VAV - V

(Vebtegû ileyhil-vesîlete...) [Mâide sûresinde, Ona kavuşmak için vesîle arayınız!] buyurulmuştur. Bu râh-i gaybül-gaybda, mürşid-i kâmilin yardımı olmadıkça, yol almak ve sülûk eylemek çok zordur. Mecâzî sultânın [dünya sultânlarının] huzuruna vesîlesiz kavuşmak mümkin değil iken, hakîkî sultânın dergâhına [kavuşmak için], vesîle zarûrî lâzımdır.

Vâris, meyyitin malının tamamına hissedârdır. Bazısından hisse almak verâset değildir.

Vâridât, beşârât [müjde] ve yüksek işaretler ve marifetlerin, esrârın zuhûru, kâmil olmayı gösterir. Lâkin, kemâl sahibi olmanın şartı değildirler.

Vâsıtînin (lehü-kalbün) [Kaf sûresi 37.] Âyet-i kerimesini tefsîri.

Vâkı'ât [rü'yâlar] sahih olduğu takdîrde, kuvvetin müjdesi ve isti'dâttır. Husûle delâleti [işareti] yoktur.

Vâkı'ât [rü'yâlar] îtibare şâyeste [uygun] değildir. Âlem-i şehâdette [madde âleminde] müyesser olan [meydana gelen, ele geçen] mûteberdir, kıymetlidir.

Vâkı'âları [rü'yâları] müjdeci bileler. Uyanık iken ne meydana gelirse, ona îtibar edeler.

Vâkı'ât [rü'yâ] ve ahvâli [hâli] nâkıs olan şeyhlere izhâr eylemeyeler ki [söylememelidir ki], onlar azı çok zannederler.

Vâlidenin oğluna faydası olmadığı gün için hazırlık yapmıyana yazıklar olsun.

Vâlide, peder, dede ve hocaya, islâm dînine uygun olan, rücû' ve tevâzu hakîkaten Hak teâlâyadır.

Vâlideyn hukûku [ana-babanın hakları], Hakîkî matlûbun [Allahü teâlânın] rızasını kazanmak yanında hiç kalır. Allahü sübhânehûnun hakkı, bütün mahlûkların haklarından öncedir.

“Vallahü basîrun bimâ ya'melûne” [Onların yaptıkları herşeyi Allahü teâlâ görücüdür.] buyurmuştur. Allahü teâlâ, herşeyi gördüğü hâlde, çirkin işleri yaparlar. Aşağı bir kimsenin bile, bu işleri gördüğünü bilseler, yüz çevirir, yapmazlar. Bunlar, yâ Hak teâlânın görmesine inanmıyorlar. Yâhut, Onun görmesine kıymet vermiyorlar. Îmanı olana ikisi de yakışmaz.

Bir vâlînin himâyesinde ibâdet edenlerin amelleri gibi, o vâlîye de Hak teâlâ ihsân eder.

Ve ‘mür ehleke bis-salâti vastabir aleyhâ lâ nes' elüke rizkan nahnü ner-zü-kûke- vel-âkıbetü lit-takvâ. [Ya Muhammed! Ehl-i beytine ve ümmetine, namazı emret! Geçim darlağına sabr edin! Senin ve onların rızkını vermek için çalışmanı istemiyoruz! Muhakkak sana ve onlara rızkı biz veririz. Sen kalbinle âhıret işine ihtimâm eyle. Güzel son, müttekîler içindir. (Tâhâ sûresi 132. Âyet-i kerimesi meâli)]

Her vârid ki [hâsıl olan, meydana gelen ki] zâhir ola [meydana çıka], şükrünü yapıp, onda temkin [temekkün] husûlinden sonra, ondan yükselmek talebinde olalar.

Vebâ, Hak teâlânın murâdı [isteği] olduğundan, Onun murâdı ile [isteği ile] dil-tenk [sıkıntılı] olmamak gerektir. Çünki, sevgilinin işidir. Ondan lezzet alalar.

Vebâ olan yerden kaçmayıp, vefât eden kimse, şehit olur.

Vebâ hastalığı olan bir yerden kaçmak, büyük günahtır.

Vitr namazını gece yarısının sonuna te'hîr müstehabdır.

Vitrden sonra secde yapmanın haberlerde ve eserlerde aslı yoktur. Hind memleketinde amel olunur. Ehl-i arabda onunla amel yoktur. Ve hakkında fıkh-ı muhtârdan dahî rivayet yoktur. Şâfi'îye, tahrîmine kâiller, hanefîye, onu bilmezler. “Sünen-i hüda”.

Vücûd ile mümkin arasındaki farka sebep ademdir.

Vücûb-i vücûd mertebesinde vücûd sâbit ise de zarfiyyet-i hârici ve ilmî peydâ [açık, meydanda] olmamıştır.

Vücûd mertebesinin âlem–i misâlde zuhûru noktaya yakındır.

Vücûb mertebesi, esmâ [ismler], sıfât, şu'ûn ve îtibarâtı [îtibarları] toplamıdır. Ve fena ve bekâ bu mertebededir. Zat mertebesinde, îtibarlardan bir îtibar mülâhazasız, fena ve bekâ mütasavver değildir.

Vücûd için keşf ve şühûd erbâbından bir cem'i gafîr hakîkat-i vâcib-ül-vücûd teâlâdır demişlerdir.

Vücûd için, Hak sübhânehûnun hakîkatidir demek, Ehl-i sünnet îtikatına uygun değildir.

Vücûd-i ilâhî ve vücûb, îtibarattandır.

Vücûdün, zat-i teâlâya bağlılığı, bir şeyin meydana geldiği yerden çıkmasına nisbeti gibidir.

Vücûd, kevn [olma] ve husûl [açığa çıkma] mânasınadır.

Vücûd, şey'in mertebelerden bir mertebede ve âlemlerden bir âlemde, yâni hâricde zuhûrudur.

Vücûd ve sübût lâfzları, mütekellimîn indinde [yanında] aynı mânayadır. Tâife-i âliyye, mâ-sivâya vücûd ıtlâkını câiz görmezler [mâsivâyı vücûd olarak kabûllenmeyi câiz görmezler.].

Vücûd ve onun tevâbi'i, sıfât-ı hâssa-i mâbuttur. Mümkinde vücûd-ı zıllî sâbittir ve müste'ârdır.

Vücûd-i mümkin [mümkinlerin vücûdu], Hak teâlânın vücûdunun zıllıdir. Ve mümkinlerin sıfâtı, vâcib-i teâlânın kemâlâtının zılleridir.

Vücûd-i ilâhîden bir ışık, ilim sıfatındaki hakîkat-i mümkinât olan, mahiyetler üzerine düşerek, vücûd-i zıllı ile hâricde mevcut olmuşlardır.

Vücûdun mâsivâdan [mahlûklardan] nefyi vücûd-ı asâleti nefyidir. Zîrâ vücûd, Hak teâlânın esas sıfatlarındandır. Diğerini, ona şerîk kılmazlar. Eğer mümkinde [yaratılanlarda] vücûd var ise, Hak teâlânın vücûdunun ışığındandır. Ondan yansımadır. Bu zıllı vücûd, Hak teâlânın vücûdu yanında yok gibidir. Yakındır ki, mevhûmlardan ad edeler.

Vücûd-i mâsivâ [mahlûkların vücûdü, varlığı] mecâzî vücûddur. Mecâzî vücûd zihinlerde, hakîkî vücûd olduğu için, Sâlik [tesavvuf yolcusu] onun hakîkî ünvânını nefy eder ki, mecâz, hakîkatin varlığı ile bilinmiye, olmıya ve Hak celle ve âlânın hakîkî vücûdü ile ortak olmaya.

Vücûdü mümkin [mümkinin vücûdü] için isbât eylemek ve hayr ve kemâli ona râci' kılmak, onu hakka şerîk [ortak] kılmaktır.

Vücûd-i vâcib-i teâlâ [Allahü teâlânın vücûdü], mümkinlerin vücûdünün ötesidir. Ve mutlak, mukayyedâtın [mahlûkların] ötesidir.

Vücûd-i mutlakı [mutlak vücûdü], mukayyed vücûda münhasır bilmek küfürdür.

Vücûd-i beşerînin nefyine bir sa'at sa'y eylemek [gayret etmek, uğraşmak], ibâdet ehlinin nice yıl ibâdetlerinden daha iyidir.

Vücûd-i âbid der-meyân olan ibâdet [ibâdet edenin (âbidin) vücûdünü düşünerek yapılan ibâdet], Allahü teâlâya lâyık değildir. O makamda hâlis din isterler ki, ortağa râzı değildir. [Allahü teâlâ, kendine şerîk, ortak yapılmasına râzı olmaz.]

Vücûd-i beşeriyyetten [beşerî vücûddan, maddî vücûddan] ne kadar var ise, yolun perdesi de o kadar bâkîdir [devamlıdır].

Bir vücûd ki âm ve müşterek ola. Hak teâlânın vücûd-i hâssının zılâlindendir. Ve bu zıl dahî, zat-i Hak teâlâ üzerine ve eşya üzere ber sebil-i teşkîk iştikâkân mahmüldür. Muvâtat [uygun] değildir. Ve o zılden murâd vücûd-i teâlânın merâtib-i tenezzülâtta zuhûrudur.

Vücûd için üç mertebe vardır: Biri, vehm mertebesidir. Enbiyâ ve melekler ve kümmel-i Evliyâ bu mertebeden hâricdir. İkincisi, nefs-ül-emr mertebesidir ki, sıfat ve ef'âl-i ilâhî, Enbiyâ ve melâike ve neş'e-i âhıret bu mertebededir. Üçüncüsü, mertebe-i hâricdir ki, zat ve sıfât-i semaniyye-i vâcib-il-vücûd o makamda mevcûddur.

Vücûd-i hâricî, bizim efhâmımızın [fehmimizin, idrâkimizin] ötesidir.

Vücûd-i hâricîde Zat-i teâlâ ve tekaddesten gayri hiç nesne yoktur.

Vücûd-i zihnî ve hâricî, mertebe-i imkânda taksîmdir. Mertebe-i teâlâda ne hâricin ve ne ilmin güncâyişi [sığması] yoktur.

Vücûd-i zihnî ve mertebe-i ilmî, aynı şey olup, tarifi.

Vücûd-i vehmî, aynada eşyanın sûretinin vehmi gibidir. O sûret, cevher [madde] olmayıp, kendileri ile kâim olmadıkları gibi, âraz gibi, mahalsiz [yersiz] değildirler. Ve aynaya hulûl ve sereyânları da yoktur.

Vücûd-i vehmî mertebesi, vehmin yok olması ile, yok olmadığından, nefs-ül- emrîdir. Fakat, bu nefs-ül emr vücûd-i vâcib-i teâlâda sâbit olan nefs-ül-emre cenbünde [nazaran] lâ-şey [adem] hükmündedir.

Vücûd-i vehmî, ilm-i ilâhîde mevcuttur. Hak sübhânehû, âlemi bu mertebede halk buyurmuştur [yaratmıştır]. Hâricde mevcut değildir.

Vücûd-i vehmî ki, hâricde görünendir. Vehmin yok olması ile, yok olmaz ve sebât ve istikrârı olmıyan evhâm ve hayâl değildir. Ve bu dünya işleri ve âhıret muamelesi ona bağlıdır.

Vücûd-i vehmî, mücerred vehmin meydana getirmesi ile olmayıp, Hak teâlânın yaratması ile vehm mertebesinde hâsıl olmuştur.

Vücûd-i müteaddiden çokluğun yok olması ile hükm eylemek ilhâd ve zındıkadır [zındıklıktır].

Vücûda ve tevâbi'i vücûda [vücûda tâbi olanlara, bağlılara] mazhariyyet [zâhir olma] ve mir'âtiyyet [ayna olma] için ademden gayri kâbil yoktur. Zîrâ şey'in mazharı, ol şeyin mukâbilidir [zıddıdır]. Vücûdun mübâyın ve mukâbili ademdir.

Vücûd-i teâlâ için [Allahü teâlânın vücûdü için] hiç adem mukâbil değildir.

Vücûd, ademin [yokluğun] zıddı değildir ki, ademin [yokluğun] yok olmasında vücûd lâzım gele.

Vücûd, her hayr ve kemâle mebde' [başlangıç], adem [yokluk], her şer ve nâkısa menşe'dir.

Vücûd, her hayr ve kemâle mebde'dir [başlangıçtır] demek, her hayr ve kemâl Hak sübhânehûdan fâizdir [yâni ondan gelir] ve vücûd, o feyzin vüsûline vâsıtadır.

Vücûd-i adem tabîrinin tarîkatte mânası, fena üzerine terettüb eden [âid olan] bekâdır.

Vücûd-i ademin sahibi, vücûd-i beşeriyyete avdetten emîn değildir. Lâkin, vücûd-i fenanın sahibi onun hilâfıdır.

Vücûd-i beşeriyyetten kıl kadar dermeyân olunca, nef-yü isbât kelimesiyle kendi ulûhiyyetini isbât eder. Ol cenâba lâyık olmaz. Bu marazdan [hastalıktan], şifâyâb olmaya [şifâ bulmaya] imkân yoktur. Bu gizli [ince] şirkten kurtulan, avlanılamıyan anka kuşu hükmündedir.

Vücûd-i zıllî, mahlûkların varlığının başlangıcıdır.

Vücûd ve îcâdın varlığı hûbdur [sevgidir].

Vücûd-i ferzend [evladın varlığı], Allahü teâlânın büyük ihsânıdır. Yaşadıkları müddetçe, insan çok faydalarını görür. Ölümleri de, sevap kazanmaya ve yükselmeye sebep olur. [Fakat, çocuklarına dîni, îmanı öğretmiyen ana babaya, çok azâb yapılacaktır.]

Vahdet ve kesret birbirinin zıddıdır. Vahdete tâlib olana kesreti terk etmek zarûrîdir. Sâlik, her ne kadar kesret [çokluk] tarafı ile ülfet ederse, dûr ve mehcûr-ı vahdettir [vahdetten uzak olur]. Hem taleb ve muhabbet tarîkiyle [yolu ile] ve hem dîd ve dâniş [görmek ve bilgi] cihetinden vicdânî olmak gerektir.

Vahdet-i vücûd erbâbı, ism ve sıfatları, îtibarât-i ilmiye zannederler. [İlmin îtibarları zannederler].

Vahdet-i vücûd erbâbı [ehli], heme-ûst [herşey Odur] deyip, mukeyyedâtı ayn-ı mutlak hayâl ederler [sonradan var olanları, mutlakın aynı zannederler].

Vahdet-i vücûd ehli, halk [yaratılanlar], hakkın bu kisve ile meydana çıkışı ve hakkın bu âsâr [eserler] ve ahkâm ile tahakkukudur deyip, hiçbir şeyde kötülük ve kötülüğün aslı yoktur. Eğer var ise, nisbî ve izâfîdir derler [var kabûl edilendir, derler].

Vahdet-i vücûda kâil olanlar [vahdet-i vücûd ehli], Hak celle ve âlâya mutlak [kayıtsız, şartsız] derler. Ve mahlûkat, o mutlakın bir şarta bağlılarıdır, derler. Eğer mutlakı, mukayyedat [bağlılar] mertebesine hâs [mahsûs] bilirlerse ve ona diğer vücûd isbât eylemezlerse [ayrıca bir vücûd var bilmezlerse] ki, ekser mülhidler, bu îtikat üzeredir. Lâzım gelir ki, Hak sübhânehu, vücûdda ve sâir kemâl sıfâtta mümkine muhtaç ola. Meselâ küllî-yi, tabî'î gibi ki, efrâdına münhasır olmakla, vücûdunda efrâda muhtaçdır. Bu îtikat hakîkaten Allahü teâlâyı nefy [inkâr]dir ki, açık küfürdür. Ve eğer mertebe-i ıtlâkı, merâtib-i tekayyüdâtın verâsı olmak üzere isbât ederlerse ve mutlaka vücûd-i müteassıla derlerse, meyânlarında, nisbet-i isneyniyyet sâbit olarak, vahdet-i vücûd bâtıl olur. Zîrâ El-isnân mütegâyirân, bu takdir üzere vahdet-i vücûd ile hükm eylemek zuhûrât-i vücûdün tenevvu'i îtibariyledir. Meselâ, bir şahs, Zeydin aynada yansıyan sûretini görüp, ben Zeydi aynada gördüm der, şey'in mazharına şey'in aynıdır demek, tegâyür mevcut iken, âyinedârı olmak alâkasıyla mümkindir. Pes heme ûst [herşey Odur] mânası peydâ olur. Şey'in mezâhiri, min vechin ayn-i şey ve min vechin dahî gayri şeydir. Galebât-i sekr ile veche-i gayriyyet mestûr olur. [Sekrin gâlib olması ile diğer cihet örtülür.]

Vahdet-i vücûd, sekrin galebesinden [çokluğundan] ve muhabbetten meydana gelir. Muhabbet, sevenin nazarından [gözünden] gayriyi siler, giderir. Ve aşırı şevkten dolayı, kesreti, vahdetin aynası gösterir. Mir'at, şühûddan gizlenmiştir. Zâhir olan hemen sûrettir.

Vahdet-i vücûd mutlakâ nefs-ül-emrîdir. Ve te'addüd-ü vücûd, tevehhüm [kuruntuya düşme] ve teheyyül [hayâle getirme] îtibariyle nefs-ül-emrîdir.

Vahdet-i vücûda bağlı olanlar [tutulanlar] zıllı asldan fark edememişlerdir.

Vahdet-i vücûd, imam-ı Rabbânî indinde, vücûd ve kemâlât-i tâbia-i vücûd hâssa-i Rabbi mâbuttur mânasınadır.

Vahdet-i cemâl, hazret ilme tesmiye olunur ki, te'ayyün-i evvelin yâni hakîkat-i Muhammedînin zıllıdir.

Vahşî, Veysel Karnîden üstündür.

Vahy-i kat'î [kat'î vahy] ile sâbit olan dîni, saçma sapan [doğru dürüst olmıyan] ve evhâm ve hayâller ile, ref' eylemek [ortadan kaldırmak] mümkin değildir.

Ve zerû zâhirel-ism-i ve bâtınahü mûcibince, ismin zâhirîsi ve bâtınîsi terk olunmalıdır ki, her birinin şükrü edâ oluna.

Verâ, şeriatin men ettiği şeyleri terk etmekten ibârettir.

Verâ ile dîniniz kâimdir [ayaktadır]. “Hadis-i şerif”

Verâ ve takvâ, yasaklardan sakınmak demek olup, [şiddetli] zarûriyyat-i dindendir.

Verâ, yâni haramlardan kaçmadıkça ve mubâhların fazlasından kaçınmadıkca ele geçmez.

Verâ'ın tamam olması için, lisanını gıybetten korumalı, sû'i zandan kaçınmalı, kimse ile alay etmemeli, yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı, doğru söylemeli, Allahü teâlânın nîmetlerinin çokluğunu düşünerek, kendini ucbdan [beğenmekten kurtulmalı], malı boş yerlere harc etmemeli, nefsi için mevki', makam istememeli, namazları vaktinde kılmalı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri îman ve iyi işleri öğrenip, kendini bunlara uydurmalı.

“Verâ sahibi imam arkasında kılınan namaz kabûl olur. Verâ sahibine verilen hediye kabûl olur. Verâ sahibi ile oturmak ibâdet olur. Onunla konuşmak, sadaka olur.” Hadis-i şerif.

“Zerre miskâli verâ, nâfile sadaka, oruç ve namazdan hayrlıdır Hadis-i şerif.

“Verâ ehlinin iki rekât namazı, günahkârın bin rekâtından eftaldir.” Hadis-i şerif.

Vasl-ı uryânî, nûrânî perdelerin tamamen kalkmasından [yok olmasından] sonradır.

Vüsûl, nübüvvet mertebesinde, husûl, vilâyet makamında olur.

Vüsûl [ulaşma, yetişme] ile ittisal [kavuşma] meyânında fark çoktur.

Vüsûlde umde [esas] zikir, muhabbet-i muktedâ mürşide muhabbet olup, [uyulana muhabbet olup], başa asâ vesâire ile vurmak değildir.

Vüsûlde pîr [ihtiyâr], civân [genç], nisâ [kadın], sıbyan [çocuk] ve emvât [ölüler] müsâvîdirler. Yalnız edebe riâyet şarttır.

Vüsûl-i matlûb [matlûba ulaşma], âfâk ve enfüsün ötesine bağlılık ve mâ-sivây-ı sülûk ve cezbeye bağlıdır.

Vüsûl merâtibi münkati' olmaz dedikleri, tecelliyât-i zâtiyye [zâtın tecellîleri] içindir. Yoksa tecelliyât-i sıfatıyye [sıfatların tecellîsi] îtibariyle değildir.

Vüsûl, bekâ-billâh makamında hâsıldır ki, fenadan ve nisyân-ı mâ-sivâdan [mâsivânın unutulmasından] sonra hâsıl olur.

Vüsûl için olan [kavuşmak için olan] bütün yollar, ahkâm-ı şer'ıyyenin tatbîk edilmesi şartına bağlıdır. Her kim ki, bu büyük şeriat dâiresinden hurûc edip [çıkıp] ve bu yolların birinden kavuşmak isterse, yolda kalır. Matlûba kavuşamaz. Ve belki doğru yoldan ayrılmış olur. Bütün tarîkatların [yolların] menşe'i [kökü] şeriattir.

Vüsûl-i zat-i teâlâ iki kısmdır: [Zat-i teâlâya kavuşmak iki kısmdır.] Biri nazarî kavuşmak olup, asâleten Halîlullahın nasibidir. Zîrâ, Zat-i teâlâya yakın te'ayyün, te'ayyün-i evveldir ki, rabb-i Halîldir. İkincisi, vüsûl-i kademî olup, bilhassa Habîbullaha mahsûstur ki, bu vüsûl [kavuşmak], kurb derecesinde çok kuvvetli olmakla, tecellî-i zatın Resûlullaha münâsebeti ziyâdedir. İmdî Enbiyâ meyânında, bütün fazîletler, bu iki büyüğün nasibi oldu.

Vüsûl-i hakîkî [hakîkî kavuşmak] ve hakîkî ihâta-i mâruf, tavk-ı beşerden [belli beşerin gücünden] hâricdir. Herkes, bu adem-i idrak derdine mübtelâdır.

Vüsûl, isneniyyetî muhbir bekâ-yı vâsılı muş'irdir. Pes [öyle ise] vusldan güzer edip [geçip], nef-yi sırfa ve hayrete gelmek gerektir.

Vefât eden bir şahsın üzerinde bir şahsın hukûku [hakkı] var ise, meselâ deyn [borç] ve gayri gibi, onun ruhunu yükseklere götürmezler. Ve yükselmekten men ederler. Tâ ki, o meyyitin tarafından [yakınlarından] biri hakkı edâ ede. Hak edâ olundukta, bu habsten kurtulur. Hadis-i şerifteki hükm, o şahsa mahsûstur ki, onun ruhuna bu dünya hayatında yükselmek vâkı' olmamıştır. Ammâ, Allahü teâlânın celle sultânühü keremi ile, dünya hayatında bu te'allukât mevcut iken, onun ruhu yükselmiş ise, ölümden sonra dahî, yükselmek vâki' olur. Eğer ruhu dünyada habs edilmiş ve kafeste ise, vefâttan sonra yükselmesi, hukûkun edâsına bağlıdır.

Vefât-ı ehibbâ [dostların vefâtı] haber-i vahşet eserinin istimâ'ında [ziyârete gitmekte] o kadar gam ve keder zâhir olur ki [meydana gelir ki] yazmak mümkin değildir. Lâkin Allahü teâlânın takdîri ile ve irâdesi ile olduğundan, sabr ve tehammül ve teslim ve rıza ile tehammülden gayri çâre yoktur. Geçmişleri duâ ve Fâtiha ile yâd etmeli ve sevindirmelidir. Ferdâ [yarın] bizler de, o cemaate dahil olup, ev, bark ve evlatlardan ayrılıp ve onlara vedâ' edeceğimiz muhakkaktır. Âhiret sermâyesini âmâde [âhırete hazırlanıp] ve kabir ve kıyâmeti gözleyip, âhıret fikri ile olmak lâzımdır.

Vakit-i amelde [amel vaktinde] ecr taleb edip ve onunla kalmak, kendini ecrden mahrum eylemektir.

Bu kısa vaktte ve az fırsatta, mânevi hastalık [illet] olan, kalb hastalığının, çok zikir ederek, giderilmesi, mühim [önemli] ilâcdan ve büyük maksaddan olmalıdır.

Vakit çok azîzdir [kıymetlidir]. En azîz ve kıymetli şeyler için kullanmak gerektir ki, bu da, sahibine hizmet etmektir.

Vakit-i şebâbda [gençlikte], istikâmet üzere olmak [şeriate uymak], dünya ve âhıret nîmetlerinin en üstünüdür. [Bunun için, evlatlarını dinsiz muallimlerin, gazetenin, arkadaşların tuzaklarına düşürmemelidir]

Vakit-i hâbde [uyku vaktinde], on kere Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah, diyeler.

Vakit-i hâbde [uyku vaktinde], Âyet-el-kürsî okumalıdır.

Vukûf-i adedî [onbir tabirden biri], zikr-i nef-yü isbâtın [Lâ ilâhe illallah söylemenin] adedine bu yolda, bilindiği üzere, vâkıf olmaktan ibârettir ki, her bir nefeste tek ola.

Vukûf-i kalbî [kalbin Allahü teâlâdan âgâh olması], bilâ zikir, kalbe [zikrsiz kalbe], müteveccih, vâkıf ve nâzır olmaktır ki, kalbe mâsivâ hutûr etmeye.

Vilâyet-i sâniye [ikinci vilâyet], fenadan sonra, bekâ ile müşerref olup [şereflenip], vücûd ve tevâbi'-i vücûd ita buyurulmasıdır.

Vilâyet-i sûrî sebebi ile, verâset-i mâneviyeye müdâhele eylemek hatâdır [tehlikedir].

Vilâyâtin tefâvütleri [farklılıkları], derecât-i kurb îtibariyledir [yakınlık dereceleri îtibariyledir].

Vilâyet, kurb-i zıllîdir [zıllere yakınlıktır]. Ve onda olan giriftarlık [bağlılık] zılle bağlılıktır.

Vilâyet, nübüvvetin zıllıdir.

Vilâyeti tahâret [abdest almak] gibi, şeriati, namaz gibi bilmek gerektir.

Vilâyet, sâlikin [tesavvuf yolcusunun] mebde-i te'ayyünü olan isme vâsıl olmaya ve o ismde fenaya bağlıdır.

Vilâyet, Allahü teâlâya yakınlıktan ibârettir ki, bu ise zıllere yakınlıktır.

Vilâyette, insanlık sıfatlarını, nübüvvette, sıfatların çirkin şeylere bağlanmasını yok etmek lâzımdır.

Vilâyette ilim şart değildir. Velîlik vâkı' olup, ilim vermezler ise, hiç noksanı yoktur.

Vilâyette, dünya ve âhıretin unutulması lâzımdır. Nübüvvette, âhırete bağlılık iyidir.

Vilâyet ve nübüvvet kemâlâtının [olgunluğunun] on latîfeye ihtisası vardır.

Vilâyet, fena ve bekâdır. Vilâyetin sıfatı, dünyadan yüz çevirmek ve kaçınmak ve âhırete meyl ve bağlanmaktır.

Vilâyet, fena ve bekâ devletini [nîmetlerini] tahsîlden ibârettir [kazanmaktan ibârettir].

Vilâyet, akıl ile anlaşılamaz.

Vilâyette ilim şart değildir. Velînin, kendi vilâyetinden ve yakınlığından haberdâr olmaması mümkindir. Fe minnâ men alime ve minnâ men cehile. [Bazımız bilir, bazımız bilmez.]

Vilâyette kerâmet şart değildir.

Vilâyet, Allahü teâlâya yakınlıktan ibârettir ki, mâ-sivâyı unuttuktan sonra, ihsân edilir.

Vilâyette, mâ-sivâyı unutmaktan ibâret olan fena şarttır.

Vilâyette, fena şarttır. Sâlikin örtünmesi [istitârı] demek olan adem [yokluk] şart değildir.

Vilâyette, kemâl-i itminân olamayıp, kısmen mevcûddur.

Vilâyetin bütün üstünlükleri, şeriatin sûretine uymanın netîcesi, Peygamberlik üstünlükleri, şeriatin hakîkatinin meyveleridir.

Vilâyet dereceleri tamam olup, nihâyete vardıktan sonra, keşf veya ilhâm ile hâsıl olan bilgiler, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine tam uygundur. [Naklolunan bilgilerin aynıdır.]

Vilâyetin yarısı urûc [yükselmek] ve diğer yarısı nüzûldür [iniştir]. Bazıları yükselmek tarafını vilâyetin tamamı zannedip, iniş tarafını nübüvvetin kemâlâtı zannederler. Hâlbuki bu iniş dahî, yükselmek gibi vilâyettendir.

Vilâyetin kemâli [olgunluğu, üstünlüğü] cezbe ve sülûke bağlıdır. Bunlar vilâyetin iki rüknüdür. Nübüvvet kemâli bunlara bağlı değildir.

Vilâyetin nihâyeti [sonu] seyr-i enfüsînin nihâyetine [sonuna] kadardır.

Vilâyet mertebelerinin nihâyeti [sonu] kulluk makamıdır. Abdiyyetin [kulluk makamının] fevkinde [üstünde] bir makam yoktur.

Vilâyette teveccüh Hakkadır. Nübüvvette teveccüh, hem Hakka, hem halka olup, birbirine mani olmaz.

Vilâyette, nefis itmînâna kavuşmuş iken, bedeni meydana getiren maddeler, taşkınlık ve serkeşlikten vazgeçmiş değildirler. Meselâ, cüz'i nârî hayriyyet ve tekebbürden vazgeçmiş değildirler. Cüz'i arzî hisset ve alçaklığına pişman olmamıştır.

Vilâyet beş derece olup, herbiri, beş latîfeden birinin vilâyetidir. Herbir derece, ülülazm Peygamberlerden birinin vilâyetinin bir parçasıdır. Vilâyetin birinci derecesi, Âdem aleyhisselâmındır ki, onun mürebbîsi [onu yetiştiren] tekvin sıfatıdır ki, menşe-i sudûr-i ef'âldir. [Amellerin meydana çıkışının başlangıcıdır. İnsanların her işini bu sıfat yapar.] İkinci derece, İbrâhîm ve Nuh aleyhimesselâmın ayağının altıdır [altındadır]. Onların rableri [yetiştiricileri] ilim sıfâtıdır ki, sıfât-i zâtiyyenin en genişidir. Ve üçüncü derece, Mûsâ aleyhisselâmın ayağının altındadır. Ve Onun rabbi, selb sıfatlarındandır ki, mukaddes ve kusursuzdur. Beşinci derece, Peygamberlerin sonuncusunun ayağı altındadır. Ve onun rabbi, rablerin rabbidir. Ve sıfatları, şu'ûnları, taktîsleri ve tenzîhleri kendinde toplamaktadır.

Vilâyeti birinci derecede olan bir Nebînin, vilâyeti de en yüksek derecede olan velînin vilâyetinden çok üstündür.

Vilâyet-i Îsevîye [Îsâ aleyhisselâmın vilâyeti], hafîye te'alluk eder. [Hafî latîfesi ile alâkalıdır.].

Vilâyet-i Mûsevîye [Mûsâ aleyhisselâmın vilâyeti], vilâyet-i sırra hâstır.

Vilâyet-i Muhammediyye, ahfâya te'alluk eder.

Vilâyet-i hâssa, nefsin fânî olmasına bağlıdır ki, “MÛTÛ KABLE EN TEMÛTÛ” [Ölmeden önce ölünüz] bu fenaya işarettir.

Vilâyet, yâ hâssa [husûsî] veya âmme [umûmî] dir. Vilâyet-i âmme, mutlakan vilâyettir. Vilâyet-i hâssa, Vilâyet-i Muhammedîdir ki, tam fena ve olgun bekâdır ki, nefis mutmainne olur.

Vilâyetlerin birbirlerinden üstünlüğü, latîfelerin üstünlük sırasına bağlı değildir. Tâ ki, ahfâ sahibi diğerlerinden eftâl ola. Belki, asla yakınlık ve uzaklık bakımındandır. Ve kalb latîfesinde olan bir Velî, asla daha yakın olmakla, ahfâ sahibinden daha üstün olabilir.

Vilâyet-i Muhammedî geri alınmaz. Diğer vilâyetler, elden gidebilir, geri alınabilir.

Vilâyet, yalnız kalb ve ruhun fenası ile husûl bulmak mümkindir. Lâkin onun fenası, diğer latîfelerin fenasına bağlıdır.

Vilâyet-i sugrâ, vilâyet-i Evliyâdır. Vilâyet-i kebîre [kübrâ], vilayet-i Enbiyâdır.

Vilâyet-i sugrânın nihâyeti [sonu], seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkînin nihâyetine erişmiş olmakladır.

Vilâyet-i sugrâda, vehm ve hayâlden kurtuluş yoktur. Vilâyet-i kebîrede [kübrâda] vehm ve hayâlden kurtuluş müyesser olur.

Vilâyet-i sugrâ, âlem-i kebîrdeki latîfeleri geçtikten sonra başlar. Beş latîfenin aslları olan zılleri, seyr-i fillah ile geçmekle biter.

Vilâyet-i sugrâ, âfâk ve enfüse te'alluk eder ki [onunla alâkalıdır ki], vilâyet-i zıllîdir ve bunun müntehîlerine tecelli-i berkî [şimşek gibi gelip-geçen tecellî] vardır. Vilâyet-i kübrâ, asla te'alluk edip, akrabiyyet [yakınlık] Hak sübhânehûda seyrdir. Bu vilâyet-i Enbiyâ olup, dâimî tecellîdir.

Vilâyet-i sugrâ, cezbe ve sülûkun mecmû'una merbûttur [tamamına bağlıdır].

Vilâyet-i sugrâ, mebde'i te'ayyün olan ismin zılâline vüsûl [zıllerine kavuşmak] ve orada seyrin husûli, vilâyet-i kübrâ ismin üsûlüne vüsûldir.

Vilâyet-i sugrâ ve vilâyet-i kübrâ, Ezzâhir ismine te'alluk ederler. Bu ismden güzâr eyledikte [geçtikte], El-bâtın ismidir ki, vilâyet-i mele'i âlâdır.

Vilâyet-i ulyâ ki, vilâyet-i mele'i âlâdır. Bâtın ismine te'alluk eder [bağlıdır].

Vilâyet-i ulyâ, vilâyet-i mele'i âlâ olup, vilâyet-i Enbiyâ üzerine dahî tefevvuku [üstünlüğü] vardır.

Vilâyet-i sugrâ, vilâyet-i kübrâ ve vilâyet-i ulyâ, imam-ı Rabbânîye hâsıl olan mustalahâttandır. Sâirlerin kelâmında mevcut değildir [Diğer Velîler böyle sözler söylememişlerdir].

Vilâyet-i selâse [üç vilâyet], vilâyet-i sugrâ, vilâyet-i kübrâ, vilâyet-i ulyâdır.

Vilâyet-i selâsede [üç vilâyette], terk-i zikr-i kalbî [kalb ile zikri terk] ve murâkabe ile olup, nübüvvet kemâlâti ki, âlem-i halkın tamamen temizliği [tahâreti] ve itidali [orta hâli] bu kemâle [olgunluğa] bağlıdır. Kur'an-ı Mecîdi okumak ve namaz kılmak, bu makamda, terakkî bahş ve sûdmenddir [yükselmek için ihsân ve faydalıdır]. Çün bu yüksek makamda yükselmek oldukta, ifâde-i kemâlât o mevtinde hâlis fadl ve ihsân ile olur. O makamda, amelin ve îtikatın eseri yoktur. Ve ârif, bu makamda kendini şeriat dâiresinden dışarı görür. Lâkin çün [madem ki] şeriat asl ve esastır. Şeriatten çekinme düşünülmüş değildir ki, eğer bu asl helâlpezîr [helâl kabûl edilen] olursa, sütûnlara ve binâya dahî halel te'sîr eder. Çün [çünki] bu makamda dahî bâlâya giden oldukta, muamele tefaddülden [ihsândan] muhabbete tebeddül [değişiklik] eder. Ve ifâde-i kemâlât, muhabbet sebebi ile olur. Tefaddül [iyilik, fazîlet] ve ihsân başka, aşk ve muhabbet başkadır.

Vilâyet-i sugrânın kemâlâtının hâsıl olmasında umde [prensib, esas] murâkabe ve kalb ile zikirdir.

Vilâyet-i kübrâ ki, vilâyet-i Enbiyâdır. İsmlerin zıllerinin ve sıfat-ı vücûbîye dâiresini, seyr-i fillah ile geçtikten sonra başlar. İsmlerde, sıfatlarda ve şü'unlarda seyr ederek biter. Böylece, beş latîfenin seyri tamam olur.

Vilâyet-i kübrâdan sonra terakkî [yükselmek] zikir ile olmayıp, namaz ve Kur'an-ı kerim okumak ile olur.

Vilâyet-i ulyâda terakkî [yükselmek] bil-asâle, âlem-i halk latîfelerinden, su, hava ve ateşin nasibidir.

Vilâyet-i ulyâdan sonra, kemâlât-ı nübüvvet [nübüvvet kemâlâtı] vardır ki, bil-asâle Enbiyâya mahsûstur. Ve vâris olmak ile her kime nevâziş [iltifât] ederlerse, ona dahî hâsıl olur.

Vilâyet-i Enbiyâ dahî olsa, kemâlât-ı nübüvvete nisbetle, hiç îtibar yoktur.

Kemâlât-i nübüvvet ve sonrası olan yükselme amel mukâbili olmayıp, fadl ve ihsâna bağlıdır. Bu makam mürselîne [Resûllere] mahsûstur. Bu makamdan sonra muamele, sırf muhabbete bağlı olur. Burada dahî muhibbiyyet ve mahbûbiyyet dereceleri vardır.

Vilâyetlerin ve kemâlât-i nübüvvetin üstünde, İbrâhîm aleyhisselâmın kemâlâtı [üstünlüğü] ve son resûl olan Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemin kemâlâtı mevcûddur.

Vilâyet-i hâssadan sonra uruc [çıkış] ve nüzûldür [iniştir].

Vilâyet-i Muhammediyye [Muhammed aleyhisselâmın vilâyeti], bütün Peygamberlerin vilâyetlerini hâvîdir [hepsini kaplar]. Onların birinin vilâyetine kavuşmak, bu vilâyet-i hâssanın bir parçasına kavuşmaktır.

Vilâyet-i Muhammedîde, seyrin sonu, şânın zılline kadardır ki, onun ismidir.

Vilâyet-i kübrâ, asla âid yakınlıkta, Hak sübhânehü ve teâlâda seyrdir ki, bu, vilâyet-i Enbiyâ olup, dâimî tecellîdir.

Vilâyet-i kübrâ, vilâyet-i Enbiyâdır. Bunu geçtikten sonra, vilâyet-i mele-i âlâdır.

Velî, vilâyet-i mele-i âlâ ile şereflenince, ismetten hissedâr [haramlardan el çekmekten hissedâr] ve günahtan mahfûz olur [korunur].

Velînin nüzûlü [aşağı dönmesi] çok olunca, kemâli de çok olur.

Velînin bâtını [kalbi, ruhu] zâhirinden [bedeninden] ayrıdır. Bedenin [zâhirin] gafleti, ruhuna yol bulamaz [ruhunun haberi olmaz].

Velî, sahâbe mertebesine yetişemez, ulaşamaz.

Velî, hiçbir Pergamberin mertebesine varamaz.

Velînin bir bakımdan Nebî üzerine eftal olması mümkindir. Her bakımdan üstünlük Nebî içindir.

Velîlerin mebde-i te'ayyünleri, ayağı altında oldukları Peygamberin mebde'i te'ayyünü olan ismin cüz'iyyâtının cüz'iyyâtıdır [parçalarından bir parçadır].

Velîden küçük günah meydana gelmesi câizdir. Onun işlenmesi ile vilâyetten azl edilmez [çıkarılmaz].

Vehm ve hayâl, enfüs ve âfâk dâiresinden çıkmak mümkin değildir. Bunların nihâyeti, zıllin nihâyetine dektir. Ve bir makamda ki, zıl olmaya, vehm dahî yoktur.

Vehm ve hayâl, başlıbaşına itimada şâyân değildir [itimat edilmez]. Fakat, bunlardan tesavvuf yolunda çok istifâde olunur.

Vehm ve hayâl, sâlikin [tesavvuf yolcusunun] ahvâlini tasvîr ve âşikâr edip [meydana çıkarıp], ilim erbâbından eder.

Vehmin kaydından ve hayâlin sâhasından kurtulmak, bu fânî âlemde zordur.

Vehm, kul ile Rab arasındaki ellibin senelik yolu, az zamanda kat edip, derecât-i vüsûle îsâl eder [kavuşma derecesine kavuşturur] ve hayâl, dekâık-ı esrâr-ı gaybî [gayb esrârını] kendi aynasında keşf eder.

Vehm ve hayâl, kendinden daha ilâhî yakınlığı anlamaya kâdir değildir. Ve onu muhal bilmeye yakındır.

Vehm mertebesi, numûd-ü bî bûddan ibârettir [varlık görünüşünden ibârettir]. Nokta-ı cevvâleden meydana gelen dâire gibi ve sûretin aynada görünmesi gibidir. Aynada aslâ sûret mevcut değildir. Ve aslın hayâlini göstermekten ziyâde sâbit olan yoktur.

Vehm mertebesinde, meydana gelme, Hak teâlânın yaratması ile olup, vehmin vücûda getirmesi değildir.

Vehm mertebesinin, ilim mertebesinden ziyâde, hâricî mertebeye benzeme ve münâsebeti vardır.

Veysel Karânîde, kalb ile yakınlık mevcut iken, beden ile yakınlık ile şereflenemediğinden, beden ile yakın olan cemaatin en ednâsı [en aşağı mertebede olanın] mertebesine vâsıl olamadı.

Veysel Karânî, sahâbeden hiç birinin mertebesine yetişemedi.

Veysel Karânî, tâbiînin hayrlısından iken, Eshâb-ı kirâmın en aşağı mertebede olanının mertebesine yetişemedi, vâsıl olamadı.

“VE LESEVFE YÜ'TÎKE RABBÜKE FETERD” [Sana, râzı oluncaya kadar [yeter deyinceye kadar] her dilediğini vereceğim. (Duhâ sûresi 5. Âyet-i kerimesinin meâli)], bu ümmete nisbet ile ercâ'dır. [bu ümmet için daha çok umulur.]
Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri