TE - T
Ettâibü minezzenbi kemen lâ zenbe lehü. (Günahlardan tevbe eden, günahsız kimse gibidir). Bu hadis-i şerif, günahkârlara müjdedir.
“Teennî [acele etmemek] Allahü teâlâdandır. Ve acele şeytandandır.” Hadis-i şerif. 4/147.
Tâbi olanlar ve hizmet edenler için, büyüklere gelen nîmetlerden pay vardır.
Tâbi her neye kavuşursa, uymuş
olduğu kimseden kavuşur.
“Ve tebettel ileyhi tebtilâ”. (Mâsivâdan kesilip, Allahü teâlâya dön) âyet-i kerimesinin mânası, nefsinden ve âlem-i emr ve âlem-i halktaki diğer bütün latîfelerden ve onlara bağlı (dönen) vücûdî kemâlâttan da tam
mânası ile kesil [kop, ayrıl].
Teblîg-i zâhirî ve teblîg-i bâtınîyi birlikte yapan çok kıymetlidir. Böyle kimse az bulunur.
Ticârette fâsid aktlerden sakınalar ve bu husûsta çok dikkat edeler.
Tecellî, ikinci mertebede ve üçüncüde
veyahud dördüncüde, Allahü teâlânın dilediği mertebeye kadar şey'in zuhûrundan ibârettir.
Tecellîler ve zuhûrlar, zıllerden haber verir. Zıllere tutulmaktan kurtulan, tecellîlerden ârîdir [kurtulmuştur].
Tecellîler ve zuhûrlar, matlûba perdedirler.
Tecelliyât-i selâse (tecellî-i esmâ ve sıfat ve zat) [Tesavvuf
yolcularından onbinlerde birini], marifete dayanan müşâhedelerden kurtarıp, ihlâs nîmetine ve rıza makamına ulaştırırlar.
Tecellî-i sûrî kendini Hak bulmaktır. Yâni hakkı kendi ile görür. Lâkin bu şühûd mecâzîdir.
Tecellî-i ef'âl sahibi, arada olan vâsıtaların (sebeplerin) var olmasının behâne olduğunu bilir. [Asl yapan Allahü teâlâdır.]
Tecellî-i ef'âl, kulların işlerini, Allahü teâlânın fiilinin zılleri olduğunu görmektir ki, bu ef'âlin kıyâmı [bu işlerin varlığının] o fiil ile olduğunu bilmektir.
Tecellî-i ef'âl ve sıfat, zatın tecellîsi olmadan düşünülemez. Zîrâ, ef'âl ve sıfat için, Zat-ı teâlâ ve tekaddesten ayrılmak yoktur. Bu tecellîler sıfatların ve fiillerin zılleridir.
Tecellî-i ef'âl zuhûr edince, kalb fânî olup, kendi fiilini fi'l-i hak bularak bâkî olur.
Tecellî-i sıfat, kendi
sıfat ve kemâlâtını, Hak teâlânın sıfat ve kemâlâtı görmeyi müntecdir [netîcelendirir].
Tecellî-i sıfat, nefsin fânî olması muamelesini hâsıl eder.
Tecellî-i sıfatın kemâli, adem aynasında aks eden kemâllerin ve sıfatların kendi aslına dahil olmasıdır.
Tecellî-i sıfat, sâlik kulların sıfâtını, Allahü teâlânın sıfatlarının zılleri bulmaktır.
Tecellîlerde, eğer başka mânalar düşünülürse, tecellî-i sıfât denir. Eğer başka olmıyan mânalar düşünülürse, tecellî-i zat denir.
Tecellî-i zat, sıfatlar makamında olanlar için, berkîdir. Fakat, mekâmı sıfattan kurtulmuş olanlar için (tecellî-i zat) dâimîdir.
Tecellî-i berkîler (şimşek gibi gelip-geçen tecellîler), tecellî-i şüûnîdir. Tecellî-i zat değildir. [Şüûnlerın tecellîsidir. Zatın tecellîsi değildir]. Tecellî eden şân, sâlikin mebde-i te'ayyünü olan ismin üsûlünden bir asldır.
Tecellî-i zat dâimî olup, anlatılamaz. Zevk ile ve vicdân ile anlaşılır.
Tecellî-i zatî sırasında ârif, kendini
eşyayı ihâta etmiş bulur.
Tecellî-i zatîler, ismlerin ve sıfatların perdesi arkasındadırlar.
Tecellî-i zatî
perdesizdir. Ve bî şu'ûri ve hislerin yokluğu [kaybolması] vâki olmaz.
Tecellî-i zâttandır ki, aslın kemâllerine kavuşmasından sonra ârif, kendini hiç sayar ve tâm yok olur.
Tecellî-i zâtta nefis, bütün latîfelerden daha ileri gider ve bütün latîfelerden ilerlemekte seçilmiştir.
Tecellî-i zati zamanında, nefis mutmainne olup, Rabbinden râzı olur. Bu makamda (Şerh-ı sadr) hâsıl olur.
Tecellî-i zat, Peygamberlerin sonuncusuna mahsûstur. Ve tufeyl olmak îtibariyle [onun yanısıra] başka Peygamberlere ve Ona tâbi olmak
îtibariyle de bu ümmetin Evliyâsına da hâsıl olur. Celîs-i tufeyli ile [meclisinde bulunan ile], hâdim-i tâbi [tâbi olup, hizmet eden] arasında fark çoktur. Bu vilâyet-i hâssa, diğer Peygamberlerin ümmetlerine nasip olmamıştır. Bu sebeple bu ümmet, ümmetlerin hayrlısı olup, ve ülemâsı da, Benî İsrâilin Peygamberleri gibi olmuştur.
Tecellî-i zati, (aslında) Peygamberlerin sonuncusuna mahsûstur. Lâkin ona tufeyl ve tâbi olmak yolu ile diğer Peygamberlere ve ümmetinden Ona tam tâbi olanlara da nasip olur. Diğer Peygamberler için sıfatların tecellîleri vardır. Lâkin,
Enbiyâya sıfatların tecellîsinde hâsıl olan kurb [yakınlık], Muhammed-iyyül-meşreb olan Evliyâya tecellî-i zatî de hâsıl olmaz.
Tecessüs (birinin işlerini araştırmak) haramdır.
Tahsîl-i me'âşta [Mâişeti tahsîlde, elde etmekte], bir kimse sabra kâdir olamazsa, bir gayret ve çalışma ile eğer hâsıl olursa ne iyi. Ve illâ devamlı çalışmaya kapılmıyalar ki, işlerin peşinde koşarak kıymetli ömrde perîşanlık hâsıl olur.
Tahsîl-i nücûm [nücûm ilmini tahsîl], mantık, hendese, ve hesap ve emsâli, âhiret için faydalı olsaydı, felsefeciler necât bulurdu [kurtulurdu].
Tedbîr, umûr-ı dünyada [dünya işlerinde] iskât-ı tedbîrdir. Âhıret işlerinde, gayret göstermek ve günahları terk etmektir. [Dünya işleri üzerinde fazla durmamak, âhıret işleri üzerinde ısrarla durmak lâzımdır.]
(Tergîbüs-salât ve teysir-ül ahkâm) fârisî fıkh kitabıdır. Ahkâm-ı şer'ıyyeyi ondan öğreneler.
Terakkî
[yükselme] ve yakınlık mertebelerinin hâsıl olması, tamamen, sünnete uymaya, bid'atten sakınmaya bağlıdır.
Terk-i dünya bu zamanda çok zordur. Hükmen terk etmek de, büyük nîmettir. Bu da, yimekte, içmekte ve giyinmekte ve meskende şeriatin
hudûduna riâyetle [şeriatten dışarı taşmamakla] olur.
Terk-i hükmîyi de başaramıyan kimse, münâfık sayılır. Îmanım var demesi âhırette ona fayda vermez. (Sûret-i îman âhırette faydalı olmaz).
Terk-i hükmî; şeriatin emrettiği üzere, zekâtı minnet ile emredilenlere vermek, sıla-ı rahm, komşu ve borç istiyenlere ve gayrinin hakkına riâyet ve malı isrâf etmemek ve onu lehv ve la'ba [oyun ve eğlenceye] ve zînete vesîle etmemektir.
Terk-i dünya iki nev'dir: Biri mübahları zarûret miktârı kullanmak. Bu kısm, terk-i dünyanın en iyisidir. İkincisi, haramlardan ve şüphelilerden sakınarak, mubâhlar ile nîmetlenmektir ki, bu zamanda makbûldür.
Terk-i dünya lâzımdır. Bundan kurtuluş yoktur. Hakîkî terk müyesser olmazsa, hükmen terk mutlaka lâzımdır ki, kurtulmak Ümit oluna.
“Tesbîh, tehlîl ve tahmîd ile Cennette ağaç dikiniz.” Hadis-i şerif.
Tesbîh, tevbenin anahtarı, belki tevbenin
özü ve hülâsasıdır.
Teselsül, sonu gelmiyen işlerin birbirini tâkib etmesine derler.
Tasnîfattan ziyâde
[Lüzûmsuz kitaplar yazmaktan ziyâde] daha mühim işler vardır. Onun ile meşgûl olmak, en münâsib ve en evladır.
Tastîkten murâd, yakîn ve kalbin iz'anıdır. İlme şâmil olan [içine alan] umumî mâna değildir.
Tasdik bir hükmdür ki, iz'andan ibârettir. İnanmak ile tabîr olunur.
Tesavvuf, emirleri ve nehyleri yapmakta
ferahlık ve sürûr duymaktır. (Ebû Amr).
Te'âmül ve âdât [öteden beri gelen örf ve âdetler] şer'î delîl olamaz.
Te'ayyünün mânası sudûrdur [hâsıl olmaktır].
Te'ayyün-i hubbî, mümkin olan hakîkatlerin nihâyetidir. Ve mümkinâtın hakîkatlerinden bir hakîkat onun üstünde değildir.
Te'ayyünler tamamen mahlûktur ve hâdistir.
Te'ayyün, gayb-i hüviyyet üzere îtibar olunup, bunun verâsında
[ötesinde] te'ayyün yoktur. Seyr ve sülûk ve marifet de yoktur.
Te'ayyünât mertebeleri, zıllerin ve zuhûrların mertebeleridir. Bunun üstü, mertebe-i ıtlak-ı zat-ı teâlâdır.
Te'ayyün-i imkânî, şahsın te'ayyün-i vücûbîsinin ki, hakîkat-i insandır, zıllıdir.
Te'ayyünât-ı selâse [üç
te'ayyünât], ilmî, vücûdî ve hissîdir.
Te'ayyünât beştir ki, ona tenezzülât-i hams ve hadarât-i hams derler. İki te'ayyün, mertebe-i vücûbda olup, te'ayyün-i vahdet ve te'ayyün-i vâhidiyyettir derler. Mütebâki [diğer] üç te'ayyün, mertebe-i
imkânda olup, te'ayyün-i ruhî, te'ayyün-i misâli, te'ayyün-i cesedîdir derler. Bu tenezzülât-i hams, mücerred îtibarâttır. Ve şühûda te'alluk eder. Tevili lâzımdır.
Te'ayyün-i evvel, te'ayyün-i hubbîdir. Te'ayyün-i vücûdî ve te'ayyün-i
ilmîler, te'ayyün-i hubbînin zılâli (zılleri) olduğundan, bunlar te'ayyün-i evvel zan olunur.
Te'ayyün-i evvel, te'ayyün-i hubbîdir. Mertebe-i ıtlaktan ve genc-i meknûndan [gizli hazîneden] ilk önce arsa-ı zuhûra gelip, müteayyin olan
nesne hubdur.
Te'ayyün-i evvel, te'ayyün-i hubbîyi ve hılleti müştemildir ki, merkezi hub olan bir dâire şeklinde temessül ediyor.
Te'ayyün-i evvel, hadarât-i vücûd olup, zılliyyet tarîki ile, bütün kemâlât-ı zâtiyye ve sıfâtıyyeyi kendinde toplar. (Her şeyi) içinde toplıyan bu mertebenin tafsîlâtı, ikinci te'ayyündir ki, hayat sıfâtıdır ki, bu da bu sıfatları içine
alır. Sonra ilim sıfatı, zılliyyet yoluyla vardır.
Te'ayyünât kâmilen [tamamen] te'ayyün-i evvel-i vücûdînin zımnında [altında] mündericdir [toplanmıştır.]. Te'ayyün-i ilmî-i zımnî ve te'ayyün-i ilmî-i tafsîli, onun zımnındadır.
Te'ayyün-i evvel, sıfatları toplu ve tafsîlli olarak (içinde) toplıyan hakîkattir ki, vücûd diye ismlendirilmiştir. Bu mertebe, te'ayyün-i vücûdî ve te'ayyün-i ilmî-i cümelîdir [kendinde toplamıştır].
Te'ayyün-i evvel vücûdîdir. Rabbi [sahibi] halîlürrahmandır.
Te'ayyün-i vücûd, te'ayyün-i ilmînin fevkidir
[üstüdür]. İkisi arasında şân-ül-hayat ve şân-ül-ilm vardır.
Te'ayyün-i sânî, te'ayyün-i vücûdîdir.
Te'ayyün-i
ilmî, te'ayyün-i vücûdîden dûndür [aşağıdadır]. Ve onun husûsiyyetlerinden bir husûsiyyettir.
Te'ayyün-i evvel, zuhûr-ı vahdet olup, Zat-ı teâlâ onda zâid değildir. Ona tecellî-i zat demişler ise de, tecellî-i şüûnîdir.
Tefrika-i zâhir, çok zaman iyi olur. Bâtının tefrikası yâni kalbi mahlûklara bağlamak hiç câiz değildir.
Tefevvuk-ı mekân eftâliyyeti [mekânın üstün olması eftal olmayı] göstermez.
Takdîr-i ilâhî, halk ve îcâddan [yaratmaktan] ibârettir.
Takvâ hakkındaki bazı âyet-i kerimelerin tefsîrî.
Takvâ, nehy edilen şeylerin hepsinden sakınmaktan ibârettir
ki, verâdır.
Tâziyeye dâir mektûb: Allahü teâlânın dostlarının vefâtlarının mâtemini diğer insanların mâtemleri gibi bilmeyeler. Diğerlerinin mâtemi, bir yerdedir. Lâkin bunların mâtemi yeryüzünün tamamında ve göklerdedir. Diğerlerinin
mâtemi, cismâniyânın bazısındadır. Bunların mâtemi, cismâniyâna ve ruhâniyâna şâmildir. Diğerlerinin mâtemi, sâdece zâhirde ve sûrettedir. Bu büyüklerin vücûdları mânevi feyzler ve bâtının (kalbin) feyz almasına vâsıtadır. Bu bakımdan mâtemleri bedenlere ve ruhlara yayılır. Lâkin böyle iken, yine onlar için, mâtem tutarken de, Allahü teâlâyı sevenlerin ve
tanıyanların nazarında (güzel iş), güzel görünmek gerektir. İstenen şey odur ki, Allahü teâlânın işine râzı ve mutlu olalar. Ve cadde-i şeriati muhkem ahz edeler. [Şeriate sağlam yapışalar]. Peygamber-i Hudânın sünneti ile amel edeler. Vâlidelerin ve sâir ehl-i hukûkun rızalarını taleb edeler. Allahü teâlânın rızasını kazanmakta tam gayret göstermeye riâyet edeler.
Gençliği sahibinin hizmetlerine sarf edeler. Günleri boş yere geçirmeyip, oyun ve eğlenceye [lehv ve lu'ba] sarf eylemeye. Zevk ve safâya bağlı olmıyalar ki, zevk ve safâ Cennettedir. Ve sülehâ ve dervişânı kalb ve gönülden azîz tutalar. Ve onlar ile berâber bulunmayı seçeler. Dünya ehline, Âhireti düşünmiyenlere ve dünyanın süslerine göz-ucu ile dahî nazar
eylemeyeler. Ve onu hakîr ve değersiz ve öldürücü zehir tasavvur edeler. Ve iyâl ve evlada iyi şekilde muamele ve güzel olarak iyi ve hoş davranalar. Ve ammâ, onlar ile tâm münâsebet eylemeyeler. Cenâb-ı mukaddesten, yüz çevirmesine sebep olmayıp, (innehü kâne fî ehlihi mesrûran) “Ve ammâ o kimse ki, sağ eli boynuna zincirli olmakla, kitap-ı amâli [amel defteri]
arkasından sol eline verilir. O, onu gördükte, vâh, keşke helâk ve hebâ olaydım diye temennî eder. O hâlde alevli ateşe bırakılır. Zîrâ o, dünyada âhireti inkâr edip, âile ve kabîlesi arasında mâl ve makam ile mesrûr idi.” (İnşikak Sûresi: 13) vaadine yakalanmıyalar.
Tekebbür haramdır.
Tekellüf ve te'ammül mertebe-i tarîkattedir. [Kendini zorlamak tarîkat mertebesinde olur]. O
iş devamlı olmaz.
Tekmîl-i sınâ'ât telâhuk-ı efkâr iledir. [Sanatın, fennin, tekniğin ilerlemesi, fikirlerin, deneylerin, birbirine eklenmesi ile olur.]
Tekvîn, sıfât-ı hakîkıyyedendir. Eğer böyle denilmezse, îcâd gayra müstenid kalır [başkasına bağlı kalır].
Tilâvet-i Kur'an, Hak teâlâ ile tekellümdür [konuşmaktır].
Telezzüzü dünya ve telezzüzü âhıret [Dünya ve âhıret lezzeti].
Tekâlîf-i şer'ıyye [şer'î teklîfler] külfet değil, rahmettir. Şükr-i nîmet [nimetin şükrü] aklen vâcibdir.
Teklîfât-ı şer'ıyyeyi kolay bulmamak, nefsin kötülüğünden ve tabî'atin bozukluğundandır.
Teklîfât-ı şer'ıyyeyi [şer'î teklîfleri] inkâr eden, mülhid ve zındıktır.
Telvîn makamında, kesret-i vâridât ve televvün-i ahvâl [hâllerin değişmeleri] mevcûddur.
Tekvîn makamında,
mâsivâyı unutmak ve kalbe gelen hâtırâtı nef' etmek mevcûddur.
Tenâsüh, ruhun bedene teallukundan önce, başka diğer bir cesede te'allukudur ki, böyle inanmak küfürdür.
Bir tenzîh ki bizim ilmimiz ona te'alluk ede, aynı teşbîhdir.
Tevbeye muvaffak olmak, Hak sübhânehûnun
inayetindendir.
Tevbe, farz-ı ayndır. Hiçbir ferdin ondan müstagnî olması düşünülemez.
Tevbe etmek üsûli, îzâhı.
2/66 [Günah kelimesine mürâce'at.]
Tevbe, günahı müte'âkib olursa [hemen günahtan sonra olursa], üç saat zarfında ise, deftere yazılmaz.
Tevbe kapısı açıktır. Hak teâlâ ra'ûf ve rahîmdir. Kusur işlemekten kimse hâlî değildir. Ümitvâr olalar.
Teveccüh-i pîr [pîrin teveccühü] muktedî olan mürîdin ihlâsı ve muhabbeti miktârıncadır.
Teveccüh muhabbetsiz müessir değil, lâkin muhabbet teveccühsüz müessirdir.
Teveccühde huzur ve gaybet [yanında ve uzakta olması] berâberdir.
Teveccüh-i pîr-i kâmil [kâmil pîrin
teveccühü], dağ gibi zulmeti ve kederleri, her ne yol ile meydana gelirler ise gelsinler, sâdık mürîdden def' eder.
Teveccüh yapılması için, kalb ile yalvarmak lâzımdır.
Teveccüh bir emr-i zâhirdir ki [açık bir iştir ki] beyana [açıklamaya] ihtiyacı yoktur.
Teveccüh-i kalb yolu
şudur ki, geçmiş günahlara [kusurlara] pişman olup, tevbe-i nasûh edile. Ve üç kere kelime-i istigfârı söyliyeler. Sonra, göğsün sol tarafında bulunan ve hakîkî kalbin yeri [makamı] olan kalbi sanavberîye müteveccih olup, Allah lafzı mübârekini tekrar-tekrar söyliyeler ve kalbden söyliyeler.
Tevhîd.
Tevhîd, Allahü teâlâyı [zâtı kadîm olanı], Allahü teâlâdan gayriden ayrı kılmaktır ki, dereceleri ve
mertebeleri vardır.
Tevhîd iki nev'dir. Tevhîd-i avâm; tevhîd-i havâs. Tevhîd-i havâsta, mâsivâya muhabbet ve nefsin adâveti [düşmanlığı] kalmaz.
Tevhîdin tarîkatte mânası, mâsivâya [mahlûklara] teveccüh ve iltifât etmekten ve başka şeyi görmek ve bilmekten kalbi temizlemektir.
Tevhîd-i şühûdî, mâsivâya şühûd ve şuûru kaldırmaktır ki, tarîkatın şartıdır.
Tevhîd-i vücûdî, nef'i vücûd-i
eşya olup [eşyanın varlığını kaldırmak olup], tarîkatta şart değildir.
Tevhîd, nefs-il-emirde [haddi zâtında] şühûdîdir. Vücûdî değildir.
Tevhîd-i vücûdîyi evvelâ tasrîh eden [açıklıyan] Muhyiddîn-i arabîdir.
Tevhîd-i vücûdî ve tevhîd-i şühûdî,
tesavvuf yolunda hâsıl olur. Nihâyete varanlar bunlardan kurtulur.
Tevhîd-i vücûdî ki, Allahü teâlâdan gayri herşeyi yok bilmektir. Akle ve şeriate uygun değildir.
Tevhîd-i şühûdî sâliklerinin bu görüşleri, zâhirlerine münhasırdır. Onların bâtını, bir varlığa karşıdır [dönmüşlerdir].
Türpüştî risâlesi.
Tevessüt-i taâm ve tevessüt-i menâm ve tevessüt-i kelâm lâzımdır.
Tevekkül, Resûlullahın hâli ve kesb, Onun sünnetidir.
Teheccüd ve kıyâm-ı leyl [gece kalkmak], tarîka-i
aliyyenin zarûriyyâtındandır.
Teheccüd namazını cemaat ile kılmak, tahrîmen mekruhtur.
Timûr hânın Buhârada,
Şâh-ı Nakşîbende olan tevâzu ve tezellülü sebebi ile, hüsn-i hâteme ile müşerref olması [son nefeste îman ile gittiği] umulur. Zîrâ Hâce Nakşîbend, Emîrin vefâtından sonra buyurdular ki, (Timûr mürd ve îman bürd). [Tîmûr öldü, îmanı da götürdü.]
Sevap-ı amâl [amellerin sevapları] niyyetin düzeltilmesine bağlıdır.
[Hâfızların okuduğu ve hocaların vaazının
hiç sevabı yoktur. Allahın emri olduğu için yapmak lâzımdır.]
| Anasayfaya dön | Kapak Sayfası |
| Sadakat.Net © İslami web hizmetleri | |