MEVZUU : a) Bazı keşiflerin beyanı, nefsin
kusurlarını görme makamının hnsulü ve bütün
hallerde onu itham etmek.
b) Ebülhayr Şeyh Ebu Said Harraza ait üç
cümlenin manası ve sırrı.
c) Arkadaşlarından bazısına ait hallerin beyanı.
***
NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu mükerrem
şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.
***
Kulluk babında en küçük Ahmed'den bir
arzuhaldir.
Beni daha önce yerinde gördüğün bir makam vardı;
mübarek emir icabı, mülâhazadan sonra, üç
halifenin oradan geçişine nazar vaki oldu.
O makamda, benim için bir durak ve istikrar
yoktu; bunun için, ilk vehlede onları orada
görememiştim. Kaldı ki, orada: Ehl-i Beyt'in iki
imamı (Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin) bir
de İmam Zeynelabidin'den başkası için bir sebat
yoktur. Allah onların cümlesinden razı olsun.
Fakat, bunlar da buradan geçtiler. Dikkatle
nazar edildiği takdirde, bunu idrâk mümkün olur.
Gelelim, nefsimi ilk önce oraya münasip
görmemeye.. Bu münasebetin olmayışı, iki şekilde
olmaktadır. Şöyleki:
BİRİNCİSİ: Yollardan herhangi bir yolun zuhur
etmeyişidir. Şayet bana, orası için bir yol
gösterilmiş olsaydı; bu münasebetsizlik ortadan
kalkardı.
İKİNCİSİ: Mutlak surette burası ile münasebetin
olamayışı.. Böyle bir durum ise., şekillerin hiç
biri ile zeval kabul etmez.
Bu makama ulaştıran yol ikidir; bunların
üçüncüsü yoktur. Demek istiyorum ki: Nazarda, bu
iki yolun dışında bir başka yol zuhur etmez.
Şöyleki:
BİRİNCİSİ: Nefsin noksanını ve kusurunu görmek;
hayırlara dair niyetinde dahi onu kuvvetli cezbe
ile ithamdan azade bırakmamak.
Allah-ü Taâlâ, üstün inayetinizin bereketi ile,
istidad kadar bana birinci yolu nasib eylesin..
Şöyle olmalıyım: Benden sudur eden her hayır
işte, mutlaka nefsimi itham edeyim; hiç durup
dinlenmeden, kalbim karar kılmadan o işte onu
itham altına alayım.
Hattâ kendimi şöyle göstermeliyim: Sağ
tarafımdaki meleğin yazabileceği hiç bir hayırlı
amel benden çıkmadı.
Şöyle itikad etmeliyim: Sağımdaki kitabım,
hayırlı amellerden yana boştur. Onun kâtipleri
de yazmaktan yana atıl dururlar. Bu durumumla,
Yüce Hakkın kabulüne nasıl müstahak olurum?.
Şöyle bilmeliyim: Bu âlemde bulunan Firenk
kâfirleri, zındıklar, mülhidlerin cümlesi benden
daha faziletlidir; hem de her yönü ile..
Tüm şerrin kaynağı benim.
***
Cezbe cihetine gelelim. Her ne kadar seyr-i
ilellah yolunun tamam olması ile, sülük
tamamlanmış olsa dahi; cezbenin gereği ve
bölünmez parçalan sayılan cinsten bir şeyler
kalmıştı. Şu anda, o bakiyeler dahi tamam oldu;
ama fena zımnında.. Bu fena dahi, seyr-i fillah
makamının merkezinde vaki olmuştu.
İşbu anlattığın; fena hallerini, daha önceki
arzuhallerimde tamamı ile yazmıştım.
Burada vaki olan fenadan murad, Hace Ubeydüllah
Ahrar'ın kelâmında belirttikleri olabilir. Ki o,
büyük zatların bu manada dediklerini şöyle
anlattı:
— Bu fena işinin nihayeti, öyle bir fena halidir
ki; zatî tecelli ve seyr-i fillahta tahakkuk
sonu gerçekleşir. İrade fenası ise., anlatılan
fena hali şubeleri cümlesinden sayılır.
Bu manada bir şiir şöyledir:
O ki bulmaz, fena Mevlâsı sevgisinde;
Nasipsizdir, onun kibriyası izinde..
Bu makamla münasebeti olmayanlar, nazarda
kalmışlardır; iki taife olarak anlatılır:
BİRİNCİ TAİFE: O makama teveccüh ederler; o
makam yoluna talip olmuşlardır.
İKİNCİ TAİFE: O makama iltifatları olmadığı
gibi; kendilerinde o yöne teveccüh de yoktur.
Ancak Yüce Hazret'in teveccühü; (İmam-ı Rabbani
Hz. kendi şeyhi Muhamrned Bakibillah'ı kasd
ediyor.) ikinci yolda daha şiddetli zuhur
buluyor. Yani: O makama ulaştıran iki yolun
ikincisinde.. Bu yola olan münasebet, daha açık
oluyor.
Yüce Hazretinizden emir almış olduğumdandır ki;
anlatılan misillu işleri yazıp beyan etmeye
cesaret ettim. Bu da, emre imtisal sayılır.
Yoksa, ben şu dünkü Ahmed'im; asla değişmedim.
*** İkinci Maruzat..
Bu makamı, ikinci kere mülahaza esnasında, bir
başka makamlar peydah oldu; onlar birbiri
üstündeydi.
inkisarla, iftikar izharı ile teveccühten sonra;
bir evvelki makamın üstüne ulaştığım zaman bana
ayan beyân belli oldu ki orası: Hazret-i Osman
Zinnureyn'in makamıdır. Allah ondan razı olsun.
Kalan Hülefa-i Raşidin bu makamdan geçip
gitmiş.. Allah onlardan razı olsun.
İşbu makam, kemale erdirmek ve irşad makamıdır.
Bu mertebede böyle olduğu gibi, bundan sonra
anlatılacak iki mertebede dahi durum aynıdır.
Yani: Onlar da irşad ve tekmil makamıdır.
Daha sonra, bunun üstündeki makama göz ilişti;
oraya ulaştığım zaman bana belli oldu ki; Orası
Hazret-i Ömer'ül-Faruk'un makamıdır. Allah ondan
razı olsun.
Kalan iki halife dahi buradan öteye aşmıştır.
Sonra, Hazret i Sıddık-ı Ekber'in makamı zuhur
etti. Allah ondan razı olsun. Oraya da vâsıl
oldum. Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. ni, meşayih
arasında, bütün makamlarda bana arkadaş buldum.
Kalan üç halife dahi buradan geçmiş.. Arada;
ancak ağmak, makam, mürur ve sebattan başka fark
yoktur.
Bu son ulaştığım makamın üstünde hiç bir makam
görülmüyordu; ancak, Hatem'ün-Nebiyyin vel-Mürselin
Resulüllah S.A. efendimizin makamı müstesna..
Salatların eksiksizi ona, saygıların en tamamı
ona..
Hazret-i Ebu Bekir Sıddık'ın tam makamı
hizasında bir başka makam zuhur etti. Allah
ondan razı olsun. Hem nuranî, hem de cidden
yüksek bir makamdı. Onun benzerini hiç görmedim.
Bu makama nazaran, onun biraz yüksekliği vardı.
Sofanın, yerden biraz yüksekliği gibi.. Bu arada
bana belli oldu ki: Burası mahbubiyet makamıdır.
İşbu makam, pek süslü ve nakışlı bir makamdı.
Onun bana yansımasından dolayı, kendimi dahi
süslü ve nakışlı buldum.
Sonra, bu keyfiyet içinde kendimi lâtif bir
şekilde buldum. Kendimi, hava misali, bir parça
bulut misali ufuklara yayılmış buldum. O kadar
ki: Yerin bazı yanlarını da kapladım.
Hazret-i Hace Nakşibend, Sıddık makamında idi;
ben dahi kendimi, aynı hizada, keyfiyeti arz
edilen makamda buldum.
*** Üçüncü Maruzat..
BU AMELLER'le iştigali terk etmek, hoş
görülmüyor. Şundan ki, âlem dalâlet dalgalarında
boğulmakla yüzyüzedir. Bir kimse, kendinde bu
dalgalardan kurtulma gücünü bulduktan sonra;
nasıl onun için nefsine hoşgörü yolu tanınır?.,
isterse, onun özünde bir başka yol bulunsun;
herhalde bu işle uğraşmak zarurîdir; hoştur. Şu
şartla ki: Bazı vesvese, akla gelen uygunsuz
duygulara karşı istiğfar bırakılmaya.. Bilhassa,
bu amelin işlenişi esnasında.. Bu şart dahi,
rıza tahtına dahildir. Bu şartın mülâhazası
olmadan olmaz; pek alt kalır. Ancak anlatılan
mülâhaza olmadan dahi Hâce Bahaeddin Nakşibend
ve Hace Alâeddin Attar Hz. için BU AMELLER (BU
AMELLER: Tabirinden murad, kulların irşadı ile
ilgili ameller olsa gerektir.) hoş görülür.
Onlarda bu mülâhaza şart değildir.
Bu Fakiri'n ameline gelince, anlatılan mülâhaza
şartı olmadan bazı kere rızaya dahildir. Bazen
dahi dûn (alt) kalmaktadır.
**
Dördüncü Maruzat..
Nefehat isimli eserde anlatıldığına göre Şeyh
Ebu Said Ebül- hayr şöyle demiştir:
— Aynı (özü - esası - aslı) kalmadıktan sonra;
eser nasıl kalsın?. Ne boş bırakır; ne de yok
eder, (Yani: Bir yandan yeniler; bir yandan
tüketir.)
Doğrusu şu ki: Bu kelâm, bana ilk nazarda, biraz
karışık geldi. Zira Muhyiddin b. Arabî ve onu
izleyenler şuna kaildirler:
— Allah-ü Taâlâ'nın malumatından malum bir şey
olan ayn'ın zevali muhaldir. Aksi halde, ilim
cehle döner. Ayn kalır da eser gider.
Hâsılı: O cümle zihne yerleşip kaldı. Şeyh Ebu
Said'in kelâmı hiç bir açıklık kazanmadı.
Bilâhare, tam bir teveccühten sonra, bir yönü
ile sübhan olan Yüce Hak, bu kelâmın sırrını
çözdü, işte o zaman şu bir gerçek oldu: Ne aynı
kalmış; ne de eser var. Bu manayı, aynı şekilde
özümde dahi buldum; hiç bir müşkil yanı kalmadı.
Anlatılan marifet makamına da göz ilişti; onu,
cidden çok yüksek gördüm. Şeyh ve yolunda
gidenlerin beyan ettikleri makamdan üsttü.
Üstte anlatılan iki ayrı görüş, birbirine menfi
yönlü değildir. Çünkü: Biri, bir makamda; diğeri
de başka bir makamdadır. Bu bahsin tafsili,
anlatılsa uzun ve yorucu olur.
Şeyh Ebu Said Ebülhayr'ın anlattığı mana zuhur
etti. Yani: Tecelli yönünden. Bu tecellinin de
neden ibaret olduğu, devamının nasıl olduğu
belli oldu. Nadirattan olsa dahi, bu tecelliyi
özümde devamlı buldum.
***
Her ne hal ise, kalbim kitap mütalaasına meyilli
değil; bir tat da almıyor. Meğer ki içinde büyük
meşayihin menkıbeleri, makamlarda olan üstün
halleri bulunan kitaplar ola. Bu gibi kitapları
mütalaa bana hoş gelmektedir. Geçmişteki
meşayihin hallerine daha fazla rağbet var.
Hakikatlara ve marifetlere dair kitapları
okumaya güçlü değilim. Bilhassa, vahdet-i vücud
sözlerine ve tenezzülât mertebelerine dair
olanlara.. Bu babda, kendimi Şeyh Alâüddevle ile
çok bağlı bulmaktayım. Bu meselede; zevk ve hal
olarak onunla birliğim. Ne var ki, ilm-i sabık,
onları inkâra beni yanaştırmıyor; o yolun
erbabım sert çıkışı bırakmıyor. İşbu hal, Şeyh
Alâüddevle'den dahi sudur etmişti.
***
Defalarca, bazı hastalıkların defi için
tarafımdan teveccüh oldu tesiri de görüldü.
Aynı şekilde, berzah âleminde (kabirde) bulunan
bazı ölülerin halleri de görüldü; açığa çıktı.
Aynı zamanda bunlardan, elen: ve sıkıntıların
defi yönünde dahi teveccüh vaki oldu; tesiri de
görüldü. Ne var ki, şu anda teveccüh gücü
kalmadı. Eşyadan herhangi bir şey için özümü
toplayamıyorum. Sebebi şu ki: Bu Fakir hakkında
bazı müsaderelerin çıkması, bazı insanların
zulmü, çevri ve işi zora dökmeleridir. Bu
taraftaki yakınlarımın çoğuna zulüm ettiler;
haksız yere yerlerinden attılar. Durum
anlatıldığı gibi olmasına rağmen, gönüle hiç bir
toz konmuyor; kalbe bir ağırlık ve sıkıntı da
gelmedi; onlara bir kötülük kasdının çıkması
şöyle dursun.
***
Arkadaşlardan bazıları, bu cezbe makamında
müşahede ve marifet elde ettiler; ama şu ana
kadar, sülük menzillerine, konamadılar Şimdi
ben, onların hallerinden bir nebze anlatayım;
onları makamınıza arz edeyim. Ümid odur ki:
Allah-ü Taâlâ onları, cezbe cihetinin tamam
olmasından sonra, sülük devleti ile şerefyab
eyler.
Başlıyorum:
Şeyh Nur, bu makamla tutulup mahpus kalmıştır.
Henüz cezbe makamının üstünde bir noktaya
ulaşmadı. Duruşlarda ve hareketlerde sıkıntı
görmekte: iyiyi, kötüden ayırd edememektedir.
Arzu dışında, işi duraklamaya kaldı
Aynı şekilde, arkadaşlardan pek çoğunun işi
duraklamaya kaldı. Sebeb: Edebe riayetin
olmaması.. Bu babda ben, şaştım kaldım. Çünkü,
bu taraftan onların duraklamasına bir arzu
yoktur; herhalde onların terakkisine arzu
vardır. Asıl istenen de budur. Bir istek vaki
olmadan, onların işlerinde böyle bir eğlenme
vaki oklu; halbuki gidilse yol pek yakın.
Mevlâna Ma'hud, son noktaya ulaştı. Cezbe işini
tamamladı; bu makamın berzahiyetine vâsıl oldu.
Bir yönü ile farkı, nihayete erdirdi. Önce
sıfatları gördü; hattâ kendinden ayrı olarak,
sıfatların kaim olduğu nuru gördü. Kendini dahi,
boş bir kalıb olarak buldu. Daha sonra,
sıfatları zattan dağılmış gördü. İşbu hal üzere,
anlatılan görüşle cezbe makamından; ehadiyet
makamına ulaştı. Şu anda, âlemden ve kendinden
geçmiş durumda.. O kadar ki: Ne ihataya, ne de
maiyete kail olmaktadır. İçeriden daha içeri bir
yöne dönüktür. Dolayısı ile, kendisinde hayret
ve cehaletten gayrı hâsıl olan bir şey yoktur.
Aynı şekilde, Seyyid Şah Hüseyin dahi, son
noktanın yakınına ulaştı. Yani: Cezbe
makamında.. Öyleki: Başı son noktaya değdi.
Sıfatları da, zattan dağılmış buldu. Amma, her
mahalde Ehad Zat'ı bulmaktadır; zahiren de
hazzını alıyor.
Meyan Cafer dahi, son noktanın yakınına aynı
şekilde ulaştı. Çoğunlukla şevk ve neşe
içindedir. Hüseyin Şah'a da yakındır.
Kalan arkadaşlar, birbirinden farklı durumdalar.
Meyan Sinan, Şeyh İsa, Şeyh Kemal cezbe
makamında üst noktaya ulaştı.
Şeyh Kemal, nüzule dönüktür.
Şeyh Nagürî, üst noktanın altına ulaştı; ama
önünde henüz alacağı çok mesafe var.
Burada kalan arkadaşlardan, sekiz, dokuz ve on
şahıs üst noktanın altına vardı. Noktaya
ulaşanlar da var. Bazıları da, nüsul hazırlığı
içinde.. Bazısı da, ona yakın; bazıları da ondan
uzakta..
Şeyh Meyan Müzzemmil, nefsini yok saymaktadır.
Sıfatlan asla bağlı görmekte; mutlak varlığı her
mahalde bulmaktadır. Eşyayı itibardan düşen
serap gibi görüyor; belki de hiç bir şeye benzer
görmüyor.
Mevlâna Ma'hud, taliplere beğenilen işleri talim
için, bu hususta bir yönlü icazet çıkarıyor.
Lâkin, cezbe haline uygun bir icazet..
İstifade edilmesi gereken bazı işler vardı; ama
gelmekte acele etti; eğlenmedi. Pek mukaddes
huzura vardığı zaman, kendi iyiliğine olan
işleri, emir buyurursunuz. (Bu mektubu götüren
zatı kasd ediyor.)
Bu Fakir'in bilgisinde olanları arz etmiş oldum;
hüküm sizdedir.
Hace Ziyaeddin Muhammed, günlerdir burada.
Hülâsa olarak, huzur ve cemiyet hali elde etti.
Maişet sebeplerinin azlığından olacak, bir başka
işe gönül vermeye gücü yetmedi; sonunda askere
gitti.
Mevlânâ Şir Muhammed'in oğlu, nezdinizde devamlı
kalmak için, o tarafa doğru yola çıktı. Bir
mikdar huzuru ve toplu hali var; ama, bazı
engeller sebebi ile lâyıkı üzere terakki
edemedi.
Bu manada daha fazla açılmak, edep dışıdır. Bir
şiir:
İnsana düşen odur ki, zaman haddini
unutturmaya..
***
Üstteki maruzatımı yazdıktan sonra, bazı
keyfiyete ve halete uğradım; onların, yazı ile
beyanı mümkün değildir.
Bu mahalde, iradenin fena bulması tahakkuk etti.
Tıpkı daha önce, murad olan işlere irade ile
bağlanmanın yok olup gittiği gibi.. Maruzatımda
anlattığım gibi, iradenin aslı kalmıştı; şu anda
iradenin damarları da tamamen kesildi. Şu anda,
ne murad var; ne de irade..
Anlatılan fena halinin, nazarda dahi sureti
zahir oldu: bu makama münasip bazı ilimler,
feyiz yollu geldi. Bilgilerin sıklığı, vaktin
darlığı icabı bu ilimleri yazmak zor. Bunun
için, kalem boynunu yazmaktan aldık.
Bu fena hali ile tahakkuk, ilimlerin feyiz yollu
gelmeleri; vahdet ötesi has bir nazarla oldu.
Her ne kadar, bir emr-i mukarrer olarak; vahdet
ötesinde nazar yok?a da, hatta, öyle bir nisbet
dahi yoktur. Lâkin, o makamın suretini vahdetin
ötesinde görmekteyim. Onu her ne zaman, arz
etmeye kalksam, yazmaya cesaret bulamıyorum.
Yakin mertebesine ulaşıncaya kadar bu böyle
kalacak. Onun öyle olduğuna şüphe yoktur. Tıpkı
Akre'nin, Dehli ötesinde olduğu gibi.. Bunun
böyle olduğuna hiç şüphe izi düşmemiştir.
Nazarda vahdet, vahdet ötesi, hakikat namına
anlatacağım bir makam, ötesinde Hakkın olduğunu
anlatacağım bir yer yok; ama, hayret ve cehalet
anlattığım görüş sebebi ile bozulmamıştır.
Durum anlatıldığı gibi olunca, ne arz edeyim?
bilemiyorum. Her şey, tenakuz içinde tenakuz..
Söz bağına getirmek mümkün değil isterse, hal
onda şüphe götürmeyen bir şekilde tahakkuk etmiş
olsun.
Allah-ü Taâlâ'dan bağışlamamı dilerim. Söz,
fiil, hatır, nazar olarak, Yüce Allah'ın
istemediği şeylerden tevbe ederim.
**
Şu anda hakikat olan bir şey daha oldu. Daha
önce, sıfatların fenası sandığım fena hali;
hakikatta olduğu gibi, sıfatların hususiyetleri
fenası imiş,. temyizleri zımnında olanlarmış..
Hali ile, sıfatlar, vahdet zımmına girince;
hususiyetler de ortadan kalkıyor. Onların fenası
dahi, bundan dolayı tevehhüm ediliyor.
Şu anda, sıfatlar silinip kayboldu; onlardan hiç
bir şey kalmadı. İsterse indiraç ve indimaç
yollu olsun. Ehadiyet kahrı, hiç bir şey
bırakmadı, icmal yollu olsun, tafsil yollu
olsun; ilim mertebesinden hasıl olan temyiz de
kalmadı. Tamamen nazar, harice döndü. Var olan
Allah'tır; onunla ikinci bir şey yoktur; şu anda
dahi durum böyledir. Bu andaki hale de anlatılan
mana uygundur..
Sabık ilim, anlatılan (üstte siyah yazılı)
hadis-i şerifin zımnındadır; ama hal olarak
değil..
Ümid edilen odur ki: Bu fikrin doğruluğu ve
yanlışlığı üzerine, bir uyarma meydana gele.
Mevlânâ Kasım için; tekmil makamından nasib
görülmektedir. Aynı şekilde, arkadaşlardan
bazıları için de bu makamdan nasib
görülmektedir.
Hakikat hali, en iyi bilen, Yüce Sübhan
Allah'tır.