Bu mektûb, Kılınç hânın oğlu Kılıcullaha
yazılmış olup, kaçınması ve yapılması lâzım
gelen şeyleri bildirmekdedir:
Allahü teâlâ, Muhammed Mustafânın “aleyhissalâtü
vesselâm” parlak olan yolunda yürümekle
şereflendirsin! Yavrum! Bu dünyâ, imtihân
yeridir. Dünyânın görünüşü, yalancı yaldızlarla
süslüdür. Kötü kadına benzer. Yüzünü saçlar,
kaşlar, ben ile boyamışlardır. Görünüşü
tatlıdır. Tâze, güzel, körpe sanılır. Fekat
aslında, güzel koku sürülmüş bir ölü gibidir.
Sanki bir leşdir ve böcekler, akrebler dolu bir
çöplükdür. Su gibi görünen bir serâbdır.
Zehrlenmiş şeker gibidir. Aslı harâbdır, elde
kalmaz. Kendini sevenlere, arkasına takılanlara,
hiç acımayıp, en kötü şeyleri yapar. Ona tutulan
aklsızdır, büyülenmişdir. Âşıkları delidir,
aldatılmışdır. Onun görünüşüne aldanan, sonsuz
felâkete düşer. Tadına, güzelliğine bakan
nihâyetsiz pişmânlık çeker. Server-i kâinât,
Habîb-i Rabbil’âlemîn “aleyhi ve alâ
âlihissalevât vettehıyyât” buyurdu ki, (Dünyâ
ile âhıret birbirinin zıddıdır, birbirine uymaz.
Birini râzı edersen, öteki gücenir). Demek ki,
bir kimse, dünyâyı râzı ederse, âhıret ondan
gücenir. Ya’nî, âhıretde, eline bir şey geçmez.
Allahü teâlâ, bizi ve sizi, dünyâya düşkün
olmakdan ve dünyâyı ele geçirmek için insanlık
vazîfelerini çiğneyenleri sevmekden muhâfaza
eylesin!
Yavrum! Bu, pek kötü olduğunu anladığın dünyâ,
nedir biliyor musun? Dünyâ, seni, Allahü
teâlâdan uzaklaşdıran şeyler demekdir. Kadın,
çocuk, mal, rütbe, mevkı’ düşüncesi, Allahü
teâlâyı unutduracak kadar aşırı olursa, dünyâ
olur. Çalgılar, oyunlar, (Mâlâ-ya’nî) ile, ya’nî
fâidesiz, boş şeylerle vakt geçirmek, [kumarlar,
kötü arkadaş, kötü filmler, mecmû’a ve
romanlar], hep bunun için dünyâ demekdir.
Âhırete fâidesi olmıyan ilmler, dersler de, hep
dünyâdır. Hesâb, hendese [ya’nî matematik ve
geometri], astronomi, mantık, eğer Allahü
teâlânın gösterdiği yerlerde kullanılmazsa [ya’nî
kâfirlerle mücâdele ve onlardan üstün olmak için
ve insanlara hizmet etmek için kullanılmazsa]
bunlarla uğraşmak, boşuna vakt öldürmek olur ve
dünyâ olur. Bu bilgileri bütün derinliği ile,
incelikleri ile okumak, yalnız başına işe
yarasaydı, eski Yunan felsefecileri [ve son
zemânlardaki Avrupanın, Amerikanın fen adamları,
mütehassısları] se’âdet yolunu bulur, âhıretdeki
ebedî azâbdan kurtulurlardı.
[Liselerde, üniversitelerde okunan ulûm-i
akliyye, ya’nî tecribî ilmler, ya’nî fen
bilgileri ve yabancı diller, islâmiyyete ve
mahlûklara hizmet etmek niyyeti ile öğrenilirse
ve bu yolda kullanılırsa, fâideli olur. Bunlara
çalışmak lâzım olur ve sevâb olur. Bunun içindir
ki, ecdâdımız, Şâm, Bağdâd, Semerkand ve Endülüs
müslimânları her dürlü fende ve güzel san’atda
pek ileri gitmiş, dünyâ birinciliğini ellerinde
tutmuşlardı. Avrupanın ilm ve fen adamları,
asrlar boyunca, islâm fakültelerine gelip
ihtisâs kazanırlar ve bununla öğünürlerdi.
Müslimânların o parlak medeniyyetlerinin
eserleri, bugün meydândadır ve dünyâ
münevverlerini hayrân bırakmakdadır.
Bugün liselerde, üniversitelerde okutulan ve
insanın bütün gençlik hayâtına mal olan
bilgiler, Allahü teâlânın emrlerine uyarak
kullanılırsa, fâideli olur ve dünyâ ve âhıretin
kazanılmasına sebeb olur.
Medeniyyet demek, yalnız ilm ve fen demek
değildir. İlm ve fen, medeniyyet için, ancak bir
âlet, bir vâsıtadır. İlmde, fende çok ileri olan
milletlere, fen vâsıtalarını ne yolda
kullandıklarını incelemeden, medenî demek büyük
gafletdir. Pek yanlışdır. Fabrikaların, motorlu
vâsıtaların, gemi, tayyâre, atom cihâzlarının
çok olması, gözleri kamaşdıran yeni buluşların
artması, medeniyyeti göstermez. Bunları
medeniyyet sanmak, her silâhlıyı gâzi, mücâhid
sanmağa benzer. Evet, mücâhid olmak için en yeni
harb vâsıtalarına mâlik olmak lâzımdır. Fekat,
bunlara mâlik olan, eşkıyâlık da yapabilir.
Medeniyyet, ta’mîr-i bilâd ve terfîh-i ibâddır.
Ya’nî, beldeleri, memleketleri i’mâr etmek ve
bütün insanları, rûh, düşünce ve beden
bakımlarından râhat yaşatmakdır. Bu iki gâyeye
vâsıl olmak, ancak ve yalnız ahkâm-ı islâmiyyeye,
ya’nî Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına
uymakla olur. İslâmiyyetden ayrıldıkca
medeniyyet geriler. İşte liselerde,
üniversitelerde öğrenilen bilgiler, bütün fen
vâsıtaları, fabrikalar, ağır sanâyı’,
memleketleri i’mâr için, insanları râhat
etdirmek için kullanılırsa, fâideli olur, sevâb
olur. Memleketleri tahrîb, insanların
hürriyyetini ellerinden almak, köle yapmak için
kullanılırsa, fâidesiz olur, günâh olur.
Bunların fâideli olması, medeniyyete hizmet
etmesi ancak ve yalnız islâm dînine uygun
kullanmakla olur. Avrupa, Amerika, asrlardan
beri, islâm ahlâkını, islâm hukûkunu inceliyor.
İslâm dîninin emrlerini, yasaklarını alıp,
kendilerine mal ediyor. Onların bugünkü
ilerlemesi, kanûnlarında bile yer verdikleri,
islâmî kıymetler ve esâslar sâyesinde olduğu
açıkça görülmekdedir. Demek ki, bir milleti, bir
gemiye benzetirsek, islâm ahkâmı, ya’nî Allahü
teâlânın emrleri ve yasakları, bu geminin
güverte ve kaptan teşkilâtıdır. Bütün ilmler,
fen bilgileri, endüstri kolları, ağır sanâyi’ de
bu geminin, çarkçı, makinist kısmı demekdir.
Gemide kaptan da, makinist de lâzımdır. Biri
bulunmazsa, gemi işe yaramaz, helâk olur.
O hâlde, dedelerimizin “rahmetullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” dünyâ çapındaki başarılarını,
üstünlüklerini, yine elde etmek için, islâm
bilgilerinin her iki kısmını, ya’nî hem dînimizi
iyi öğrenmemiz ve ona sarılmamız, hem de ulûm-i
akliyyeyi, asrımızın bütün teknik buluşlarını
öğrenmeğe ve en iyi şeklde yapmağa çalışıp,
bunları islâm ahkâmına uygun olarak kullanmamız
lâzımdır. Bunu başarınca, maddî, ma’nevî
olgunlaşacak, bütün milletlere örnek olacak,
bütün dünyâca sevilerek, hâkim ve hâmî
seçileceğiz.
Hadîs-i şerîfde, (El Cennetü tahte zılâlissüyûf)
buyuruldu. Ya’nî (İslâmiyyet, kâfirlerdeki
silâhların hepsini yapmakla ve bunları iyi
kullanmak ile sağlam kalır). Bunun için, fen
bilgilerine çok çalışmamız, atom bombası, roket,
radar, füze yapmamız lâzımdır. Aksi takdîrde din
yıkılır. Bindörtyüz bu kadar sene evvel, bugünün
kurtuluş yolunu, bu hadîs-i şerîf, bizlere
göstermişdir. (İnsanların (milletlerin) dinleri,
kendilerini idâre edenlerin dinleri gibi olur!)
hadîs-i şerîfi de, müslimânların çalışarak,
kâfirlerden üstün olmasını emr buyurmakdadır. Bu
hadîs-i şerîfleri iyi anlamalı ve dört el ile
sarılmalıdır].
Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” buyurdu
ki: (Bir kimsenin mâlâ-ya’nî ile, ya’nî fâidesiz
şeylerle uğraşması, boş vakt geçirmesi, Allahü
teâlânın onu sevmediğine işâretdir!) Fârisî beyt
tercemesi:
Ne varsa güzel, Allah sevgisinden başka,
hepsi câna zehrdir, şeker bile olsa.
Yıldızlarla uğraşmak, ya’nî astronomi ilmi,
nemâz vaktlerini anlamağa yarar demişlerdir.
Bunun ma’nâsı, nemâz vaktlerinin bilinmesine
yarıyan ilmlerden biri de, ilm-i nücûmdur
demekdir. Yoksa kozmoğrafya bilinmezse, nemâz
vaktleri anlaşılamaz demek değildir.
Astronomiden haberi olmıyan çok kimseler vardır
ki, nemâz vaktlerini, bu ilmleri bilenlerden
dahâ iyi anlar. Mantık, hesâb ve diğer lise
dersleri, hep böyle olup, bunların hepsi
islâmiyyetin gösterdiği yerlerde kullanılırsa ve
ilm-i kelâm da, islâmiyyetin tek se’âdet ve
medeniyyet yolu olduğunu isbât etmek için
kullanılırsa câiz olur [ve çok sevâb olur].
Mubâh olan şeyleri yapmak, vâciblerin, farzların
yapılmasına mâni’ olursa, bunlarla uğraşmak,
yine mubâh olur mu olmaz mı? Elbet olmaz! İnsâf
etmek lâzımdır. Dîni, îmânı, farzları, harâmları
öğrenmeden önce, lise bilgileri ile uğraşmak da
bu zarûrî bilgileri öğrenmeğe mâni’ olmakdadır.
[(Kimyâ-i se’âdet) kitâbı ilm kısmında buyuruyor
ki: Her mü’minin, en önce, Ehl-i sünnet
i’tikâdını, kısaca öğrenmesi farzdır. Bundan
sonra, iki şey öğrenmesi lâzım olur. Biri kalb
için olan, ikincisi beden için lâzım olan
bilgidir. Beden için olan bilgi de ikidir. Biri
yapacağı emrler, ikincisi sakınacağı
yasaklardır. Emrleri öğrenmek şöyle olur: Sabâh
vakti, yeni müslimân olan kimsenin, öğle vakti
gelince abdestin ve nemâzın farzlarını
öğrenmesi, hemen farz olur. Sünnetlerini
öğrenmesi de sünnet olur. Akşam olunca, akşâm
nemâzının üç rek’at olduğunu öğrenmesi farz
olur. Ramezân gelince, orucun farzlarını
öğrenmesi farz olur. Zengin olunca, bir sene
sonra, zekâtı öğrenmesi farz olur. Haccı
öğrenmesi, hacca gideceği zemân farz olur. İşte,
herşeyi zemânı gelince öğrenmesi farz-ı ayn
olur. Meselâ evlenmek istediği zemân, nikâh
bilgilerini, kadın, erkek haklarını, kadınların
özr hâllerini öğrenmesi farz olur. Bir san’ata,
ticârete başlayınca, bunlardaki emr ve
yasakları, fâizi öğrenmesi lâzım olur. Hangi
san’ata başlıyacaksa zemânın ona âid fen
bilgilerini de mektebde öğrenmesi farz olur.
(Meselâ diş tabîbi olacaksa, liseyi ve dişçi
mektebini bitirmesi, staj ve ihtisâs yapması
farz olur. Her san’at, ticâret, zirâ’at da hep
böyledir. Herkese kendi san’atını okuması,
öğrenmesi farz olur. Başka san’at bilgilerini
öğrenmesi farz olmaz. Harb zemânında da
askerliği ve yeni silâhları yapmak, kullanmak,
korunmak için, fen bilgilerini kısaca öğrenmek,
her müslimâna farz-ı ayn, bunlarda ihtisâs
kazanmak ise farz-ı kifâyedir).
Harâmları öğrenmek de, herkese başka dürlü farz
olur. Meselâ, erkeklerin ipek giydiği bir yerde
bulunanların, ipek giymenin harâm olduğunu
öğrenmesi ve bilenlerin bilmiyenlere öğretmesi
farz olur. (Sun’î ipek giymek erkeklere de harâm
değildir). Alkollü içkiler içilen, domuz eti
yinilen, başkasının hakkı, fâiz, rüşvet alınan,
kumar oynanan yerde bulunanların, bunların harâm
olduğunu öğrenmesi farz olur. Kadın erkek
birlikde oturanların da mahrem ve nâmahrem olan
kadınları, ya’nî bakmak câiz olan ve olmıyan
kadınları öğrenmesi farz olur. [Kadınların,
kızların açık gezdiği, erkeklerin de dizden
yukarısını açdığı yerlerde bulunan müslimânların,
örtmesi farz olan yerlerini öğrenmeleri
lâzımdır. Bu yerlerini açmak ve başkasının açık
yerine bakmak günâh olduğu gibi, bunu bilmemek
de ayrı günâhdır.]
Kalbe âid bilgileri, ya’nî ilm-i ahlâk öğrenmek,
her erkeğe ve kadına farz-ı ayndır. Meselâ (Hıkd)
“ya’nî kin bağlamak”, (Hased) [Başkasında
bulunan ni’metin onda olmayıp, kendinde olmasını
istemekdir. Onda olduğu gibi, kendisinde de
olmasını istemek hased değildir. Buna (Gıbta)
etmek, imrenmek denir ki sevâbdır], (Kibr)
[Kendini büyük bilmek, üstün görmekdir. Kibrli
olana karşı kendini büyük göstermek, kibr olmaz.
Sadaka vermek gibi sevâb olur], (Sû’i zan) etmek
[İyi insânı fenâ bilmek] gibi şeylerin harâm
olduğunu öğrenmek, her mü’mine farz-ı ayndır.
Görülüyor ki, îmânı, ya’nî Ehl-i sünnet
i’tikâdını kısaca öğrenmek ve iyi ve kötü
huyları öğrenmek, farz-ı ayndır. Ya’nî, herkesin
öğrenmesi farzdır. Abdesti, guslü, nemâzı ve
orucu ve harâmları da, her müslimânın öğrenmesi
farz-ı ayndır. Cenâze nemâzını, ölüye hizmeti ve
san’at ve ticâret bilgilerini (ve bugünün
silâhlarını yapmak ve kullanmak için, fen
bilgilerini iyi) öğrenmek farz-ı kifâyedir.
Ya’nî lâzım olan kimselerin öğrenmesi farz olup,
başkalarına farz olmaz. Fekat, lüzûmu kadar
kimse öğrenmezse, bütün müslimânlar, hükûmet ve
millet, büyük günâha girer. Meselâ, doktor
olacak kimsenin lise ve tıbbiyyede okuması farz
olup, mühendis olacak kimsenin tıbbiyyede
okuması farz değildir. İbni Âbidîn “rahmetullahi
aleyh” (Dürr-ül-muhtâr) şerhinde, ön sözde diyor
ki: (Ulûm-i nakliyyeden ya’nî din bilgilerinden
kendine lâzım olanları öğrenmek farz-ı ayndır.
Bundan fazlasını öğrenmek ve ulûm-i akliyyeden
fâideli olanları öğrenmek farz-ı kifâyedir).
Nemâzda kırâ’eti anlatırken diyor ki: (Bir âyet
ezberlemek, herkese farz-ı ayndır. Fâtihayı ve
üç âyet veyâ bir kısa sûre ezberlemek vâcibdir.
Kur’ân-ı kerîmin hepsini ezberlemek farz-ı
kifâyedir. Kendine lâzım olmıyan fıkh
bilgilerini öğrenmek, hâfız olmakdan dahâ
iyidir). Beşinci cildde buyuruyor ki:
(Başkalarına öğretmek için ilm öğrenmek, kendi
işlemesi için öğrenmekden dahâ sevâbdır).]
Yavrum! Hak teâlâ, sana çok lutf ve ihsân
ederek, bu genç yaşda tevbe etmekle ve islâm
âlimlerinin yolunda bulunan birinin sohbetine
kavuşdurmakla şereflendirmişdi. Bilemiyorum ki,
nefs ve şeytânın ve din bilgisi olmıyan kötü
arkadaşların arasında, o temiz hâlde kalabildin
mi? Din düşmanları her yoldan gençleri aldatmağa
uğraşırken, değişmeden, akıntıya karşı durmak
kolay değildir. Gençlik zemânıdır. Para bol,
nefsin her arzûsunu yerine getirmek kolay ve
arkadaşların çoğu da uygunsuz! Fârisî beyt
tercemesi:
Cânım, yavrum! Sana sözüm, yalnız şudur:
körpeciksin, yolun da çok korkuludur.
Kıymetli oğlum! Mubâhların fazlasından
sakınmalısın. Mubâhları, lüzûmu kadar
kullanmalısın. Bunları da, Allahü teâlâya kulluk
etmek niyyeti ile yapmalısın. Meselâ, birşey
yirken, Allahü teâlânın emrlerini yerine
getirmek için kuvvetlenmeğe, giyinirken avret
yerini örtmeğe ve soğukdan, sıcakdan korunmağa
niyyet etmeli ve her mubâh için [ve ders
çalışırken böyle] gerekli niyyetler yapmalıdır.
Büyüklerimiz azîmet ile hareket etmiş, ruhsatdan
elden geldiği kadar kaçınmışdır. Mubâhları,
zarûret mikdârı kullanmak da azîmetdir. Bu
devlet, bu ni’met ele geçmezse, mubâhlardan
dışarı çıkmamalı, harâm ve şübhelilere
taşmamalıdır. Allahü teâlâ kullarına çok
merhamet ve ikrâm ederek, mubâh olan şeylerle
zevklenmeğe izn vermişdir. Pekçok şeyleri mubâh
etmişdir. Halâl olan bu sayısız zevkleri,
lezzetleri bırakıp da, harâm edilen birkaç zevke
sapmak, Allahü teâlâya karşı, ne kadar
edebsizlik olur. Hem de, harâm etdiği
lezzetleri, dahâ fazlası ile mubâhlarda da
yaratmışdır. Halâl olan çeşid çeşid ni’metlerin
zevkleri bir yana, insanın işinden, Rabbinin
râzı olmasından dahâ büyük zevk olur mu? Bir
kimsenin işini, efendisinin beğenmemesinden dahâ
büyük cefâ, sıkıntı olur mu? Cennetde Allahü
teâlânın râzı olması, Cennet ni’metlerinin
hepsinden dahâ tatlıdır. Cehennemdekilerden
Allahü teâlânın râzı olmaması, Cehennem
azâblarından dahâ acıdır.
Biz kuluz. Sâhibimizin emrindeyiz. Başı boş
değiliz. Her istediğimizi yapmağa serbest
değiliz. İyi düşünelim! Uzağı gören akl sâhibi
olalım! Kıyâmet günü utanmakdan, pişmân olmakdan
başka, ele birşey geçmez. Gençlik çağı, kazanc
zemânıdır. Merd olan, bu vaktin kıymetini bilip,
elden kaçırmaz. İhtiyârlık herkese nasîb olmaz.
Nasîb olsa da, râhat, elverişli vakt ele geçmez.
Vakt de bulunsa, kuvvetsizlik, hâlsizlik
zemânında, yarar iş yapılamaz. Bugün, her
vaz’ıyyet elverişli iken, ananın babanın varlığı
büyük ni’met iken, geçim derdi olmayıp fırsat
elde iken, güç kuvvet yerinde iken, hangi özr
ile, hangi sebeble, bugünün işi yarına
bırakılabilir? Peygamberimiz “sallallahü aleyhi
ve sellem”, (Yarın yaparım diyen helâk oldu,
ziyân etdi) buyurdu. Eğer dünyâ işlerini yarına
bırakırsan ve bugün hep âhıret işlerini yaparsan
güzel olur. Fekat, bunun aksini yaparsan çok
çirkin olur.
Gençlik zemânında, insanı üç din düşmanı olan,
nefs, şeytân ve kötü insanlar aldatmağa
uğraşmakdadır. Bunlar karşısında az bir ibâdet
pek kıymetli olur. İhtiyârlıkda yapılan, bundan
katkat fazla ibâdetlerin bu kadar kıymeti olmaz.
Düşman hücûm etdiği zemân, askerin ufak bir
hareketi, çok kıymetli olur. Sulh zemânında
yapılan büyük ta’lîmlerin, manevraların, bu
kadar kıymeti olmaz.
Oğlum, bütün varlıkların hülâsası, özü olan
insan, eğlence için, oyun için, yiyip içmek,
gezmek, yatmak, keyf sürmek için yaratılmadı.
Kulluk vazîfelerini yapmak için, Rabbine itâ’at,
tevâzu’, kuvvetsizliğini, ihtiyâcını göstermek,
Ona sığınmak ve yalvarmak için yaratıldı.
Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği ibâdetlerin
hepsi, insanlara fâideli şeylerdir. İnsanlara
yaradığı için emr edilmişdir. Yoksa, hiçbir
ibâdetin Allahü teâlâya fâidesi yokdur. Candan
teşekkür ederek, minnet ile ibâdet yapmalı. Tâm
teslîm olarak, emrleri yapmağa ve yasaklardan
kaçınmağa çalışmalıdır. Allahü teâlâ hiçbirşeye
muhtâc olmadığı hâlde, kullarını emr ve yasaklar
vermekle şereflendirdi. Herşeye muhtâc olan, biz
kulların, bu büyük ihsâna, bol bol teşekkür
etmemiz, bunun için de, emrleri yapmağa, cândan
sarılmamız lâzımdır.
Ey Oğlum! İyi biliyorsun ki, dünyâda biri, mevkı’,
rütbe sâhibi olsa, emrinde bulunanlardan birine,
mühim bir vazîfe verse, bu vazîfenin
yapılmasında, emr verene de fâide olduğu hâlde,
bu işçi, bu vazîfeye ne kadar çok ehemmiyyet ve
kıymet verir. Bu vazîfeyi, bana büyük bir zât
verdi diye öğünür ve seve seve, zevk ile yapmağa
çalışır değil mi? Yazıklar olsun! Allahü
teâlânın büyüklüğü, yüksekliği, bu kimsenin
büyüklüğü kadar değil midir de, islâm dîninin
istediklerini yapmağa, böyle çalışılmıyor. [Allahü
teâlânın emrleri vazîfe bilinmiyor ve (vazîfe
mukaddesdir! Önce vazîfe, sonra nemâz) gibi
şeyler deniyor. Hâlbuki, Allahü teâlânın emrleri
birinci vazîfe olmak lâzımdır.]
Utanmak lâzımdır. Gaflet uykusundan uyanmamız
lâzımdır. Allahü teâlânın emrlerini yapmamak,
iki sebebden ileri gelir:
1- Allahü teâlânın emrlerine, yasaklarına
inanılmamışdır. [Bu ibâdetler arablar içindir.
Çöldeki insanların sağlam olması içindir. Bugün
İsveç hareketleri, spor, fiziko-terapi, masaj,
nemâzın işini görmekde, duşlar, banyolar,
plâjlar, abdestden dahâ modern temizlemekdedir
denilmesidir.]
2- Allahü teâlânın emrlerine ehemmiyyet
vermemekdir. Bu emrlerin büyüklüğünü, mevkı’,
kumanda sâhibi kimselerin büyüklüğünden aşağı
görmekdir. Her iki sebeb ile de, ibâdet
etmemenin şenâ’atini, çirkinliğini düşünmemiz
lâzımdır.
Ey evlâdım! Yalancılığı çok def’a görülmüş olan
birisi, düşman bu gece, filan yerden baskın
yapacak dese, idâreciler, akllılar, karşı koyma
güçlerini düşünmez mi? O kimsenin yalancı
olduğunu bildikleri hâlde, tehlüke bulunan
işlerde, ihtiyâtlı, tedbîrli, uyanık bulunmak
lâzımdır demezler mi?
Muhbir-i sâdık, ya’nî hep doğru söyleyici,
doğruluğu ile şöhret bulmuş “aleyhissalâtü
vesselâm”, tekrâr tekrâr, açıkça, âhıretin
sonsuz azâblarını bildiriyor. Buna inanmıyorlar.
İnanılsa da, tedbîr, kurtulma çâresi
düşünmüyorlar. Hâlbuki, Muhbir-i sâdık, kurtuluş
yolunu da, göstermekdedir. O hâlde, Muhbir-i
sâdıkın sözlerine, bir yalancının sözleri kadar
kıymet vermemek, nasıl bir îmândır? Îmânım var
demek, müslimânım demek, insanı kurtarmaz.
Kalbin inanması, yakîn hâsıl etmesi lâzımdır.
Hâlbuki, yakîn nerede? Zan bile yok. Belki vehm
bile değil. Çünki, tehlükeli zemânlarda vehm
edilen şeye karşı da, tedbîr almak, akl
îcâbıdır.
Hucürât sûresi, onsekizinci âyetinde meâlen, (Allahü
teâlâ, yapdıklarınızı hep görmekdedir)
buyurulduğu hâlde, harâmları, yapıyorlar.
Hâlbuki, herhangi bayağı bir kimse, bu çirkin
işleri görecek olsa, belki görmek ihtimâli olsa,
yapmakdan vazgeçerler. Bu hâlin iki sebebi
olabilir: Yâ, Allahü teâlânın verdiği habere
inanmıyorlar. Yâhud da, Allahü teâlânın
görmesine ehemmiyyet vermiyorlar. Harâmları, bu
iki sebeb ile işlemek, îmânı mı gösterir, kâfir
olmağı mı gösterir?
Yavrum, yeniden îmânını tâzelemelisin!
Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” buyurdu
ki, (Lâ ilâhe illallah, diyerek, îmânınızı
yenileyiniz!) Sonra, Allahü teâlânın râzı
olmadığı işlerinden tevbe etmelisin. Yasak
etdiği, harâm eylediği şeylerden sakınmalısın.
Beş vakt nemâzı cemâ’at ile kılmalısın. Gece
nemâz kılabilirsen, teheccüde kalkabilirsen,
büyük se’âdet olur.
[Cum’a, Arefe, Bayram, Kadr, Berât, Mi’râc,
Aşûre, Mevlid ve Regâib gecelerinde ibâdet etmek
çok sevâbdır. Mevlânâ Muhammed Rebhâmî
“rahmetullahi aleyh” (Rıyâd-un-nâsıhîn)
kitâbının, Hind basması, yüzyetmişikinci
sahîfesinde buyuruyor ki, büyük islâm âlimi,
imâm-ı Nevevî “rahmetullahi aleyh”, (Ezkâr)
kitâbında buyuruyor ki, gecenin oniki kısmından
bir kısmını (ya’nî bir sâat kadar) ihyâ etmek,
ya’nî okumak, kılmak, düâ etmek, bütün geceyi
ihyâ etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep
böyledir. (İbni Âbidîn)in dörtyüzaltmışbirinci
(461) sahîfesindeki yazıdan da, böyle olduğu
anlaşılmakdadır. (Hakâyık-ı manzûme)de diyor ki,
fıkh kitâblarında, sâat demek, bir mikdâr zemân
demekdir. Nevevî, şâfi’î mezhebinde müctehiddir.
Hanefîlerin de, geceleri, böyle ihyâ etmeleri
uygun olur). Hakâyık-i manzûme kitâbı, Mahmûd-i
Buhârînin olup iki cilddir ve (Manzûme-i Nesefî)nin
şerhidir. Kıymetli fıkh kitâbıdır. Mahmûd-i
Buhârî, 671 [m. 1271] senesinde, Buhârâda vefât
etmişdir.]
Zekât vermek de, islâmın beş şartından biridir.
Zekât vermek elbette lâzımdır. [Birçok kitâblar,
meselâ Murâd Molla kütübhânesinde, (1113)
numaralı (Surre-tül-fetâvâ) kitâbı ondördüncü
sahîfesinde, (Zekât vermek lâzım olup da, (o
sene vermeyip), özrsüz gecikdiren günâha girer
ve şehâdeti kabûl olmaz) buyurmakdadır.] Zekâtı
kolayca verebilmek için, altından ve gümüşden ve
ticâret eşyâsından, fakîrlerin hakkı olan kırkda
biri, senede bir kerre [meselâ her Ramezân-ı
şerîf ayında] zekât niyyeti ile ayrılıp,
saklanır. Bütün sene içinde, istediği zemân,
zekât vermesi câiz olanlardan, dilediğine verir.
Her verişde, ayrıca zekât için, niyyet etmeğe
lüzûm yokdur. Ayırırken, bir kerre niyyet etmek
yetişir. Herkes, fakîrlere ve zekâtdan hakkı
olanlara, bir senede ne kadar vereceğini bilir.
Buna göre zekâtından ayırıp saklar. Ayırırken,
niyyet etmezse, fakîrlere verdikleri zekât
olmaz. [Nâfile sadaka olur.] İşte böylece, hem
zekât verilmiş olur, hem de, her zemân
muhtâclara yapdığı yardım, yerini bulur. Bir
sene içinde, fakîrlere yapdığı yardım, zekât
için ayrılandan az olursa, artan zekâtı, yine
kendi malından ayrı saklamalı, gelecek sene
ayrılacak olan zekât ile karışdırıp vermelidir.
Her sene, böyle ayırıp, yavaş yavaş vermek
câizdir. Yavrum! İnsanların nefsi bahîldir,
cimridir, tama’kârdır. Allahü teâlânın emrlerini
yapmamakda inâdcıdır. Onun için, biraz aşırı
yazdım. Yoksa, malı da, cânı da, mülkü de, hep O
vermişdir. Onun verdiğine el uzatmağa kimin
hakkı vardır? O hâlde zekâtı ve uşru seve seve
vermek lâzımdır.
Her ibâdeti seve seve yapmalıdır. Kul hakkına
dokunmamağa, hakkı olanları ödemeğe, titizlikle
çalışmalıdır. Üzerimizde kimsenin hakkı
kalmamasına çok dikkat etmeliyiz! Hakkı dünyâda
ödemek kolaydır. Nezâket ile, yumuşaklıkla
hakdan kurtulmak mümkin olur. Fekat, âhıretde,
iş böyle değildir. Orada, hak altından kurtulmak
çok gücdür, çâresi bulunmaz.
[Kâfirlerin haklarını da gözetmek lâzımdır.
Kâfir memleketlerindeki kâfirlerin de mallarına,
canlarına ve nâmûslarına saldırmamalıdır.
Kâfirlerin kanûnlarına da karşı gelmemelidir.]
İslâmiyyeti, dînini iyi bilen ve âhıreti düşünen
doğru âlimlere sorup öğrenmelidir. Böyle mubârek
insanların sözleri ve kitâbları, te’sîrli olur.
Bunların nefeslerinin bereketi ile, sözlerini
yapmak kolay olur. [Para kazanmak için, rey
kazanmak, mevkı’ almak için, din kitâbı yazan,
nutk söyliyen, müslimânları aldatmak için
yüzlerine gülen, din hırsızlarının yanından ve
kitâblarından kaçmak lâzımdır.] Doğru âlim,
güvenilir kitâb bulunamayan yerlerde, bu
gibilerden ancak, çok lüzûmlu şeyler
sorulabilir. Va’zları, nutkları dinlenmez.
Ey oğlum! Bizim gibi fakîrlerin, yukarıda ta’rîf
etdiğimiz, alçak dünyâ düşkünleri ile, ne işimiz
vardır ki, onların gidişlerinin iyiliğine,
kötülüğüne karışalım? Allahü teâlânın Peygamberi
“sallallahü aleyhi ve sellem” lâzım olan
nasîhatları, açıkça bildirmiş, söylenmedik
birşey kalmamışdır. Fekat bu yavru, bu fakîrlere
gelip, nasîhat ve yardım istemiş olduğu için, bu
yavrunun nasıl, ne yolda bulunduğu sık sık kalbe
gelmekdedir. Bu bağlılık bu satırların
yazılmasına sebeb olmuşdur. Evet, bu yavrunun
böyle sözleri çok işitmiş olduğunu biliyorum.
Fekat, yalnız işitmekle, birşey kazanılmaz.
Duyduklarını, öğrendiklerini yapmak lâzımdır.
Bir hasta, ilâcını öğrenebilir. Fekat, ilâcı
kullanmadıkça, iyi olamaz. İlâcı bilmek, onu iyi
edemez. Bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve
âlimlerin “rahimehümullah” milyonlarca sözleri
ve binlerle kitâbları, hep işlemek içindir.
Bilmek, kıyâmetde fâideli değil, şefâ’atcı
değil, azâb yapılması için huccet ve şâhid
olacakdır. Peygamber “sallallahü aleyhi ve
sellem” efendimiz buyurdu ki, (Kıyâmet günü,
azâbın en şiddetlisine, en kötüsüne düşecek
olan, ilminin fâidesini görmiyen, gidişi ilmine
uymıyan âlimdir).
Yavrum, o zemânki tevbenin, bağlılığın bir
netîce vermediğini sen de biliyorsun! Çünki,
Allahü teâlâyı seven ve unutmıyanlardan uzak
kalman, o se’âdet tohumunun açılıp büyümesine
mâni’ oldu. Fekat, o tohumun çürümemiş olması,
bu yavrunun yetişmeğe elverişli, nefîs bir
cevher olduğunu göstermekdedir. O tevbenin, o
bağlılığın bereketi ile, Allahü teâlânın, bu
yavruyu, ergeç, sevdiği, seçdiği yola
kavuşduracağı ümmîd olunur. Herne behâsına
olursa olsun, Allah yolunda bulunanlara olan
sevgiyi elden kaçırmayınız! Bunlara sığınmak,
bunlarla berâber olmak iştiyâkını kalbinize
yerleşdiriniz! Bu büyüklere olan sevginiz sebebi
ile, Allahü teâlânın, kendi sevgisini içinize
yerleşdirmesini ve kalbinizi, bu dünyâ
çerçöplerine bağlamakdan kurtarıp, büsbütün
kendisine çekmesini isteyiniz! Fârisî beytler
tercemesi:
Aşk öyle bir ateşdir ki, yanarsa eğer,
Ma’şûkdan başka herşeyi yakar, kül eder.
Hakdan gayrıyı katl için (LÂ) kılıncı çek,
(LÂ) dedikden sonra, birşey kaldımı bir bak.
(İLLALLAH)dan başka ne varsa, hepsi gitdi;
Sevin ey aşk! Hakka ortak kalmadı bitdi.