SİN - S
Sâbikûn, tamam Enbiyâ olup, eshâbı ve hakîkî vârisleri de dahildir.
Sârıkların [hırsızların] büyüğü, namazından çalandır. Yâni namazın rükû' ve sücûdunu tamam eylemiyendir. Hadis-i şerif.
Sâlike iki şey lâzımdır.Muhabbet-i şeyh ve devam-ı zikir. [Hocasını sevmek ve devamlı zikretmek.]
Sâlike lâzım
olan, devam-ı zül [devamlı alçalma] ve iftikâr [alçak gönüllülük] ve inkisâr [kırıklık] ve tedarru' [kendini alçaltma, yalvarma] ve ilticâ' [sığınma] ve kulluk vazîfelerini yapıcı, şeriatin hudûdunu muhâfaza edici ve sünnet-i seniyyeye mütâbe'at [uyucu], hayrlı işlerde niyyeti düzeltici, kalbini [bâtınını] temizleyici ve zâhiri teslim ve ayblarını ve günahlarını
görücü ve Allahü teâlânın intikâmından korkucu ve titrer olmaktır. Ve işlerine ve niyyetine dikkat etmesi ve ahvâl ve mevâcîde güvenmemesi lâzımdır. Dîni kuvvetlendirmesine ve şeriati yaymasına ve insanları Allahü teâlâya dâvet etmesine itimat edip, bunlara güvenmemeli ki, bunlar kâfir ve fâcirlerden de zuhûr eder.
Sâlik kendini, uyuz köpekten üstün bilirse, bu büyüklerin kemâlâtından mahrumdur.
Sâlikin, murâdını taleb
eylemesi [kendi murâdını istemesi] Hakkın murâdını red etmesi demektir.
Sâlik, istek ve arzularından kurtulup, Hakkın irâdesiyle hareket edince [teslim olunca], meşîhat makamına yakışır. Bu hâl ise, vilâyetin birinci (ilk) kemâlidir.
Sâlik, hâllerini ve rü'yâlarını üç gün içinde şeyhine arz eylemese, Kübreviyye tarîkatinin büyükleri tâzîr buyururlar.
Sâlik [tesavvuf yolcusu] evvelâ kendi kulluğunu izhâr edip ve nefsine kulluk etmekten ve hevâsına tapmaktan ve hayâlindeki putları Mevlâya ortak koşmaktan [kendi başına hareket etmekten] halâs bulmak zarûrî olarak lâzımdır.
Sâlik kendi isteklerinden kurtulmadıkça ve kalbinde Hak sübhânehüden gayri hiçbir maksûdu kalmayıp, eşyaya te'alluk eden [bağlanan] ilmi ve sevgisi kopmadıkça, yükseklere [Allahü teâlâya, o yüce makama] yol bulamaz.
Sâlik-i müsteide [istidâd sahibi bir sâlike] daha tarîkati ilk öğrendiği günde, kalbin fenasından nişân ayân oldu. [Fena makamından işaret görünür.]
Sâlik-i reşîd [doğru yolu tutan sâlik] zikir ve fikre devam edip, ikbâl ve teveccühün devamına [mesûd, saadetli olmanın ve doğru yolda bulunmanın devamlı olmasına], zıd olanlardan yüz çevirip ve ezelî inayet tâlibin hâline şâmil oldukta,
tedrîcen onun kalbini sultan-ı zikir istilâ eder. Bir hâl üzere ki kalbin zikri devamlı olur. [Devam eder]. Zâhirin gafleti kalbe sirâyet eylemez. Zâhir [dış, beden] ne ile meşgûl olursa, gerek gâib olsun, gerek hazır olsun ve gerek uyanık olsun ve uykuda olsun, bâtın dâimâ zikir ve huzurda olur.
Sâlikte hâsıl olan ahvâl [hâller] pîr ahvâlinin aynıdır ki, mir'ât-i istidâdında [onun istidâd aynasında] zuhûr eylemiştir.
Sâlik-i bî çâre [bîçâre tesavvuf yolcusu], çünki süflî âleme tutulmuştur. Ulvî âlem ile münâsebeti yoktur. İki taraflı bir tavassut ediciye [aracıya] muhtaçdır ki, sâlikin o aracı olan şeyh ile münâsebeti ne kadar çok olursa, onun kalbinden
o kadar çok feyz alır.
Sâlik, yüksek gayretli olmak gerektir. [Çok yüksekleri istemelidir.] Ve hiç hâsıl olan hâle baş eğmeyip [dönüp, bakmayıp], ötelerin ötesini istemelidir. İşte böyle bir himmetin hâsıl olması, kendisinin bağlı olduğu
şeyhinin teveccühüne bağlıdır. Ve onun teveccühü, kendisine uyan müridin ihlâsı ve muhabbeti miktârıncadır.
Sâlike her nereden bir nisbet [feyz, hâl] erişirse [gelirse], kendi pîrinden bile. Kıble-i teveccüh perâkende ve perîşân olmaya.
Sâlike bir zulmet ve sıkıntı gelince, onun ilâcı cenâb-ı Hakka ilticâ [sığınma] ve tedarru' [yalvarma] ve niyâz ve şikesteliktir [kırıklıktır]. Kendi mürebbîsine [yetiştiricisine] teveccühü tâmdır ki, bu devletin husûline [bu nîmetim ele
geçmesine] sebep olur.
Sâliklere yolda hâsıl olan hâller, mevâcid ve bilgiler ve marifetler asl maksaddan değildir. [Özenilecek şey değildirler]. Belki evhâm ve hayâldirler ki, tarîkat yolcuları onunla terbiye olunurlar. Cümlesinden geçip,
sülûk ve cezbe makamının nihâyeti olan, rıza makamına varmak gerektir. Tarîkatin maksadı ve gayesi, rıza makamında hâsıl olan ihlâsı ele geçirmektir.
Sâlikler, bu yolun başında da, sonunda da, hâllerin telvîninden [envâından] kurtulamaz.
Telvînler kalbde ise, sâlik [erbâb-ı kulûb]dan olur. Bunlara (ibnül vakit) de denir. Eğer kalb telvînden kurtulmuş, temkîn makamına yetişmiş ise, hâller, artık nefse gelir. Nefis de temkîne ulaşmış ise, kalıba [bedene] gelir.
Sâlik, beşerî
kirlerden bâtın aynasını temizleyip ve mâ-sivâdan yüz çevirdikte fena hâsıl olur. Ve ilâhî ismler kendisinde tecellî etmekle, her bir ism ile bekâya ve hakîkata kavuşur.
Sâlik, her ne kadar yükselirse de ve yakınlık elde etse ve fena ve
bekâ ile müşerref olsa, zat ve sıfât-ı ilâhîde ortaklık hâsıl olmaz. Çünki, kulluk gücünün dışına çıkamaz.
Sâlik kendini yok bilir. Ve kavuşulanları asldan bilmeyip, asla sipâriş eylemezse, adem denir ki, fena-yı cezbedir. Ve ondan rücû
mümkindir. Lâkin fena-yı hakîkî ona muhâliftir ki, dönüşten emîndir.
Sâlikin işi, taş gibi katı ve gücsüz olmak, kabz [darlık] vâsıtasiyle yâhut zelle, [hatâ] işlemekle ve beşerî sıfatların galebesi cihetiyle bâtına zulmet hâsıl
olmasıyledir. Böyle vaktte tevbe ve istigfâr lâzımdır.
Sâlikin yükselmekten mahrum kalması, yâ sudûr-ı zelle [zellenin hâsıl olması] veya irtikâb-ı me'âsîdir ki [günah işlemesi sebebi iledir ki], ilâcı tevbe ve inâbet ve pîrin teveccühü
ile olur. Veyahud şevk ve talebin azalmasıdır. Onun ilâcı dahî, pîrin teveccühüdür ki, Onun bereketiyle hem şevk ve taleb ve hem yükselme meydana gelir. Veya yüksek isti'dâdının olmayışıdır. Onun dahî ilâcı, yüksek isti'dâttan hissedâr olan pîr ile sohbet ve Ona tam muhabbet ve pîrin teveccühü ve muhabbeti iledir. Onun bereketi ile kendi isti'dâdından yüksekliğe
terakkî edip ve muhabbet cezbesiyle pîrin gizli hâllerini [üstünlüklerini] cezb eder ki, bu seyr geçicidir. Tabî'î değildir. Veyahud îtikatta bozukluk vardır ki, ilâcı yoktur [ilâc kabûl etmez]. Îtikattaki gevşeklik, öyle bir geçid vermez engeldir ki, onun yolunu kesmiştir. Îtikat tâm ve şeyhde fânî olmadıkca terakkî mümkin değildir. Ve dâimâ sıkıntıda kalmaya
mahkûmdur.
Sâliklerin isti'dâdları çeşidli olup, tasarruf sahibi pîr, bir sâliki, isti'dâdından yukarı mertebelere ulaştırmaya kâdirdir. Ammâ, sâlikin isti'dâdına münâsib olan yüksek mertebelere ulaştırmaya kâdirdir. Yoksa isti'dâdına zıd
olan mertebelere yükseltmeye kâdir değildir.
Sâlik, Muhammed-ül-meşreb olmadığı takdîrde, Muhammed-ül-meşreb olan şeyhinin, sohbetinin câzibesi ve teveccühü sebebi ile, vilâyet-i Muhammediyyenin kemâlâtına ulaşır. O vilâyetin ona mahsûs
olan hâlleri ile şereflenir. Lâkin, ona Muhammed-ül-meşreb demek veyahud vilâyet-i Muhammedî sahibi demek mümkin değildir. Zîrâ bu kemâl onda yoktur ve uzaktır. Zatî ve tabî'î değildir. Onun vilâyeti, ayağı altında bulunduğu Nebînin vilâyetidir.
Sâlikin, aslı, esmâ'i ilâhîden [ilâhî ismlerden] bir ismdir. Ve sâlik onun zıllıdir.
Sâlikin aslıl üsûlü (asıl
aslı), îtibarât-ı ilâhîdir. [Allahü teâlânın ihsânı iledir.]
Sâlike feyzlerin gelmesi, Hayrülbeşerin vâsıtası ve onun perdesi [vâsıtası] iledir. Hakîkî sâlik, tâm tâbi olmak sebebi ile ve belki sâdece fadl ile hakîkat-i Muhammedî ile ittihâd
ettikte [birleştikte] vâsıta ortadan kalkar. Çünki, vâsıta başka olmaktadır. İttihâd [birleşme] olan mahalde muamele şirket üzeredir.
Sâlik seyrinin derecesini hayâlde canlandırdığı şekilde anlar. [Hayâline gelenler ile anlar.]
Sâlik yolun başında iken zevkler ve değişik hâller ve çeşidli sırlar ve marifetlerin beyanı kâindir. [Bunlar hâsıl olur. Bunların merkezidir.] Yolun tamamlanmasından sonra, yüksek derecelere ulaştıkta, cehl ve acz ve dilin tutulması hâsıl
olur.
Sâlik, sülûk menzillerini geçtikten sonra, mebde-i te'ayyünü olan isme ulaşır ve o ismde fânî olur.
Sâlikin mebde-i te'ayyünü olan ism, sâlikin idrâkini istilâ edip, sâlik kendi varlığını onun yanında örtülü olarak ve kendini yok bulur. O ismde fânî olup, vücûdu ve kemâlât-ı vücûdu ondan bilip ve ona tâbi oldukta, mutlak fenaya ulaşır.
Sâlik, esmâ [ismler] ve sıfât ve kendi mebde-i te'ayyününde seyr eyledikte, aslda ve aslın aslında seyr sahibidir. Ve muamelesi ondan yükseklere terakkî eyledikte, bu ismle tesmiye olunmaz. [Bu isme bağlı değildir.] Aslları dahî zıller [gölgeler] gibi yolda [yolculukta] geçer. Bil cümle esmâ ve îtibarat [esmâ ve îtibarâtın tamamı] bu makamdan hâricdir. Ve kelâm-ı
mecîd [Allahü teâlânın kelâmı] bu yüksek makamda dahil olduğu için, çâresiz bu hâl tilâvet ile kuvvetlenir. [Kur'an-ı kerim okumakla kuvvetlenir.]
Sâlik, kendi sıfat ve kemâlâtını Hak teâlânın sıfât ve kemâlâtı görmek, tecellî-i
sıfattandır. Kemâl-i tecellî oldur ki, bu zıllerin kendi aslına ve ademin dahî adem-i mutlaka [yokluğun dahî mutlak yokluğa] döndüğünü anlayıp, kendini sıfâttan ayrı [uzak] bula ve kendini yokluk sahrâsına atmış ola.
Sâlikin mebde-i
te'ayyünü olan isme erişmesi ve onda fenanın ele geçmesi, insanın kemâl mertebesi değildir. Nitekim, vilâyet bu fenaya bağlıdır. Lâkin bu kavuşmada çok mertebeler vardır. Ve bu ismin o kadar zılleri vardır ki, sâlik her bir zılle vâsıl olduğu zamanda, o zıl sâlike asl unvânı [ismi] ile görünüp, sâliki o noktaya kavuşturur. Hangi sâhib-i devlettir ki, asla vâsıl ola.
[Asla vâsıl olan, devlet sahibidir.] Bu makam, sâliklerin muradlarına nâil olamadıkları ve ayaklarının kaydığı makamdır.
Sâlikin mebde-i te'ayyünü şu'ûn mertebesinden ise, ayn-ı sâbiteye kavuşma ve onda fenadan sonra, ayn ve eser zevâl
bulur. Zîrâ şu'ûnun âlem ile hiç münâsebeti yoktur. Zîrâ, âlem zıll-ı sıfâttır. Zıll-ı şu'ûn değildir. [Sıfâtın zıllıdir, şu'ûnun zıllı değildir.] Şimdi bir şânda fena, onun mutlak fenasını müstelzim [lâzım gelen] ve ayn ve eserini izâle eder. [Ortadan kaldırır.] Eğer ayn-ı sâbite-i sâlik, makam-ı sıfâttan ise, ona fenanın erişmesi, vücûd-i sâliki umumî olarak mahv
edici olmaz. Ve eserini ortadan kaldırmaz.
Sâliklerin kemâli başka-başka olup, kalbin selâmeti, ruhun kurtuluşu, sırrın şühûdü, hafînin hayreti ve ahfânın birleşmesinden bir veya birkaçı veya hepsi ile olur. Ve ismi geçen mertebelerin
birisinde kemâl hâsıl olduktan sonra, yâ geri inilir veya o makamda kalınır. Birincileri, tekmil ve irşâd ve dâvet için Haktan halka rücû' makamı ve ikincisi kendini gayb etme ve insanlardan uzlet [uzaklaşma] makamıdır.
Sâlikte kemâl
husûlü [kemâlin hâsıl olması] dört derece üzeredir. Birinci derece, imkân derecelerini kat' edip, kendi mebde-i te'ayyünü olan isme kavuşmaktır ki, fenanın hâsıl olması buna bağlıdır. İkinci derece, o ismde seyr edip, kemâlâti ile mütehakkîk olmaktır ki [kemâlâtı ile tahakkuk etmektir ki], bekâyı tahsil eder. Üçüncü derece, ismin sonuna ulaşıp,ism ile bekâ
bulmaktır. Bu üç derece, seyr-i ilallah ve fillaha bağlıdır ki, kemâlât-ı urûcdur. [Yükselişin kemâlidir.]. Dördüncü derece, inişe bağlıdır ki, seyr-i anillahi billahdır. Ve seyr-i-fil-eşyadır.
Sâlik, mahviyyet ve istihlâk zamanında [gark
olma, kendini gayb etme zamanında] kendi te'ayyün–i imkânîsini vücûd-i hakkânî ile açığa çıkarıp ve ahlâkı, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanma olur.
Sâlikin terakkî ve urûcu asâlet ve zıllıyet alâkası olan makamlardadır. Bu alâka tamam
oldukta [kesildikte], terakkî düşünülemez. Mebde-i zâttan sâlikin nasibi olmaz. Mümkinde zâttan bakîye yoktur ki, zâttan hissedâr ola.
Sâlik, terakkî zamanında mebde-i te'ayyün olan ismin zıllerinden bir zıl ile, hakîkatlenir. [Mütehakkık
olur.] Daha yukarıya başlayınca, daha üst zıl ile ki, evvelkinin aslıdır. Mütahakkık olur. [Hakîkatlenir.] Ve kezâ, ikinci asldan üçüncü asla ve üçüncü asldan dördüncüye, Allahü teâlânın dilediği kadar bekâ bulur. Hangi devlet sahibidir ki, zıller mertebesinin tamamından geçip, ismin aslına kavuşur.
Sâlikin muamelesi [faaliyeti], zıller mertebesinden ve asl mertebesinden daha yukarı ilerleyince, aslı dahî zıl gibi geçip, yüksek dereceleri ve ayırd edememe sebebi ile o işin netîcesi acze ve cehâlete ulaşıp, kelime–i tayyibeye bağlı olan
faaliyet sonuna gelmiş olur. Ve bu kelime-i mubârekenin tekrarı, o makamda netîce vermez. Ve o makamda terakkî [yükselme] derece-derece, Kur'an-ı kerim okumak ve namaz ile olur.
Sâlik marifetini tamamlayıp, urûc ve nüzûl [yükselme ve iniş]
makamlarını mufassal bir şekilde kat'ettikten sonra, sırf yokluk makamına inerek, orada Allahü teâlânın zâtınının aynası olur. İsmlerin kemâlâtının hepsi, onda zuhûr bulur. İlm mertebesinde her ne kadar anlatılanlar zuhûr bulmuş ise de, hâric mertebesinde, âyine ol âriftir ki, hâricde bütün kemâlât müşâhede olunur.
Sâlik-i kâmil [kâmil olan tesavvuf yolcusu], Allahü teâlânın zâtına ayna olunca, sıfât ve şu'ûndan onda hiç görünmez [rü'yet edilmez].
Sâlik, Allahü sübhânehunun inayeti ile, Hz. Hakka urûc etse [yükselse], hâlis yokluk makamına iniş de çok olur. Lâkin, urûc vaktinde [yükselme vaktinde] o makam kendini yok [helâk olmuş] makamıdır ki cehl lâzımdır. Sahva nüzûlde [inişte]
makam-ı ilim ve marifettir. Bu iniş makamında, zıl makamının bulaşıklıklarından ayrılmış [uzaklaşmış] ve şu'ûn ve Allahü teâlânın zatına âid îtibarâttan kurtulmuş, sırf Allahü teâlânın tecellîsi ile müşerref olur. Ve bu tecellîden önce hâsıl olan her tecellîyi, ârif her ne kadar esmâ ve sıfât ve şu'ûnât ve îtibarât düşünmeksizin olduğunu bilir ve tecellî-i zati
sayarsa da, zıllerin, ismlerin, sıfât, şu'ûn ve îtibarâttan bir perde arkasındadır.
Sâlik, emâneti ehline sipâriş eder [ısmarlar]. Yâni, âriyeti [emâneti] olan kemâlâtı, sâhib-i kemâlâta [kemâlât sahibine] havâle edip, o kemâlâtın aynası
olan [göründüğü olan] adem-i mukayyedi, adem-i mutlaka [hiçbir bağlılığı olmıyan yokluğu mutlak yokluğa] sipâriş ederse, onu cenâb-ı aktese [Allahü teâlâya] yol bulmaya lâyık hâle getirip, bekâ-billâh ile ve ikinci derecede olan tecellî-i zat ile müşerref ederler. Madem ki, yokluk lekesi ile lekelidir. O hazretin yakınlığına lâyık değildir. Bu aks yolu ile müşâhede
ve emânet dahî vehmdeki bir îtibardır ve ilimdeki değişikliktir ki, hakîkaten hiçbir vakit kemâl o hazretten ayrılmamış ve yokluk dahî hakîkatte, mutlak yokluktan ayrılmamıştır.
Sâlikin muamelesi [işi] üsûlden bâlâya [asllardan yukarıya]
revâne olup [ilerleyip] ve anlama kalmayınca, terakkî [yükselme] o makamda Kur'an-ı kerim okumak ve namaz iledir. (Ehl-ül-Kur'an Ehlullah) hadisinden murâd, bu cemaat olmak mümkindir ki, bunlar, hakîkat-i fena ve bekâya mazhar olmuştur [kavuşmuştur]. Bu dereceden evvel vâki' olan tilâvet, ebrârın amelidir. Ve o makamda kelime-i tayyibenin tekrarı faydalıdır ve
terakkî sağlar. Çünki, bu kelime-i mubârekenin bereketi ile bâtının temizlenmesi hâsıl olmuştur ve Kur'an-ı kerim okumakta mahâret kazandıkta, [Kur'an-ı kerimi temizler tutar] bu mânaya işarettir.
Sâlikin cezbesi, sülûkundan önce ise,
sülûk onun cezbesi esnâsında hâsıl olur. Seyr-i enfüsînin esnâsında [zımnında] seyr-i âfâkî hâsıl olur. Zîrâ, cezbe seyr-i enfüsîden, sülûk seyr-i âfâkîden ibârettir.
Sâlik-i meczûb, yâni cezbesi sülûke tekaddüm etmemiş [önce sülûk yapmış,
sonra cezbelenmiş] olan pîrler de, nâkısları fena ve bekâya ulaştırırlar.
Sâlikin kâbiliyyeti miktârınca, hangi Nebîye münâsib olursa, Onun vilâyetini bulur [alır].
Sâlikte olan muhabbet, onun muhabbetinden bir kıvılcım ve eğer şevk ise, onun şevkından bir kıvılcımdır. Teferru'âtta olan zuhûrat, asldan alınmıştır. Hiç birşey kendi müstekıl değildir.
Sü'âl [dilenmek] haram ve kötüdür. Lâkin zarûret ve acz zamanında mubah olur. Eğer iş ölümle alâkalı ise, dilenmek helâl, belki azîmet, belki vâcib olur. Ölü eti ve hınzır eti gibidir.
Sü'âl [dilenmek] ölüme düşen için veya avret mahallini örtecek gücü olmıyana ve çalışma gücü olmıyana mubahtır. Ölü eti şartları gibidir.
Sü'âl [dilenmek] bir ejderin [yılanın] ağzına elini sokup, bir şey almak ve çıkarmaktır, “hadisi”.
Sübhânî ve
enel-Hak gibi ekâbir kelâmları [büyüklerin sözleri] Îşânın [onların] orta hâllerine haml olunmak [yolda iken, ilerleme zamanındaki hâllerine âid olduğunu anlamalıdır ki] ve onların kemâlleri bu sözlerinden sonradır diye tabîr lâzımdır.
“Sübhânallahi ve bi hamdihî”, Cenâb-ı Hakkı şirk ve nakstan tenzîh ve nîmetlerine Şükretmektir. Hergün ve gece yüz kere okumalıdır.
“Sabekat rahmetî alâ gadabî” (Rahmetim gadabımı aşmıştır) Hadis-i kudsîsindeki gadaptan murâd,
müminlerin günahkârlarına karşı olan gadap sıfatımı aşmıştır, demektir. Müşriklere karşı olan zâtın gadabını aşar demek değildir.
Sultana secde etmek câiz ise de, terk etmelidir.
Secdeye diz ve el koydukta, önce sağını koyalar.
“Secde, Hudâdan gayriye câiz olsaydı, zevcine secdeyi, zevceye
emrederdim.” Hadis-i şerif.
Seherlerde ağlamağı ve istigfârı ganîmet bilip, en mühim iş kabûl edeler. [İşlerin büyüklerinden kabûl edeler.]
Seherde uyanıklığı mümkin olduğu kadar elden bırakmayınız. Ve o vaktte namazı, istigfârı ve hüngür-hüngür ağlamağı ganîmet biliniz.
Sihir, müslümandan vücûda gelmez. [Müslüman sihir yapmaz.] Îman ondan ayrıldığı zaman sihir tehakkuk eder.
Sihir, kat'î haramdır. Ve sihir yapan küfürde kuvvetlidir. Sihir yapıcılıktan şedîd küfür yoktur.
Ser çeşme birdir. [Kaynak birdir.]
Sirâyet-i maraz [hastalığın geçişi] muhakkak değildir.
Saadet-i ebedîye [ebedî saadet] ve sonsuz kurtuluş,
Enbiyâya uymaya bağlıdır.
Saadet, ömrü uzun ve ameli de çok olan kimsenindir.
Saadet-i mânevi [mânevi saadet]
kalbin Haktan gayriden [mahlûka bağlılıktan] halâs olmasıdır [kurtulmasıdır].
Saadetin sermâyesi, sünnete [şeriate] tâbi olmaktır.
Saadet-i insan [insanın saadeti] ve felâh ve halâsı tamamen Allahü teâlânın zikrindedir.
Sefer der vatan, seyr-i
enfüsîdir ki, ona cezbe de derler. Bu büyüklerin başlangıcda muameleleri, bu seyrdedir. [Bu yolculuktan başlarlar].
Sekrin çokluğu ve muhabbetin aşırılığı, sâlikin basîreti gözünden temyîzi ref' edip [hakîkati ayırıp] mümkini vâcibi teâlâ
gibi gösterir. Fakat bu iş sâlikin şühûdundadır. Ve hakîkatte böyle değildir.
Sekrden sahva [serhoşluktan ayıklığa] ve cem'den fark-ı ba'del-cem'a [bir görmekten, ayrı görmeye] ve küfürden îmana geleler ki, kemâl budur.
Sekr, fena hâli ve şu'ûrsuzluk hâlidir. Hub ve sencidedir. [Güzel ve ölçülüdür]. Lâkin o hâlde kalmak, beğenilmiş değildir.
Sekrden önce olan sahv [uyanıklık] avâmın hâli olup, sekrden sonra olan sahv, seçilmişlerin [büyüklerin] makamıdır.
Sekr ve sâlikin kendinden geçmesi, her ne kadar muhabbet yolu ise de, namazı bozulur.
Sekr, tesavvuf yolunda
olur. Nihâyetin nihâyetine kavuşmak hep uyanıklık hâlindedir.
Sekr sahibi Mâzurdur. Fakat, sekr bilgilerini [hâllerini] taklîd etmek iyi değildir.
Sekr ehli, olgunluğu [kemâli] şühûd ve müşâhedeye bağlı bilip, tecellîler ile kanaat etmiş ve lezzet bulmuş, tevhîd ve ittihâda kapılmışlardır. Bu cemaat her ne kadar imkân perdesinden ve zulmânî perdelerden uzaklaşmışlarsa da, lâkin nûrânî
perdelerde ve vücûbî perdelerde kalmışlardır. Ve ondan kurtulamamışlardır. Ve onun görünmesini Hak teâlânın görünmesi ve tecellîsi bilmişlerdir. Ve tecellî-i zat berkî'dir. [Bir an tecellîdir]. Yâni berk-ı hâtıf gibidir. [Şimşek gibi göz kamaştırır.] Ve tekrar mestûr olur [örtülür] derler. Hâlbuki, bundan ötedeki mertebelere ulaşan büyükler, tevhîd [birlik] ve
ittihâdı, pesmânde-i râh kılıp [birleşmeyi geride bırakmış olup], tecellîlerden ve zuhûrlardan çok yükseklere ulaşmışlar, şühûd ve müşâhedeye iltifât etmeyip, perdelerden tamamen kurtulmuşlar ve yakînen bilmişlerdir ki, bu şühûd, Hak sübhânehunun şühûdu değil ve bu tecellî, Hak teâlânın zatının tecellîsi değildir. Belki sıfatlarından bir sıfatın ve kemâlâtından bir
kemâlin zuhûrudur ki, bunlar zat-i teâlâya hicâbdır [perdedir] ve Allahü teâlânın zatını taleb eden, sıfat ve kemâlâtın şühûdî ile kanaat etmez ve kâfî bulmaz, rahatlamaz.
Son nefesin selâmeti için fâtiha okumayı unutmayalar.
Selâmet-i kalb ki [kalbin selâmeti ki] bu yolun ilk şartıdır. O vaktte mâsivânın sevgisi ve unutulması [kalbden atılması] gerçekleşir.
Selâmı, insanlara güleryüz ile vermek, sadakadan addedilmiştir, hadisi.
Silsile-i îcâd [yaratılış zenciri]
Resûlullaha bağlı ve Rubûbiyyetin açığa çıkması, Ona bağlıdır.
Silsiletüz-zeheb kitabında Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, vahdet-i vücûdu zem ediyor. Kendisi ise, vahdet-i vücûd muhakkîklerindendir [ehlindendir].
Sultan-ı vakte [vaktin sultanına] nasihatlar ve nîmetim şükrünü edâ etmek hakkında mektûb.
Sultan ruh gibidir.
Diğer insanlar, cesed gibidir. Sultanın ıslâhına çalışmak lâzımdır ki, zamanın durumuna göre, islâmiyeti yaymalı, anlatmalıdır. Mübâlega ve zorlama da hoştur. Ammâ, ziyâde mübâlega olunmıya [haddi aşmaya].
Sultan-ı vakte [vaktin sultanına],
fena-yı kalb ve fena-yı nefsî ve bazı faydalar ve marifetler beyan eden mektûblar.
Sultan-ı vaktin [vaktin sultanının] dindâr oldukları beyan olunmuş, bu hâle Şükredilmiştir. Sultanlar arasında bu nev'ini bulmak anka kuşu hükmündedir.
Ümittir ki, yakında [kısa zamanda] kalbin fenası ile şerefleneler ki, vilâyet derecelerinin ilkidir. Bu mânayı onların hakkında karîb-ül husûl (onların bu dereceye ulaşacağını yakın) buluyorum.
Sülûk, seyr-i ilallah ve seyr-i âfâkî aynı
mânayadır.
Sülûk, seyr-i âfâkîden ibârettir. Cezbe, seyr-i enfüsîdir.
Sülûk, şeriate uymaktan, tevbe, zühd ve
gayrıdan ibârettir.
Sülûk, tarîkatın levâzımındandır. [Lüzûmlu şeylerindendir.]
Sülûk, cânib-i tâlibdendir. [Sülûku
tâlib yapar]. Yâni yola gitmektir. Lâkin, cezbe, cânib-i matlûbdandır. [Çekilmek, Allahü teâlâdandır]. Yâni yola götürmek olur. Gitmek ile götürülmek arasında büyük fark vardır.
Sülûkta inâbet [teslim olmak] tâlib tarafındandır. Vâsıta
elbette lâzımdır. Başka çâre yoktur.
Sülûk, toplu bilgiyi yaymak ve delîl ile anlaşılanı kalb ile anlamaktır. Şâh-ı Nakşibend.
Sofiyyenin yolunda sülûk lâzımdır ki, Allahü teâlâyı tanımak müyesser hâsıl ola. [Ele geçe.] Ve nefsin hevâsından kurtulmak hâsıl ola. Her kime bu marifet hâsıl ise, “Ona müjdeler olsun, onun için ne mutlu” kendi yaratılışından maksad ne ise
onu yerine getirmiş, insânî kemâlâta ulaşmıştır.
Sofiyyenin yolunda sülûk ve muhabbet-i zâtiyyeye kavuşmak, Habîb-i Rabbil âlemîne tâbi olmadan, hâsıl olmaz.
Sülûkte bazı mübtedi'lerin gevşekliği ve ilâcı.
Sülûk ve diğer bir tabîrle seyr-i ilallah, son noktaya ulaşıp,
mâsivâdan kurtulunca, fena hâsıl olup, seyr-i fillaha başlamak olur ki, buna cezbe derler.
Sülûkun nihâyeti, seyr-i ilallahdır ki, fena-ı mutlak tabîr olunmuştur. Ondan sonra, makam-ı cezbeye dönmektir ki, seyr-i fillah ve bekâbillah tabîr
eylemişlerdir.
Sülûk, ismlerin ve sıfatların tafsîlinde terakkî [yükselmek] ise, merâtib-i vüsûl nihâyet pezîr değildir. [Vüsûl mertebelerinin nihâyeti yoktur.] Eğer kat'-ı merâtib-i esmâ ve sıfat icmâlen vâki' ise, menâzil-i vüsûl inkitâ'
pezirdir. [Eğer ismler ve sıfatlar mertebelerini geçmek, kısaca vâki' ise, vüsûl menzillerinin nihâyeti vardır.].
Sülûk ve riyâzetten, tâat ve ibâdetten maksad, sâlik, kendinin, aslının adem olduğunu bilmektir.
Sülûk esnâsında, sekr vakti ve galebe-i hâl vâsıtasiyle, Ehl-i sünnet îtikadının hilâfı [uygun olmıyan] zuhûr eder. Lâkin sâliki o makamdan geçirip, işin sonuna ulaştırırlarsa, o muhâlefet yok olur, gayb olur. Yoksa, o muhâlefet üzere kalır.
Ammâ, Ümittir ki, onu o muhâlefet sebebi ile hesaba çekmezler. Zîrâ onun hükmü, hatâ eden müctehidin hükmü gibidir.
Sülûk bir kaç nev'dir. Bazısı için sülûk cezbeden öncedir. Bazılarında, cezbe sülûkten öncedir. Bir cemaat için dahî, sülûk
konaklarını geçerken cezbe hâsıl olur. Bir tâife ise, sülûk konaklarını geçer, fakat cezbeye ulaşamazlar. Cezbenin önce hâsıl olması mahbûblar ve murâdlar içindir.
Sülûksuz cezbe yoktur. [Cezbe için sülûk lâzımdır.] Mümkin değildir.
Cezbenin önce olması eftaldir ki, sülûk cezbenin hizmetcisi olmuştur. Cezbenin te'hîr edilmesinde, sülûk cezbenin yardımcısıdır. [Onunla sağlanır.] Ve sülûk devleti ile ona cezbe müyesser olmuştur.
Sülûku tamamlamıyan meczûblar, sülûksuz
ve nefsini tezkiye etmeksizin, kalb makamından geçip, kalbin sahibine varamazlar.
Simâ', raks ve sayha [bağırma] ve ızdırâb ve bunların emsâli, bu nev' görünen işler, hâller ve görünen zevkler, görünen hâller, bâtındaki hâllere nisbet ile,
bilinenin bilinmiyene nisbeti hükmündedir.
Simâ' ve raks, lehv ve la'ba dahildir.
Simâ', raks ve zikr-i cehri,
tarîkatte sonradan ihdâs edilmiş bid'attir.
Simâ' ve vecd, bir cemaat için [ibnül-vakit olanlar için] fayda verebilir. Onlar ibnül-vakttirler. Tecelliyât-ı sıfâtiye makamında, bir sıfattan bir sıfata geçerler. Bir zaman kabzda, bir zaman
basttadırlar. Erbâb-ı kulûbdurlar. Hâlbuki, zâtın tecellîsine kavuşanlar, kalb makamından kurtulup, kalbin sahibine ulaşmışlardır. Bunlar simâ' ve vecde muhtaç değildirler.
Sem' ve basarın simâ' ve rüyet'de hiç medhali yoktur. [Göz ve
kulak mahlûk, görmek ve işitmek de mahlûktur.] Göz ve kulak, görmekte ve işitmekte rol oynamaz. Allahü teâlâ gözü ve kulağı yarattığı gibi, görmeyi ve işitmeyi de yaratmıştır.
Sünneti ihyâ ederken dikkat lâzımdır ki, fitnenin uyanmasına
sebep olmıya. Bir iyilik, birçok kötülüğün çıkmasına sebep olmıya.
Bir sünneti ihyâ, yüz şehit sevabıdır, hadis-i şerifi.
Sünnete uymak sebebi ile, gün ortasında bir miktar uyumak, sünnete uymadan gece boyunca ibâdetten eftaldir.
Sünnete uymak elbette kurtulmaya sebebdir. Ve netîceye ulaştırır. Ve dereceleri yükseltir. Sünnetin dışında kalanlar ise tehlikedir.
Sünnet ile bid'at arasında şüpheli olan bir işin terki çok iyidir. Yâni bid'atin terki eftaldir.
Sünnet ile bid'at birbirinin zıddıdır. Birinin ihyâsı, diğerinin ölmesini gerektirir. [Ortadan kaldırır.]
Sûre-i
ihlâsın tefsîri.
Sofistâiyye mezhebi, mâsivâyı [âlemi] Hak teâlânın yaratması ile bilmezler. Âlemi evhâm ve hayâl bilirler.
Seyr ve sülûktan maksâd, marifetullahdır. Marifeti elde etmek zarûrîdir ki, vilâyet-i hâssasız ele geçmez.
Seyr
ve sülûktan maksad, perdeleri kaldırmaktır. Yoksa (kayd altına alınamıyan) ankayı ele geçirmek değildir.
Seyr ve sülûktan maksad, tezkiye-i nefs-i emmâredir.
Seyr ve sülûktan maksad, ihlâsı ele geçirmektir ki, şeriatin üçüncü kısmıdır.
Seyr ve sülûktan maksad, sûretleri
ve gaybî nûrları temâşâ [müşâhede] etmek değil, nefsin başı-boşluğunu gidermek ve kulluğu tahsîldir [ele geçirmektir].