SAD - S
“Sâ'imin [oruclunun] ağzında, açlık sebebi ile hâsıl olan koku, Allahü teâlâ indinde, miskten daha güzel kokudur.” Hadis-i şerif.
Sâ'im-i Ramazana [Ramazanda oruclu olana] iftâr veren müslümanın günahları magfiret ve Cehennemden âzâd olur.
Sâhib-i hakîkînin [hakîkî sahibin] fermanına itaat ve boyun eğmek lezzetini, haramlardaki lezzetten ziyâde bilmek gerektir. Nîmetleri ihsân eden Allahü teâlânın bir kimseden ve onun işinden râzı olması nîmeti, diğer lezzetlerin tadı ile bir
olmaz.
Sâhib-i Avârif [Avârif kitabının sahibi], sahv ehlinin kâmillerindendir. Kitabında o kadar sekr ile ilgili marifet vardır ki, şerh olunamaz.
Sâhib-i Avârif imam-ı Sühreverdînin, “Limen kâne lehü kalbün, âyetini tefsîri. [Bu sûredeki nasihatler, idrak sahibi kalbi olan içindir. Kaf Sûresi 37.A.]
Sâhib-i Avârif.
Sâhib-i Avârifin [Avârif kitabının sahibinin], vâsıl olan [nihâyete kavuşan] sofînin, Kur'an-ı
kerim okumakta, Mûsâ aleyhisselâma ağaç cihetinden gelen kelâm-ı ilâhî gibi olmasının takrîri.
Sâhib-i şühûd olanlar [şühûd sahibi olanlar], erbâb-ı temkindir. [Temkin ehlidir].
Sâhib-i mükâşefe olanlar, ehl-i telvindir. [Mükâşefe sahibi olanlar telvin ehlidir].
Sâliha hanımlardan birine
akâid beyanı
Sâlih-i vefâ [vefâ sahibi sâlih], hayr ameli işler. Lâkin mâsiyyetten [kötülüklerden] kaçınmak sıddîkların işidir.
Sâlih kimsenin gördüğü rü'yâlar, müjdedir ve istidâdı haber verir. Çok vâki'i olur ki, o istidâdı gösteren rü'yâ zuhûra gelir. Ve ekseriyâ dahî zuhûra gelmez. Cân feda eylemek gerektir ki, iş, sözden işe ve işitmekten ele-avuca gele. [Adını
duymakla kalmıya, ele geçe.]
Sabahat, hüsn-i tafsilidir ki, [yüz güzelliğinin açıklanmasıdır ki], onunla boy güzelliği, yüz güzelliği ve göz güzelliği ve kaş güzelliği diye tabîr olunur. Hâlbuki, melâhat, bir hüsndür ki [görülmiyen
güzellik, bir güzelliktir ki], mânevi ve zevkîdir. Ve tabîr ölçüsünün dışında ve ötesindedir. [Tabîri mümkin değildir.]
Sabah ve akşam rızkı olup, dilenen, Cehennem ateşini çoğaltır. Hadis-i şerif.
Sabah namazını cemaat ile edâ eylemek ki, bir sünnetin yerine getirilmesidir. Bütün sene nâfile namaz kılmaktan bir-kaç mertebe üstündür.
Subbet aleyye, mesâibü lev ennehâ. Subbet alel eyyâmi sırna leyâlehâ.
(Üzerime yağan musîbetler bellidir herkesce, Eğer gündüzlere yağsalardı, hepsi olurdu gece.) Âişe-i Sıddîka,
Resûlullahın vefâtlarında buyurmuşlardır.
Muhammed Sıbgatullah, Muhammed Mâsumun mahdûmzâdeleridir.
Sohbet,
dünya için olup, âhiret düşünülmez ise, dünya için ve âhıret için hüsrândır.
Sâlihlerin sohbetini arayınız.
Sohbet-i fukara ve sulehâ [dervişlerin ve sâlihlerin sohbetine] ve şeriate uygun olan şeylere rağbet edip, şeriatin hilâfına [muhâlif] iş gördükleri mahalden kaçalar.
Sohbetin fazîleti, bütün fazîletlerin ve kemâlâtın üstündedir.
Sohbet-i şeyh [şeyhin sohbeti] mevcut oldukta, zikre ihtiyaç yoktur.
Sohbet-i pîr [pîrin sohbeti] müyesser
olmazsa, kayıtsız [tam bir] muhabbet ile de [uzaktan] feyz alınır. Yalnız bu ikisinin arasında büyük fark vardır.
Sohbet netîcesinde mübtedîye [başlangıcda olana] devamlı olan bereket, evvelâ, hakîkî maksad olan Allahü teâlâya kalbin
teveccühünün devamlılığıdır. Az bir zamanda bu şekilde teveccühün devam etmesi, mâsivâyı unutturur. [Mahlûkları unutmaya kavuşturur.]
Sohbet-i ehlullah [ehlullahın sohbeti], kemâlin ele geçmesi ve sülûk konaklarının geçilmesi için mutlaka
lâzımdır.
Sohbet-i ehlullahın faydaları. [Evliyânın sohbetinin faydaları.]
Sohbet-i îşânın [Onların
sohbetinin] bir saati, kırk günlük mücâhedelerden daha üstündür.
Sohbeti ganîmet bileler.
Sohbet lâzımdır. Çâre
yoktur. Sûret ve râbıta ile iktifâ olunmak [kifâyet etmek] hatâdır.
Sohbetin ve Onlara hizmetin mükâfâtı, Hak teâlâya kavuşmaktır. Diğer amellerin karşılığı, ona yakınlığa ulaştıramaz. Bu işin hakîkatidir ki, nefs-i emmâreyi itmînâna
getirir. Diğer amelleri de sûretten hakîkate getirir.
Sohbet-i mürîdan [müridlerin kendi aralarındaki sohbet], birbirlerinde fânî olmak şartı ile, uzletten daha iyidir.
Sohbet edeceğin kimse ile Allahü teâlânın maıyyeti basar-i basîretine düçar olmalıdır.
Sohbet-i agniyâdan
[Dünyalık toplıyanın sohbetinden] kaçınmak lâzımdır.
Sohbet-i agniyâda terakkî [zenginler ile sohbette dünya menfaati] çok olsa düşünmek lâzımdır ki, hâsıl olan yüksekliklerden netîce nedir. Bazı hizmet zararsız olur. Ammâ, sonra bir hizmet
dahî emrederler ki, tam bir vebâl olur.
Sohbet-i nâ cins [yabancılar ile sohbet]den, tefrîka ehli ile, bid'at ehlinin sohbetinden kaçınalar.
Sohbet-i ehli dünya [dünya ehlinin sohbeti] mevcut iken, hakîkî matlûbun sevdâsının kalbde hâsıl olması, ne büyük nîmettir. Dervişlerin muhabbeti onun eseri ve Onların niyâzı onun beyyine-i vâdıhıdır. [Onun açık delîlidir.]
Sahv-ı hâlis nasip-i avâmdır. [Hâlis sahv avâmın nasibidir.] Her kim ki sahvı tercîh eyleye, murâdı sahvın galebe çalmasıdır. Sahv-ı hâlis [hâlis sahv] değildir ki, o âfettir.
Sahvda, sekrden bir miktar eser kalması tuz gibidir ki, tuz olmaz ise yemeğin tadı olmaz.
Sahv, sekre tercîh
edilir.
Sadr [göğüs], ilim mahallidir, yeridir. Gayb âleminden gelen [ulaşan] her feyz, evvelâ sadra gelir.
Sadaka-i tetavvu'u [nâfile sadakayı] istemek, kazanmaya kudreti olmıyan muhtaç içindir. Muhtaç, nefsine mevt veya maraz isâbetinden havf eden câyı' [ölmekten veya hasta olmaktan korkan aç] veya bedeni örtecek şeye kudreti olmıyan açık kimsedir. Böyle kimse, âciz olmayıp da, kesbine başka birşey mani olursa, bir günlük yiyeceği istemesi câiz olur. [İstediği bir günlük
ola]. Eğer kesbi terk etmeye sebep, nâfile namaz ve oruç ile meşgûliyyet ise, zekât istemek câiz değil ve nâfile sadaka istemek mekruhtur.
Sadakanın sevabı, evvelâ Resûlullahın ve sonra meyyitin ruhuna hediye edilmelidir.
Sırât-ı müstekîme hidâyet demek [doğru yola kavuşmak demek], kulun rızasını kaza ve kadere tâbi etmek demektir.
Sırât-ı müstekîm [doğru yol] ahkâm-ı şer'ıyyedir. Bir düz çizgi gibidir. Bu hattı müstekîmden az bir ayrılık, şeytanların yoludur.
Sırâtın [sırât köprüsünün] Cehennem üzerine konması haktır. Müminler geçip, Cennete giderler.
Sagîre üzere ısrar eylemek kebîredir. [Küçük günaha ısrar, büyük günahtır.]
Sıfât-i ilâhî.
Sıfât-i sübûtiyye sekizdir: Hayat, ilim, kudret, irâdet, semi', basar, kelâm, tekvîn. Bu sıfatlar hâricde mevcûdlardır. Fakat, Allahü teâlânın zâtından ayrı da değillerdir, gayrı da değillerdir.
Sıfât-i ilâhî [Allahü teâlânın sıfatları], ehl-i sünnet indinde, zat-i ilâhî üzerine, nasıl olduğu bilinemez tarzda, hâricde mevcûdlardır.
Sıfâtın zat-i ilâhîden ayrılması, ârifin düşüncesi îtibariyledir. Yoksa işin aslı îtibariyle değildir.
Sıfât ve
ef'âli [Allahü teâlânın sıfatları ve fiilleri] zâtından ayrı değildir. Eğer ayrılık var ise zıllerdedir.
Sıfât-i ilâhî [Allahü teâlânın sıfatları] ne zâtının aynıdır, ne de gayridir.
Sıfât-i ilâhî [Allahü teâlânın sıfatları] hâricde mevcûddur. Bununla berâber, sıfata her ne âid olur ise, zata da âiddir. Ve sıfatlar zatta îtibar edilmektedir. Bu îtibarât-ı zatiyye, şü'ûn-i zatiyye ıtlak olunur.
Sıfât-i ilâhî [Allahü teâlânın sıfatları] ve şu'ûnâtı [şu'ûnları], zat-i teâlâdan hiç ayrı olmayıp, ayrılması yoktur. Fakat, zatın âşıkları için, muhabbet-i zatiyye cihetinden zat-i teâlâ ile berâberlik hâsıl olur ki, o makamda şân ve
îtibardan hiç hâtıra gelmez. Bu muhabbet hâllerinin husûsiyyetlerinden ve şaşılacak şeylerindendir.
Sıfât-i ilâhî [Allahü teâlânın sıfatları], kemâlât-i münderece-i zat-i sübhânehunun tafsîlidir. İcmâl şol mertebedir ki, tafsîl ol
mertebede kâin değildir [yoktur]. Belki mertebe-i tafsîl, mertebe-i icmâlden aşağıdır. Ol celle sultânehu da bu mâna yoktur [düşünülemez]. Ve tafsîl, ayn-ı mertebe-i icmâldedir. Bu marifet aklın ötesindedir.
Sıfât, ef'âl ve zat-i ilâhînin
hakîkatinden, mahlûkların, cehl ve hayretten gayri nasibi yoktur. Gayba îman eylemek lâzımdır. Her ne keşf ve şühûd hâsıl olursa, “Lâ” derken yok etmelidir.
Sıfât-i semaniyye-i hakîkiyye [sekiz hakîkî sıfat], zat-i ilâhî ile mevcutlardır.
Vücûd ile değillerdir ki, vücûdun ve belki vücûbun da, o mertebede yeri yoktur ki, vücûbun ve vücûdun ikisi de îtibarâttandır. Hub [sevgi] ve vücûd îtibarları, âlemin yaratılmasının başlangıcıdırlar. Zîrâ zat-i celle ve şânehu bu îtibar-ı hub ve bu îtibar-ı vücûd mevcut değil iken, âlemden ve yaratılan âlemden müstagni [münezzeh] idi.
Sıfât-i semaniyye-i kâmile [sekiz kâmil sıfat], kadîmlerdir. Ve kemâlât-i zâtiyyenin zılleridirler. Ve o kemâlâtın zâhir olduğu [göründüğü] ve kemâlâta perde, yâni o gizli nûrların perdeleridir.
Sıfâtın birbiriyle mugâyeretleri tahkîkîdir. [Sıfatlar birbirinden başkadır.] Bir sıfatta fenaya kavuşmak, her sıfatta fena bulmak olmaz. İtibarlar böyle değildir. Bir îtibarda fena, hepsinde, hattâ zat-i ilâhîde fenadır.
Sıfât ve esmâ'i ilâhî [Allahü teâlânın sıfatları ve ismleri], zat-i teâlânın zılleri gibidir. Her zıl, âsâr [eserler] ve âyâtta [âyetler, işaretler] dahildir.
Sıfât-i ilâhîde [Allahü teâlânın sıfatlarında] iki îtibar vardır. İtibar-ı evvel oldur ki, fî hadd-i zatihî [hadd-i zatında, aslında] sâbittirler. Âleme münâsebeti olup, mebâdî-i te'ayyünâttırlar. [Başlangıçların te'ayyünâtıdırlar]. Zat-i
teâlâ ve tekaddesten mülfık [ayrı] görünürler. Ve zat-i teâlâya hicâbdırlar [perdedirler]. İtibar-ı sânî [ikinci îtibar] oldur ki, zat-i teâlâ ile kâimlerdir [vardırlar]. Âleme teveccühleri yoktur. Zata hicâb [perde] değildirler. Câmenin [elbisenin] beyazlığı gibidirler.
Sıfâtın zata perde olması, zıllerin zuhûruna mahsûstur. Zîrâ ki, zıllerin zuhûru, ilim mertebesindedir. Ve asl zuhr, makam-ı ayndedir. [Makamın tâ kendisindedir.] Meselâ Zeydin ilimde zuhûru sıfat iledir. [Meydana çıkması, görünmesi sıfat
iledir.] Bu sıfat düşünülünce Zeydin zatına hicâb olur. Zeyd görününce muamele asla karar bulur. Zeydin ilimde sûreti, hâricde mevcut olan Zeyd için zıl idi. Rü'yet makamında, Zeydin sıfatı, perde değildir. [Zeydin sıfatları mani değildir.].
Sıfât-i ilâhî [Allahü teâlânın sıfatları] her ne kadar Zat-i teâlâya perdedir. Ammâ, kemâlât-i zatiyyenin açığa çıkması da, onların vücûduna bağlıdır. Sıfâtın perde olmaları, ayn'ın [aslın] perde olması gibidir ki, görme sebebidir. Bu
görünüş ve açığa çıkış, her zaman zıllîdir. Ammâ çâre yoktur ki, bizim vücûdumuzu zılle bağlı kılmışlardır. Vücûdumuz perde ile örtülmüştür.
Sıfât-i ilâhînin varlıkta durmaları, Allahü teâlânın zatı iledir. Sıfât-i ilâhî, bütün noksan
sıfatlardan tenzîh olması sebebi ile, mümkinâtın sıfatlarına benzemez. Onlarla münâsebeti yoktur. Zîrâ mümkinâtın sıfatları sonradan var olmuştur. Varlıkta durmaları madde iledir. Hâlbuki maddelerin varlıkta durmaları sıfât-ı ilâhî iledir. Mümkinlerin sıfatı kendi nefsleri ile, hay, alîm ve kâdir olmayıp, o kadar var ki, mümkin onların tavassutlarıyle hayatta durur
ve bilir. Sıfât-i ilâhî dahî, zat-i ilâhî gibi hay, alîm ve kâdirlerdir.
Sıfât-i ilâhî [Allahü teâlânın sıfatları] eğerçi mümkinât dâiresinden hâriclerdir, ammâ, zat-i teâlâya ihtiyaçları olduğundan ve onlara tekâbül eden yoklukların
herbiri için, şân olmakla, imkânın sâbit olmasından dışarı [hâriç] değildir. Eğerçi başlangıçları yoktur. Lâkin imkânın delîline ihtiyaçları vardır. Vâcib olmaları, zatın vücûbundan aşağıdırlar. Varlıkları da, zatın vücûdundan aşağıdır.
Sıfât-i ilâhînin tavassutu [vâsıta olması] olmasaydı, hiçbir şey'in hâsıl olması tasavvur olmazdı. Zîrâ ki zat-i teâlânın nûrlarının aydınlatmasında, helâk ve fena ve inhirak [yanmak] ve yok olmaktan gayri eşyanın nasibi yoktur.
Sıfât-i
vâcibî [Allahü teâlânın sıfatları], yokluğun şâibesinden uzaklardır. Zat-i teâlâya muhtaç olduklarından, imkân-ı zatîden müberrâ [Allahü teâlânın zatının imkânlarından uzak] değillerdir. [Zat ile vardırlar].
Sıfât ve ef'âl-i ilâhînin [Allahü
teâlânın sıfatlarının ve fiillerinin] zuhûru [açığa çıkması] için, Allahü teâlâ mahlûkata muhtaç değildir.
Sıfât-i ilâhînin îtibarâtı üzerine tefevvuku [Allahü teâlânın sıfatlarının, îtibarâtı üzerine üstünlüğü] vardır.
Sıfât-i ilâhî şu'ûnât-i ilâhînin zılleridir.
Sıfât-i ilâhînin [Allahü teâlânın sıfatlarının] ilmi, ilm-i
husûlîye münâsibdir. [Mahlûkların ilmine uygundur.].
Sıfât-i ilâhî ile ahlâklanmanın mânası.
Sıfât-i beşerînin
ve imkânın [beşerî sıfâtların ve mümkinâtın] tamamen yok olması, tasavvur edilemez ki, kalb-i hakâyık-ı müstelzimdir. [Yâni hakîkatların değişmesi olur.].
Safâ-yı kalb [kalbin tasfiye bulması], Peygamberlere tâbi olmaya bağlıdır.
Safâ-yı nefs [nefsin safâsı], açlık ile hâsıl olur.
Safâ-yı nefs [nefsin safâsı] dalâlet yoludur.
Sıfât, hakîkatte zatın gayrıdır. [Sıfat başka, zat başkadır.].
Sıfât-ı irâde [irâde sıfâtı], takdîr olunan iki
şeyden birisini seçmektir.
Sıfât-ı ilim [ilim sıfâtı], hayat sıfâtından başka, bütün ismlerin ve sıfatların üstüdür. Ve bütün sıfatların hepsini kendinde toplamıştır.
Sıffîn vak'ası, hilâfet için değil, kâtillere kısâs yapılması için idi. “Gazâlî”
Samed [bir olmak,
benzersizlik], birliğe işarettir ki, sıfât-i ef'âl ve sâir sıfât-i sübûtiyyeden ve şu'ûn ve îtibarât-i zâtiyeden, bütün bunların vasfların mâlik olma mertebesidir.
Sınâ'âtın tekmîli, telâhuk-ı efkâr iledir. [Sanatların tamamlanması,
fikirlerin birbirine ilâve edilmesi iledir.]
Sanemleri [putları, heykelleri], kâfirler, şefaat vesîlesi kabûl ederler.
Savt-ı hasen [güzel ses] ile Kur'an-ı kerim ve kasîdeler, na't ve menkıbeler okumakta sıkıntı yoktur. Yasak olan, Kur'an-ı kerimin harflerini bozarak okumak, [müzik makamlarına uyuyorum diyerek] ve şarkı gibi (ilhân ile) okumaktır ki, şiirde
dahî mubah değildir. Kasîdelerde bu şartlara riâyet lâzım değildir.
Sûretten hakîkate ve sözden mânaya geçeler.
Sûret-i pîr [pîrin sûreti] hakîkatte pîrin aynı değildir. Ve pîre olan ihtiyacı gidermez. Pîrde şeyler vardır ki, anın sûretinde yoktur.
Suveri ilmiyyeyi [ilimdeki sûretleri], başkası ile mevcut olan sıfatlar gibi tasavvur eylemeyeler. Bu ilâhî ilmin sûretleri, maddelerin aslı ve belki mebâdi-i te'ayyünleridir. İlmî sûretler sâbite olup, ilim sıfatı ile kâimlerdir. İlmde
sâbit ve hâricî olan hiçbirşey bunlarda yoktur. Belki, ilmî ve hâricî varlık onlara, ârdır ki, mümkinâtın sıfatlarından ve hâdiselerin ismlerindendir.
Suver-i misâliye keşfi [Keşf edilen misâlî sûretler] ve bunlarla konuşma hoştur ve ilmî
müjdelerdir ammâ, hakîkî matlûb ile işleri yoktur. Ve çünki, bâtınî nisbeti bozmaz. Havf yoktur.
Sûrî âlâm [ortaya çıkan elemler] mânevi terakkîlere vesîledir.
Sofiyyenin sekr ve muhabbet istilâsından dolayı sözleri câizdir.
Sofiyye vahdet-i vücûda, ulemâ kesret-i vücûda
kâildir [kabûl eder]. Ayrılık sözlerdedir.
Sofiyye-i kiram, matlûbu insan kendisinde idrâk eder demişlerdir. Enfüsün dışında [nefslerin dışında] söz konuşmamışlardır. İdrâkın hakîkati ise, enfüsün dışındadır ki, enfüs o muameleye nisbetle
âfâk hükmündedir. Âfâk ve enfüs vehmin cevelan ettiği yerdir. [Onun sahâsı içindedir.].
Sôfî, sûrette halk ile berâber olup, hakîkatte halktan uzak, ayrıdır.
Savm [oruç] benim içindir ve onun karşılığını ben veririm diye, Hak teâlâ buyurur. “Hadis-i şerif.”
Savm [oruç],
Cehennem ateşinden siperdir. “Hadis-i şerif.”
Suyun yaratılması, göklerin ve yerin yaratılmasından evveldir.
Sayd-ı hestî, bî dâm-ı nistî mutasavver ve sûret pezîr değildir. [Varlık avı, yokluk tuzağı olmadan tasavvur edilemez ve zuhûr etmez.] [İnsan kendini yok bilmedikçe, Allahü teâlâya kavuşamaz].
Sıkıntılı zamanlarda “Lâ havle” ile ve
“Muavvizeteyn” ile def' edeler [bunları okuyalar].
Zıddeyn [iki zıd] aynı zaman ve aynı mekânda bir arada bulunamaz. Ammâ, iki zıddın, birinin diğerinde bulunması ve birinin diğeri ile buluşması, imkânsız değildir.
Zarar ihtimali ile çok menfaat terk edilir.
Zarûretler, mahzûrları [haramlığı] ortadan kaldırır, mubah kılar.
Da'yedeke alâ füâdike fe innel kalbe yeskünül lil helâli. [Elini kalbinin üzerine koy! Helâl için muhakkak kalb sâkin olur.]
Dalâlet erdında [kâfir ülkesinde] bir kimseyi irşâd eylemek sadakadır.
| Anasayfaya dön | Kapak Sayfası |
| Sadakat.Net © İslami web hizmetleri | |