ZE - Z
Zâttan murâd mahiyet ve hakîkattir.
Zat-i şey oldur ki [birşeyin aslı oldur ki], şey'in cemî'i vücûh ve îtibarâtından her ne ki îtibar oluna, zat-ı şey, onların cemî'inin mâverâsıdır. Her ne ki onda isbât oluna, vücûh ve îtibarâtta dahildir.
Zat-i baht [Zat-i teâlâ] celle ve âlâ mertebesinde nisbet-i vücûd yoktur. Ve nisbet-i imtinai adem dahî yoktur. Nisbet-i vücûb-ı vücûd peydâ oldukta, onun mukâbili olan nisbet-i imtinai adem dahî zâhir olur ve nisbet-i vücûb-ı vücûda
müteferri' olan istihkak-ı ibâdet dahî zuhûra gelir.
Zat-i teâlâya hiç adem mukâbil değildir.
Zat-i teâlâ
hiçbir vakit sıfat ve şuûnâttan münfek olmaz. [Allahü teâlâyı arayan sıfat ve şuûnâtla karşılaşır. Bunlar ondan ayrılmaz.]
Zat-i baht-ı ilâhî bî-mülahaza-i esmâ ve sıfat, teveccüh ve mürakabe ve tasavvur ve te'akkulden [akıl erdirmekten]
berterdir [pek yüksektir]. Vâsıl-ı zat-ı baht olup, vasl-ı üryâni ile mümtaz olan ârifin muhabbet-i zatiyye hükmünce zat-i baht ile maiyeti vardır ki, ol makamda sıfattan melhuz yoktur. Fakat bu infikâk, muhabbette ve ibtilâdadır.
Zat-i
teâlâ var olmasında hiçbirşeye muhtac değildir. Ve Zat-i teâlânın hakîkati ve mahiyeti vücûd değildir. Vücûdu, varlığı başkasına muhtac olmadığı gibi, Allahü teâlânın hakîkati, o varlıktan ibârettir demek mânasızdır. Kendi varlığı ile hâricde mevcut olan bir zata, başkalarına olan sıfat, başkaları ile bulunabilen bir kelimeyi ism vermeye ne lüzûm vardır. Hak teâlâ,
nisbetlerin ve îtibarların ötesindedir. Hak teâlânın zatına adem mukâbildir demek mânasızdır. Zîrâ yokluğun karşılığında bulunan vücûd başkadır ki, olmak ve meydana gelmek mânasınadır.
Zat-i teâlâ, nefs-i vücûdda ve vücûdün tevâbi'ı olan
[Zat-ı teâlâ, vücûdün kendisinde ve vücûdun tâbileri olan] diğer kemâlâtta [Hayat, ilim, kudret, sem', basar ve irâdet ve kelâm ve tekvin gibi] kendi kâfîdir. Ve bu kemâlâtın husûlinde [meydana gelmesinde] sıfât-i zâideye muhtaç değildir. Böyle olmakla berâber, sıfât-ı kâmile-i zâide dahî Hak teâlâ için kâindir [diğer sıfat-ı kâmile dahî Hak teâlâ için vardır].
Zat-i teâlâ muvâtât ile söylenir, iştikâk ile söylenmez. Yâni Zat-i ilâhî ilimdir denir, âlimdir, denemez.
Zat-i
ilâhînin arada ismler olmadan, mahlûklar ile hiç ilişiği yoktur.
Zat-i ilâhîde mertebeler düşünmek, felsefecilerin sözlerine benzer. Keşfleri doğru olan Evliyâ, Zat-i ilâhîyi tam basît bilirler. Ayrılık, gayrılık ismlerde olur, derler.
Zat-i Hak teâlâ, bir emri bir îtibar mülâhazasız câmii cemî'i kemâlâttır [zatında bütün kemâlâtlar vardır]. Belki aynı kemâldir. Zat-i ilâhî, sıfât-ı kemâlden herbiri renginde zuhûr buyurursa, zatın bazısı bir sıfatla ve bazı diğeri sıfatı
uhra ile muttasıf demek değildir. Zat-i teâlâ hep ilim, hep kudret, hep irâde.... ilâhirdir.
Zat ve sıfat-ı ilâhî mertebesinde sıfat ve ittisâf mülâhazası kâin değildir. Ne zatta mevsûfiyyet ve ne sıfatta sıfâtıyyet mevsûftur. Vücûdün ve
vücûb-i vücûdün bulunmadığı vaktte, sıfat için mecâl muhâl olur ki vücûdun nevi'leridir. Ol mertebede hayat, ilm.... ve ilâhire hep nûrdur.
Zat-i teâlâ ve tekaddes, husûl-ı kemâlâtta kâfî isede eşyayı tekvîn ve tahlîkte sıfât-ı zâide
lâzımdır. Çâre yoktur. Zîrâ, Zat-i teâlâ nihâyet-i tenzîh ve taktistedir ve gayet azamet ve kibriyâîdedir. Ve onunçün kemâl ve gınâ ve eşyaya kemâl-i adem münâsebeti sâbittir. Eğer tevassut-ı sıfât olmasa, bir şeyin husûli mutasavver olmaz idi. Zîrâ ki, Zat-i teâlânın satevat-i eşia'-i envârında eşyanın helâk ve fena ve inhirak ve inhidamından gayri nasibi yoktur.
Âlemin vücûd-ı hâriciyesine vesîle olmaya sıfat-ı hakîkî gerektir ki, kemâlât-i zatiyeyi kendi vesâili ile merâyây-ı âlemde cilvesâz edeler.
Zat-i sübhânehu için âlemden gınâ-yı zatî vardır. Bazı merâtib-i esmâ ve sıfatta bu nisbet
mutasavver değildir.
Zat-i baht-i teâlâ mertebesinde ârifin nasibi, matlûbdan gayri değildir. Pes isbât-i muhabbet dahî yoktur ki, mertebe-i sıfattadır. Bu sözün tafsili, Mebde' ve Mu'ad risâlesinde, kendi sözü ile Râbi'a-i Basriyenin
kelâmı meyânı fark ve beyan eylediği marifette tasrîh buyrulmuştur. Taleb oluna.
Zat-i teâlâya vusûl-i bîçûnî ile vusûlda, bir şeyin tavassut ve haylûleti yoktur.
Zat-i teâlâdan gayri ism ve sıfata tâlib olmayınız ve zirveden hadîda tenezzül eylemeyiniz.
Zat-i aktes
mertebesinden herkes fıkt ve cehl ile mevsûflardır. Ve erbâb-ı ilim ve cehl ol zirve-i ulyâdan ye's hâlindedir. İlm, şühûd ve sözü bil-cümle merâtib-i zılâldedir. Efsâf ve ef'âl mertebelerinde ve mertebe-i zat-ı mukaddeste hayret ve cehlden gayri şey yoktur.
“Zâkirleri [zikredenleri] ve onlarla birlikte olanları Hak teâlâ magfiret buyurdu.” Hadis-i şerif.
Bir zerre,
Hak teâlânın izni olmadan hareket edemez, dedikleri Halk eylemek [yaratmak] îtibariyledir. Cezâ ve azap, kesb îtibariyledir. [Kul kesbi sebebi ile azâb veya cezâ görür.]
Zikir, gafleti tart etmekten ibârettir. Zâhir [beden] başlangıcda ve
nihâyette zikre muhtacdır.
Zikrin tarifi.
Zikrin fadlı.
Zikir, salevâttan eftaldir.
Zikir lâzımdır, çâre yoktur.
Zikir-i cehri [sesli zikir] memnu'dur [yasaktır].
Zikir-i cehri [sesli zikir] bid'attir.
Zikr-i kalbîyi yapamıyana, zikr-i lisanı dahî telkin oluna. Ümittir ki, iki zikirden netîce meydana gelir.
Zikr-i
kalbî te'sîr etmiyen kimseye, vukûf-ı kalbî ile emretmeli ve teveccüh gerektir ki, zikir te'sîr eyleye.
Zikr-i lisanî [dil ile yapılan zikir] de faydalıdır.
Zikir, şeriatin emirlerindendir.
Zikir aslında, sünnet ve güzeldir. Doğruca Resûlullaha vâsıl olur.
Zikir, kaytsız şartsız ve kalbde hiçbirşey bulundurmadan ola.
Zikirde abdest şart değildir.
Zikreden kimse hiç olmazsa dilinden çıkan nedir, onu bile.
Zikir ve fikre devam edeler. Ve kalb vazîfesini azîz
bileler. Ve Allahü teâlâya, kendini hiç bilerek devamlı ihlâsı en lezzetli nîmet bileler. Ve o yüce dergâha tutulmağı en kıymetli iş bileler. [En önemli işlerden bileler].
Zikir ile evkâti [vakitleri zikir ile] mamur edeler. [Vakitleri zikir
ile geçireler]. Ammâ, zikri aldığı şekil üzere amel eyleye. Ve onun zıddı olan her ne olursa, düşman bilip, sakına.
Zikirde tad, lezzet, şeriatin emirlerine dikkat nisbetindedir.
Zikrin faydası, şeriatin emrini yapmaya bağlıdır.
Zikre ol mertebe devam edeler ki, kalbinde mâsivâdan
[mahlûklardan] nâm ve nişân kalmıya ve kalbine birşey gelirse, getiremiye.
Zikir ile vakitleri o kadar mamur edeler ki, farzlardan ve sünnet-i müekkedelerden gayri hiçbirşey ile meşgûl olmıya ve tilâvet ve ibâdet-i nâfileyi dahî başlangıçta
terk eylese dürüsttür.
Zikr-i nef-yü ve isbâtı [Lâ ilâhe illallah'ı] o kadar tekrar edeler ki, isteklerden kurtulup, Hak teâlâyı istemek ile kâim olalar.
Zikr-i nef-yü ve isbâtı ol kadar devam edeler ki, fena hâsıl ola.
Zikr ve fikir ile vakitleri mamur edeler ki,
saadet-i ebedî istifâde oluna. Onsuz muhaldir.
Zikr-i kalbîye öyle devam etmeli ki, sem'i işitme sıfatı olduğu gibi, kalbin sıfat-ı lâzımesi ola ve bu mâna tarîkat-i Nakşibendiyyede az bir çalışma ile hâsıl olur.
Zikr-i kalbîye [kalb ile zikre] öyle devam edeler ki, devamlı olup, sem'i işitme sıfatı, basarı da görme sıfatı olduğu gibi, zikir dahî kalbin sıfatı ola. İşte bu vakit zâhirin [bedenin] gafleti, bâtının huzuruna sirâyet eylemez. Ve görünen
uyku [bedenin uykusu] mânevi teveccüh ile birleşir.
Zikrin tekrarına o şekilde devam edeler ki, mâsivâ sahâ-i sîneden (kalbden) tamamen siline [kalka] ve mâsivânın ismi ve resmi gönül aynasından yok ola.
Zikr-i nef-yü ve isbâta [Lâ ilâhe illallah zikrine] o kadar devam edeler ki, sahâ-i sinede [kalbde], Hak sübhânehudan gayri hiçbir murâd ve maksûd ve Hak teâlânın murâdından gayri bir murâd kalmıya.
Zikr-i ismillah [Allah isminin zikri] başlangıçta pekçok faydalıdır.
Zikir, Allahü teâlânın ismi ile yapılırken,
ismler ve sıfatlar düşünülürse, ahvâl ve mevâcid hâsıl olur.
Zikr-i zat tarîki [Allahü teâlânın zatının zikrinin yolu] şöyledir ki, dil damaya yapışır ve bitişir ve kalb-i sanavberiye [maddî kalbe] müteveccih olasın ki o yürek, kalb-i
hakîkîye yuva gibidir. Ve Allah ismi mübârekini o kalb üzerinde hâtırlama yolu ile, kalbden geçirirsin. Ve o sırada dikkat ederek hiçbir uzvunu hareket ettirmeyesin ve hayâlde kalbin sûretini de düşünmiyesin. Maksad olan kalbi hâtırlamaktır. Kalbin sûretini tasvîr değildir. Ve Allah lafz-ı mübârekinin mânasını bîçûn ve bîçûnegî [ötelerin ötesi] mülâhaza edip, hiçbir
sıfatı ile düşünmiyesin. Hazır ve nâzır olduğunu dahî düşünmiyesin ve Allahü teâlânın yüce zatından sıfatlar seviyesine düşmiyesin. Eğer pîrin sûreti kolayca zâhir olursa [görünürse], onu dahî kalbe getirip, kalbde hıfz edip, zikreyleyesin. Nefes bağlanmaz. Nefesin müdâhalesi olmamalıdır.
Bazı zamanda zikr-i zat [ALLAH], bazı vakitlerde zikr-i nef-yü isbât [LÂ İLÂHE İLLALLAH] münâsibdir.
Zikr-i nef-yü
ve isbât [lâ ilâhe illallah zikri] namazın şartı olan abdest makamındadır. Muamele-i nefy [Allahdan gayri her şeyi yok bilmek] netîceye ulaşmadıkça, farzlar, vâcibler ve sünnetten gayri nâfileler, vebâl dahilindedir. Hastalığı kaldırmak lâzımdır ki, zikre bağlıdır.
Zikr-i nef-yü isbât tarîki [lâ ilâhe illallah diyerek zikir yolu] şudur ki, dilini damaya yapıştırıp ve nefes zîr nâf'de, yâni göbek altında habs edip, kelime-i lâ'yı göbekten çekip tâ farkı sürreye îsâl ve ilâhe kelimesini fark-ı sürreden
sağ omuza getirip, illallah lafzını buradan kalb-i sanavberiye kalb cihetine vâsıl eyleye, göğsün sol tarafında vâkı'dir. Ve bu mecmuın nakşında [bu şeklin işlenişinde, (yapılışında)] sûret-i Lâ makûs olur [Lâ'nın sûreti aks eder]. Ve bu kelimeleri bir mahalden diğer mahalle ulaştırmak hayâl ile olmak gerektir. Ve âza [uzvları] ve nefesi hareket ettirmiye ve nefes
göbek altında tutula. Nefesin tahammülü kadar zikri tekrar ede. Ve mânasını bu kelime ile birlikte Lâ maksûde illallah [Allahü teâlâdan başka maksûd yoktur] olarak hayâl yolu ile tasavvur edeler.
Zikr-i nef-yü isbât tarîkı [yolu].
Zikr-i nef-yü isbât [“lâ ilâhe illallah” zikri] binden beşbine kadar, her ne kadar mümkinse zikredeler.
Zikr-i
nef-yü isbâtı [“Lâ ilâhe illallah” zikrini] nefesi habs ederek, önce Hızır aleyhisselâm, Abdülhâlık Goncdüvanîye talim eylemiştir.
Zikr-i nef-yü isbâtta [Lâ ilâhe illallah zikrinde], nefesin habsi mümkin olmazsa, habs etmiyeler. Nefesin
habsi şart değildir.
Zikr-i nef-yü isbâtın [Lâ ilâhe illallah zikrinin] adedi ve vakti muayyen değildir. Her vakit, nefes müsâ'adesince tek olmalıdır.
Zikr-i nef-yü isbâtı [lâ ilahe illallahı] tesbîh ile veya tesbîhsiz lisanen huzuru kalb ile çok yapalar.
Zikr-i
nef-yü isbâtta [Lâ ilâhe illallah zikrinde] Muhammedün Resûlullah ilâvesi lâzımdır. Ve mertebe-i tâyîni yoktur. [Belli bir sayıda değil. İstenilen yerde].
Zikr-i nef-yü isbât [lâ ilâhe illallah zikri] her bir nefeste tek olacaktır ki, buna
dikkate vukûfu adedî derler.
Zikr-i nef-yü isbâtta [lâ ilâhe illallah zikrinde] lâ derken istekleri ve maksadları kaldırıp, vücûdü ve ona tâbi olan şeyleri yok bilmek lâzımdır.
Zikr-i nef-yü isbâtın [lâ ilâhe illallah zikrinin], bâtının temizlenmesinde, tâm bir te'sîri vardır.
Zikr-i nef-yü
isbâtın [lâ ilâhe illallah zikrinin] te'sîri, diğer zikir ve işlerden fazladır.
Zikr-i nef-yü isbâtın [lâ ilâhe illallah zikrinin], isbât tarafında, Allahü teâlâdan başka, ki bunlar [mahlûkatın ötesinde] ve hayâl edilen şeylerdir ki, bunlar
hiç olmıya.
Zikir netîcesinde sâlik [tesavvuf yolcusu], nefsânî ilâhlara [putlara] tutulmaktan kurtulup, emmâre mutmaînne olur. Ondan sonra, zikreylemekle, terakkî hâsıl olmaz. Zikir o mahalde ebrârın virdleri gibi olur. O makamda terakkî,
kurb dereceleri, Kur'an-ı kerim okumak ve kırâ'eti uzun okuyarak namaz kılmaya bağlıdır. Bu vaktte zikir, Kur'an-ı kerim okumak ile tekrar olunursa, Kur'an-ı kerim okumaktan ele geçen fayda hâsıl olur.
Zikrin kemâli, hâtırlananda
[zikredilende] fânî olmaktır.
Zikr-i kalbî ile meşgûl olmak, büyük nîmetlerdendir. Onun şükrünü edâ edeler. “Nîmetlerime Şükrederseniz, onları arttırırım.” Ümit olunur ki bu zikir, zikredilene kavuşmaya vesîle olup ve marifetten bir
küçük kapı açılıp, zikir ile zikredeni aradan kaldırıp ve huzuru kendiliğinden zuhûr eder ve “Kendisini yine ancak kendisi zikredebilir”, perde dahî açıla.
Zikirden maksad, zikredilende fânî olmaktır. Zikredilende fena hâsıl oldukta, zikir
kalmasa bir be'îs yoktur.
Zikir ve murakabede hâsıl olan tad ve zevk cezbenin te'sîrlerindendir [eserlerindendir].
Zikr-i kalbi [kalb ile zikir] ahkâm-ı şer'ıyyenin yapılmasını kolaylaştırır ve nefs-i emmârenin azgınlığını kaldırır.
Zikir netîcesinde bâtını, zikir sultânî istîlâ edip.....
Zikir, Hakkullahın [Hak teâlânın hakkının] edâsıdır.
Halkı irşâd, hem Allahü teâlânın, hem de kulların hakkının edâsıdır ki, eftaldir.
Zikreden kulu, Hak teâlâ dahî zikreder. “Beni zikrederseniz, ben de sizi zikrederim.” Bundan ziyâde saadet var mıdır?
Zikirden zikredilene ve delîllerden delîl getirilene kavuşa, sûretten hakîkate çekile ve lafzdan mânaya ulaşalar.
Zikir ve ibâdette cemiyet [topluluk] ve halâvete [tadlara, zevklere] bağlı olmayasınız. Gerek halâvetle, gerek bî halâvetle [zevksizlikle] (hâller olsun olmasın) zikrediniz. İbâdet ne kadar meşakkatli ise, onun dahî sevabını [çok sevabını]
Ümit edesiniz.
Zikir ve teveccüh ve huzur, o zamana dektir ki, vücûd-i zâkir der meyân olmıya. [Zikredenin vücûdu aradan kalkıncaya kadar zikretmeli.]
Zikr-i zat [Allahü teâlânın zikrinde] sıfat ve ismleri düşünmemelidir. Hayrete, yâni anlıyamıyacağını anlayıncaya kadar zikre devam etmelidir.
Zikir vaktinde, bütün âzada, zevk meydana gelmek, zikrlerin sultânındandır.
Zikir bütün bedeni kaplayıp, kalb
gibi her uzvu dahî zikrederse, (Sultan-I ZİKR) denir.
Zikir esnâsında huzur ve kendinden geçme galebe eyledikte, zikir terk ve onun hıfzı lâzımdır [o hâli muhâfaza lâzımdır].
Zikirden maksad, kalbin hareketi olmayıp, teveccüh ve kalbin huzurudur.
Zikirde ahfâ latîfesi de zikre başlarsa,
zikri bırakmalı, mücerred vukûf-ı kalbi ile, kalbe teveccüh etmelidir. [Nasıl olduğu bilinmiyen bir teveccüh ile rahat bulalar].
Zikir telkîni, çocuğa elif ve bâ talimi gibidir.
Zikirde dil ile söylemek zor olursa, heidîce talim edeler.
Zikir, yalnız mûsıl [kavuşturan] değildir. Râbıta ve
muhabbet ve fena-fîşşeyh ile meşrûttur [şartlıdır].
Zikir, yalnız nef-yü isbât [lâ ilâhe illallah] veya ism-i zâtın [ALLAH] tekrarına münhasır [sâdece bu] değildir. Şeriatin hudûdunu gözetmek zikirdir.
Zemâyım-ı ahlâk [kötü ahlâk], kadınlarda erkeklerden daha çoktur.
Zevk-i vüsûl [kavuşma zevki] başlangıçta
mevcut, yolda [ortada] ve nihâyette yoktur.
Zevk-i bâtınî [bâtınî zevkı] âlem-i bîçûnîden hissedârdır. [Bilinmiyen âlemden nasip alır]. Zâhir [beden] onu bilmez [anlamaz].
Zevk ve vecde cesedin ilgisi vardır [pek azdır]. Adem-i zevkin [zevk yokluğunun] ruha tealluku [bağlılığı] ziyâdedir [çoktur].
Zeheb [altın] ve fıdda [gümüş] kadına süs için câizdir. Kullanılmaları haramdır.
| Anasayfaya dön | Kapak Sayfası |
| Sadakat.Net © İslami web hizmetleri | |