d) Nakşibendî tarikatına mensub olmanın
üstünlüğü. Belâ ve musibet için dua..
***
NOT : İMAM-I RABBANÎ Hz. bu mektubu muhterem
şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.
***
Bendegânın en küçüğü AHMED'den (AHMED İMAM-I
RABBANÎ Hz. nin kendi ismidir.) bir arzuhaldir.
Şanı büyük mutlak mürşid olan Yüce Hak, üstün
teveccüh bereketi ile; bana şu ikramda bulundu:
Cezbe ve sülük terbiyesi..
Sonra..
Beni celâl ve cemal sıfatları ile terbiye etti.
Şu anda: Celâl cemalin aynı oldu; cemal dahi
celâlin aynı oldu.
RİSALE-İ KUDSİYE (RİSALE-İ KUDSİYE: Şeyh İmam
Muhyiddin Muhammed b. Ali b. Arabi Halemi Taî
Mekkî Hz. nin eseridir. Hicretin 638 (M. 1240)
yılında vefat etmiştir. Allah-ü Taâlâ, sırrının
kudsiyetini artırsın.) için yazılan haşiyelerde;
bu ibarenin sarih manasını tahrif edip mevhum
manaya almışlar. Halbuki ibare manası zahirine
göre verilmiştir; tahrif ve tevil edilmesi kabil
değildir.
Bu terbiyenin alâmeti: Zata dayalı sevgide
tahakkuktur. Anlatılan manada tahakkuk olmadan,
bu terbiyenin husulüne yer yoktur.
Zata dayalı sevgi, fena bulma alâmetidir. Fena
ise.. Allah-ü Taâlâ'nın zatından başka şeyleri
unutmaktır.
İlimler, tam manası ile sine sahasından
ayrılmadıkça; cehl-i mutlakla tahakkuk hâsıl
olmadıkça, fenadan yana nasip gelmesi
imkânsızdır.
Anlatılan manadaki cehil, daimîdir; onun
zevaline imkân yoktur. Bazen gelip bazen de
giden cinsten değildir.
Bu babda son gaye mana şudur: Bekadan evvel sırf
cehalet vardır; bekadan sonra da cehalet ve ilim
birleşir. Burada anlatılan cehalet gözünde şuur
vardır; hayret gözündeyse.. huzur..
İşbu anlatılan makam: HAKK'el-YAKİN makamıdır;
orada ilimden ve aynden sayılan her biri,
diğerine perde olamaz. Misali anlatılan
cehaletten önce gelen ilim, itibar derecesi
dışındadır.
Her nekadar bu makamda ilim varsa da, özdedir;
şuhud varsa, o da özdedir; marifet dahi özdedir.
Dışarıda göz kaldığı süre; özünde hâsıl olan bir
şey yoktur.
Şayet nazar, öze dönük ise., yani: Tamamen.. O
zaman uygun olan: Nazarın tamamen dıştan
kesilmesidir.
Bu manada Hace Nakşibend Hz. şöyle anlattı:
— Ehlüllah, fenadan ve bekadan sonra ne
görürlerse., onu kendi özlerinde görürler.
Marifet yollu elde ettikleri her şeye de, kendi
özlerinde arif olurlar. Hayretleri dahi, yine
kendi özlerinde olur.
Bundan açıkça anlaşılıyor ki: Müşahede, marifet,
hayret sadece özdedir; onun dışında bir şey
değildir. Bunlardan, yalnız biri özde
bulunursa., fenadan yana haz ve nasib yoktur.
Onlardan bir kısmı dışarıda olunca,, sonunda
gelmesi umulan beka nasıl gelsin?. Fena ve beka
işindeki mertebelerin nihayeti budur. Ve bu:
Mutlak fena halidir. Mutlak fena ise.,
diğerlerine göre, daha şümullüdür. Beka durumu
dahi, fena hali mikdarına göre olur.
Üstte anlatılan mana icabı olarak, ehlüllahtan
bazılarının; fena ve beka ile tahakkuk sonu dışa
dönük müşahedeleri vardır. Ancak bu acizlerin,
(Yani: Nakşibendilerin) bağlı bulundukları
makam, bütün nisbetlerin üstündedir.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Her esen nesime misal Hicazî olmaz;
Kalaylı demir Yemanîce revaç bulmaz.
(Bu şiir Arapça metinden alınmıştır. Ancak,
Farsça nüshada, şu mana ile gelmiştir:
Her ayine tutan da İskender mi olur?
Her kılık değiştiren Hak eri mi olur?)
Geçip giden nice asırlardan sonra; anlatılan
silsilenin büyüklerinden bir iki zat; bu tarikat
bağını şereflendirirken, diğer silsileler için
ne söylerler?
Bu bağlılık, Abdülhalik Gucdüvanî Hz. ne ulaşır;
sırrının kudsiyeti artsın. Onu kemale erdirip
tamamlayan zat ise.. Şeyhler Şeyhidir. Yani
Nakşibend namı ile maruf Bahaeddin'dir; sırrının
kudsiyeti artsın.
Anlatılan durum bir devlettir ki ona: Kendi
halifelerinden Hace Alâaddin Attar ermiştir. Bu
büyük bir saadettir. Daha başka kimlere nasib
olacağı, zamanla görülecektir.
***
Bu yolda şaşılacak durum şudur:
Her ne zaman belâ ve musibet vaki olsa;
öncelikle feraha ve sürura sebeb oluyor. O zaman
şöyle diyorum:
— Daha yok mu?.
Dünya metaı cinsinden bir şeyim benden gitse,
gönlüm hoş oluyor; aynısının olmasını temenni
ediyorum.
Sebebler âlemine indirildiğim an, nazarın aczime
ve fakrime ilişti. Bu da, benim için bir nevi
hüzün oldu. Bu dahi, ilk baştan gelen az zarar
dolayısı ile oluyordu.
Anlattığım üzüntü devam ediyordu, isterse o az
zarar, tezce gitsin; hiç gelmemiş gibi olsun.
Bir belânın, yada musibetin defi için Subhan
Allah'a dua ettiğim zaman; bundan maksad, o
belânın veya musibetin kalkması değildi. Gerçek
olan:
— «Bana dua ediniz.» (40/60)
Emrine imtisaldi. Ne var ki, şu anda duadan
maksad, belâ ve musibetlerin kalkmasıdır.
Bundan önce zail olup giden korku ve hüzün geri
döndü. Bu da, bana malum olduğuna göre: Sekir
halinden geliyor.
Ayıklık haline gelince., avam insanlarda bulunan
acz, korku, hüzün, gam, ferahtan yana ne varsa.,
ayıklık hali sahibinde mevcuttur.
Başlangıçta duadan gaye: Belânın kalkması
değildi; ama bu mana gönlüme pek hoş gelmiyordu.
Ancak, içinde bulunduğum bir hale mağlûb
olmuştum.
Bu arada aklıma gelen şu oldu: Peygamberlerin
duaları, yalnız niyetlerinin hâsıl olması
yönünde değildir. Allah-ü Taâlâ onlara salâtlar
ve selâmlar eylesin.
Son anlatılan hale erdikten sonradır ki: İşin
hakiki yüzü meydana çıktı. O zaman bildim ki:
Peygamberlerin duaları Yüce Hakka karşı acz,
iftikar, korku, inkisar yönlüdür; yalnız ilâhî
emir gereği değildir.
***
Emir gereği olarak; zaman zaman, vukua gelen
işleri arz etme cür'eti meydana geliyor.