Bu mektûb, mirzâ Fethullah-i Hakîme yazılmışdır.
Yetmişüç fırka içinde, kurtulan bir fırkanın,
Ehl-i sünnet fırkası olduğunu bildirmekdedir:
Hak teâlâ, Muhammed Mustafânın “alâ
sâhibihessalâtü vesselâm” nûrlu caddesinde
yürümek nasîb eylesin! Fârisî mısra’ tercemesi:
İş budur. Bundan başkası hiçdir.
Hadîs-i şerîfde, müslimânların yetmişüç fırkaya
ayrılacakları bildirildi. Bu yetmişüç fırkadan
herbiri, islâmiyyete uyduğunu iddi’â etmekdedir.
Cehennemden kurtulacağı bildirilen bir fırkanın
kendi fırkası olduğunu söylemekdedir. Mü’minûn
sûresi, ellidördüncü [54] ve Rûm sûresi
otuzikinci âyetinde meâlen, (Her fırka, doğru
yolda olduğunu sanarak, sevinmekdedir) buyuruldu.
Hâlbuki, bu çeşidli fırkalar arasında kurtulucu
olan birinin alâmetini, işâretini, Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle
bildirmekdedir: (Bu fırkada olanlar, benim ve
Eshâbımın gitdiği yolda bulunanlardır).
İslâmiyyetin sâhibi kendini söyledikden sonra,
Eshâb-ı kirâmı da “rıdvânullahi teâlâ aleyhim
ecma’în”, söylemesine lüzûm olmadığı hâlde,
bunları da söylemesi, (Benim yolum, Eshâbımın
gitdiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshâbımın
gitdiği yoldur) demekdir. Nitekim Nisâ sûresi,
yetmişdokuzuncu âyetinde meâlen, (Resûlüme
itâ’at eden, elbette Allahü teâlâya itâ’at
etmişdir) buyuruldu. Resûle itâ’at, Hak teâlâya
itâ’at demekdir. Ona “sallallahü aleyhi ve
sellem” uymamak, Allahü teâlâya isyândır. Allahü
teâlâya itâ’atin, Resûlüne itâ’atden başka
olduğunu sananlar için nâzil olan, Nisâ
sûresinin, (Allahü teâlânın yolu ile, Resûlünün
yolunu birbirinden ayırmak istiyorlar. Senin
söylediklerinin ba’zısına inanırız, ba’zısına
inanmayız diyorlar. İkisi arasında ayrı bir yol
açmak istiyorlar. Bunlar, elbette kâfirdir)
meâlindeki yüzkırkdokuzuncu âyeti, bunların
kâfir olduklarını bildiriyor. Eshâb-ı kirâmın
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yolunda
gitmeyip de, Peygambere “aleyhissalâtü vesselâm”
uyduğunu söyliyen, yanılıyor. Ona “sallallahü
aleyhi ve sellem” uymuş değil, isyân etmiş
oluyor. Böyle yol tutan, kıyâmetde
kurtulamıyacakdır. Mücâdele sûresinin, (Doğru
birşey yapdıklarını sanıyorlar. Biliniz ki,
onlar yalancıdır, kâfirdir) meâlindeki
onsekizinci âyeti bu gibilerin hâlini
gösteriyor.
Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolunda giden,
hiç şübhe yok ki, Ehl-i sünnet vel cemâ’at
fırkasıdır. Allahü teâlâ, bu fırkanın
yorulmadan, yılmadan çalışan büyüklerine, bol
bol mükâfat versin! Cehennemden kurtulan fırka,
yalnız bunlardır. Çünki, Peygamberimizin
“sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına
“aleyhimürrıdvân” dil uzatan, bunlara uymakdan,
elbette mahrûmdur.
[Şî’îler, oniki kısmdır. Her kısmı da kollara
ayrılmışdır. Ba’zısı abdestsiz, guslsüz gezer.
Nemâz kılanları azdır. Hepsinin i’tikâdı,
inanışı Ehl-i sünnetden ayrıdır. Alevî
değildirler. (Alevî), Ehl-i beyti seven, onların
yolunda giden kimse demekdir. İmâm-ı Alîye ve
bunun hazret-i Fâtımadan olan çocuklarına (Ehl-i
beyt) denir. Ehl-i beyti sevmek şerefini Ehl-i
sünnet kazanmış, onları sevmeği, onların yolunda
bulunmağı, son nefesde îmân ile gitmenin
alâmeti, işâreti demişdir. O hâlde alevî, Ehl-i
sünnetdir. Bunun için, alevî olmak isteyen
kimsenin, Ehl-i sünnet olması lâzımdır. Bugün,
zındıklar ve müslimânlıkla ilgileri olmıyan
kimseler, mubârek Alevî ismini Ehl-i sünnetden
alıp, kendilerine mal etmek istiyorlar. Bu güzel
ismin gölgesi altında, gençleri aldatmağa,
Resûlullahın yolundan ayırmağa uğraşıyorlar. Bu
konuda, (Eshâb-ı Kirâm) ve (Hak Sözün
Vesîkaları) kitâblarımızda geniş bilgi vardır.]
Mu’tezilî fırkası ise, sonradan meydâna
çıkmışdır. Bunun kurucusu olan Vâsıl bin Atâ,
Hasen-i Basrînin “rahmetullahi aleyh”
talebesinden idi. Îmân ile küfr arasında, bir
üçüncü kısm bulunduğunu söyliyerek, Hasen-i
Basrînin yolundan ayrıldığı için, Hasen-i Basrî,
buna (İ’tezele annâ) buyurdu ki, bizden ayrıldı
demekdir. Diğer bütün fırkalar da, sonradan
meydâna çıkdı.
Eshâb-ı kirâma dil uzatmak, Allahü teâlânın
Peygamberine “sallallahü aleyhi ve sellem” dil
uzatmak olur. (Eshâb-ı kirâma saygı göstermiyen,
Allahü teâlânın Resûlüne îmân etmemişdir)
buyuruldu. Çünki, onların kötülenmesi,
sâhiblerinin, efendilerinin “sallallahü aleyhi
ve sellem” kötülenmesi olur. Böyle yanlış
i’tikâda düşmekden, Allahü teâlâya sığınırız!
Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkan
ahkâmı bizlere getiren, Eshâb-ı kirâmdır. Onlara
dil uzatılınca, onların getirdiği şey de,
kıymetden düşer. İslâmiyyeti bizlere getiren,
Eshâb-ı kirâm arasından belli kimseler değildir.
Bunda, herbirinin hizmeti, payı vardır. Hepsi
adâletde, doğrulukda, öğretmekde müsâvîdir.
Eshâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” herhangi
birine dil uzatılınca, dîn-i islâm kötülenmiş,
söğülmüş olur. Allahü teâlâ, bu çirkin hâle
düşmekden hepimizi korusun!
Eshâb-ı kirâma söğen eğer, (Biz, yine Eshâb-ı
kirâma uyuyoruz. Onların hepsine uymak, şart
değildir. Hattâ mümkin değildir. Çünki, sözleri
birbirine uymıyor. Yolları başka başkadır)
derse, bunlara deriz ki: Eshâb-ı kirâmdan
ba’zısına uymuş olmak için, hiçbirini inkâr
etmemek lâzımdır. Bir kısmını beğenmeyince,
başka kısmına uyulmuş olamaz. Çünki, meselâ Emîr
[Alî] “radıyallahü anh”, diğer üç halîfeyi büyük
biliyor, hurmet ediyor ve uyulmağa lâyık
olduklarını biliyordu. Bunlara, seve seve bi’at
etmiş, hilâfetlerini kabûl etmişdi. Diğer üç
halîfeyi sevmedikçe, Emîre “radıyallahü teâlâ
anhüm” uyduğunu söylemek yalan olur, iftirâ
olur. Hattâ, Emîri beğenmemek, onun sözlerini,
hareketlerini, kabûl etmemek olur. Allahü
teâlânın arslanı Alî “radıyallahü anh” için,
onları idâre ediyordu, yüzlerine gülüyordu
demek, câhilce, ahmakca söz olur. Allahın
arslanının, o kadar ilm ve kahramanlığı ile, tâm
otuz sene, üç halîfeye karşı düşmanlığını
saklayıp, dost göründüğünü ve onlarla yalandan
arkadaşlık etdiğini hangi akl kabûl eder? En
aşağı bir müslimân bile böyle iki yüzlülük
yapamaz. Emîri “radıyallahü anh” bu kadar
küçülten, âciz, hîleci ve münâfık yapan böyle
sözlerin çirkinliğini anlamak lâzımdır. Allah
göstermesin, Emîrin “radıyallahü anh” böyle
olduğunu, bir ân kabûl etsek bile, Peygamber
efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bu üç
halîfeyi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
medh etmesine, büyültmesine, bütün yaşadığı
müddetçe, bunlara kıymet vermesine ne
diyecekler? Peygamber “sallallahü aleyhi ve
sellem” efendimize de, iki yüzlü mü diyecekler?
Hâşâ! Bu, hiç olamaz. Peygamberin “sallallahü
aleyhi ve sellem” doğruyu bildirmesi vâcibdir.
İdâre ediyordu diyen zındık olur, dinsiz olur.
Mâ’ide sûresi, yetmişinci âyetinde meâlen, (Ey
kıymetli Resûlüm! Rabbinden sana indirileni,
herkese ulaşdır! Bunları, doğru bildirmezsen,
Peygamberlik vazîfeni yapmamış olursun! Allahü
teâlâ, seni, düşmanlık etmek istiyenlerden
korur) buyuruldu. Kâfirler diyordu ki, Muhammed
“sallallahü aleyhi ve sellem”, vahy olunan
şeylerden, işine gelenleri söylüyor, işine
gelmiyenleri söylemiyor. Bunun üzerine, bu
âyet-i kerîme gelerek herşeyi doğru söylediği
bildirildi. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve
sellem”, âhırete teşrîf edinceye kadar, üç
halîfeyi hep över, başkalarından üstün tutardı.
Demek ki, bunları övmek, üstün tutmak, hatâ
olamaz, yanlış yol olamaz.
Îmân edilecek şeylerde Eshâb-ı kirâmın hepsine
uymak lâzımdır. Çünki, i’tikâd edilecek
şeylerde, birbirlerinden hiç ayrılıkları yokdur.
Fürû’da, ya’nî yapılacak işlerde ayrılma
olabilir.
Eshâb-ı kirâmdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim
ecma’în” birine dil uzatan kimse, hepsini
lekelemiş olur. Çünki, hepsinin îmânı, i’tikâdı
birdir. Birine dil uzatan, hiçbirine uymamış
olur. Birbirlerine uygun olmadıklarını,
aralarında birlik bulunmadığını söylemiş olur.
Onlardan birini kötülemek, onun söylediklerine
inanmamak olur. Tekrâr söyliyelim ki,
islâmiyyeti bizlere bildiren, onların hepsidir.
Onların herbiri âdildir, doğrudur. Herbirinin
islâmiyyetde bildirdiği birşey vardır. Herbiri
âyet-i kerîmeleri getirerek, Kur’ân-ı kerîm
toplanmışdır. Bir kısmını beğenmiyen,
islâmiyyeti bildireni beğenmemiş olur. Görülüyor
ki, bu kimse, islâmiyyetin hepsini yapmamış
olur. Böyle olan da, Cehennemden kurtulabilir
mi? Bekara sûresi, seksenbeşinci âyetinde meâlen,
(Kur’ân-ı kerîmin bir kısmına inanıyorsunuz da,
bir kısmına inanmıyor musunuz? Böyle yapanların
cezâsı, dünyâda, rezîl, rüsvâ olmakdır. Âhıretde
de, en şiddetli azâba atılacaklardır) buyuruldu.
Kur’ân-ı kerîmi Osmân “radıyallahü anh” topladı.
Hattâ, Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömer-ül Fârûk
“radıyallahü anhümâ” topladı. Emîrin
“radıyallahü anh” topladığı Kur’ân-ı kerîm,
bundan başkadır. Görülüyor ki, bu büyükleri
kötülemek, Kur’ân-ı kerîmi kötülemeğe kadar
gidiyor. Allahü teâlâ, bütün müslimânları, böyle
belâya düşmekden korusun! Şî’î mezhebinin
müctehidlerinden birine sordular ki: Kur’ân-ı
kerîmi, Osmân “radıyallahü anh” toplamışdır.
Onun toplamış olduğu, bu Kur’ân için ne
dersiniz? Ona bir kusûr bulmakda, hiç fâide
göremem. Çünki, Kur’ân-ı kerîme dil uzatılırsa,
din yıkılır dedi.
Aklı olan kimse, Peygamber efendimizin
“sallallahü aleyhi ve sellem” vefât etdiği gün,
Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ aleyhim
ecma’în” hepsinin, yanlış bir kararda
birleşeceklerini, elbette söyliyemez. Hâlbuki o
gün, Eshâb-ı kirâmdan otuzüçbin adedi, hep
birden, istekle ve seve seve Ebû Bekr-i Sıddîkı
“radıyallahü anhüm” halîfe yapdı. Otuzüçbin
Sahâbînin, yanlış bir işde, söz birliği yapması,
olacak şey değildir. Nitekim, Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem”, (Ümmetim yanlış
bir iş üzerinde, söz birliği yapmaz!) buyurmuşdu.
Emîrin “radıyallahü anh” önceden, üzülmesi, o
konuşmalar için, kendisi çağrılmadığından idi.
Kendisi de böyle olduğunu bildirmiş ve
(Konuşmağa geç çağrıldığım için üzülmüşdüm.
Yoksa, iyi biliyorum ki, Ebû Bekr “radıyallahü
anh” hepimizden üstündür) buyurmuşdu. Kendisinin
geç çağrılmasının sebebi vardı. Ya’nî, o zemân,
Ehl-i Beytin arasında idi. Onları tesellî
ediyordu.
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
Eshâb-ı kirâmı “radıyallahü teâlâ aleyhim
ecma’în” arasında olan ayrılıklar, nefsin
isteklerinden, kötü düşüncelerden değildi. Çünki
onların mubârek nefsleri tezkiye bulmuş,
tertemiz olmuşdu. Emmârelikden kurtulmuş,
itmînâna [doğruyu anlamağa, inanmağa] kavuşmuşdu.
Onların bütün istekleri, islâmiyyete uymakdı.
Ayrılıkları, ictihâd ayrılığı idi. Doğruyu
meydâna çıkarmak içindi. Yanılanlarına da,
Allahü teâlâ bir derece sevâb verecekdir. Doğru
olanlara, en az iki derece vardır. O büyüklerin
hiçbirini, dilimizle incitmemeliyiz. Herbiri
için hep iyi söylemeliyiz. Ehl-i sünnetin en
büyük âlimlerinden imâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi
aleyh” buyurdu ki, (Allahü teâlâ, ellerimizi, o
kanlara bulaşdırmadı. Biz de dillerimizi
bulaşdırmayalım). Yine buyurdu ki, (Resûlullahdan
“sallallahü aleyhi ve sellem” sonra, Eshâb-ı
kirâm “aleyhimürrıdvân” çok düşündü. Yer yüzünde
Ebû Bekr-i Sıddîkdan dahâ üstün kimseyi
bulamayıp, onu halîfe yapdılar. Onun emrine
girdiler). İmâm-ı Şâfi’înin bu sözü de, hazret-i
Alînin “radıyallahü anh” hiç ikiyüzlü olmadığını
ve Ebû Bekr-i Sıddîkı seve seve halîfe yapdığını
göstermekdedir.
Meyân şeyh Ebülhayrin oğlu, Meyân Seyyid, büyük
zâtların evlâdıdır. Dekken seferinde de
hizmetinizde bulunmuşdur. Yardım ve iltifâtınıza
kavuşacağı umulur. Mevlânâ Muhammed Ârif de, ilm
talebesi olup, büyükler soyundandır. Babası
öldü. Hoca idi. Maâşını almak için yanınıza
geldi. Kolaylık göstermeniz kereminizden umulur.
Vesselâm, vel ikrâm!
[Üç halîfeyi kötüliyenlerin doğru yoldan sapmış
olduklarını ve hele bunların, en azgın ve
taşkınlarının müslimânlıkdan büsbütün
ayrıldıklarını, hattâ islâmiyyeti yıkmak için
uğraşmakda olduklarını göstermek için, islâm
âlimleri pekçok kitâb yazmışdır. Bunlardan
birkaçının ismi ve yazarı aşağıda bildirilmişdir.
Alevî olduklarını söyleyen, din kardeşlerimizin,
bu kitâbları dikkat ile okuyarak, Ehl-i sünnet
ile bunların arasındaki ayrılıkları
incelemelerini ve akl, vicdân ve insâf ile,
doğru yolu seçmelerini ve bölücü câhillerin
yalanlarına, iftirâlarına aldanmamalarını,
kurtuluş, selâmet yoluna sarılarak, din ve dünyâ
se’âdetine kavuşmalarını, din kardeşliği ve
insanlık nâmına, Allahü teâlâdan düâ ederiz.
İslâm âlimlerinin müslimânlara nasîhat vermek
için, yazmış oldukları kitâblardan, elimize
geçen birkaçı şunlardır:
1- (İbtâl-ül Menhec-il-bâtıl) kitâbını Fadl bin
Ruzbehân yazmışdır. Şî’î fırkasından, İbn-ül-Mutahhirin
(Minhâc-ül-kerâme) kitâbını red etmekde,
yanlışlarını vesîkalarla çürütmekdedir. Kitâbı
852 [m. 1448] de İsfehanda yazmışdır.
2- (Nüzhet-ül-isnâ aşeriyye) kitâbıdır.
Fârisîdir. Mirzâ Ahmed bin Abdürrahîm-i Hindî
yazmışdır. Şî’îleri anlatmakdadır. 1255 [m.
1839] de vefât etmişdir.
3- (Nevâkıd) kitâbını, Mirzâ mahdûm yazmışdır.
(En-nevâkıd lil-Revâfıd) kitâbını, seyyid
Muhammed bin Abdürresûl Berzencî yazmışdır. 1103
[m. 1711] de denizde boğuldu.
4- (Muhtasar-ı Nevâkıd) kitâbı, Nevâkıd
kitâbının kısaltılmışıdır. Muhammed bin
Abdürresûl-i Berzencî kısaltmışdır.
5- (Seyf-ülbâtir li-rikab-işşî’a-ti verrâfida-til-kevâfir)
kitâbını, şeyh Alî bin Ahmed Hîtî [1025] de
İstanbulda yazmışdır.
6- (Ecvibe-tül Irâkıyye alel’es-iletil-Îrâniyye)
kitâbını Şihâbüddîn seyyid Mahmûd bin Abdüllah
Âlûsî yazmışdır. Bağdâdda şâfi’î âlimi idi. 1270
[m. 1854] de vefât etdi.
7- (Ecvibe-tül-Irâkıyye alel’es-iletil-lâhûriyye)
kitâbını da Âlûsî yazmışdır. Hayderî de, böyle
bir kitâb yazmışdır.
9- (Nehc-üs-selâme) kitâbını da Şihâbüddîn Âlûsî
yazmışdır.
10- (Sârım-ül-hadîd) kitâbını, Muhammed Emîn bin
Alî Bağdâdî yazmışdır. İbni Ebî-hadîdin
iftirâlarını cevâblandırmakdadır.
11- (Reddi-alel-imâmiyye) kitâbını, Alî bin
Muhammed Süveydî Bağdâdî yazmışdır. Şâfi’î olup,
1237 [m. 1822] de, Şâmda vefât etmişdir.
12- (Hadîka-tüs-serâir) kitâbını, Abdüllah bin
Muhammed Bitûşî yazmışdır. Şâfi’î, Bağdâdî olup,
1211 [m. 1797] de Basrada vefât etdi.
13- (Tuhfe-i isnâ aşeriyye fî redd-ir-revâfıd)
kitâbını, şâh Abdül’azîz-i Dehlevî, fârisî
olarak yazmışdır. 1239 [m. 1824] de vefât
etmişdir. Arabîye tercemesi, Şükrî Âlûsî
tarafından kısaltılarak, (Muhtasar-ı tuhfe) ismi
ile, Bağdâdda ve 1976 da İstanbulda basılmışdır.
14- (Minha-tül-ilâhiyye muhtasar-ı Tuhfe-i isnâ
aşeriyye) kitâbını, Mahmûd Şükrî Âlûsî yazmışdır.
[1373] de Kâhirede basılmışdır.
15- İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Mektûbât)
kitâbında, Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerini, çok
kuvvetli delîllerle açıklamakdadır.
16- (Hucec-i kat’ıyye) kitâbını, Abdüllah-i
Süveydî, arabî olarak yazmışdır. (En-Nâhiye
an’ta’n-i Emîril-müminîn Mu’âviye) arabî kitâbı
ile birlikde, 1981 de İstanbulda basılmışdır.
17- Şihristânînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Milel
ve Nihal) kitâbında ve bunun türkçe, ingilizce,
fransızca ve latince tercemelerinde, şî’îlik
uzun anlatılmakda ve cevâbları verilmekdedir.
18- Türkçe (Tezkiye-i ehl-i beyt) kitâbı,
şî’îlere cevâb vermekdedir. Yenikapı mevlevî-hânesi
şeyhi, Osmân efendi tarafından yazılmış, [1295]
de İstanbulda basılmışdır. (Hucec-i kat’ıyye)
ile birlikde, latin harfleri ile, İstanbulda
basılmışdır.
19- İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin “rahmetullahi
teâlâ aleyh” (Redd-i revâfıd) kitâbı fârisî
olup, türkçesi İstanbulda basılmışdır.
20- Büyük âlim, İbni Hacer-i Heytemî
“rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Savâ’ık-ul-muhrika)
kitâbında, şî’îlerin yanıldıklarını âyet-i
kerîme ve hadîs-i şerîfler ile isbât etmekdedir.
21- Yine İbni Hacerin (Tathîr-ul-cenân vel-lisân
an Mu’âviyetebni Ebî Süfyân) kitâbında, hazret-i
Mu’âviyeye “radıyallahü anh” dil
uzatılamıyacağını, çok güzel isbât etmekdedir.
23- Yine İbni Teymiyye, (Fedâil-i Ebî Bekr ve
Ömer) kitâbında, Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerini,
kuvvetli delîllerle açıklamakdadır.
24- (Mevâhib-i ledünniyye) tercemesinde ve
türkçe (Mir’ât-i kâinât)da, Eshâb-ı kirâmın
şanları bildirilmekdedir.
25- Seyyid Abdülhakîm Efendinin “rahmetullahi
teâlâ aleyh” türkçe (Sahâbe-i kirâm) risâlesi
İstanbulda basdırılmış olup, çok fâidelidir.
26- (Nûr-ül-Hüdâ) kitâbı, 1005 [m. 1597] yılında
Karakaşzâde Ömer bin Muhammed Bursavî Halvetî
tarafından yazılmış olup, şî’îlere ve hurûfîlere
cevâb vermekdedir. [1286] da İstanbulda
basılmışdır. 1047 [m. 1638] de Edirnede vefât
etdi.
27- (Menâkıb-i çıhâr yâr-i güzîn) kitâbı, türkçe
olup, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü anhüm ecma’în”
üstünlüklerini çok güzel yazmakdadır. Seyyid
Eyyûb bin Sıddîk Ürmevî yazmışdır. Muhtelif
zemânlarda basılmışdır. [1264] ve 1998 İstanbul
baskıları çok güzeldir.
28- İstanbulda çeşidli baskıları yapılmış olan,
türkçe, (Hak Sözün Vesîkaları) ve (Eshâb-ı
Kirâm) kitâblarında, şî’îlik açıklanmakda, islâm
âlimlerinin bunlara verdikleri nasîhatler, uzun
uzun anlatılmakdadır.
29- Tenâsüha inananların ve Allah insana hulûl
etdi diyenlerin, kâfir oldukları (Berîka) ve (Hadîka)
kitâblarında yazılıdır.
31- Seyyid Ahmed Dahlân “rahmetullahi aleyh”
(El-fethul-mübîn) kitâbında, şî’îleri red
etmekdedir. Bu kitâbı, Süveydînin (Hucec-i
kat’iyye)si sonunda basılmışdır.
32- Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî “rahmetullahi
aleyh” (İzâle-tül-hafâ an hilâfetil-hulefâ)
kitâbında, şî’îlere kuvvetli vesîkalarla cevâb
vermekde, hazret-i Mu’âviyeyi övmekdedir. Bu
kitâb fârisî olup, Urdu diline tercemesi ile
birlikde, 1392 [m. 1972] de Pâkistânda
basılmışdır. İki cilddir].