TI - T
Tâife-i aliyyenin sevenleri, onlar ile berâberdir ve husûsî hâllerine mahrem ve ortaklardır.
Bu tâifeyi hor ve zelîl zanneylemeyeler.
Bir tâifenin gördüğü dünya [baktığı dünya çöplükleridir] ve bir gürûhun tama' ettiği [arzu ettiği] âhıret nîmetleridir ve bir fırkanın dahî himmeti, Allahü teâlâya teveccühdür.
Tâatı, Hak teâlânın rahmetinin eseri ve Onun yardımı ile olduğu için bileler.
Tâatı güzel yapmak, fena hâsıl
olmadan müyesser olmaz.
Tâat ve zikir vazîfeleri ile meşgûl olalar. Ve muhâliflerin sohbetinden de uzak durup, kaçalar ve şeriatin yasak ettiklerinden perhîz [kaçarak] ve Allahü teâlânın mekrinden korkup ve titreyip, kendi amelinden üzüntülü
olalar ve ameli de terk eylemiyeler. Amel et, istigfâr et. Ve Hak teâlânın fadlına itimat ve Peygamberin sünneti üzere istikâmeti alışkanlık hâle getireler.
Tâlibe gerektir ki, herşeyden geçip, bu büyüklerin sohbetini tercîh eyleye. Ve
taleb vâsıtalarında cânını harcıya [can feda ede]. Kendine istirahât vermiye. Ve üzüntülü ve arzulu ola.
Tâlibi [maksadı] Hak teâlâ olana, kâfirlerden uzaklaşmak ve onları düşman bilmek zarûrî lâzımdır.
Tâlibân, zâhiren ve bâtınan [Allahü teâlâyı taleb edenler, zâhiren ve bâtınan] Peygamberimize tâbi olmaya gayret edip ve bu devlete mani olan herşeyden baş gözünü ve kalb gözünü yumalar, bileler ki, bir şahıs kerâmetler ve fazîletler sahibi
olsa, Resûlullaha tâbi olmakta gevşek olsa, onun muhabbeti öldürücü zehirdir. Kerâmetleri olmasa, fakat tâbi olmakta sağlam olanın sohbeti şifâ veren ilâcdır.
Tâlib-i ilâhîye [Allahü teâlâya tâlib olana] hicran içerisinde olmaktan ve
devamlı üzüntülü olmaktan başka çâre yoktur.
Tâlibe başlangıcda zikir lâzımdır. Çâre yoktur. [Mecbûrdur]. O şartla ki, kâmil ve mükemmil olan mürşidden bu zikir dersini almış ola. Eğer bu şart olmazsa, ebrârın zikri kâbilindendir ki,
netîcesi sevaptır. Yaklaştırıcı değildir.
Tâlibin nefse uymaması lâzımdır ki, bu da verâ ve takvâ ile olur ki, haramlardan kaçınmaktır.
Tâlib, sâdık olmalıdır. Sâdık olmak için yirmi senede melek yazacak bir günah bulmamalıdır.
Tâlib sâdık olunca,
zikir ve teveccüh olmasa dahî, yalnız ihlâs ve muhabbeti ile ilerler.
Tâlib uyanık olmalı, mürşidinin yanında rü'yâlara hiç kıymet vermemelidir.
Tâlibin ilerlemesi [yükselmesi], kâmil ve mükemmil olan [yetişmiş ve yetiştirebilen] şeyhin tasarruf ve teveccühüne bağlıdır.
Tâlib-i sâdık [sâdık tâlib], şeyhine muhabbet ile bâtınından feyz alarak onun rengine girer. [Onun makam ve derecelerinde ilerler].
Tâlib, başlangıcda pis ve aşağıdır. Ve Hak teâlâ çok temiz ve çok yüksektir. Yolu bilen bir vâsıta lâzımdır. Her iki tarafı anlıyan bir mürşid-i kâmil, tâlibe aracılık yapar. Pîr vâsıtadır. Sona varanlar, mürşid olmadan ilerler.
Tâlib-i sâdık [sâdık tâlib], mürşidin sohbetini ganîmet bilip, kendini onun rızasına tâbi kılmalıdır.
Tâlibin
pîrine karşı edebini beyan eden mektûb.
Tâlibde, şeriatin sahibine ittibâ' ve şeyhine muhabbet oldukta, herşey kolaydır.
Tâlib, îtikatını düzelttikten ve zarûrî fıkh ahkâmını öğrenip, îcâbı ile amel ettikten sonra, bütün vakitlerini zikre sarf eyleye, o şart ile ki, zikri, kâmil ve mükemmil olan şeyhden almış ola.
Tâlib, mürşidin huzurunda zikir ve nâfile ile meşgûl olmamalıdır ki, feyzden mahrum kalmıya.
Tâlib, ârifin
sûretine nazar ederse [zâhirine, görünüşüne bakarsa], bereketinden mahrum kalır.
Tâlibe, muhabbet, hizmet, âdâb ve şeyhe ittibâ' lâzımdır.
Tâlibe lâzımdır ki, isteğini ve istek vâsıtalarını [talebin îcâblarını] şeyhe açıklıya.
Tâlib-i Hak olana [Hakka
tâlib olana], Hak teâlâdan başka şeylerden yüz çevirmesi lâzımdır.
Tâlibin zikri ihlâs ile ola. Kendisinde nefsânî arzular ve kendine güvenme şüphesi olmıya.
Tâlib-i sâdık [sâdık olan tâlib], zikir ehli ile sohbet eder, gayriler ile zarûret olduğu kadar görüşür. Tâlibe
lâzımdır ki, nefsindeki ve dışardaki bâtıl tanrıları yok ede, hak mâbut olarak, akla, vehme, hayâle, fikre gelen herşeyi de kovmalı, yok etmelidir.
Tâlibin, evvelâ yalvarması, çok sevmesi, sığınması lâzımdır ki, teveccüh te'sîr eyleye.
Tâlibe lâzımdır ki, kâbiliyyetinin artmasını niyâz eyleye [isteye].
Tâlib-i âhırete, terk-i dünya lâzımdır. [Âhıreti
taleb edene, dünyayı terk lâzımdır.]
Tâlib olan, vâsıl olan [kavuşan] ve idrâk sahibi olan dahî kalbdir.
Tâlibde
zevk zâil olup [gidip], nisbetin te'sîri kalmamış zanneder. Cesede te'sîr kalmamıştır, ammâ, ruha te'sir meydana gelmiştir.
Bir tâlib, kutb-ı irşâda [mürşide] teveccüh edip, ona bağlanırsa, o dahî tâlibe müteveccih olsa, teveccühde tâlibin
kalbinde bir pencere açılır. Ve buradan teveccüh ve ihlâsı kadar, o deryadan kalbine feyz akar. Ve ilâhî zikre müteveccih olur, kavuşur. O mürşidi bilmediği hâlde teveccüh etmese, yine faydalanır ammâ, azdır. Fakat inkâr ederse veya mürşid ondan incinirse, zikretse de hidâyetten mahrumdur. Mürşid onun zararını istemese dahî, o inkâr ve üzmek onun feyzine mani olur.
Tâlib, niyyeti düzeltirse ve sâdık ve hâlis olursa ve zikre de devam ederse, tezkiye hâsıl olur. Kötü huyları iyi huylara dönüşür. Tevbe ve bağlanma nasip olur. Dünya sevgisi çıkar. Ve sabr ve tevekkül ve rıza hâsıl olur. Bunlar kendini
âlem-i misâlde müşâhedeye vesîle olup, her latîfe için bir nûr müşâhede eder. Böylece seyr-i âfâkî tamam olur. Bu seyr hakîkatte sâlikin kendindedir. [Kendi kalbindedir.] Sâlik, seyrini âlem-i misâlde görür.
Tâlib ile matlûb arasında en
büyük perde, kendi nefsidir.
Tâlib, bağlandığı şeylerden boşalmadıkca [ayrılmadıkca] ve var olmak ve diğer üstün sıfatları, asla [Allahü teâlâya] âid olduğunu bilmedikce [kabûl etmedikce], bekâ bulamaz.
Tâlib, fena ve bekâya kavuştuktan sonra, mürşide uyması lâzım gelmez.
Tâlib, vilâyet yolu ile yaklaşmaktan,
nübüvvet yolu ile yaklaşmaya ulaşması câizdir.
Tâlibin maksadı, nisbetin husûli olmalıdır. [Allahü teâlâya yaklaşmanın ele geçmesi olmalıdır.] Onu bilmesi şart değildir. Kolaylıkla ve çabuk ele geçen nisbet, o kadar kıymetli değildir.
Zorlukla ve yavaş yavaş olan makbûldür. Eğer tâlib acele ederse, hevesine kapılmıştır. Büyükler bu talebde ömrler harcamışlardır.
Tâlib, kulluğu kadar ve kendini yok ve muhtaç bilmesi kadar kemâlâta kavuşur.
Tâlibe lâzım olan edebler.
Tâlib-i izdiyâd olmak [artmasını istemek] mevcûda râzı olmamak değildir. [Mevcûda
râzı olacak, daha da isteyecek.]
Tâlib olmıyan kimse, tâlib olmayı istemelidir. Bu istek de büyük nîmettir.
Tabi'ati ile alâkalı arzular, kulluğa mani değildir.
Turuk-ı vusûl, mahlûkatın nefesleri adedincedir. [Allahü teâlânın rızasına, marifetine götüren yollar, mahlûkların nefesleri adedincedir.] Çünki, her hayâli, aslına kavuşturan bir yol
vardır. Her mahlûkun ayn-ı sâbitesi başkadır. Lâkin cümle yollar, şeriat dâiresinde toplanmıştır. Şeriatten ayrılan, yolda kalır. Şeriat bir ağacın gövdesi, tarîkatler, bu gövdeden ayrılan dallardır.
Turuk-ı diğer [diğer tarîkatler],
bid'ate âid şeylerden hâlî değildir. [Yâni bid'at karışmıştır.]
Turuk-ı aliyyenin menşe'i [Bütün tarîkatlerin başlangıcı] Resûlullah aleyhisselâmdır. Ayrı tarîkatler olması, insanların isti'dâtlarındandır, kâbiliyyetlerindendir.
Tarîkler [tesavvuf yolları], ancak Resûlullahın izinde bulunmakla ulaştırır. [İnsanı saadet-i ebediyyeye ulaştıran tek bir yol vardır. O da Resûlullahın izinde bulunmaktır.] “Cüneyd.”
Tarîkatten maksad, şeriatın üçüncü kısmı olan ihlâsı elde etmektir. Şeriatin dışında birşey değildir.
Tarîk-ı
vilâyette [vilâyet yolunda] vâsıta lâzımdır. Bu vâsıta, oniki imamdır ve sonra Abdülkâdir-i Geylânîdir.
Tarîk-ı mûsıl [kavuşturan yol] ikidir. Biri nübüvvet yolu olup, tavassut, vâsıta yoktur. Aslın aslına kavuşturur. Diğeri vilâyettir ki,
sülûk yoludur. Vâsıta lâzımdır.
Tarîk-ı nübüvvette [nübüvvet yolunda], fena, bekâ, cezbe ve sülûk yoktur.
Tarîk-ı vilâyette [vilâyet yolunda] eşyanın ilminin unutulması şarttır. [Eşyaya olan bilgisinin unutulması lâzımdır.].
Tarîk-ı nübüvvette [nübüvvet yolunda], mahlûklara gönül bağlamak yasaktır. Mahlûkların unutulması lâzım değildir.
Tarîk iki parçadır. Cezbe ve sülûk. Tasfiye ve tezkiye de denir. Sülûkten önce olan cezbenin kıymeti yoktur. Sülûkun yardımcısıdır.
Tarîk-ı vilâyeti [vilâyet yolunu] tamamlıyarak, nübüvvet yakınlığına ve nübüvvet kemâlâtına kavuşmak çok nâdirâttandır.
Tarîkate sülûkten maksad perdelerden kurtulmak ve kalb gözündeki perdelerin kalkması ile vasl-ı üryânînin hâsıl olmasıdır. Yoksa, ankâ denilen kuşun avlanması gibi, idrak olunamıyan şeyin ihâtası değildir [anlaması değildir].
Tarîkate girmekten maksad, ihlâs elde etmek ve ibâdetleri kolay yapmaktır.
Tarîkat ve hakîkat, şeriatin
hâdimleridir. [Hizmetcileri, yardımcılarıdır.]
Tarîkat, mahlûkatı yok etmek yolu, hakîkat, vâcib-i teâlânın isbâtıdır.
Tarîkat, izâfe edilen şeylerin ortadan kaldırılması [mahlûkları unutmak] için çalışmaktır. Hakîkatte ise, zorluk çekmeden, kendiliğinden unutulur ki, ikisi birdir.
Tarîkat ve hakîkat vilâyete bağlıdır. Şeriat nübüvvettedir.
Tarîkat taliminde icâzet iki nev'dir. Biri, bir
kâmilin şeyhlik makamına oturtulmasıdır. İkincisi, bir nâkısı icâzetle, irşâd ettikleri ile berâber faydalandırmaktır. [Yâni yetişmemiş birine izin vererek, talebeleri ile berâber onun da yetişmesini sağlamaktır.]. “Mebde ve Me'âd risâlesi”.
Tarîkat talimine icâzet için, bid'at ihdâs etmemek, şeriate uymak ve şeyhlerini sevmek, şart koşulmuştur.
Tarîkat icâzeti, rü'yâda ruhların verdim demesi ile olmaz. Uyanık iken mûteberdir.
Tarîkat beyanında arabî ibâre ile mektûb.
Tarîkatte bid'at, yolun kapanmasına sebebdir.
Tarîkatte feyz ve bereketin ele geçmesinin şartı, edeblere riâyettir.
Tarîkatte tul-i emel [uzun emelli olmak]
küfürdür.
Tarîkatte hâsıl olan telvînler [hâller] ve tecellîler hayâlî ve vehmîdir.
Turuk-ı îsâl [kavuşturma
yolları], zikr-i nef-yü isbât [Lâ ilâhe illallah], zikr-i zat [Allah], teveccüh ve murakabedir. Göğsün açılması ve yükselme hangisi ile olursa, onunla meşgûl olalar. Lâkin nef-yü isbât [Lâ ilâhe illallah] terk olunmaz. Onun faydaları mutlaktır. Onsuz tamam olmaz.
Tarîk-i sülûkta [sülûk yolunda] bağlanma sâlik tarafındandır. Vâsıta lâzımdır. Çâre yoktur.
Tarîk-i cezbede
[cezbe yolunda], çekilme, matlûb tarafındandır. Başkaların vâsıtalığını kabûl etmezler.
Tarîk-i cezbe [cezbe yolunun] tamam olması, sülûka bağlıdır. Sülûksuz cezbe tamam olmaz ve netîcesizdir.
Tarîkat uzlet değildir. Emr-i mâruf, nehy-i münker, cihâd ve sünnete uymaktır.
Tarîk-i Ahmedîde [Ahmedî
yolunda], ismler ve sıfatlar kısaca geçilir, zata kavuşulur, mertebeler biter. Seyr sahibi, tafsîlatlı giderse, zata kavuşamaz.
Tarîkat-i Nakşibendiyye, sünnete uymak ve bid'atlerden kaçınmaktan ibârettir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede birbirinden fânî olmak şartı ile sohbet, uzletten daha iyidir. Birkaç kimsenin, bir yerde meşgûl olması, yalnız meşgûl olmaktan eftaldir. Zîrâ ictimâ'da feyzler in'ikâs eder [birbirine eklenir.].
Tarîkat-i Nakşibendiyyeye silsile-i zeheb derler.
Tarîkat-i Nakşibendiyye, Eshâb-ı kirâmın yoludur.
Tarîkat-i Nakşibendiyye nisbeti, bu zamanda yok gibi olmuştur. [Ankâ kuşu hükmündedir.]
Tarîkat-i
Nakşibendiyyede zikir, Ebû Bekr-i Sıddîktan gelmiştir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede, şeriatin yasak ettiklerinden kaçınmak zarûrîdir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede, simâ', raks, vecd ve tevâcüd [kendinden geçme] yasaktır.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede
farzların edâsı, yaklaşmaya sebebdir.
Tarîkat-i Nakşibendiyye, elbette kavuşturur.
Tarîkat-i Nakşibendiyyenin
başlangıcı cezbeden, diğer tarîkatlerinki sülûktendir. Bu tarîkatte şeyh, teveccüh ve tasarruf ile, başlangıcda olana, nihâyet devletinden aks ettirir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyenin sonundan kimse haber vermemiştir. Başlangıcını bildirmişlerdir
ki, nihâyeti başlangıca yerleştirilmiştir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede, nefse muhâlefet çok olduğundan, çabuk kavuşturucudur. [En kısa yoldan kavuşturur.]
Tarîkat-i Nakşibendiyye, Peygamberlik kemâlâtına kavuşturur. Başka tarîkatler kavuşturamaz.
Tarîkat-i
Nakşibendiyyenin medhi.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede ilk şart, mâsivânın unutulması ve başka şeylerin ilminin yok edilmesidir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede ilk şart tevbedir. Tevbede derler ki, ilâhî, benden vâki' olan, bildiğim ve bilmediğim her bir günah ve suçtan tevbe eyledim, rücû eyledim.
Tarîkat-i Nakşibendiyyenin temeli [işinin esası], sohbet ve muhabbettir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede ifâde ve
istifâde [feyz vermek ve feyz almak] susarak, kendiliğinden olur. [Zorluyarak olmaz].
Tarîkat-i Nakşibendiyyenin medârı [işinin esası] şeriat üzere olmak ve pîre muhabbettir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede yükselmek, yalnız şeyhin sohbeti ve muhabbeti ve edeblerine riâyet ve şeriate uymak iledir. Ve tâlib, şeyhin sohbeti ile yavaş yavaş isti'dâdını tekmîl ve belki şeyhin kemâlâtına vâsıl olur. İsti'dâdına uygun yolu,
şeyh onu irşâd eylemeye muhtaç değildir. Zikreylemek lâzım ise de, talimi tesellî etmek içindir. Kavuşmaya sebep değildir. Kavuşmaya sebep sohbettir ki, sohbet sahibinde fena şartiyle ki, başlangıcda böyle idi. Sahâbe ve tâbiîn, yalnız sohbet ile sonsuz kemâlâta vâsıl oldular.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede tâlib, râbıta ve muhabbet ile saat saat şeyhin rengine girer. [Şeyhine benzer.]
Tarîkat-i Nakşibendiyyede şeyh tâlibe zikir veya murâkabeyi veya yalnız sohbeti emreder.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede zikredebilmek, başlangıcda nasip olur.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede başlangıçta zikir, ortada Kur'an-ı kerim okumak, sonda namaz emrolunur.
Tarîkat-i
Nakşibendiyyede, alınmış olan zikirden, farzlardan ve sünnetten gayri ile meşgûl olunmaz.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede, evvelâ zâtın zikri [Allah ismi ile zikir] ve sonra zikr-i nef-yü isbât [lâ ilâhe illallah zikri] talim olunur.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede, cehrî zikirden kaçınmak emrolunmuştur.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede ilk teveccüh zat-i
ehâdiyyet iledir. [Allahü teâlânın zatınadır.]
Tarîkat-i Nakşibendiyyede pîrin talimi en mühimdir. Onsuz mümkin değildir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede sülûk ve nisbet te'sîsi [nisbetin te'sîs edilmesi] şeyhe ittibâ' iledir.
Tarîkat-i
Nakşibendiyyede sülûk, tâlibin dilemesi ile değildir. Mürşidin tesarrufu ile olur, ona bağlıdır.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede mürşidin, mürîdlerin hâllerini bilmesi şart değildir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede pîrlik, mürîdlik talim iledir. Külâh ve elbise ile değildir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede
nisbetten murâd, Allahü teâlânın hazır olmasını anlamak demektir. Hiç aralıksız hazır olmasını anlamak demektir. İsmler ve sıfatlar karışmadan, zat-i ilâhînin tecellîsidir ki, (Yad-i dâşt) derler.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede tevhîd-i şühûdî
lâzımdır. Tevhîd-i vücûdî lâzım değildir. [Bir görmek vardır, bir bilmek yoktur.]
Tarîkat-i Nakşibendiyyenin sonu, vasl-ı uryânîdir ki, matlûba kavuşmaktan Ümidi kesilir.
Tarîkat-i Nakşibendiyye büyüklerine, tecellî-i zatî devamlı olup, başkalarına (berkî), şimşek gibi gelip-geçicidir.
Tarîkat-i Nakşibendiyyede seyr-i âfâkîyi seyr-i enfüsî ile birlikte yaparlar.
Tarîkat-i Nakşibendiyye büyükleri,
gaybetten önce olan huzura önem vermezler.
Tarîkat-i Nakşibendiyyenin nisbeti, hiçbirşeye benzemiyen makamadır. Mahlûklar ile alâkası yoktur.
Bu tarîkte her zuhûr eden şey ile kanaat eylemiyeler.
Tarîkat-i Nakşibendiyye yolu, insanın yedi latîfesidir ki,
ikisi âlem-i halktan, beden ile nefstir. Beşi âlem-i emirdendir. [Kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ]. Önce âlem-i emirden başlanır.
Tarîkat-i Nakşibendiyyenin sülûki vehm ve hayâl iledir. Ahvâl [hâller] ve vehm ile idrâk eder.
Tarîkat-i Nakşibendiyyeye kayyûmiyyet cezbesi Abdülhâlık Goncdüvânî vâsıtası ile Ebû Bekr-i Sıddîktan gelmiştir. Maiyet cezbesinin başlangıcı ise, Şâh-ı Nakşibendden başlamıştır.
Tarîkat-i Nakşibendiyye büyükleri azîmet ile hareket ederler [amel ederler], ruhsattan kaçınmışlardır. Ve azîmetleri de, zarûret miktârı yaparlar, buyrulmuştur.
Tarîkat-i Nakşibendiyye riyâzeti.