Bu mektûb, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ
aleyh” yazılmışdır. Allahü teâlânın var ve bir
olduğu ve Muhammed aleyhisselâmın Onun resûlü
olduğu bedîhîdir, pek meydândadır. Düşünmeğe
bile, lüzûm olmadığını bildirmekdedir:
[Bu mektûb, çok mühim olduğundan, (İslâm Ahlâkı)
kitâbının 554. sahîfesinin başına da yazdık.
Lütfen oradan da okuyunuz!] Allahü teâlâ sizi,
kerîm olan babalarınızın yolundan ayırmasın.
Onların en üstünü olan birincisine ve geri
kalanların hepsine, bizden düâlar ve selâmlar
olsun! Allahü teâlânın var olduğu ve bir olduğu,
hattâ Muhammed aleyhisselâmın, Onun resûlü
olduğu ve hattâ onun getirdiği her emrin ve
haberlerin, doğru olduğu, güneş gibi
meydândadır. Düşünmeğe, isbât etmeğe hiç lüzûm
yokdur. Kalbin bunlara inanması için, kalbin
bozuk olmaması, ma’nevî hastalığı bulunmaması
lâzımdır. Kalb hasta ve bozuk olunca, kalbin
inanması için, akl ile düşünmek, incelemek lâzım
olur. Ancak bu sûretle kalb (tasfiye) bulur,
ya’nî hastalıkdan kurtulur. (Basîret)den ya’nî
kalb gözünden ma’nevî perde kalkarsa, bunlara
seve seve inanılır. Meselâ, safrası bozuk kimse,
şekerin tadını duymuyor. Şekerin tatlı olduğunu
ona anlatmak, isbât etmek lâzım olur. Fekat,
safra hastalıkdan kurtulunca, isbât etmeğe lüzûm
kalmaz. Hastalıkdan dolayı isbât etmek lâzım
olması, şekerin tatlılığına bir kusûr vermez.
Şaşı olan, bir şeyi iki görür ve iki kişi var
sanır. Şaşıdaki göz hastalığı, karşısındaki bir
şeyin, iki olmasını îcâb etdirmez. O iki gördüğü
hâlde, görünen yine birdir. Bunun bir olduğunu
isbât etmek çok zordur. [Doppelsehen denilen göz
hastalığı olanlara ahvel denir.] [Müslimân olmak
için, yalnız kalbin îmân etmesi, inanması
lâzımdır. Fekat, her müslimânın kalbine, dâhilî
düşmanı olan nefsinden ve hâricî düşmanları olan
şeytânlardan ve kötü arkadaşlardan hastalık
gelmekdedir. Nefs, yaratılışda ahkâm-ı
islâmiyyeye düşmandır. Kalbin hasta olması,
[nefse uyması demekdir, ya’nî islâmiyyete uymak
istememesidir. Ya’nî, islâmiyyetin emrlerinin
tadını duymamak, yasak etdiklerinden zevk
almakdır.] Bu yasaklara (dünyâ) denildiği,
yüzdoksanyedinci mektûbda yazılıdır. Dünyâya
düşkün olmak, kalbdeki îmânı za’îfletmekdedir.
Bir kimse, nefslerinin esîri olan gâfil
insanların sohbetlerinden, sözlerinden,
yazılarından, kitâblarından, radyolarından,
televizyonlarından uzaklaşırsa ve nefsi
(tezkiye) olursa,ya’nî inkâr hastalığından
kurtulursa, bu dâhilî ve hâricî düşmanlardan
kalbe hastalık gelmez. Mevcûd hastalık da,
islâmiyyete uyarak, (istigfâr okuyarak) tasfiye
edilince, kalb hakîkî îmâna kavuşur. Nefsin
cibillî hastalığından tezkiyesi ve kalbin
hâricden gelen hastalıkdan tasfiyesi, mürşid-i
kâmilin sohbetinde bulunmakla, kitâblarını
okumakla ve ahkâm-ı islâmiyyeye uymakla nasîb
olur. Kırkikinci ve elliikinci mektûblara
bakınız! Mürşid-i kâmil, bütün sözleri, bütün
işleri, islâmiyyete uygun olan, Ehl-i sünnet
âlimi demekdir. İslâmiyyeti iyi bilmesi, derin
âlim olması lâzımdır.]
Din bilgilerini, akl ile isbât ederek [kalbe]
inandırmak, kolay değildir. Yakînî, vicdânî bir
îmân elde etmek için, isbât yoluna gitmekdense,
kalbi hastalıkdan kurtarmak lâzımdır. Nitekim,
safra hastasını, şekerin tatlı olduğuna
inandırmak için, isbât etmeğe kalkışmakdansa,
onu hastalıkdan kurtarmak lâzımdır. [Safrası
bozuk olan hastaya] şekerin tatlı olduğu, ne
kadar isbât edilirse edilsin, yakîn hâsıl
edemez. Çünki, şeker ağzına acı gelmekde,
vicdânı acı olduğunu bilmekdedir.
[Seyyid Abdülhakîm “kuddise sirruh” buyurdu ki:
(Müdrike) ya’nî bir şeyi (anlamak) kuvveti üçdür:
Üçünün de doğru anlıyabilmeleri için,
bulundukları uzvların hasta olmamaları lâzımdır.
Birincisi, görünen (his organlarındaki
kuvvetler) olup, görme, işitme, koklama, gıdânın
lezzetini alma ve sıcaklık, sertlik anlama. Bu
kuvvetler, insanda bulunduğu gibi, hayvanlarda
da vardır. Bu kuvvetler olmasaydı, insanlar, taş
gibi, odun gibi olurdu.
İkincisi, (akl kuvvetleri) olup, hiss-i
müşterek, hâfıza, vâhime, mütesarrıfa ve hazânet-ül-hayâl
denilen görünmiyen beş organdaki kuvvetlerdir.
Bu kuvvetler, insanların dimâgında [beyninde]
bulunur. Hayvanlarda yokdur. Bir şeyin
varlığını, bu kuvvetler, güvenilen bir haberi
işitmekle veyâ tecrîbe ile yâhud hesâb ile
anlar. İyiyi fenâdan, fâideliyi zararlıdan
ayırırlar. Fen bilgileri, hesâb, bu kuvvetlerle
yapılır.
Üçüncüsü, (kalb kuvveti) olup, müslimânların
havâssına, ya’nî yüksek olan seçilmiş kimselere
mahsûsdur. Kalbdeki bu ma’nevî anlama kuvvetine
(Basîret) denir. Bu kuvvet ile anlaşılan din
bilgileri, akl ve his kuvvetleri ile
anlaşılamaz. Akl kuvvetleri ile anlaşılan
şeyleri, insan, hayvanların en üstünü olan ata,
senelerce uğraşsa, anlatamaz. Bunun gibi, kalb
kuvvetleri ile anlaşılan bilgileri [din
bilgilerini ve meselâ ma’rifetullahı], bu
seçilmişler, başka insanlara senelerce söylese,
onlar anlıyamaz. Bunlardan dahâ yüksek
seçilmişlerin seçilmişleri vardır. Bunlardan da
dahâ üstün Nebîler, Nebîlerden dahâ üstün
Resûller, bunlardan da üstün Ülül’azm dereceleri
vardır. Bunların üstünde de Kelîmiyyet, Rûhiyyet,
Hullet ve Mahbûbiyyet mertebeleri vardır ki, bu
en üstün derece, Muhammed aleyhisselâma
mahsûsdur. Kalb [gönül] denilen kuvvet, yürek
dediğimiz et parçasında bulunur. Elektriğin
ampulde, miknâtisin elektrik tellerinin
makarasında hâsıl olması gibidir.
İnsanlarda bulunan nefs-i emmâre, din
bilgilerine inanmamakda, tabî’ati, yaratılışı,
islâmiyyete uymamakdadır. [Bunun için,
islâmiyyete uymak, nefse acı gelmekde, ona uymak
istememekdedir. Kalb ise, yaratılışında
temizdir, sâlimdir. Fekat, nefsin islâmiyyete
uymak istememesi hastalığı, kalbe sirâyet
ederek, kalb de islâmiyyete uymak istemiyor.
İslâmiyyete inanıyor ise de, uyması acı
geliyor.] İslâmiyyetin doğruluğunu isbât için,
ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, hasta olan
kalbde buna yakîn hâsıl olması, çok güç olur. [Kalbde
yakîn hâsıl olması için, dâhilden ve hâricden
hastalık gelmemesi, gelmiş olanın da tasfiyesi
lâzımdır. Bunun için, nefsi (tezkiye) etmekden,
ya’nî cibillî olan inkâr hastalığından ve kalbi
şeytândan ve fenâ arkadaşdan kurtarmakdan başka
çâre yokdur. Nefsi tezkiye, ahkâm-ı islâmiyyeye
uymakla, sonra (kelime-i tevhîd denilen Lâ ilâhe
illallah zikrini çok söylemekle), sonra bir
Velînin sohbeti ile, sonra râbıtası ile, sonra
hayât hikâyesini okumakla olur. Kalbin
tasfiyesi, ibâdet yapmakla, bilhâssa farz
nemâzları kılmakla ve çok istigfâr okumakla
olacağı, (Herkese Lâzım Olan Îmân) kitâbının
1999 târîhli baskısının dokuzuncu sahîfesinde ve
(Se’âdet-i Ebediyye) 64.cü sahîfesinde ve (Hak
Sözün Vesîkaları) 125.ci sahîfesinde yazılıdır.
Kalb böyle temizlendiği gibi, nefsin de,
(Kelime-i Tevhîd) okumak ile temizleneceği 52.
ve 78.ci mektûblarda yazılıdır. Mekteb, meslek
arkadaşı, öğretmen, gazete, televizyon, radyo,
islâmiyyete, ahlâka muhâlif ise, bunların fenâ
arkadaş oldukları anlaşılır. Kalb, bu üç
düşmânın [Nefsin, şeytânın, kötü arkadaşın]
şerrinden, hücûmundan kurtulunca, (tasfiye)
bulur, ya’nî harâmları sevmek hastalığından
kurtulur. Allah sevgisi, kendiliğinden yerleşir.
Suyu boşalan şişeye havânın dolması gibi olur.]Veşşemsi
sûresi dokuzuncu âyetinde meâlen, (Nefsini
tezkiye eden kurtuldu. Nefsini günâhda,
cehâletde, dalâletde bırakan, ziyân etdi)
buyuruldu.
[(Mevâkib tefsîri)nde diyor ki, (Nefs tezkiye
edilince, kalb tasfiye bulur. Ya’nî nefs, kötü
isteklerden kurtarılınca, kalbin mahlûklara,
harâmlara bağlılığı kalmaz.Fârisî beyt tercemesi:
Harâmları istemekden, kesilmedikçe nefs,
kalb ilâhî nûrlara, ayna olamaz hiç!
Nefsin kötülükleri, pislikleri demek,
islâmiyyetin beğenmediği, harâm etdiği şeyler [ya’nî,
dünyâ] demekdir). Şimdi ba’zıları, Allahü
teâlânın fenâ dediği, yasak etdiği şeylere,
moda, asrîlik, ilericilik diyor. Allahü teâlânın
beğendiği, emr etdiği şeylere gericilik,
câhillik diyor. Harâm işleyenlere san’atkâr,
aydın, ilerici insan, müslimânlara mürtecî,
yobaz, gerici diyenler oluyor. Bunlara
aldanmamalı. Dîni, Ehl-i sünnet âlimlerinin
kitâblarından öğrenmelidir.]
Görülüyor ki, bu açık, parlak islâmiyyete ve
temiz, doğru yola inanmıyan kimsenin kalbi,
şekerin tadını anlıyamıyan safralı gibi,
hastadır. Fârisî mısra’ tercemesi:
Bir kimse, kör ise, güneşin suçu ne?
Seyr ve sülûkdan [ya’nî tesavvuf yolunda
ilerlemekden] maksad, nefsi tezkiye ve kalbi
tasfiye etmekdir. Ya’nî nefsi ve kalbi
hastalıklardan kurtarmakdır. Bekara sûresinde, (Kalblerinde
hastalık vardır) meâlindeki dokuzuncu âyet-i
kerîmede bildirilen hastalık tedâvî edilmedikçe,
hakîkî îmân ele geçmez. Bu âfetler var iken, akl
yolu ile kalbde hâsıl olan îmân, îmânın
sûretidir. Çünki nefs, bu îmânın tersini
istemekde, küfründe inâd ve isrâr etmekdedir.
Böyle îmân, safra hastasının, şekerin tatlı
olduğuna îmân etmesi gibidir. Herne kadar
inandım dese de, vicdânı, şekeri acı bilmekdedir.
Safrası düzeldikden sonra, şekerin tatlı
olduğuna hakîkî îmân hâsıl olur. Îmânın hakîkati
de, nefsin tezkiyesinden ve kalbin itmînânından
sonra kalbde hâsıl olur. [İtmînân, hakîkî
inanmak demekdir.] İşte böyle hakîkî îmân yalnız
Evliyâda bulunur ve elden gitmez. Yûnüs
sûresinde, (Biliniz ki, Allahü teâlânın Evliyâsı
için, azâb korkusu, ni’metlere kavuşmamak
üzüntüsü yokdur!) meâlindeki altmışikinci âyet-i
kerîmedeki müjde, böyle îmân sâhibleri içindir.
Allahü teâlâ, hepimizi bu kâmil, hakîkî îmânla
şereflendirsin! Âmîn. [63.cü mektûbu okuyunuz!]
| Anasayfaya dön | Kapak Sayfası |
| Sadakat.Net © İslami web hizmetleri | |