c) Vacib Taâlâ'nın vücudu zatından ayrı olduğu
ve daha başka hususlar.
***
NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu mükerrem
şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.
***
Kulların en küçüğü kusurlu Abdülahed oğlu
Ahmed'in arzuhalidir.
Bu haller varidatı, devam edip geldikçe; onları
arz etmek cesaretinde bulunuyoruz.
***
Sübhan olan Yüce Hak yüksek teveccühlerinizin
bereketi ile hallerin köleliğinden kurtarıp
telvinden halâs ederek temkin makamı ile
şerefyab ettikten sonra; işin neticesi olarak
hayret ve acizlikten başka bir şey hâsıl olmadı.
Vuslattan yana, ayrılmak ve bölünmek kaldı.
Yakınlıktan yana uzaklıktan gayrı bir şey
kalmadı.
Marifetten yana da, nekreden gayrısı artmadı.
İlim olarak, cehaletten gayrısı olmadı.
İşte.. anlatılanlardan Ötürüdür ki: Arzuhallerin
takdiminde duraklama vaki oldu. Sırf ayrılık
günlerinin hallerini arz etmeye de cesaret
edemedim, iş bununla da kalmadı; bende öyle bir
soğukluk meydana geldi ki: Hiç bir şeye karşı
bende bir meyil kalmadı; keza bir şevk de
kalmadı. Tembellik erbabının yolunda olduğu
gibi; herhangi bir amelle meşgul olamıyorum.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Bir pey değilim, daha noksanı kimdir?
Muattal kalır, o ki bir şey değildir.
***
Neyse., asıl maksada dönelim. Arzedeceğimiz
şudur: Acaip bir durum; Sübhan Hak beni şu anda
hakkal-yakin makamı ile müşerref eyledi. Orası
öyle bir makarn ki; ilim ve ayn orada birbirine
perde değil.. Fena ile beka, orada birarada..
Hayret gözünde ve emare yokluğunda ilim ve şuur
var. Gaybetin özünde ünsiyet ve huzur var. İlmin
ve marifetin varlığına rağmen; cehalet ve
nekreden başka artan yok.
Bu manada bir mısra:
Dikkatle bakıp şaşınız, vuslattaki şaşkına..
Allah-ü Taâlâ bana, katıksız olan sonsuz inayeti
ile; yakınlık ve kemalât basamaklarında nihayeti
olmayan terakkiler nasib etti.
Velayet makamının üstü, şehadet makamıdır.
Velayet ile şehadet makamının nisbeti; surî
tecelli ile zatî tecellinin nisbeti gibidir.
Hattâ, velayetle şehadet arasındaki uzaklık; bu
iki tecelli arasındaki uzaklıktan bir misli daha
fazladır.
Şehadet makamının üstünde, sıddıkıyet makamı
vardır. Bu iki makam arasındaki mesafe, ibare
ile anlatılmaktan çok uzaktır; ona işaret edilip
belirtilmekten yana da çok çok yüksektir.
Sıddıkıyet makamının üstünde, ancak nübüvvet
makamı vardır. Nübüvvet ehli zatlara saiât,
selâm ve saygılar... Nübüvvet makamı ile,
sıddıkıyet makamı arasında başka bir makamın
olduğu yoktur; hatta muhaldir. İşbu hüküm, yani:
Muhal olma hükmü, açık vs sağlam kesifle
bilinmiştir.
Ehlüllahtan bazılarının isbata çalıştığı, bu iki
makam arası vasıtalı olarak bir makam bulup
adına:
— Makam-ı kurb (yakınlık makamı).
Dedikleri makama da ulaştım; hakikatına muttali
oldum. Ama, nice çok teveccühten ve ağır
tazarrudan sonra.. Önce bana. büyüklerden
bazısının beyan ettiği durum .zuhur etti;
sonradan da, işin hakikati malum oldu.
Evet., bu makamın husulü ancak: Uruc (yükseliş)
zamanı sıddıkıyet makamının husulünden sonra
olur.. Ne var ki, bunun vasıta oluşu da, teemmül
mahalli olup düşündürür. Yani: İki makam
arasında vasıta oluşu..
Neyse..
İşin hakikatini bu suretle huzurunuza vardıktan
sonra; inşaallah tafsilâtı ile arz edeceğiz..
Bu makam, (yani: Sıddıkıyet makamı) cidden
yüksek bir makamdır.. Yükseliş menzillerinde;
bunun üstünde bir makam bilinmiyor. Allah-ü
Taâlâ'nın vücudunun, zatından ayrı bir mana
taşıdığı da bu makamda zahir oluyor. Ehl-i Hak
bilginleri katında mukarrer olan da budur.
Allah-ü Taâlâ, onların çalışmalarım şükrana
lâyık eylesin.
Buradaki bu vücud, yolda kalmaktadır; sonra,
yükseliş onun ötesinde devam eder.
Nitekim, üstte anlatılan manayı, Şeyh
Ebülmekârim Rükneddin Alâüddevle bazı
eserlerinde anlattı.
Bu vücud âleminin üstünde; Melik Vedud zatın
âlemi vardır.
Sıddıkıyet makamı, beka makamı olup bu âleme
bakar. Nüzul itibarı ile, âleme ondan daha alta
dönük olan nübüvvet makamıdır ki: Hakikatta,
sıddıkıyet makamından daha yüksektir. Zira,
nübüvvet makamı, ayıklık ve beka makamıdır.
İşbu anlatılanlardan anlaşılıyor ki: Kurb makamı
için; anlatılan iki makam arasında bir
berzahiyet durumu yoktur; çünkü bunun gözü, sırf
tenzihe dönüktür; yükselişin de tamamı sayılır.
O iki makamla bunun arasında çok fark vardır.
Bu manada bir şiir şöyle gelmiştir:
Tuttular beni aynaya sanki kuşlarıyım; Kavlini
ezelî ustamın konuşmalıyım.
***
Şer'î, nazarî, istidlali ilimler, (şeriatın
görerek delillerle elde edilen bilgileri):
Zarurî ve keşfi olmuştur. Bunlarla şeriat
âlimleri usulleri arasında kıl kadar fark
yoktur. Ancak, bu ilimler, icmal yolundan
tafsile getirilmiş; nazariyattan zaruriyata
çıkarılmıştır.
Bu manada, Hace-i Azam Bahaeddin Nakşibend Hz.
ne şöyle soruldu:
— Sülükten maksad nedir?.
Allah sırrının kudsiyetini artırsın; söyle
anlattı:
— Bundan maksad, icmal yollu olan marifeti
tafsile dökmektir; istidlali olanı da keşfe
getirmektir.
Bunlardan başka bilgilerin hâsıl olacağını
söylemedi.
Evet., bu tarikatta, çok çok ilimler zuhur eder;
çok değerli irfan duyguları hâsıl olur. Lâkin,
bütün bunları geçmek gerekir.
Bir salik, sıddıkıyet makamı sayılan nihayetler
nihayetine ulaşmadıktan sonra; bu hakikat
ilimlerinden, yakin haline dayalı marifetlerden
yana nasibi olamaz.
Ne olurdu bileydim; bu makamın ilimlerinden,
marifetlerinden yana hiç bir nasipleri olmadığı
halde, ehlüllahtan kimlerdir ki: Kendileri için
bu makamdan nasibe kail olurlar?.. Yolu nedir?.
Şu âyet-i kerime bu manada ne kadar güzeldir.
— «Her ilim sahibinden üstün bir bilen vardır.»
(12/76)
***
Kaza ve kader meselesinin sırrına da muttali
oldum. Bunlarla, Şeriat-ı garranın esasına
aykırı olmayan bir yolla bu meseleyi bildim.
Şekillerin hiç biri ile, onların arasında
aykırılık yoktur. Hem ele, icab noksanlığından
ve cebir şaibesinden münezzeh ve beri olarak.
İşbu mana zuhurda; mehtaplı gecedeki ayın
ondördü gibidir... Asıl şaşılacak durum şu ki:
Şeriatın esasına aykırı bir durumu olmadığı
halde, bu meselenin gizli tutulmasına sebeb
nedir?. Şayet onda, bir aykırılık şaibesi
olsaydı; gizli saklı tutma isinde bir bağlantı
kurulabilirdi. Belki de bu sır şu âyet-i
kerimede saklıdır:
— «Yaptığından sual olunmaz.» (21/23) Bu manada
gelen bir şiir şöyledir:
O kimdir söz eder işi hakkında;
Ey sözcü, rıza ve teslim dışında.
***
Maarif ve ilimlerin feyizleri, bahar
bulutlarından yağan yağmur gibi feyiz olarak
gelmektedir. O şekilde ki: Kuvve-i müdrike,
(idrâk akıl gücü,) onu taşımaktan âciz
durumdadır. Kuvve-i müdrike, mücerred bir
tabirdir. Yoksa, Yüce Sultanın ihsanları, ancak
onu taşıyıcılarına yüklenebilir.
***
İlk önceleri, bu duyulmamış ilimleri kitaba
yazmak için içimde bir heves vardı; ama buna
muvaffak olamadım. Bu hususta, bende bir ağırlık
ve zorluk oluyordu. Sonunda, kendi kendimi
teselli ettim. Şöyleki:
Bu türlü feyiz yollu gelen ilimlerden gaye
meleke husulüdür; onu ezberleyip durmak
değildir. Nitekim, ilim talebeleri; ilmi,
mevlevi bir melekeye nail olmak için öğrenirler;
yoksa sarf, nahiv ve diğer ilimlerin usullerini
ezberlemek değildir.
***
Yukarıda işaret edilen ilimlerden bazılarını arz
etmek istiyoruz. Önce şu âyet-i kerime ile
başlayalım:
— «Onun benzeri gibi yoktur: o, hakkıyla işiten,
kemaliyle görendir.» (42/11)
Bu mübarek cümlenin başı; zahir olan mana gibi,
sırf tenzihin isbatıdır.
— «Hakkiyle işiten, kemaliyle görendir.» (42/11)
Bölümü ise, tercihi tam ve tekmil etmektedir.
Bunların daha açık beyanı şöyledir:
Yaratılmışlar için işitme ve görme durumunun
sübutu; toplu manada olsa dahi, bir benzeyişin
sabitliği dolayısı ile vehim yollu vardır. İste,
Allah-ü Taâlâ bu vehmin defi için, görmeyi ve
işitmeyi onlardan nefyetmektedir. Kısaca şu mana
anlatılmak istenir: Hakkiyle işiten, kemaliyle
gören o Yüce Allah'tır.
Bu mana yanlış anlaşılmasın; biraz daha
açılalım:
Mahluklarda, göz ve kulak mevcuttur; ama
bunların, gerçek manası ile görmekte ve
işitmekte bir dahli yoktur. Sübhan olan Yüce
Hak, kulağı ve gözü yarattığı gibi; görmeyi ve
işitmeyi de yaratmıştır. Hem de, âdet olduğu
yoldan, sözü edilen iki sıfatı yarattıktan
sonra.. Bunda mahlûk sıfatların hiç bir tesiri
yoktur. Bu arada bir tesir sözü edecek olsak
dahi; ondaki bu tesir dahi mahluktur. O
mahlukların kendileri sırf cemad nev'inden
olduğu gibi; aynı şekilde sıfatları cemad
nev'inden sayılır.
Üstte anlatılan manaya bir misalle yol verelim:
Allah-ü Taâlâ Kadir sıfatı ile, sırf kudreti
icabı taşta bir konuşma yarattığı zaman:
— Hakikaten taş konuştu.. Onda konuşma vasfı
vardır.
Denemez.
Hülâsa olarak, mana bu merkezdedir. Taş cemad
(cansız) sayılır; anlatılan sıfatın onda varlığı
farz edilse dahi, o da kendi gibi cansız
cemaddır. Onun, asla harf ve ses çıkarmakta bir
dahli yoktur. . İşte, bütün sıfatlar, üstte
anlatılan kabilden olup öyle kıyaslanabilir.
Bu babda asıl anlatılmak istenen gaye şudur: Bu
iki sıfat; diğerlerine nazaran, daha fazla zuhur
etmekte olduğundan, Allah-ü Taâlâ, onların nefyi
için bir özellik yarattı. Kalanların nefyi,
bunlara kıyasla daha uygundur.
Şu da ilim üzerine bir ilmî görüş..
Sübhan olan Yüce Allah, mahlukta önce ilim
sıfatını yarattı; sonra onun maluma teveccühünü
yarattı. Daha sonra o sıfatın, bu mahlukla
ilgisini yarattı. Daha sonra bu malumun ona
inkişafını yarattı. İlim sıfatını yaratmasının
akabinde dahi mahlukta inkişafı yarattı.
İşbu yaratma durumu, ilâhî âdetin cereyan
tarzına göre olup gitti. İşte, bundan da
bilinmiş oldu ki: Anlatılan inkişafta, ilmin
bir. dahli yoktur.
Şimdi, üstte anlatılan mana yolundan; daha önce
anlatılan işitme ve görme sıfatlarını tekrar ele
alalım. Şöyleki:
Allah-ü Taâlâ, mahlukta önce işitme sıfatını
yarattı. Sonra duymayı ve işitilen şeye
teveccühü yarattı. Sonra, işitmenin kendisini
yarattı. Daha sonra, işitilen şeyin idrâkini
yarattı.
Görme durumu da aynı. Önce görme sıfatını
yarattı. Sonra, göz bebeğinin Dönüşünü ve
görülecek şeye teveccühünü yarattı. Daha sonra
görülen şeyin idrakini yarattı.
Anlatılan kıyas, sair sıfatlarda dahi caridir.
Tam manası ile işiten, gören o kimsedir ki:
İşitmesinin ve görmesinin başında; anlatılan iki
sıfat bütünüyle kendisinde buluna.. Bir kimse
böyle değilse., o: Hakkıyle işiten, kemaliyle
gören olamaz.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: Mahlukların
sıfatları ,da, kedileri gibi, cemadat
nev'indendir.
Bu manada son kelâm şudur:
— Allah-ü Taâlâ, yaratılmışlardan, başlıca, bu
sıfatları nefyetti; artık onlar için kendilerine
has olan bir sıfat yoktur. Bu sıfatlar, Sübhan
Allah'ın zatı için sabit olmuştur ki; tenzihle
teşbih beyni birleştirile.. Hattâ, mevzuumuz
olan âyet-i kerimenin tamamı; tenzihin isbatı,
başlıca benzeyişin nefyi içindir.
Birinci manada anlatılan bilgi.. Yani: Bu
mahluklardaki sıfatların Sübhan Hakka ait
oluşunu, onların kendilerini sırf cemadat
çeşidinden sayıp anlatılan sıfatların onlardaki
zuhurunu görmek için şu misal yerindedir: Oluk,
testi ve bunlardan zuhur eden su.. Sıfatların
onlardaki zuhurunu, mahlukta anlatıları
misaldeki gibi görmek, velayet makamına yakışan
ilimler meyanında sayılır.
İkinci manada anlatılan bilgiye gelince.. Yani:
Bu mahlûklardaki sıfatların, Sübhan Hakka ait
olduğunu vicdanen görmek, bilmek.. Cemadatta
görüldüğü gibi.. O rnahlukları dahi, ölüler
misali şuursuz itikad etmek.. Nitekim, bu
manada, Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
— «Sen meyitsin; onlar dahi meyitlerdir.»
(39/30)
İşbu manada anlatılan ilim, şehadet makamına
yakışan bir ilimdir.
Bu misalle, aynı zamanda; iki makam arasındaki
fark dahi anlaşılmış oldu.
Az şey, çoğa delil olduğu gibi; damla su,
bolluğa delildir. Bu manada bir şiir şöyledir:
Senenin bolluğu bahardan bellidir.
Nitekim, bu yüksek makama çıkanlar; mahlukattaki
fiilleri, ölü ve cemadattaki gibi
görmektedirler. Hal böyle iken, o mahlukların
fiillerini Sübhan Hakka bağlamazlar.
— Bu fiillerin faili Allah'tır.
Demezler. Alah-ü Taâlâ, böyle bir bağlantı
kurulmaktan yana pek yücedir. Bu manayı,
aşağıdaki misallerle biraz daha açalım.. Şöyleki:
Bir şahıs, bir taşı hareket ettirdiği zaman, hiç
bir şekilde:
— Bu şahıs hareket etti.
Denmez.. O şahıs, ancak hareketi meydana
getirdi. Asıl hareket eden ancak taştır.
Aynı şekilde, o taş cansız cemadat cinsinden
olduğu gibi, onda görülen hareket dahi öyledir.
Yani: Sırf cansız cemadat çeşidi bir»
hareket.. Bu mana icabı olarak; anlatılan
hareket icabı bir şahsın öldüğünü farz edelim;
hiç bir şekilde:
— Onu taş öldürdü. Denmez. Şöyle denir:
— Taşı atan şahıs öldürdü..
Şeriat âlimlerinin kavli, bu ikinci manada
anlatılan ilme uygundur. Allah-ü Taâlâ, onların
çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Onlar,
şöyle derler:
— Kullarda görülen yapılmış işler, aslında
Sübhan Hakkın yarattığı san'atıdır. Dilemek ve
seçmek sureti ile işlerin onlardan çıkmasına
rağmen durum budur. Fiillerin masnuiyetinde
(işlerin yapılmasında) onların bir dahli yoktur.
Onların işleri, yapılan amelin meydana gelişine
göre olan tesir dışında; belli karışık bazı
hareketlerden ibarettir.
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
— Durum anlatıldığı gibi olunca, onların
fiillerine sevap ve ikap akla yakın bir say
olmaz. Zira onların durumu, taşa verilen bir
emir gibidir. Taşın fiiline yapılacak zem ve
medih gibi olur.
Bu suale vereceğim cevap şudur:
— Taşla mükellef kişiler arasında fark vardır.
Teklifin yeri, güç ve iradenin bulunduğu yerdir.
Taşta ise ne irade vardır; ne güç. Halbuki
mükelleflerde irade vardır. Lâkin, onların bu
iradeleri de, Sübhan Hak tarafından
yaratıldığından; muradın husulü babında bir
tesiri yoktur. Dolayısı ile, işbu irade meyyit
gibidir.
Hülâsa: Murad olan dahi, ilâhî âdetin cereyan
tarzına göre; tahakkuk ettikten sonra mahluktur,
(Yaratılmıştır.)
Her nekadar, mahlukun kudretinin müessir olduğu
söylenirse de, isterse umumî manada olsun; kaldı
ki: Maveraünnehir âlimleri de bu yola
gitmişlerdir, işbu tesir dahi kudrette
mahluktur. Tıpkı kudret kendi zatında mahluk
olduğu gibi.. Çünkü onun tesiri zımnında asla
mahlukun bir seçme hakkı yoktur. Bunun için, o
kudretin tesiri dahi cemadat mesabesindedir.
Bu mevzuu, şöyle bir misalle kapatalım:
Bir şahıs, birinin tahriki sonu; yukarıdan aşağı
bir taşın indiğini ve bir hayvanı (canlıyı)
öldürdüğünü gördüğü zaman inancı şudur: Bu taş
cemad nev'indendir; keza o taşı harekete getiren
fiil dahi cemaddır. Şuna da inanır: Bu fiilin
neticesi olan ölüm dahi cemaddır.
Mealine gelen âyet-i kerimesi ile anlatılan,
yine odur..
— «Tanı manasi ile bilen, gerçekten haberdar
olandır.» (66/3) Mealindeki âyet-i kerime ile
anlatılan yine odur.
— «İrade buyurduğunu yapandır.» (85/16)
Mealindeki âyet-i berime ile beyan edilen Yüce
Zat yine odur. Ve şii mealdeki mübarek âyet,
onun şanında nekadar güzeldir:
— «Anlat, söyle: Rabbımın kelimeleri için
denizler mürekkeb olsa, Rabbımın kelimeleri
bitmeden denizler tükenir; isterse bir misli
daha yardıma gelsin..» (18/109)
*** Edep dışı saydığım işler arttı; sözü uzatmam
haddi aştı.
Ne yapabilirim ki? Kelâmın güzelliği, mutlak
Cemil zattan geliyor. Beni öyle bir yere
ulaştırdı ki, orada: Söz uzadıkça güzelleştiği
sanılıyor. Her ne mikdar ondan anlatılsa; lezzet
ve halâvette en üst dereceye varılıyor. Bununla
beraber, kendimi o Yüce Zat'tan konuşmaya
münasip görmüyorum: Hattâ, ismini dahi söylemeye
cesaret edemiyorum. Bu manada bir şiir var:
Misk, gülsuyuyla yusam ağzımı bin kere;
Yine de ehil olamam hiç onu zikre..
Bir başka manada şiir:
İnsana yakışan odur ki, zaman haddini
unutturmaya..
***
Bu arada, asıl dilek şudur: Bol teveccüh ve
inayet..
Yaramaz hallerimi nasıl arz edeyim?. Kendimde
her ne gibi iyi bir hal bulsam; o, anlattığım
üstün teveccühün bir başlangıcıdır. Yoksa:
Ben yine o Ahmed'im, hiç değişmedim..
***
Meyan Şah Hüseyin'e tevhid yolu zuhur etti; şu
anda onunla hazza dalmış durumda.. Hatıra, onu
oradan çıkarmak geliyor ki; hayrete ulaşsın;
asıl gaye de. budur.
Muhammed Sadık, kendini zapt edemiyor; bunu
küçüklüğüne vermek gerek. Seferde arkadaş olsa;
çok terakkiye nail olur. Dağa çıkarken,
arkadaştı; çok terakkiye nail oldu. Hayret
ummanından kana kana içti. Hayret babında, bu
Fakir'le onun tam bir münasebeti var.
Şeyh Nur dahi aynı şekilde bu makamdadır. Çok
terakki etti. Bu Fakir'in yakınlarından bir genç
var; hoş halli cidden. Berk? tecelliye yakındır;
galiba ona karşı istidadı da var.