Fihriste Dön
Kimi «mecnun»
demişti, kimi «kâhin» ve kimi de «şâir» demişti. Kureyş
kavmi, hac mevsimi gelince İslam dîninin yayılacağından korkuyorlardı.
Buna mâni olmak için bir takım tedbirler almağı düşündüler. Yapacaklarını
kararlaştırmağa koyuldular.
İçlerinden biri; "Hac
mevsimi yaklaşmış bulunuyor. Şimdi her taraftan adamlar gelecek.
Eğer bir tedbir almazsak onlardan da adamlar kandırılacak, Müslüman
olacaklar. Bunu önlemenin bir çâresini bulalım. Ne diyeceksek şimdiden
kararlaştıralım" dedi.
Bu fikir kabul edildi.
Ne diyeceklerini kararlaştırmağa başladılar.
İçlerinden bâzıları
"Kâhin diyelim" dediler.
Amma Velid ibn-i Muğîre,
buna; "O Kâhin değildir. O'nun sözleri aslâ kâhin sözüne
benzemez." diyerek îtiraz etti
Bâzıları; "Mecnun
diyelim." dedi.
Velid ibn-i Muğîre;
"Olmaz, mecnun desek kim inanır. O'nda aslâ delilik alâmeti
yoktur."
"Şâirdir diyelim."
diyen oldu.
Velid ibn-i Muğîre;
"Bu da olmaz, okudukları şiir değildir. Zîra şiirin kısımlarını
biliyoruz. Bu sözler hangi şiirin hangi kısmına uyar ki?"
(Hâşâ) "Sihirdir
diyelim" diyenler oldu.
Velid ibn-i Muğîre;
"Bu da aslâ olmaz. Sihirbaza neresi benziyor? Okuyup üflemesi
var mı? Sonra düğüm bağlıyor mu? Velhasıl sihirbâzın işlerine benzer
bir işi var mı? Yok. O'na nasıl sihirbaz diyebiliriz. Buna kim inanır?"
dedi.
Rasûlü Ekrem hakkında
ne diyeceklerine karar veremediler. Çünkü O, söyledikleri hiçbir
fikrin sâhibi değildi. O'na yakıştırmak istedikleri şeylerle uzaktan
yakından alâkası yoktu. Böylece O'na iftira atmağa güçleri yetmedi.
Böyle bir mûcizeden
habersiz olarak hâlâ O'nun bir peygamber olduğuna inanamamaları
ne acı ve hazîn bir nasipsizlik değil mi?
Nihâyet Hac mevsimi
geldi çattı [1]
.
Rasûlü Ekrem akın akın Mekke'ye gelen hacıları hak dîne dâvet ediyordu.
Medîne'nin yarısından fazlası müslüman olmuştu. Benî Seleme kabîlesinden
bir kaç kişi Kur'ân'dan âyetler dinlemişler, şimdiye kadar duymadıkları
şeyler olduğunu gördükleri zaman, hemen müslüman olmuşlardı. Kabîlelerine
döndükleri zaman Hz.Peygamberimiz'den bahsederek O'nun basit bir
insan olmadığını, kendilerinin müslüman olduklarını söyledikleri
vakit, kabîleden onlara karşı çıkanlar olmuşsa da takdir edenler
de çok olmuştu. Hattâ aynı kabîleden Amr'ibn-i Camuh müslüman olan
oğluna; "O zâttan işittiğin sözlerden bir kısmını bana söyle"
dedi.
Fâtiha-i Şerife'yi
okudu. Babası hayretler içinde kaldı.
"Çok güzel,
çok güzel. Diğer söyledikleri de bunlar gibi güzel mi?"
Oğlu cevap verdi: "Daha
güzelleri bile var"
Bedevî Araplardan biri,
"Fesdağ bimâ tü'mer. [Meâl-i şerifi: Sana emrolunanı (kafalarını
çatlatırcasına) açıktan açığa beyan et, (darılacaksa darılsın, kırılacaksa
kırılsın,) müşriklere aldırış etme.]" (Sûre-i Hıcr, âyet
94) Âyet-i Kerîmesini işitince hemen secdeye kapandı ve şöyle dedi:
"Bu sözün fesâhatına secde ettim."
Bir diğeri de Sûre-i
Yûsuf okunurken îmâna gelmişti. Hattâ bu Sûre'nin 80.âyeti okununca
şöyle demişti: "Şehâdet ederim ki hiçbir mahluk buna benzer
söz söyleyemez."
(80. âyet: «Felemmestey'esû minhü hâlesû neciyyâ, ilh. [Meâl-i şerifi:
Vaktâ ki, artık ondan ümitlerini kestiler, fısıldaşarak bir yana
çekildiler. Büyükleri dedi ki: Babanızın sizden Allah adıyle teminat
almış olduğunu, daha evvel de Yusuf hakkında işlediğiniz kusuru
bilmediniz mi? Artık ben, ya babam bana izin verinceye yahut benim
için Allâhu Teâlâ hükmedinceye kadar, buradan katiyyen ayrılmam,
O hakimlerin en hayırlısıdır.]» Sûre-i Yûsuf, âyet 80)
Ebû Zer bile kardeşinin
sözlerini duyduktan sonra îmâna gelmişti. Kardeşi Mekke'nin en tanınmış
şâirlerinden biri olan Enis'ti. O'nun şiirlerini herkes zevkle dinlerdi.
Bir gün Enis, Mekke'ye geldiği zaman Hz.Peygamberimiz'in sözlerini
duymuştu. Geri döndüğü zaman kardeşi O'nun evsâfını beyân etmişti.
Ebû Zer, kardeşinin beyân ettiği şahıs hakkında daha fazla mâlumât
toplamak istediğinden olacak ki soruların ardı arkası kesilmiyordu.
"Mekkeliler
O'nun hakkında ne diyorlar?"
Enis; "Şâirdir,
kâhindir, sihirbazdır, diyorlar. Ben, kâhinlerin sözlerini işittim,
sonra şâirlerin şiirlerini dinledim ve sihirbazları gördüm. Muhammed
(S.A.V.) denilen zâtı kimselere benzetemedim. Anladım ki Muhammed
(S.A.V.) doğrudur, diğerleri yalancıdır."
Enis'in kardeşi Ebû
Zer hiç fırsat kaybetmeden müslüman oldu. Kardeşinin sözleri üzerine
müslüman olanlar o kadar çoktu ki artık Peygamberimiz'i görmeden
müslüman olanlar da artıyordu.
Kur'ân-ı Kerîm'in hiçbir
şeye benzememesi, sâdece kendisine benzemesi, O'nu daha da yüceltiyordu.
O ne şiirdir, ne de nesirdir. O, tamamen bir mûcizedir. Bütün Âyet-i
Kerîme'ler belâğat bakımından bir derecede olmayıp birbirine nazaran
daha üstündür. Amma cümlesi mûcizedir. Yânî misli ve benzerini meydana
getirmekten insanlar âcizdir. Sade insanlar değil bütün kâinât âcizdir.
Müşrik Arap ulemâsından
bâzıları, Kur'ân-ı Kerim gibi bir kitap meydana getireceklerini
söyleyerek çalışmalara başladılar. Fakat çalışmaları kendi istekleri
ile yarıda kaldı. Çünkü söyledikleri sözler çok basit cümleler oldu.
Muallâkat-ı Seb'a,
Kâbe duvarlarında asılı idi. Onların okuyucusu vardı. Şiir yazmak
ve okumak Arapların üzerinde durdukları bir mevzuu idi. O zamanlarda
en câhil kimseler bile muhayyilelerinin genişliğine göre şiir yazarlar
ve bu şiirlerle yarışmalara katılırlardı. İçlerinden en güzelleri
seçilerek yazarlarına hediyeler verilir, taltif edilirlerdi.
Belağatın en âlâ derecesinde
olan Kur'ân Âyetleri nâzil olmağa başlayınca şâirler arasında da
çözülmeler başladı ve şu Âyet-i Kerîme'yi; (estaîzübillâh) "Ve
Kîle yâ ardubleî mâeki veya semâü aklıi ve ğîzel'mâü ve gudiyel'emrü
vesteved alel' cûdiyyi ve Kîle buğden lil kavmizzâlimîn, [Meâl-i
şerif: Allâhu Teâlâ tarafından denildi ki; "Ey arz, suyunu
yut, ey gök sen de tut." Su kesildi iş olup bitirildi, (Gemi
de) Cudi (dağının) üzerinde durdu. O zâlimler güruhuna "uzak
olsunlar" denildi]" (Sûre-i Hud, âyet 44) duyan, dinleyen,
belağattan anlayan, bütün insanlar müslüman oldular. Bu Âyet-i Kerîme
birçok kimseye tesir etmişti.
O vakitler, Muallakâtı
Seb'a şâirlerinin en meşhuru İmri-ül Kays'dı. Kardeşi yaşıyordu.
Bu Âyet-i Kerîme'yi işittiği zaman şöyle dedi: "Artık kimsenin
bir diyeceği kalmadı. Kardeşimin şiiri dahi bu sözlerin yanında
duramaz. Bu sözler gerçek olanlardır".
Doğruca Kâbe'ye giderek
kardeşinin şiirini indirdi. Diğerlerinin de bir hükmü kalmamıştı.
Çünkü kardeşinin şiiri en yüksekte duruyordu. Yüksekteki indirilirse
alçaktakilerinin hükmü kalır mıydı? Artık Kâbe duvarında sâdece
Kur'ân-ı Kerîm'in Âyetleri vardı. Halk onları okuyarak yüce sanatın
zevkine varıyordu. Diğer eserlere bakanlar yoktu. Müşrik kalmakta
israr edenler ise bu duruma çok kızıyorlardı. Amma ellerinden bir
şey gelmiyordu. Susmaktan başka çâreleri yoktu.
Birçok kimseler, bu
Âyetlerin Allah Kelâm'ı olduğuna inanmışlardı. Zira, onlar Peygamberimiz'in
ümmî olduğunu biliyorlardı. Böyle sözleri kendi başına söylemesine
imkan yoktu. Söyleyebilmesi için bilmesi gerekti. Bilmesi için de
ya duyması ya da okuması lâzımdı. Halbûki Peygamberimiz ne biliyordu,
ne de başkasından duymuş veya ders almıştı.
Ne var ki, en büyük
bir mûcize olarak Cenâb-u Hak bir anda geçmişlerin ve geleceklerin
ilmini Habîbi Muhammed'ül Mustafa (S.A.V.)'e ihsan etmiş ve O'nu
her türlü ilim ve hikmetin menbaı kılmıştı.
Fihriste Dön
Müşrikler, ilk Müslüman
olanlar içinde kendilerine arka çıkacak kuvvetli adamı bulunmayan,
kabîle hâmisi olmayan zayıf gördükleri fakirlere, yapmadık zulüm
ve işkence bırakmıyorlardı. Onları aç ve susuz bırakırlar, döverler,
kızgın kumların üzerine yatırıp işkence yaparlardı.
En
Çok Ezâ ve Cefâya Uğrayanlardan Bâzıları
Yâser ailesine işkence:
Ebû Cehil, Kureyş'den birinin İslam olduğunu haber alınca, O'na
gelir ve O'na malında ve ticâretinde eziyet ederdi ve ettirirdi.
Ammar bin Yâser'in başına ateşte kızdırılmış saç koyarlar, bu şekilde
işkence ederlerdi. Ammar'ın babası Yaser, kardeşi Abdullah ve annesi
Sümeyye de îmanları yüzünden Mekke'nin kızgın çölüne çıkarılıyorlar
ve eziyet ediliyorlardı.
Allah Rasûlü onlara
uğruyor, onların çektikleri azap ve ızdırapları bizzat görüyordu.
Fakat, Müslümanların az ve zayıf olmasından dolayı hiçbir şey yapmağa
muktedir olamıyorlardı ve onlara şöyle diyordu: "Sabredin,
Ey Yâser âilesi, size cennet vadedilmiştir."
Yâser, Peygamber Efendimiz'e;
"Zaman hep böyle mi sürüp gidecek?" diye sordu.
Peygamber Efendimiz;
"Allahım!.. Yâser âilesine rahmet ve mağfiretini ihsan et!"
diyerek onlara duâ etti.
Bir müddet sonra Yâser,
işkenceye dayanamayarak can verdi. Zevcesi Sümeyye çok yaşlanmış
zayıf bir kadındı. Ebû Cehil, Sümeyye'ye: "Sen, ancak cemâline
aşık olduğun için Muhammed'e imân ettin" deyince, Sümeyye
ona ağır laflar söyledi. Ebû Cehil de kızarak elindeki mızrağını
O'na saplayıp Sümeyye'yi şehîd etti.
Din yolunda erkeklerden
ilk şehîd Yâser, kadınlardan da ilk şehîd Yâser'in zevcesi Sümeyye
oldu.
Bilâl-i Habeşî: Soy
îtibariyle, Habeşli bir zencidir. Ümmiye'tibni Halef'in kölesiydi.
Ümmiye, İslâmın büyük düşmanlarından olduğundan, kölesine yapmadık
eziyet bırakmadı. O'nu kızgın kumlar üzerine yatırıp, göğsüne kızgın
taşlar koyarak saatlerce güneş altında tutardı. Bilâl, imân aşkının
verdiği kuvvetle bunlara dayanır, "Allah birdir, bir."
diyerek, bunlara katlanırdı.
Bilâl-i Habeşî'nin
himâye edecek kimsesi yoktu. Boynuna ip takarak çocukların ellerine
verip sürüklüyorlardı. Boynunu ip kesiyor, kanlar akıyor, fakat
ağzından yalnız "Allah birdir, bir." sözü çıkıyordu.
Peygamber Efendimiz,
oradan geçerken Bilâl-i Habeşî'ye böyle işkenceler yapıldığını ve
O'nun; "Yâ Ahâd!.. Yâ Ahâd!.. (Ey bir olan Allahım, Ey bir
olan Allahım)" diyerek, Cenâb-u Allâh'a ilticâda bulunduğunu
gördü. "Devam et, O Ahâd isminin sâhibi seni kurtarır"
buyurdu.
Peygamberimiz, durumu
Eshâbına haber verdi. Bunun üzerine Hz.Ebû Bekr'ini's-Sıddık, koşarak
onlara; "Siz bunu işkence ile öldüreceksiniz de, elinize
ne geçecek? Bunu bana satın." dedi.
"Satmayız."
dediler. Çok ağır bir para teklif ettiler. Öyle ki, Hz.Ebû Bekr'i
servetinden edip, başkalarına muhtaç edecek şekilde bir para teklif
ettiler.
Hz.Ebû Bekr'is'Sıddık
gidip, derledi toparladı, o parayı getirip Bilâl'i onlardan satın
alarak, Allah rızası için âzâd etti.
Müşrikler buna hayret
ettiler, şaştılar. "İnsan, kendinden başkası için bu kadar
parayı verip âzâd edemez. Olsa olsa, O'nun yanında önceden kazanılmış
ve kendisine emânet edilmiş, Bilâl'in parası varmıştır da, O, onunla
bunu almıştır." dediler.
Cenâb-u Hakk indirdiği
âyetle, müşrikleri tekzîb etti ve "Benim Ebû Bekir kulumun
yanında, başkası için emânet bırakılmış bir para yok. O ancak Allah
rızası için yaptı. Rabbîsi O'ndan, O da Rabbîsinden razıdır."
buyurdu.
Suhayb-i Rûmî: Müşrikler,
Suhayb'i Müslümanlıktan döndürmek için, ne söylediğini bilmeyecek
hâle getirinceye kadar döverlerdi. Bir gün Suhayb, Hubab ve Ammar
birlikte giderlerken Kureyş müşrikleriyle karşılaştılar.
Müşrikler; "İşte
Muhammed'in oturup kalktığı kimseler şunlar!" diyerek hakârete
kalkıştılar.
Suhayb; "Evet
biz, Allâh'ın Peygamberi ile oturup kalkan kimseleriz. Allâh'ın
Peygamberine biz îmân ettik, siz küfrettiniz. Biz, O'nu tasdik ettik,
siz tekzib ettiniz. Müslümanlıkta değersizlik, müşriklikte de üstünlük
bulunmaz." deyince, üzerine saldırdılar.
"Allâh'ın aramızdan
nîmet ve rahmetine erdirdiği kimseler bunlar ha!.." diyerek,
Suhayb'i dövdüler.
Bunca ezâ ve cefâya
rağmen; hidâyet yolundan dönen, dayanamayan, şüphe ve kaygıya düşen,
nefsine kapılan, içi burkulan, îmân duygusu gölgelenen, küfre kayan
veya kayar gibi olan tek kişi dahi olmadı.
Fihriste Dön
Kureyş'in müşriklerinin
ileri gelenleri, bir gece Dârünnedve dedikleri toplantı mahallerinde
toplanarak, bu dîn gitgide yayılıyor diye görüştüler. Uzun konuşmalardan
sonra, Ebû Cehil'in teklifi üzerine Peygamber Efendimiz'in vücudunu
ortadan kaldırmağa karar verdiler. Bu korkunç kararı içlerinden
en cesur olan, Hattab'ın oğlu Ömer'e verdiler. "Haydi, seni
görelim." dediler.
Ömer, o zaman otuzüç
yaşında idi. Âilesi Müslümanlık hakkında fikir sâhibi idi. Eniştesi
Said, kızkardeşi Fâtıma Müslüman olmuşlardı. Ömer'in bunlardan haberi
yoktu. Kılıcını kuşandı, Kâbe'yi tavaf ettikten sonra Safâ tepesine
yollandı. Müslümanlar da Beyt-i Erkam'da toplanmışlardı. Ömer'in
niyeti, oraya gidip Peygamber Efendimiz'i öldürmekti. «Acaba
O'nu öldürebilecek miydi? Yoksa kendi nefsini mi öldürecekti.»
Bunlardan biri olacaktı. Fakat gerçekten o, Muhammed'i öldürmeğe
değil, kendisini Müslümanların arasına atmağa gidiyordu.
Yolda Abdullahoğlu
Nuaym'e rastladı. Nuaym baktı ki Ömer kılıcını kuşanmış hiddetli
hiddetli gidiyor. "Hayrola Hattaboğlu, nereye böyle?"
diye sordu.
O da; "Arapların
arasına tefrika düşüren Muhammed'in vücudunu ortadan kaldırmağa
gidiyorum" dedi.
Nuaym; "Vallâhi
sen, çok zor bir işe kalkışmışsın. Muhammed'in Eshâbı O'nun etrafında
pervane gibi dolaşıyor. Farzet ki bu işi becerdin, Abdimenafoğulları
seni yeryüzünde bırakırlar mı?" dedi.
Ömer bu sözlere alındı.
"Sen de mi Muhammed'den yana oluyorsun?" diye çıkıştı.
Nuaym; "Yâ
Ömer!.. Sen beni bırak, evvelâ kendi âilene bak, enişten ve amcan
oğlu Said ile, eşi olan kızkardeşin Fâtıma Müslüman oldular."
Ömer, öfke ile hemen
geri dönüp kızkardeşinin ve eniştesinin evine geldi.
O sırada, Habbab ibn-i
Ered de içeride bulunuyor, yanındaki Kur'ân-ı Kerim sahifesinden
Tâhâ Sûresini (başka bir rivâyete göre Hadid Sûresini) onlara okuyordu.
Hz.Ömer'in geldiğini işitince, Habbab evin bir köşesinde saklandı
ve Kur'ân-ı Kerim sahifesini de sakladılar.
Ömer evin yakınına
geldiği zaman, Habbab'ın onlara Kur'ân-ı Kerim okuduğunu işitmişti.
İçeri girer girmez onlara; "Şu işitmiş olduğum ses ne idi?"
diye sordu.
"Sen, bir şey
işitmedin! Aramızda konuştuğumuz bir şey yoktu" dediler.
Ömer; "Evet!
vallâhi, ikinizin de Muhammed'in dînine girdiğiniz, O'na uyduğunuz
bana haber verildi" dedi.
Said; "Ey Ömer!
Hak ve gerçek dînin, senin dîninden başkası olduğunu hâlâ göremedin,
anlayamadın mı?" deyince,
Ömer'in kan başına
sıçradı. Kalkıp eniştesinin başına çullandı. Onu öfkeyle yakalayıp
yere attı. Fâtıma, kocasının üzerinden ayırmağa kalkınca, Hz.Ömer
şiddetli bir tokat vurarak O'nun da yüzünü parçaladı.
İş bu dereceye gelince,
Fâtıma da Said de bağırarak; "Evet! Müslüman olduk. Allâh'a
ve Rasûlüne îman ettik! Ey Ömer! Hak ve gerçek olan din, senin dîninden
başkasıdır! Biz, şehâdet ederiz ki Allah'dan başka Allah yoktur,
yine şehâdet ederiz ki, Muhammed (A.S) Allâh'ın Rasûlüdür. Sen,
artık dilediğini yap, elinden geleni geri bırakma!" dediler.
Ömer, kızkardeşinin
yüzünü gözünü kanlar içinde görünce, yaptığına pişman oldu. Kızkardeşi
Fâtıma'ya; "Biraz önce sizden işittiğim okunan o sahifeyi
bana verin de, Muhammed'e gelen bu şeye bir bakayım?" dedi.
Ömer kâtipti, okuma yazma bilirdi.
O'nun bu dileği üzerine
Fâtıma; "Senin O'na hakârette bulunmandan korkarız!"
dedi.
Ömer; "Korkmayın!"
dedi. Okuduktan sonra onu geri vereceğine dair yemin etti.
Fâtıma, Ömer'in bununla
Müslüman olacağını umdu; "Kardeşim! Sen, Allâh'a şerik koşulan
bir dinde bulunduğun için pissin! Halbûki, O'na ancak temiz olanlar
el sürebilirler. Kalk, önce bir yıkan!" dedi.
Bunun üzerine, Hz.Ömer
kalkıp gusletti. Fâtıma da ona Kur'ân-ı Kerim sahifesini verdi.
"Bismillâhirrahmânirrahîm,
Tâhâ! Mâ enzelnâ aleykel Kur'âne liteşkâ illâ tezkiraten limen yahşâ,
... ilh. (Ey Muhammed! Biz, Kur'ân-ı, sana, sıkıntıya düşesin diye
değil, ancak, Allah'dan korkanlara bir öğüt, yeri ve yüce gökleri
yaratanın katında bir kitap olarak indirdik. O, Rahman olan Allah,
arşa hâkim bulunmaktadır. Göklerde, yerde, her ikisinin arasında
ve toprağın altında bulunanların hepsi O'nundur. Sen, sözü ister
açığa vur, ister gizle dur, birdir. Çünkü O Allah; gizliyi de, gizlinin
daha gizlisini de bilir. Allah'dan başka ilâh yoktur. En güzel isimler
onundur. Mûsa'nın haberi sana geldi mi? O, bir ateş görmüştü de
âilesine; «Durun, ben bir ateş gördüm. Ya ondan size bir kor getiririm,
ya da ateşin yanında bir yol gösterici bulurum!» demişti.) ..."
(Sûre-i Tâhâ, âyet 1-16) ve bir diğer rivâyette "Sûre-i Hadid,
âyet 1-8" okudu.
Fihriste Dön
Ömer kendisini tutamadı;
"Bu, ne güzel, ne şerefli kelâm! Bu kelâmdan daha güzeli,
daha tatlısı olmaz!" dedi.
Habbab, Ömer'in bu
sözünü işitince, saklı bulunduğu yerden çıkıp, O'na; "Müjde,
ey Ömer! Dilerim ki Rasûlüllah'ın yaptığı duâ senin hakkında gerçekleşsin.
Dün gece O, «Allâhım! İslâmiyeti, ya Ebû'l Hakem bin Hişam'la ya
da Ömer ibn-i Hattab ile kuvvetlendir.» diyerek duâ ettiğini işittim.
Allah, Allah! şu işe bak, ey Ömer!" dedi.
Ömer; "Rasûlullah
şimdi nerededir?" diye sordu.
Fâtıma; "Eğer,
O'na lâyık olmayan bir hareket ve bir yaramazlık yapmayacağına yemin
edersen, yerini sana bildiririm." dedi.
Ömer; "Evet,
Allâh'a yemin ederek söz veriyorum." deyince,
Fâtıma da, Habbab da;
"O şimdi, Erkam'ın Safâ tepesi yanındaki evindedir. Yanında
da Eshâbından bâzı kimseler bulunmaktadır." dediler.
Ömer, Habbab'a; "Kalk,
önüme düş. Beni Muhammed (A.S)'a kadar götür. Müslüman olacağım."
dedi.
Ömer, kılıcını alıp
kuşandıktan sonra, Rasûlüllah ve Eshâbının bulundukları Erkam'ın
evinin kapısını çaldı, içeriden;
"Kim o?"
denildi.
Ömer, "Hattabın
oğlu!" dedi.
Ömer'in, Peygamber
Efendimiz'e karşı hiddetini bildikleri ve kendisinin iyi niyetli
geldiğini bilmedikleri için, sahabiler önce kapıyı açmadılar. Ömer'in
sesini işitince Eshâbdan Bilâl-i Habeşî kalkıp kapının arasından
baktı. Ömer'in kılıncını kuşanmış olarak geldiğini görünce Rasûlüllah
Efendimize bir şey yapacağından korktu ve feryat ederek geri döndü;
"Yâ Rasûlellah! Ömer ibn-i Hattab O! Kılıncını kuşanıp gelmiş!
O'nun şerrinden Allâh'a sığınırız" dedi.
Hz.Hamza; "Bırakın
O'nu, gelsin! Eğer, hayırlı bir maksatla geldi ise, kendisini hayırla
ağırlarız. Eğer, kötü bir maksatla geldi ise, O'nu kendi kılıncı
ile öldürürüz!" dedi.
Peygamber Efendimiz;
"Kapıyı açın, bırakın O'nu, gelsin! Eğer, Allah O'nun hayrını
murad ettiyse, kendisini doğru yola iletir!" dedi.
Bilâl-i Habeşî, gidip
kapıyı açtı.
Peygamberimiz ayağa
kalktı. Ömer'i yanına gelinceye kadar ayakta bekledi. Gelince, O'nu,
elbisesinin toplandığı yerden ve kılıcının bağından tuttu. Şiddetlice
çekip sarsarak; "Ey Hattabın oğlu! niye geldin? Vallâhi,
Velid ibn-i Muğîre gibi, senin hakkında da Yüce Allâh'ın rezil ve
rüsvay edici şiddetli âyetler indirdiğini görmek istemiyorum! Sen
sonuna kadar mı bu halde sürüp gideceksin?! Allâhım! Bu, Hattab'ın
oğlu Ömer'dir! Allâhım! İslam dînini Hattab'ın oğlu Ömer'le kuvvetlendir!"
dedi.
Ömer, Peygamberimiz'in
mânevi heybetinden sarsılmış ve iki dizi üzerine yere çökmüştü.
Ömer; "Yâ Rasûlellah! Ben, Allâh'a ve Rasûlüne, O'nun Allah'dan
getirdiklerine îman etmek için geldim!" deyince,
Peygamber Efendimiz
tekbir getirdi. Peygamberimiz'in Eshâbından orada bulunanlar da
tekbir getirdiler. Bu öyle bir muhteşem andı ki, tekbir sesleri,
Mekke sokaklarını çınlattı! Mescid-i Haram'da bulunan müşrikler
bile bunu işittiler. Hz.Ömer, Müslüman olanların kırkıncısı olmuştu.
Hz.Ömer; kendisini
doğru yola, İslam dînine kavuşturduğu için, Allâh'a şükür ve minnetini,
Rasûlüllah'a bağlılığını dile getiren bir kasîde söyledi.
Müşriklerin yaptıkları
zulüm ve işkenceler yüzünden Müslümanlar tedirgin olmuş, evlerinden
barklarından uzaklaşmışlardı. Onlar, Hz.Hamza ve Hz.Ömer'in Müslüman
olmaları ile, çektikleri işkencelerin biraz hafifleyeceğini umdular.
Çünkü, bu iki zâtın, Peygamber Efendimiz'i koruyacaklarını, düşmanları
biraz yola getireceklerini biliyorlardı.
Abdullah ibn-i Mes'ud
der ki: "Hz.Ömer'in Müslüman oluşu, İslâmiyet için bir fetih
idi. O'nun hicreti nusret, halîfeliği de rahmet oldu. Hz.Ömer Müslüman
oluncaya kadar Kâbe'nin yanında topluca namaz kılmağa kâadir olamadık.
Hz.Ömer Müslüman olduğu zaman, kendisi Kâbe'nin yanında namaz kılıncaya
kadar ve biz de kendisiyle birlikte namaz kılıncaya kadar, Kureyş
müşrikleriyle mücâdele etti."
Hz.Ömer der ki: "Rasûlüllah
ve Eshâbı'nın, müşriklerden gizlendikleri sıralarda, Müslüman olunca;
«Yâ Rasûlellah! Biz ölü olsak da, diri olsak da, Hak ve Gerçek Dîn
üzerinde değil miyiz?» dedim.
Peygamber Efendimiz; «Evet! Varlığım Kudret elinde olan Allâh'a yemin ederim ki,
siz ister ölü, ister diri olun, Hak Dîn üzerindesiniz?» dedi.
«O halde ne diye
gizleniyoruz? Seni Hak Dîn ile gönderen Allâh'a yemin olsun ki hiç
çekinmeden, korkmadan, oturup, İslâmiyeti açıklamadığım bir küfür
meclisi kalmıyacaktır. Seni Hak Dîn ile gönderen Allâh'a yemin olsun
ki çıkacağız, İslâmiyeti açığa vuracağız!» dedim.
İki saf hâlinde Erkam'ın
evinden çıktık. Safların birisinin başında Hamza vardı. Birisinde
de ben vardım. Sert adımlarla yerin topraklarını un gibi tozuta
tozuta Mescid-i Haram'a girdik. Kureyş müşrikleri şaşkın ve ürkek
bakışlarla bir bana bakıyor, bir Hamza'ya bakıyorlardı. «Eyvâh!
Ömer bizi ikiye ayırdı.» dediler. Onlar, o güne kadar, bir benzerine
daha uğramadıkları bir musibete uğramış gibiydiler.
Müşrikler; «Ey
Ömer! Arkandakiler kimler?» dediler.
«Lâ İlâhe illallâh!
Eğer sizin herhangi biriniz kımıldarsa, onu kılıcımla yere sererim.»
dedim.
Rasûlüllah, Beytullâh'ı
tavaf etti. Öğle vakti, açıktan namaz kıldıktan sonra yanındakiler
ile birlikte Erkam'ın evine döndü. O zaman, Rasûlullah, «Hak
ve gerçek olanla, batıl ve boş olanın arasını ayırdım.» diye
bana «Fâruk» adını verdi!".
Hz. Hamza ve Hz. Ömer'in
müslüman olmaları, inananları biraz ferahlatmıştı. Fakat yine de
müşriklerin Müslümanlara yapmakta oldukları eziyetler bitmek tükenmek
bilmiyordu. Rasûlüllah Efendimiz, Sahâbîlerinin işkenceler altında
kıvrandıklarını görünce; "Siz, bâri, yeryüzüne dağılın!
Yüce Allah sizi yine toplar!" dedi.
"Yâ Rasûlellah!
Nereye gidelim?" dediler.
Allah Rasûlü, Habeş
ülkesinin bulunduğu tarafa eliyle işâret ederek; "İşte oraya!
Siz, Habeş ülkesine gitseniz iyi olur. Habeş hükümdarının yanında
hiç kimse zulme uğramaz. Orası, doğruluk yurdudur. Allah, sizi belki
orada ferahlığa kavuşturur!" dedi.
Bunun üzerine, bî'setin
5.yılı Receb ayında, Habeşistan'a gitmek isteyen on erkek, beş kadın
olmak üzere, onbeş kişilik ilk Muhâcir kâfilesi, müşriklere duyurmadan,
kimisi binitli, kimisi yaya olarak gizlice Mekke'den ayrıldılar.
Şuayba denilen yere ulaştıkları zaman orada Habeşistan'a gitmek
üzere bulunan tüccarlara âit vapura, yarım dinar ücretle binerek
gittiler.
Kureyş müşrikleri işin
farkına varınca, Muhâcirleri geri çevirmek için deniz sahiline kadar
geldiler. Ne var ki, vapur Muhâcirleri bindirip denize açılmış bulunuyordu.
Müşrikler Muhâcirlerden hiçbir kimseyi ele geçiremiyerek Mekke'ye
döndüler.
Muhâcirler Habeş ülkesinde
geniş bir nefes aldılar. Sâkin bir hayâta kavuştular. Hasretini
çektikleri ibâdet ve huzura daldılar. "Biz burada hayırlı
bir komşuluk, dînimize dokunulmazlık gördük. İncitilmeksizin ve
hoşlanmadığımız hiçbir söz işitmeksizin Allâh'a ibâdet ettik!"
dediler.
Hicret Eden İlk Kâfile:
Hz.Osman ve zevcesi
Hz.Rukiyye,
Ebû Huzeyfe ve zevcesi
Sehle,
Zübeyr ibn-i Avvam,
Mis'ab ibn-i Umeyr,
Abdurrahman ibn-i Avf,
Am'ribni Rebîa ve zevcesi
Leylâ,
Ebû Seleme ve zevcesi
Ümmü Seleme,
Osman ibn-i Maz'un
(Kâfile reîsi),
Ebû Sebre ibn-i Ebîre
ve zevcesi Ümmü Gülsüm,
Süheyl ibn-i Beydâ
(Vehb) idiler.
Giden bu kafilenin
orada iyi karşılanması ve dîni ibâdetlerini rahat edâ edip huzur
içinde olmaları haberi gelince, bir yıl sonra, 83 erkek ve 12 kadın
olmak üzere 95 kişi daha fırsat buldukça, kâfile kâfile Habeşistan'a
hicret ettiler. Bu kâfilenin reîsi Câfer-i Tayyar idi.
Fihriste Dön
Müşrikler, Müslümanların
Habeşistan'da huzur içinde yaşamalarını çekemediler. Onları geri
çevirmek için teşebbüse geçtiler. Habeş kralına, keşişlere ve saray
adamlarına Mekke'nin ekstra sahtiyanlar (deri) gibi bir çok kıymetli
hediyeler hazırlayıp iki elçi ile beraber gönderdiler ve elçilere
şöyle tenbihte bulundular: "Siz Necâşi (Habeş Hükümdarı)
ile görüşmeden önce Hükümet Erkân ve Kumandanlarından her birine
hediyelerini verin. Daha sonra, Necâşi'ye hediyelerini takdim edin
ve O'ndan, Müslümanlar'ın (geri gönderilmek üzere) size teslimini
isteyin" dediler. Bu elçiler Abdullah ibni Ebi Rebia ve
Amr ibni As idi.
Bu iki elçi, Habeşistan'a
gidip Kureyşlilerin verdiği tâlimat üzerine hareket ettiler. Hediyeleri
takdim edip görüştüler. Sonra; "Bizden bâzı aklı ermez gençler,
milletlerinin dîninden ayrıldılar. Sizin dîninize de girmediler.
Bizim de, sizin de bilmediğimiz yepyeni bir dîn ile ortaya çıktılar.
Onlar şimdi ülkenize sığınmış, yamanmış bulunuyorlar. Biz onların
geri çevrilmeleri, bize iâdeleri için kavmin eşrafı tarafından gönderilmiş
bulunuyoruz." dediler.
Abdullah ibn-i Rebîa
ile Amr'ibn-i As'ın bu sözleri Necâşi'yi sinirlendirmişti.
Necâşi'nin çevresinde
bulunan Hükümet adamları ise; "Ey Hükümdar! Bunlar, doğru
söylüyorlar. Kendilerinden olanlar elbette başkalarından daha iyi
bilirler. Kusurlarını da başkalarından daha iyi görürler. Onları,
bunlara teslim et. Yurtlarına, kavimlerine döndürsünler."
dediler.
Necâşi, büsbütün kızdı;
"Hayır! Vallâhi, çâresiz kalmış, çevreme konmuş, ülkeme
sığınmış, beni başkalarına tercih etmiş kimseleri, bunlara tercih
etmem. Ancak onları çağırır, şunların, onlara dâir söyledikleri
şeyleri sorarım. Eğer iş şunların dedikleri gibi ise, onları bunlara
teslim ederim. Onları kavimlerine geri çeviririm. Şâyet, iş bunun
aksi olursa kendilerini korurum. En güzel şekilde korur, gözetirim."
dedi.
Bunun üzerine Necâşi,
Rasûlullah'ın Eshab'ına dâvetçi gönderdi. Muhâcirler, dâvetçinin
etrafına toplandılar. Birbirlerine; "Necâşi'ye vardığınız
zaman ne söyleyeceksiniz!" dediler.
"Vallâhi, bizim
bu husustaki bildiklerimiz Peygamberimiz'in bize buyurduğundan ibârettir!
deriz. Bu yolda ne olacaksa olur!" dediler.
Hz.Câfer; "Bugün,
sizin sözcünüz benim" dedi.
Hepsi O'na tâbi oldular.
Hep birlikte Necâşi'nin sarayına gittiler.
Muhâcirlerin
Necâşi'nin Huzurunda Muhâkeme Edilmeleri
Necâşi, huzuruna râhipleri
de çağırttı. Râhipler, kitaplarını çevrelerine yaydılar. Hz.Câfer,
Necâşi'nin huzuruna girince selâm verdi, secde etmedi.
Necâşi'nin adamları,
Hz.Câfer'e; "Sen, ne diye Hükümdara secde etmedin?"
dediler.
Hz.Câfer; "Biz,
ancak Allâh'a secde ederiz!" dedi.
"Niçin?"
diye sordular.
Hz.Câfer; "Allah,
bize Rasûlunu gönderdi. O da Allah'dan başkasına secde etmemekliğimizi
bize emretti!" dedi.
Amr'ibn-i As ve arkadaşı,
Necâşi'ye; "Biz, bunların hâlini sana bildirmedik miydi?"
dediler.
Necâşi, Muhâcirlere;
"Ey huzuruma getirilmiş olan topluluk! Bana bildiriniz.
Siz, ülkeme ne için geldiniz? Haliniz nedir? Tüccar değilsiniz.
Bir isteğiniz de yok. O halde bana, benim memleketime niçin geldiniz?
Sizin, şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hâli nedir? Hem bana
bildiriniz ki siz ne diye memleketiniz halkından bana gelenlerin
selâm verdiği gibi selâm vermiyorsunuz?" dedi.
Hz.Câfer, gelen elçilerden
yalnız birisinin konuşması hususunda Hükümdarın emretmesini isteyerek,
bâzı sorular soracağını bildirdi. Bu teklif üzerine, iki elçiden
Amr ibn-i As kendisinin konuşacağını söyledi. Bundan sonra Hz.Câfer,
Amr'ibn-i As ve Necâşi arasında şu konuşmalar cerayan etti:
Hz.Câfer; "Ey
Hükümdar! Sorunuz bu adama, biz yakalanıp efendilerimize teslim
edilecek köleler miyiz?"
Amr'ibn-i As; "Hayır!
Onların cümlesi asîl ve hür kimselerdir."
Hz.Câfer; "Bizim
onlardan haksız yere aldığımız bir mal veya ödenecek borçlarımız
var mı?"
Amr'ibn-i As; "Hayır!
Bir kırat bile borçları, bir dirhem dahi gasbettikleri mal yoktur."
Hz.Câfer; "Biz,
haksız yere birinin kanını yere döktük de kısas için mi geri istiyorlar."
Amr'ibn-i As; "Hayır,
hayır! Ne bir damla döktükleri kan ve ne de böyle bir isteğimiz
var!"
Hz.Câfer; "Öyle
ise, hangi sebeple iâdemizi talep ediyorlar?"
Burada dikkate şâyân
bir nokta: Devletler hukukunun isminin işitilmediği, diplomasi ilimlerinin
bilinmediği bir zamanda, bir yabancı memlekete iltica eden şahısların
iâdesi için, sağlam ve mâkul sebepler inşaa edilmesi lâzım geldiğini;
mü'minin firâseti keşfetmiş ve sebepsiz bir iâdenin mümkün olmayacağına,
Habeş hükümet adamlarını iknâ etmiştir.
Amr'ibn-i As; "Onlar
ve biz aynı dînin mensupları idik. Onlar bu dîni bıraktılar. Muhammed'e
ve dînine uydular." dedi.
Necâşi, Hz.Câfer'e
dönüp; "Siz, mensubu bulunduğunuz dîni bırakıp da, ne benim
ve ne de başka milletlerin dînine girmediğiniz halde, ne diye sâdece
kendinizin bildiği bir dîne girdiniz? Başka hükümdarların değil
de benim ülkemi tercih edişinizin sebebi nedir? Edindiğiniz din
nasıl bir şeydir? Uyduğunuz Peygamberin hâli nedir?" diye,
kendileri ve Peygamberleri hakkında mâlumat vermelerini istedi.
Hz.Câfer; "Ey
Hükümdar! Biz, câhil bir millettik. Putlara tapardık. Lâşeleri yerdik.
Her kötülüğü işlerdik. Akrabalarımızla münâsebetlerimizi keserdik.
Komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı
ezerdi. Yüce Allah, bize, kendimizden; soyunu sopunu, doğruluğunu
eminliğini, iffet ve nezâketini duyup bildiğimiz bir Peygamber gönderinceye
kadar, biz bu durumda ve bu tutumda idik.
O Peygamber; bizi,
Allâha, Allâh'ın birliğine inanmağa, O'na itâata, bizim atalarımızın
tapındığı Allah'dan başka taşları ve putları bırakmağa dâvet etti.
Doğru sözlü olmağı, emânetleri yerine getirmeği, akrabâlık haklarını
gözetmeği, komşularla güzel geçinmeği, günahlardan ve kan dökmekten
sakınmağı bize emretti. Her türlü ahlâksızlıklardan, yalan söylemekten,
yetimlerin malını yemekten, nâmuslu kadınlara dil uzatmak ve iftira
etmekten bizi menetti. Hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın Allâh'a
ibâdet etmeği, namaz kılmağı, zekât vermeği, oruç tutmağı bize emretti.
Biz de, O'nu tasdik ve O'na îman ettik. O'nun, Allah'dan getirip
tebliğ eylediği şeylere tâbi olduk. Hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın
Allâh'a ibâdet ettik. O'nun bize haram kıldığını haram, helâl kıldığını
da helâl olarak kabul ettik.
Bu yüzden kavmimiz,
bize düşman kesildi. Zulmetti. Bizi, dînimizden döndürmek, Allâh'a
ibâdetten vazgeçirip, putlara taptırmak için türlü işkencelere ve
mihnetlere uğrattılar. Bizi perişan ettiler. Bize eski kötülüklerimizi
tekrar işletmek için zulmettiler. Bizi, sıkıştırdıkça sıkıştırdılar.
Bizimle dînimizin arasına girmeye çalıştılar ve bizi dînimizden
ayırmak istediler. Biz de, yurdumuzu yuvamızı bırakarak, senin ülkene
geldik, sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Bizim Peygamberimiz,
bizi sizin yanınıza ve ülkenize gönderirken, "Necaşi'nin ülkesinde
kimse zulme uğramaz, onun ülkesi adaletin ve doğruluğun yurdudur."
diye sizi bize anlattı. Senin himâyene, komşuluğuna can attık. Senin
yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ummaktayız Ey Hükümdar!
Selâm verme işine
gelince; biz, seni Rasûlullah'ın selâmı ile selâmladık ki, birbirimizi
de öyle selâmlarız. Cennete gireceklerin selâmlarının da bu şekilde
olduğunu Rasûlüllah bize haber verdi. Bunun için, biz de seni öyle
selâmladık!
Sana, secde
etmek hususuna gelince; biz Allah'dan başkasına secde etmekten Allâh'a
sığınırız!..." dedi.
Necâşi; "Senin
yanında, Allah'dan gelmiş bir şey var mı?" diye sordu.
Hz.Câfer; "Evet,
var." deyince, Necâşi; "Onu, bana oku!"
dedi.
Hz.Câfer, Meryem Sûresi'nin
baş tarafından okumağa başladı. Okunan Kur'ân'ı huzû ve huşû içinde
dinleyen Necâşi'nin gözleri yaşardı. Hüngür hüngür ağladı. Gözlerinden
akan yaşlar sakalını ıslattı. Râhipler de ağladılar.
Necâşi ve Râhipler;
"Ey Câfer! Bu tatlı ve güzel kelâmdan çokça oku!"
dediler. Hz.Câfer Kehf Sûresini de okudu.
Necâşi, kendisini tutamayarak;
"Vallâhi, bunlar Hz.İsâ'ya ve Hz.Mûsa'ya gelen kelâm ile
aynı menba'dan fışkıran ışıklardır. Nurdur." dedi.
Kureyş elçilerine döndü;
"Gidiniz, Vallâhi ben, ne onları size teslim ederim, ne
de onlara bir kötülük düşünürüm." dedi.
Fihriste Dön
Abdullah ibn-i Ebî
Rebîa ile Amr'ibn-i As, Necâşi'nin huzurundan çıktılar. Amr'ibn-i
As, arkadaşına; "Vallâhi, yarın onların bir kabahatini ortaya
koyup, Necâşi'nin gözünden öyle bir düşüreceğim ki" diyerek
bir hîle düşündü.
Ertesi günü Necâşi'nin
huzuruna çıkıp; "Ey Hükümdar! Onlar, Meryemoğlu İsâ'ya ağır
bir söz söylüyorlar. Onlara bir adam gönderip İsâ için ne söylediklerini
bir sor." dedi.
Necâşi, Hz.İsâ hakkındaki
telakkilerini sormak üzere Muhâcir Müslümanları çağırdı; "Siz
Meryemoğlu İsâ hakkında ne dersiniz?" diye sordu.
Hz.Câfer; "Biz,
Hz.İsâ hakkında, Peygamber Efendimiz'in bize Allah'dan getirip tebliğ
ettiğini söyleriz," dedi ve Sûre-i Meryem'in 29-33 âyetlerini
okudu. [Okunan âyet-i kerimelerin meali şerifi: Hz. Meryem (beşikteki
oğlu) İsa'ya (konuş diye) işaret etti. (kavmi) "biz henüz beşikte
olan bir sabi ile nasıl konuşuruz?" dediler. (o esnada İsa
dile gelip dedi ki) ben muhakkak Allahın kuluyum, O Allah bana kitap
verdi ve beni peygamber yaptı,]).
Necâşi çok duygulandı.
Eline bir çubuk alarak yere bir çizgi çizdi ve "Vallâhi,
Meryemoğlu İsâ da, zâten sizin söylediğinizden başka bir şey değildir.
Arada şu çizgi kadarcık bile bir fark yoktur." dedi.
Bu sözleri duyduktan
sonra Müslümanları daha çok sevdi. Müşriklere iâde etmek şöyle dursun,
onları eskisinden daha ziyâde himâye etmeğe başladı ve Müslüman
Muhâcirlere; "Sizi ve yanından geldiğiniz Zât'ı tebrik ederim!
Ben şehâdet ederim ki, O Rasûlüllah'dır. Zâten biz, O'nun geleceğini
İncil'den öğrenmiştik. O Rasûlü, Meryemoğlu İsâ da müjdelemişti.
Vallâhi, eğer O, ülkemde olsaydı gidip O'nun ayakkabılarını taşır,
ayaklarını yıkardım. Gidiniz. Ülkemin el sürülmemiş kısmında, her
tecâvüzden korunmuş, emniyet ve huzura kavuşmuş olarak yaşayınız.
Size kötülük eden helâk olur! Size kötülük eden helâk olur! Size
kötülük eden helâk olur! Ben, sizden herhangi bir adamı üzüntüye
uğratıp da, bir dağ altına mâlik olmağı arzu etmem." dedi.
Necâşi, bundan sonra,
Kureyş elçilerinin getirdikleri hediyeleri; "Benim bunlara
ihtiyacım yoktur! Başkalarının gasbettiği bu mülkümü, Allâhü Teâla
bana verip ve halkı boyun eğdirirken benden rüşvet almadı!"
diyerek red ve iâde etti.
İslâmiyetin, Mekke
sınırlarını aşarak kabîleler arasında yayılmağa başlaması, müşrikleri
endişeye, telâşa düşürdü. Hz.Hamza ve Hz.Ömer gibi iki büyük kahramanın
müslüman olması Kureyşlileri bir hayli düşündürdü. Kendilerini bu
yolda yeni ve kesin kararlar almağa sevketti. Nihâyet, Hâşimoğullarına
boykot îlan ederek onları zorlama yoluna gitmeği kararlaştırdılar.
Müşriklerin boykot
kararı için, aralarında yazıp Kâbe duvarına astıkları akid levhası
şöyle idi:
Peygamber kabîlesi olan Hâşimoğulları ile alâka kat'iyyen kesilecek.
Onlarla alışveriş yapılmayacak.
Onlarla herhangi bir evlilik düşünülmeyecek.
Böylece Müslümanlar
tam üç sene muhâsara edildiler. Kuvvetleri kalmayıncaya kadar aç
kaldılar. Tâ ki, Allâhü Teâlâ, bu zâlim akidden Müslümanları kurtarıncaya
kadar bu boykot devam etti.
Bu uzun ve acı boykot
hareketini Kureyş'ten bâzı iyi kalpli kimseler beğenmedi. Bunun
üzerine bu sahîfenin yırtılması hususunda aralarında anlaştılar.
Kureyşten beş kişi bu niyetle Kâbe'ye geldi. İçlerinden Züheyr'ibn-i
Ebî Ümeyye isimli kimse kalkarak, Kâbe'yi yedi defa tavaf etti ve
yüksek sesle Kureyş'e şöyle hitap etti: "Ey Mekkeliler!
Biz, yiyelim, içelim, giyinip kuşanalım da öte yandan Hâşimoğulları
alışverişten mahrum edilsinler, darlıklar, sefâletler içinde kıvranarak
helâk olsunlar, doğru mudur? Vallâhi, akrabâlık bağlarını kesen
o zâlim sahife yırtılmadıkça duracak, oturacak değilim!"
dedi.
O sırada mescidin bir
tarafında bulunan ve Züheyr'in konuşmasından sinirlenip duran Ebû
Cehil'in sesi yükseldi; "Yalan söylüyorsun, yırtamazsın!"
dedi.
Zem'â ibn-i Esved,
Ebû Cehl'e; "Vallâhi, en yalancı sensin! Zâten biz o yazıya,
yazıldığı sırada da razı olmamıştık!" dedi.
Ebûl Bahterî; "Zem'â
doğru söylüyor. Biz onda yazılı olanları tamamiyle kabul ve ikrar
etmemiştik." dedi.
Bu konuşmalar karşısında
Ebû Cehil artık direnemedi ve şöyle dedi: "Her hâlde bu
daha önce, buradan başka bir yerde geceleyin görüşülmüş, konuşulmuş,
üzerinde karara varılmış bir iş olsa gerek!"
O zaman Mut'im ibn-i
Adiyy kalktı ve kağıdın üzerinde bir kurt gördü. Kurt bütün kağıdı
yemiş, delik deşik etmişti. Yalnız Allah ismini yememişti. İşte
böylece Müslümanlara reva görülen üç senelik zulüm sona ermiş oldu.
Rasûlüllah Efendimiz,
bu kurt hâdisesini daha önceleri amcasına şöyle haber vermişti:
"Amca, Allah onların yaptıkları anlaşmaya bir kurt musallât
edecek ve hepsini kemirecek, yalnız Allah ismi kalacaktır."
İşte Mûcize-i Peygamberî böylece tahakkuk ediyordu.
Bu kurtuluş çâresini
düşünenlerden biri de Hişam ibn-i Amr'dir. Bu Zât, Kureyş'e karşı
çok merhametli idi. Hâşimoğulları sıkıntılı günlerini yaşarken,
O, devesinin üstüne bâzı yiyecekler yükler ve devesini onların bulundukları
yere doğru gece sürer sevkederdi. Böylece, Hâşimîler birazcık olsun
yiyeceğe sâhip olurlardı. Sonra onlar da tekrar deveyi geriye sürerlerdi.
Fihriste Dön
Peygamber Efendimiz'le
Müslümanların biraz rahat edecekleri bir sırada, amcası Ebû Tâlib
ve kendisine ilk imân eden Hz.Hatîce gibi cefâkâr ve vefâkâr bir
hayat arkadaşının, birbiri ardınca vefât etmeleri, Rasûlüllah Efendimiz
için boşlukları doldurulamayacak kayıplardandı.
Bi'setin 10.yılına
rastlayan bu hâdiseler, Hz.Peygamberimiz'e hayâtı boyunca unutamayacağı
üzüntüler getirmiş olduğundan bu seneye, «gam ve keder yılı, hüzün
yılı» denmiştir.
Ebû Tâlib vefât ettiği
zaman 87 yaşında idi. Kendisi Müslüman dahi olmadığı halde, Kureyş'in
bütün düşmanlıklarına hedef olan Peygamberimiz'i hayâtının sonuna
kadar korumaktan da geri durmamıştı.
Aynı yıl Ramazan-ı
Şerif ayında bütün mü'minlerin annesi Hz.Hatîce vâlidemiz de 65
yaşında olduğu halde vefât etti. Hz.Hatîce vâlidemiz, Peygamberimizin
Peygamberliğini ilk tasdik eden, en sıkıntılı günlerinde derdine
ortak olan, vefâkâr bir hayat arkadaşı idi. Peygamber Efendimizle
birlikte 25 yıl yaşadı. Peygamberimiz, Hz.Hatîce vâlidemizi takdir
ve rahmetle anar, hatırasına çok hürmet ederdi. Peygamberimiz'in
Hz.İbrâhim'den başka bütün çocukları Hz.Hatîce'den doğmuştu. Yalnız
Hz. İbrâhim O'nun vefâtından sonra Hz. Mâriye adındaki zevcesinden
doğmuştur.
BİR
MELCE
[2]
ve TAİF YOLCULUĞU
Ebû Tâlib'in vefâtından
sonra, müşrikler, Peygamberimiz'e, Ebû Tâlib'in sağlığında yapmadıkları
zulüm ve işkenceleri yapmışlar, Allah Rasûlü'nü göz açamaz hâle
getirmişlerdi.
Rasûlüllah Efendimiz
bî'setin 10.yılı Şevval ayının 27.gecesinde azatlı kölesi Zeyd ibn-i
Hârise'yi yanına alarak Tâif'e gitti. Maksadı; müşriklere karşı,
Sakıf kabîlesinin kendisini korumalarını, desteklemelerini, Yüce
Allah'dan getirdiklerini kabul eylemelerini onlardan istemekti.
Peygamberimiz, Tâif'e varınca orada Sakıf kabîlesinden bâzı kimseler
ile görüşmek istedi ki, bunlar Abdi Yâlil'ibn-i Amr, Mes'ud'ibn-i
Amr, Habib'ibn-i Amr adında üç kardeşti. Allah Rasûlü bunlarla görüştü.
Onları, Allâh'ın birliğini kabule, İslam dînine yardıma dâvet etti.
Kavminden muhâlefet edenlere, kendisiyle birlikte karşı koymalarını
istemek için geldiğini söyledi.
Üç kardeş her biri
ayrı ayrı cevaplar vererek reddedip çeşitli incitici sözler söylediler.
Gençlerinin Müslümanlığa heveslenmelerinden korkarak, Peygamber
Efendimiz'e; "Memleketimizden çık. Nereye gidersen git!"
dediler. Bununla da kalmayarak, içlerinden bir takım aklı ermez
ayaktakımını, çocukları, ipsiz kimseleri kışkırtarak Peygamber Efendimize
musallat ettiler. Onları yolun iki yanına doldurdular. Söve saya
Rasûlüllah'ı taşa tutturdular. Ayaklarını topuklarına kadar kanlar
içinde bıraktılar. Dermansız düşüp oturdukça kaldırttılar. Yürüdükçe
taşlattılar. Zeyd ibn-i Hârise atılan taşlara, kendi vücudunu siper
etmekte, Rasûlü Ekrem'i korumağa çalışmakta idi. Onun da başı yarılmış
ayaklarından kanlar akmağa başlamıştı.
Peygamberimiz, nihâyet
üzgün ve bitkin bir halde Mekke'li Rebîa oğulları Utbe ve Şeybe'nin
Tâif dışındaki bağ evine sığınınca Tâif'in ipsizleri geri döndüler.
Peygamber Efendimiz
biraz sükûnet bulduktan sonra Allâhü Teâlâ'ya şöyle ilticâda bulundu:
"Allâhım! Kuvvetsiz ve çâresiz kaldığımı, halk nazarında
hor ve hakir görüldüğümü ancak Sana arz ve şikâyet ederim.
Ey merhametlilerin
en Merhametlisi! Herkesin hor görüp de dalına bindiği bîçârelerin
Rabbi Sensin! Sensin benim Rabbim! Sen beni, kötü huylu, yüzsüz
bir düşman eline düşürmeyecek kadar bana merhametlisin.
Allâhım! Senin gazabına
uğramaktan, İlâhi rızana uzak kalmaktan Sana, Senin, o karanlıkları
aydınlatan, dünyâ ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhi nûruna sığınırım!
Allâhım! Sen, hoşnut oluncaya kadar affını dilerim. Allâhım! Her
kuvvet, her kudret ancak Seninle kâimdir! "
Addas'ın
Müslüman Oluşu
Rebîa'nın oğulları
Utbe ve Şeybe, Tâiflilerin Peygamber Efendimiz'e yaptıklarını uzaktan
görmüşler, merhamete gelmişlerdi. Hristiyan olan köleleri Addas'ı
çağırdılar. "Bir salkım üzüm al. Şu tabağa koy! Sonra, onunla
şu Zât'ın yanına kadar git ve O'na, «Bu üzümden ye» de!"
dediler.
Addas dediklerini yaptı.
Gidip tabağı Peygamberimiz'in önüne koydu. "Buyurun yiyin"
dedi.
Peygamber Efendimiz
elini üzüme uzatırken "Bismillah" dedi ve üzümü
alıp yemeğe başladı.
Addas, Peygamber Efendimiz'in
yüzüne baktı ve "Vallâhi, bu sözü bu beldelerin halkı söylemezler
ve bilmezler!" diyerek kendi kendine söylenince,
Peygamberimiz O'na;
"Ey Addas! Sen hangi diyar halkındansın ve dînin nedir?"
diye sordu. Addas; "Hıristiyanım. Ninova'lı bir kimseyim!"
dedi.
Peygamber Efendimiz;
"Demek sen, O sâlih kişi, Yûnus Peygamberin hemşerisisin?"
dedi. Addas; "Sen, Yûnus Peygamberi nereden biliyorsun?"
diye sordu.
Peygamber Efendimiz;
"O benim kardeşimdir. O bir Peygamberdi, ben de Peygamberim!"
deyince,
Addas, sarılıp Peygamberimiz'in
başını, ellerini ayaklarını öptü. Müslüman oldu.
Bunu gören Rebîaoğullarından
birisi, diğerine; "Senin adamın, gözünün önünde kölenin
inancını bozdu!" dedi.
Addas, dönüp yanlarına
gelince de, her ikisi birden ona; "Yazıklar olsun Addas
sana! Sen o adamın başını, ellerini ve ayaklarını öptün ha!"
diye çıkıştılar.
Addas onlara; "Efendim!
yeryüzünde bu Zât'dan daha hayırlı bir kişi yok! Bana bir şey bildirdi
ki, onu ancak bir Peygamber bilebilir." dedi.
Peygamberimiz'in
Hemşehrilerine Rahmet ve Şefkati
Peygamber Efendimiz,
Sakıf kabîlesinden (Tâiflilerden) üzgün bir halde Mekke'ye yönelmişti.
Düşüne düşüne yürümeğe devam edip Mekke'ye iki konak uzaklıkta bulunan
Karn-ı Seâlib mevkiine geldiği zaman, başının üzerinde bir bulutun
kendisini gölgelemekte olduğunu ve dikkatlice bakınca, bulutun içinde
aslî hâlinin görünüşü ile Cebrâil'in olduğunu gördü.
Cebrâil seslenerek;
"Şüphe yok ki Allâhü Teâlâ, kavminin Sana ne söylediklerini
işitti. Allâhü Teâlâ, Sana şu dağların, yerlerin, göklerin feriştahını
(meleğini) gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen O'na emredebilirsin!"
dedi.
Bunun üzerine, O acîp
kudret sâhibi feriştah melek seslendi. Peygamberimize selâm verdi
ve; "Ey Muhammed! Cebrâil doğru söyledi. Sen ne dilersen
dile! Emrine âmâdeyim: Eğer şu iki yalçın dağın, Mekkeliler üzerine
kapanırcasına birbirine kavuşmasını istiyorsan emret kavuşturayım!"
dedi.
Peygamberimiz; "Hayır!
Ben böylesini istemem! İsterim ki, Allah bu müşriklerin sulbünden,
Allâh'a hiçbir şeyi şerik koşmaksızın ibâdet edecek bir nesil ortaya
çıkarsın!" dedi.
Tâif'de verilen sıkıntı
ve eza, Peygamberimiz'e Uhud gününden daha ağır gelmişti.
Peygamberimiz, Mekke'ye
girmeden bir merhâle geride Batn-ı Nahle denilen mevkîde oturdular.
Tâiflilerin kendisine gösterdikleri çirkin hareketlerden üzülmüşlerdi.
Orada, Rahman Sûresini tilâvet ederken, cin taifesinden bir güruh
gelerek O'nu dinlediler ve imân ettiler.
Peygamber Efendimiz,
bir müddet o mevkîde oturduktan sonra Mekke'ye geldi. Şehre girmeden,
Mut'im ibn-i Adiyy isimli, tanınmış bir adama haber gönderip, kendisini
himâyesine almasını istedi. O da kabul etti. Gelip evine götürdü.
Müsafir etti.
Harem-i Şerif'de namaz
kılarken, Ebû Cehil O'nu görünce Mut'im'e; "Himayende mi,
yoksa tesadüfen mi arkana düştü?" diye sordu.
Mut'im; "Himayemde"
deyince ses çıkaramadı.
Mut'im'in bu iyiliğini
Müslümanlar hiçbir zaman unutmadı. Bedir esirleri hakkında konuşmak
için, Mut'im'in oğlu Medîne'ye gelince, Hz.Peygamberimiz ona; "Eğer
baban sağ olup da gelseydi, şu kokmuş herifler hakkında şefâatte
bulunsaydı, bağışlardım!" dedi.
Mî'rac, lügatte "urûc
etmek, yükselmek" mânâsına gelir ki, bu; İlâhi dâvet üzerine
gecenin küçük bir cüz'ünde Fahri Kâinât (S.A.V) Efendimiz'in Mekke'den
(Mescîd-i Haram'dan) Kudüs'e (Mescid-i Aksâ'ya), oradan da semâvâta
ve semâvâtın ötesindeki bütün âlemlere olan seyâhatıdır. Bu gidişgeliş,
seyâhat, geceleyin vâkî olduğundan «İsrâ» da denir.
İsrâ ve Mî'rac mûcizesi
hicretten bir-birbuçuk yıl kadar önce, Mekke'de, geceleyin vuku'
bulmuştur. Bu mûcize hakkında Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır:
"Sübhânellezî
esrâ bi abdihî leylen minel Mescidil Harâmi ilel Mescidil Aksâ...
ilh. [Noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla muttasıf olan
Zât-ı Ecelli A'lâ, en has kulu olan Habîbini, gecenin küçük bir
cüz'ünde, Mescîd-i Haram'dan Mescîd-i Aksâ'ya götürdü. Biz, O Mescîdi
Aksâ'nın etrafını, mâddî ve mânevî müzeyyenât ile Habîbimize, mûcizelerimizden
bâzısını gösterelim diye süsledik. Şüphe yok ki, her şey'i hakkıyla
gören ve işiten Allah'dır.]" (Sûre-i İsrâ, âyet 1).
Peygamber Efendimiz'in
Mi'rac seyahatinin "rûhen mi, ceseden mi" yapıldığı
hususunda birçok ihtilaflar olmuş ise de, bu mûcizeyi haber veren
Âyet-i Kerîme'de geçen "abid" kelimesi bu ihtilaflara
çok açık ve net bir cevap teşkil etmektedir. Zîrâ, "abid"
kelimesi, yalnız rûha değil, yalnız cesede de değil, ruh ve cesedin
her ikisine birden denildiği için, Fahri Kâinât'a bu seyâhatin hem
ruh ve hem de cesedi ile beraber yaptırıldığı muhakkaktır.
Hakkında "Levlâke,
Levlâke lemâ halakt-ül eflâk (sen olmasaydın, sen olmasaydın, ben
ecrâm-ı ulviye ve süfliyeyi halketmeyecektim, bütün bu varlığı senin
şerefine yarattım" buyurulan bir peygamberin, nezdi ulûhiyyetteki
sevgisini takdir edenler için Mi'rac'ı akla baîd (uzak) görmeye
aslâ mahal yoktur.
Mi'rac, insan aklının
kavrayamayacağı, lâhûtî bir hâdisedir, metafizikdir, mâ-bâ'düt-tabîadır
(akıl üstü bir şeydir). Tek kelime ile, mûcizedir. İnsan, akıl kantarı
ile onu tartamaz. Tartmağa kalkışılırsa terazi kırılır. Bunda, zaman
ve mekân kaydı, mesâfe ortadan silinmiştir. Bu, Peygamberimiz'in
ilâhi lütfa mazhar oluşudur.
Bugün ilim, nîce harikulâdelikleri
kabul etmektedir. Esir dalgaları ile uzaklara sesin ve resmin nakledildiğini
her gün görüyoruz. Geçmişte hayal sanılan birçok şeyler bugün gerçekleşmiştir.
Mükevvenâtta, kuvvetler keşfolunmakta, pek çok hakikâtlar meydana
çıkarılmaktadır. Allâh'ın verdiği akıl ve zekâ sâyesinde bugünün
insanı, havada uçmakta, atmosferi aşarak aya ve seyyârelere gidip
gelmektedir. İlmi herşeyi saran Yüce Allâh'ın kudretiyle, sevgili
kulu Hz.Muhammed(S.A.V.)'in Mekke'den Kudüs'e gitmesi, oradan göklere
çıkması, varlığın hulâsası olan bu Zât'ın gökler âlemini ve bütün
Mükevvenâtı seyretmesi neden mümkün olmasın?
Ne yazık ki; dün, bu
Kudretullâh'ı inanmayıp inkâr edenlerin, «insan uçar mı imiş,
ağır bir şey semâya gider mi imiş, cism-i sakîlin cevvi semâ ile
alâkası ne imiş» diye hakâretâmiz tâbirler kullananların çocukları,
Avrupa'nın mülhidleri bugün havada uçuyorlar. Kendi elleriyle ecdadlarını
tekzip ediyorlar. Zerre kadar hayâ edenin, o Mûcizetullâh'ı inkâr
eden ciltlerle dolu kütüphânelerini dinamitle uçurmaları lâzım gelir.
Artık Mi'rac, zamanımızdaki
ilim ve tekniğin gelişmeleri karşısında herkes tarafından daha kolay
kabul edilebilecek ilâhi bir hakîkattir. Biz müslümanlar ne kadar
sevinsek, Mevlâmıza ne kadar şükretsek ve de ne kadar iftihar etsek
yine de azdır. Çünkü; ilim bizimle, fen bizimle, teknik bizimle,
herşey bizimledir.
Fahri Kâinât (S.A.V)
bu hususta meâlen buyuruyorlar ki:
"Mi'rac'a götürüldüğüm
gece, Ben, Mekke'de [3]
, uyku ile uyanıklık arasında
iken, Cebrail geldi. Kalk yâ Muhammed (S.A.V) dedi.
Kalkdım bir de baktım
ki, yanında Mîkâil ve İsrâfil Aleyhimüsselam da var. Kardeşim Cibril'e
sorduğumda dedi ki: ''Yâ Muhammed! Rabbim Teâlâ, beni sana gönderdi.
Bu gece, bundan önce hiç kimseye yapmadığı ve bundan sonra da hiç
kimseye yapmayacağı ikrâmı sana lütuf ve ihsanda bulunacak. Sen
Rabbinle konuşmayı ve O'nu görmeyi istsyorsun, bu gece, sen Rabbinin
acâibâtından, O'nun azamet ve kudretinden çok şeyler göreceksin.''
dedi.
Sonra bana mânevi bir
ameliyat yapıldı. İçi îman ve hikmetle dolu altından bir leğen getirdiler,
boğazım'dan karnıma kadar göğsümü yardılar, Zemzem suları ile yıkayıp
îman ve hikmetle doldurdular. İki omuzumun arasına Hatemi Nübüvvet
ile mühürlediler. Bundan sonra Cebrail elimden tuttu, Zemzem suyunun
başına götürdü. Oradaki meleğe şöyle dedi: ''Bana zemzem suyundan
bir kova su getir.'' O su geldikten sonra, abdest aldım, iki
rekat namaz kıldım. Sonra "haydi gidelim" dedi.
Nereye diye sordum,
Rabbine, Rabbinin
dilediği yerlere" dedi. Ve çok güzel, beyaz Burak denen
acîp bir vâsıtaya bindirilerek yola çıkarıldım.
Mescîd-i
Haram'dan Mescîd-i Aksâ'ya
Burak, adımını gözünün
erişebildiği yerin ilerisine atıyordu.
Peygamber Efendimiz,
Mekke ile Medîne arasında bulunan Ezrak Vâdisinden geçerken; "Bu
hangi vâdîdir?" diye sordu.
"Ezrak vâdisidir!"
dediler.
Peygamberimiz, bakınca,
Hz.Musâ'nın "Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk" diyerek
seniyeden (yüksekten) inişini, Hz.Dâvud'un, şehâdet parmaklarını
kulaklarına kadar kaldırıp yüksek sesle "Lebbeyk, Allâhümme
Lebbeyk" diyerek vâdiden geçişini gördü.
Peygamberimiz, Cuhfe
yakınındaki Herşâ seniyesinden geçerken; "Bu hangi seniyedir?"
diye sordu.
"Herşâ seniyesidir!"
dediler.
Peygamber Efendimiz
bakınca, orada, Hz.Yûnus'un kırmızı tüylü, dişi devesinin üzerinde,
softan cübbesine bürünmüş, devesinin liften yularını tutup "Lebbeyk,
Allâhümme Lebbeyk" diyerek vâdiden geçmekte olduğunu gördü.
Peygamberimiz, Cebrâil
ile birlikte Beyt-i Makdis'e (Mescîd-i Aksâ'ya) vardı. Orada, Peygamberlerden
Hz.İbrâhim, Hz.Musâ, Hz.İsâ ve gelmiş geçmiş bütün Peygamberlerin
ve bütün Evliyâullâhın ruhâniyetini toplanmış halde buldu. Fahri
Kâinât'ı istikbal ediyorlardı. Peygamber Efendimiz, herbiri ile
ayrı ayrı musâfaha etti. Hâl ve hâtırlarını sordu. Hepsine imam
olarak iki rekât namaz kıldırdı.
Peygamber Efendimize
üç bardak sunuldu ki, onlardan birisinde süt, birisinde şerbet,
diğerinde de su vardı. Bardaklar sunulurken Peygamberimiz bir ses
işitti ki; "Eğer suyu alırsa kendisi de ümmeti de ihtiyaçsız,
kanâatkâr olur. Eğer şerbeti alırsa kendisi de ümmeti de mahrumiyete
uğrar, sütü alırsa kendisi de ümmeti de doğru yolu bulur!"
diyordu.
Peygamber Efendimiz
süt bardağını içti.
Cebrâil; "Yâ
Muhammed! Sen, fıtrî ve tabîî olanı seçtin. Sen de ümmetin de doğru
yola iletildiniz!" dedi.
Mescîd-i
Aksâ'dan Semâvât'a
Peygamber Efendimiz,
Mescid-i Aksâ'dan Cebrâil ile birlikte semâvâta, göklere yükseltildi.
Melekût âlemini seyretti.
Birinci kat semâda
çok nûrâni bir zât gördü. Onun sağ ve sol yanında bir takım karaltılar
vardı. Sağına bakınca gülüyor, memnun oluyor. Soluna bakınca da
ağlıyor, mahzun oluyordu. Peygamber Efendimiz, bu zâtın kim olduğunu
tanıyamadı ve merak edip Cibril'den sordu.
Cibril de; "O,
Senin ve bütün neslin babası olan Hz.Âdem'dir" diye tanıttı.
Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz, O'na selâm verdi.
O da, Peygamberimizin
selâmını şöyle aldı: "Merhaben binnebiyyi vel'veledi'ssâlih
(Merhabâ, Ey Peygamber! Ey sâlih evlâd!)" dedi.
İkinci kat semâda Hz.Yahyâ
ve Hz.İsâ,
üçüncü kat semâda Hz.Yûsuf,
dördüncü kat semâda
Hz.İdris,
beşinci kat semâda
Hz.Hârun,
altıncı kat semâda
Hz.Musâ,
yedinci kat semâda
Hz.İbrâhim'i gördü ki, Beyt-i Mâmur'un kapısında bir kürsî üzerinde
oturmuştu. Beyt-i Mâmur'a her gün yetmişbin melek girer, her girene
de kıyâmete kadar geri dönmek sırası gelmezdi.
Cebrâil yedinci kat
semâdan Peygamber Efendimizi alıp öyle bir fezâya çıkardı ki, Peygamberimiz
orada, kaderleri yazan kâlemlerin cızırtılarını duyuyordu. Daha
sonra Peygamber Efendimize, Sidretü'l Müntehâ safhası açıldı.
Cebrâil; "İşte
burası Sidretü'l Müntehâ'dır, benim seyâhat sahâmın bittiği yerdir.
Artık ben, buradan öteye gidemem. Gitmem için bir adım atacak, bir
adım ileri geçecek olursam yanarım. Benim bünyem buradan öteye seyâhata
mütehammil değildir." deyip orada durdu.
Peygamber Efendimiz;
"Peki ne olacak, buradan öteye ben ne ile gideceğim?"
diyordu ki, ufkun açıldığını, önüne bir Refref (mânevi bir asansör)
konulup buyur edildiğini gördü. Bu ânı, merhum Süleyman Çelebi şöyle
ifade ediyor:
«Söyleşirken Cebrâil
ile Kelâm,
Geldi refref önüne,
verdi selâm.»
Mî'râc'da, Peygamber
Efendimize her an bir âlem gösterilmiş, gezdirilmiş, sevdirilmiş
ve çok memnun, hayretler içinde kalarak Mevlâ'dan bu hayretlerinin
tezyîdini dilemiştir.
Peygamberimiz; "Ben,
Mîrâc'dan daha güzel bir şey görmüş değilim." buyurmuşlardır.
Mîrâc'ın
Mertebeleri
Mî'râc'ın; Mescid'i
Haram'dan Mescid'i Aksâ'ya kadar olan kısmı âyetle sabittir ki münkiri
kâfir olur.
Mescid-i Aksâ'dan Sitretü'l
Müntehâ'ya kadar olan kısmı Haber-i Meşhur'la sabittir ki münkiri
dâl ve mudil olur.
Sidretü'l Müntehâ'dan
İlâ Mâşâallah, Haber-i Ahad ile sabittir ki münkiri bidat ehli olur.
Fahri Kâinât'ın bu
seferi; Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya kadar cennetden gelme
bir Burak üzerinde, Mescid-i Aksâ'dan Sidretü'l Müntehâ'ya kadar
olan kısmı, Cebrâil (A.S.)'ın kanadı üzerinde, oradan İlâ Mâşâallah
(Allâhü Teâlâ'nın dilediği yerlere) Refref (mânevi, nurdan bir asansör)
ile cerayan etmiştir.
Mîrac'da
Peygamberimiz'e ve Ümmetine Yapılan İhsan veTeşrî Kılınan Hükümler
Peygamber Efendimiz,
Mî'rac gecesinde ilâhi tecellilere, hitaplara, iltifatlara mazhar
oldu ve Hazreti Peygamberimiz'e üç şey verildi:
1- Bakara Sûresi'nin
son âyetleri (Âmenerrasûlü),
2-Ümmetinden, Allâh'a
hiçbir şeyi şirk koşmayanların Cennete gireceği müjdesi,
3- Mi'rac hediyesi
olarak beş vakit namaz.
Mî'rac
Mûcizesini Müşrikler Nasıl Karşıladı?
Peygamber Efendimiz,
Mi'rac sabahı halkın yanına gidip, onlara Mîrâcını haber verdi.
Her ne gördüyse serteser (baştan başa) anlattı. Maalesef îmânı zayıf
olanlardan bir kısmı buna inanmayıp irtidat etti ise de büyük ekseriyat
bu mûcizeye inandı ve îmanları kuvvetlendi. Bunu aklıyla tartmağa
kalkışanlar şaştılar, "Yâ Muhammed (S.A.V.)! Buna delilin
nedir? Biz bunun bir benzerini daha işitmedik" dediler.
Peygamber Efendimiz;
"Buna delil, fîlânoğullarının devesine, fîlân vâdîde, fîlân
yerde rastladım. Develerini kaçırmışlar arıyorlardı. Onları, develerine
doğru kılavuzladım ve ben Şam'a yöneldim. Sonra dönüşümde Daphana'na
geldiğim zaman fîlânoğullarının kâfilesine rastladım. Halkı uyur
bir halde buldum. Onlara âit üzeri örtülü su kabının örtüsünü açıp
içindeki suyu içtim. Yine üzerini eskisi gibi örttüm.
Başka bir delil
de; sizlere âit bir kâfileye Ten'in yokuşunda rastladım ki, önde
toprak renginde karamtırak bir deve vardı. Üzerinde iki çuval bulunuyordu.
Birisi siyah, öbürü alaca renkli idi" dedi.
Halk, acele Seniyye
mevkiine çıktılar. Başkaları gidip kavuşmadan kendilerine târif
edilen ilk deveyi karşıladılar. Deve aynen bildirildiği gibiydi.
Su dolu kaplarını sordular. Onlar da su doldurup üzerini örttüklerini
bildirdiler. Hemen su kabına bakıp, üzerini örttükleri gibi örtülü
gördüler, fakat içinde hiç su bulamadılar.
Müşrikler, Mekke'ye
gelen başka kâfilelerden de sordular. Onlar da; "Doğrudur.
Vallâhi biz anlattığı gibi, vâdide dağıldığı zaman devemizi yakalayıncaya
kadar, bizi kendisine çağıran bir insan sesini işitip deveye kadar
götürüldük" dediler.
Peygamber Efendimiz'e
Mescid-i Aksa'yı tarif et denince; Beyti Makdis (Mescid-i Aksa)
Peygamber Efendimiz'in mubarek gözlerinin önüne getiriliverdi. Allah
Rasûlü, bir ekrandaki görüntü misâli bakarak, kapılarını, pencerelerini
hepsini birer birer saydı, târif etti.
Buna rağmen Kureyş
müşrikleri inat ve hasedlerinden dolayı inanmak istemiyorlardı.
Mî'rac haberini kabule yanaşmadılar. Kibirlendiler. Mî'râc'ı, akla
baîd görerek; "Kervanların bir ayda gidip, bir ayda döndüğü
mesâfeyi Muhammed bir gecede nasıl alabilecek?" dediler.
Allâh'ın herşeye kâadir olduğunu, kudretinin hudutsuzluğunu düşünemediler.
Peygamber Efendimiz
de zâten onların kendisini inkâr ile karşılayacaklarını biliyordu.
Mî'rac gecesinde Hz.Peygamberimiz, Cebrâil'e; "Kavmim beni
tasdik etmez." demiş.
Cebrâil (A.S) de; "Seni,
Ebû Bekir (R.A.) tasdik eder, O sıddıktır." demişti.
Fakat, Mî'rac hâdisesi,
görüş ufku çok geniş olan Müslümanların, îmanlarını kuvvetlendirdi.
Hz.Ebû Bekir (R.A.) bunların başındaydı.
Hz.Ebû
Bekir (R.A.)'ın Sıddıkıyyeti
Müşrikler mi'rac mûcizesini
kabul etmedikleri gibi, Hz.Ebû Bekr'e gelip; "Peygamberinin
işinden haberin var mı? O, bu gece, Beyt-i Makdis'e gittiğini, orada
namaz kıldığını, Mekke'ye döndüğünü söylüyor." diyerek
kendilerince onun îmânını sarsmağa çalıştılar. Hz.Ebû Bekir (R.A)
da; "Bunu Muhammed (S.A.V.) söylüyorsa doğrudur."
dedi ve ilâve etti; "Ben, O'nu, bundan daha mühiminde de
tasdik ediyorum. Akşam sabah kendisine Allah'dan vahiy geldiğini
haber veriyor, gelen âyetleri tebliğ ediyor, tasdik ediyorum da
bunda mı yalan olacak, aslâ yalan olmaz. Tasdik ediyorum."
dedi. Hiç tereddüt etmeden, yutkunmadan kabul etti ve bundan dolayı
«Sıddık» [4]
ünvanını
aldı.
Bî'setin 11.senesi,
Medîne'li Hazrec kabîlesinden altı kişilik küçük bir kâfile Hac
mevsiminde Mekke'ye gelmişti. Peygamber Efendimiz, Mina'da Akabe
yakınında konaklayan bu kâfilenin yanından geçerken, onlara; "Siz
kimlersiniz?" diye sordu.
Onlar da; "Hazrec
kabîlesinden bâzı kimseleriz." dediler.
Peygamber Efendimiz,
onlara; "Sizinle konuşmak üzere biraz oturmaz mısınız!"
dedi.
Onlar da; "Olur"
dediler ve Peygamberimiz ile birlikte oturdular.
Peygamber Efendimiz,
onları, Allâh'ın birliğine inanmağa dâvet etti. Kendilerine İslam
Dînini anlattı ve Kur'ân-ı Kerim okudu [5]
.
Allâh'ın emirlerini anlattı. Onları Müslümanlığa dâvet etti.
Onlar, akıllı ve iyi
düşünen insanlardı. Peygamber Efendimiz'in söylediklerini akla uygun
ve iyi şeyler olduğunu hemen anladılar. Esasen böyle bir Peygamberin
geleceğini Medîne yahûdîlerinin ihtiyarlarından işitmişlerdi. "Öteden
beri geleceğini işittiğimiz Peygamber budur!" dediler ve
orada hemen Müslüman oldular. Peygamber Efendimiz'e; "Biz,
kavmimizi, hem birbirlerine karşı, hem de kavmimizden olmayan bir
kavme karşı, aralarında düşmanlık ve kötülük olduğu halde, geride
bırakarak buraya gelmiş bulunuyoruz. Umulur ki Allâhü Teâla, onları
da senin sâyende bir araya toplar. Biz hemen dönüp onları da senin
buyruğuna dâvet edecek, bu dinden kabul ettiğimiz şeyleri onlara
da anlatacağız. Eğer Allâhü Teâlâ, onları bu din üzerine toplar
birleştirirse, senden daha aziz ve şerefli bir kimse olmaz"
dediler.
Medîneliler artık gerçekten
inanmışlardı. Sonra Medîne'ye kavimlerinin yanına dönerek onlara
Peygamber Efendimiz'i anmağa, anlatmağa ve onları da İslam Dînine
dâvet etmeğe koyuldular. Bunu o kadar yaydılar ki, içinde Peygamber
Efendimiz'in ve İslâmiyetin anılmadığı Medîneli evi kalmadı.
Bi'setin 12. senesi,
iç