fütihat lehü ebvâbül-cinâni ve küşifet-il
hucübü beynehü ve beyne Rabbihî vestakbelet-il hû-rül în....) ilâ âhıril Hadis-i şerif.[Bir kul namaza kalktığında, Cennet kapıları ona açılır. Rabbi ile arasındaki perdeler kalkar. Hûr-iîn onu karşılar.]
Namazın hakîkati.
Namazın hakîkati, bütün hakîkatlerin üstündedir.
Namazı, tûl-i kunût ile ve âdâbı ve şartları ile edâ edeler.
Namazın makbûlü, tûl-i kunût ile olanıdır. “Hadis-i şerifi”.
Namazda meydana gelen keyfiyyetin [hâl'in] gayrı
üzere bir kaç mertebe üstünlüğü vardır. Ve bu huzur, asâleti muhbirdir [asâletin haber vericisidir].
Evde kılınan namaza bir sevap, câmide kılınırsa yirmibeş sevap, Cuma mescidinde beşyüz sevap, mescid-i Aksada beşbin, mescid-i Saadette
ellibin, mescid-i Haramda yüzbin sevap vardır.
Farz namazda lezzet, müntehîden başkasına müyesser değildir [nasip olmaz].
Farz namazda hâsıl olan keyfiyyetin, diğer vakitlerdekilere üstünlüğü vardır.
Namaz vardır ki, kırık kalbleri
zevk ile doldurur. Rahât-i bîmârândır.
Namaz vardır ki, günahları yok eder.Namaz vardır ki, kötülüklerden korur.
Namazdaki lezzetten, nefsin zevki ve nasibi yoktur.
Namazda, kul ile Allahü teâlâ arasındaki perdeler kalkar.
“Hadis-i şerif.”
Namazda perdelerin kalkması, müntehîlere mahsûstur.
Namaz, müminin mîracıdır. “Hadis-i şerif.”
Namazın mîraç olması, bu ümmete mahsûstur.
Namaz, müminin mîracı olduğu için, teşehhüdde [otururken], mîraçtaki
kelimeleri okumak emir buyuruldu.
Namazın dünyadaki rütbesi, âhıretteki rü'yetin rütbesi gibidir. [Allahü teâlâyı görmek gibidir].
Namazın üstünlüğünden birşey anlıyan, simâ' ve nagmeden [mûsikîden] söz etmez ve vecd ve tevâcüdü ağzına almaz.
Namazda öyle an olur ki, ârif dilini, Mûsâ aleyhisselâma söyliyen ağaç gibi bulup, bütün azasını vâsıta ve âlet gibi görür. Öyle zamanlar olur ki, namazda bâtını zâhirine karışır. Bilmediğimiz bir bağ ile o âleme bağlanır.
Nemîmeye ruhsat
vermek [söz taşıyana izin vermek], nemîmeden eşeddir [söz taşımaktan kötüdür].
Nemîme istimâ' edeni [nemîmeyi dinleyeni] tasdik etmemelidir, dinlememelidir. Zîrâ nemmâm [söz taşıyıcı] müslümanlar indinde [yanında] kötü kişidir. İkinci
olarak: Söz taşıyanı [nemmâmı] söz taşımaktan men etmelidir. Zîrâ kötünün men i vâcibdir. Üçüncü olarak: Tanımadığı şahsa söz taşıyıcılık sebebi ile sû'i zannetmemelidir. Zîrâ müslümanlara sû'i zan haramdır. Dördüncü olarak: Nemmâmın [söz taşıyıcının] verdiği haberi tecessüs etmemelidir [araştırmamalıdır]. Zîrâ tecessüs haramdır. Beşinci olarak: Nemmâmın haber
verdiğini, nemmâm gibi, başka kimseye söylememelidir.