|
89 yılında geçirdiğim bir trafik kazası
sonucunda koma halinde hastaneye kaldırılmıştım.
Yanımda bulunan eşim vefat etmiş, beni kontrol
eden doktor, kan deryası içinde kalan vücudumda
bir hayat emaresi göremediğinden, bana da ölü
raporu vermişti. O akşamki TRT haber bülteninde,
kazada ölen kişilerin arasında benim de ismim
bulunuyordu.
Daha sonraları ölmediğim anlaşılmış ve üç gün
devam eden koma halinden sonra kendime
gelmiştim. Fakat duyma ve düşünme duygularımın
dışındaki bütün fonksiyonlarımı kaybettiğimi
hissediyordum. Ölmekten çok Cenâb-ı Hakk'a hesap
verememekten korkuyor ve boğazım sıkılmış gibi
sık sık nefes alıyordum.
Ruhumu teslim etmekte olduğumu zannederken,
nereden geldiğini anlayamadığım bir ses, benimle
konuşmaya başladı. Ve ne için bu kadar
korktuğumu sordu. Sebebini söylediğimde, aynı
ses:
-Korkacak hiçbir şey yok, dedi. Tamamen asılsız
ve hurafe şeylere inandırıldığın için böyle
sıkıntı çekiyorsun. Allah ve âhiret günü diye
bir şey yok ki sıkıntısı olsun. Sana bunların
boş şeyler olduğunu ispat edeceğim. Eğer beni
tasdik edersen, hiçbir sıkıntı ve endişen
kalmadığını göreceksin.
-Peki hemen anlat ve beni bu sıkıntıdan kurtar,
dedim.
O ses: Biliyorsun ki bitkiler ve hayvanlar
ömürlerini tamamladığında toprak olurlar. Sen o
ağaçların veya hayvanların senin gibi endişe
duyup korktuklarını gördün mü? Elbette hayır.
Çünkü yeniden dirilme veya hesaba çekilme diye
bir şey olmayacağı için, onların da bu tür
şeylerden endişesi yoktur. Sen de o boş şeyleri
kafandan atarsan gör bak nasıl rahat
edeceksin!...
Bu sözleri işittikten sonra sıkıntım daha da
arttı. "Acaba dediği gibi inkâra sapsam rahatlar
mıyım?" diye düşünüyor, fakat kalp ve ruh gibi
latifelerimin bu inkârı kabule yanaşmadıklarını
hissediyordum.
Birden, daha evvel okuduğum veya dinlediğim
imânî bahisler bir film şeridi gibi gözümün
önünden geçmeye başladı. O ses'e hitaben:
-Beni yalan ve cerbeze ile aldatmak istiyorsun,
dedim. Ama ben, o dediğin bitki ve hayvanlardan
farklı olarak akıl sahibiyim ve bu yüzden
yaptıklarımdan mesûlüm. Sen beni onlarla na sıl
bir tutabilirsin? Hem bir iğne ustasız, bir
resim ressamsız, bir köy muhtarsız olamazken, bu
kusursuz kâinatın bir sahibi ve yaratıcısı olmaz
mı? Ve bütün kâinatla birlikte beni de mükemmel
şekilde yaratan Rabbim, beni hesaba çekmeyerek
başıboş bırakır mı?"
Evet Risale-i Nur sohbetlerinde dinlediğim ve
okuduğum her şey, içinde bulunduğum karanlık
dünyamı aydınlatmaya başlamıştı. Biraz sonra o
ses tamamen susmuş ve bana cevap veremez hale
gelmişti. Daha sonra kendime gelmiş ve
arkadaşlarımın anlattıklarına göre dışarıdaki
ezan sesini duyup namaz kılmak istemişim.
Başımdan geçen bu hâdiseyi sizlere anlatmamın
sebebi, iman hakikatlerine ne kadar muhtaç
olduğumuzu ifade etmek içindir. Çünkü son
nefeste iman ile kabre girmek ve onu cennet
bahçelerinden bir bahçeye çevirerek inşaallah
ebedî saadeti kazanmak, tamamen bu hakikatlerin
elde edilmesine bağlıdır.
Şeytanın, ölüm anındaki insanlara musallat
olduğunu, onları inkâra saptırmak için
akıllarına vesvese verdiğini ve bu yüzden
kuvvetli bir imana sahip olunması gerektiğini
bütün kardeşlerim biliyordur. Fakat ben bizzat
yaşadığım bu hadiseyi Zafer Dergisi kanalıyla
bütün inananlara duyurmayı bir vazife bildim.
İnşaallah bir alâmet-i gurur olmamıştır.
Niyazi Yıldırım
|