Nerede ve nasıl yaşıyoruz? Nasıl düşünüyoruz? Yaptığımıza ve yaşadıklarımıza ilişkin farkındalığımız ne kadar?Kendini tekrarlayan dev bir akıntının içinde kaybolmuş olabilir miyiz? Bu akıntı, temiz ve aktıkça temizlenen bir akıntı mı? Yoksa her yönden kanalizasyonun karıştığı bulanık bir nehir mi?
Çocuktum; sözde Ermeni soykırımı yasa tasarıları farklı ülkelerin parlamentolarında kabul oluyor ve büyükelçilerimizi geri çekiyorduk. Çocuktum, bir sabah erkenden dışarı çıkıp gazete almaya giderken bir darbenin palet izlerini gördüm.
Egoları alabildiğine şişken, aynalara baktığında kendi güzelliğinden başka güzellik görmeyen, sadece kendini düşünen biriyim. Dünya benim eksenim etrafında dönüyor, çevremdeki hiç kimse umurumda değil.
Kaynağında kalmaz sular. Uzak dağ başlarından sonra bir kader çizilir önlerine. Kimi çizgiler gibi ince, kimi nehirler gibi coşkun bir sonsuzluğa, bir durulmaya doğru akıp giderler. Bu akışla birlikte geçilen her bir yerde biraz daha kaybedilir saflık, duruluk.
Hayat tuhaf! Her anı sürprizlerle dolu… Her an “oh”unuz “ah”a dönüşebilir…
Yürüseniz bile muhalifleriniz “Yüzme bilmiyor” derler, eminim…
Bu; uçsuz bucaksız alemde, hayatın sırları içinde ve de, daima sonsuzluğun hasretini çeken garip insan…
Günümüz insanı, hayatı haz ve eğlence odaklı algıladığından, mevcut güç ve enerjisini haz peşinde harcıyor ve bunu da dolu dolu yaşamak şeklinde tanımlıyor. Böyle bir hayat felsefesiyle hareket eden kişi, günden güne sığlaşarak, geride boş ve mesnetsiz avuntulardan oluşan bir miras bırakıyor ve aşkın değerlerden uzaklaşan, hazların peşinde koşan nesillerin ebeveynliğini yapıyor.
Ağustos böceği haykırıyordu:
Tarık Bey, bir konfeksiyon fabrikasının sahibiydi. Gelişen teknolojiyi ve yönetim becerilerini iyi takip ettiği için işleri yolundaydı. Üretim, pazarlama departmanındaki müdürleri çok yetenekliydi. Bu alanda bir problem yaşamıyordu. Ama kaliteli bir finans müdürüne ihtiyacı vardı. Başka bir şirkette finans müdürü olarak görev yapan Avni Bey’i transfer etmeyi düşünüyordu.
Şu modern denilen karma karışık hayatın ortasında kendimizi ifade edebilmek için o kadar çok söz sarf ediyoruz ki, adeta dilimiz, ağzımızın içinden başka her yerde. Kimsenin dut yemiş bülbüle dönmesi beklenmez tabi ama neredeyse “iki dinle bir söyle” sözünü yanlışlamak için yarışıyoruz. Oysa iki kulak bir dille yaratılmış olmamız gerçeği, o nasihate kulak asmamanın vebalini boynumuza asıyor.
İnsan olayları kendi dünyasındaki değerlerle, kendine has düşüncelerle yorumladığı için; gün gelip bir haksızlığa uğradığında içinde yepyeni bir duygunun filizlenmeye başladığına şahit olabilir.