ŞİN-Ş
Şâkir [Şükreden] ve mümin olanlara Allahü teâlâ azâb etmez.
Şân-ül-hayat, cemî' şü'ûnâtın aktemi [en evveli]dir. Ondan sonra şânül-ilimdir ki, ona tâbidir.
Şân-ül-ilm, bütün şü'ûnları topluca ve etrâflıca içinde bulundurur. [Hayat şânından sonra].
Şân-ül-ilmin,
sıfat-i zâideden olan ilim ile hiç münâsebeti yoktur.
Şâh-ı Nakşibend, Yakûb-ı Çerhîye talime izin verdiği hâlde, benden sonra Alâüddînin hizmetinde ol demiştir.
Şâh-ı Nakşibend buyurmuşlardır ki, Minâ pazarında bir tâcir, elli bin altınlık eşya satıyordu. Bir an Hakkı unutmuyordu.
Şâh-ı Nakşibend, iftâr vaktinde yedi yerde hazır olmuştır.
Şâh-ı Nimetullah kâdiriyye gönderilmiştir: Bizim gibi
bir köşeye çekilmiş olanlar ve bilinmiyen bir köşede olanlar, binlerce riyâzet çekseler ve bütün gücü ile çalışsalar ve gayret etseler, sultânların gönlünde eseri görülen [iz bırakan] bir hak kelime ile, belki ona yakın olamaz.
Şü'ûnât-ı
ilâhî [ilâhî şü'ûnât] sıfatların aslı olup, zat-i ilâhîde kâinlerdir. [Vardırlar]. O yüce mertebede ayrılık görülmediğinden, bu şü'ûnât, zat-i aktesten ayrı değildir. Ve zatın gayrı değildirler. Ve birbirlerinden ayrılmaları da yoktur. Ve birbirlerinin aynı da değildirler. Zat-i teâlâ, tamamiyle bu şü'ûndan herbirinin renginde zuhûr eder.
Şü'ûnâtın îtibarât üzerine üstünlüğü vardır.
Şü'ûnât-i ilâhî, hakîkî sıfatların asllarıdır.
Şü'ûnât-i ilâhî, kemâlât-ı zâtiyyeyi mündemiçtir [içine alır].
Şü'ûnât-i ilâhî, zat üzere zâid değildir. [Zat
ile berâberdir.]
Şü'ûnât-i zâtiyyeden terakkî [yükselme] câiz ve vâkı'dır [olur, vukû' bulur].
Şü'ûnât-i ilâhî
azze şânühüde mücerret îtibarâttır.
Şü'ûnât ile sıfat arasında kâbiliyyetler vardır ki, bunlar hem şü'ûnlara, hem sıfatlara benzerler.
Şü'ûnât-i ilâhî zat-i ilâhîye bağlıdır. [Onunla alâkalıdır.] Mâsivâ ile alâkalı olmaktan uzaktır. Sıfât-i ilâhînin te'alluku mâsivâya maksûrdur. [İlâhî sıfatlar mâsivâya tealluk eder.]
Şü'ûnlar ile sıfatlar arasında fark çok incedir. Bu farkı kimse bildirmemiştir. (Bu farktan bir kulun konuşması mâlûm değildir.).
Attâr-ı Şiblî “rahimehullahü sübhânehu” kırk sene ağladı. Ve sema yönüne [gökyüzüne] bakmadı. Ağlama sebebi sorulunca, kabrin korkusundan ve kıyâmetin heybetinden ağlarım, dedi. Gökyüzüne neden bakmadığı sorulunca, çok günah işledim,
meclislerde çok kahkaha ile güldüm. Ondan utanıp, yukarıya bakamam, dedi.
Şecere-i Mûsâdan mesmû' olan kelâm, kelâmullahdır. [Mûsâ aleyhisselâmın Tûr dağında ağaç tarafından işittiği kelâm, kelâmullahdır]. İnkâr eden kâfirdir.
Şedîd olan kimse [kuvvetli, şiddetli olan kimse], çarpışmada şedîd olması mûteber değildir. Belki gadabı vaktinde [kızgınlığı anında] nefsine mâlik olan kimseye şedîd demek [kuvvetli demek] lâyıktır. Hadis-i şerif.
Şarap-ı köhne-i mâ [bizim köhne şarapımızın] başka bir tadı vardır. Her ne kadar, her yeni şeyin bir yeni tadı olursa da!
Şürûb-ı züyûti tayyibe [helâl olan nebâti ruhlardan] yâni karanfil, tarçın ve sâire iki zeyt-i tayyarlardan yapılan, her dürlü şerbeti içmek yasak edilmemiştir.
Şerh-i sadr [Göğsün açılması], nefsin itmînânına ve nûrun sînede [kalbde] zuhûruna bağlıdır ki, alâmeti, bu yalancı dünyadan kaçıp ve âhırete hazır olmaktır.
Şerh-i sadr [Göğsün açılması], vilâyet-i kübrâda lâzım olan şeylerdendir.
Şerh-i sadrın kemâli, şeytan göğüsten
kovulmadıkça mümkin değildir.
Şerh-i sadr, zâtın tecellîsi zamanında, nefsin itmînânında hâsıl olur ki, adı geçen bu kemâlât, ism-i zâhire te'alluk eder [bağlıdır]. İsm-i bâtına uygun olan kemâlât, örtülmesi lâzım olan kemâlâttır. Bu iki
ismin kemâlâtı tamamen hâsıl oldukta, kudsî âleme uçmak ve nihâyetsiz yükselmeler olur.
(Şerh-i lemeât) kitabı Mevlânâ Câminin olup, burada tecellî-i zatînin nihâyetsiz olduğu açıkça yazılıdır.
Şirkin mânası.
Şirk, Allahü teâlâdan başka şeye ibâdet etmeye tutulmaktır. Eğer, Allahü teâlânın varlığını kabûl
etse de [ortaklık atılsa da].
Şirk öyle bir küfürdür ki, mutlak küfrün aslıdır. Şeriat hükmlerini inkâr küfürdür.
Şirk, ibâdette ortaklıktır. Eğer bir maksûdun ele geçmesinde, şeriatin bağından boynunu kurtarıp [şeriatin sınırını aşıp], onun hâsıl olmasında, şeriatin hudûduna tecâvüz olunursa, o şey mâbut ve ilâh olur. Ve eğer o maksûd böyle olmayıp,
onun ele geçmesinde, şeriatin yasakladığı şeyler işlenmezse, o maksûd, şer'î bir yasak olmaz. O şeye tabî'î meylden ziyâde maksûd olmamıştır. Tabî'î ve yaratılışa uygun bir meyldir ki, insanlık ve beşerî özelliklerdendir, ammâ, hırs, arzu ve acele istek ve taleb gibi rezil hâller meydana gelmemiştir.
Şirkin inceliklerinden kurtulup, tevhîdin esasına kavuşan, anka-i magrib [anka kuşunu ele geçirmek] hükmündedir.
Şeriat lâzımdır.
Şeriat-i Muhammediyye [Muhammed aleyhisselâm şeriatine] ihtiyaç yok zannetmek küfürdür.
Şeriatsiz kurtulmak mümkin değil ve hayâl etmek bâtıldır.
Hiçbir kimse, hiçbir vaktte şeriate uymaktan kurtulmuş değildir.
Şeriate tâbi olunmadıkça, uyulmadıkca, hiçbir vaktte marifet-i ilâhî ele geçmez.
Şeriate ve sünnete tâbi
olunursa ve bid'atten kaçınılırsa [ne kadar çok bu iş yapılırsa] bâtındaki nûr çok olur.
Şeriate muhâlif ve gevşek yapışıp, şeriate uyuyorum diyenler, bâdemin kabuğu ile vakit geçirirler [boşa vakit geçirirler].
Şeriate kıl ucu kadar muhâlefet mevcut ise, ahvâl ve mevâcid dahî zuhûr eylese [hâller, kerâmetler meydana gelse] istidrâcdır.
Şeriat ile süslü [donanmış] ve sünnet-i seniyye ile donanmış olmıyanların meclislerine girmemelidir.
Şeriate
inanmıyan kimse, şekerin tadına inanmıyan, safrası bozuk hastaya benzer. Kalb hastalığı var iken olan îman, îmanın sûretidir. Nefs-i emmâre küfrünü bildirmektedir. Şekerin tadlı olmasına inanması için, şeker hastasının tedâvîsi Îcap eder. Nefsin tezkiye ve itmînânından sonra, hakîkî îman hâsıl olur.
Şeriat-i Muhammediyyeyi tasdik, geçmiş bütün şeriatleri tasdik demektir.
Şeriat, nâkıs-ı akıl olanlar
[akılsızlar] içindir demek küfürdür.
Şeriatin aksine sözler ve işler insanı felakete sürükler.
Şeriatin bir
mes'elesini [bilgisini] yaymak, Allah yolunda hazîneler harc ederek fakirleri doyurmaktan daha sevaptır.
Şeriat-i Muhammediyye kıyâmete kadar bâkîdir.
Şeriate uymak, nefsin isteklerini bırakmak ve kalbi karartanları [zulmetleri] def' etmek demektir.
Şeriate uygun
olarak, dünya nîmetlerinden faydalanılabilir [yinebilir], helâldır. Yoksa üzeri şeker kaplanmış zehir hükmündedir ki, akılsızı onun ile aldatırlar. Dünyanın aldatıcı lezzetleri, şeriatin emirlerinin ve nehylerinin acılığı [ilâcı] ile telâfî eylemelidir [giderilmelidir].
Şeriat olmasa, herkes kendi istediğini yapsa, ortalık karışır, düzen bozulur, netîcesi fesat olan hâl zuhûr eder. Güçlü olanlar, başkasının cânına ve malına saldırıp, hem kendini, hem de onları felakete sürükler.
Şeriat ile mükellef olan, dil, bütün organlar ve kalbdir. Diğer latîfeler mükellef değildir.
Şeriate uygun olan
riyâzet ve mücâhede, nefs-i emmâreyi tahrîb eder.
Şeriate uygun olmıyan riyâzetler ve mücâhedeler hor ve hakîrdirler [faydası yoktur]. Eğer birkaçının faydası olur ise de, yalnız dünyada fayda hâsıl eder [az bir faydası vardır].
Şeriatin emriyle olan, bayramın birinci günü yiyip-içmek, şeriate uymaksızın, senelerce oruç tutmaktan daha faydalıdır.
Şeriate uygun olan ameli, Allahü teâlâ sever. Uygun olmıyanı sevmez.
Şeriate uymanın kemâli, ilim, amel ve
ihlâsa bağlıdır.
Şerefül-insan bil-îman vel-ma'rife lâ bil-mâl vel-menzile.
Şeriate ittibâ' [uymak] ve şeyhi
muktedâya muhabbette [bağlı olduğu şeyhine muhabbette] doğruluk ve sağlamlık var ise, ahvâl ve mevâcidin olmaması, gam değildir.
Şeriat üç kısmdır. İlm ve amel ve ihlâs. İlm ve ameli ülemâ-i zâhir bildirir, öğretir. İhlâsın hakîkati, bâtın
âlimlerine hizmete bağlıdır.
Şeriate riâyet etmek [uymak] zikirdir. Ancak nef-yü isbât [Lâ ilâhe illallah] ve ismi zâtın [Allah isminin] tekrariyle olan zikir, serî' olarak te'sîr edip, şeriatin hudûduna riâyet ile olan zikre vesîledirler.
Şeriatin hakîkati ve sûreti vardır. Şeriatin sûretinde, îman ve hükmleri yerine getirmek ile berâber, nefis isyân hâlindedir. Nefis itmînân makamına vâsıl olunca, şeriatin hakîkati müyesser olur.
Şeriate uygun olan her amel, zikir demektir.
Şeriatin, gerek red ve gerek kabûl ile hükm eylemediği bilgiler
lüzûmsuzdur. İnsanlara lüzûmsuz şeyleri yapmak emrolunmadı.
Şeriat, zâhir ve hakîkat-i şeriat [şeriatin hakîkati] olarak iki kısmdır. Ulemâ-ı râsihîn her kısma vâkıftır.
Şeriat, tarîkat ve hakîkatten maksad, nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesidir.
Şeriatin iki cüz'i vardır. [İki
kısmdır.] Îtikadî olan üsûl-i dindir. Amelî olan fürû-i dindir.
Şeriat, hanefî ve şâfi'î mezheplerinden hâric değildir. Eğer hanefîden bir mes'ele bildirilmedi ise, şâfi'î mezhebinde bildirilmiştir. Ve şâfi'îden dışarı çıkmamıştır. Hakkın
üçte iki veya dörtte üç hissesi İmâm-ı a'zama âiddir. Ve üçte veya dörtte biri Şâfi'î iledir. [Hindistânda yalnız hanefî ve şâfi'î mezhepleri olduğu için, bu iki mezhep birbiri ile mukâyese edilmiştir.] Şeriat ve sünnete tâbi olmaya ve bid'atten kaçmaya ne kadar gayret gösterilirse, bâtının nûru da, o kadar çok olur.
Şeriat, kötülüklerin yapılmasını yasak eder.
Şeriat, mâsivânın ubûdiyyete hiç hakkı olmadığını bildirir ki, bu
tahakkuk etmedikçe [Allahü teâlâdan başkasının ibâdete hakkı olmadığına inanmadıkça], şirkten kurtulunmaz.
Şeriat, bozuk âdetleri [ve çirkin modaları] ve nefs-i emmârenin benlik ve izzet-i nefs çılgınlıklarını önlemek için gönderilmiştir.
Şeriat, nefs-i emmârenin islâh edilmesi için gönderilmiştir.
Şeriatin dâveti tenzîh-i sırf iledir. [Allahü
teâlâyı tam tenzîh içindir].
Şeriat-i garranın [yüce şeriatin] revâc bulması, sultânların alâka göstermelerine bağlıdır.
Şiir okumak ve hikâye anlatmak, [ve spor maçlarını seyr etmek] boşuna vakit geçirmektir. Kalbin temizliğine çalışmak ve susmak lâzımdır.
Şiir ve emsâli şeyler her ne kadar, yüksek derecelere ulaşsa da, sûretteki fazîletlere dahildir ki, mâna ehli indinde, hayrlı iş kabûl edilmekten uzaktır.
Şefaat-i Kur'an [Kur'an-ı kerimin şefaati] bütün şefaatlerin üstündedir.
[Kıyâmet günü] Şefaat, evvelâ
Enbiyâdan, ikinci olarak sâlihlerden, müminlerin günahkârları için, Hakkın izni ile olacaktır.
Şükr-ü mün'im [nîmetleri gönderene şükür] aklen vâcibdir.
Şükür, ahkâm-ı şer'iyyeyi kabûl edip ve îcâbiyle de amel etmekten ibârettir.
Şükür şudur ki, kula nîmet olarak
verilen bütün âzalar ve zâhirî ve bâtınî kuvvetler, ne için halk olundu ise, onu yerinde kullanmaktır.
Şükür, nîmetim artmasına sebebdir.
Şükür, Allahü teâlâya yapılıp ve rahmetinin artmasını Ümit edeler ve kendi iş ve amelinden Ümitsiz olup, sâdece Allahü teâlânın rahmetinden Ümitli olalar. Onun kabûlü, bizim ihlâsımıza bağlıdır.
Şemsin [güneşin] batıdan doğması, kıyâmet alâmetidir. Haktır.
Şevâhık-ı cibâl [Dağda yaşayıp, dîni işitmiyenler]
ki putlara taparlar. Cennet ve Cehennemde ebedî kalmayıp, âhırette diriltilip, hakları alınıp-verildikten sonra, mükellef olmıyan hayvanlar gibi, yok edilirler.
Şevk, halâvet [zevkler, hâller], nisbet, nîstî [kendini yok bilmek] bunların
hepsi, yolun ortasında vardır. Nihâyette şevk yoktur.
Şevk, muhabbet ve arzu sebebiyle, senelerce yapılan işler, senelerin kazancı, az bir saatte [kısa bir zamanda] ele geçer.
Şevk ve muhabbet büyük bir nîmettir. İşin aslı, şevk ve muhabbet üzeredir. Ve ilerlemek ve yaklaşmak ona bağlıdır.
Şühedânın ervâhı [şehitlerin ruhları] yeşil kuşların içindedir, hadis-i şerifinin tefsîri.
Şühedânın
[şehitlerin] Enbiyâ üzerine birkaç husûsta üstünlükleri var ise de, her bakımdan üstünlük, Enbiyâya mahsûstur.
Şühedânın [şehitlerin] kefenleri kendi elbiseleridir.
Şühedânın [şehitlerin] yıkanmaya [gasl edilmeye] ihtiyaçları yoktur. Ve şehitlere cenâze namazı kılınması emredilmemiştir. Kur'an-ı kerimde buyurulmuştur ki: “Şühedâyı siz ölü zannetmeyiniz. Diridirler.”
Şehitlik niyyete bağlıdır.
Şühûd-ı âlem [âlemi görmek] mübtedî ve müntehîlerin nasibidir. [Yolun başında ve
sonunda olanların nasibidir.] Yolun ortasında olanlar, sekr hâlindedir ve kendinden geçme erbâbıdır.
Şöhret âfettir.
Şühûd ve müşâhede kelimeleri zat-i ilâhîye kavuşanlar için söylenir. Sıfatların mertebesinde hâsıl olan hâllere mükâşefe, keşf denir. Bunlar erbâb-ı kulûbdur.
Şühûd ve müşâhede zıllerde olur.
Şühûd-ı hak.
Şühûd-ı hak, sülûkun nihâyetinde hâsıl olan mutlak fenadan önce olamaz. Buna şühûd denilmesi, kelime bulunmadığı içindir. Ve yoksa, bilinenden bilinmiyene yol yoktur.
Şühûd, marifet ve hayret, sâlikin kendisindedir. Dışarıdan değildir.
Şühûd vilâyette olur. Rü'yet nübüvvette
olur.
Şühûd, Allahü teâlâya kavuşmak [görmek] mânasına kullanılmıştır ki, bu devlet [ni'met] dünyada bâtına [kalbe] mahsûstur. Kâmil kimsenin kalbi [bâtını] Allahü teâlâya teveccüh etmiş olup, zâhiri, ehl-ü iyâlin [çoluk-çocuğun] işlerinde
olur.
Şühûd, ilim ve söz etmek, bunların hepsi zıl mertebelerindedir. Evsâf ve ef'âl [vasf ve işler] mertebelerinde ve zat mertebesinde hayret ve cehlden gayri nesne yoktur.
Şühûd ve vüsûlün [görmek ve kavuşmanın] hakîkati âhırette vaat edilmiştir. Dünyada sizden ve bizden kulluk yapmamız istenmektedir.
Şühûd, sâliklere, yâ âfâk aynasında veya enfüs aynasında zuhûr eder. Âfâkî şühûda, Ehlullah indinde mekân îtibar edilmez. Ve onun seyrine bu'd der bu'd [çok uzak] demişlerdir ki, vehmin dolaştığı yerdir. İstenilen şeye kavuşmak, enfüse
âiddir ki bu seyre kurb der kurb [yakının yakını] demişlerdir. Matlûbu bulmak âfâk ve enfüsün ötesidir. Ve bu ötelik [uzaklık], son derece yakınlık, îtibariyle olup, akıl onu tasavvurdan âciz ve hayrândır. Ve hayâlin ve vehmin ulaştığı yerden daha yüksektir.
Şühûd-i tenzîhî matlûbdur. [Tenzîh edilen şühûd istenilir.] Kesretin şühûdü lezzet verirse de, îtibar yoktur. [Şühûdün mahlûklar ile alâkası olmamalıdır.].
Şehvet mâniaları ve nefsin gadabının istilâsı mevcut iken, şeriatin emri üzere amel etmek, bu vaktin gayrisinde yapılan amelden kat-kat üstün ve kıymetlidir. Zîrâ, zahmet sebebi ve mihnet sebebi ile olan mâniler, onun şânını göklere çıkarır.
Şey, zıddiyle anlaşılır. Hayra şer, kemâle naks aynadır.
Şey'iyyet, sübûtî veya vücûdî olur. Vücûdî, şey'in
merâtibinden bir mertebede avâlimden bir âlemde zuhûrîdir. Sübûtî, şey'in ilimde sübûtidir. Hâricde değildir. [Şey olmak iki dürlüdür. Sâbit olan şey, mevcut olan şey. Mevcut olan şey, hâricde bulunan şeydir. Sâbit olan şey ise, ilimde bulunan, hâricde bulunmıyan şeydir.]
Şey'in, şey'-i diğerle ittihâdı [Birşeyin başka bir şey ile birleşmesi,] birinci şeyin, ikinci şeyin hakîkati olmasını gerektirmez.
Şey'in kendisi ile ilimdeki sûreti arasında fark vardır. İlmdeki sûret, şey'in benzeri ve misâlinden gayri değildir. [Televizyondaki şekller ve ho-parlördeki sesler de, bunların kendileri değildir.]
Şey'in bir sıfatı ile ilminde, ilim, ol sıfat, vechedir, ol şeye değildir. [Şey'in bir sıfatını bilmek, şey'in kendisini bilmek değildir.]
Şeyh Halîlullah, Muhammed Mâsumun mahdûmzâdeleridir [oğludur].
Şeyh Ebûl-Kâsım, Muhammed Mâsumun
mahdûmzâdeleridir.
Şeyh ile münâsebet hâsıl eden şeyler, şeyhe muhabbet ve hizmet, zâhiren ve bâtınan onun âdâbına riâyettir.
Şeyhlik ve halkı Hak celle ve âlâya dâvet makamı için, hâlleri, makamları, müşâhedeleri ve tecellîleri ve keşfleri ve ilhâmları ve rü'yâ tabîrlerini bilmek lâzımdır. [Sahte tarîkatçılar, böyle anlaşılır]
Şeyh-ül-islâm lakâbıyla meşhûr olan Abdüllah-il-Ensârînin, “Menâzilis-sâyirîn” kitabında buyuruyor ki: Marifet ehlinin firâseti, tâliblerin istidâdını anlamak, riyâzet ehlinin firâseti ise, mahlûkata âid gizli şeyleri bilmektir.
Şeyh Abdülkuddüs, Hind [Çeştiyye] meşâyihinin büyüklerinden idi. Ve Hâce Ahrâr zamanına yakın idi. [İmâm-ı Rabbânînin babası Abdül-ehad hazretlerinin üstâdıdır.]
Şeyh İbni Hâcer buyuruyor ki: Ali ile Muaviye 'nin ayrılıkları ictihâd ile idi.
Şeyh ibni Sekînenin bir mürîdi
gusül için Bağdâdda Dicleye girip, Mısrda Nilden çıktı. Ve Mısrda evlenip, evlatları olup, yedi sene sonra Nil'e girip, Dicleden çıktı. Ve elbisesini terk eylediği yerde buldu. Elbisesini giyip, evine geldi. Hanımı, (misafirler için hazırlanmasını tenbîh eylediğin yemek hazırdır) dedi. Birkaç senelik işin bir ânda hâsıl olması, şeklen mümkin değildir ki, zaman uzaması
kâbilindendir. Bu hikâyenin rü'yâ kâbilinden olması muhtemeldir. [Bu hikâyenin güc gelen yeri, yıllarca yapılacak şeylerin bir anda yapılması değildir. Güc olan yeri, Bağdâdda bir an olan kısa zaman, Mısrda yedi sene uzamaktadır. Onun için bir rü'yâ olabilir.]
Şeyh Ebû Sâ'îd-i Ebül hayr buyurmuştur ki, su üzerinde yürümek kolaydır. Kurbağa ve sığırcık da, suda yürürler. Çaylak ve sinek de havada uçarlar. Şeytan da, bir nefeste, doğudan batıya ulaşır. Bunun gibi şeylerin kıymeti yoktur. Murâd odur
ki, insanlar arasında bulunup ve halk arasında haşr-neşrolup, Allahü teâlâdan bir ân gâfil olmamalıdır.
Şeyh Abdülkebîr-i Yemenînin ilm-i ilâhî hakkındaki kelâmının affolunacak tarafı yoktur.
Şeyhaynın [Ebû Bekr ve Ömer'in] üstünlükleri, sahâbe ve tâbiînin icma'ları ile sâbit olmuştur.
Şeytan, insanı,
farzları yapmaktan alakoyup, [sonraya bıraktırıp], nâfileler ile meşgûl eder.
Şeytan kuvvetli düşmandır. Yolun sonuna varmış olanlar dahî, kendilerinden emîn değildir. Yolun başında ve ortasında olanlar, buna kıyâs oluna.
Şeytan, insanın dışındaki bir düşmandır. İnsanın içinde taşıdığı şeytan olan nefs, iç düşmandır. İçteki düşman [nefis] yardım etmedikçe, dıştaki düşman hükmünü icrâ edemez.