NOT : İMAM-1 RABBANÎ Hz. bu mektubu pek keremli
şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.
***
Şöyle bir kimsenin arzuhalidir:
Kara yüzlü bir kaçaktır. Kötü huylu kusurludur.
Haline, zamanına aldanmıştır. Mevlânın
muhalefetine tam manası ile gayret eder. Azimet
(zor) ve uygun yolları bırakmıştır. Halkın
gördüğü yerleri süsler; ama Yüce Hakkın
nazargâhını harab etmiştir. Bütün himmetini
dışının süsüne harcamış; batın ciheti ile,
ağyara dönmüştür. Sözü haline aykırı olup hali
dahi hayaline dayalıdır.
Bu uykudan ve bu hayalden ne hâsıl olur?. Bu
halden ve bu sözden ne çıkar?
Vaktini kaçmakla ve ziyanla bitirdi. Sermayesi
kabalık ve dalâlet oldu.
Nefsi, şerrin ve fesadın mebdei olup zulüm
menşei oldu. Kulların Rabbına masiyet kaynağı
haline geldi.
Hülâsa bu kul: Mücessem günahlar, toplu
ayıplarla doldu.
Hayır işleri itilmeye ve redde lâyıktır.
Hasenatı dahi atılmaya ve tarda lâyıktır.
— «Nice Kur'an okuyan vardır ki, Kur'an ona
lanet eder.»
Manasındaki hadis-i şerif, bunun adil şahididir.
— «Nice oruç tutan vardır ki, oruç ona lanet
eder.»
Manasına gelen hadis-i şerif, onun şanında doğru
şahiddir.
Makamı, kemali, hali ve derecesi anlatıldığı
gibi olana yazıklar olsun.
Bunun istiğfarı da günahtır; diğer günahlar
gibi; hattâ onlardan da şiddetlidir. Tevbesi
dahi masiyettir; sair masiyetlere benzer. Belki
onlardan daha kötüdür.
Her yaptığı kötülüğün neticesi, kötülük oluyor.
Bunun doğruluğu şu manadaki şiirden anlaşılır:
O ki, diken tohumu atar;
Nasıl taze üzümler toplar.
Onun bu hastalığı özüne işlemiştir; ilâç kâr
etmez. Derdi de yerleşmiştir; ilâcın faydası
olmaz. Tıpkı: Mizacı bozulan gibi.. Bir şeyin
özü, kendi özünden ayrılır rnı?. Bu manada gelen
bir şiir şöyledir:
Habeşî'nin siyahlığı nasıl gider?.
Siyahlık aslîdir, soyuna çeker.
Durum anlatıldığı gibi olunca, biz ne
yapabiliriz?. Bu manada şu âyet-i kerime
sarihtir:
— «Allah onlara zulmetmedi; lâkin onlar, kendi
nefislerine zulmederler.» (16/33)
***
Evet.. Sırf hayır olan bir mana, sırf şer olan
bir şeyi davet eder; şundan ki: Hayırlı olmanın
hakikati zahir olup, meydana çıksın..
Sonra..
Eşya, ancak, zıdlan ile açıklanabilir.
Hayır ve kemal, hazır oldukları zaman; şer ve
noksanlık, karşısından ayrılmaz .olur.
Şu mana da açıktır: Güzellik ve cemal elbette
ayna ister. Ayna ise., ancak bir şeyin
karsısında olmalıdır.
Şu manada hiç bir şüphe yoktur: Şer, hayrın
aynasıdır; noksanlık dahi kemalin aynasıdır;
karsısında durur. Noksanlık azalınca, kemal
artar; şer azalınca da, hayır bollaşır.
Asıl şaşılacak mana şudur: Bu kötüleme, övme
manasının yüzünden açıldığı zaman; şer ve
noksanlık hayra ve kemale mahal olur.
Yukarıda anlatılan manalar açısından bakılınca,
şunda şüphe olmadığı görülür: Kulluk makamı
bütün makamların üstündedir; çünkü: Bu mana
kulluk makamında eksiksiz ve ekmeldir. Bu
makamla ancak sevilen zatlar şerefyab olurlar.
Sevenler ise., rnüşahade zevkine dalıp lezzet
alırlar. Kullukla lezzete dalmak, onunla ünsiyet
etmek ancak, sevilen zatlara mahsustur. Yâni:
Yüce Hak tarafından sevilmiş olanlara..
Sevenlerin ünsiyeti sevilen zatı müşahedededir.
Sevilmiş olanların ünsiyeti ise., sevilen Yüce
Hakkın kulluğundadır.
İşbu kullar, bu ünsiyet, bu devlet ve bu nimetle
şerefyab olmuşlardır.
Anlatılan bu meydanın süvarisi olan üstün zat,
mutlak olarak: Dünyanın ve âhiretin efendisidir;
evvellerin ve âhirlerin efendisidir; Alemlerin
Rabbı Allah'ın sevgilisidir. Salâvatın en tamı
ona, saygıların en eksiksizi ona..
***
Asıl dileğim odur ki: Bir şahıs, bu devlete sırf
ilâhî ihsan olarak ersin. Ama önce şöyle olmalı:
Resulüllah S.A. efendimize mütabaatta, tam
olarak yerleşsin.. Sonra bu mütabaat, onu en
yüksek zirveye çıkarır.
İşbu anlatılan durum şu âyet-i kerimede manasını
bulur:
— «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir.
Ve.. Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)
***
Anlatılan şerden ve noksandan murad, onlara
karşı ilmî bir zevke sahip olmaktır; onlarla
sıfatlanmak değildir. İşbu ilmin sahibidir ki,
Yüce ve Mukaddes Allah'ın ahlâkı ile ahlâklı
olmuştur. Aynı zamanda anlatılan ilim: Sözü
edilen ahlâka sahip olmanın bir neticesidir.
Kendilerinde bu iki hale karşı, ilmî bir ilgiden
gayrı, bir şey olmayınca, bu makamda nasıl bir
yeri olabilir?. Kaldı ki bu ilim, ancak,
katıksız hayrı, tam olarak müşahede sonunda
gelir. Bu müşahedenin yanında, başka her şey,
şer olarak görünür. Bu müşahede ise., ancak
mutmainne nefis, kendi makamına nüzul ettikten
sonra olabilir.
Anlatılan mananın olması için, bazı şeyler
gerekir. Şunu hemen açıkça anlatalım: Bir kul,
nefsanî .hazzını atmadıkça, onun hazzını yere
vurmadıkça, halen anlatılan mertebeye eremez.
Şanı Yüce Mevlâsının kemalinden kendisine nasib
gelmez. Hele kendini Mevlânın aynı, sıfatlarını
da onun sıfatları itikad eden kimse bir yana..
Yüce Allah, böyle bir halden yana, tam bir
üstünlüğe sahiptir Kaldı ki, böyle bir itikad:
Esma ve sıfatta ilhaddır. Bu itikada sahib olan
zümre; Yüce Allah'ın şu buyruğu altına
girmişlerdir:
. Şu da bir başka hakikattir: Cezbesi, sülûkünü
geçen herkes, sevilenlerden olamaz. Ama,
sevgililer arasına girmek için, cezbenin
takaddümü (daha önde olması) şarttır.
Evet..
Her cezbe, mahbubiyet manasından bir nebze
bulunur; şundan ki: Cezbe onsuz olamaz.
Anlatılan bu cezbeli mana: Arızalar babından,
arızî bir sebebden onlarda hâsıl olmuştur; zatî
değildir. Çünkü zati mana, eşyanın hiç biri ile
muallel değildir. Şunu görmez misin ki: Her
müntehi sayılan kimseye, sonunda cezbe müyesser
olur. Hem de, kendisi sevenler zümresine dahil
olduğu halde.. Bu meyanda, kendisinde, arızî bir
vasıta ile mahbubiyet manası zahir olur. Halbuki
bu, onun için yeterli değildir. Yani: Bir salik
için, sırf sevilen olmak yeterli değildir.
Anlatılan arızî şey, (Yani: Cezbe) bir manaya
göre: O kimsede, tasfiye ve tezkiyedir.
Anlatılan arızî mana, özellikle müptedilerde
görünür ki bu: Resulüllah S.A. efendimize ittiba
olarak meydana gelir. İsterse, umumî manada
olsun. Aynı mana, müntehi sayılanlarda da olur.
Bu dahi, Resulüllah S.A. efendimize bir ittiba
sonucudur.
Aynı mananın, zatî yönden gelen bir fazilet
olarak zuhuru; mahbub zatlarda dahi, Resulüllah
S.A. efendimize tabi olmaya bağlıdır.
Bu hususta, açık olarak şunu demek istiyorum:
— Bu zatî mananın zuhuru, sırf Resulüllah S.A.
efendimizle zatî münasebet yolundan olmaktadır.
Bu münasebeti şöyle anlatabiliriz: Bir isim
düşünün; ki o: Resulüllah S.A. efendimizin
Rabbıdır. (Yani: O ismin sahibi) Resulüllah S.A.
efendimizin Rabbı olan (terbiyesine gelen) isim
ise., anlatılan bu hususiyette vakıaya uygundur.
Yani: Anlatılan mana hususiyeti babında..
İşbu saadet, anlatılan sebeble kazanılır. Yani:
Resulüllah S.A. efendimize tabi olmak yolundan..
Ama, tam manası ile..
Doğruyu en iyi Allah bilir. Gidiş ve dönüş
onadır. Hakkı meydana çıkaran Allah'tır; bu yola
hidayet eden odur.