RI - R

Râbıta ile teveccüh cem olursa [birleşirse] nûrûn alâ nûrdur.

Râbıta, mürşidin sûretini gönülde tasavvur eylemektir.

Râbıta, mürîdin, pîrinin sûreti her zaman göz önünde olmasıdır.

Râbıtanın hâsıl olması, saadete kavuşmuş olanlara nasipdir ki, bütün hâllerde, râbıta sahibini arada [vâsıta] bilirler.

Râbıta zikirden daha faydalıdır.

Râbıtadan daha yakın kavuşma yolu yoktur.

Râbıtanın kuvvetindendir ki, huzurda ve gaybette [hazır ve uzakta] olan vârıdâtın [gelen feyzlerin] farkı anlaşılmaz ve ikisi bir tasavvur olunur. Hazır olmak ve uzak olmak arasındaki fark sâbittir. Lâkin bu fark râbıtanın kuvveti nisbetinde azdır.

Râbıta-i muhabbet.

Râbıta bağlılığı çoğalınca, sâlik [tesavvuf yolcusu] kendini pîrin aynı ve onun sıfatı ve libâsı ile kendini mevsûf [onunla vasflanmış] bulur. Ve her nereye bakarsa, pîrin sûretini görür.

Râbıtayı ve bâtın ile ilgili meşgaleyi, sabah namazından sonra ve uyku vaktinde yapmak hoştur.

Râfizîler oniki fırka olup, cümlesi, eshâb-ı Resûli [Resûlullahın eshâbını] tekfîr ederek, dalâlet fırkalarının en kötüsü olmuşlardır.

Râfizîlerin zuhûr edeceği ve müşrik oldukları ve katli lâzım olduğu hakkında hadis-i şerif.

Râfizîlik, Emîrın muhabbeti değildir. Eshâb-ı kirâmdan uzaklaşmaktır ki, kötülenmiştir.

Ram ve kerşen, hindûların putlarıdır. Anne ve babadan tevellüd eylemişlerdir.

Râh-ı vüsûl [kavuşmak yolu] şeriate tâbi olmaya bağlıdır.

Râh-ı ictibâ [ictibâ yolu, çekip, götürülmek yolu] Peygamberlere mahsûstur.

Râh-ı müridîn [müridân yolu], râh-ı inâbet [inâbet yolu] ve râh-ı murâdan [murâdlar yolu], râh-ı ictibâ'dır [ictibâ yoludur].

Râh-ı inâbet, kavuşmaları az, râh-ı ictibâ, kavuşmaları pekçoktur.

Râh-ı feyz [feyz yolu], muhabbet ve şevk nisbetinde açıktır. Ve bâtından bâtına yol açılmıştır.

Râh-ı inâbette [inâbe yolunda], madem ki, kavuşmak kendi gitmesi iledir, riyâzet ve meşakkat çoktur. Ve ictibâ yolunda kavuşmak, kavuşturulmak yolu ile hâsıl olduğu için, riyâzet ve meşakkat o kadar lâzım değildir. Onun riyâzeti, ahkâm-ı şer'ıyyeyi yapmak ve sünnete riâyet etmek ve râzı olunmıyan bid'atlerden sakınmaktır.

Rü'yâda vâki' olan şeyler, âlem-i misâlde görülmüştür. Rü'yâda görülen elemin, eğer farazâ hakîkati varsa, dünyevî elemler kısmındandır. Kabir azâbı âhıret azâblarındandır.

Rü'yâlar kâbiliyyeti haber verir. Ve işe yakın olan kuvveti [isti'dâd kuvvetini] haber verir. Şu'ûrlu yapılan iş değildir. Bir gönül gerektir ki, kâbiliyyeti zuhûra gelip, muâmeleleri kuvveden fiile ulaşa.

Rü'yet [görmek], dünyada; hissiz ve hareketsiz olan iki parça içi boş sinirden ibâret (gözün), karşısına gelip, hizâlanma şartiyle görmektir. Bu fânî ve zayıf dünya hayatında eşyayı hissetme ve görme olduğu hâlde, niçin mümkin değildir ki, devamlı ve kavî olan âhıret hayatında o iki parça sinire bir kuvvet ihsân ede ki, karşısına ve hizâsına gelmeden, her cihette ve cihetsiz olarak, kişiyi görücü eyleye. Her şeyi yaratan Allahü teâlâ mertebelerin en yücesindedir. Bazı mekân ve zamanda, bazı hikmet ve faydalar vâsıtasıyla, hizâya gelme şartı ve cihet tâyînine riâyet edilmiştir. Diğer bazı mekân ve zamanlarda dahî bu şarta îtibar olunmayıp, bu şart hâsıl olmadan, rü'yet hâsıl olmuştur. Bunun gibi rü'yette, karşı karşıya gelmek şart olsa, gerektir ki, gören tarafta dahî şart ola. Netîce îtibariyle, Hak teâlâ eşyayı görmez. Bu sûrette, Kur'andaki naslara muhâlefet vardır. Ve bu itiraz, Allahü teâlâ için dahî vardır. Allahü teâlânın varlığını [vücûdunu] inkâr etmek olur.

Rü'yet-i uhrevîde [âhıretteki rü'yette] müminlerin kendileri tamamen basar olurlar.

Rü'yet-i uhrevî [âhıret rü'yeti], ismler ve sıfatlar perdesi olmadandır. Her şahsın rü'yeti, o şahsın mebde'i te'ayyünü olan ism-i ilâhî miktârıncadır. Mebde-i te'ayyünü ism-i câmi olan devlet sahibinin rü'yeti, ilâhî îtibarâtın hepsi ile alâkalıdır.

Rü'yet-i uhrevî [âhıret rü'yeti], ayın [bedr hâlinde görülmesi gibi] görülmesine benzer; hadis-i şerifi.

Rü'yet-i uhrevî [âhıret rü'yeti], ilm-i huzurî ile alâkalıdır ki, o makamda hâlis, âşikâr olma vardır. İhâta yoktur. Bir keyfiyyet mâlûm olmaz. Nasıl mâlûm olur ki, o hazrette keyfiyyet yoktur.

Rü'yet-i basarîyi [göz ile görmeği] inkâr eden mu'tezîle, delîl olarak, rü'yet-i basarî, mukâbeleyi iktizâ eder. [Karşılıklı olmak lâzım gelir.] Bu ise, Hak teâlâya cihet ve nihâyet isbâtını mûcib olduğundan, mümkin değildir, derler. Hâlbuki, bu delîlleri Hak teâlânın mahlûkatını görmesini de inkârı mûcibdir. Mukâbele şart olmaz. Zîrâ Hak teâlâ mekândan münezzehdir.

Rü'yet, âhirette mevcûddur. Ve rü'yete yakîn-i vicdânî hâsıl olur. Fakat mer'î [görünen] hiç müdrek olmaz.

Rü'yet dünyada câiz ve vâki' olmamış ve âhirette vâki' olacaktır.

Rü'yet ne kalb ile, ne basar ile dünyada vâki' değildir.

Rü'yet, âhirete mahsûs ve mevcûddur. Ve bilinmiyene âid olan rü'yetin nasıl olduğu da bilinemez.

Rü'yet, Cennet ehlinin cümlesi içindir. Bazısının görmesi, bazısının görmemesi bildirilmedi.

Rü'yet, Hak teâlânın mahlûkudur ki, îcâd ve temsil tarîkiyle [yolu ile] izhâr eyledi [açığa çıkardı].

Rubbe tâ'lin yel'anühül-Kur'an hadisi. [Kur'an-ı kerim okuyan çok kimse vardır ki, Kur'an-ı kerim bunlara lânet eder.]

Rıbâda [fâizde] malın hepsi haramdır. Yalnız fâizi haram sanmamalıdır.

Rıbânın haram olması, Kur'an-ı kerimde bildirilmiştir. Muhtaça ve muhtaç olmıyana haramdır.

(Rubâiyyât) kitabını Muhammed Bâkî “rahimehullah” yazmıştır.

Ricâlün Lâ tülhîhim ticâretün ve lâ bey'un an zikrillah, [Öyle kimseler vardır ki, ticâretleri ve alış-verişleri onları, Allahü teâlânın zikrinden alıkoymaz.] Hiçbir nesne onların maksûddan te'hîrine sebep olmaz.

Ricâlin libâsı [erkeklerin elbisesi], zenânın libâsına [kadınların elbisesine] müşâbih olmamalı. Yâni, kadınlar ne giyerse, erkekler aksini giymeli.

Ricâl nisvâna [erkekler kadınlara], nisvân ricâle teşebbüh [kadınlardan erkeklere benzeyenler] mel'ûndur.

Rücû' eden (inen) kâmil insan; eğer vilâyet kemâlâtından sonra inerse, zâhiri halka, bâtını hakka müteveccihdir. Eğer, nübüvvet kemâlâtı sona ulaşıp, rücû' ederse (inerse), zâhiri ve bâtını halka müteveccihdir.

Rücû' sahibi kendi isteği ile inmez. Hak celle ve âlânın murâdıyla yüksekten aşağıya inmiştir.

Rücû'dan evvel ârifin îmanı bedîhi iken, geriye indikten sonra, müntehîlere o yakîn örtülür.

Rahmet-i ilâhîden Ümidi kesmek küfürdür.

Rahmet gadabı geçmiştir. Hâlbuki kâfirler çoktur. Bunun cevabı; rahmet ehlinden murâd, insan ve cinden tâat ehli ve meleklerin tamamı olup, gadap ehlinden murâd, insan ve cinnin kâfirleridir.

Rahmet; gadap üzerine fazla olmasa idi, bizim gibi günahkârlara, dünya ve âhirette kurtulma Ümidi olmazdı. Rahmetin çok fazla olduğundandır ki, bu miktar günah ile yeryüzünde seyr ederiz. Helâk olmayıp, envâı nîmetler ve ihsânlar ile berâber, kıyâmet gününde kurtulacağımızı Ümit ederiz. Rahmet-i ilâhî dünyada mümine ve kâfire şâmildir. Kıyâmet gününde rahmet, müminlere mahsûs olup, kâfirler mahrum kalacaklardır. 4/11

Rahmet herşeyde vardır. İllâ aşkta yoktur.

Ruhsat ile amel etmiyeler ki, hem tarîka-i aliyyeye zıd ve hem sünnet-i seniyyeye uymak davâsına terstir.

Razzak-i zül metîn'e ümûr-ı me'âşı sipâriş edeler. [Metin olan Allahü teâlâya, yaşamak için lüzûmlu olan bütün işlerini ısmarlıyalar.] Ve cemiyeti [mahlûkatın düşüncesinden kurtulmağı] onun tedbîrini terk eylemekte bileler. Zîrâ tedbir muâmeleleri ve sebepleri toplamak, devr eder, uzayıp gider. Ondan tam bir cem'ıyyet [düşüncenin toparlanması, dağılmaması] meydana gelmesi mümkin değildir.

Rahîkun mahtûm âyet-i kerimesi tefsîri. Muhabbet şarapı, ebrâr ve mukarreblerin kalblerinde bulunur.

Razzâk-ı âlem olan Allahü teâlâ kereminden, kulunun rızkına kefil olmuştur. Bizleri bu tereddüdden [sıkıntıdan] kurtarmıştır.

Rızık mukadderdir. Ziyâde ve noksan ihtimali yoktur. Rızkın tenk [az] veya ziyâde [çok] olması Hak teâlânın fi'l-i hâssıdır. Hiç kimsenin onda medhâli [müdâhelesi] yoktur.

Rızık kılleti ve iyâl kesreti ile berâber, musalli olan [Rızkı az ve âilesi çok olup, namazlarını iyi kılan] ve ehl-i islâmı gıybet etmiyen benimle berâber haşr olur. Hadis-i şerif.

Risâlet, nübüvvet ve Peygamber lafzları, bizim Peygamberimizin dâveti vâsıtasıyla arab ve fâris lügatlarından gelmiştir ki, bu elfaz-ı lügat [bu kelimeler] hindde yoktur.

Risâle-i kudsiyye kitabı, Muhammed Pârisânındır.

Rusûm ve â'dât [merâsim ve âdetler], ar [utanma] ve nâmus, nefs-i emmâre hevâsındandır.

Resûlullah “,” bi'setten önce, zikr-i kalbîye iştigâl üzere idi. [Kalb ile zikir üzere idi.]

Resûlullah , hutût-ı mütenevvi'a ile müzeyyen [zînetli], mülevven [renkli] kumaştan elbiseyi severdi. [Bürd-i yemânî denilen pamuk ve ketenden yapılmış elbiseyi severdi.]

Resûlullah , bin dirhem kıymetli rıdâ giyerdi. namazda dört bin dirhem kıymetli rıdâ bulunduğu evkât olurdu. [Cübbe giydiği olurdu.]

Resûlullah , sarığının ucunu, beynelkefeteyn irsâl buyururlardı [arkaya sarkıtırdı]. (İki kürek arasına sarkıtmak sünnettir.)

Resûlullah , taâmı lüzûmu kadar yirdi. Doyuncaya kadar yimezdi.

Resûlullah , bir yahudi evinden yemek yidi. Ve bir müşrikin kabı ile tahâretlenmiştir.

Resûlullahın , Ahmed ismi Muhammed isminden eftaldir.

Resûlullahın Ahmed ismi sema ehli yanında meşhûrdur.

Resûlullah , Kâbe-i muazzamadan eftaldir.

Hak teâlânın ibtidâ halk ettiği nesne [ilk önce yarattığı şey] nûr-i Muhammedî idi.

Resûlullah marifete [bilmeye] tâlibdir. Hâlbuki makam-ı mahbûbiyyettedir [Mahbûbiyyet makamındadır].

Resûlullahın medhi ve senâsı.

Resûlullahın hüsni ve cemâli, hüsn ve cemâl-i Hak teâlâya müsteniddir [senettir].

Resûlullahın kesret-i hüznle mevsûf olduğunun sebebi [hüznünün çokluğunun sebebi].

Resûlullah , devam-ı fikir ve tevâsul-i hüzn ile mevsûf iken, sâirlere ne hâsıl olur.

Resûlullahın vilâdetleri [doğumları] ve vefâtları dahî pazartesi günü vâki' oldu. Günün âhırinde [ertesi günü] intikal buyurup, salı günü hıfz olunup, çarşamba gecesi nısf-ül-leyle karîb [gece yarısına yakın], ve bir rivayette o gece defnolundu. Sinn-i şerifleri [ömr-ü şerifler, şemsî] altmışıncı yaşında iken veya [kamerî] altmışüçüncü senesi ve bir kavlde dahî [yuvarlak hesap ile] altmışbeş sâlinde [yaş içinde] rıhlet [göç] vâkı' oldu. Bu akvâl-i sâl-i vilâdet ile sâl-i vefâtı dahil-i hisâb edip etmemekle [bu sözler, doğum senesi ile vefât senesini sayıp-saymamak ile] veya yalnız aşerâtı tâdât ile rivayet edildiğine göre, tehâlüf [birbirine uymama] göstermektedir.

Resûlullahın mukaddes kabirleri, mubârek cesedlerinden boş kalmaz. Muhtelif mahallerde vâkı' olan mülâkat [konuşma] her ne kadar cesed sûreti ile görünse de, ruhanîdir. Ve ruh mütecessid olur [cesed şeklinde, bedeni ile görünür].

Resûlullah ile, vefâttan sonra konuşma ruhanîdir.

Resûlullahın uykusu abdestini bozmazdı. Çünki, Nebî çoban gibidir. Kendi ümmetini muhâfazada gaflet, Onun, Peygamberlik makamına uygun değildir.

Resûlullahın uykusu itidal üzere idi. Mubârek kalbleri uyumaz; belki, çeşm-i saadetleri [mubârek gözleri] uyur idi. Ve ayın onyedinci veya ondokuzuncu veya yirmi birinci günü fast ettirirlerdi [hacamat olurlardı].

Resûlullahın riyâzet çekmesi, nîmetlere şükür için idi. Vâsıl olmak için değildi.

Resûlullahın , her sözü vahy ile değil idi.

Resûlullahın maraz-ı mevtinde [ölüm hastalığında] kâğıd talebi hakkında.....

Resûlullahın sehv ve nisyan etmesi [unutma ve yanılması] câiz ve vâki'dir. Lâkin, hatâ üzere kararda olmak [devam etmek] câiz değildir.

Resûlullahın mebde-i te'ayyünü, te'ayyün-i hubbîdir.

Resûlullahın mebde-i te'ayyünü, ilim şânıdır.

Resûlullahın mebde-i te'ayyünü, te'ayyün-i vücûdînin merkezi ki, eşref-i azasıdır.

Resûlullahın hakîkati, sıfât-i izâfiyedendir. Ve menşe-i zuhûr-i Kur'anî, sıfât-i hakîkıyedendir. Bu sebebden Resûlullah “”e hâdistir derler, Kur'ana kadîmdir denir.

Resûlullahın nûru, sıfât-i ilimden [ilim sıfatından] olup, eslâbdan erhâma intikâl ile [insana intikâli ile, ana rahmine intikâl ile] insan sûreti ile zuhûr eyledi [açığa çıktı].

Resûlullahın sâyesi [gölgesi] yok idi. Âlemde Ondan eltaf [daha latîf] olmayınca, sâyesi [gölgesi] nasıl olur.

Resûlullah urucunda [yükselmesinde] cümleden bâlâter [yükseklere] gidip, nüzûlde dahî [inişte dahî] cümleden ziyâde tenezzül buyurdu [inmiştir].

Resûlullahın vefâtında eshâbdan otuzüçbin kimse hazır idi.

Resûlullaha olan muhabbet-i ilâhî, muhabbet-i zati olup, bütün nisbet ve îtibarâttan muarra [soyulmuş]dur.

Resûlullah , Leyle-i mîraçta [mîraç gecesinde] Mûsâ aleyhisselâmın kabri yanından geçerken, kabrinde namaz kılar gördü.

Resûlullah , Leyle-i mîraçta [mîraç gecesinde] zaman ve mekân dâiresinden çıktı. Ezel ve ebedî bir an olarak buldu. Başlangıçı ve sonu [bidâyet ve nihâyeti] bir noktada müttehıd [birleşmiş] gördü. Cennete gidecekleri Cennette gördü.

Resûlullah , mîraçta rü'yet ile müşerref oldu.

Resûlullah , mîraçtan avdet buyurdukta [gelince], henüz mahall-i hâb'ın harareti zâil olmayıp [yatağı soğumayıp], ibrik-i tehâretten hareket-i âb teskîn-i yâb olmadı. [Abdest aldığı suyun hareketi durmamış idi.]

Resûlullah , serin ve lezîz şeyleri içmeyi severlerdi.

Resûlullah sıfatların ve ismlerin bütün kemâllerine mâlik idi.

Resûlullah, mahbûb-i rabbilâlemîn, bihterîn-i mevcûdat-i evvelîn ve âhırîndir. [Mevcûdâtın öncesinin ve sonrasının en iyisidir]. Beden ile mîraca çıktı. Arşı ve kürsîyi geçti. Mekân ve zamandan, bâlâya revân oldu [yükseklere çıktı].

Resûlullah , reîs-i murâdan ve reîs-i mahbûbandır. [Murâd ve mahbûbların reîsidir.] Onun mahbûbiyyeti, muhibb-i vâcib celle sultânuhûya bî mülâhaza-i şuûn ve îtibarâttan te'alluk eylemiştir.

Resûlullahın himmet-i âliyyesi [yüce himmetleri] bülend vâki' olmuştur [yüksektir]. Ol kemâlat ile iktifâ' eylemeyip, hel min mezîdin güyân [daha arttıran yok mu] dahî bâlâya şevkı ilân buyururlar [yücelikleri şevk ile isterler]. Ve çün kemâlât fevk imkân-ı beşerîden hâriç olmakla devam-ı hüzn olur.

Resûlullaha uymak lâzım değildir sanmak, küfürdür, zındıklıktır.

Resûlullaha mütâbe'at [tâbi olmak, uymak] yedi derece olup, birincisi, kalbin tastîkinden sonra ve nefsin itmi'nânından evvel olan ityân-ı ahkâm-ı şer'ıyye ki [ahkâm-ı şer'ıyyeyi yapmaktır ki], avâm ve zâhir âlimler bu derecededir. İkinci derece, ahlâkı düzeltmek ve kalb hastalıklarını düzeltmek olup, sülûk erbâbına mahsûstur. Üçüncü derece, islâmın hakîkati ve nefsin itminânı olup, erbâb-ı vilâyete mahsûstur. Dördüncü derece, nefsin itmi'nânından sonra olan şeriatin hakîkatının açığa çıkmasıdır ki, ulemâ-i râsihîne mahsûstur. [Bütün hayrlı işler hakîkî ve kusursuz olmaktır]. Beşinci derece, Resûlullahın kemâlâtının husûlidir ki [Ona mahsûs kemâlâta, yüksekliklere tâbi olmaktır ki], ilim ve amelin dahli yoktur. Lütf ve ihsandır. Büyük Peygamberlere ve bu ümmetin pek az büyüklerine mahsûstur. Altıncı derece, Resûlullahın mahbubiyyet makamına ittibâ'dır ki [tâbi olmaktır ki], mücerred muhabbet ile olup, fadl ve ihsânın fevkı'dir [üstüdür]. Birinci dereceden başka bu beş derece, bil cümle makamat-i uruca te'alluk eder. Yedinci derece, mutâbe'at-i nüzûl ve hubûta te'alluk eder ki, cemî'i derecât-ı sâbıkayı câmidir. Tâbi ile metbû' farksız olmuştur.

Resûlullaha itaat, Hak sübhânehuya itaattir.

Resûlullahın yolu, Eshâbın yoludur.

Resûlullaha uymak, ahkâm-ı islâmiyyenin yapılması ve küfür âdetlerinden sakınmakla olur.

Resûlullaha uymak niyyeti ile gün ortası uyumak, Onun yolunda olmıyan sıkı riyâzetlerden, çetin mücâhedelerden daha iyidir.

Resûlullahın tevassutu olmadıkça, hiçbir ferd matlûba vâsıl olamaz.

Resûlullaha mütâbe'at olmadıkça, [tâbi olunmadıkça], yapılan her iş faydasızdır.

Resûlullaha mütâbe'at olmadıkça, [tâbi olunmadıkça] kurtuluşa ermek mümkin değildir.

Resûlullah için salât, eğer riyâ ve süm'a [gösteriş] dahî olsa makbûldür.

Resûlullaha salevât getirmek, kıyâmet gününün korku ve şiddetinden kurtulmaya sebebdir.

Resûlullahın muhabbeti herşeyden ve kendi nefsinden ziyâde olmayınca, îman tamam olmaz.

Resûlullaha Âişe-i Sıddîka yoluyla hâsıl olan ezâ [eziyyet vermek], Emîr [Ali] yoluyla hâsıl olandan ziyâdedir [fazladır.]

Resûlullahın ameli olup [yaptığı işler olup], hasâisinden olmıyan amâlin ityanında [sâdece ona mahsûs olmıyan işlerin yapılmasında] izne ihtiyaç yoktur. Hâcetlerin hâsıl olması ve müşkilâttan kurtulmak için bazı ameller ve zikrler ve duâlar ve rukye, izne bağlıdır.

Resûlullahın ameli [yaptığı işler], ibâdet veya örf ve âdet olmak üzere ikidir. İbâdet yolu ile olanların hilâfı bid'atler münkerdir. [İbâdetlerine uymıyan şeyler zararlıdır, kötüdür.] Men ediliyor ki merdûddur. Örf ve âdete bağlı olan işlerin hilâfına olanlar kötü değildir. Bunlar dîne âid değildir. Onları yapmak âdete bağlıdır. Mamâfih, âdetlerde de, sünnete uymak iyidir ve saadetlere yol açar.

Resûlullaha âdet ve ibâdette az ve çok benzemeyi büyük saadet ve bereket ve yüksek derecelere kavuşmak bileler. Mahbûba teşebbüh edenler mahbûb [Sevgiliye benziyenler sevgili] ve iktidâ edenler dahî mergûbdurlar [uyanlar dahî beğenilmiştirler]

Resûlullaha uymak istiyen, şeriate sağlam yapışıp, sünnete ittibâ' [uymak] ve bid'atten sakınmak üzerine olmalıdır. Kitap ve sünnetin ışığı ile aydınlanıp, bid'at zulmetine ve şeytanların yoluna düşmekten uzak olmalıdır.

Resûlullah , dünyanın [haram ve mekruh şeylerin] tahrîbi için gönderildi. Tâmîri için gönderilmedi. “Hadis-i şerif”

Resûlullaha vâris olan âlim, ahkâm ve esrâr ilimlerinin ikisine de vâkıf olması lâzımdır. Yoksa, birinden nasibi olup, diğerinden nasibi olmamak vâris olmaya mânidir.

Resûlullah İbrâhîm aleyhisselâmı übûvvetle [babalık ile] yâd edip ve diğer Enbiyâyı  ühuvvetle [kardeşlik ile] zikrettiler.

Resûlullaha İbrâhîm aleyhisselâmın milletine tâbi olunmasının emrolunması, bir makamın husûli [geçilmesi, çıkılması] içindir ki, ona kavuşmak, makam-ı İbrâhîmden geçmedikçe müyesser değildir. Ve makam-ı İbrâhîme vusûl [ulaşma] dahî onun milletine mutâbe'ate bağlı olduğudur. Merkeze varmak, muhitten [çevreden] geçmedikçe mümkin değildir.

Resûlullahın düşmanlarına ve Hak teâlânın düşmanlarına şiddet gösterip, bunlara ihânet edip ve bâtıl ilâhlarını [putlarını] hor tutmak [aşağılamak] en makbûl ibâdettir.

Resûlullah bi'setten mukaddem [Risâleti bildirilmeden evvel] zikr-i kalbî ile meşgûl olduğu mervi'dir.

Resûlullah Eshâb-ı kirâma buyurdular ki, “sizler bir zamanda vücûda geldiniz ki, emirlerin ve yasakların onda birini terk eyleseniz helâk olursunuz. Sizlerden sonra dahî bir gürûh [zümre] gelse gerektir ki, emirlerin ve yasakların onda birini yapınca, felaketten kurtulurlar.” İşte şimdi, o vakttir.

Resûlullah , bana ve gayriye [başkalarına] dünya ve âhirette vukû' bulması muhakkak olan ümûrun [işlerin] tafsîlini bilmem buyurmuştur.

Resûlullah buyurdu ki, “Bir kimse şüpheyi ve riyâkârlığı haklı dahî olsa terk eylese, Cennetin bir yerinde bir köşke kefilim. Ve mizâh yoluyla dahî olsa, yalanı terk eden kimse için Cennetin ortasında ve güzel ahlâk sahibine dahî Cennetin âlâsında bir beyte [köşke] kefilim.” Hadis-i şerif.

Resûlullah buyurdu ki, “Benden mukaddem [evvel] ba's olunan [gönderilen] Peygamberlerin ümmetinde elbette havâriyyûn ve eshâb vardı ki, sünnetlerine yapışıp, emirlerine uyarlardı. Daha sonra onların halefleri [onlardan sonra gelenler], Onların işlemedikleri ve yapmadıkları amelleri ve emrolunmadıkları işi yaparlar. Onlarla eliyle mücâdele eden kimse mümindir. Ve lisanı ile mücâhid olan zat dahî mümin ve kalbi ile cihâd eden şahıs dahî mümindir. Onun ötesinde îmandan hardal dânesi miktârı nesne yoktur.” Hadis-i şerif.

Resûlullah hakk-ı cıvâra [komşuların haklarına] o kadar mübâlağa buyururlar idi ki, Eshâb-ı kirâm, komşuların miras almasında şüphe ettiler. [Komşulara miras düşecek zannettiler.]

Resûlullah Mu'âz ibni Cebele buyurdu ki, “Yâ Mu'âz! Sana vasıyet ederim ki, takvâ üzere ol! Hep doğru söyle. Ahdına sâdık ol. Emânete hıyânet etme. Yetîmlere merhamet et. Komşunun hakkını gözet. Kimseye kızma. Hep tatlı konuş. Her müslümana selâm ver. İmâmın lâzım olduğunu bil. Kur'an-ı kerimin yolu olan fıkh bilgilerini öğren ve bu bilgilerden ayrılma. Her işinde âhıreti düşün. Hesap gününe hazırlan. Dünyaya gönül bağlama. Hep güzel, faydalı işler yap. Hiçbir müslümanı kötüleme. Yalancı şâhitlik yapma. Doğru sözü kabûl eyle. İmâm-ı âdile isyân etme. Yeryüzünde fesat çıkarma. Her zaman, Allahı zikret. Gizli günahlara gizli tevbe et. Âşikâr günahlara âşikâr tevbe et!”

Resûlullah muhâcirînin fakirleri ile tevessül edip, feth ve nusret taleb buyurdu.

Resûlullah Muaviyeye buyurdu ki, “İnsanlara hâkim olduğun zaman [Melik olduğun zaman] yumuşak davran.” Muaviye bunun için, halîfe olmak istedi. Fakat ictihâdda hatâ etti. Zîrâ hilâfet sırası, Emîrden sonra idi. Fakat ictihâdda hatâya bir derece, haklı olana iki ve belki on derece vardır.

Resûlullah , imameyni [hazreti Haseni ve Hüseyni] kucağına alıp, öperdi. Birgün bir şahıs, Yâ Resûlallah! Ben onbir evlat sahibiyim. Hiçbirini takbîl eylemedim [öpmedim] dedikte, buyurdu ki, (Bu rahmettir, Allahü teâlâ, dilediğine ihsân eder). [Kendi bendelerine ihsân eder.]

Resûlullahı , rü'yâda görmek, Medîne-i münevverede medfûn olduğu sûretle meşrût değildir. [O şekilde görmek şart değildir.] Her ne sûretle müşâhede olunursa, ümittir ki, şeytan onun sûretine giremez. Lâkin, rü'yâlar istidâdı haber verir, hâsıl olacağını göstermez.

Resûlullahın rü'yâda görünmesi, Server-i enâmın latîfelerinin sûret şeklinde görünmesidir.

Resûlullah buyurdu ki, “Cimri olarak yaşamak ve hevâya tâbi olmakla dünyayı dîne ihtiyâr etmek, insanlar arasında yayıldığı zamanda, onlardan uzlet ve onların işlerini terk ile sabr eden kimseye ve o zamanda âmil olan kimseye, diğer zamanda o işi işleyen elli kimsenin ecri [sevabı] vardır.”

Resûllerin miktârı yüzyirmidörtbin [den ziyâde] dir.

Resûller, herhangi bir şeriatte haram olan fiili irtikâb etmez. [İşi işlemezler.]

Rüsûm-ı küfre mübtelâ olan müminler [küfür âdetlerine mübtelâ olan müminler], ümittir ki, kelime-i tevhîdin şefaati ile kıyâmet gününün dehşetinden kurtulalar.

Reşehâtta bazı nakller, sıdktan dûrdur. [Doğruluktan uzaktır.]

Rıza-yı ilâhî, rıza-yı abdden aktemdir. [Allahü teâlânın rızası kulun rızasından öncedir.] Öncelik o taraftadır.

Rıza makamında mahbûbun îlâmının kerâheti ref'olur. [Rıza makamında olan, sevgilinin yaptığı elemi çirkin görmez.] Muhabbet devleti ile müşerref olanlara elemden lezzet alma vardır ki, rıza makamının fevkı'dir [üstüdür].

Rıza makamı, sülûk makamının sonudur ki, onun meydana gelmesi, kesb ve riyâzete bağlıdır. Mutlaka makamât-i urûcun sonu demek değildir.

Rıza makamı, makamların sonu olmadığı, bilâhere belli oldu.

Rıza makamı muhabbet ve hub [sevgi] makamının fevki'dir [üstüdür].

Rıza makamı.

Rıfk ve mülâyemet lâzımdır.

Rükû' ve sücûd [secde] tesbîhlerinin nihâyeti yedidir. Bazı rivayette dokuz ve onbir dahî vârid olmuştur.

Rükû'da parmakları açmak ve sücûdda [secdede] birbirine zam eylemek [yapıştırmak] sünnettir.

Rükû' ve sücûdda [secdede] tumânînet elbette lâzımdır. Çâre yoktur ki, farz ve vâcibdir.

Rükû'da ve celsede her uzvu kendi mahallinde karar eylemedikçe [her uzv yerine yerleşmedikçe], namaz tamam olmaz, hadisi.

Ramazan ayındaki nâfile ibâdet, sâir zamandaki farz gibidir. Ramazandaki farz, sâir zamandaki yetmiş farz gibidir.

Ramazan ayının her gecesinde bir kaç bin Cehennemlik kişi, Cehennemden azâd olur.

Ramazan ayında terâvîh ve hatm-i Kur'an, sünnet-i müekkededir.

Ramazan ayında, hayrların ve bereketlerin hepsi toplanmıştır.

Ramazan ayının cemiyeti, bütün senenin cemiyetine sebep [bu ayı iyi ve bereketli geçirenin, bütün senesi iyi ve bereketli olur], onu iyi geçiremiyenin bütün senesi iyi geçmez.

Renklerin ahseni [güzeli] yeşildir. Nur-i ahfâ yeşildir.

Ruha otuz yılda vüsûl eden sâlik [kavuşan, erişen sâlik], Hudâya vâsıl oldum [kavuştum] demiştir. [Öyle zannetmiştir.]

Ruhun üsûlü sıfât-ı zâidedir.

Ruh ile cesed bir araya geldiği zamanda, lezzet alır ve elem duyar.

Ruhun, bedenin sağ cânibine te'alluku vardır.

Ruh nefse âşık oldu, tutuldu. Ve bu sebeple önceden Hak teâlâya olan bilgisini unuttu.

Ruh-ı insânînin [insan ruhunun] bu bedene tutulmadan evvel, yükselecek yolu yoktur. Bedene gelince, yolu açıldı.

Ruh, ne dahil-i bedendir; ne hâricdir. [Ne bedenin dahilinde, ne hâricindedir]. Bedene te'alluku tedbir ve tesarruf cihetiyledir.

Ruha lezzet veren şeyden, cism acı duyar. Cisme lezzet veren herşeyde ruha elem vardır. Dünyada ruh, cism makamına iner ve cisme tutulursa, cismin lezzeti ile lezzetlenir, kendi elemini lezzet zanneder. Safra hastasının tatlıyı acı sanmasına benzer.

Ruh bedene bağlanmadan önce, maksada doğru idi. Bedene bağlanınca, teveccühü zâil oldu; [maksadı unuttu].

Ruh bedene bağlanmadan önce, hâricde âlem-i ervâhda idi. Sevgi sebebi ile cesed âlemine [âlem-i ecsâda] gelmiştir.

Ruh bedenden müfârakatından [ayrılmasından] sonra, fena bulmaz. Sâir [diğer] âlem-i emir latîfeleri de böyledir. Ve filanın ruhaniyeti zâhir oldu ve şöyle ifâde ve istifâde edildi derler. Ondan murâd, ruh latîfesidir.

Ruh mekânsızdır. Nasıl olduğu anlaşılamaz. Fakat, Allahü teâlânın mekânsızlığına göre, mekânlı gibidir, madde gibidir. İki tarafın rengi onda vardır.

Ruh, âlem-i ervâhdandır. Ve âlem-i bîçûnîden [ötelerin ötesinden] hissedârdır. Fânî bedene âşık olup, bedene bağlanıp ve onun ahkâmı [işleri] ile insibâğ [boyanma, temizlenme] yâni onun işlerinin şekline girip ve araştırıp, beden aracılığı ile işitip ve görüp ve konuşup ve bedenin lezzeti ile dahî lezzetlenip ve elemi ile dahî elemlenip ve onun hareket ve sükûnu ile hareketli ve sâkin olmuştur.

Ruhun renginde olan renge, sürh [kırmızı] humret [kızmızılık] üzere karar vermişlerdir.

Ruhâniyyât-i evliyâdan [Evliyânın ruhundan] istifâde birkaç şartla bağlıdır ki, bunları herkes yapamaz.

Ravda-i mutahhera, harem-i Mekkeden eftaldir.

Riyâzet çekmek, itidal üzere olmaktan kolaydır.

Riyâzât ve mücâhedât [Nefsin arzularını yapmamak, arzu etmediklerini yapmak], füzûliyyâttan [fuzûlî şeylerden] ictinâb [kaçınmak], zarûriyyât-i mubâha [mubâh olan zarûrî şeyleri] kullanmaktan ibârettir.

Riyâ ve süm'adan [gösterişten] pak olmayıp [kurtulmayıp], Hak teâlâdan başkasından ve lev bil-kavl [söz ile olsa bile] ve zikr-i cemil ile taleb-i ecr [ecr taleb etme] fitnesinden müberra olmıyan [kurtulmayan] amel sahibi, şirk dâiresinden bîrûn olmaz [kurtulmaz] ve muvahhid ve muhlis değildir.
Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri